BİRGÜN "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-


İranlı general Moghaddam: Bir daha gelecekler, sonraki savaşa hazırız -İbrahim Varlı- 

İran’ın savaş stratejilerini belirleyen çekirdek kadrodan olan general çifte savaşa dair bilgi verirken “Bekliyorduk, geri geleceklerini biliyorduk. Hazırlıklarımızı ona göre yapmıştık” diyor. Ahmadi-Moghaddam “Onları iyi tanıyoruz. Durmayacaklar, kendimizin ve düşmanın güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi analiz ettik. Olası savaşa karşı farklı senaryolarımız hazır” ifadelerini kullanıyor.

“12 Gün Savaşı’nın ardından düşmanın geri döneceğini biliyorduk. Amerika başkanı biz İsrail’i kurtardık dedi. Biz gerekli dersleri çıkardık o savaştan, bir sonraki savaşı bekliyorduk, her türlü hazırlıklarımızı yapmıştık.”

Tahran’da Esteghlal Otel’de uluslararası medyanın karşısına çıkan İranlı Tuğgeneral Esmail Ahmadi-Moghaddam, 12 Gün ve 40 Gün Savaşları’na dair yukarıdaki değerlendirmelerde bulunurken çarpıcı ifadeler kullanıyor: “Onları çok iyi tanıyoruz. Durmayacaklar, yine gelecekler, kendimizin ve düşmanın güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi analiz ettik.  ABD’nin saldırılarına karşı farklı senaryolar üzerinde çalışıyoruz.”

İran’ın savaş stratejilerini şekillendiren çekirdek kadronun içinde yer alan ve aynı zamanda Yüksek Millî Savunma Üniversitesi Başkanlığı’nı da yapan Ahmadi-Moghaddam, bu sözlerle ABD ve İsrail’in durmayacağının farkında olduklarını dile getiriyor. Bir nevi sekiz ayda yaşanan iki savaşın gelecekteki yeni savaşların da ön sahneleri olduğunu ima ediyor.

HER TÜRLÜ SENARYOYU BAŞINDAN İTİBAREN DETAYLICA ÇALIŞTIK

Savaşın askerî, siyasi ve stratejik sonuçlarını kapsamlı şekilde analiz ettiklerini belirten General Ahmadi-Moghaddam, “düşman” olarak nitelendirdiği İsrail ve ABD’nin uzun yıllardır bu savaşları planladıklarını, bunun da farkında olduklarını kaydederek “Birinci savaşın aksine ikinci savaş bölgesel olacaktı, bunu da başından itibaren hesaplamıştık” ifadelerini kullanıyor.

Birinci savaşın (12 Gün Savaşı) aksine ikinci savaşta (40 Gün Savaşı) ABD-İsrail’e karşı “göze göz, dişe diş” stratejisi uyguladıklarını şu sözlerle aktarıyor: “Onlar bizim altyapımızı, enerji hatlarımızı, sanayimizi vurduğunda biz de onların altyapısını, yatırım yaptıkları yerleri vurduk. Onlar bizim rafinelerimizi vurduklarında biz de onların müttefiklerinin enerji hatlarını bombaladık. Amerika ve Siyonistlerin saldırıları karşısında biz her iki ülkenin hedeflerine misilleme yaptık. ABD’nin bölgedeki 880 farklı noktası vuruldu. İsrail içlerine füzeler, İHA’lar, SİHA’lar gönderdik.”

MOZAİK DOKTRİNİ: GÖZE GÖZ, DİŞE DİŞ STRATEJİ

İran’ın savaş kapasitesinin İsrail ve ABD’yi şaşkına uğrattığını, “mozaik savunma” doktrininin düşmanın tüm hesaplarını bozduğunu ifade eden General, bu kapsamda uygulanan “göze göz, dişe diş” stratejisini ne İsrail’in ne de Amerika’nın hesaplayamadığını kaydederek ülkesinin stratejik ve askeri kurmay aklına vurgu yapıyor.

Mozaik doktrini kapsamında komuta zincirinin çok katmanlı yedekleme sistemiyle oluşturulduğunu ifade eden İranlı general, bir komutanın etkisiz hâle gelmesi durumunda yerine geçecek isimlerin önceden belirlendiğini söylüyor. Aynı şey yönetim kadrosu için de geçerliydi.

Haberleşme sistemlerinin devredışı kalması ihtimaline karşı füze sistemlerinin önceden tanımlanmış hedeflerle çalışacak şekilde hazırlandığını belirten Ahmadi-Moghaddam, her şehir ve her bölgenin kendi başına savunma yapabilecek şekilde planlandığını savunuyor. Savaşı bölgeye yaymalarının onların tüm hesaplarını alt üst ettiğini ileri sürerek “Tüneller, sığınaklar inşa ettik, yeraltında yer üstünde füzelerimiz ateşlenmeye hazırdı. Sürekli, kesintisiz şekilde füze, insansız hava aracı üretiyorduk. Her şeyi adım adım planlamıştık, düşman bizim alt yapımızı vurduğunda biz ne gibi hamlelerde bulunacaktık hepsi hazırdı. Onlar bizim vuracağımız yerleri kestiremiyorlardı, biz ise nereleri hangi kanalları vuracaklarını biliyorduk tahmin ediyorduk” diyor.

LİBYA, SURİYE, VENEZUELA’DAN DERSLER ALINDI

Ahmadi-Moghaddam, savaşa ve bugüne dair değerlendirmelerde bulunurken akıllardaki şu soruya da yanıt veriyor: “İran savaş öncesinde büyük ekonomik, siyasi, toplumsal çalkantılar içerisindeydi. ABD ve İsrail içeriye oynayacaklarını açıkça dillendirdiler. Nasıl oldu da Trump ve Netanyahu’nun hesapları boşa düştü?”

İranlı general, rejimin sadece askeri hazırlıklar yapmadığını, içeride de kapsamlı önlemler aldığını aktarıyor.

Generale göre “İran’ın Suriye, Libya ve Venezuela olmaması için çalışmalar yapılmış, ülke içinde vuku bulacak olası kalkışmalara ve kendi ifadesiyle provokasyonlara karşı tedbirler alınmış. Sınırlardan silahlı unsurların sızmaları engellenmiş. Daha da önemlisi İranlılar da emperyalist-Siyonist zihniyetin tuzaklarına düşmemiş, her şeye rağmen ülkelerinin yanında yer almış.”

Ahmadi-Moghaddam, Irak, Lübnan, Yemen ve diğer bölgelerdeki “direniş unsurlarının” da artık birbirinden bağımsız hareket eden yapılar değil, aynı stratejik hedef doğrultusunda eşzamanlı baskı oluşturabilen bir ağ hâline geldiğini söylüyor.

EKONOMİDEN VURACAKLARDI, ÖNLEMLER ALINDI

Bir taraftan içeride kitlesel mobilizasyon sağlanmaya çalışırken diğer taraftan da en zayıf halka olan ekonomik tedbirler alınmaya çalışılmış. Ahmadi-Moghaddam savaş öncesinde var olan ekonomik krizin daha da derinleşmemesi için de girişimlerde bulunduklarını vurgulayarak “Bu nedenle savaş sırasında yemek, ekmek sıkıntısı çekmedik, tedbirler alınmıştı. Savaş zamanında fiyatlar artsa da korkulan artış olmadı, her şey kontrolümüz altındaydı” diyor.

Tuğgeneral şu ifadeleri kullanıyor: “Ekonomik ambargoları sıklaştırmalarını, halkın mevcut rahatsızlığını körüklemelerini bekliyorduk. Beklediğimiz gibi de oldu. Hürmüz ve diğer su yollarını kendi kontrollerine almak istemeleri, sanayi-ekonomi alt yapısını vurmaları, ekonomiyi toptan çökerterek halkı ayaklanmaya yöneltmek planlarının parçasıydı. Bu hamleleri boşa düşürdük.”

HAMANEY’İN YERİNE GELECEK KİŞİYİ DE BELİRLEMİŞTİK

General, Amerika ve İsrail’in ülkenin liderlerini hedef alacaklarını da hesapladıklarını belirterek buna karşı da ülkeyi yönetecek kadroların çoktan hazırladıklarını kaydediyor: “Öngörülerimiz vardı, rehberlik (dini lider) makamı hedef alınırsa bu direniş her şeye rağmen sürecekti. Yerine gelecek olanları daha önceden belirlemiştik. Rehber’in (Hamaney) ve askeri-siyasi komutanın vurulmasıyla dağılacağımızı, lidersiz kalacağımızı sandılar. Ancak öyle olmadı, bu da emperyalist-Siyonist düşmanı şaşırttı.”

Amerika’nın İran’ın petrolüne ve enerji kaynaklarına göz koyduğunu defalarca açıkça dile getirmekten sakınmadığını kaydeden General, tıpkı Venezuela’da olduğu gibi ülkeye çökerek petrolü kontrol altına almak istiyorlardı. Ancak beceremediler ifadelerini kullanıyor.

ÇİN’İ ABD KARŞISINDA 10 YIL ÖNE GEÇİRDİK

İranlı general ülkesinin tek başına ABD ve İsrail’e kafa tutmasının tüm dünyayı da şaşkınlığa ittiğini belirterek Çin elçisinin kendisine “ABD’nin zaaflarını gördünüz, muazzam işler yaptınız” dediğini, kendisinin de elçiye “Sizi ABD karşısında 10 yıl öne geçirdik” dediğini aktarıyor.

Amerika’nın “yenilgiyi” kabul ettiğini, 14 maddelik İran taleplerini kabul etmek zorunda kaldığını, üstüne de savaşın zararını karşılayacağını belirten General, Amerika halkının üçte ikisinin de savaşa karşı olduğunu söylüyor.

Trump yönetiminin yenilgisinin bir diğeri göstergesinin de “direniş cephesini” tanımak zorunda kalmaları olduğunu ifade eden General, “Hizbullah ile telefonla konuştular. Hizbullah’ı resmen muhatap aldılar. Bu büyük bir başarı bizim ve Hizbullah açısından” diyor.

İran sekiz ay içerisinde yaşanan iki büyük savaşın yol açtığı yaraları sarmaya çalışırken her alanda büyük bir muhasebe ve seferberlik içinde.

Dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in cuma gününden bu yana süren cenaze törenlerinin Tahran ayağı dün itibariyle sona erdi. Bugün Kum’da, sonrasında Irak’ın Necef ve Kerbala kentlerindeki törenlerin ardından Hamaney Perşembe günü Meşhed’de defnedilecek.

AMERİKA’NIN 85 BİN 410 GÜNLÜK SAVAŞ KIŞKIRTICILIĞI

Aynı gün eğitim enstitüsünde Amerikan emperyalizminin tarihine mercek tutan profesör Dr. Mecid Şah Hüseyni çarpıcı bilgiler sunuyor. Ağırlıklı olarak Türkiyeli öğrencilerin olduğu kalabalık bir amfide kapsamlı bir sunum hazırlayan Profesör, “Amerika’nın 85.410 günlük savaş kışkırtıcılığı” başlıklı sunumunda kurulduğu günden bu yana ABD’nin sadece 16 yıl savaşsız kaldığını onun dışında sürekli bir savaş halinde olduğunu savaş halinin sürekliliğini aktarıyor. Tarih tarih örnekler sunan profesör, bugün yaşanılanların da sürpriz olmadığını, savaş canavarının bu sefer de kanlı dişlerini kendi ülkesine batırmaya çalıştığını söylüyor.

/././

Müfredatta Kurtuluş Savaşı yok, NATO’ya ve ABD’ye güzelleme var -Feray Aytekin Aydoğan- 

Tam bir yıl önce basında şu haber yer aldı: “Kore Savaşı'nda şehit olan 4 Türk askerinin kalıntıları 75 yıl sonra Türk yetkililere teslim edildi.”

Dönemin iktidarı Demokrat Parti, ABD’nin isteği ve NATO’ya katılma hedefi doğrultusunda Kore’ye asker gönderme kararı aldı. Yüzlerce genç savaşta yaşamını yitirdi, yaralandı ya da kayboldu. Aileleri “kaybolan” gençlerin cenazelerine bile ulaşamadı. Annelerinin, babalarının, eşlerinin belki de çocuklarının dahi yaşamını kaybetmesinden 75 yıl sonra cenazeleri “kalıntıları” ifadesiyle “başarı” vaveylasıyla haber olarak servis edildi.

