Trump İran’da nükleer silah kullanacak mı?-Fatih Yaşlı-
ABD, Soğuk Savaş’ı atom bombasıyla başlatmış ve bu bombayı yeni küresel efendiliğinin sembolü olarak kullanmak istemişti. Bugün ise yeni Soğuk Savaş’tayız ama bu sefer ABD gerileyen hegemon güç ve bu gerilemenin üstünü örtmeye çalışıyor. İran’a yönelik taktik bir nükleer bomba kullanımı, tam da bunun için, ABD’nin bir güç gösterisi yapması adına kullanılır mı bilemiyoruz ama giderek militarize olan dünyamızda nükleer silahların yeniden bir tehdit olarak insanlığın karşısına çıkacağını biliyoruz.
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma
Melih Cevdet Anday, bu dörtlükle başlayan “Anı” adlı şiirini 1953 yılında yazdı. Anday’ın bu şiirin de içerisinde yer aldığı “Yan Yana” adlı kitabı ise 1956 yılında yayımlandı ve yayımlandıktan kısa bir süre sonra ünlü 142. madde uyarınca “komünizm propagandası” gerekçe gösterilerek toplatıldı.
Anday, yayımlandığı dönemde pek bilinmese de “Anı”yı, 19 Haziran 1953’te ABD’de idam edilen Julius ve Ethel Rosenberg çifti için yazmıştı. Rosenberg’ler, ABD’nin atom bombası sırlarını Sovyetler Birliği’ne verdikleri gerekçesiyle yargılanmışlar ve elektrikli sandalyede idam edilmişlerdi.
Dönem “McCarthycilik” dönemiydi ve ABD’de bir “cadı avı” başlatılmıştı. Toplumda yaratılan antikomünist histeriyle birlikte binlerce kişi sorgulandı, işinden atıldı, cezaevine konuldu; Soğuk Savaş’ın ABD içine doğrudan ilk yansıması bu oldu.
Peki Rosenbergler sahiden de kendilerine isnat edilen suçu işlemişler ve ABD’nin nükleer çalışmalarıyla ilgili bilgileri Sovyetler Birliği’ne sızdırmışlar mıydı?
Her şeyden önce şunu söylemek gerekiyor ki Julius da Ethel de Amerika Birleşik Devletleri Komünist Partisi üyesi iki inançlı komünistti ve inandıkları uğruna her şeyi yapabilecek insanlardı. Tam da bu nedenle Ethel’in atom bombası yapmak için uygulamaya konulan Manhattan Projesi’nde çalışan kardeşi David Greenglass’ın kendilerine ilettiği bilgileri Sovyetler’e aktarmakta en ufak bir tereddüt göstermediler.
Ancak Greenglass projede teknisyen olarak çalışıyordu ve verdiği bilgiler, bombanın formülasyonundan ziyade bombaya ve üretildiği tesise dair teknik bilgilerle sınırlıydı. Dolayısıyla Rosenbergler ölümü dahi göze alarak bunları Sovyetler’e aktardılar ama bombaya dair çok daha kritik bilgilere ulaşmaları mümkün olmadı.
Bunu yapacak olan ise Klaus Fuchs adlı Alman bir bilim insanıydı. Almanyalı bir komünist olan Fuchs, Nazilerin iktidara gelmesinden sonra ülkesinden ayrılarak İngiltere’ye gitmiş, burada fizik eğitimine devam edip doktorasını almış ve ardından da Manhattan Projesi’ne dahil olmuştu. Projeye dahil olmasının nedeni ise bombanın esas olarak Nazilere karşı kullanılmak için geliştirildiğini düşünmesiydi.
Ancak öyle olmadı; Naziler teslim oldukları halde bomba yapım süreci devam etti ve Fuchs, atom bombasının yeni hegemon güç olmaya hazırlanan ABD’nin savaş sonrası tasarımlarının ve yeni düşman olarak belirleyeceği Sovyetler Birliği’ne yönelik politikalarının bir parçası olduğunu fark ederek bombayla ilgili bütün bilgileri Sovyetler’e iletti.
Sahiden de ABD atom bombasını Japonya’ya attığında ve yüz binlerce kişiyi öldürdüğünde esas hedefin Sovyetler’e karşı hegemonya ilanı olduğu anlaşıldı. Çünkü bomba atılmasaydı da Japonya teslim olmanın eşiğindeydi. Dolayısıyla atom bombası aslında Japonya’yı teslim almak için değil, yeni bir çağın başlangıcının haberini vermek için kullanıldı.
ABD’yi yönetenler bombayı yapar ve Japonya’da patlatırken Sovyetler Birliği’nin uzun yıllar boyunca kendi bombasına sahip olamayacağını düşünmüştü. Bunun için en az on-on beş seneye ihtiyaçları vardı. Hatta Başkan Truman, Manhattan Projesi’nin başındaki Oppenheimer’a Sovyetler’in asla atom bombası yapamayacağını söylemişti.
Ama kısa süre içerisinde yanılacaklarını görecek ve anlayacaklardı. Sovyetler Birliği hem ABD’den sızan bilgilerle hem de bilim insanlarının çalışmalarıyla sadece dört yıl sonra atom bombasına sahip oldu ve bu ABD’de büyük bir şok etkisi yarattı. Sonrasında ABD korkunç bir silahlanma yarışı başlatıp farklı nükleer silahlar geliştirse de Sovyetler hepsine yanıt vermeyi başardı.
Bu başarı, Soğuk Savaş’taki “dehşet dengesi” durumunu beraberinde getirecek ve ABD, karşılık göreceğini bildiği için Japonya’dakinin benzeri bir saldırıya bir daha asla kalkışamayacaktı. Dolayısıyla bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın yaşanmasının önüne bu denge sayesinde geçildi.
Sovyetler Birliği dağılıp Soğuk Savaş bittikten sonra nükleer alanda ciddi bir silahsızlanmaya gidildi ve nükleer silahların yüzde 80’ine yakını imha edildi. Bugün Soğuk Savaş dönemiyle kıyaslandığında dünyadaki nükleer başlık sayısı hayli azalmış durumda. Ancak “yeni Soğuk Savaş”la ve emperyalizmin kriziyle birlikte nükleer silahlar insanlık açısından yeniden bir tehdit haline gelmek üzere.
Emperyalizmin kriziyle kastettiğimiz şey, ABD hegemonyasının gerileyişi ve buna mukabil yeni hegemon güç olarak Çin’in sahneye çıkışı. Tam da bu krizin bir ürünü olarak iş başına gelen Trump, özellikle ikinci döneminde nükleer silahlanmayı yeniden başlatacak adımlar attı ve buna gerekçe olarak da açıkça Çin’in yükselişini gösterdi.
Trump’ın talimatıyla ABD, Ekim 2025’te yaklaşık 30 yıldır durdurulmuş olan nükleer silah testlerini yeniden başlattı. ABD ile Rusya arasındaki nükleer silahlara ilişkin START anlaşmasının süresi Şubat 2026’da bitti ve Trump anlaşmayı yenilemedi. Mayıs 2025’te de bir Trump projesi olan “Altın Kubbe” adlı yeni hava savunma sistemleri kapsamında nükleer teknoloji alanında yapılan çalışmalar hızlandırıldı.
Bu durum ABD’nin yeni güvenlik belgesine, yani “Trump doktrini”ne de yansıdı ve hem Rusya-Çin işbirliği hem de Çin’in Asya-Pasifik bölgesinde nükleer silah kullanma olasılığı ulusal güvenlik tehdidi olarak kodlanıp nükleer silahların bir caydırıcılık unsuru olarak kullanılacağı açıklandı.
Bugün gelinen noktada henüz stratejik nükleer silahların kullanılmasını gerektirecek yoğunlukta bir kriz durumu yok. Ancak İran’a yönelik savaşta her zamankinden daha çok “taktik nükleer silah” kullanımından söz edilir hale gelindi.
Yakın zamana kadar Trump’ın çok yakınında bulunan ve ABD sağının en popüler figürlerinden biri olan, ancak İran savaşıyla birlikte Trump’a karşı sert bir muhalif tutum alan Tucker Carlson, ara seçimlerden sonraki birkaç gün içerisinde İran’da uranyum geliştirdiği iddia edilen tesislerin nükleer silah kullanılarak vurulacağını öne sürdü ve bu iddia çok ses getirdi, çok konuşuldu.
İçinde yaşadığımız dünya düzeninde, nükleer silaha sahip olmaya çalışarak insanlığı tehdit ettiği söylenen bir ülkeye karşı, sözde bu ülkenin nükleer silah sahibi olmasını engellemek için nükleer silah kullanılabilir. Yani son derece trajikomik bir şekilde.
Trajikomik olması durumun ciddiyetini değiştirmiyor elbette. İsrail seçimlerinden Netanyahu hükümet kuracak çoğunluğu sağlayarak çıkamadı. Bu yazı yazılırken henüz başlayan ABD ara seçimlerinde ise Trump’ın çok ağır bir yenilgi alacağına dair güçlü bir kanaat var. İran savaşının yarattığı hayat pahalılığı, bir bumerang misali dönüp Trump ve Cumhuriyetçi Parti’yi vuracak büyük ihtimalle.
Bu durum her ikisinin de çok daha pervasızca hareket edip saldırganlaşabileceği bir pozisyona işaret ediyor. Zaten seçimler sonrası İran’a yönelik yeni ve çok daha geniş kapsamlı bir saldırıya girişileceği konuşulurken şimdi buna bir de taktik nükleer silah kullanımı eklendi. Bu ise zaten içerisinde olduğumuz bu kaotik dönemde işlerin çok daha karışması, insanlığa yönelik tehdidin çok daha artması anlamına gelecek.
ABD, Soğuk Savaş’ı atom bombasıyla başlatmış ve bu bombayı yeni küresel efendiliğinin sembolü olarak kullanmak istemişti. Bugün ise yeni Soğuk Savaş’tayız ama bu sefer ABD gerileyen hegemon güç ve bu gerilemenin üstünü örtmeye çalışıyor. İran’a yönelik taktik bir nükleer bomba kullanımı, tam da bunun için, ABD’nin bir güç gösterisi yapması adına kullanılır mı bilemiyoruz ama giderek militarize olan dünyamızda nükleer silahların yeniden bir tehdit olarak insanlığın karşısına çıkacağını biliyoruz.
