Takvimler 3 Mayıs 1972'yi gösterdiğinde Ankara-İstanbul seferini yapacak Boğaziçi adlı yolcu uçağı, sıradan bir uçuşa sahne olmayacaktı. Ancak henüz yolcular bunu bilmiyordu...
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam kararına karşı etkili bir eylem yapıp idamları engellemek isteyen dört devrimci, uçağı kaçırarak güçlü bir kamuoyu oluşturmak istedi.
Eylemi gerçekleştirenler Sefer Şimşek, Aynullah Akça, Mehmet Yılmaz ve Yaşar Aydın isimli dört gençti.
Eylemciler arasındaki Mehmet Yılmaz henüz 18 yaşındaydı.
Hayatında daha önce hiç uçağa binmemişti.
On sekiz yaşında idamları durdurma iddiasıyla uçağa binen dört isimden biriydi Mehmet Yılmaz.
Kırşehir'in bozkırından gökyüzünün maviliğine
Elinde tuttuğu ince belli çay bardağını sıkıca kavrayan Yılmaz'ın gözleri o günleri anlatırken parlıyor.
"Ucunda en fazla ölüm vardı. Ne olacak! Ama başarırsak Denizleri kurtarabilirdik." diyor. "Beni devrimcileştiren şey yoksulluk oldu. Kendi köyümde ekmek dahi bulamayan insanlar, Kırşehir'de yokluk içinde okumaya gelen öğrenciler. Ben de onlardan biriydim işte. Bir yanda kuru ekmek için çalışan işçiler ve köylüler, diğer yanda gününü gün eden zenginler."
Mehmet Yılmaz devrimci mücadelenin parçası oluşunu bu sözlerle anlatıyor. "Bu böyle gitmez" demiş kısacası.
Eşitsizliğin sebebini düşünmüş ve bu düşünceler onu sorunu çözmeye itmiş. Devrimci mücadelenin içine atılmış sonra da. Yüzüne baktığı yoksul insanlar için bunu bir vazife bilmiş.
O dönemler her taşralı devrimci öğrencide olduğu gibi Mehmet Yılmaz'ın da yolu Ankara'dan geçmiş.
Lise ikinci sınıfta siyasallaşan Mehmet Yılmaz'ın serüveni, Ankara'da o dönemler Maltepe Mimarlık Mühendislik Fakültesi olarak faaliyet gösteren ve sonraki yıllarda Gazi Üniversitesine bağlanacak olan okulda başlıyor.
"Yurtlar, okullar fıkır fıkırdı. Her yerde tartışmalar, ülkenin nereye gideceğine dair sohbetler, kitaplar, dergiler, gazeteler vardı. Biz de okulda ve yurtlarda tartışıyor, okuyor, kendimizi geliştiriyor ve memlekete dair sohbet ediyorduk" diyor Yılmaz.
Üniversitede Deniz Gezmişlerin etkisi ve sosyalist mücadelenin yükselişi, Mehmet Yılmaz'ın da bu kavganın içinde yer edinmesini sağlamış.
Deniz Gezmişlerin yakalanması ve akabinde yargılanma süreciyle birlikte idam cezasına çarptırılmaları dönemin gençliğinde derin bir etki yaratıyor.
Bunun üzerine Mehmet Yılmaz da üç arkadaşı ile kafa kafaya veriyor...
Yılmaz eylem kararı aldıkları o anı şu sözlerle anlatıyor: "Sefer Şimşek, Aynullah Akça ve Yaşar Aydın ile bir araya geldik. Bir evdeydik. Oturduk konuştuk, nasıl yaparız, nasıl ederiz diye. Kafaya koyduk. Uçak kaçırma eylemi yapacaktık. Bunun ses getireceğini, idamları engelleyeceğini, Türkiye kamuoyunda etki yaratacağını ve dönemin iktidar yetkililerinin Denizleri idam etmek konusunda tereddüt edeceğini düşündük."
Ve yavaştan planlar hayata geçirilmeye başlanır.