O “tarih” devam ediyor. NATO’nun Türkiye toplantısı için NATO karşıtı eylemlerde bulunma veya eylem yapma ihtimali var diye yüzlerce kişi gözaltı yapıldı. ABD’nin kurtuluş günü, köprüye ABD bayrağının renkleri yansıtılarak kutlandı. Polise NATO armalı üniformalar giydirildi. Ankara’da ve ülkemizin her yerinde fiili OHAL ilan edildi. Fiili OHAL’i yaşadığımız günlerde basına Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” sözleri ile müfredattan Kurtuluş Savaşı kavramının çıkarılacağı açıklamaları yansıdı.

Aslında Kurtuluş Savaşı kavramının çıkarılarak "Milli Mücadele" kavramının kullanılması yeni bir durum değil. 2023-2024 eğitim yılından itibaren ders kitaplarında "Kurtuluş Savaşı" kavramı kullanılmıyor.

***

Emperyalizme, işgale karşı mücadelenin adı olan Kurtuluş Savaşı kavramından vazgeçilirken müfredata adını veren ve bir siyasi partinin sloganı olan Yeni Türkiye Yüzyılı Maarif Müfredatı’nda ABD ve NATO’ya ilişkin çokça güzellemeler yapılıyor. T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinde Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı için atılan adımlar olan Truman Doktrini’ne ve Marshall Planı’na övgüler düzülüyor ve Türkiye’nin Truman Doktrini’nin uygulanmasından sonra NATO’ya katılma isteğini bildirdiği yer alıyor. Müfredatta Türkiye’nin DP dönemindeki siyasi duruşunun “ABD liderliğindeki Batı Bloku” nda olma vurgusu başlığıyla yer alıyor. Türkiye’yi ABD’ye borçlandırma planı olan Marshall Planı doğrultusunda kendi sütünü üreten köylerde bile çocuklara okullarda süt tozu dağıtılan Marshall Planı için “aralarında Türkiye’nin de olduğu 16 Avrupa Devleti kendi içlerinde bir ekonomik plan hazırlayıp uygulayacak, eksik kalan noktalarda ABD bu devletlere yardımda bulunacaktı” ifadeleri yer alıyor. Başta Gazze olmak üzere İsrail-NATO ortaklığına, NATO’nun dünyada yarattığı acılara ilişkin tek bir satır yer almazken, NATO için “Üye ülkelerin özgürlük ve güvenliğini sağlamak amacıyla ABD öncülüğünde kurulan uluslararası bir askeri savunma ve ittifak kuruluşudur.” deniliyor. Müfredatta Kore Savaşı ve Türkiye’nin NATO’ya katılması başlığı altında “Türkiye ABD desteğini alabilmek ve NATO’ya üye olabilmek için Birleşmiş Milletler Komutanlığı emrine asker gönderdi. Türkiye ABD’den sonra savaşa en fazla asker gönderen ülke oldu” denilerek ABD ve NATO için kaybedilen hayatlar bir övünçle müfredatta yer alıyor. Kore Savaşı’nda kaybedilen yaşamlar için “Bu durum Türkiye’nin NATO’ya katılmasında dönüm noktası oldu.” deniliyor. ABD’nin ülkemize üsler açabilmesi ülkemizin tam bağımsızlığı için en büyük kuşatma iken “SSCB’ye yakın bölgelerde askeri üslere ihtiyaç duyan ABD Türkiye’nin NATO’ya alınmasını istedi. 1952’de Türkiye’nin NATO’ya üyeliği resmen gerçekleşti” ifadeleri yer alıyor.

***

Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi kitabında ise NATO üyeliği Kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki Değişim Başlığı altında bölümündeki ifadelerin bir bölümünde ise

“1947’deki anlaşma gereğince Ankara’da Amerikan Askeri Yardım Kurulu heyeti kuruldu. ABD’den gelen askeri uzmanlar Türk ordusuna eğitim programları uygulamaya başladı. Türk ordusu aşamalı olarak Amerikan askeri doktrinine geçiş yaptı. Türk ordusu NATO standartlarına göre yeniden yapılandırıldı. Türk ordusu, üniformalarından eğitimine, silahlarından doktrinlerine kadar her yönden Amerikan sistemine göre yeniden yapılandırıldı. Türkiye 1954’te imzalanan NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi ile kendi topraklarında Amerikan hava üssü kurulmasına izin verdi. Bu sözleşmeye göre Amerikan uçakları belli başlı havaalanlarını kullanabilecek, Amerikan gemileri de Türk limanlarından yararlanabilecekti. Ayrıca Türkiye’de kendilerine ait askeri tesisler kurabilmeleri için de ABD’ye arazi tahsis edildi. ABD ve NATO başta Adana İncirlik Hava Üssü olmak üzere Türkiye’de birçok hava ve füze üssü ile elektronik gözetleme ve haberleşme üssü kurdu… ABD Lübnan’a asker gönderirken de Adana İncirlik Hava Üssü’nü kullandı” cümleleri yer alıyor. Emperyalizme, işgale karşı mücadelenin adı olan Kurtuluş Savaşı artık müfredatta yer almayacak. Emperyalizmin aygıtı NATO, müfredatta yer alan ifadesiyle “öncülü” ABD ise sonsuz güzellemelerle ders kitaplarında. Ancak NATO’ya karşı eylemlerde bir kez daha görüldü ki, Kurtuluş Savaşı müfredattan çıkarılsa da, emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’ndan bugüne bizim ülkemizin mücadele tarihinde çok köklü bir direniş tarihi ve birikimi var. Bu topraklarda emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye, saltanata karşı devrimci demokratik Cumhuriyet, gericiliğe karşı aydınlanma ve laiklik mücadelesi verenler her daim olacaktır.

/././

Trump’ın alkışı Türkiye’nin kaybı mıdır!-Fikri Sağlar- 

Tarih bazen tekerrür etmez; çünkü aynı hataları yapanlara aynı faturayı yeniden çıkarır…
Trump, NATO zirvesinde Türkiye için "CAATSA yaptırımlarını kaldıracağız" dedi. Ankara’da sevinç havası esti... Oysa alkışlamadan önce şu soruyu sormak gerekir!

Eğer bu yaptırımlar bugün kalkabiliyorsa, altı yıldır Türkiye neden ağır bedel ödedi? Bu bedelin faturası kime çıkarılmalı?

Türkiye, S-400 kararı nedeniyle CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. Ardından milyarlarca dolar katkı yaptığı F-35 programından çıkarıldı… Türk savunma sanayii üretim zincirinden uzaklaştırıldı! Kaybedilen yalnızca para değildi; teknoloji, prestij ve zamandı! Peki bunun siyasi sorumluluğunu kim üstlenecek?

Dahası, ABD’nin kabadayılık yaptığı bir dizi örnek verebilirim… 1964’te ABD Başkanı Johnson’ın mektubu…

O mektubunda ABD Başkanı Türkiye’ye; "Kıbrıs’a müdahale edersen NATO seni korumayabilir" mesajını vermiş, İsmet İnönü ise karşılığında “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır” diye yanıtlamıştı… Bir başka örnek; Irak’ın işgaline Türkiye’nin katılmaması adına Sıhhıye Meydanı’nda toplanan 100 binlerce yurttaşın tepkisi nedeniyle 1 Mart Tezkeresi Meclis’ten geçmemişti… Bu durum ABD/Türkiye ilişkilerini sarstı…

O olay sonrası; CIA Türkiye eski şefi Paul Henze, Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunda; “Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis, Meclis’i ikna ettiğimizde ordu, orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise, mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir! Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten daha kolay olacaktır. Eğer o kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak, Amerika için sorun olmaz” demişti…

Dönemin ABD Başkanı Bush/Erdoğan görüşmesi sonrası Türkiye’de FETÖ’nün kurguladığı, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını, aydınları, gazetecileri ve siyasileri tasfiye etmek için açılan “Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarını yaşadık…

Ardından ABD, Başbakan Erdoğan’ı BOP eş başkanlığını ilan etti! Sonrasında Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirildi… Her olaydan sonra "stratejik ortaklık" denildi ama faturayı her zaman Türkiye ödedi…

Ne tesadüftür ki Trump Türkiye’ye gelmeden önce, mahkeme yapay suçlar üreterek, “Mutlak Butlan” kararıyla CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu “Kayyum” olarak atadı…

Böylece "Görev" yerine getirildi…

Yani; Türkiye Cumhuriyeti’nin laik demokratik sosyal hukuk Devletini koruyan, tam bağımsız Türkiye adına, yurttaşlarımızın Refah, Huzur ve Güveni için mücadele eden son kale CHP’yi ele geçirmiş oldu… Bugün yine aynı övücü cümleleri duyuyoruz! Trump’ın sözleri, havuz medyasında büyük manşetler oluyor… Ancak Trump başkanlık döneminde kaç sözü eksiksiz yerine getirdi?  NATO’dan çekilmeyi söyledi, çekilemedi…  Ukrayna savaşını kısa sürede bitireceğini söyledi, gerçekleşmedi… Orta Doğu’da kalıcı barış vaat etti, bölgedeki gerilimler daha da arttı… Kısaca demem o ki; “Siyasette şov ile devlet yönetimi aynı şey değildir!”

Asıl sorgulanması gereken ise Türkiye’nin dış politika anlayışıdır… Washington ne hakla 85 milyonluk bir ülkenin geleceğiyle ilgili açıklama yapabiliyor?  Demek ki bugünkü yöneticiler ülke çıkarlarını korumada zayıf kalmışlar… Yani, CIA şefi Paul Henze’nin raporu işlevini sürdürüyor… Bu ülke için yüz karası bir durum… Oysa, “Güçlü devletler, başka başkentlerden gelecek haberlere göre rota çizmezler..”.

İç politikada ise cevap bekleyen sorular giderek büyüyor…

Kamuoyunda iktidar çevrelerinin yurt dışındaki mal varlıkları, uluslararası ticari ilişkiler ve bazı iş insanlarına yönelik adli süreçlerle ilgili çeşitli iddialar uzun süredir tartışılıyor… Bu iddiaların önemli bölümü bağımsız mahkemelerce kesinleşmiş değildir! Yapılması gereken, bu konuların üzerini örtmek değil; tam şeffaflıkla araştırılmasını sağlamaktır…  Demokratik ülkelerde hesap vermek zayıflık değil, meşruiyetin temelidir!

NATO üyeliği, duygularla değil, ülke çıkarı hesabıyla değerlendirilmelidir! Türkiye, en büyük ordulardan birine sahip olmasına rağmen, ülke olarak beklediği desteği görememektedir… Halkıyla paylaşacağı kaynağı NATO’ya harcaması adil değildir… Aslında NATO’nun Türkiye ile ilgili samimiyetsiz duruşu, ülke çıkarlarına da ters düşmektedir… Bu konunun artık, kamuoyu önünde açıkça tartışılması gerekir!

Bugün ihtiyaç duyulan şey, Trump’ın övgüsü ya da başka bir liderin tebessümü değildir! Türkiye’nin ihtiyacı; hukukun üstünlüğü, güçlü kurumlar, hesap verebilir yönetim, üretim ekonomisi, adil paylaşım ve bağımsız bir dış politikadır… Yani tam bağımsız Türkiye’dir!

Çünkü tarih bize şunu öğretiyor: “Dışarıdan gelen alkışlar geçicidir. Kalıcı olan, milletin çıkarını koruyan devlet aklıdır! Eğer geçmişte yapılan hatalar sorgulanmazsa, yarın aynı senaryo farklı aktörlerle yeniden sahnelenecektir!

Ve asıl soru şudur: Türkiye artık kendi oyununu kuran bir ülke mi olacak, yoksa başkalarının yazdığı senaryoda figüran olarak rol almaya devam mı edecektir?

Çözüm hemen seçimdir!

/././

CUMHURİYET "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-


 9 Temmuz’dan sonrasının ipucu -Barış Terkoğlu-

Bilinmesi gerekeni gördüğümüzde ararız. Oysa asıl hikâye görünmeyendedir.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in iki hafta önce verdiği üçüncü pişmanlık ifadesini medyada okudunuz. Aday olma şartı olarak İmamoğlu’nun kendisinden 15 milyon Avro istediğini, bunun 5 milyon Avro’sunu havala denilen yöntemle verdiğini anlatıyordu.

İfadenin ardından Onlar yayını için İmamoğlu’na bu iddiayı sordum, cevabını yayınladım. “Ağır bir hastayı, oğlu ve geliniyle tehdit edip iftiracı haline getiriyorlar” dedikten sonra “Eğer serbest kalmasına faydası olacaksa, böyle taksit taksit değil de bir seferde ne söyletmek istiyorlarsa önüne koyup imzalatsınlar da bari bir işe yarasın” dedi. Özetle Böcek’in baskı altında önüne konanı imzalatıldığını söylüyordu.

