İranlı general Moghaddam: Bir daha gelecekler, sonraki savaşa hazırız -İbrahim Varlı-
İran’ın savaş stratejilerini belirleyen çekirdek kadrodan olan general çifte savaşa dair bilgi verirken “Bekliyorduk, geri geleceklerini biliyorduk. Hazırlıklarımızı ona göre yapmıştık” diyor. Ahmadi-Moghaddam “Onları iyi tanıyoruz. Durmayacaklar, kendimizin ve düşmanın güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi analiz ettik. Olası savaşa karşı farklı senaryolarımız hazır” ifadelerini kullanıyor.
“12 Gün Savaşı’nın ardından düşmanın geri döneceğini biliyorduk. Amerika başkanı biz İsrail’i kurtardık dedi. Biz gerekli dersleri çıkardık o savaştan, bir sonraki savaşı bekliyorduk, her türlü hazırlıklarımızı yapmıştık.”
Tahran’da Esteghlal Otel’de uluslararası medyanın karşısına çıkan İranlı Tuğgeneral Esmail Ahmadi-Moghaddam, 12 Gün ve 40 Gün Savaşları’na dair yukarıdaki değerlendirmelerde bulunurken çarpıcı ifadeler kullanıyor: “Onları çok iyi tanıyoruz. Durmayacaklar, yine gelecekler, kendimizin ve düşmanın güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi analiz ettik. ABD’nin saldırılarına karşı farklı senaryolar üzerinde çalışıyoruz.”
İran’ın savaş stratejilerini şekillendiren çekirdek kadronun içinde yer alan ve aynı zamanda Yüksek Millî Savunma Üniversitesi Başkanlığı’nı da yapan Ahmadi-Moghaddam, bu sözlerle ABD ve İsrail’in durmayacağının farkında olduklarını dile getiriyor. Bir nevi sekiz ayda yaşanan iki savaşın gelecekteki yeni savaşların da ön sahneleri olduğunu ima ediyor.
HER TÜRLÜ SENARYOYU BAŞINDAN İTİBAREN DETAYLICA ÇALIŞTIK
Savaşın askerî, siyasi ve stratejik sonuçlarını kapsamlı şekilde analiz ettiklerini belirten General Ahmadi-Moghaddam, “düşman” olarak nitelendirdiği İsrail ve ABD’nin uzun yıllardır bu savaşları planladıklarını, bunun da farkında olduklarını kaydederek “Birinci savaşın aksine ikinci savaş bölgesel olacaktı, bunu da başından itibaren hesaplamıştık” ifadelerini kullanıyor.
Birinci savaşın (12 Gün Savaşı) aksine ikinci savaşta (40 Gün Savaşı) ABD-İsrail’e karşı “göze göz, dişe diş” stratejisi uyguladıklarını şu sözlerle aktarıyor: “Onlar bizim altyapımızı, enerji hatlarımızı, sanayimizi vurduğunda biz de onların altyapısını, yatırım yaptıkları yerleri vurduk. Onlar bizim rafinelerimizi vurduklarında biz de onların müttefiklerinin enerji hatlarını bombaladık. Amerika ve Siyonistlerin saldırıları karşısında biz her iki ülkenin hedeflerine misilleme yaptık. ABD’nin bölgedeki 880 farklı noktası vuruldu. İsrail içlerine füzeler, İHA’lar, SİHA’lar gönderdik.”
MOZAİK DOKTRİNİ: GÖZE GÖZ, DİŞE DİŞ STRATEJİ
İran’ın savaş kapasitesinin İsrail ve ABD’yi şaşkına uğrattığını, “mozaik savunma” doktrininin düşmanın tüm hesaplarını bozduğunu ifade eden General, bu kapsamda uygulanan “göze göz, dişe diş” stratejisini ne İsrail’in ne de Amerika’nın hesaplayamadığını kaydederek ülkesinin stratejik ve askeri kurmay aklına vurgu yapıyor.