Defalarca aynı uçuşu tekrar ettik
Mehmet Yılmaz, Ankara-İstanbul uçuşu için defalarca aynı yolculuğu tekrar ettiklerini, giriş çıkış noktalarına ve uçağa binişlere dair provalar yapıldığını anlatıyor. Elindeki çay bardağına bakıp biraz nefes alıp ve anlatmaya devam ediyor: "Şimdi tabii her ayrıntıyı anlatmam doğru olmaz. Ama Yaşar'ın benim bildiğim üç, belki daha fazla bu uçuşu tekrar ettiğini biliyorum. Sefer de havalimanını defalarca kolaçan etti. Ben daha önce hiç uçağa binmemiştim. O gün kararlaştırdığımız saatte evden çıktık, farklı noktalardan geçtik havalimanına. Üzerimizde el bombaları ve silahlar. Tabii o zamanlar böyle güvenlik önlemleri yok, yine her tarafta polis falan var ama şüphelilere bakıyorlardı daha çok."
Yaptıkları provalar ve hazırlıklar başarıya ulaşınca geriye uçağa binmek kalıyor.
Uçağa binip yerlerine oturan eylemciler derin bir nefes aldıktan sonra uçağın kalkmasını beklemeye başlıyorlar.
'Ölümü göze almıştık, o yüzden de pek heyecanımız yoktu'
Bunu ilk duyunca kulağa tuhaf geliyor doğal olarak. Mehmet Yılmaz'a "Peki hiç dikkat çekmediniz mi, hiç mi heyecanlanmadınız?" diye sorduğumda şu yanıtı veriyor: "Yakalanırsak öldürülürdük. Oracıkta vururlardı hepimizi. Bunu biliyorduk, o yüzden de pek heyecanlanmadık."
O anı yeniden düşünürken şu sözlerle devam ediyor: "Tek hedefimiz Denizlerin idamını engellemekti. Kendimizi, sonrasında ne oluruz, cezaevinde mi yatarız yoksa orada hedef olur vurulur muyuz diye pek düşünmedik."
O günlerde ellerindeki tek örnek Leyla Halid'in kaçırdığı uçaktı. Tel Aviv uçuşunu yapan uçağı kaçıran Leyla Halid ilk uçak kaçırma eylemini gerçekleştirmişti. Tel Aviv semalarından Filistin'e uçağı çeviren Halid, çocukluğunun geçtiği yerleri Filistin semalarında ışıltılar içinde izlemişti gökyüzünde.
Mehmet Yılmaz ve üç arkadaşının elindeki tek örnek de bu eylemdi.
Uçak havalandıktan sonra derin bir nefes alan eylemciler sonrasında harekete geçecekleri zamanı kollamaya başlamışlar. En etkili anın İstanbul'a inişe geçmeden önceki an olduğunu kararlaştırdıkları için biraz sürenin geçmesine ihtiyaçları var. Diğer yolcular gibi yollarına devam etmişler. Ve sonra da eylemin saati gelip çatmış.
'Dikkat dikkat, bu bir eylemdir. Denizlerin idamını engellemek için uçağa el koyuyoruz'
Uçakta çocuklar, kadınlar, yaşlılar, herkes vardı. Mehmet Yılmaz arada birkaç boş koltuğun da olduğunu söyledi ve gülümsedi.
"Tesadüf işte, haberimiz yoktu tabii. Uçakta İsmet İnönü'nün oğlu da varmış o uçuş sırasında."
Ayağa kalkan eylemciler uçağa seslenmiş: "Dikkat dikkat. Bu bir eylemdir, Denizlerin idamını engellemek için uçağa el koyuyoruz. Kimse canından endişe etmesin. Sizlerle bir derdimiz, kastımız yok. Rahatça yolculuğunuza devam edebilirsiniz."
Tam o sırada eylemcilerden birinin kokpite geçtiğini ve pilotu rehin aldığını ifade eden Mehmet Yılmaz, "Hedefimiz belliydi, rotayı değiştireceğiz ve Denizlerin idamını engellemek için müzakere yapacağız" diye anlatyor o anları.
Yolcuların hali ahvali nasıldı diye sorulduğunda biraz düşünüp ve yanıtlamaya devam etti: "Korktular haliyle. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, normal bir uçuş işte. Ama biz 'Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu adına uçağa el koyuyoruz' deyince birçoğunun yüzündeki ifadeyi hatırlıyorum. 'Devrimci bunlar, bunlar halka zarar vermez' bakışıydı o. Onlarla bir derdimizin, kastımızın olmadığını onlar da biliyordu. Onlara kast edilecek bir durum yaşansaydı kendimizi gözden çıkarırdık. Hiçbir an, hiçbir biçimde yolcuları canlı kalkan yapmak, rehin almak gibi bir durumumuz da olmadı düşüncemiz de."