Olan biteni konuştuktan sonra etrafımdaki pek çok arkadaşıma “Böcek’in ifadesinin ikinci kısmını okudunuz mu” diye sordum. Hiçbiri okumamıştı. İfadede akıllarında kalanlar, medyada günlerce konuşulduğu şekliyle “İmamoğlu’na para verme iddiası”ndan ibaretti.

BÖCEK’İN İFADESİNDEKİ İPUÇLARI

Oysa...
Bana kalırsa ikinci bölüm daha ilginç. Hem Böcek’in bir, iki değil; üçüncü ifadesinde “İmamoğlu bahsini açması”nın nedeni anlaşılıyor. Hem de önümüzdeki dönemde olacaklara ilişkin bazı ipuçları içeriyor. Sanki bir strateji Böcek’in ağzından dile gelmiş gibi görünüyor.

Bahsettiğim ikinci kısım şöyle başlıyor: “Bu ifade nedeniyle siyasi tecrübelerim ve gözlemlediğim bazı değerlendirmeleri de arz etmek isterim.”

Aslında savcılar böyle durumlarda “Tecrübeleriniz, değerlendirmeleriniz, görüşleriniz bizi ilgilendirmez, suçla ilgili kısımları anlatın” derler. Fakat öyle olmamış. Böcek’in devamındaki sözleri kayıt altına alınmış:

- “İmamoğlu, CHP belediyeciliğinin öncü isimlerinden biri olarak, halkın teveccühü sayesinde uzun yıllar sonra çok sayıda belediyenin kazanılmasında önemli rol oynamıştır. Ancak bu siyasi başarının ardından herkesin kendi görev alanında sorumluluklarını yerine getirmesi gerekirken, kendisi belediye başkanlığı görevini ikinci plana iterek erken bir cumhurbaşkanlığı hazırlığı sürecine yönelmiştir.”
- “Bu kapsamda siyasi stratejiler geliştirilmiş, ekonomik kaynak oluşturma çabalarına girişilmiş ve ülke genelini ilgilendiren çeşitli görüşme ve çalışmalar yürütülmüştür.”
- “Bizler zaman zaman her şeyin bir zamanı olduğunu, şartların olgunlaşması gerektiğini ve halkın vermiş olduğu belediye yönetme yetkisinin gereğinin öncelikle yerine getirilmesinin daha doğru olacağını dile getirmiş olsak da bu görüşler karşılık bulmamıştır.”
- “Kontrolsüz ve öngörüsüz şekilde yürütülen bu süreç, başta Antalya olmak üzere birçok CHP belediyesini olumsuz etkilemiş; siyasi huzursuzlukların artmasına ve kamu hizmetlerinin geri planda kalmasına neden olmuştur.”
- “İmamoğlu, kendisi de bir belediye başkanı olmasına rağmen, zaman içerisinde tüm belediye başkanlarının belirlenmesinde etkili olan, parti üstü bir siyasi güce dönüşmüştür.”
- “Öyle ki parti meclisi ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in dahi birçok konuda onun görüşü dışında hareket edemediği bir durum oluşmuştur.”
- “Belediyeler, milletvekilleri, iş insanları, gazeteciler ve çeşitli toplumsal aktörler bu süreçlerin bir parçası hâline getirilmiştir.”

KILIÇDAROĞLU’NA YAPILAN ATIF

Bütün bu açıklamalar anlık bir tepki, tesadüfen söylenmiş sözler değil gibi. Zira Böcek’in ifadesinde Kılıçdaroğlu’na ilginç bir atıf var:

“Kılıçdaroğlu’nun birkaç gün önce yaptığı, ‘Belediyeler, genel merkezlerin ve liderlerin taleplerini karşılayacak yerler değildir’ şeklindeki açıklaması da bu tartışmaların özünü ortaya koymaktadır.”

Yetmemiş, Böcek adeta “CHP’de yolsuzluk sorunu değil İmamoğlu sorunu var” tarifi yapmış gibi: “Elbette belediyelerimizde mevzuattan kaynaklanan veya uygulamada ortaya çıkan eksiklikler ve hatalar olabilir. Ancak CHP belediyeciliğinin halk nezdinde yakaladığı güçlü desteğin bugün zayıflamasının sebeplerinden biri de siyasi hedeflerin belediyecilik faaliyetlerinin önüne geçirilmesidir. Bu durum hem CHP’ye hem de ülkemize zarar veren sonuçlar doğurmaktadır.”

BAŞKANLARA AÇILAN KAPI
Böcek, bunları “kişisel hırsların bir kurumun tamamını nasıl belirsizlik, tedirginlik ve savunmasızlık içine sürükleyebileceğini göstermek adına” ifade ettiğini söylese de... Aslında açık bir formül öneriyor. Şöyle özetleyeyim:

- Bir buçuk yıldır süren farklı şehirlerdeki CHP davalarının tamamını İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı niyetinin üzerine bırakmak.
- Suçlamalara neden olan paraların bunun için kullanıldığını söyleyip, tüm davaların asıl failini fiilen İmamoğlu haline getirirken yargılanan başkanlara da bir tür “Kurban edildim” seçeneği yaratmak.
- CHP’de yaşanan kırılmanın ardından, “İmamoğlu’na kurban edilen CHP’li başkanlar” formülüyle açılan kapıdan geçmeyi kabul eden başkanlar için bir çıkış yolu sunmak. Bunun “kurulacak yeni partiye geçmemek” ile aynı anlama geleceği açık.
- Elbette nihayetinde Özgür Özel ekibine yönelen yargı kuşatmasıyla İBB davasını aynı potada buluşturmak. Böylece CHP’nin bir kanadına meşruiyet alanı açarken öbür yanını “suç örgütü uçurumu”na doğru itmek.

Biz “9 Temmuz’dan sonra ne olacak” diye tartışırken... Böcek’in çok konuşulan ifadesinin konuşulmayan ikinci bölümünden çıkan sonuçlar böyle. Bu yazı yazılırken Silivri’deki mahkeme kürsüsünden çıkan tahliye kararı da çıkan sonuçların altını çizer nitelikteydi.

Dünyanın karanlıkta kalan yüzü görünen kısmından daha açıklayıcıdır.

/././

Kendi seyrini izleyen şeyler -Ergin Yıldızoğlu-

NATO toplantısı gerekçesiyle hak ve özgürlükler üzerinde devlet baskısı arttı. Bu sırada, milli eğitim bakanı, “Kurtuluş Savaşı” kavramının yeni müfredatta yer almayacağını söylemiş, eklemiş, “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı”. Ben sosyal medyada “Şaşırmayın, ‘Ne oluyor? Ne oluyor?’ diye sormayın: ‘şeyler kendi serini izliyor’” notuyla karşıladım. “Kendi seyrini izleyen” şeyleri sorarsanız, bunları AKP Siyasal İslam ve Restorasyon (Tekin Yayınları-2015) kitabımda tartıştım, daha sonra da restorasyon çabalarının, çağımızda, bir “süreç olarak faşizme” dönüşmesinin kaçınılmazlığını göstermeye çalıştım.

SORUN SINIFSAL
İdeoloji, kültür, bilgi kategorileri sınıflar üzerinde düşünürken pek akla gelmez. Odisseia filmi ve o kurucu metnin çevirileri üzerinde süren tartışmaları, bilgi mülkiyeti bağlamında özgün bir sınıf şekillenmesine işaret edebilmek için aktarmıştım:

“Ya toplumsal yapısı, kültürü, dili, duyarlılıkları bugünden çok farklı temel/kurucu bir metin, vatandaşların karşısına, bugün toplumsal yaşamı belirlemek amacıyla konursa? O zaman özgün bir bilginin üretimi, dolaşımı, tüketimi bağlamında sınıfsal bir yarılma, şekillenme oluşmaz mı?” Bir tarafta “Bu kurucu metni anlayan, yorumlayan, ondan kaynaklanan bir hakikat rejimini” toplumu düzenlemek amacıyla dayatan, “siyasi kültürel seçkinler” sınıfı, diğer tarafta “bunların sunduğu ‘bilgiyi’, tartışma, yorumlama eleştirme, sorgulama olanağına, hakkına sahip olmayan, hatta izin verilmeyen, sunulan bilgiyi kabul etmek, uymak zorunda olan vatandaşlar”. Bir tarafta bir egemen sınıf diğer tarafta egemenlik altında olan sınıflar.

AKP’nin uzun iktidarına bu sınıfsal şekillenmenin merceğinden bakınca, eğitimi, kültürü, cinsel eğilimleri denetlemeye, tarihsel mirasın anlatılarını yeniden kurgulamaya verdikleri özel önem, topluma dayattıkları hakikat rejiminin ilkelerine, kurucu metne ilişkin özgün yorumlarını sorgulayanlara karşı kişisel ya da devlet şiddetine varan bir öfke ile verdikleri tepki daha kolay anlaşılır. Cumhuriyetin çok partili döneminde, özellikle 12 Eylül darbesinin ardından, fiziki, kurumsal olarak, emperyalist sistemin ve liberal entelijansiyanın katkılarıyla, büyük sermayenin onayıyla, toplumsal meşruiyet kazanarak şekillenen bir sınıf, varlığının fiziki kaynaklarını, tarihsel dayanaklarını restore etmek, böylece iktidarını kalıcılaştırmak istiyor. Öyleyse Cumhuriyetin, kurumları yıkılmalı, tüm simgeleri, tarihsel izleri silinmelidir!

PEKİ YA NATO

NATO toplantısı bağlamında yükselen baskı, bu emperyalist militarist kuruma yönelik eleştirilerin baskılanması, solcu, çevreci, cumhuriyetçi entelektüellerin tutuklanması ile bakanın “Neyden kurtuluyoruz” sorusu arasında da biri tarihe diğeri söyleme ilişkin iki bağlantı var. Tarihe ilişkin: Emperyalist işgale karşı savaşta, sınıfsal ayrıcalıklarını korumak için emperyalizmle işbirliği yapan ulemanın bugünkü mirasçıları, bu ihaneti örtmek, emperyalizmin rolünü tarihten silmek için, imparatorluğun çoktan çöktüğü, sultanın kaçtığı gerçeğini ısrarla yadsıyor “Cumhuriyet yıkmasaydı...” fantezisine sığınıyorlardı. Bugün de emperyalizmin, siyasal İslamın şekillenmesinde, Soğuk Savaş döneminde komünizme, ulusalcılığa karşı, sonra BOP bağlamında “ılımlı İslam” arayışında doğrudan desteğini (“iç ve dış dinamikler örtüştü” filan), restorasyon sürecinin yerli ve özgün olmadığını gizlemek için yine o fanteziyi devreye sokuyorlar: “Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı”.

Söyleme ilişkin: Bir hakikat rejimi, doğru ve yanlışı tanımaya olanak veren prosedürleri belirler, konuşulabilenin sınırlarını, kimi kavramları sözcükleri, düşünme modellerini bastırarak, dışarıda bırakarak da çizer. Siyasal İslamın hakikat rejimi, dikkat ettiyseniz, bireysel özgürlükler, eşitlik, demokrasi, kapitalizm, sınıf, sömürü, emperyalizm gibi kavramları dışarıda bırakıyor, bastırıyor. “Emperyalizm” ise ekonomik siyasi bir destek kaynağı olarak algılanıyor. Siyasal İslamın iktidara yürüyüşünün her aşamasında emperyalizm tarafından desteklenmiş olduğu için de bakan, emperyalizmin açık işgalini yadsıyarak “Neyden kurtuluyoruz?” diye biliyor. “Şeyler kendi seyrini izliyor”.

/././


Türkiye 3.0: NATO’nun merkez cephe ülkesi -Mehmet Ali Güller-


NATO 3.0, ne yazık ki aynı zamanda Türkiye 3.0’dır.

NATO 1.0, NATO’nun kurulmasından SSCB’nin 1991’de dağılmasına kadarki süreçtir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek kuruluşunun iki temel niteliği olan bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi sulandırdılar, Yeşil Kuşak projesi içerisinde Türkiye’nin laik karakterini aşındırdılar, ABD’nin komünizmle mücadele programı içinde Türkiye’nin insan birikimini öğüttüler. Böylece NATO 1.0 sürecinde, Türkiye 1.0 oluştu.