Bunun için bir barış mücadelesine ihtiyaç var elbette ama apolitik ve sınıfsal temellerinden koparılmış, soyut bir barış mücadelesine değil; emperyalizme karşı mücadeleyle iç içe geçmiş, politik ve adı açıkça konulmuş sınıfsal bir barış mücadelesine…
/././
Patronlar da korkar: Grev sürecinde psikolojik savaş -İnci Boyacıoğlu-
Bugün Türkiye’deyse patronlar yeterince korkmuyor, çünkü emekçilerin örgütsüzlüğü ve parçalanmışlığı onları cüretkâr kılıyor. Fakat asla unutmuyorlar: Sömürünün çarkları ancak işçinin rızasıyla döner ve o şalter indiğinde, üretimden gelen gücün tamtamları patronların en büyük kâbusu olur.
“…sahneye çıkan bir konuşmacı söz aldı. İki bin çift göz üzerine dikilmiş, iki bin gırtlaktan çıkan ses, her tümcenin sonunda sevinç naraları atıyordu… Genç, aç bakışlı, ateş dolu bir kişiydi. Konuşurken ellerini, kollarını sallıyor ve sanki topluluğa yumruklar atıyordu. Jurgis’e göre, devrimin ruhu ve sesiydi bu genç adam. «Örgütlenin, örgütlenin, örgütlenin!» böyle bağırıyordu.”
İşte patronlar böyle bir sahneden korkarlar. Korkuları öyle köklüdür ki emekçilerden farklı olarak süreklileşmiş güçlü örgütlere ve hiç bulanıklaşmayan sınıfsal bir bilince sahiptirler.
Dışarıdan bir gözle, sermayedarlar arasındaki rekabete dair bir aşinalığımız olsa da, aralarındaki güçlü iş birliğine dair hayat deneyimimiz hemen hiç yoktur. Çünkü, ülke servetinin yüzde 70’ini elinde tutan en zengin yüzde 10’un gündelik hayatı birçoğumuz için bilinmezlikler içerir. Medyaya büyük oranda amaçlı şekilde kendi sızdırdıkları bilgiler ve hastalık saçan televizyon dizileri dışında çok az tanıdığımız patronlar dünyası, toplumsal algıda gerçekdışı şekillerde temsil edilir. Sosyalist edebiyat, sıklıkla emekçilerin hikayelerini anlatsa da sermaye sınıfının somut betimlemelerini içeren eserler de barındırır: Émile Zola’nın “Germinal”, Jack London’ın “Demir Ökçe”, Dimitır Dimov'un “Tütün: Sarı Dünya”, Erol Toy’un “İmparator” adlı romanları gibi… Upton Sinclair’in hem işçilerin hem sermayedarların hikayelerini birbirini tamamlayarak anlattığı romanlar, sınıfın her iki cephesini de anlatma konusunda oldukça başarılıdır.
Grev konusuna geçmeden önce, yazının en başında itiraf etmek isterim: Grev psikolojisine dair bildiklerimin çoğunu, psikoloji biliminden ziyade, sınıfın deneyimlerini aktaran bu yazarlardan öğrendim. Bunun temel sebebi, çalışma hayatını inceleyen psikolojik araştırmaların nadiren emekçilerin perspektifini temel alması. Amerikan ekolüne bağlı endüstri ve örgüt psikolojisinin, çalışma yaşamına dair kurduğu anlatı, ortaya çıkışından itibaren sınıfsal bir tarafgirlikle maluldür. Amerikan ekolüne bağlı endüstri psikologları, uzun yıllar işçi psikolojisini yalnızca verimlilik, örgütsel uyum ve kâr maksimizasyonu adına şekillendiren bir ara kadro olarak konumlanmış; sınıf çatışmasını, emek sömürüsünü ve bu sömürüye karşı en meşru kolektif savunma araçlarından grevi araştırma odağından uzak tutmuştur. Grev konusunda yapılmış az sayıdaki araştırmanın büyük bir kısmı Avrupa ekolüne bağlı çalışma psikologları tarafından gerçekleştirilmiştir.
Grev araştırmaları, grevi önceleyen koşullara, sürecin iç dinamiklerine ve toplumsal etkilere bağlı gelişmelere odaklanır. Grevin ilk kıvılcımı, adaletsizlik algısı ve haksızlığa karşı duyulan öfkeyle başlar. İşçilerin bizzat maruz kaldığı haksızlıklara karşı adaletsizlik algısı, ancak öfkenin eşliğinde işçilerin kolektif eylemini besleyebilmektedir. Sinclair Şikago Mezbahaları romanında böyle bir anı çok canlı şekilde betimler: “İki yıl içinde aylık ücretleri üçte bir oranında azalmıştı ve her geçen gün de biraz daha azalmaktaydı. Marija yeni işinde çalışmaya başlayalı bir ay olmuştu ki, kovulduğu fabrikada yeniden bir maaş indirimi yapılmış ve kızların maaşı tam yarıya düşmüştü. Öfkeleri öylesine büyüktü ki, kendiliklerinden sokağa çıkarak bir miting düzenlediler. İçlerinden bir tanesi, bir yerlerde, ezilen işçiyi kızıl bir bayrağın temsil ettiğini okumuştu. Hemen bir bayrak yapıp öfke içinde bağıra çağıra sokaklarda dolaşmaya başladılar. Bunun sonucu yeni bir sendikanın kurulması olmuştu.”
Marija’nın şahsında gördüğümüz bu öfke kıymetlidir; fakat bir grevi dar bir ücret tepkisinin ötesine taşıyıp sınıfsal bir dayanışmaya dönüştüren asıl güç, sınıf kardeşlerine yapılan adaletsizliğe karşı da benzer bir duyarlılığı geliştirmektir. En başta yanındaki tezgâh arkadaşına olmak üzere başkalarına yapılan haksızlığı kendi benliğinde hisseden işçi, empati köprüsüyle grevin ahlaki meşruiyetine sarsılmaz bir inanç geliştirir. Grevi meşru görüp görmemek üzerinden işçiler ve patronlar arasında grev sürecince büyük bir psikolojik savaş verilir. Meşruiyet ise çoğu durumda insanca bir yaşam isteğinin paylaşılmasıyla ve buradaki insani durumun halk için anlaşılır kılınmasıyla sağlanır.
Sinclair, Petrol! romanında grevin birkaç sentlik bir zam talebinden çok daha fazlası olduğunu şu sözlerle hatırlatır: “...üç vardiyalı mesai hakkını kazandıkları takdirde öğrenmek ve düşünmek için boş zamanları olacak, böylece toplumda daha iyi yerlere gelebilecek, çocuklarının daha iyi bir eğitim almasını sağlayabileceklerdi. Grevin esas konusu buydu... İşçiler tam da konumlarının doğası gereği ancak birleşerek zafer kazanabilirlerdi; bu yüzden isteseler de istemeseler de bir dayanışma, kardeşlik ve işbirliği ideali kurmak zorundaydılar.”
Ne var ki haksızlık algısı ve öfke her zaman dosdoğru eyleme akmaz; sermayenin ideolojik aygıtları ve bireyin mevcut düzeni savunma refleksi daha işin başında grev hazırlıklarını boşa çıkarabilir. Sistemi meşrulaştırmaya dönük psikopolitik mekanizmalar, öfkeyi soğurabilmektedir. İşte burada patronlar “Size bunca zaman ekmek verdim”, “Memleketin gelişmesini istemiyor musunuz, vatan hainleri” gibi söylemlerle aslında psikolojik bir savaşın geleneksel silahlarına başvururlar. Zamanla bu yalanlara kendileri bile inanır. Sanayi Kralı romanında, dünyada tüm işçileri kırılıp parçalanabilir değersiz çarklar gibi fabrikalarına monte eden Fordizmin kurucusu Henry Ford’un hayatından şu küçücük esinlenme, gerçekliği ne derece çarpık görebildiklerini somutlar: “≪Daha mutlu görünmen gerekir, sevgilim,≫ diyordu Bayan Ford. ≪Dünyaya yeteri kadar iyilik yaptın.≫”
Grevi önlemek her zaman daha az maliyetli olduğundan, modern kapitalizm, iş gücünü parçalayarak emekçilerin ortak bilincini ve grev gibi eylemliliklere inancını felç eden mekanizmalar geliştirmiştir. Örneğin, taşeron zincirleri ve sözde “bağımsız” çalışma modelleriyle işçinin gerçek muhatabını görünmez kılarlar. Kendi aracını kiralayan, kendi üniformasını satın alan teknisyen, kurye veya bilgi işlemci bir yandan “bağımsız girişimci” yanılsamasına itilirken diğer yandan ağır bir sömürüye maruz kalır; bu durum sınıfsal kimlikte derin bir bilişsel çatlak yaratır.
İşçiler arasında patronlarca inşa edilen bu yabancılaşma ve yalıtılmışlık, tek taşla birden fazla kuş avlamaktadır. Kâr maksimizasyonunun yanında, sınıf içindeki psikolojik mesafeler arttıkça somut adaletsizlikler bireyin zihninde kavranması zor bulanık bir bilgiye dönüşür. Evden ya da birbirinden kopuk mekânlarda çalışan işçilerde grev kararlılığı belirgin biçimde düşer. Fiziksel yakınlık ve tezgâh başı etkileşim, kolektif bilincin inşasında vazgeçilmezdir. Ağır sanayi işçileri sadece üretimde üstlendikleri kritik rol nedeniyle değil, üretim sürecinin “biz” duygusunu mümkün kılacak özelliklerle donatılması sebebiyle de sınıf hareketlerinde her zaman öncü olmaya adaydır.
Mekânsal ve sınıfsal parçalama, sermaye sınıfının kadim taktiklerinden biridir. Sinclair, Kömür Kralı romanında maden kamplarında çalışan farklı kökenlere sahip göçmen işçiler arasındaki kültürel kopukluğun patronların nasıl işe yaradığını anlatır. Değişik diller konuşan ve bu yüzden, maden şirketinin ağır sömürüsüne karşı örgütlenemeyen, envaiçeşit Avrupalı göçmen, patronlar tarafından farklı barınaklara yerleştirilmektedir. Patronlar, işçileri birbirlerinden uzak tutan ulusal veya dinsel önyargıları bilinçli şekilde kullanırlar.
Bu böl-yönet stratejisi Şikago Mezbahaları romanında da betimlenmiştir. Et fabrikalarının patronları, sırf mezbaha işçileri bir daha grev yapamasın diye Avrupa köylerine adamlar salarak önce Polonyalıları, ardından onları kırmak için Litvanyalıları, sonra da Slovakları şehre yığar. Patronlar işçiyi yalnızlaştırmakla kalmaz; grev patlak verdiğinde hapishaneleri ve işsizler ordusunu tarayarak getirdikleri grev kırıcıları, yine işçi sınıfından devşirilen ve sendikacıları takip eden kiralık dedektifleri, mafyalaştırılan korumaları, en sonunda da polis copunu ve tazyikli soğuk suyu devreye sokar.