'Sofya'ya iniyoruz'
Mehmet Yılmaz, daha önce kararlaştırdıkları üzere uçağın İstanbul yerine Sofya'ya indirilmesi talimatını verdiklerini ifade ediyor "Pilot sakindi. Uçağı Sofya'ya doğru çevirdi. Sofya'yı daha önce düşünmüştük zira Bulgaristan o dönemler sosyalistti ve sosyalist bir ülkede yargılanmak istiyorduk eğer bir şey olacaksa."
Bulgaristan'a indikten sonra yetkililerle iletişime geçen eylemciler, daha sonra adli süreçlerin takibinde gözetim altına alınmışlar. "Hiçbir yolcuya zarar vermedik. Kimseyi tehdit de etmedik. Yolcuları rehin de almadık. Zaten onlarla bir derdimiz de yoktu. Yetkililere uçak kaçırma eylemimizin sebebini, Denizlerin idam kararını aktardık. O dönemler zor dönemlerdi işte, Nihat Erim hükümeti vardı. Bulgaristan'dan hükümete bir mesaj yollamak istemiştik."
Sonrası nasıldı? Sonrasını uzaklara bakarak anlattı Mehmet Yılmaz.
"Baskı gördüğümüzü söyleyemem. Bulgaristan'da bir tür konuk gibi ağırlandık. Bugün bakınca ev hapsi dedikleri şeydi. Bahçesi olan bir evde kalıyorduk. Yaptığımız eylem yalnızca iki gün geciktirmişti Denizlerin idamını. Sonra televizyonları açınca kalakaldık."
Bugün olsa yine yaparım elbette
Mehmet Yılmaz'ın sade, mütevazı yaşamı ve tavırları dikkat çekti söyleşimizin her anında. Türkiye'nin ilk uçak kaçırma eylemini yapmış, yirmi yıl kadar Türkiye'ye girememiş olan Yılmaz, ilk kez 1993'te tekrar gelebilmiş Kırşehir'e.
Bugün, eylemden elli dört yıl sonra geriye dönüp baktığında ise en ufak bir pişmanlık duymadığını ifade ediyor. "Pişmanlığım var elbette. Ama eylemden dolayı değil. Denizlerin idamını engelleyemediğimiz içindir. Keşke daha etkili, daha başka bir şey yapmak aklımıza gelse, başarma şansımız olsaydı."
Ne anılarını pazarlamak ne de yaptıklarından pişmanlık duymak geçmişti akıllarından.
"Bugün olsa yine yapar mıydın?" diye sorulduğunda, "Şimdiki aklımla daha farklı şeyler yapardım belki ama o gün, o durum ve o şartlarda hiç tereddüt etmezdim. Yine olsa yine yapardım" diyor.
Bulgaristan'da bir televizyon ekranında idam haberlerini görünce yaşadıkları duyguyu anlatırken gözleri dolan Yılmaz, "Gidemiyorum mezarlarına hâlâ. Yalan yok, bir kere gittim. Ama çok duramadım" diyor.
Söyleşi yaparken bir gözü sürekli saate dalan Mehmet Yılmaz, "Bu akşam uçağım var. Almanya'ya gideceğim." diyor ve gülümsüyor.
"Yine Esenboğa'dan" diye ekliyor muzipçe.
"Kaçırır mısın peki?" diye sorulunca da kahkaha atıyor. "Yok, artık yaşım ilerledi. Artık uçak kaçırınca sadece biletim yanıyor."
Yüzünde bahtiyarlık ve hedefe ulaşsa da başarıya ulaşamayan bir eylemin, Denizleri kaybetmenin hüznü var.
"Azrail'i atlatırsam bu sene de, seneye Karşıyaka'da Denizlerin mezarında buluşalım, olur mu?" diyor. Sözleşerek vedalaşıyoruz.
/././
İpi çekilen Melih Gökçek ve esas gerçekler: Bunları unuttuk mu?
AKP belli ki Melih Gökçek’in ipini çekmiş, ya da daha doğru bir ifadeyle AKP içerisindeki birileri… Bunun sonucu ne olacak, Gökçek “ben yanarsam herkesi yakarım” pozisyonuna geri dönüp yine kendini kurtarmayı başaracak mı belirsiz. soL, böylesi bir tabloda artık giderek unutulan esas gerçekleri, Gökçek gerçeklerini hatırlatıyor.