ABD NATO ÜZERİNDEN TÜRKİYE’Yİ DÖNÜŞTÜRÜYOR
NATO 2.0, SSCB’nin 1991’de dağılmasından 2026’ya kadarki süreçtir. Bu süreçte ABD NATO’yu Rusya’ya doğru genişletti, Yugoslavya’yı parçaladı ve Ortadoğu’ya saldırdı. NATO 2.0’da Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek “ılımlı İslamcılığa” bağladılar. Böylece NATO 2.0 sürecinde, Türkiye 2.0 oluştu.

NATO 3.0 ise Avrupa’nın Rusya’ya karşı güvenlik sorumluluğunu alması, Ortadoğu’da İsrail hegemonyasında yeni bir düzen kurulması, ABD’nin Asya-Pasifik’e ağırlık vermesi ve NATO’nun Asya’yı hedef alması sürecidir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek Avrupa’nın güvenliğine jandarma yapmayı, İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi üzerinden Ortadoğu düzeninden pay almasını sağlamayı, ABD ve İsrail için İran engelinin kaldırılmasında rol almasını zorlamayı amaçlıyorlar. Özetle Türkiye’yi NATO’nun merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. Böylece NATO 3.0 süreci, Türkiye 3.0 süreci olacak.

ABD’NİN NATO’YU İRAN’A SOKMA HEDEFİ

Evet, NATO 3.0, Türkiye’yi merkez cephe ülkesi yapmanın adıdır. Türkiye’yi İstanbul Boğazı’ndan Rusya’ya karşı, Adana’dan Ortadoğu’ya karşı bir merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar.

Erdoğan’ın NATO zirvesindeki şu sözleri çok şey ifade ediyor: “NATO 3.0 hedefine en kısa zamanda ulaşmamız için şu iki hususa dikkat çekerim: Birincisi, savunma işbirliğinde engeller kaldırılmalıdır. İkincisi, Avrupalı müttefikler olarak kıta savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenirken ittifakın bütünlüğünü ve Transatlantik ilişkileri zayıflatabilecek tasarruflardan da kaçınmamız gerekiyor.”

Transatlantik ilişkileri, yani ABDAvrupa ilişkilerini şu anda zayıflatan konular ne peki? Danimarka toprağı Grönland’ın ABD’ye verilmemesi, NATO ülkelerinin İran’a karşı ABD ve İsrail’e destek vermemesi ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan Ukrayna’da savaşa girmemesi...

Bu durumda Ankara Transatlantik ilişkilerin zayıflamaması için Grönland’ın ABD’ye verilmesini, NATO’nun İran’a saldırmasını ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan devreye girmesini mi destekliyor yani?

Zirve günü ABD’nin İran’a saldırması ve Trump’ın “İran’la mutabakat benim için bitti” diyerek “yeni bir saldırı başlatacaklarını” ilan etmesi önemli.

ABD’YE ‘SADIK’ OLMAYI REDDEDİYORUZ!

NATO 3.0, ne yazık ki Türkiye 3.0’ı doğurdu. NATO zirvesi öncesi başlayan tutuklamalar ve gazetecilerin akredite edilmemesi gibi konular işte bu nedenleydi. Uçak motoru ve F-35 havucu ile savunma ihalelerinden pay üzerinden Türkiye’ye merkez cephe ülkesi olma görevi verdiler. İktidar “Artık kanat ülkesi değil, NATO’nun merkez ülkesiyiz” diyerek bu göreviyle övünüyor!

ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’la görüşmesi sırasında Türkiye’yi “sadık olacağını düşündüğümüz birçok ülkeden daha sadık” diye nitelemesi işte bu nedenledir. Hayır, “ABD’ye sadık olmayı” reddediyoruz!

NATO ZİRVESİ SONUÇ BİLDİRGESİ

NATO zirvesinin kısa sonuç bildirgesinde iki önemli karar var: Birincisi Rusya’ya karşı Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık destek paketi açıklandı, ikincisi de NATO doğrudan İran’ı tehdit etti.

Bu iki karar Türkiye’yi ilgilendiriyor. İstanbul Boğazı’ndaki ve Adana’daki yeni askeri yapılarla örtüşen NATO’nun bu iki kararı Türkiye açısından ciddi risk potansiyeli oluşturuyor.

Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve NATO’nun Türkiye’den çıkarılması artık çok daha yakıcı bir ihtiyaç.

/././

Cumhuriyet

EVRENSEL "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-

NATO’nun 1.5 trilyon dolarlık küresel askeri fabrikası: Draghi raporunda askeri ‘ortak pazar’ projesi -Kansu Yıldırım-

36. NATO Zirvesi başlamadan önce NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, küresel savunma sanayisinin transatlantik ölçeğini tanımlamak için “Bu sanayi tabanı Kaliforniya’dan Türkiye’ye kadar uzanıyor” dedi. Zirvenin arifesinde AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile birlikte kaleme aldıkları “What Europe and NATO must do to be ready for war” (“Avrupa ve NATO savaşa hazır olmak için ne yapmalı?”) başlıklı makalede, Avrupa’nın pozisyonunu vurgulamak için “Kaliforniya’dan Kiev’e, Kopenhag’dan Varşova’ya, Oslo’dan Ankara’ya” şeklinde hattı güncellediler.

Türkiye’de gerçekleştirilen NATO Zirvesinde üye devletler 50 milyar doları bulan anlaşmalar imzaladılar. “Makinelerin uğultusu bir kükremeye dönüşmeli. Para hazır ve çok daha fazlası da yolda” sözleri eşliğinde imzalanan anlaşmalar yeni bir güvenlik konsorsiyumunun işaret fişeği oldu.

NATO Zirvesinin, üye devletlerin jeopolitik ve ekonomik koşullarına göre ayrı ayrı ve sembolik anlamları olduğu kadar, bölgesel talepler ve ihtiyaçlar açısından ortak anlamları da vardır. Zirveyi önemli hâle getiren etkenlerin başında da “ortaklık” arayışı gelmektedir. Makalede, Avrupa’nın askeri stok ve kapasite açığına, sivil sanayinin ise askeri üretimde daha fazla rol alması gerektiğine dair yapılan vurgunun önemini buradan hareketle kavrayabiliriz.

Avrupa, Ukrayna savaşıyla birlikte siyasi ve askeri entegrasyondaki kıtasal yetersizliğini görerek 2022 yılından bu yana savunma sanayisi odaklı bir dönüşüm süreci başlattı. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana askeri harcamalardan üretken sermaye yatırımlarına geçişin yeniden planlanması, devletler arası işbirliğinin artırılması ve savunma sanayisi kapasitesinin yeniden inşası gibi çok boyutlu bir dönüşüm gündeme gelmiştir. Ancak bugün yaşanan entegrasyon dalgası, Batı bloğunun kolektif emperyalist reflekslerini canlandırmak amacıyla 2022 sonrası dönemin ürünüdür. Savaşa bağlı faktörler ön planda olsa da, Batı bloğununun hegemonik üstünlüğünü hedefleyen sanayi politikaları bir o kadar belirleyicidir.

Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Javier López’in “A Post-American Europe Must Build Its Own Power” (“Amerika Sonrası Avrupa Kendi Gücünü İnşa Etmelidir”) başlıklı yazısında, Avrupa’nın iktisadi olarak güçlü olsa da bu gücü siyasi, askeri ve teknolojik egemenliğe dönüştüremediği; yeni çok kutuplu dünyada giderek daha bağımlı hâle geldiği; ABD transatlantik ittifakın bir parçası olsa da çıkarlarının Avrupa’nınkilerle giderek daha az örtüştüğü belirtilmiştir.

Danimarka menşeli Dansk Industri’nin CEO’su Lars Sandahl Sørensen de benzer şekilde bir yazısında, Avrupa’da büyük miktarda tasarruf ve sermaye bulunmasına rağmen bu kaynakların üretken yatırımlara yeterince yönelmediğini, bunun nedeninin de finansman yetersizliğinden ziyade parçalanmış iç pazar olduğunu ifade etmiştir.

Son birkaç yıldır Avrupa’nın geleceğine dair yapılan tartışmalarda öne çıkan eleştiriler ve kaygılar; Avrupa’nın hegemonik üstünlüğünü ve bunun sağladığı avantajları yitirdiği, üretim ve ticari kapasitesindeki göreli hâkimiyetini kaybettiği, iç pazarın parçalanmışlığının Avrupa’yı bağımlı hâle getirdiği yönündedir.

Küresel makroekonomik veriler de bu değerlendirmeleri doğrular niteliktedir. Avrupa ekonomisi son 40 yılda belirgin bir göreli ağırlık kaybı yaşamıştır. 1980’lerde dünya ekonomisinin yaklaşık dörtte birini oluşturan Avrupa’nın payı günümüzde yaklaşık yüzde 17-18 düzeyine gerilemiştir. Aynı dönemde Avrupa’nın potansiyel büyüme hızı da yaklaşık yüzde 2 seviyelerinden yüzde 1’e düşmüştür.

Avrupa açısından askeri ve ekonomik entegrasyonun yanı sıra ideolojik ve düşünsel konsolidasyonun yeniden sağlanması bakımından, yeni güvenlik konsepti -başka bir ifadeyle “NATO 3.0” olarak anılan yeni Atlantik güvenlik paradigması- tam da burada devreye girer ve işlev kazanır. Avrupa Birliği (AB), NATO ve üye devletlerin son iki yılda yayımladığı strateji belgeleri, savunma sanayisinin yalnızca askeri ve bölgesel güvenlik odaklı olmadığını; Avrupa’nın yitirdiği küresel rekabet gücünü geri kazanmada, teknolojik egemenliği ele geçirmede ve endüstriyel ekosistemin dayanıklı kılınmasında hayati bir rol oynadığını ortaya koyar.

İlk parametre olarak Avrupa Savunma Ajansı’nın (EDA) “Defence Data 2024-2025” Raporu’na bakabiliriz. AB üyesi ülkelerin toplam savunma harcamaları 2024 yılında 343 milyar avroya ulaşmış, 2025 yılı için ise 381 milyar avroluk harcama öngörülmüştür. Aynı dönemde savunma yatırımlarının yaklaşık 106 milyar avrodan 130 milyar avroya, ar-ge harcamalarının ise yaklaşık 13 milyar avrodan 17 milyar avroya yükselmesi beklenmektedir.

NATO’nun 2025 yılında yayımladığı, savunma sanayii kapasitesinin genişletilmesine ilişkin rapor metninde de bu eğilimi görürüz. Von der Leyen ve Rutte’nin eksiklik olarak gördüğü; yüksek yoğunluklu çatışmaların mevcut üretim kapasitesinin çok üzerinde mühimmat ve silah sistemi gerektirdiği, Ukrayna Savaşı’nın NATO ülkelerinde uzun yıllardır uygulanan düşük stok ve “tam zamanında üretim” modelinin dezavantajlarını gösterdiği, raporda öne çıkan saptamalar arasındadır.

Yeni güvenlik konsepti, askeri birliklerin büyüklüğünden ziyade; mühimmat üretim kapasitesine, kritik hammaddelere erişime, tedarik zincirlerinin dayanıklılığına ve sanayinin kriz dönemlerinde üretim kapasitesini hızla artırabilme yeteneğine bağlı olarak şekillenir. Bu doğrultuda uzun vadeli devlet siparişleri, ortak tedarik mekanizmaları, üretim standartlarının uyumlaştırılması ve savunma tedarik zincirinin genişletilmesi temel politika araçları olarak öne çıkar.

Almanya eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’ın “Europe Must Face the World on Its Own” (“Avrupa Dünyayla Tek Başına Yüzleşmek Zorunda”) başlıklı makalesi, Avrupa’nın mevcut askeri sanayi alanındaki yetersizliklerini özetler. Makaleye göre Avrupa savunma sanayisinin temel sorunları; üretim kapasitesinin yetersizliği, üretimin koordinasyonsuzluğu ve üretimin kıtasal bütünleşmeden ziyade ulusal önceliklere göre örgütlenmiş olmasıdır.

Avrupa kendine her ne kadar “birlik” dese de Avrupa devletleri benzer silah sistemlerini bağımsız biçimde üretmektedir; kıtada 12 farklı ana muharebe tankı, 20’den fazla savaş uçağı modeli ve çok sayıda farklı zırhlı araç ile savaş gemisi platformu vardır. Platform sayısındaki bu çeşitlilik üretim/bakım/eğitim/parça temini/lojistik süreçlerini karmaşık ve maliyetli hâle getirir. Bu nedenle askeri sanayide ölçek ekonomisi oluşmadığı gibi, bu durum savunmada ortak hareket etmeyi zorlaştırır.