Bu devasa baskı aygıtını parçalamak için, tarihin belli kesitlerinde işçi önderleri, işyerindeki tüm yapay sınırları kaldıracak birleşik taban örgütlenmesinin yollarını aramışlardır. Farklı statülerdeki, farklı taşeronlardaki emekçileri tek bir potada birleştiren sınai sendikacılık anlayışı, tarihsel süreçlerde sıklıkla işçiye avantaj sağlayan bir örgütlenme modelidir. Sinclair’in Sanayi Kralı’nda dile getirdiği o yalın mantık bugün de geçerliliğini korumaktadır: “İki yüz bin işçinin çalışma imkanını elinde tutan Henry Ford, hepsini çatısı altında toplayan tek ve güçlü bir sendikayla uzlaşmaya yanaşmak zorundaydı; oysa ayrı ayrı yüz küçük sendika olursa topunu yok sayar, kılını bile kıpırdatmazdı...”
2015 yılında İspanya’da telekomünikasyon işkolunda gerçekleşen Movistar grevi, böl-parçala taktiğine karşı dikkate değer bir başarı kazanmıştır. Teknisyenler dijital haberleşme ağlarını kullanarak taşeronluk sistemiyle işçiler arasına dikilen duvarları aşmış ve greve giden işçiler hedef tahtasına taşeron firmaları değil, sistemin tepesindeki Telefónica-Movistar devini koymuşlardır. Belki bunlardan da önemlisi, işçiler arasında kendiliğinden gelişen taban iradesi, sendikal bürokrasinin hantallığını aşan birleşik bir sınıf kimliği üretebilmiştir. İşçilerin doğrudan kendi seçtikleri tezgâh temsilcilerinden kurdukları meclisler, grev esnasında patronların işçiler üzerinde çapraz baskı ve yanlış bilgi yayma taktiklerini boşa çıkarabilmiştir. Çünkü patronların yaymaya çalıştığı dedikodular veya iyi niyet masalları, ancak tabanın kurduğu şeffaf ve kesintisiz bilgi akışıyla dağıtılabilir.
Elbette her grev zafere ulaşamaz; kimi eylemler sınıfın hanesine kalıcı mevziler yazdırırken kimi grevler sermayenin ve sarı sendikacılığın tazyiki altında çözülür. İnanç ve birlik, maddi bir güvenceyle desteklenmediğinde, zaman sermayenin lehine işlemeye başlar. Patronların en büyük kozu, grevi zamana yayarak işçi ailesini açlığa mahkûm etmektir. İşte bu noktada toplumsal dayanışma ve ilerici toplumsal örgütler devreye girer.
Grevin maddi kasası, sadece bir geçim desteği değil, işçi için “arkamda halk var” güvenini aşılayan güçlü bir psikolojik kalkana dönüşebilmektedir. Eğer bu kalkan kurulamaz ve süreç iyi yönetilmezse, önemli bir tehlike baş gösterir: Süreç uzayıp belirsizleştikçe işçilerde psikolojik yıpranma ve tükenmişlik ortaya çıkar; buna bağlı olarak da hem birbirlerine hem de kendi sendikalarına yönelik bağlılıkları dramatik şekilde zayıflar.
Özellikle kıdemli çalışanlarda ve çocuklu işçilerde görülebilen duygusal çöküşe karşı, “sosyal temsilciler ağı” gibi toplumsal dayanışma modelleri faydalı olabilmektedir. Bu temsilciler ağı, grevi mahalleye, üniversite gençliğine, aynı işkolundaki diğer işçilere veya medyaya bağladığında toplumsal bir dayanışma çemberi de kurulmuş olur. Grev süresince yaşanan stres, ailevi kaygılar ve gerçekleşebilecek kötü olasılıklar grevcinin en büyük yüküdür. Mahalle sakinleri, benzer işkollarındaki sendikalar ve siyasal örgütler tarafından kurulan dayanışma ağları bu yükü kolektif olarak göğüslemelidir.
Nihayetinde grev saflarındaki mücadele, fabrikanın kapılarını aşıp toplumsal bir meşruiyete kavuştuğunda zafere dönüşür. Kamuoyunun greve verdiği destek, eylemin meşruiyet zırhıdır. Özellikle, ulaşım veya sağlık işkollarındaki gibi halkın geniş kesimlerini olumsuz etkileyen grevlerde halkın greve karşı tutumlarını iyi yönetmek gerekir. Örneğin, grevin amacını toplumla paylaşırken salt ücret zammına odaklanmak yerine, hayat pahalılığı altında ezilen tüm halkın, düşük gelirlilerin ve yok sayılanların “onur ve adalet mücadelesi” olduğu da anlatılabilirse, iktidarın ve sermaye medyasının manipülasyonları parçalanabilmektedir.
Evet diyelim ki grev zaferle sonuçlandı, ama grev sonrasında da mücadele bitmez. Sinclair, Şikago Mezbahaları romanında başarılı bir grev sonrasında yaşanabilecekleri de anlatmıştır: “Durham ve ortakları şirketi tarafından bütün büyük mezbaha merkezlerine çekilen bir telgrafta, ≪sendika ileri gelenlerini işe almayın≫ deniliyordu. Ertesi sabah… genel şefin, dışarı çıkarak, sıranın yanında yürüdüğünü ve istediği adamları işe almak için ayırdığını gördü. Birbiri ardına sıradan çıkıyordu adamlar. Yalnızca baş tarafta duran bazı işçiler seçilmemişti. Jurgis bunların sendikada görev almış ya da delegelik yapmış kişiler olduğunu biliyordu…. İşçiler kızgınlıktan deliye dönmek üzereydiler. Aralarından üç kişi seçerek, genel şefle konuşmak için üç deneme yaptılarsa da her seferinde polis, coplarını kullanarak, onları kapıdan geriye püskürttü. O zaman, «ya hepimiz geri geliriz ya hiçbirimiz» diye bağırdı yüzlerce ses… İri yarı kesici birden yakındaki taş yığınının üzerine fırlayarak bağırdı: ≪İş tamam arkadaşlar. Hepimiz yeniden iş bırakıyoruz.≫ Ve sığır kasapları oracıkta yeni bir grev kararı aldılar…. Ve aradan yarım saat geçmeden Packingtown, yeniden greve girmişti. Hem de bu kez gerçekten öfkeli olarak. Bu olaydan sonra, Packingtown bambaşka bir havaya bürünmüştü. Öfke ve nefretle kaynayan bir kazandı artık. Bu kazanın içine düşen grev bozguncuları doğduklarına pişman ediliyordu.”
Grev, uzun soluklu bir psikolojik savaştır: Büyük kazanımlar başka grevleri çağırdığından, patronlar grev sonrasında emekçiler arasında yayılan umudu, inancı ve dayanışmayı yıkmak için canla başla uğraşmaya devam ederler. İşçi sınıfının süreklileşmiş bu kavgada en güçlü silahı örgütlülüktür.
Bu örgütlülük, Sinclair gibi yazarlar çıkarır içinden ve bazen halkın edebiyatçılarının yazdıkları romanlar bile dev tröstleri hizaya getirmeye muktedir olur. Sinclair’in ABD’deki dev et tröstlerindeki korkunç işçi kıyımını anlattığı Şikago Mezbahaları tüm ülkeyi sarsmıştır. Özellikle, işçilerin uzuv kayıpları ve et üretimi esnasında sosislerin, salamların içine karışan el ve ayakların hikayesi halkta dehşet uyandırmıştır. İşçi grevleriyle birlikte tüm ülkede çığ gibi büyüyen tepkiler sonrasında bu yenilmez sanılan tröstlerin faaliyetlerini denetlemek üzere önemli yasal düzenlemeler getirilmiştir. Hoş, Sinclair esprili bir dille bu başarıyı “Ben aslında Amerikan halkının kalbine nişan aldım, ama yanlışlıkla midesinden vurdum.” şeklinde yorumlamış ve ikiyüzlü burjuva ahlakını ifşa etmiştir. Ama nasıl olursa olsun, o işçiler patronu alt etmeyi hak etmişti ve sonunda da kimi yasal haklar kazanmayı başardılar.
Bugün Türkiye’deyse patronlar yeterince korkmuyor, çünkü emekçilerin örgütsüzlüğü ve parçalanmışlığı onları cüretkâr kılıyor. Fakat asla unutmuyorlar: Sömürünün çarkları ancak işçinin rızasıyla döner ve o şalter indiğinde, üretimden gelen gücün tamtamları patronların en büyük kâbusu olur. Yürüyen madencilerin, toprağına sahip çıkan köylülerin, patronların ensesindeyiz ağının duyurdukları kazanımları sosyal medyada, eşle dostla paylaşırken; örülen dayanışmaya katkı sunup fırsat bulduğumuz noktalarda onların mücadelesini savunurken, memleketin bir yerlerine umut ve cesaret tohumlarını ektiğimizi de biz unutmayalım.
/././
Sistemin çürüyen düzeninden bir kesit -Sinan Sönmez-
Giderek aksayan ve çürüyen kapitalist sistem aynı zamanda faşist hareketi doğurup beslemektedir. Haklar ve özgürlüklerin korunması ve sömürü düzeninin değiştirilmesindeki kararlılık toplumların gideceği yönü belirleyecektir.
Ülkemizde sorunlar yumağı giderek kördüğüme dönüşüyor. Fon skandalı ve vurgununun finansal-ekonomik boyutları, ilgili kurumlarının yönetim ve denetimden sorumlu üst düzey kadroların bizzat sürecin içinde yer almaları, skandalın siyasi boyutlarının kısmen ortaya saçılması gündemdedir.
Siyaset sahnesinde muhalif kanattan iktidar partisine göç kervanına belediye başkanları, belediye meclis üyeleri başta olmak üzere milletvekilleri seçmenlerin oylarını özel mülkiyetlerindeymiş gibi davranmakta sakınca görmemektedir. Bir kez daha sormak gerekiyor: siyasi etik paketlenip dipsiz kuyuya mı atıldı acaba?
Her hafta muhalif belediyelere yapılan operasyonlarla birlikte gözaltılar ve tutuklamalar hız kesmiyor. Sokaklara yansıyan her türden suça bulaşmış çeteler arasındaki silahlı çatışmalar, kolluk kuvvetlerinin müdahalesi ve geniş çaplı operasyonları ne yazık ki sıradanlaşıyor. İş cinayetleri, özellikle maden emekçilerinin haklarının açıkça özel sektör patronları tarafından açıkça gaspı ve direniş, kadına karşı şiddet ve işlenen cinayetler tabloyu iyice karartıyor. Gelir bölüşümündeki aşırı eşitsizlik nedeniyle kitlesel yoksulluğun yaygınlık kazanması şaşırtıcı değildir.