Bir süredir Melih Gökçek’e ilişkin ortaya çıkan son skandalları konuşuyoruz.
Almanya’da “yatırımlar” yapan oğlunu, “resmi” kayıtlarda görünen ve inkar ettiği gayrimenkullerini.
Görünen o ki, AKP’nin zaman zaman “içeriyi” de biçen ve bir “parlatma” ve “meşruiyet” kılıcına dönen yargı operasyonlarının son hedeflerinden birisi Gökçek olacak.
Gökçek neden hedefte?
Can Holding operasyonu, Mehmet Akif Ersoy, Rasim Ozan Kütahyalı, Cem Küçük, Tahir Sarıkaya, Süleymancılar ve Kuytulcular derken, Menzil dosyasından önce Gökçek dosyasının açılması olası hale gelmiş durumda.
Peki, neden?
AKP’nin yargı aparatının sadece muhaliflere karşı değil, son dönemde muhaliflerle dans eden ya da kendi yol haritasını uygulamaya çalışan iç unsurlara uzandığı çok fazla dosya gördük. Yani operasyonlar bir süredir sadece dışa doğru değil, aynı zamanda içe doğru da devam ediyor.
Bunun yanı sıra iktidarın en büyük sopalarından biri olan “yargı” aynı zamanda en büyük zayıf karınlarından birine dönüşmüş durumda. Bu alanda büyük bir meşruiyet kaybı yaşanıyor. Tam da bu nedenle bir süredir “faili meçhullerin” üzerine giden, tarikat yolsuzluklarını gündem eden, Cem Küçük, Rasim Ozan gibi isimleri tutuklayan bir yargı fotoğrafı sunulmaya çalışılıyor; yeni bir meşruiyet alanına sahip olma, yeni ve sağlam darbeler vurabilmek adına.
Bu iki uç arasında Gökçek’in tam olarak hangi noktadan vurulacağını kısa süre içinde göreceğiz.
Ancak söz konusu isim Gökçek olunca son dönemde ona dair gündeme gelen iddiaların buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu söylemek gerekiyor.
soL, böylesi bir tabloda artık giderek unutulan esas gerçekleri, Gökçek gerçeklerini hatırlatıyor.
Kimdir Melih Gökçek, işte budur…
"Dün bir Zaman Gazetesi ilavesini aldım. 'Ankara 'da seçime doğru' diye... 'Başkent'in yeni 'şehriemin'i kim olacak?' yazıyor. Altında CHP adayı Mansur Yavaş, MHP adayı Mevlüt Karakaya ve BBP adayı Remzi Çayır var. 20 yıldan beri benle içtikleri su ayrı gitmeyen bu kardeşlerime ben ne yaptım? Hangi kötülüğü yaptım? Hangi kötü sözü söyledim? Hangisinin kalbini kırdım? İnsan vicdan eder ya böyle bir şey var mı? İnsanların gözleri böyle nasıl kör olabiliyor? Hizmet hareketine ben yıllarca yardım ettim. Her türlü fedakârlığı yaptım. Onlar istemediler ben teklif ettim. Çok değerli, çok samimi insanlar var içinde. Hele tabanı pırıl pırıl insanlar. İki tane oğlum var iki oğlum da Samanyolu'ndan mezun. İki tane torunum var Samanyolu Okulları'nın versiyonu sayılan Atlantik Okulları'nda okuyorlar. Yani çocuklarımı hizmet hareketine emanet ettim. Evlatlarımı, torunlarımı onlara güvendiğim için emanet ettim.”
Ne kadar hüzün verici değil mi?
O da aldatılmış işte…
Ancak söz konusu isim Melih Gökçek ise “itiraflarının” altında dahi bir sopa olduğunu asla unutmamak gerekir: “Biz Başbakan'a gittik bu olayların benzerlerinin olacağını söyledik. Başbakan'ın bize söylediği söz şudur ‘Bunlar bizim kardeşlerimiz. Bir daha böyle düşünmeyin ve yanıma böyle gelmeyin’ dedi. Bu Başbakan'ı bu hale getirdiler. Bu başbakan bundan sorumlu değil. Eğer Başbakan bunlar hakkında ters düşünseydi kaç tane üniversite yerini bunlara verdi. Verir miydi?”
İşte kimdir Melih Gökçek sorusuna verilecek yanıt, tam olarak budur.