Makaleye göre AB ülkelerinin ortak savunma alımları, toplam ekipman tedarikinin yaklaşık yüzde 20’sinin altındadır. Bu durum Avrupa’nın büyük savunma bütçesini etkin askeri kapasiteye dönüştürmesini engellerken, üretim zincirlerinin parçalı yapısı da kriz dönemlerinde mühimmat ve kritik ekipman üretimini sınırlandırır. NATO Genel Sekreteri tam da bu nedenle “savunma sanayinde devrim” istemektedir.

Avrupa’nın üretim altyapısındaki askeri sanayi odaklı dönüşüm dinamiklerini en net gösteren ve en önemli metin (Ursula von der Leyen’in isteği ile hazırlatılan) Mario Draghi’nin 2024 tarihli “The Future of European Competitiveness” raporudur. Draghi, Avrupa ekonomisinin temel sorununun düşük büyümeden ziyade, üretkenlikteki zayıflık ve parçalanmış sanayi yapısı olduğunu savunmaktadır. Rapora göre Avrupa, ABD’nin teknoloji liderliği ve Çin’in devlet destekli sanayi politikaları karşısında ölçek ekonomisini yeterince sağlayamaz. Bu durum savunma sanayisinde daha belirgin hâle gelir.

Avrupa’da benzer görevleri yerine getiren çok sayıda farklı tank, savaş uçağı, zırhlı araç, fırkateyn ve füze sistemi geliştirilmekte; ulusal üretim modelleri araştırma-geliştirme kaynaklarının dağılmasına, küçük üretim serilerine ve yüksek birim maliyetlerine yol açmaktadır. Draghi bu nedenle ortak Avrupa platformlarının geliştirilmesini, ortak tedarik mekanizmalarının yaygınlaştırılmasını ve sınır ötesi savunma sanayisi entegrasyonunun güçlendirilmesini önerir.

Raporun en dikkat çekici önerilerinden biri, Avrupa’nın rekabet gücünü yeniden kazanabilmesi için yıllık 750-800 milyar avroluk ilave yatırım ihtiyacı bulunduğu tespitidir. Bu yatırımın önemli bir bölümünün yapay zekâ, yarı iletkenler, dijital altyapılar, enerji sistemleri ve savunma sanayisi gibi stratejik sektörlere yönlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Böylece savunma sanayisi, yalnızca güvenlik politikalarının değil, Avrupa’nın yeni sanayi politikasının ve teknolojik dönüşüm stratejisinin de merkezine yerleşir.

Bu stratejik dönüşümün en önemli sonuçlarından biri, büyük şirketler ile KOBİ tipi şirketlerden oluşan endüstri ağının Avrupa ölçeğinde genişlemesidir. Almanya’da otomotiv ve makine sektöründen çok sayıda -bizdeki KOBİ’lere benzer- “Mittelstand” işletmelerinin savunma sanayisine yönelmesi; Fransa’da yapay zekâ ve siber güvenlik alanındaki teknoloji girişimlerinin savunma projelerine dâhil edilmesi; Polonya’da ağır sanayinin mühimmat ve zırhlı araç üretimine entegre edilmesi, Birleşik Krallık’ta savunma tedarik zincirinin yüzlerce KOBİ ile genişletilmesi ortak bir eğilime işaret etmektedir: Sivil sanayi daha yoğun şekilde askeri sanayinin bileşenine dönüşmektedir.

Ne var ki, Avrupa teorik olarak otonom bir güç olmayı varsaysa bile, pratikte ABD’nin askeri üretim ve tedarik zincirlerindeki hâkimiyeti dengelerin kısa vadede değişmesine izin verecek türden değildir. NATO üyesi ülkelerde faaliyet gösteren askeri sanayi şirketlerinin ülkesel dağılımı ve ekonomik büyüklükleri incelendiğinde, yaklaşık 1,27 trilyon dolarlık küresel askeri sanayi hacminin ezici çoğunluğunun ABD menşeli şirketlere ait olduğu görülür. Avrupa’da Rheinmetall, Leonardo, Saab, Thales ve BAE Systems büyümeye devam etse de, ABD’li Lockheed Martin, RTX, Northrop Grumman, Boeing ve General Dynamics pazar üstünlüğünü elinde tutmaktadır.

EDA verileri, NATO’nun sanayi kapasitesi analizleri ve Draghi Raporu birlikte değerlendirildiğinde, Avrupa’nın önümüzdeki on yıl boyunca güvenlik politikalarını sanayi politikalarıyla bütünleştiren yeni bir stratejik paradigma inşa etmeye çalıştığı görülmektedir. Böyle bir tabloda NATO’nun işlevi, üretimi koordine ederek “ortak pazarı” oluşturmak, Ursula von der Leyen ile Mark Rutte’nin belirttiği coğrafyalarda küresel askeri fabrikanın çalışmasını sağlamak ve üye devletler arası ilişkileri ABD güdümünde planlamak olacaktır.

NATO’nun yeni güvenlik konsepti ve Avrupa açısından yanıtı belirsiz ve en zor soru ise silah şirketlerinin trilyon dolarlık üretim ve rekabet ortamında şirketlerin yıllara yayılmış tekelci eğilimlerinden vazgeçip vazgeçmeyeceğidir. Savaş ekonomisi ile büyüyen şirketlerin savaş döneminde kendi aralarında “barışçıl” olması üzerine dayalı bir plan ömrünü ne kadar sürdürebilir? Yahut üye devletler ulus devlet reflekslerini terk ederek bölgesel çıkarları ne kadar süre ortaklaştırabilir?

/././

Avrupa’da Rus hayaleti ve yeniden yeni bir NATO! -Hediye Levent-

Dünya yeni bir kırılmanın eşiğinde. Ankara’daki NATO zirvesini kritik ve dönüm noktası yapan temel faktör de bu. NATO hem kendi içinde yeni küresel şartlara göre yeniden yapılanıyor hem de bu iç yapılanma sürerken Türkiye dahil olmak üzere bölgedeki siyasi hesapları hizaya sokuyor gibi görünüyor.

Şimdilik oldukça genel diyebileceğimiz birkaç esasın belirlendiği bu çifte yapılanma sürecinde Ankara’da yapılan zirvede örgüte üye ülkelerin liderleri birbirlerini de ikna çabasında. Sonuçta Amerika’nın derdi ayrı, Avrupa ülkelerinin korkuları ve hesapları ayrı! Örgütü ortak tehdit/tehditler etrafında yeniden şekillendirmek pek kolay olmayacak gibi görünüyor.

Elbette NATO’nun taşıyıcı gücü ve karar mekanizmasındaki lokomotifi Amerika. Örgüt ilk kurulduğu yıllarda ortak tehdit olarak Sovyetler Birliği’ni belirlemişti. Soğuk savaş sonrası yıllarda varlığı sorgulanan NATO’nun değişen şartlarla birlikte ortak tehdit tanımlaması değişti. İllegal göçten siber güvenliğe kadar uzunca bir listeyi kendine misyon edindiğini açıklayan NATO bir kez daha Avrupa’da Rus hayaletinin dolaşmaya başladığını söylüyor. ABD dahil çeşitli ülkelerin istihbarat örgütlerinin Rusya’nın kendisine yakın AB üyesi ülkelere çeşitli ölçeklerde saldırılar yapabileceğine dair raporları bu tedirginliği derinleştiriyor.

Rusya’nın Avrupa’nın ve kısmen Amerika’nın desteğini arkasına almış olan Ukrayna’da bile bu kadar zorlanırken savaşı bütün Avrupa’ya yayma niyetinin ya da kapasitesinin olup olmadığı meçhul, ancak Ukrayna savaşının Rusya’yı da kapsayacak şekilde yeni dünya düzenini şekillendiren eşiklerden biri olduğu bir gerçek.

Kısacası; Avrupa ülkeleri Amerika’dan Rus tehdidine karşı NATO’da liderlik rolünü sürdürmesini istiyorlar.

Trump ise bir süredir her fırsatta Amerika’nın Avrupa’daki gücünü azaltacağını ve Orta Doğu ile Çin’in önünü almak üzere Asya’ya kaydırmayı planladığını söylüyor. Yine Trump, İran savaşı ile birlikte iyice belirginleşen NATO içindeki ABD-AB gerilimi sorununu da Amerika’nın çıkarları doğrultusunda çözme niyetinde. Trump, NATO üyesi Avrupa ülkelerinin pasif kaldığını, bu ülkelerin çıkarlarının Amerika’nın askeri gücü ile sağlandığını söylüyor. Son olarak kendine has üslubu ile “Biz onlar için yüz milyonlarca dolar harcıyoruz ama gerekli olduklarında onlar yok oluyor” diyerek İran savaşında NATO üyesi Avrupa ülkelerinden alamadığı desteği hatırlattı.

Peki Amerika’nın askeri gücünü bir hayli azaltması halinde Avrupa kendini koruyabilecek durumda mı?

Avrupa ülkeleri içindeki tartışmalara bakılırsa bu sorunun yanıtı hayır! Amerika’nın Orta Doğu’ya ve Çin’e yönelmesi ile doğacak boşluğu doldurmak üzere hızlı bir silahlanma sürecine giren Avrupa ülkelerinin savunma sanayilerine büyük yatırımlar yapmaları gerekecek. Amerika tarafından üretilen savunma sanayi ürünlerini temin konusunda sorunlar ya da aksaklıklar yaşanabileceğine dair iddialar var. Avrupa ülkelerinin uzun menzilli füze, hava savunma sistemleri, istihbarat koordinasyonu gibi hayati konulara ilişkin tartışmaları geçen yıldan beri oldukça alevlendi. Bilindiği gibi Lahey’de alınan kararda NATO üyesi ülkelerin savunma harcamalarını her ülkenin kendi GSMH’sinin yüzde 5’ine çıkarması öngörülüyordu. NATO 3.0’ın en temel esası olan bu silahlanma süreci açısından Ankara’daki NATO Savunma Forumu daha da önemli hale geliyor.

Bu zirvede ABD ve AB birbirlerini ne kadar ikna edebilecek, şimdilik meçhul, ancak zirvenin sonuçları üzerinde Trump’ın kararları ve tavırları etkili olacak gibi görünüyor. Bu nedenle olası sonuçlara dair genişçe bir belirsizlik payı bırakarak Ankara’daki zirvede NATO içindeki ABD-AB çatlağının giderilmesi, NATO üyesi ülkeler üzerinde GSMH’nin en az yüzde 5’i oranında savunma bütçesi ayırmaları için baskı kurulması, daha esnek ve birden fazla (mesela aynı zamanda hem Rusya hem de Çin) tehdit hedefiyle kendini güncelleyebilen ve harekete geçebilen bir örgüt oluşturulması gibi yeniden yapılandırma esasları şekillenebilir. Bu esaslar çerçevesinde tartışmaların ağırlıklı olarak siyasi-diplomatik düzeyde uzunca bir süre devam etmesi muhtemel ancak silahlanma yarışında yeni nesil savunma sanayi ürünlerine yönelik yatırımlar ve elbette savunma sanayi için gerekli ham maddenin temini ve güvenliğinin sağlanması gibi kritik detayların az çok belirginleşmesi beklenebilir. Mesela NATO genel sekreteri sadece dron teknolojisine önümüzdeki 5 yıl içinde 40 milyar dolarlık yatırım yapılacağını söyledi.

Gelelim Türkiye’ye!

Hem NATO’nun sınır güvenliğinin sağlanması konusunda, hem de örgüt üyesi olarak savunma bütçesinin artırılması kararının gerektirdikleri Türkiye’nin sorumluluğunu artırıyor. Artık Avrupa’nın sınır güvenliğinin Türkiye’nin Van ya da Hatay sınırından başladığını söylemek yanlış olmaz. Yine zirvede Avrupa ülkelerinin Ukrayna’ya gönderilmek üzere Türkiye’den dron başta olmak üzere silah almak için pazarlıklar yaptıklarına dair iddiaları da göz ardı etmemek gerek.

Bu çifte sorumluluk açısından Türkiye’nin 2020 yılından beri dahil edildiği CAATSA (Amerika’nın düşmanları ile yaptırımlar üzerinden mücadele yasası) yaptırımlarından çıkarılması büyük önem taşıyor. Türkiye’deki basın, Türkiye’nin CAATSA yaptırımlarından çıkarıldığı ve hatta F35 programına geri döneceği şeklinde haberler yayımlıyor ancak Trump’ın bu konularda olumlu sinyal vermekle birlikte “değerlendireceğiz” ifadesini kullandığını göz önünde tutmak iyi olur. Amerikan başkanı dışında kongre onayı da gerektiren bu süreçlerin çok kısa süre içinde sonuçlanmalarını beklememek gerek. Ayrıca yaptırımların kaldırılmasının temel şartlarından biri de Türkiye’nin Rus S-400 hava savunma sistemini topraklarından çıkarmak olacakmış gibi görünüyor.