Olumsuzluklar dizinini uzatmak güç değil, bu bağlamda öncelik özgürlükler ve haklara sahip çıkılması ve savunulmasıdır. Olumsuzluklar sistemseldir, sistem tıkanmıştır. Bu saptama didaktik bir yargı ve indirgemecilik değildir. Nitekim boyutları farklılık gösterse de birçok birikmiş sorunun farklı coğrafyalarda yaşandığını, ancak toplumsal tepkinin de çok farlılık gösterdiğine tanık olmaktayız. Bu bağlamda rotayı Fransa’ya kıralım.
24 Ekim’de Fransa’da lise öğrencilerinin başlattığı, üniversite gençliği, sosyalist sol ve sarı ceketlilerin yanısıra sendikal hareketin kısmen desteklediği iktidara karşı protesto gösterilerini France Info ve ENews televizyon kanallarındaki canlı yayından 4-5 saat boyunca izledim.
Paris’te solun geleneksel yürüyüş güzergâhına izin verilmeyip merkezi oluşturan bölgede gece sokağa çıkma yasağının uygulanması tepkilere yol açtı. Kaçınılmaz olarak yaşanan arbedelerle birlikte önemli sayıda gözaltılar eksik kalmadı. Diğer büyük kentlerde (Örneğin Lyon, Marsilya, vd.) protesto gösterilerine izin verilmedi, bununla birlikte sokağa inen göstericiler ve kolluk kuvvetleri arasında sürtüşmelerin ötesinde protestocular kolluk kuvvetlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı. Diğer önemli bir gelişme ise aynı gün Paris’e trenle bir saat mesafedeki Orleans’da aşırı sağcı, ırkçı Ulusal Birlik (RN) partisi kongresinin toplanmasıydı. İlk turu 18 Nisan, gerekirse ikinci turu 2 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanı seçiminde adaylığını açıklayan Marine Le Pen’in başında olduğu neo-faşist partiye karşı radikal sol kongreye izin vermeyeceğini açıklamıştı. Korkulan olmadı, çatışma çıkmadı ve kentte toplanan 26 bin dolayında protestocu eylemlerini gerçekleştirdikten sonra dağıldı.
Bu satırları yazarken amacım gazete veya TV muhabiri rolüne soyunarak kısmi gözlemlerimi aktarmak değil. Ciddi ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarla karşılaşan, Almanya ile birlikte AB’nin çekirdek ülkesi konumundaki ve G5 ile G7 grubunda yer alan Fransa’daki protestoların kökeninde bizzat sistemsel bozukluğa karşı gençlerin başlattığı tepkilerin giderek kitleselleşmesi ve düzen değişikliği talebinin gündeme getirilmesidir. Nitekim televizyon ekranlarından yansıyan söyleşiler kapitalist sistemin geniş halk kesimini sürüklediği durumu sergilemektedir.
Paris’teki protestoda üç farklı kuşaktan kadın protestocuyu bir araya getiren gazetecinin yaptığı söyleşide eleştirilerin aynı noktalarda toplanması sistemdeki temel bozukluğu yansıtmaktadır. Henüz lise öğrencisi olan güleryüzlü genç eğitimden, bursların yetersizliğinden, barınma ve maddi sorunlardan, beslenme yetersizliğinden şikayetçiydi. Orta yaşlardaki emekçi kadın barınma sorununu dile getirerek yüksek kiraları, düşük ücreti, yoksulluk ve beslenme güçlüğünü vurguladı. Oldukça yaşlı emekli yapılan ödemelerin çok düşük olduğunu, bırakın euroyla hesaplamayı, santimleri (bizdeki kuruş) bile tek tek sayarak harcadığını buna karşın düzenli beslenemediğini, aç kaldığını, sokağa bile nadiren çıktığını vurguladı. Üç kuşaktan temsilcinin altını çizdiği sorunların aynı paydaya sahip olduğu açık seçik görülüyor.
31 Ekim’de protestolara kalınan yerden devam edildi. Protestoyu organize eden örgütlere göre ağırlıklı Paris olmak üzere çeşitli kentlerde yarım milyon dolayında kişi katılım sağladı. Talepler bir hafta öncekiyle aynıydı ancak dikkati çeken bir gerekçe de “protestoda bulunma özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı çıkılarak bu hakkın korunması” olarak dile getirildi.
Fransa’nın dışında başta Almanya’da uzun süredir yaşanan ekonomik-sosyal kriz ve protestoların yanısıra Belçika, İtalya, İspanya ve Portekiz’de tepkilerin yükselmesi şaşırtıcı değildir. Avrupa dışında ABD’de yoksulluk, konut sorunu, sosyal yardımların özellikle Trump döneminde budanması, sağlık hizmetlerine ulaşmada tıkanıklık, enflasyonist tırmanış ve ırkçı siyasi baskılar ortadadır. Yapılan yeni bir araştırmada dört temel ihtiyaç olan gıda/beslenme, konut, sağlık hizmeti/tıbbi bakım ve ulaşımda en azından birini sağlayamama oranı düşük gelir grubunda %71, orta gelirde %39 ve yüksek gelirde %13 olarak belirlenmiştir.
Örnekleri diğer ülkelere yayabiliriz. Avrupa’da yükselen protesto dalgası, halkın giderek sokağa inmesi biriken ekonomik-sosyal sorunların yol açtığı şaşırtıcı olmayan bir gelişmedir. Aynı zamanda aşırı sağ, neo-faşist hareketin giderek güç kazanması da yaşanan sürecin parçasıdır. Giderek aksayan ve çürüyen kapitalist sistem aynı zamanda faşist hareketi doğurup beslemektedir. Haklar ve özgürlüklerin korunması ve sömürü düzeninin değiştirilmesindeki kararlılık toplumların gideceği yönü belirleyecektir.
/././
Elma kurdunun derdi -Fadime Uslu-
Ahmet Antmen Cennet Düştü Cebimden kitabının geniş düşünce coğrafyasında cennetin yeryüzündeki adresini arıyor. Elmanın içindeki kurdu da unutmadan. O adresi ararken kimin elini tuttuğumuzu, kimi geride bıraktığımızı da soruyor.
Bir elmanın hikâyesini anlatmak için neye ihtiyaç duyarız? Ağacın gövdesinde biriken zamana mı, çiçeklenmesinden olgun bir meyve oluncaya kadar uzanan serüvenine mi bakarız? Yoksa elmanın somut varlığını aşarak Havva’nın, yılanın hikâyesine mi gideriz? Peki, bütün bu anlatıların içinde elma kurdu nerededir? Elmanın tarihselliğini taşıyan büyük anlatıda onun yeri neresidir?
Büyük anlatılar minik kurdu unutur çoğu zaman. Oysa anlatının büyüklüğü, elma kurdunun derdine ne kadar yer açtığında saklıdır.
31 Ekim Cumartesi günü Ankara’da KİBATEK’te Ahmet Antmen’in Cennet Düştü Cebimden kitabı üzerine düzenlenen söyleşiyi dinlerken önce bu soruları yazdım. Söyleşi, kitabın düşünsel dünyasını açıklamakla kalmadı, şiirin bir nesneye, tarihe, insanın ortak hayatına nasıl bakabileceğine yönelik sorularıma yeni sorular ekledi.
Cennet üzerine konuşmak, yeryüzünün nasıl paylaşıldığı üzerine konuşmaya da davettir. Çünkü cennet düşüncesi insanın mutluluk arzusuyla birlikte bu mutluluğun nerede, ne zaman ve kimlerle birlikte yaşanacağını da içerir. Ölümden sonraki hayatın vaadiyle insanın kendi emeğiyle kurmayı düşlediği dünya, aynı sözcüğün içinde karşılaşabilir. Antmen bu karşılaşmayı tarihsel bir tartışmaya dönüştürdü. Antikçağın ütopyalarından ayaklanmacı inanç hareketlerine, Hegel’den Marx’a ve Nâzım Hikmet’e uzanan düşünce yolunda cennetin yerini olduğu kadar öznesini de sorguladı.
Ahmet Antmen, kitabındaki metinleri “toplumcu kıssalar” olarak adlandırıyor. İktidarın, ekonominin ve zekânın merkezileştiği bir toplumda “kırıntılara kadar sinmiş tümelin” peşine düştüğünü söylüyor.
Bütünü en küçük parçada arayan bir yaklaşım bu. Şiirin hecesine, harfine kadar uzandığını belirten mücadeleyi de bu çerçevede düşünmek gerekiyor. Sözcüğün kuruluşuyla toplumsal hayatın kuruluşu arasındaki bağı irdeliyor Antmen. Anlamın zapt edilmeye, yağmalanmaya çalışıldığını söylerken şiirsel tercihini politik zemine yerleştiriyor.
Söyleşinin yöntemine bakalım bir de: Antmen bir kavramı ortaya attı, tarih içindeki karşılıklarını irdeledi, ardından şiirin olanaklarıyla yeniden düşündü. Böylece cennetin nerede olduğu sorusu, onu kimlerin, kimlerle birlikte kuracağı sorusuna açıldı.
Aristophanes’in oyunundan aktardığı bölümde Antmen’in üzerinde durduğu sözcük “herkes”ti. Herkesin yiyeceğe, giyeceğe, hayatın nimetlerine ulaşabildiği bir dünya. Fakat herkes sözcüğünün bir gelecek tasarısına yerleşmesi, o geleceğin nasıl kurulacağı sorusunu da beraberinde getiriyor. Campanella’nın Güneş Ülkesi bu noktada tartışmaya katıldı. Mülkiyetin, ihtiyaçların ve ortak hayatın düzenlenişi üzerine düşünürken ütopyanın sadece bolluk hayali olmadığını, toplumsal ilişkilerin başka türlü kurulabileceğine ilişkin bir arayış taşıdığını da gördük.
Antmen’i dinlerken takılıp kaldığım sözcüklerin başında “herkes” geliyor. Bir gelecek tasarısının içine sığan bir sözcük bu. Emeğinden yararlandığımız ama yüzünü görmediğimiz insanı orada seçiyoruz. Peki, herkes dediğimizde gerçekte kimleri görüyoruz? Ortaklığı anlatan sözcüklerimizle yaşayışımız arasındaki mesafeyi neyle ölçebiliriz?