Kendi günahları ve suçlarına ortak olduğunu düşündüğü isimleri, son derece “samimi” şekilde, ince ince işlemesini bildi hep.
Biraz da bu sayede şimdiye kadar "postu deldirmediği" söylendi...
Bunları unutacak mıyız?
Şimdilerde Gökçek’in oğlunun biriktirdiği servete ve tapulara dair çarpıcı veriler ortaya çıkıyor.
Hiçbiri önemsiz değil kuşkusuz ancak Gökçek bugünlerde ortaya çıkan “dosyalara” sığmayacak, sığamayacak kabarıklıkta bir sicile sahip.
AKP iktidarının başkenti yeniden dizaynı, Cumhuriyet'in izlerini tahrip etme operasyonu bizzat Gökçek eliyle yürütüldü.
O “dinazorlar” üzerinden alay edilen bir figür olmayı başardığı oranda, yani herkes cambaza baktığı sırada başkentin tüm ilerici hafızasını, kent tarihini yerle bir etti.
Bu yüzden Ulus’ta bir cami için tarihi İller Bankası binasını, üstelik de mahkeme kararı aksi yönde olmasına rağmen bir gece yarısı operasyonuyla yıktığında, muzaffer bir komutan gibi poz vermesini bilmişti.
Verdiği o poz, Gökçek’in yargılanması gereken asıl karelerden biri olarak hafızalara kazındı.

Ancak şimdi lafı bile edilmez oldu.
Oysa Gökçek dosyasının asıl konularından biri tam da budur.
Ankara’nın parsel parsel Cemaat’e, patronlara, tarikatlara peşkeş çekilmesinin nedenini neden uzakta arayalım ki?
O poz her şeyi anlatmıyor mu?
Atatürk Orman Çiftliği’nin dört bir yandan biçilmesi, parça parça yok edilmesi bu yüzden değil mi?
ODTÜ Ormanı bu yüzden yok edilmeye başlanmadı mı?
Gökçek, AOÇ ve ODTÜ Ormanı saldırısına aynen devam eden Mansur Yavaş’ı bu nedenle tebrik etmiyor mu?
Kent suçları, yolsuzluk iddiaları ve şaibeli ihaleler
Gökçek’in kendisine ve oğluna dair son dönemde ortaya çıkan dosyalar, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere bir “ip çekme” operasyonunun habercisi gibi duruyor.
Ancak mesele gerçekten ortaya çıkan bu servetten ibaret değil.
Gelin size daha önce de gündeme gelen bazı Gökçek vukuatlarının dökümünü hatırlatalım, “bunları gerçekten unutacak mıyız?” diye sorarak:
10 milyar lirayı aşan usulsüzlük
CHP Ankara Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Ertan Işık’ın açıklamaları gidelim önce. Gökçek döneminde yaşanan usulsüzlüklerle ilgili yaptıkları incelemeye ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunan Işık, “Uzmanların yaptığı kaba taslak hesaplardan, rantın 10 milyar lirayı geçtiği anlaşılıyor. Rant ve bu rantı elde edenlerin değişik bağlantıları var. Sağlıklı soruşturmalarla, bu kişilerin, tutunacak dalları yok” demişti, tablonun vehametini ortaya koymuştu.
17-25 Aralık sonrası Cemaat kanallarına reklam desteği
Cemaat bankasında küçük bir hesap açmanın bile Cemaat’e maddi destek olarak değerlendirilip tutuklama gerekçesi yapılmasına rağmen, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “milat” olarak nitelendirilen 17-25 Aralık soruşturmasından 3 ay sonra, Gökçek tarafından cemaatin yayın organlarına reklam parası aktarıldığı ortaya çıkmıştı. Gökçek’in Ankapark reklamı için KHK ile kapatılan Samanyolu TV, Samanyolu Haber TV, Kanaltürk ve Bugün televizyonlarına 375 bin TL’lik reklam verdiği ortaya çıkmıştı.