Her ne kadar önümüzdeki süreçte çeşitli ülkeler Türkiye üretimi çeşitli silahlar almaya niyetli olsalar da CAATSA yaptırımlarının Türkiye’nin savunma sanayisinin büyümesi ve çeşitlenmesi açısından zorlayıcı olacak.

Bu zirveden sonra uzunca bir süre yeni NATO’yu konuşacağız ancak bu yazıda belirtilenler dahil NATO’daki çifte yeniden yapılanma her aşamasında Orta Doğu’dakiler başta olmak üzere bütün dünyadaki insanları az çok ama doğrudan etkileyecek.

/././

NATÖ -Arif Nacaroğlu-

Adam uçaktan inmiş. Yanında Sloven Melani bile yok, tek başına. Merdivenin başında reis. Ortada uzun bir halı. Halı ne kadar uzun olursa iş o kadar uzar, Trump bol bol öpülür diye düşünülmüş. Görünürde havacı, karacı, denizci askerler, uçağı kuşatmışlar.

Trump noktayı şaşırmış. Askerlere değil komisyon alınacak kupon arazi arar gibi sağa sola bakıyor. Adam iş adamı. Servetini ABD’ye kaçırmış birilerini görse basacak komisyonu. Reis noktayı gösterip kolundan çekiştiriyor.

“Hello asker.”

“Sağ ol.”

Yolun yarısında mola. Tercüman devrede. Yolun ortasında tercüman hanım geldiğine göre yolun ilk yarısında neyi, nece konuştukları meçhul.

“Benim uçak yeni. 8 yüz milyon. Dolar.”

Bizimki 5 yüz. Ama beleşe geldi. İster misiniz şimdi bizimkiler de reise yakışır diye milyarlık (dolar) uçak arayışına girsinler. Trump için asıl sıkıntı Saray’da. Saray girişi 2 taraflı kuşatılmış. Önde Serdengeçtiler, Alperenler, topuzlular, gürzlüler, arkada 4a’lı yeniçeri kılıklı işçiler. Partiden.

Saray kalabalık.

Konuklar demokrat.

Konu “Ölüm.”

Hepsi hikaye. 1 buçuk milyar Hintli, 1 milyar 200 milyon Çinli, yarım milyar Rus, Pakistanlı ortada yok. Zaten NATÖ onlar için filan değil. Bütün iş ticaret. Acayip sayıda insan(?) bu işten para yiyor. Hollanda’da bisikletle gezen eski başkan burada Alman canavarıyla caka satıyor. Canavardan inen, mahşerin tüm ateşi ile sarılmış başka bir halıdan huzura çıkıyor. Yol uzun. Mehteran beynin derinliklerindeki masalları tazeliyor. Psikoloji meşgul. Sona doğru adımlar yalpalıyor. Huzura birkaç basamak. Davet büyük. Konu önemli, “Ölüm.”

Ama önce para. Parayı vermeden ölmek yok. Yine de en dürüstleri Trump. Olayın adını doğru koydu, “Savunma değil savaş bakanlığı. Başında da ana vatanına düşman Kübalı bakan.”

Kuru kuruya NATÖ olmaz diye İran’a da birkaç yüz bomba. Adettendir düğünde havaya ateş açmak ve birkaç halaycıyı, horoncuyu tepelerinden vurmak. İran’dan gelen patlama değil katliam sesleri.

FETÖ bitti, NATÖ’de biter. Bir sürü zibidi de işsiz, makamsız kalır.


/././

‘Bir avuç topluluk’ için...-Laçin Barış-

Türkiye’de NATO zirvesi başlamadan hemen önce yapılan hazırlıklardan biri de NATO karşıtı hesapların peş peşe kapatılması olmuştu. Ekmek ve Gül, Sendika Org, Genç Hayat gibi birçok Instagram hesabı “İçerikleriniz politikamıza uymuyor” bahanesi ile, aslında “NATO hazırlığı” kapsamında askıya alındı.

Geçtiğimiz günlerde BBC merkezden Divya Arya’nın Instagram’a dair yaptığı araştırma epey ilginçti. Araştırma, Instagram’ın Hindistan’da çocukların cinsel istismarı içerikli materyalleri teşvik eden ücretli reklamlar yayımladığını ortaya koyuyordu.

BBC World Servisi tarafından incelenen bu reklamlarda, “tecavüz videosu” ve “çocuk videosu” gibi ifadelerin kullanıldığı ve kullanıcıların Telegram mesajlaşma uygulamasındaki kanallara yönlendirildiği belirlendi. Bu kanallarda kullanıcılar, söz konusu içerikleri sadece 99 rupi (yaklaşık 1 dolar) gibi bir ödeme karşılığında satın alabiliyordu.

Instagram’daki reklamlar, ancak platformun içerik inceleme teknolojisi tarafından onaylandıktan sonra yayımlanabiliyor. BBC bu reklamlardan birini Instagram’a ihbar ettiğinde, sosyal medya ağı 24 saat sonra verdiği yanıtta bu paylaşımın Instagram’ın “topluluk kuralları”na aykırı olmadığını iddia ettiğini yazıyor.

Daha sonra BBC, Instagram’ın ana şirketi Meta’dan konuya ilişkin görüş talep ettiğinde şirket; halihazırda bazı reklamları devre dışı bıraktığını ve bu reklamları yayımlayan hesapları askıya aldığını bildiriyor. Bu açıklamanın ardından BBC, Instagram’da açtığı bir hesapla bu süreci gözlemliyor ve zamanla bu içeriklerin önüne düştüğünü fark ettiğini yazıyor.

Instagram ocak ayında yaptığı açıklamada, 2025 yılı ile biten mali yıldaki 200 milyar dolarlık gelirinin yaklaşık yüzde 98’inin reklamlardan elde edildiğini bildirmişti. Çeşitli kaynaklar reklamların Instagram gelirlerinin yüzde 90’ından fazlasını oluşturduğunu tahmin ediyor. Yani para “topluluk kuralları” tanımıyor.

Meta ve diğer sosyal medya şirketleri, dünyadaki tüm kapitalist işletmeler gibi sermaye nereden akıyorsa oraya doğru hareket ediyorlar ancak teknoloji şirketlerinin diğer şirketlerle arasında önemli bir fark var. Bu şirketler kapitalizmin, devletlerin propagandasını şekillendirmek ve uygulamak için de görev üstleniyorlar. O yüzden çocukların istismar edildiği videolar 1 dolar karşılığında pazarlık ediyorken, çocukların, kadınların yaşam hakkını savunan platformlar, savaşa karşı olan kurumlar bugün Türkiye’de NATO zirvesi öncesi kapatılabiliyor. “Topluluk kuralları” dedikleri şey; bir avuç sermayedar ve onların koruyucusu devletlerin koyduğu kurallar.

Bu yüzden 6 Şubat depremlerinde 35 kişinin yaşamını yitirdiği Ezgi Apartmanı davacılarından olan Nurgül Göksü’nün sesi de “topluluk kuralları” kapsamında askıya alınmaya çalışılıyor. Göksü, “6 Temmuz Pazartesi günü evlatlarımı kaybettiğim Ezgi Apt. duruşması var ve yine İnstagram hesabım kapatıldı, takip edenler bilir; ben bu durumu her duruşma öncesi yaşıyorum” diyerek isyan etmişti.

Bir avuç “topluluk” Hindistan’da çocuk istismarı videolarını yaygınlaştırırken, Türkiye’de çocuklarını kaybeden bir annenin hesabını her duruşma öncesi kapatabiliyor. Sermaye her alanda kendine karşı olan, kendi çıkarlarıyla çatışan her sesi “askıya” almaya, kural, sınır tanımamaya devam ediyor. Sosyal medya şirketleri de bunun en bariz örneğidir.

/././

EVRENSEL.

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Temmuz 2026-


Çalışanlara yapılan nakit yemek yardımlarının başka amaçlarla kullanılması vergi ve sigorta riski doğurur mu?-Erdoğan Sağlam-

Şahsi düşüncem, 17/04/2026 tarihinden önceki dönemler için, yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanan yemek yardımlarının sigorta prim kesintisine tabi tutulamayacağı, tutulması halinde ise açılacak davaların lehe sonuçlanacağı yönündedir. Hatta söz konusu dönemlerde kesinti yapmış işverenlerin ödedikleri tutarları geri istemeleri, taleplerinin reddi halinde ise dava açmaları mümkündür.

Değerli okurlar, çalışanlara yapılan yemek yardımları belli koşullarla gelir vergisi ve sigorta prim kesintisinden istisnadır.

Bu konuda son olarak 7577 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 80 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi değiştirilerek; işverenlerce işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda, çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin 300 Türk lirasını aşan kısmı sigorta prim kesintisine tabi hale getirildi. 

Başka bir ifade ile, “ayni yardım” niteliği tartışmasız olan yemek yardımlarının günlük 300 Türk lirası, işverence işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda sigorta prim kesintisine tabi tutulmayacak. Yemek yardımının işverenlerce; sigortalılara işyerinde veya müştemilatında kendi imkanlarıyla yemek hizmeti verilmesi şeklinde veya hazır yemek hizmeti veren kişilerden satın alınan yemeğin işyerinde veya müştemilatında sigortalılara sunulması şeklinde sağlanması durumu, eskiden olduğu gibi ayni yardım kapsamında herhangi bir tutarla sınırlı olmaksızın sigorta primine tabi tutulmayacak.

Böylece sigorta primi uygulaması, işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda gelir vergisi istisnası ile paralel hale getirilmiş oldu.

Yeni düzenleme 17 Nisan 2026 tarihinde yürürlüğe girdi.

Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin ilgili hükümleri bu doğrultuda 17/4/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yeniden düzenlendi.

Son olarak 07/05/2026 tarihli ve 2026/12 sayılı “Yemek Bedeli” konulu Sosyal Güvenlik Kurumu Genelgesi ile 2020/20 sayılı İşveren İşlemleri Genelgesinin ilgili bölümü de 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere güncellendi.

1- Ne değişti?

a. Nakit yemek yardımları, 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere günlük 158 TL’den 300 TL’ye çıkarıldı. Gelir vergisi istisnası da günlük KDV hariç 300 TL olarak uygulanıyor. Böylece gelir vergisi istisna tutarı ile sigorta prim kesintisi istisna tutarı eşitlendi. Her iki tutar da izleyen yıllarda yeniden değerleme oranında artacak.

b. Yemek hizmetinin yemek kuponu, yemek kartı, yemek çeki ve benzeri araçlarla sağlanması halinde, her bir çalışan için çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin sadece 300 TL’lik kısmı prime esas kazanca dahil edilmeyecek. Değişiklikten önce bu konuda tartışma yaşanmaktaydı.

Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin ilgili maddesini[1] 2022 yılında değiştirilerek, işverenlerce işyerinde veya müştemilatında yemek verilmemesi şartıyla yemek bedeli adı altında sigortalılara veya sigortalılar için üçüncü kişilere yapılan her türlü ödemelerin, günlük asgari ücretin Kurumca belirlenen oranının prime tabi tutulacağı düzenlendi.

Bu Yönetmelik değişikliği ile buna dayanılarak çıkarılan 02/12/2022 tarihli ve 2022/2 sayılı "Yemek Bedeli" konulu Genelge’nin 2.1.2 ve 2.1.4. maddelerinin iptali istemiyle açılan davada Danıştay Onuncu Dairesi oyçokluğuyla ilgili düzenlemelerin iptaline karar verdi.[2]

Sonra bu iptal kararı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından 06/03/2025 tarihli kararla onandı.[3]

Ancak bu onama kararından önce İdare, anlaşılan iptal kararının kesinleşeceğini tahmin ederek, 01/01/2025 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, Danıştay kararına aykırı olarak Yönetmeliğin ilgili maddesini değiştirerek ve bu değişikliğe uygun Genelge değişliği yaparak, personele yemek verilmek suretiyle sağlanan menfaatlerin, nakit verilmek yerine yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanması halinde de Kurumca belirlenen sınıra bağlı olarak sigorta primine tabi tutulmasını düzenledi.