Antmen’in Hegel’in Tinin Fenomenolojisi'ne yaptığı gönderme, söyleşinin başından beri izini sürdüğümüz parçayla bütün arasındaki ilişkiyi başka bir düzleme taşıdı. Hegel’in düşüncesinde hakikat, tamamlanmış ve hareketsiz bir sonuç değildir; onu meydana getiren oluş sürecinden ayrı kavranamaz. Tomurcuğu, çiçeği, meyveyi birbirinden kopararak ağacı anlayamayız. Her biri diğerinin yerini alırken aynı gelişmenin içinde anlam kazanır.
Antmen, meyve ağacı örneği üzerinden duyusal algının sınırlarını tartıştı. Ağacı yalnızca karşımızda duran bir nesne olarak gördüğümüzde, onun bugünkü varlığında payı bulunan insan faaliyetini, tarihi ve dönüşümü gözden kaçırabileceğimizi hatırlattı. “Kırıntılara kadar sinmiş tümel” sözü, tekil varlığı kendi geçmişi, oluş koşulları ve ilişkileri içinde kavrama çabasıyla yeni bir anlam kazandı.
Bir parçanın kendi varlığını kavraması, içinde bulunduğu bütünle çatışmasını da beraberinde getirebilir mi?
Varlığın birliği üzerine düşünmekle insanların ortak hayatını düşünmek aynı şey değil kuşkusuz. Ahmet’in söyleşisinde bu iki alan, farklı tarihsel koşullarda ortaya çıkan düşüncelerin karşılaştırılmasıyla buluştu. Hermetik gelenekten vahdetivücuda uzanan göndermeler insanın doğayla, varlığın bütünüyle ilişkisini tartışmaya açtı. Hermetik geleneğe ilişkin göndermeler, bilginin saklanması ve aktarılması meselesini de gündeme getirdi.
Karmatiler, İsmaililer ve Bedreddin çevresindeki hareketlerse soruyu toplumsal hayatın kuruluşuna taşıdı. İnançların tarihine bakarken maddi hayatın koşullarını, yoksulları, topraksızları, egemen düzenle çatışanları da görmek gerekiyordu.
Antmen’in kendi ifadesiyle metafiziği ve arketipleri kabuklarından çıkarıp modern bilincin karşısına getirme çabası var şiirdeki eyleminde. Eski anlatıları bugünün sorularıyla karşılaştırıyor. “Elmaya başkaldıran kurt”, söyleşinin başından beri üzerinde durulan bütünlük düşüncesine yeni bir soru ekliyor. Parça bütüne aitse, onunla çatışabilir mi? Bütünün içinde kendine ayrılan yeri reddedebilir mi?
Elmanın kurdu, elmanın tarihine olduğu kadar o tarihin kendisine biçtiği işleve de karşı çıkıyor. Antmen’in bilinç, kimlik, ilerleme kavramlarıyla ilişkilendirdiği bu küçük canlı, büyük anlatının edilgin bir parçası olmaktan çıkıyor.
Şair, elmaya hormon verilen bir dünyada Havva’nın ilk günahının hâlâ aynı anlamı taşıyıp taşımadığını soruyor. İnsan doğayı, üretimi, kendi yaşam koşullarını değiştirirken asırlardır yinelenen günah anlatısı neyi açıklayabilir? Elmanın kurdu bu kez sadece elmaya değil, onun çevresinde kurulmuş anlamlar dünyasına da başkaldırıyor. İlk günahın değişmezliği düşüncesinin karşısına, insanın tarihi değiştirme imkânını çıkarıyor.
Kurt, elmanın içinde yaşar ama onun için yaşamaz. Kendisine verilmiş yeri değiştirmeye kalkıştığında, kendi hikâyesiyle birlikte elmanın hikâyesini de değiştirir.
Elmanın içindeki kurdun kendisine biçilen işleve başkaldırması, şiirin kendi varoluş koşullarıyla ilişkisini de düşündürüyor. Anlamın üretimi ve dolaşımı üzerine kurulan egemenlik, şiirin olanaklarını nasıl etkiliyor?
Söyleşinin son bölümünde tartışma bugünün varoluş koşullarına ulaştı. Marx’ın kapitalist üretimle sanat arasındaki çelişkiye ilişkin düşüncesini anımsatan Antmen, şiirin yalnızca ne söylediğiyle değil, hangi koşullarda üretildiği ve kabul gördüğüyle de ilgilendi. İtirazın bile pazarlanabilir bir ürüne dönüştüğü kültürel ortamda şiirin kendi dilini koruması ne anlama gelir? Sözcüklerin anlamını, kullanımını, dolaşımını belirleyen güç ilişkileri karşısında şiir nasıl bir alan açabilir? Yanıttaki çekirdek yeni sorularla büyüyor.
Ahmet Antmen Cennet Düştü Cebimden kitabının geniş düşünce coğrafyasında cennetin yeryüzündeki adresini arıyor. Elmanın içindeki kurdu da unutmadan. O adresi ararken kimin elini tuttuğumuzu, kimi geride bıraktığımızı da soruyor.
/././
Bir başka konferansın düşündürdükleri...-Efza Evrengil-
Hem bizzat size karşı, hem de korunmasını istediğiniz o çocuklara karşı silahlarını doğrultmuş bu düzenden, bu düzenin konferanslarından medet ummaya devam mı? Yoksa, Damla Baytekin’in önerdiği yoldan mı gidelim? Düzenden medet ummayanların, tütün mücadelesinin en minimumda ancak anti-kapitalist bir perspektiften verilebileceğini iddia edenlerin cılız seslerini gürleştiren, güçlerini birleştiren hareket, örgütlenme, siyaset yoluna mı girelim?
“Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor Konferansı”na Özlem Zengin’in katılmaması yazık olmuş, oysa o konferansta birlikte konuşulacak çok şey vardı. Düzenin içinde çözüm arayışına Zengin’in katkıları muhakkak olurdu. Olmaması düşünülemez; kadın siyasetçi olarak çok zengin bir birikimi var. Bundan mahrum kalmış o konferans. İstihza yok bu sözlerde. Kadın Dayanışma Komiteleri Temsilcisi Damla Baytekin bu konferansa ilişkin güzel bir yazı yazmış. https://haber.sol.org.tr/haber/bir-konferansin-dusundurdukleri-415605. Asıl istihza orada.
Baytekin, 31 Ekim 2026 tarihinde soL’da yayınlanan yazısında iki tutum tarif ediyor: Ya kapitalist düzenin değişmesini istersiniz, bunun için çabalarsınız, ya da “bu düzen değişmez” deyip düzen içi arayışlara yönelirsiniz. Konferansı düzenleyenlerle tam burada ayrışıyor Baytekin. Sorun sadece Zengin’in davet edilmesinde değil; yazıda değinildiği gibi, kadınları, kadın hareketlerini düzen dışı siyasetten alıkoyan, düzen içinde tutan, “gayet bilinçli ve planlı şekilde atılan adımlar var”.
Baytekin yazısına Bir konferansın düşündürdükleri başlığını atmış. Daha okurken, düzen içi çözüm arayışlarının o tekil konferansla sınırlı olmadığını, bir konferanslar serisi halinde önümüze dikildiğini düşündüm. İklim rantı paylaşım arenası COP31’den, Kent Araştırmaları Kongre’sine kadar…
Böylece, serinin ikincisi olmayı hak eden bir başka konferans bu yazının konusu oldu: Yeşilay, İstanbul’da bu sabah başlayan 11. Avrupa Tütün Kontrolü Konferansı düzenliyor. Amaç, çocukları nikotinden korumak. Konferansın diğer düzenleyicisi bir STK ağı olan Avrupa Sigara Tütün Kullanımını Önleme Ağı (ENSP). Konferansın Cumhurbaşkanı’nın himayelerinde gerçekleşeceği, Dünya Sağlık Örgütü, Avrupa Solunum Derneği, Avrupa Diş Hekimleri Konseyi ve ABD’den STK’ların yanı sıra dini liderlerin de katılacağı duyuruldu. Yeşilay ve ENSP, uzmanlar, savunucular ve karar vericilere konferans daveti yaptılar.
Böylece, yurtiçi ve yurtdışından geniş katılımlı bir konferansta bir araya gelinerek tütün ve nikotin sorununa çare aranacak. Ne iyi değil mi! Yeşilay’ın yükselen profiline uygun, yüksek düzeyli, şık ve gösterişli, hatta ruhani liderlerin kutsaması altında bir konferans. Tam olması gerektiği gibi. Buraya kadar, her şey işin doğasına uygun, işin kendi mantığı içinde sorun yok.
Ama kim katılacak buraya? Eğer siz de çocukları nikotinden korumak gerektiğine ve bunun Yeşilay ile birlikte düzen içinde mümkün olduğuna inanıyorsanız, koşa koşa gidersiniz bu konferans davetine. Zaten kapitalist düzeni değiştirmek aklınızın ucundan geçmiyor, hatta değişmesini istemiyorsunuzdur. Ya da, AKP iktidarına burun kıvıranlardansınızdır ve “Evet, düzen kötü, ama bütün pozisyonlar muteberdir; diyalogla yol alınır; iktidarla diyalog içinde olmak bir zorunluluk ve gerekliliktir; çocukları korumak ertelenemez,” dersiniz ve yine koşa koşa gidersiniz.
Nereye koşuluyor? Artık çoktan “bağımlılıkla mücadele”ye evrilen “tütün kontrolü” politikası, uzun zamandır tam da yeni rejim ve yeni hukukun en büyük şantiye alanlarından biri. Geniş kesimlerin tütün tüketiminden kaynaklanan yakınların kaybı, hastalık ve sakatlıklarla dağlanan acılarının, dertlerinin, endişelerinin fonu önünde cereyan eden, retorikle gerçekliğin gitgide birbirinden koptuğu kıyasıya bir siyasi mücadele alanı.
O siyasi mücadelenin gerçekleri yerine, 2008’den beri toplumun önüne sunulanlar ise şunlar:
- Kapitalizmin biçimlendirdiği üretim ve tüketim bağlamlarının yok sayılması,
- Ulusötesi tütün şirketlerinin Türkiye’yi nasıl küresel sigara üretim ve ticareti üssü haline getirdiklerinin ve şimdi yeni tütün, nikotin, kenevir ürünleri için de yeni üs haline getirmek amacıyla büyük pazarlıklar yürüttüklerinin üstünün örtülmesi,
- Tütün kullanımının bir kişisel tercih meselesi ve fetvaya dayalı bedensel ve ruhani arınma konusu olarak çerçevelenmesi,
- Politikanın, sadece talebi aşağı çekmeye yönelik, siyaset-dışı, sterilize, teknik önlemler paketine indirgenmesi.