15 Temmuz’un ardından dikkat çeken satış
Ankara Büyükşehir Belediyesi, Melih Gökçek’in belediye şirketi olan BELKA A.Ş. üzerinden “uçuş okulu kurmak” amacıyla piyasa değerinden yüksek fiyata aldığı 15 uçak ve 1 helikopter nedeniyle, BELKA A.Ş. Yönetim Kurulu üyelerine “görevi kötüye kullanmaktan” suç duyurusunda bulunulmuş, suç duyurusunda bulunulan isimler arasında Hüseyin Gülerce’nin kardeşi İbrahim Gülerce ve Adil Öksüz’ün akrabası Ömer Öksüz de yer almıştı. Gökçek’in “Seğmen Uçuş Okulu” projesi gerçekleşmeyince piyasa fiyatından yükseğe alınan uçaklar 17 bin 500 TL’ye Vizyon Havacılık’a satılmıştı. Satışın, 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından yapıldığı da tespit edilmişti.
İhaleye fesat karıştırma suçlaması
Ankara Büyükşehir Belediyesi Belbeton A.Ş.'nin özelleştirilmesine ilişkin ihaleye fesat karıştırmaktan dönemin Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında suç duyurusunda bulunulmuş, belediyenin teftiş raporunda 16 milyon 241 bin 345 dolar zararın Gökçek, encümenler, ilgili bürokratlar, onay mercileri ve Detay Bağımsız Denetim ve Danışmanlık AŞ’den tazmini için dosyanın hukuk müşavirliğine gönderileceği belirtilmişti.
Milyonlarca liralık inşaat usulsüzlükleri
Gökçek’e ilişkin usulsüzlük iddialarının başında inşaat işleri gelirken, bunlardan biri de geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkmıştı. Söğüt İnşaat'a satılan 90 bin metrekarelik alana emsal değişikliği ile 450 bin metrekarelik inşaat izni verildiği ortaya çıkmıştı. Büyütülen inşaat alanına Metromall AVM ve Metromall Konutları projesi yapılırken, söz konusu değişiklik satış öncesi gerçekleşseydi, belediyenin 100 milyon liradan fazla gelir elde edebileceği tespit edildi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Fen İşleri Daire Başkanlığı’nın son yıllarda açtığı 8 ihalede toplamda 1,5 milyar dolardan fazla iş alan Söğüt İnşaat'ın, bizzat Melih Gökçek'e ait olduğu iddiaları gündeme geldi.
536 milyon lira borçlanma yetkisi aldı, parayı başka işlerde kullandı
Melih Gökçek’in, 'Tatlar Arıtma Tesisleri’nin yenilenmesi' gerekçesiyle Büyükşehir Belediye Meclisi’nden toplam 536 milyon TL borçlanma yetkisi aldığı ancak bu parayı başka işler için kullandığı ortaya çıkmıştı. Gökçek hakkında, “Görevi kötüye kullanma” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunuldu.
Gökçek’in Hacı Bayram’a ilgisinin nedeni ortaya çıktı
Melih Gökçek ve ailesine yakın isimlere Hacı Bayram-ı Veli Camii ve çevresinde verilen yerler hakkında ABB Teftiş Kurulu aracılığı ile inceleme başlatılmıştı.
İnceleme sonrası ortaya çıkan bazı bilgiler şunlar olmuştu:
- Melih Gökçek’in eşi Nevin Gökçek’in Onursal Başkan olduğu SOS Vakfı’na Belediye iştiraki ANFA tarafından 10 yıllığına düşük kira bedelleri ile kiralanıp esnafa fahiş bedellerle kiralanan 3 adet iş yeri ve 1 adet lokanta,
- SOS Vakfı’nın 28-29 yıllığına kullanım hakkını aldığı köşkler ve muhtelif binalar,
- Cami çevresinde Gökçek ailesi ile ilişkisi bilinen, daha önce Belediye’den 100’ün üzerinde işletmeyi kiraladığı kamuoyuna yansıyan Korkutata ailesine tahsis edilen mezarlık alanının Mansur Yavaş döneminde Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından iptal edilmesi,
- Korkutata ailesine verilen 8.326.682 TL’lik, Hacı Bayram-ı Veli cami çevresi, sokak ve meydan düzenlenmesi, kentsel tasarım yapım işi,
- Aş evi olarak projelendirilen yerin bir kısmının ticari olarak kiralanarak menfaat sağlanması,
- Bu yerler ile ilgili olarak yapılan ihalelerde ciddi usulsüzlük emarelerine rastlanması.
Heykellere 342 milyon, kapılara 31 milyon lira
ABB Kent Estetiği Daire Başkanlığı’nın verileri ise Gökçek döneminde yapılan gereksiz harcamaların en çarpıcı örneklerini oluşturdu. Melih Gökçek döneminde Ankara’ya yapılan heykeller için 342 milyon TL, giriş kapıları için 31 milyon TL harcandı.
Arkadaşının boş arsası için 778 bin liralık usulsüzlük
Melih Gökçek’in 40 yıllık arkadaşı Refah Partisi eski milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın boş arazisini ‘depo yapacağım’ diyerek Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi ANFA'ya kiralattığı, boş arsa kirası olarak Ceylan’a üç yıl için 778 bin 323 TL kira ödediği ortaya çıkmıştı.
576 milyon liralık usulsüzlük
Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi ANFA tarafından 2015 yılında 1,7 milyar TL’ye ihale edilen “Parklar, Refüjler, Yan Bantların Yeşil Alanları, Piknik Alanları, Rekreasyon Alanları, Mezarlıklar, Havuzlar ve Göletler ile Belediye’ye Ait Tesislerin Bitkisel, İnşaat, Tesisat, Elektrik, Bakım ve Onarım Hizmet Alımı” işine yönelik olarak Teftiş Kurulu soruşturması tamamlandı.
Soruşturma sonucunda Belediye’nin 576 milyon TL’lik zarara uğratıldığı gerekçesi ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.
Olmayan fabrikalar alındı, milyonlarca lira ödendi
Gökçek döneminde yapılan işlemleri araştıran belediye bünyesindeki komisyon dikkat çeken bilgiler paylaşmıştı. Belediyenin iştiraki olan Seğmen Su’daki fabrikalar hakkında düzenlenen rapor ve raporda yer alan görüntüler son derece dikkat çekiciydi. Buna göre, AFM isimli bir şirketin, düşük ücretlerle aldığı atıl ve kullanılmaz durumdaki fabrikalar sermaye artırımı yoluyla Belediye iştiraki Seğmen Su adına Belka A.Ş’ye satıldı. İncelemeler sonucu tespit edilen 48 milyon liralık zarar nedeniyle suç duyurusunda bulunuldu. Suç duyurusunda bulunulan isimler arasında o dönemde alımları yapan Belka A.Ş'd yöneticilik yapan Hüseyin Gülerce’nin kardeşi İbrahim Gülerce de yer aldı. Gülerce dışında listede yer alan bir diğer isim, 15 Temmuz firarilerinden Adil Öksüz’ün akrabası Ömer Öksüz oldu.
Belediye bütçesinden 'acil' alınan mobilyaları evine taşıttı
Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in görevden alınmadan 1 ay önce belediye bütçesinden "acil" olarak mobilya aldığını, mobilyaların Gökçek'in evine taşındığını yazmıştı. Böyle bir isimdi Gökçek.
27 milyonluk şirketi 9 milyona özelleştirdi, milyonlarca lira para aktardı
Melih Gökçek’in 2012 yılında 9 milyona özelleştirdiği BEL-YA şirketinin ederinin 26,7 milyon lira olduğu açığa çıktı. Özelleştirmeden sonra da şirkete belediye bütçesinden milyonlarca lira aktarıldığı ortaya çıktı.
Belediye parasıyla terapist
Gökçek dönemine ilişkin en çarpıcı bulgulardan biri, ABB iştiraki Anket A.Ş. üzerinden işe alınan Moldova uyruklu manuel terapist Ana. A’nın, şirkette değil, başkanlık konutunda görevlendirilmesi oldu. Başkanlık konutunda görevlendirilen terapiste maaşı tabii ki belediye kasasından ödendi.
Ankapark rezilliği
Tüm bunların yanı sıra Ankara halkının parasını Gökçek’in şovu için çöpe atmanın en sembolik başlığı Ankapark olmuştu. “Başkent’e yılda 10 milyon turist getirecek. Guinness Rekorlar kitabına gireceğiz” diyen Gökçek’in AOÇ arazisi üzerine yaptığı “park” kısa süre içinde bir “çöp yığını” halini almış, yaklaşık 800 milyon dolara mal olduğu söylenen parkın ihalesine girecek firma dahi bulunamamıştı. Parkı işleten firma ise harcanan bu devasa rakama rağmen son derece sembolik bir miktara ihaleyi alsa da işletemediği parkı işçilerin maaşlarını dahi ödemeden terk etmiş, park yıllarca gelen turistler yerine çalınan kablolar ve çürüyen oyuncaklarla gündem olmuştu.
***