Şahsi düşüncem, 17/04/2026 tarihinden önceki dönemler için, yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanan yemek yardımlarının sigorta prim kesintisine tabi tutulamayacağı, tutulması halinde ise açılacak davaların lehe sonuçlanacağı yönündedir. Hatta söz konusu dönemlerde kesinti yapmış işverenlerin ödedikleri tutarları geri istemeleri, taleplerinin reddi halinde ise dava açmaları mümkündür.

2- Nakit yapılan yemek yardımının beslenme amacıyla kullanılması şart mıdır?

Yemek yardımı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun yukarıda belirttiğim onama kararında çok güzel bir şekilde tanımlanmıştır.

Bu karara göre yemek yardımı; işverenler tarafından, çalışılan gün esas alınarak beslenme ihtiyacının karşılanması amacıyla çalışanlara aynî veya nakdî olarak yapılan bir sosyal yardımdır. Beslenme ise; bireyin maddi ve manevi varlığını sürdürebilmesi için yeterli, dengeli ve sağlıklı besin alması olarak tanımlanabilir. Yemek yardımı, daha geniş anlamıyla bir beslenme yardımıdır.

Bu itibarla, yemek kartı/çeki/kuponu vasıtasıyla yapılan ve beslenme amacına matuf olan aynî yemek yardımının yalnızca yemek hizmeti sunan lokanta vb. iş yerlerinde yemek bedeli ödemesi amacıyla kullanılabileceğinin kabul edilmesi, beslenme kavramının daha geniş olan kapsamı ile bağdaşmamaktadır. Beslenme ihtiyacının yemek hizmeti sunan iş yerlerinin yanında aynı zamanda yine beslenmeyi sağlayan besin maddelerinin satın alınması ve tüketilmesi suretiyle giderilmesi de mümkündür. Burada belirleyici olan ana unsur aynî yemek yardımının beslenme ihtiyacının giderilmesinde kullanılmasıdır.

Güncel Genelgede, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun bu tanımlarından yararlanıldığı anlaşılmaktadır.

Genelgenin “2.1.3- Yemek hizmetine ilişkin diğer hususlar” başlıklı bölümünde, yemek hizmeti en geniş tanımıyla “sigortalının beslenme ihtiyacının karşılanarak verimli çalışmasını sağlamak için yapılan menfaat” olarak ifade edilmiştir.

Bu nedenle sigortalının; kendisine yemek hizmeti için verilen nakit para veya yemek kuponu, yemek kartı, yemek çeki vb. araçlarla beslenme ihtiyacını karşılamak için besin maddesi satın alması ve tüketmesi halinde, yapılan bu ödemenin her bir çalışan için çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin 300 Türk lirasına kadar olan kısmı prime esas kazanca dahil edilmeyecektir.

Genelgedeki yemek/beslenme yardımının nakit yapılmış olması halinde de çalışanın beslenme ihtiyacını karşılamak için besin maddesi satın alması ve tüketmesi halinde istisna uygulanacağına dair açıklamalar, İdarenin yardım nakit yapılsa dahi beslenme amacıyla kullanılması gerektiği görüşüne sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

İstisnanın getiriliş amacı da zaten budur.

Bu açıdan, nakit yemek yardımlarının beslenme amacıyla kullanılmadığının tespiti halinde vergi ve sigorta açısından sıkıntı yaşanması ihtimal dahilindedir.

Bu konuda mevcut görüşlerin çoğu, nakit yemek yardımının mutlaka beslenme amacıyla kullanılmasının şart olmadığı yönündedir.

Ancak Genelgedeki son yaklaşım, bu konunun işverenler açısından risk yaratabileceğini göstermektedir.

Bu riski, geçmişte sık görüşmekle birlikte uzun zamandır görüşemediğim değerli arkadaşım ve hocam Sayın Cem Kılıç Milliyet gazetesinde 19 Haziran 2026 tarihli yazısında çok güzel açıklamıştır.

İşverenlerin bu takibi yapma olanağı yoktur, bu nedenle sorumlu tutulmalarını doğru bulmuyorum. Bence Maliye ile SGK bir araya gelerek nakit yardımın beslenme amacıyla kullanılmasını sağlayacak düzenlemeler yapması lâzım.

3- Yemek yardımının yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanması durumunda bu açıdan risk var mıdır?

Bence yoktur, çünkü yemek kartı ve benzeri seçeneklerle sağlanan yardımın yemek dışında kullanılması mümkün değildir. Yemek kartı organizasyonu kapalı sistem çalışan bir uygulamadır.

Kısıtlı sayıda civardaki lokanta ve restoran yerine ülke geneline yaygın çok sayıda seçenekle bu imkânın kullanılmasını sağlar.

Yemek kartı firmaları, yemek hizmeti verilmesini sağlayan birer organizasyondur. Bu firmaların düzenledikleri yemek bedeline ilişkin faturalarda, yemek hizmeti sunan lokanta ve benzeri yerlerin uyguladığı KDV oranının uygulanması bunu teyit eden önemli bir göstergedir. Yani işyerinin yakınındaki bir lokantadan yemek hizmeti almakla çok geniş bir organizasyonun üyesi olan bir lokantadan yemek hizmeti almak arasında hiçbir fark yoktur. 

Yemek kartı organizasyonunda, faturalı olarak sunulan bir hizmet vardır ve yemek kartında bulunan bakiye nakit olarak çekilemeyeceği gibi yemek ve besin maddesi satışı yapan üye işyerleri dışındaki işletmelerde de kullanılamaz!

4- Özet tablo

Aşağıdaki tabloda, 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olan, yemek yardımının yapılış şekline göre vergi ve sigorta karşısındaki durumu özet olarak gösterilmiştir:

-----

[1] Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 97 nci maddesinin 7 nci fıkrasının (a) bendi

[2]  Danıştay Onuncu Dairesinin 08/05/2024 tarihli ve E.:2023/170; K.:2024/1853 sayılı Kararı

[3] Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 06/03/2025 tarihli Esas No: 2024/2809, Karar No: 2025/539 sayılı Kararı

/././

NATO'nun Ankara Zirvesi’nin "siber savunma" boyutu -Füsun Sarp Nebil- 

NATO siber saldırıyı, izole bir teknik olay olarak görmüyor. Baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaşın bir aracı olduğunu kabul ediyor. Türkiye'nin NATO siber rolü, ülkedeki görünür ve kamuoyuna açık NATO siber programlarından ziyade, tatbikatlarda, üyelikte ve savunma sanayi katılımında görünüyor.

Ankara'da başlayan NATO Zirvesinin resmi gündeminde Euro-Atlantik güvenliği, caydırıcılık, dayanıklılık ve yük paylaşımı gibi başlıklar yer alsa da, "siber savunma" hepsinden ayrılamaz bir unsur haline geldi.

Estonya 2007: NATO'nun siber konulara bakışını değiştiren olay

NATO'nun siber politikası için kırılma noktası, 2007'de Estonya'ya yapılan siber saldırıydı. Tallinn'deki bir Sovyet dönemi savaş anıtının yerinin değiştirilmesi tartışmalarının ardından Estonya, hükümet, bankacılık, medya ve diğer çevrimiçi hizmetleri hedef alan büyük ölçekli dağıtılmış hizmet reddi saldırılarıyla (dDos) karşı karşıya kalmıştı. Saldırılar, kalabalık olmayan nüfusu ile o dönemin son derece dijital olan toplumu 3-4 gün boyunca alt üst ederken, bir NATO üyesinin tanklar, füzeler veya konvansiyonel askeri güç olmadan da baskı altına alınabileceğini göstermişti.

O dönemde İttifak'ın böyle bir saldırıyı kolektif savunma meselesi olarak ele alacak net bir doktrini yoktu.  Müttefikler henüz hangi düzeydeki siber saldırının, silahlı saldırı olarak kabul edilebileceği veya sorumluluğun nasıl belirlenmesi gerektiği konusunda anlaşmaya varmadıkları için Estonya, Madde 5'i uygulayamazdı. Sonuç olarak da Madde 5'i devreye sokamadı.

Ancak bu saldırı NATO'yu harekete geçirdi.  Haziran 2007'de savunma bakanları acil önlem alınması gerektiği konusunda anlaştı. 2008'de Tallinn'de NATO İşbirliğine Dayalı Siber Savunma Mükemmeliyet Merkezi (CCDCOE) kuruldu. Bu olayın en önemli kurumsal sonucu bu oldu.

NATO, merkezi kurarken amacının kritik bilgi sistemlerini, benzer saldırılardan korumak için savunmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bugün CCDCOE, teknoloji, strateji, operasyonlar ve hukuk alanlarında araştırma, eğitim ve tatbikatlar yapan NATO akreditasyonlu çok uluslu bir siber savunma merkezi olarak görülüyor.

NATO'nun siber güvenlik doktrini ve evrimi

NATO siber saldırıyı, izole bir teknik olay olarak görmüyor. Baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaşın bir aracı olduğunu kabul ediyor. 2007'de "böyle bir saldırı savunma meselesi midir?" Tartışması yapılırken, bugün operasyonel dayanıklılığın ne kadar hızlı sağlanabileceği konuşuluyor. 

Doktrinin gelişmesi ise şöyle oldu:

* 2014 Galler Zirvesi: Siber savunma, NATO'nun kolektif savunma görevinin bir parçası kabul edildi. Yani  belirli koşullarda bir siber saldırı artık Madde 5'i tetikleyebiliyor.

2016 Varşova Zirvesi: Siber alan, kara-hava-deniz ile birlikte resmi bir "operasyon alanı" ilan edildi ve Siber Savunma Taahhüdü kabul edildi.

2023 Vilnius Zirvesi: Siber savunmayı caydırıcılıkla bütünleştiren yeni bir konsept onaylandı ve üyelere destek koordinasyonu sağlayan “Sanal Siber Olay Destek Yeteneği (VCISC)” başlatıldı.

NATO'nun siber savunma mimarisi

NATO'nun siber savunma yapısı birkaç katmandan oluşmaktadır. Birincisi, büyük ölçüde NATO'nun iletişim ve bilgi sistemleri aracılığıyla yürütülen NATO'nun kendi ağlarının korunmasıdır. NATO İletişim ve Bilgi Ajansı, kendisini NATO'nun teknoloji ve siber merkezi olarak tanımlayarak, NATO ağlarını sürekli olarak korumakta ve güvenli iletişim ve komuta-kontrol sistemlerini desteklemektedir.

İkinci katman, ulusal dayanıklılıktır. NATO, ulusal siber ajansların yerini almaz; her Müttefik, kendi kritik altyapısını, hükümet sistemlerini ve askeri ağlarını güvence altına almaktan sorumludur. Siber Savunma Taahhüdü, ulusal siber savunmayı açıkça 3. Madde kapsamındaki bir dayanıklılık sorumluluğu olarak çerçevelemektedir.

Üçüncü katman ise eğitim ve birlikte çalışabilirliktir. NATO, amiral gemisi niteliğindeki yıllık toplu siber savunma tatbikatı olan Siber Koalisyon'u yürütmektedir. Müttefik Dönüşüm Komutanlığı, Siber Koalisyon'un dünyanın en büyük siber savunma tatbikatlarından biri olduğunu ve NATO Askeri Komitesi'nin yönetimi altında planlandığını belirtmektedir.

Dördüncü katman, Tallinn'deki CCDCOE'dir ve merkez tarafından dünyanın en büyük ve en karmaşık uluslararası canlı atışlı siber savunma tatbikatı olarak tanımlanan Locked Shields'e ev sahipliği yapmaktadır. 2026 yılındaki tatbikat, ulusal sistemlere ve kritik altyapılara yönelik gelişmiş saldırılara karşı eğitim almak üzere 41 ülkeden 4.000'den fazla siber savunmacıyı bir araya getirdi.

NATO siber çerçevesi kapsamında Türkiye'nin rolü

Türkiye, bu mimarinin resmi bir parçasıdır. 2015'te Yunanistan ile birlikte CCDCOE'ye sponsor ülke olarak katıldı. Türkiye ile fiziksel olarak bağlantılı NATO’nun, teknoloji ve siber faaliyetleri de bulunmaktadır. NATO İletişim ve Bilgi Ajansı, NATO operasyonları için güvenli ve birlikte çalışabilir iletişim ve bilgi sistemlerini desteklemek amacıyla İzmir'de faaliyet göstermektedir.