Bu yola sokuldu herkes. Bunun için bilim araçsallaştırıldı, bilimciler ve örgütleri kullanıldı. Aynı, koskoca iklim krizinin, israfı önlemeye yönelik ahlaki bir atık bertarafı meselesiymiş gibi işlenmesinde yapıldığı gibi. Ya da, kadına, çocuğa, hayvana uygulanan şiddetin, suç olduğu için değil, günah diye kınanması; cezanın öteki dünyaya havale edilerek, bu dünyada cezasızlığın geçerli kılınması gibi.
Bunların hepsinin odağında, sermaye ilişkilerinin üstünü örtmek ve o ilişkilerle yürüyen sömürü düzeni için rıza üretmek var. Kapitalizmin neden olduğu toplumsal çürüme gitgide ağırlaştığı halde, rıza ve baskı mekanizmaları tıkır tıkır işliyor. Akla hayale sığmayan bir sonucu var bunun: Düzen içi arama konferansı yaptıkça, salgın boyutunda artan tütün tüketimi, geri dönüşü olmayan çılgınlıkta ekolojik yıkım, delirtici kadın cinayetleri, çocuk cinayetleri. Kıyım arttıkça, daha fazla konferans.
Bir de bilimle sistematik mücadele var. Yıllar içinde defalarca şahit olduk: AKP rejiminde, bilimin üstünlüğü iddiasının muhakkak önünün alınması gerekiyor. Bunun için özellikle eğitim ve sağlığın dinselleştirilmesi kritik öneme sahip. Politikaların islamcı/fetvacı süzgeçten geçirilerek biçimlendirildiği rejim inşası derinleşmeli, kökleşmeli; bilimciler ve kurumları yeni rejimin, yeni hukukun sınırları içinde hareket etmeli. İstenen şu: Bağımsızlık ve laiklik temellerinden yoksun bırakarak, bilimi bilim olmaktan çıkartmak, “teknik”e indirgemek, tekno-laştırmak, bilimi alaşağı etmek. Bir bakmışsınız, kendinizi bilimci, bilim temelli uzmanlık sahibi sanırken, tepetaklak “teknisyen” olmuşsunuz, öyle muamele görüyorsunuz. Kelli felli bir hekimken örneğin, elinizden bir tek, teknofestlerde boy gösterip, çocuklar gibi şen görsellerinizi paylaşmak, savaş makinelerine, ölüm teknolojilerine övgü dolu tvitler atmak geliyor.
Öyleyse, hem bizzat size karşı, hem de korunmasını istediğiniz o çocuklara karşı silahlarını doğrultmuş bu düzenden, bu düzenin konferanslarından medet ummaya devam mı? Yoksa, Damla Baytekin’in önerdiği yoldan mı gidelim? Düzenden medet ummayanların, tütün mücadelesinin en minimumda ancak anti-kapitalist bir perspektiften verilebileceğini iddia edenlerin cılız seslerini gürleştiren, güçlerini birleştiren hareket, örgütlenme, siyaset yoluna mı girelim?
/././
İhsan Şenocak, Aziz Nesin'i ve Kemal Sunal’ı hedef aldı: 'Ey Müslüman, dinsizlerle savaştasın'
Kadın düşmanı ve gerici açıklamalarıyla bilinen ilahiyatçı İhsan Şenocak, Aziz Nesin'in eserlerini ve Kemal Sunal’ın filmlerini hedef aldı. Din istismarını ve sahtekarlığı hicveden sanatçıları İslam'a saldırmakla suçlayan Şenocak, Müslümanlara "Dinsizlerle savaştasınız" diye seslendi.
Kadın düşmanı ve gerici açıklamalarıyla bilinen ilahiyatçı İhsan Şenocak, sosyal medyada paylaşılan bir konuşmasında Türkiye'nin mizah ve sinema tarihinin iki önemli ismini, Aziz Nesin’i ve Kemal Sunal’ı hedef aldı.
"Yıllarca Kemal Sunal filmleri izledi bu millet" diyen Şenocak, filmlerdeki hacı-hoca karakterlerinin "üfürükçü, onun hanımına, bunun karısına bakan ve milletin malına el uzatan adamlar" olduğunu söyledi.
"Ateist Aziz Nesin yazdı, bunlar sahneye taşıdılar" ifadelerini kullanan Şenocak, din adamlarının mizah yoluyla eleştirilmesini gençleri camilerden uzaklaştırmaya yönelik bilinçli bir faaliyet olarak sundu.
Şenocak, "Sanatın arkasına saklanarak dininizle dalga geçecekler" sözlerinin ardından, "Ey Müslüman, dinsizlerle bir savaştasın, bir harpdesin" diyerek sanatçılara yönelik eleştirisini dinsel bir savaş söylemine taşıdı.
Kemal Sunal'ın filmlerinde ve Aziz Nesin'in eserlerinde hicvedilen din sömürüsü, cehalet ve sahtekarlık, Şenocak'ın anlatımında din düşmanlığına dönüştü.
Şenocak'ın sözleri, mizahın ve sanatın toplumsal eleştiri gücünü hedef alırken, dini otoritenin sorgulanmasına yönelik tahammülsüzlüğü de bir kez daha gözler önüne serdi.
***
Patronlar TOGG’un faturasını halka kesti: Soygun sadece fonla olmuyor…
İki patron grubu bugün itibarıyla TOGG'la olan bağlarını kestiler. Erdoğan'ın "babayiğitler" dediği bu patronlar faturayı halka kesip neden ayrıldılar?
2024 yılında 13,75 milyar lira zarar açıklayan TOGG, 2025’te bunu 14,61 milyar TL’ye çıkarmayı başardı.
Açıklanan bu iki zararın ardından AKP cephesinden “yola çıkarken zarar normal” açıklamaları geldi.
Peki, “zarar” normalse, TOGG esas kârı bundan sonra yapacaksa, patronlar neden kaçıyor?
Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu’nda (TOGG) yer alan Anadolu Holding ve Zorlu Holding paylarını Türkiye Varlık Fonu (TVF) ve Turkcell’e devretti.
AG Anadolu Grubu Holding, 184 milyon avroya, yani 10 milyar 302 milyon liraya elinde bulundurduğu hisseleri satmış oldu.
Bu satışla birlikte Turkcell’in TOGG’daki toplam payı yüzde 34’e yükselecek.
Zorlu Holding de TOGG’daki hisselerini aynı fiyata, 184 milyon avro bedelle Türkiye Varlık Fonu’na satacak.
TOGG’da BMC’nin yüzde 23, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin yüzde 8 payı var.
Söz konusu satışların ardından TOGG’da Varlık Fonu yüzde 35, Turkcell yüzde 34 paya sahip olacak.
Turkcell’in fon sahiplik oranın yüzde 26’sının da Varlık Fonu’na ait olduğunu belirtelim.
'Babayiğitler' neden çekildi?
Önce TOGG’un kuruluş sürecine gidelim.
Erdoğan, AKP Türkiyesi’nin prestij projesi olarak elektrikli araç talep etmiş, bu talebin karşılığı olarak da iktidar çeşitli patron gruplarıyla görüşmeler yapmıştı.
Bu görüşmeden sonra Erdoğan’ın “babayiğitler” olarak tanımladığı 5 patron grubu TOGG’un kuruluşunda yer aldı.
Söz konusu şirketler otomotiv piyasasına bu kadar geç katılan Türkiye’nin büyük kârlar elde edemeyeceğinin farkındaydı.
Peki, madem bunun farkındaydı, neden bu işe girdi?
Ülkenin prestiji için olmadığı açık, AKP’nin prestiji için olduğu da şüpheli…
Patronların bu işle kendi reklamlarını yaptığı kesin ama ötesinde “ihaleler” ve “teşvikler” düzeninin buradaki “zararı” çıkaracağından da emindiler.
Öte yandan elektrikli araç “ekosisteminde” de bu süreçle birlikte Türkiye sermaye sınıfı ciddi bir altyapıya, olanağa erişmiş oldu. Yazılım, batarya, şarj istasyonları hepsi bir kâr kapısı olarak patronların önüne konuldu.
Sonuç olarak kazandıklarını kazandılar, çıkarabildikleri kadar zararını çıkardılar, ötesinde yepyeni olanakların kapısını Türkiye sermaye sınıfına el birliğiyle açtılar ve şimdi ceplerinde 184 milyon avroyu da koyup işin içinden çekildiler.
Varlık Fonu ve AKP
Sonuç olarak TOGG şu anda AKP’ye yakınlığıyla bilinen, özellikle savunma sanayinde iktidarın açtığı alanlarda ilerleyen BMC hissesi (BMC’nin önemli ortaklarından biri AKP’nin yakın ilişkileri olan Katar ordusu) ve TOBB’un küçük hissesi dışında Varlık Fonu’nun, yani iktidarın büyük şirketinin oldu.
Bu noktadan sonra TOGG üzerinden patronlara sunulacak tüm yeni olanaklar halk tarafından finanse edilecek, öte yandan TOGG’un sonraki dönemlerde artacak zararı da Varlık Fonu üzerinden doğrudan halka kesilecek.
Yani geçmediğimiz köprülerin ardından şimdi de sürmediğimiz TOGG’un parasını bu düzene ödemeye devam edeceğiz.
***
ABD ara seçimlerinde Trump yenilgiyi kabul etti: Demokratlar Kongre'nin iki kanadında da çoğunluğu aldı
ABD'de Temsilciler Meclisi ve Senato'da yapılan ara seçimlerde Demokratlar iki kanatta da çoğunluğu elde etti. ABD Başkanı Donald Trump'tan da yenilgiyi kabul eden bir açıklama geldi: "Onlarla çalışmayı dört gözle bekliyorum. Muhtemelen beraber çalışmak için bir çözüm buluruz."
ABD'de Kongre'nin iki kanadını oluşturan Senato'nun bir kısmının ve Temsilciler Meclisi'nin tamamının yenileneceği ara seçimler için oy kullanma işlemleri 41 eyalette sona erdi ve oy sayımına başlandı.
Associated Press (AP) ajansının resmi olmayan sonuçlarına göre, ABD'de 2026 Kongre ara seçimlerinde Senato'da çoğunluğu sağlayan Demokratlar koltuklarının 18'ini, Cumhuriyetçiler ise 9'unu aldı.
Associated Press (AP) ajansının açıkladığı resmi olmayan sonuçlara göre, sandıkların kapandığı eyaletlerde Senato yarışının kazananları belli oldu.
Cumhuriyetçi Partili adaylardan Bill Hagerty Tennessee'de ve Mike Rounds South Dakota'da sandalye kazanırken Minnesota'da Demokrat aday Peggy Flanagan galip geldi.