Mozaik doktrini kapsamında komuta zincirinin çok katmanlı yedekleme sistemiyle oluşturulduğunu ifade eden İranlı general, bir komutanın etkisiz hâle gelmesi durumunda yerine geçecek isimlerin önceden belirlendiğini söylüyor. Aynı şey yönetim kadrosu için de geçerliydi.
Haberleşme sistemlerinin devredışı kalması ihtimaline karşı füze sistemlerinin önceden tanımlanmış hedeflerle çalışacak şekilde hazırlandığını belirten Ahmadi-Moghaddam, her şehir ve her bölgenin kendi başına savunma yapabilecek şekilde planlandığını savunuyor. Savaşı bölgeye yaymalarının onların tüm hesaplarını alt üst ettiğini ileri sürerek “Tüneller, sığınaklar inşa ettik, yeraltında yer üstünde füzelerimiz ateşlenmeye hazırdı. Sürekli, kesintisiz şekilde füze, insansız hava aracı üretiyorduk. Her şeyi adım adım planlamıştık, düşman bizim alt yapımızı vurduğunda biz ne gibi hamlelerde bulunacaktık hepsi hazırdı. Onlar bizim vuracağımız yerleri kestiremiyorlardı, biz ise nereleri hangi kanalları vuracaklarını biliyorduk tahmin ediyorduk” diyor.
LİBYA, SURİYE, VENEZUELA’DAN DERSLER ALINDI
Ahmadi-Moghaddam, savaşa ve bugüne dair değerlendirmelerde bulunurken akıllardaki şu soruya da yanıt veriyor: “İran savaş öncesinde büyük ekonomik, siyasi, toplumsal çalkantılar içerisindeydi. ABD ve İsrail içeriye oynayacaklarını açıkça dillendirdiler. Nasıl oldu da Trump ve Netanyahu’nun hesapları boşa düştü?”
İranlı general, rejimin sadece askeri hazırlıklar yapmadığını, içeride de kapsamlı önlemler aldığını aktarıyor.
Generale göre “İran’ın Suriye, Libya ve Venezuela olmaması için çalışmalar yapılmış, ülke içinde vuku bulacak olası kalkışmalara ve kendi ifadesiyle provokasyonlara karşı tedbirler alınmış. Sınırlardan silahlı unsurların sızmaları engellenmiş. Daha da önemlisi İranlılar da emperyalist-Siyonist zihniyetin tuzaklarına düşmemiş, her şeye rağmen ülkelerinin yanında yer almış.”
Ahmadi-Moghaddam, Irak, Lübnan, Yemen ve diğer bölgelerdeki “direniş unsurlarının” da artık birbirinden bağımsız hareket eden yapılar değil, aynı stratejik hedef doğrultusunda eşzamanlı baskı oluşturabilen bir ağ hâline geldiğini söylüyor.
EKONOMİDEN VURACAKLARDI, ÖNLEMLER ALINDI
Bir taraftan içeride kitlesel mobilizasyon sağlanmaya çalışırken diğer taraftan da en zayıf halka olan ekonomik tedbirler alınmaya çalışılmış. Ahmadi-Moghaddam savaş öncesinde var olan ekonomik krizin daha da derinleşmemesi için de girişimlerde bulunduklarını vurgulayarak “Bu nedenle savaş sırasında yemek, ekmek sıkıntısı çekmedik, tedbirler alınmıştı. Savaş zamanında fiyatlar artsa da korkulan artış olmadı, her şey kontrolümüz altındaydı” diyor.
Tuğgeneral şu ifadeleri kullanıyor: “Ekonomik ambargoları sıklaştırmalarını, halkın mevcut rahatsızlığını körüklemelerini bekliyorduk. Beklediğimiz gibi de oldu. Hürmüz ve diğer su yollarını kendi kontrollerine almak istemeleri, sanayi-ekonomi alt yapısını vurmaları, ekonomiyi toptan çökerterek halkı ayaklanmaya yöneltmek planlarının parçasıydı. Bu hamleleri boşa düşürdük.”