TÜBİTAK BİLGEM Siber Güvenlik Enstitüsü, Locked Shields 2024'e beş farklı savunma alanında katılım sağladı. Türk Silahlı Kuvvetleri Siber Savunma Komutanlığı koordinasyonunda, HAVELSAN gibi şirketlerin katkısıyla yıllardır tatbikatlara katılıyor. ASELSAN, HAVELSAN ve STM gibi savunma firmaları askeri siber operasyonlarda önemli rol oynuyor.

Ayrıca, NATO İletişim ve Bilgi Ajansı tarafından düzenlenen NATO'nun önemli teknoloji ve endüstri etkinliği NATO Edge 2026, 17-19 Kasım 2026 tarihlerinde Fuar İzmir'de gerçekleştirilecektir. Etkinlik, hükümet, askeri, endüstri ve teknoloji paydaşları arasında inovasyon ve yetenek sunumuna odaklanan NATO'nun iş birliği platformu olarak tanımlanmaktadır.

Türkiye bağlantılı inovasyon aktörleri, NATO'nun DIANA ekosisteminde de yer almaktadır. NATO'nun Kuzey Atlantik Savunma İnovasyon Hızlandırıcısı, üniversiteleri, endüstriyi ve hükümetleri, çift kullanımlı savunma ve güvenlik teknolojileri üzerinde çalışan start-up'lar ve yenilikçilerle bir araya getirmektedir.

Türkiye’de Nato siber merkezi neden yok?

Ancak Türkiye'nin NATO siber rolü, ülkedeki görünür ve kamuoyuna açık NATO siber programlarından ziyade, tatbikatlarda, üyelikte ve savunma sanayi katılımında görünüyor.

Türkiye'nin şu konularda açık kanıtları var:

* NATO CCDCOE'nin sponsor ülkelerinden biri,

* Kilitli Kalkanlar'a katılıyor,

* Ulusal bir askeri siber savunma yapısına sahip,

* Siber teknolojilerde aktif savunma firmalarına sahip,

* NATO iletişim ve teknoloji faaliyetlerine ev sahipliği yapıyor veya bunlarla bağlantılı

Ancak Tallinn'deki CCDCOE'ye eşdeğer, Türkiye merkezli, açıkça markalanmış bir NATO siber merkezinin varlığına dair kamuoyuna açık daha az kanıt var. Ayrıca, Türkiye'nin sivil kritik altyapı operatörlerinin NATO siber dayanıklılık planlamasına nasıl entegre edildiğine dair de kamuoyuna açık çok fazla detay yok.

Bu ayrım önemli. NATO siber savunması sadece askeri ağlarla ilgili değildir. Estonya örneği, bankaların, medyanın, kamu hizmetlerinin ve sivil dijital altyapının stratejik hedefler haline gelebileceğini gösterdi. Türkiye için, büyük telekom pazarı, e-devlet altyapısı, bankaları, savunma sanayisi, enerji koridorları ve veri merkezi hedefleriyle, sivil-askeri arayüz muhtemelen en önemli siber tartışma olmalıdır.

Ankara Zirvesi için neden önemli?

Ankara zirvesi, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı, Orta Doğu'daki istikrarsızlık, kritik altyapılara yönelik saldırılar ve artan hibrit tehditlerle şekillenen bir güvenlik ortamında gerçekleşiyor.  Siber güvenlik, bu gündeme doğrudan uyuyor. NATO artık siber saldırıları izole teknik olaylar olarak değil, baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaş araçları olarak ele alıyor. Estonya saldırısı erken uyarıydı. Ukrayna daha sonra siber operasyonların konvansiyonel savaşa eşlik edebileceğini gösterdi. Bugün ise, hastanelere, telekom operatörlerine, enerji altyapısına, limanlara ve kamu hizmetlerine yönelik saldırılar, savaşın diğer bir manzarası haline geldi.

Türkiye için NATO siber gündemi hem bir fırsat hem de bir sınav niteliğindedir. Fırsat, kendisini İttifak içinde daha güçlü bir siber, telekomünikasyon ve savunma teknolojisi katkıcısı olarak konumlandırmaktır. Sınav ise Türkiye'nin askeri siber yeteneklerini, sivil direncini, telekomünikasyon altyapısını, bulut/veri merkezi politikasını ve özel sektör uzmanlığını güvenilir bir ulusal ve NATO uyumlu çerçeve altında birleştirebilmesidir.

Not: Bu yazımızda NATO'nun yapay zekâ ilişkisine (mesela Maven satın almasına) ya da fiziksel savunma tarafına bakmadık.

/././

Silivri’de olağanüstü bir gün: Kendine güvenli, moral aşılayan sohbetler -Yalçın Doğan- 

Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün mahkeme salonuna alkışlarla girmeleriyle birlikte, izleyicilerle kısa sohbetler, hal hatır sormalar, direnen moraller. İzlediğim sayısız duruşmada rastlamadığım rahatlığın kaynağı savunmalarda ortaya çıkıyor. Yargılanan dört kişi de kendilerine öyle güveniyor ki suçlamaları çürütüyor.

Biz sanki 15 - 20 yıl hapsi istenen ünlü kişilerin yargılandığı bir mahkeme salonunda değiliz.

Burası sanki kır bahçesi.

Biz sanki tutuklu yakınlarıyla birlikte “Casusluk Davası’nı” izlemeye gelmiş gazeteciler değiliz, o bahçeye sanki sohbete gelmişiz!..

Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün mahkeme salonuna alkışlarla girmeleriyle birlikte, izleyicilerle kısa sohbetler, hal hatır sormalar, direnen moraller.

Geçenlerde TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hapisanede görevli bir psikologla görüşüyor. Görüşme sonrasında psikolog Yanardağ’a:  “Bana iyi geldiniz, moral verdiniz!..”

Kendine güven

İzlediğim sayısız duruşmada rastlamadığım rahatlığın kaynağı savunmalarda ortaya çıkıyor.

Yargılanan dört kişi de kendilerine öyle güveniyor ki suçlamaları çürütüyor.

Önceki gün Silivri’de on iki saat geçiriyorum, sabah 9 - akşam 9.  İmamoğlu’nun aynı günde İBB, diploma ve casusluk davaları var, ben casusluk davasını izliyorum.

Dikkatimi çekiyor, saatler süren savunmalar sırasında yeni mahkeme başkanı araya girerek, sanıklara ve avukatlarına soru sormuyor. Savunmaları dinliyor, sadece söz vermek için konuşuyor.

Yeni bir heyet

Pek çok davada tanık olduğumuz gibi, casusluk davasında da, savcı dahil, mahkeme heyeti değişiyor. İmamoğlu: Benim mahkemelerimde şu ana kadar yirmi hakim değişti, savcıyı saymıyorum. Bunlar doğalmış gibi algılanıyor. Madem yargı bağımsızdır, madem hakimler hiçbir etki altında kalmadan hukuka ve vicdanlarına göre karar verir, o halde bitmek bilmeyen hakim değişikliklerini kim açıklayacak?”

Duruşmanın daha ilk dakikalarında savcı: “Deliller tam toplanmamıştır, sanıkların tutukluluğunun devamını talep ediyorum”.

İmamoğlu’nun avukatı Fikret İlkiz: “Yargılanan sanıklar kendilerini değişmiş heyete anlatmadan önce ta başında tutukluluğun devamı isteniyor. Ne önceki ara kararlar, ne de bugünkü duruşmada anlatılanlar bakımından hiçbir bilginiz yok ama, kendinize göre bilginiz, kendinize göre talebiniz var”.  

“Seçim kazanmak suçu”

Casusluk davası CİMER’e yapılan bir ihbarla başlıyor. Fikret İlkiz: “İhbarın yazılı olmadığı görüşündeyim. Çünkü, dava dosyasında yazılı belge yok. CİMER’e şikayet, arkasından soruşturma var”.

İddianamede bir tez var: “Örgüt lideri Ekrem İmamoğlu’nun ilk amacı, maddi zenginleşme olmanın yanı sıra 2019 yerel seçimlerinde İstanbul seçimlerini kazanmak, ikinci amacı suç gelirleri ve elde edilen sermaye ile CHP’yi, üçüncü olarak da, Cumhurbaşkanı olup Türkiye’yi ele geçirmek”.

İş adamı Hüseyin Gün’ün yurt dışında elde ettiği söylenen verilerin 2019 yerel seçimlerinde İmamoğlu tarafından kullanılarak, seçimi kazandığı öne sürülüyor.

Davanın medya ayağında suçlanan Merdan Yanardağ buraya dikkat çekiyor:  “İddianame siyasi faaliyeti suç sayıyor. Bütün siyasi partilerin asli işi siyasi faaliyet olduğuna göre, ülkedeki bütün siyasi partiler suç işliyor demektir”.

“Casusluk hangi ülke ile?”

283 gündür tutuklu, ilk savunmaya yapan Yanardağ sözlerine NATO eleştirisiyle başlıyor, “AKP’nin siyasi ve tarihi ömrünü bitirdiği halde, iktidarını sürdürmek amacıyla bu davaların açıldığını” öne sürdükten sonra: “Casusluk iddiası var ama, hangi ülkeyle yapılmış, o ülkenin adı yok”.

Yaptığı casuslukla İmamoğlu’na seçim kazandırdığı iddia edilen Hüseyin Gün de aynı konuda: “Beni dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay görevlendirdi, işte belgesi burada. Yurt dışında hangi faaliyetleri yürüttüğümü açıklayamam ama, bilmek isterseniz, gizli bir oturumda anlatırım. İmamoğlu ile beş dakikalık kutlama ziyareti dışında hiç bir görüşmem, haberleşmem olmamıştır”.

Gelmeyen MİT belgesi

İlk mahkeme heyeti 13 Mayıs’ta MİT’e yazı gönderiyor, “casusluk var mı, yok mu” diye. Oradan henüz yanıt yok.

“Yok” dese, zaten çökmüş olan dava düşecek, birilerini çok kızdıracak.

“Var” dese, ülke adı bile yok, kanıt göstermek zorunda.

İmamoğlu’nun kampanya danışmanı Necati Özkan  savunmasında...

Tam bir iletişim dersi veriyor.

Pek çok ülkede seçim kampanyaları yürüttüğünü anlatan 500 gündür tutuklu Özkan: “İBB’de yetkim, işim, sorumluluğum yok, İBB’nin hiç bir belgesinde imzam yok ama, burada casuslukla yargılanıyorum”.

“Liderimize sorun”

İmamoğlu NATO’ya, daha çok yargının bağımsız olmadığına dönük eleştirilerde bulunuyor. Doğrudan casusluk davası ile bağlantılı çok az şey söylüyor.

“Casusluk vahşi bir suçlama ama, iddianamesini bile okumadım, buradan casus filan çıkmaz” diyerek,  hedefinde genellikle iktidar var.

Her arada, mahkeme heyeti çıktıktan sonra İmamoğlu, Yanardağ ve Özkan ile duruşmayı izleyenler arasında kısa sohbetler başlıyor, zerre gerginlik olmadan.

“Kurulacak partinizin adı ne olacak” sorusuna İmamoğlu yüksek moralle: “Ben o işlere karışmıyorum, onu liderimize sorun. Bugünkü iktidarın zamanı çoktan bitmiştir, göndermeye az kaldı”.   

KK’nın Yanardağ’a başvurusu

Mahkeme heyeti tutukluluğun devamına verdiği kararı okur okumaz salondan hızla ayrılıyor. Yargılananlar ile izleyenler arasındaki kısa sohbet, öyle bir karar yokmuş gibi, devam ediyor.

O arada, CHP kayyımı KK ile ilgili soruya Yanardağ: “Haber gönderdi, benimle görüşmek istiyormuş, henüz karar vermedim”.

Görüşüp KK’nın hak ettiği sözleri yüzüne söylemek mi yoksa, baştan geri çevirmek mi daha yerinde olur, henüz karar vermiyor.

KK’ya yakın biri “görüşme talebi olmamıştır” diye, Merdan’ı yalanlıyor.

Aradıkları görünürlüğün kırıntısını bulmak için çırpınan ve fakat sürekli terslenen KK ve ekibinin yalanlaması normal.

Merdan’ı yıllardır tanıyorum. Olmayan bir şeyi söylemesi mümkün değil, ötekiler yine yalana başvuruyor.

Silivri'de savunmalar mantıklı, kendine güvenli. Haftalardır İBB davalarını izleyenler: “Olağanüstü çarpıcı bir gündü”.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -10 Temmuz 2026-

NATO 3.0. mı; Trump: 3 NATO: 0 mı?-Stelyo Berberakis-  NATO zirve toplantısında kimin ne dediğini bilemiyoruz tabi. Ancak Trump’ın “çok güze...