Kansas'ta yarışan Demokrat aday Adam Hamilton, Cumhuriyetçi rakibi Roger Marshall'ı, Iowa'da Demokrat aday Josh Turek ise Cumhuriyetçi rakibi Ashley Hinson'ı geride bırakarak Senato'daki koltukları geri aldı.
Demokrat aday James Talarico, Teksas'ta Cumhuriyetçi rakibi Ken Paxton'ı, South Carolina'da ise Demokrat aday Annie Andrews, rakibi Darline Graham'ı geride bırakarak Senato koltuklarını Cumhuriyetçilerden aldı.
Ohio'da ise Demokrat aday Sherrod Brown, Cumhuriyetçi rakibi Jon Husted'ı mağlup ederek bu eyaletteki Senato koltuğunun sahibi oldu.
Cumhuriyetçi Partili adaylardan Barry Moore Alabama'da, Kevin Hern Oklahoma'da, Tom Cotton ise Arkansas'ta galip çıktı. Bu partinin adaylarından Wyoming'de Harriet Hageman, West Virginia'da Shelley Moore Capito, Kentucky'de Andy Barr ve Florida'da Ashley Moody Senato'da sandalye kazanan isimlerden oldu.
Colorado'da John Hickenlooper, New Mexico'da Ben R. Lujan ve Oregon'da Jeff Merkley Demokrat Partiye sandalye kazandırdı.
Demokrat Partili adaylardan Jon Ossoff Georgia'da, Mark Warner Virginia'da, Chris Pappas New Hampshire'de ve Juliana Stratton Illinois'de yarışı kazandı.
Massachusetts'te Demokrat Senatör Edward Markey, Rhode Island'da Demokrat Senatör John Reed, New Jersey'de Demokrat Senatör Cory Booker, Cumhuriyetçi rakipleri karşısında zafer elde etti.
North Carolina'da Roy Cooper'ın seçimleri kazanmasıyla Cumhuriyetçilerin elindeki sandalye Demokratlara geçti. Delaware eyaletinde ise Demokrat Senatör Chris Coons yeniden seçildi.
Michigan'da yarışı kazanan Demokrat aday Abdul el-Sayed, ABD Senatosuna seçilen ilk Müslüman senatör oldu.
Senatoda çoğunluk Demokratlara geçti
Senatodaki sandalye dağılımı büyük oranda belli oldu. Demokratlar 54 sandalyeye ulaşarak Kongrenin üst kanadı olan Senato'da çoğunluğu Cumhuriyetçilerden geri aldı.
Demokratlar Kuzey Carolina, Güney Carolina, Teksas, Ohio, Kansas ve Iowa eyaletlerindeki Senato sandalyelerini Cumhuriyetçilerden geri alarak önemli bir başarıya imza attı.
100 sandalyeye sahip Senatoda çoğunluğu ele geçiren Demokratlar, Cumhuriyetçi ABD Başkanı Donald Trump'a karşı yasama gücünün kontrolü anlamında önemli bir avantajı yeniden sağlamış oldu.
Senato'da son durum: Demokratlar 54, Cumhuriyetçiler 42.
Temsilciler Meclisi'nde son durum: Demokratlar 224, Cumhuriyetçiler 135.
Trump'tan ilk değerlendirme: 'Onlarla çalışmayı dört gözle bekliyorum'
ABD Başkanı Donald Trump da Demokratların önde götürdüğü Kongre ara seçimlerine ilişkin sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı.
Trump ilk değerlendirmesinde, "Ben oy pusulasında yer almıyordum, eğer alsaydım büyük bir farkla kazanırdık" ifadesini kullandı.
Trump, Demokratların önde götürdüğü Kongre ara seçimlerinin sonuçlarını kabul etmeye ve Demokratlarla çalışmaya hazır olduğunu da belirtti.
New York Times (NYT) gazetesine yaptığı açıklamada, seçim sonuçlarını değerlendiren Trump, "bu sonuçları kesinlikle kabul etmeye hazır olduğunu" ve Demokratlarla işbirliği yapmaya hazır olduğunu söyledi.
Trump, "Onlarla çalışmayı dört gözle bekliyorum. Muhtemelen beraber çalışmak için bir çözüm buluruz" değerlendirmesinde bulundu.
ABD ara seçimleri
ABD halkı bulundukları eyaletlerdeki valilik ve diğer yerel pozisyonların yanı sıra Kongrenin Temsilciler Meclisindeki 435 sandalyenin tamamı, Senatodaki 100 sandalyenin de 35'i için sandık başında.
ABD seçim sisteminde 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi üyelerinin hepsi, biri ABD başkanının seçildiği genel seçimlerde, diğeri de ara seçimde olmak üzere her iki yılda bir sandığa gidiyor.
Kongrenin 100 üyeli Senato kanadında da 6 yıllığına seçilen senatörlerin üçte biri, her iki yılda bir seçimle yenileniyor.
***
Kılıçdaroğlu'nun, görüştüğü, 'barış götüreceğiz' dediği Yemenli yetkililer: İşbirlikçi, Suud parasının oyuncakları
Kemal Kılıçdaroğlu, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na verdikleri desteği savunurken Yemenli yetkililerle görüştüğünü ve Türkiye'nin bölgeye barış götüreceğini söyledi. Ancak Kılıçdaroğlu'nun temas kurduğu taraf, Suudi Arabistan'ın milyarlarca dolarlık desteğiyle ayakta tutulan, ülkenin bağımsızlığına karşı dış müdahalelerin parçası olan ve Ensarullah karşısında ağır darbeler alan yönetim. Şimdi bu yönetimin imdadına Türkiye ve Pakistan'ın yetişmesi bekleniyor.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin bugün düzenlenen grup toplantısında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na neden destek verdiklerini anlattı.
Anlaşmayı savunan Kılıçdaroğlu, Türkiye'nin bölgesinde "dominant güç" olması gerektiğini ileri sürdü. Türkiye'nin Ortadoğu'da ortaya çıkan boşluğu doldurması gerektiğini öne süren Kılıçdaroğlu, Yemenli yetkililerle de görüştüğünü açıkladı.
Kılıçdaroğlu, "Yemen yetkilileriyle de görüştüm, Yemenli Bakan'la da görüştüm. Onlara da söyledim, 'Mekke Anlaşması için Türkiye oraya geliyorsa o bölgede barışı sağlamak için geliyordur, bundan emin olun. O bölgede huzuru sağlamak için geliyordur' dedim" ifadelerini kullandı.
Ancak Kılıçdaroğlu'nun barış götürmekten söz ettiği Yemenli yetkililerin kim olduğu, hangi yönetimi temsil ettikleri ve ülkelerindeki savaşta nasıl bir rol oynadıklarından söz etmek gerekiyor.
Riyad'da kurulan yönetim, Suudi parasına bağımlı
Kılıçdaroğlu'nun temas kurduğu taraf, Yemen'de uluslararası alanda tanınan Başkanlık Liderlik Konseyi (PLC) ve bu yapının temsil ettiği Aden merkezli yönetim.
Bu yönetimin bugünkü biçimiyle ortaya çıkışı, 7 Nisan 2022'de Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da gerçekleşti. Dönemin Yemen Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi, yetkilerini Başkanlık Liderlik Konseyi'ne devretti. Sekiz üyeden oluşan konseyin başına Reşad el-Alimi getirildi.
Bu devir, Yemen halkının katıldığı bir seçimle gerçekleşmedi. Hadi'nin yetkilerini devrettiği süreçte Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin belirleyici rolü dikkat çekti.
Nitekim konseyin kuruluşunun açıklandığı gün Suudi Arabistan, Yemen ekonomisine 3 milyar dolarlık destek paketi duyurdu. Bunun 2 milyar doları Suudi Arabistan ve BAE tarafından ortaklaşa, 1 milyar doları ise Suudi Arabistan tarafından sağlanacaktı.
Suudi Arabistan'ın bu desteği sonraki yıllarda da sürdü. Riyad, Yemen'deki silahlı güçlerin ve kamu çalışanlarının maaşlarını karşılamak üzere 2026 yılı için yaklaşık 3 milyar dolarlık kaynak ayırdı.
Dolayısıyla Kılıçdaroğlu'nun görüştüğü taraf, yalnızca uluslararası alanda tanınan bir yönetim değil; siyasi ve askeri varlığı büyük ölçüde Suudi Arabistan'ın desteğine bağlı olan bir yapı.
Ülkesine dış müdahaleyle savaş açanların ortakları
Yemen'deki savaşın bugünkü tablosunu anlamak için 2015'e dönmek gerekiyor.
Ensarullah'ın başkent Sana'da kontrolü ele geçirmesinin ardından Suudi Arabistan, 2015 yılında ABD ve İngiltere'nin desteğiyle Yemen'e yönelik askeri müdahaleye öncülük etti. Müdahalenin ilan edilen gerekçesi, Hadi yönetimini yeniden iktidara getirmekti.
Yıllar süren bombardıman, kuşatma ve askeri operasyonlar Yemen'i ağır bir insani felakete sürükledi. Suudi Arabistan'ın desteklediği yönetim ise ülkenin tamamında egemenlik kuramadı.
Bugün Yemen'in kuzeyinde başkent Sana dahil nüfusun büyük bölümünün yaşadığı alanlar Ensarullah'ın kontrolünde. Aden merkezli Başkanlık Liderlik Konseyi ise ülkenin güneyinde ve doğusundaki bazı bölgelerde varlığını sürdürüyor.
İngiliz Parlamentosu Kütüphanesi'nin Ekim 2026 tarihli Yemen değerlendirmesinde de Başkanlık Liderlik Konseyi'nin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri destekli isimlerden oluştuğu, kendi içindeki bölünmelerin yönetimin etkinliğini zayıflattığı belirtiliyor.
Ensarullah karşısında köşeye sıkıştılar
Kılıçdaroğlu'nun Yemenli yetkililerle görüşmesi, ülkedeki askeri dengelerin Suudi destekli yönetim aleyhine değiştiği bir döneme denk geldi.
Ensarullah güçleri, Aden'e 80 kilometre mesafeye kadar ilerledi. Bu, 2015'teki savaşın ilk aylarından bu yana Ensarullah'ın kente en fazla yaklaştığı nokta.
Taiz ile Aden arasındaki stratejik güzergâhta yaşanan çatışmalarda Suudi destekli yönetimin güçleri geri çekilmek zorunda kaldı. Ensarullah'ın ilerleyişi, Aden yönetiminin askeri ve siyasi durumunu daha da kırılgan hale getirdi.