HAMANEY’İN YERİNE GELECEK KİŞİYİ DE BELİRLEMİŞTİK
General, Amerika ve İsrail’in ülkenin liderlerini hedef alacaklarını da hesapladıklarını belirterek buna karşı da ülkeyi yönetecek kadroların çoktan hazırladıklarını kaydediyor: “Öngörülerimiz vardı, rehberlik (dini lider) makamı hedef alınırsa bu direniş her şeye rağmen sürecekti. Yerine gelecek olanları daha önceden belirlemiştik. Rehber’in (Hamaney) ve askeri-siyasi komutanın vurulmasıyla dağılacağımızı, lidersiz kalacağımızı sandılar. Ancak öyle olmadı, bu da emperyalist-Siyonist düşmanı şaşırttı.”
Amerika’nın İran’ın petrolüne ve enerji kaynaklarına göz koyduğunu defalarca açıkça dile getirmekten sakınmadığını kaydeden General, tıpkı Venezuela’da olduğu gibi ülkeye çökerek petrolü kontrol altına almak istiyorlardı. Ancak beceremediler ifadelerini kullanıyor.
ÇİN’İ ABD KARŞISINDA 10 YIL ÖNE GEÇİRDİK
İranlı general ülkesinin tek başına ABD ve İsrail’e kafa tutmasının tüm dünyayı da şaşkınlığa ittiğini belirterek Çin elçisinin kendisine “ABD’nin zaaflarını gördünüz, muazzam işler yaptınız” dediğini, kendisinin de elçiye “Sizi ABD karşısında 10 yıl öne geçirdik” dediğini aktarıyor.
Amerika’nın “yenilgiyi” kabul ettiğini, 14 maddelik İran taleplerini kabul etmek zorunda kaldığını, üstüne de savaşın zararını karşılayacağını belirten General, Amerika halkının üçte ikisinin de savaşa karşı olduğunu söylüyor.
Trump yönetiminin yenilgisinin bir diğeri göstergesinin de “direniş cephesini” tanımak zorunda kalmaları olduğunu ifade eden General, “Hizbullah ile telefonla konuştular. Hizbullah’ı resmen muhatap aldılar. Bu büyük bir başarı bizim ve Hizbullah açısından” diyor.
İran sekiz ay içerisinde yaşanan iki büyük savaşın yol açtığı yaraları sarmaya çalışırken her alanda büyük bir muhasebe ve seferberlik içinde.

AMERİKA’NIN 85 BİN 410 GÜNLÜK SAVAŞ KIŞKIRTICILIĞI
Aynı gün eğitim enstitüsünde Amerikan emperyalizminin tarihine mercek tutan profesör Dr. Mecid Şah Hüseyni çarpıcı bilgiler sunuyor. Ağırlıklı olarak Türkiyeli öğrencilerin olduğu kalabalık bir amfide kapsamlı bir sunum hazırlayan Profesör, “Amerika’nın 85.410 günlük savaş kışkırtıcılığı” başlıklı sunumunda kurulduğu günden bu yana ABD’nin sadece 16 yıl savaşsız kaldığını onun dışında sürekli bir savaş halinde olduğunu savaş halinin sürekliliğini aktarıyor. Tarih tarih örnekler sunan profesör, bugün yaşanılanların da sürpriz olmadığını, savaş canavarının bu sefer de kanlı dişlerini kendi ülkesine batırmaya çalıştığını söylüyor.
/././
Müfredatta Kurtuluş Savaşı yok, NATO’ya ve ABD’ye güzelleme var -Feray Aytekin Aydoğan-
Tam bir yıl önce basında şu haber yer aldı: “Kore Savaşı'nda şehit olan 4 Türk askerinin kalıntıları 75 yıl sonra Türk yetkililere teslim edildi.”
Dönemin iktidarı Demokrat Parti, ABD’nin isteği ve NATO’ya katılma hedefi doğrultusunda Kore’ye asker gönderme kararı aldı. Yüzlerce genç savaşta yaşamını yitirdi, yaralandı ya da kayboldu. Aileleri “kaybolan” gençlerin cenazelerine bile ulaşamadı. Annelerinin, babalarının, eşlerinin belki de çocuklarının dahi yaşamını kaybetmesinden 75 yıl sonra cenazeleri “kalıntıları” ifadesiyle “başarı” vaveylasıyla haber olarak servis edildi.
O “tarih” devam ediyor. NATO’nun Türkiye toplantısı için NATO karşıtı eylemlerde bulunma veya eylem yapma ihtimali var diye yüzlerce kişi gözaltı yapıldı. ABD’nin kurtuluş günü, köprüye ABD bayrağının renkleri yansıtılarak kutlandı. Polise NATO armalı üniformalar giydirildi. Ankara’da ve ülkemizin her yerinde fiili OHAL ilan edildi. Fiili OHAL’i yaşadığımız günlerde basına Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” sözleri ile müfredattan Kurtuluş Savaşı kavramının çıkarılacağı açıklamaları yansıdı.
Aslında Kurtuluş Savaşı kavramının çıkarılarak "Milli Mücadele" kavramının kullanılması yeni bir durum değil. 2023-2024 eğitim yılından itibaren ders kitaplarında "Kurtuluş Savaşı" kavramı kullanılmıyor.
***
Emperyalizme, işgale karşı mücadelenin adı olan Kurtuluş Savaşı kavramından vazgeçilirken müfredata adını veren ve bir siyasi partinin sloganı olan Yeni Türkiye Yüzyılı Maarif Müfredatı’nda ABD ve NATO’ya ilişkin çokça güzellemeler yapılıyor. T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinde Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı için atılan adımlar olan Truman Doktrini’ne ve Marshall Planı’na övgüler düzülüyor ve Türkiye’nin Truman Doktrini’nin uygulanmasından sonra NATO’ya katılma isteğini bildirdiği yer alıyor. Müfredatta Türkiye’nin DP dönemindeki siyasi duruşunun “ABD liderliğindeki Batı Bloku” nda olma vurgusu başlığıyla yer alıyor. Türkiye’yi ABD’ye borçlandırma planı olan Marshall Planı doğrultusunda kendi sütünü üreten köylerde bile çocuklara okullarda süt tozu dağıtılan Marshall Planı için “aralarında Türkiye’nin de olduğu 16 Avrupa Devleti kendi içlerinde bir ekonomik plan hazırlayıp uygulayacak, eksik kalan noktalarda ABD bu devletlere yardımda bulunacaktı” ifadeleri yer alıyor. Başta Gazze olmak üzere İsrail-NATO ortaklığına, NATO’nun dünyada yarattığı acılara ilişkin tek bir satır yer almazken, NATO için “Üye ülkelerin özgürlük ve güvenliğini sağlamak amacıyla ABD öncülüğünde kurulan uluslararası bir askeri savunma ve ittifak kuruluşudur.” deniliyor. Müfredatta Kore Savaşı ve Türkiye’nin NATO’ya katılması başlığı altında “Türkiye ABD desteğini alabilmek ve NATO’ya üye olabilmek için Birleşmiş Milletler Komutanlığı emrine asker gönderdi. Türkiye ABD’den sonra savaşa en fazla asker gönderen ülke oldu” denilerek ABD ve NATO için kaybedilen hayatlar bir övünçle müfredatta yer alıyor. Kore Savaşı’nda kaybedilen yaşamlar için “Bu durum Türkiye’nin NATO’ya katılmasında dönüm noktası oldu.” deniliyor. ABD’nin ülkemize üsler açabilmesi ülkemizin tam bağımsızlığı için en büyük kuşatma iken “SSCB’ye yakın bölgelerde askeri üslere ihtiyaç duyan ABD Türkiye’nin NATO’ya alınmasını istedi. 1952’de Türkiye’nin NATO’ya üyeliği resmen gerçekleşti” ifadeleri yer alıyor.
***
Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi kitabında ise NATO üyeliği Kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki Değişim Başlığı altında bölümündeki ifadelerin bir bölümünde ise
“1947’deki anlaşma gereğince Ankara’da Amerikan Askeri Yardım Kurulu heyeti kuruldu. ABD’den gelen askeri uzmanlar Türk ordusuna eğitim programları uygulamaya başladı. Türk ordusu aşamalı olarak Amerikan askeri doktrinine geçiş yaptı. Türk ordusu NATO standartlarına göre yeniden yapılandırıldı. Türk ordusu, üniformalarından eğitimine, silahlarından doktrinlerine kadar her yönden Amerikan sistemine göre yeniden yapılandırıldı. Türkiye 1954’te imzalanan NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi ile kendi topraklarında Amerikan hava üssü kurulmasına izin verdi. Bu sözleşmeye göre Amerikan uçakları belli başlı havaalanlarını kullanabilecek, Amerikan gemileri de Türk limanlarından yararlanabilecekti. Ayrıca Türkiye’de kendilerine ait askeri tesisler kurabilmeleri için de ABD’ye arazi tahsis edildi. ABD ve NATO başta Adana İncirlik Hava Üssü olmak üzere Türkiye’de birçok hava ve füze üssü ile elektronik gözetleme ve haberleşme üssü kurdu… ABD Lübnan’a asker gönderirken de Adana İncirlik Hava Üssü’nü kullandı” cümleleri yer alıyor. Emperyalizme, işgale karşı mücadelenin adı olan Kurtuluş Savaşı artık müfredatta yer almayacak. Emperyalizmin aygıtı NATO, müfredatta yer alan ifadesiyle “öncülü” ABD ise sonsuz güzellemelerle ders kitaplarında. Ancak NATO’ya karşı eylemlerde bir kez daha görüldü ki, Kurtuluş Savaşı müfredattan çıkarılsa da, emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’ndan bugüne bizim ülkemizin mücadele tarihinde çok köklü bir direniş tarihi ve birikimi var. Bu topraklarda emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye, saltanata karşı devrimci demokratik Cumhuriyet, gericiliğe karşı aydınlanma ve laiklik mücadelesi verenler her daim olacaktır.
/././
Trump’ın alkışı Türkiye’nin kaybı mıdır!-Fikri Sağlar-
Tarih bazen tekerrür etmez; çünkü aynı hataları yapanlara aynı faturayı yeniden çıkarır…
Trump, NATO zirvesinde Türkiye için "CAATSA yaptırımlarını kaldıracağız" dedi. Ankara’da sevinç havası esti... Oysa alkışlamadan önce şu soruyu sormak gerekir!
Eğer bu yaptırımlar bugün kalkabiliyorsa, altı yıldır Türkiye neden ağır bedel ödedi? Bu bedelin faturası kime çıkarılmalı?
Türkiye, S-400 kararı nedeniyle CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. Ardından milyarlarca dolar katkı yaptığı F-35 programından çıkarıldı… Türk savunma sanayii üretim zincirinden uzaklaştırıldı! Kaybedilen yalnızca para değildi; teknoloji, prestij ve zamandı! Peki bunun siyasi sorumluluğunu kim üstlenecek?
Dahası, ABD’nin kabadayılık yaptığı bir dizi örnek verebilirim… 1964’te ABD Başkanı Johnson’ın mektubu…
O mektubunda ABD Başkanı Türkiye’ye; "Kıbrıs’a müdahale edersen NATO seni korumayabilir" mesajını vermiş, İsmet İnönü ise karşılığında “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır” diye yanıtlamıştı… Bir başka örnek; Irak’ın işgaline Türkiye’nin katılmaması adına Sıhhıye Meydanı’nda toplanan 100 binlerce yurttaşın tepkisi nedeniyle 1 Mart Tezkeresi Meclis’ten geçmemişti… Bu durum ABD/Türkiye ilişkilerini sarstı…
O olay sonrası; CIA Türkiye eski şefi Paul Henze, Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunda; “Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis, Meclis’i ikna ettiğimizde ordu, orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise, mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir! Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten daha kolay olacaktır. Eğer o kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak, Amerika için sorun olmaz” demişti…
Dönemin ABD Başkanı Bush/Erdoğan görüşmesi sonrası Türkiye’de FETÖ’nün kurguladığı, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını, aydınları, gazetecileri ve siyasileri tasfiye etmek için açılan “Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarını yaşadık…
Ardından ABD, Başbakan Erdoğan’ı BOP eş başkanlığını ilan etti! Sonrasında Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirildi… Her olaydan sonra "stratejik ortaklık" denildi ama faturayı her zaman Türkiye ödedi…
Ne tesadüftür ki Trump Türkiye’ye gelmeden önce, mahkeme yapay suçlar üreterek, “Mutlak Butlan” kararıyla CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu “Kayyum” olarak atadı…
Böylece "Görev" yerine getirildi…
Yani; Türkiye Cumhuriyeti’nin laik demokratik sosyal hukuk Devletini koruyan, tam bağımsız Türkiye adına, yurttaşlarımızın Refah, Huzur ve Güveni için mücadele eden son kale CHP’yi ele geçirmiş oldu… Bugün yine aynı övücü cümleleri duyuyoruz! Trump’ın sözleri, havuz medyasında büyük manşetler oluyor… Ancak Trump başkanlık döneminde kaç sözü eksiksiz yerine getirdi? NATO’dan çekilmeyi söyledi, çekilemedi… Ukrayna savaşını kısa sürede bitireceğini söyledi, gerçekleşmedi… Orta Doğu’da kalıcı barış vaat etti, bölgedeki gerilimler daha da arttı… Kısaca demem o ki; “Siyasette şov ile devlet yönetimi aynı şey değildir!”
Asıl sorgulanması gereken ise Türkiye’nin dış politika anlayışıdır… Washington ne hakla 85 milyonluk bir ülkenin geleceğiyle ilgili açıklama yapabiliyor? Demek ki bugünkü yöneticiler ülke çıkarlarını korumada zayıf kalmışlar… Yani, CIA şefi Paul Henze’nin raporu işlevini sürdürüyor… Bu ülke için yüz karası bir durum… Oysa, “Güçlü devletler, başka başkentlerden gelecek haberlere göre rota çizmezler..”.
İç politikada ise cevap bekleyen sorular giderek büyüyor…
Kamuoyunda iktidar çevrelerinin yurt dışındaki mal varlıkları, uluslararası ticari ilişkiler ve bazı iş insanlarına yönelik adli süreçlerle ilgili çeşitli iddialar uzun süredir tartışılıyor… Bu iddiaların önemli bölümü bağımsız mahkemelerce kesinleşmiş değildir! Yapılması gereken, bu konuların üzerini örtmek değil; tam şeffaflıkla araştırılmasını sağlamaktır… Demokratik ülkelerde hesap vermek zayıflık değil, meşruiyetin temelidir!
NATO üyeliği, duygularla değil, ülke çıkarı hesabıyla değerlendirilmelidir! Türkiye, en büyük ordulardan birine sahip olmasına rağmen, ülke olarak beklediği desteği görememektedir… Halkıyla paylaşacağı kaynağı NATO’ya harcaması adil değildir… Aslında NATO’nun Türkiye ile ilgili samimiyetsiz duruşu, ülke çıkarlarına da ters düşmektedir… Bu konunun artık, kamuoyu önünde açıkça tartışılması gerekir!
Bugün ihtiyaç duyulan şey, Trump’ın övgüsü ya da başka bir liderin tebessümü değildir! Türkiye’nin ihtiyacı; hukukun üstünlüğü, güçlü kurumlar, hesap verebilir yönetim, üretim ekonomisi, adil paylaşım ve bağımsız bir dış politikadır… Yani tam bağımsız Türkiye’dir!
Çünkü tarih bize şunu öğretiyor: “Dışarıdan gelen alkışlar geçicidir. Kalıcı olan, milletin çıkarını koruyan devlet aklıdır! Eğer geçmişte yapılan hatalar sorgulanmazsa, yarın aynı senaryo farklı aktörlerle yeniden sahnelenecektir!
Ve asıl soru şudur: Türkiye artık kendi oyununu kuran bir ülke mi olacak, yoksa başkalarının yazdığı senaryoda figüran olarak rol almaya devam mı edecektir?
Çözüm hemen seçimdir!
/././