Ensarullah'ın Taiz-Aden hattındaki ilerlemesi, Babülmendep çevresindeki çatışmalar ve Suudi destekli güçlerin yaşadığı kayıplar, sahadaki dengelerin nasıl değiştiğini ortaya koyuyor.
İmdada Mekke İttifakı yetişecek
Sahadaki bu gelişmelerin yaşandığı sırada Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın TBMM Genel Kurulu'na getirilmesi gündemde.
Üç ülke arasında kurulan askeri mekanizmanın, Yemen'deki Suudi destekli yönetimin yaşadığı sıkışma açısından da sonuçları olabilecek.
Suudi Arabistan'ın Yemen'de destekledği silahlı grupları bir araya getirmek ve kendi çıkarları doğrultusunda bir yönetimi yapısı kurmak için milyarlarca dolarlık kaynak kullandı.
Şimdi ise Suudi Arabistan'ın bölgesel askeri ortaklıklarını genişlettiği bir dönemde Türkiye ve Pakistan'ın da bu mekanizmaya dahil olması gündemde.
Kılıçdaroğlu'nun "barış ve huzur" söylemiyle savunduğu anlaşmanın Yemen'deki karşılığı tam da bu tablo.
***
ABD seçimlerinin ardından: ‘Filistinliler 7 Ekim’de hata yaptı’ diyen ‘stratejistler’ ders çıkaracak mı?-Yiğit Günay-
"İsrail çok güçlü", "Filistinliler büyük hata yaptı", "Şimdi bunlar yüzünden İsrail bölgeyi ezip geçecek" diyenler, ABD seçimlerine baktıklarında yaşamın güç dengesinden ibaret olmadığını, haklı davaların insanlarda etki bırakabileceğini görecek mi?
ABD ara seçimlerinde Donald Trump yönetimi ve Cumhuriyetçi Parti’nin güç kaybedeceği uzun süredir tahmin ediliyordu.
İlk sonuçlar, Trump’ın partisinin beklenenin ötesinde bir hezimete uğradığını gösteriyor. Demokratlar hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da çoğunluğu kazandı.
Tutuculuğuyla bilinen Teksas, 38 yıl sonra Cumhuriyetçiler’i seçmedi.
Sonuçlarda elbette çok sayıda etken var. Ekonomi, yani giderek artan fiyatlar ve yoksulluk, bunların başında geliyor.
Ancak birkaç ay öncesine kadar müesses nizamın yerleşik kurumlarının asla tahmin edemediği bir başka mesele de belirleyici oldu: İsrail-Filistin sorunu.
ABD kamuoyunda on yıllardır hüküm süren sorgusuz sualsiz İsrail destekçiliği, 7 Ekim 2023’te Gazze’deki Filistinli örgütlerin düzenlediği Aksa Tufanı ve o günden beri ağırlaşarak süren İsrail’in soykırımı nedeniyle kısa sürede çok büyük bir hızla güç kaybetti.
İki düzen partisinin tabanında da Filistin halkına verilen destek, İsrail’e desteğin önüne geçti.
Nitekim Filistin meselesi yalnızca iki parti arasındaki rekabette değil, bu partilerin iç dengelerinde de belirleyici konulardan biri oldu. Geleneksel olarak İsrailci olan iki partide de ön seçimlerde Filistin yanlısı adaylar beklenmedik başarılar göstermiş, bazı yerlerde adaylığı kazanmıştı.
Ortaya çıkan tablo, geriye dönük bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Aksa Tufanı’nın sonucu ne oldu?
7 Ekim’deki operasyonun hemen ardından tüm dünyada siyonist propaganda mekanizması devreye girmiş, Filistinlileri yalnızca haksız değil, barbar olarak göstermiş, sonradan yalan olduğu ortaya çıkacak “bebekleri fırınlarda yaktılar” gibi akıl almaz iddiaları gündeme getirmişti.
O günlerde Türkiye’de de özellikle “muhalif” medyada birçok “uzman” Gazzelileri kınamakla kalmamış, Filistinlilerin büyük hata yaptığını, İsrail’in bu saldırıyı fırsat bilip herkesi ezip geçeceğini söylemişti.
Dünyayı yalnızca güç dengeleri üzerinden okuyan bu “stratejist” akıl, Türkiye’de hem iktidar hem muhalefet çevrelerinde çok yaygın.
Herhangi bir davanın haklılığı, bu çevrelerde adaletle, insanlıkla, doğrulukla değil, kimin güçlü olduğuyla ölçülüyor.
Aynı sebeple, böyle düşünenler, insanların fikirlerinin değişebileceğine de inanmıyor. Zira bu açıdan politikayla ilgilenmiyor. Her şey iktidarlar, ordular, silahlar, paralar üzerinden bir “satranç tahtası” gibi okunuyor.
Gerçek yaşamda piyonların her zaman piyon kalmayacağı hesaba katılmıyor.
7 Ekim 2023 öncesinde ABD ve İsrail, bölgedeki ülkeleri Filistin davasını bir kenara bırakıp İsrail’le ilişkileri normalleştirmeye ikna etmek üzereydi. Yalnızca Suudi Arabistan değil, AKP iktidarı da bu oyuna dahildi.
Aksa Tufanı, Filistinlilerin “bizi yok sayamazsınız” çıkışıydı.
Amaçlanan İsrail ordusunu yenmek değil, on yıllardır bir açık hava hapishanesinde soykırıma uğratılan halkın varoluş savaşı, “Biz varız” mesajıydı.
Filistinlilerin boyun eğmemesi, direnmesi, ABD toplumundaki siyasi dengeleri etkiledi.
Elbette bunun sonuçları hemen gelmeyecek. Mücadele sürecek. Zaten bunu en iyi bilenler, 1947’den bu yana kavga veren Filistinliler.
Ama ABD seçimleri, “stratejik aklı” sorgulamak için de bir fırsata çevrilmeli.
Çünkü namlunun ağzında yalnızca Filistinliler yok.
İşyerinde sömürüye, haksızlığa boyun eğenleri de etkiliyor bu tutum.
Haklı bir dava için mücadele eden komşularına “sanki ne değişecek” diye burun kıvıranları da…
Aklına yatan partiye oy vermemek için “Size verilecek oy boşa, hatta AKP’ye gider” yalanına inananları da etkiliyor.
Filistinlilerin mücadelesi boşa gitmedi. Ha, Filistinliler zaten “boşa mı gider” diye sorarak da bu mücadeleye girmedi. Doğru olan mücadele etmekti.
Ama CHP’ye verilen oylar boşa, hatta AKP’ye gitti.
“Stratejistler” istedikleri kadar satranç tahtasında hamle anlatsın.
Doğrular, ilkeler, ahlaki değerler, eninde sonunda birer fanteziden, hayalden, boş idealden ibaret olmadıklarını hatırlatıyor.
/././
Fon skandalında dini icazet: Tera ve Pusula fonlarına fetva verilmiş
Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu üyesi Prof. Dr. Servet Bayındır'ın imzasını taşıyan icazet belgeleriyle Tera'nın bazı fonlarının dinen uygun olduğu onaylandı. Pusula'ya ise fon skandalından 45 gün önce dini icazet verildi.
Tera, Pusula, Hedef ve Atlas portföy yönetim şirketlerinin kurduğu 10 yatırım fonunun dini icazet belgesi aldığı ortaya çıktı.
Serbestiyet'ten Gökhan Korkmaz'ın haberine göre, yatırımcılara fonların faiz ve diğer dini açıdan yasak kabul edilen işlemlerden uzak durduğu güvencesini vermek amacıyla hazırlanan belgeler arasında Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu üyesi Prof. Dr. Servet Bayındır'ın imzasını taşıyanlar da bulunuyor.
Bayındır başkanlığındaki İKTİSAT Vakfı Danışma Komitesi, Tera'nın iki gayrimenkul yatırım fonunun faaliyetlerini belirli şartlarla dini açıdan uygun buldu. Komite, fonların faiz, kumar ve diğer haram kabul edilen işlemlerden kaçınması koşuluyla faaliyet göstermesinde "fıkhi açıdan" sakınca görmedi.
Tera fonları için hazırlanan 1 Ocak 2026 tarihli son icazet belgesinde ise fon içtüzüğünde yer alan repo işlemleri ve türev araçlarla ilgili hükümlerin düzeltilmesi şartı getirildi.
Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu üyesi Prof. Dr. Servet Bayındır
Pusula'ya skandaldan 45 gün önce icazet
Pusula Portföy'ün bazı fonları için de İSFA adlı İslami finans danışmanlık kuruluşu tarafından icazet belgesi hazırlandı. Pusula'ya verilen son belge, fon skandalından yalnızca 45 gün önce, 3 Ağustos 2026'da düzenlendi.
İcazet belgeleri, "faiz hassasiyeti" bulunan kişilerin fon tercihinde "dini açıdan uygunluk güvencesi" veriyor.
Bayındır: Tasfiye edilen fonlar arasında bizim icazet verdiklerimiz yok
Serbestiyet'e konuşan Prof. Dr. Servet Bayındır, İKTİSAT Vakfı'nın icazet verdiği fonlarla tasfiye sürecine alınan fonlar arasında ayrım yaptı.
Bayındır, “TERA’ya ait tasfiyeye konu fonlar içinde Vakfımız tarafından icazet verilen fonlar yer almamaktadır” dedi.
İcazet belgeleri karşılığında Tera'dan vakıf hesabına bağış alındığını da açıklayan Bayındır, bu tutarların sembolik düzeyde olduğunu ve öğrencilere burs olarak dağıtıldığını savundu.
Bayındır, açıklamasını “‘Bir musibet bin nasihat’ atasözünden herkes gibi Vakfımız da gerekli dersi çıkaracaktır” sözleriyle tamamladı.
İSFA üyesi Muhammed Emin Durmuş da, kurumun fonların gerçek yatırım işlemlerini denetlemediğini söyledi.
Fon skandalı yüz binlerce kişiyi etkiledi
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 17 Eylül 2026'da Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1, Pardus ve Bulls Portföy'ün kurucusu olduğu fonların TEFAS üzerinden alım satım işlemlerini durdurmuş, belirli fonların tasfiyesine karar vermişti.
Pusula ve Tera'da başlayan ödeme sorunlarının ardından büyüyen kriz, düşük fiili dolaşıma sahip bazı hisselerdeki şüpheli fiyat hareketleri ve piyasa manipülasyonu iddialarıyla gündeme gelmişti. Tasfiye kararı verilen fonların büyüklüğü yaklaşık 826 milyar liraya, yatırımcı sayısı ise 514 binin üzerine ulaşmıştı.
***
soL








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder