soL "Köşebaşı +Gündem" -5 Ekim 2025-

                                                                https://haber.sol.org.tr/

15. yılında Akkuyu Projesi: Nereden nereye..

(Rüzgar Baturoğlu)

Yılan hikayesine dönen Akkuyu Nükleer Santrali'nin öyküsünü ve sürecin nereye doğru evrildiğini soL okurları için tüm ayrıntılarıyla özetledik.

Cumhurbaşkanı ve beraberindeki heyetin ABD ziyareti sırasında imzalanan Sivil Nükleer İşbirliği Mutabakat Zaptı ve peşinden Rusya tarafından gelen açıklamalar dikkatleri tekrar Akkuyu Projesi'ne çekti.

Akkuyu Projesi 2010 yılında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan, Taner Yıldız’ın ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olduğu bir Türkiye’de AKP’nin özelleştirme ve piyasalaştırma furyasının tam da zirve dönemlerinde imzalandı. O zamanlar doğalgaza olan bağımlılığın azaltılacağı ve iki katına çıkacak elektrik talebinin karşılanacağı söyleniyordu.

İlk nükleer santral projesi olan Akkuyu 2023 yılında tam kapasite devrede olacak, Sinop Nükleer Santrali’nin ilk ünitesi 2023’te devreye girecekti. Akkuyu’yu tamamen Rusya devlet şirketi Rosatom yapacak, ikinci nükleer santral olan Sinop Projesi EÜAŞ ve Japon ortaklığı ile yürütülecek, Trakya’da planlanan üçüncü nükleer santral ise tamamen yerli olacaktı. Hatta Erdoğan’dan sonra Başbakan olan Ahmet Davutoğlu "Üçüncü santrali yeterli insan unsuru yetiştikten sonra 2018-2019’dan itibaren yüzde 100 milli bir şekilde yapma konusunda gerekli çalışmaları başlatma talimatı verdim" diyecekti. 

Akkuyu’nun işletmeye girmesi gereken tarihte ancak inşaatı başlarken Sinop Projesinde Japonya ile yapılan anlaşma iptal oldu, üçüncü nükleer santral projesi ise hiç başlamadı.

Akkuyu’nun kısa hikayesi

Türkiye’nin ilk nükleer santrali için Akkuyu sahası 1976’da seçilmesine rağmen uzun yıllar iptal olan ihaleler ve basına yansıyan rüşvet skandallarının gölgesine proje bir türlü başlayamadı. AKP’li yıllarda 2004’te santralin kurulacağı ilan edildi. 2007’de ilgili mevzuat çıkarıldı ve ihale yapıldı. İhaleyi bugünlerde hakkında yakalama kararı çıkartılan Turgay Ciner’in Park Holding’inin de içinde olduğu bir Türk-Rus konsorsiyumu kazandı. 2009 yılında TMMOB’nin açtığı dava sonucu Danıştay ihaleyi iptal etti. İhale yönteminin çalışmayacağını anlayan AKP hükümeti Kamu İhale Kanunu, Sayıştay denetimleri, Anayasa Mahkemesi’nin yargı çerçevesinden çıkmak için Projeyi bir uluslararası anlaşma ile yürütmeye yöneldi. Böylece 12 Mayıs 2010 tarihinde ““Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahası’nda Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma” imzalandı.

Anlaşması 2010’da yapılan, böylelikle her türlü denetimden azade kılınan Akkuyu Projesi'nde inşaat çalışmaları ancak 2018 yılında başlayabildi. Arap Baharı'ndaki uluslararası konjonktürden nasibini alan proje 2015’te yaşanan uçak krizi ile durma noktasına geldi. 15 Temmuz ertesinde Rusya ile nisbeten (!) düzelen ilişkiler neticesinde verilen süper teşvikler ile proje ivme kazandı. Türk müteahhit olarak önce Cengiz İnşaat sonrasında İÇTAŞ İnşaat’ın dahil olması ile 2018-19 yıllarında inşaat faaliyetleri hareketlendi. Uzun süre 2023’te ilk ünitesinin devreye alınacağı söylenen projede aradan 2 yıl geçmesine rağmen hala elektrik üretimi gerçekleşmedi.

Santrali kim kuruyor, kim işletecek?

2010’da yapılan anlaşma uyarınca %100 Rus sermayesi ile kurulan özel bir şirket olan Akkuyu Nükleer A.Ş santralin kurulmasından sorumlu. Aslında bu açıdan bakıldığında Akkuyu’nun Rusya’daki santrallerden tek farkı Türkiye topraklarında olması. Yine anlaşma uyarınca santralin ömrü boyunca Rus tarafının şirketteki toplam payı hiçbir zaman %51’den az olamayacak. Bu da santralin hiçbir zaman “yerli ve milli” olamayacağını gösteriyor.

Anlaşmada santralin inşası için yüklenici olarak, Rosatom’un yurtdışındaki nükleer santrallerin inşaatı ve modernizasyonu alanında faaliyet gösteren Atomstroyexport şirketi belirlenmiş. Ancak sahada kötü şöhretli Türk müteahhitleri başta olmak üzere pek çok yüklenici ve alt yüklenicinin bulunduğu biliniyor.

İşletme ömrünün 60 yıl olacağı söylenen santral için anlaşmanın maddeleri uyarınca Akkuyu sahası mevcut altyapısı ile birlikte bedelsiz olarak santralin söküm sürecinin sonuna kadar şirkete verilmiş. Yani şirket arazi için de devlete herhangi bir kira ödemiyor.

Santralin halihazırda sahibi olarak görünen Akkuyu Nükleer A.Ş. santralin işleticisi de olacak. İlk iki ünitenin üreteceği enerjinin %70’ini, üçüncü ve dördüncü ünitenin üreteceği enerjinin %30’unu, 15 yıllık bir satın alma anlaşması süresince, KDV hariç 12,35 ABD senti/ kWh ortalama fiyattan devlete satacak. Bu fiyat şu anda elektriğin piyasa fiyatının yaklaşık iki katı. Ancak yukarıda bahsettiğimiz onca teşvik, imtiyaz, yüksek alım garantileri varken proje bir türlü tamamlanamıyor.

Akkuyu’da yolunda gitmeyen ne?

Her fırsatta bir tören düzenlenen Akkuyu’da işler bir türlü rayına girmiyor. Projenin başından beri sorunların ardı arkası kesilmiyor ve çalkantılarla proje gündeme geliyor. En başında, 2014 yılında arapsaçına dönen ÇED raporu hakkında, sahte imzalar ve yetersiz raporların gölgesinde tam da Vladimir Putin’in Türkiye ziyaretine denk gelecek şekilde ÇED olumlu kararı verilmişti.

Ardından uçak krizi ile akamete uğrayan proje süper teşviklerin gazıyla tekrar ivmelense de inşaat faaliyetleri başlar başlamaz betondaki çatlak haberleri ve zemininde yaşanan sorunlar ile gündeme gelmişti.

Covid-19 dönemi hiç durmadan çalışan Akkuyu inşaatı tüm ünitelerinin inşaata başlaması ile devasa bir emek cehennemine dönüştü. Sürekli iş cinayetleri, ödenmeyen maaşlar, kötü muamele, denetimsizlik ve yolsuzluk haberleri hiç kesilmedi. Akkuyu’da 2024 yılı sonuna kadar en az 19 işçinin öldüğü ve sayısız iş kazasının yaşandığı biliniyor.

En son bu yıl ABD yaptırımları ve finansman krizleri ile gündeme gelen projede Cumhurbaşkanının ABD ziyareti sonrası Rusya’dan peşpeşe gelen açıklamalar yine siyasi konjonktürün projeyi çalkantılarak sürüklediğini gösteriyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın ABD’de olduğu günlerde Bakan Yardımcısının ise Moskova'da düzenlenen "Dünya Nükleer Haftası" kapsamında Akkuyu’nun reaktör kabının yola çıkmasına ilişkin törende, Rusya’da olması dikkatleri çekiyor. Hemen ardından Rusya’dan gelen “'Finansman çözüldü, inşaat sürecek” açıklaması da bu durumu kanıtlar nitelikte.

Akılcı bir planlama ve denetim sürecinde ilerlemeyen projenin ne zaman biteceği bilinmez, ancak her koşulda çalkantılarla devam edeceği açık. Peki, bitmesinin bize ne faydası var? 

Faturalar düşer mi?

Nükleer santrallerin yüksek miktarda elektriği görece düşük maliyetlerle ürettiği ve çok düşük miktarda yakıt ile çok yüksek elektrik üretildiği yıllardır söylenegelir. Enerji ve elektrik üretim teknolojilerindeki maliyet hesapları ve teknik tartışmaları bir kenara bırakıp Akkuyu Projesi'ne odaklanalım.

Halihazırda Türkiye’de elektriğin piyasa takas fiyatı kilovatsaat başına 6,5 – 7,5 dolar sent civarında seyrediyor.

Akkuyu'nun alım garantisi bu fiyatın neredeyse iki katına denk geliyor.

Ayrıca santralin tek başına ülkenin elektriğinin %10’unu karşılayacağı söyleniyor. Böyle bakıldığında ülkedeki elektriğin yüzde 10’u mevcut fiyatın iki katına mal olacak.

Bu durum şüphesiz faturaların yukarı çekilmesi veya alım garantisini karşılayacak kurum olan EÜAŞ’ın zarar etmesi sonucunu doğurur.

Ayrıca, yakıtta tamamen Rusya’ya bağımlı olunması başka riskleri de bereberinde getiriyor. Projenin her siyasi çalkantıdan etkilendiği göz önüne alındığında ve düzen siyasetinin çalkantıdan azade olmasının olanaksızlığı da göz önünde bulundurulduğunda santralin güvenli işletilmesi tehlikeye giriyor.

Son olarak, kâr güdüsü ile işletilen bir nükleer santralin kabaran faturalar dışında ne kadar büyük felaketlere neden olabileceği Fukuşima Kazası ile görülmedi mi? Tamamen özel sektöre terk edilmiş bir nükleer santral sadece Mersin değil, bölgede yaşayan tüm halklar için tehlikeli.

Berlin'deki Kürt-Yahudi Kongresi'ni okumak

(Tevfik Taş)

Kongreyi örgütleyen asıl arka plan, Alman istihbaratı ve İsrail'dir. Garp cephesinde yeni bir şey yok gibi görünmesine karşın, Kürt–Yahudi Kongresi'nde ilk kez İsrail'in Kürt örgütlülüğü içindeki derin bağları açığa çıkmış oldu.

'Berlin Birinci Kürt–Yahudi Kongresi'' 7 Eylül 2025 tarihinde gerçekleştirildi. 

Adı tam olarak bu. "Birinci" olarak ilan edildiğine göre devamı da gelecek. 

Sözü geçen kongrenin resmi organizatörlüğü iki derneğe ihale edilmiş: Almanya Kürt Toplumu ve WerteInitiative adındaki Almanya Yahudi birliğinin bir yan kuruluşu. Gayrı resmi örgütleyiciler ise Almanya İçişleri Bakanlığı ve İsrail Başkonsolosluğu.

İsrail/ABD mandası olmaya pek hevesli Barzani çizgisinin Almanya'daki uzantıları üzerinden hayata geçirilen ''kongre'', doğrudan Alman devletinin İsrail ile koordine ettiği bir etkinlik.

Organizasyonu düzenleyen figürlerin Türkiye kökenli olması sözü geçen çizginin Kürt ulusal hareketi içinde güç kazanmaya başladığının da işareti olarak okunmalı. Öcalan'ın "reel sosyalizmin ağır etkisi altında'' kaldığı döneme lanet okuyarak kapitalizme nihai olarak ikna olduktan sonra geliştirdiği sınırları belirsizleştirerek Kürt sorununu çözmeye dair düşünsel egzersizler yapması dışında Barzanici ekol, geleneksel mandacılığın Kürtler ve Kürdistan için en "gerçekçi" çözüm olacağına dair inancın propagandasını bu etkinlik ile ilan etmiş oluyordu.

Almanya Kürt Toplumu Derneği Genel Başkanı Ali Ertan Toprak ile bu organizasyonun daha az görünen ama daha "derin"deki adamı Mehmet Tanrıverdi kimdir, yakından tanıyalım.

Kamuoyunda Yeşiller Partisi olarak da bilinen ''Bündnis 90/Die Grünen'' partisine "gençlik hevesiyle" üye olan Ali Ertan Toprak, Yeşiller'in sosyal demokratlarla imzaladığı yeni göç politikasını gerekçe göstererek partisinden istifa ediyor. Ardından olgunluk döneminde ilk iş olarak göçmen karşıtı politikaların amiral gemisi Hristiyan Demokrat Birlik Partisi CDU'ya kapağı atıyor. "Yürü ya kulum" denilerek Alman devleti ile olan derin bağları giderek güçleniyor. Nihayetinde Almanya İçişleri Bakanlığı ve İsrail sponsorluğunda Berlin Birinci Kürt–Yahudi Kongresi'ni örgütleyen ekibe dahil oluyor.

Ali Ertan Toprak, İsmet Siverekli adlı YouTuber'ın programında hızını alamayarak, ''Kürt halkının yüzde 90, yüzde 95'i bu kongrenin arkasında'' 1 diyerek ne kadar palavracı olduğunu da ifşa etmiş oluyordu. Oda TV'de Osman Erbil'in kendisi ile yaptığı programda bol bol liberal demokrasi ve İsrail muhipliği yapan Toprak, İsrail'den "bölgenin batılı değerleri savunan tek demokratik ülkesi" diye söz ederek, gerçek anlamda nerede konumlanmak ile kimin kullanılanı olmak arasındaki çizgiyi kalın hatlarla belirginleştirmiş oluyordu.

Almanya Kürt Toplumu Derneği Kurucu Başkanı Mehmet Tanrıverdi ise "Federal Almanya Liyakat Nişanı'' verilmiş bir karanlık figür. Siyasal yaşamına başladığından beri her dönem Kürt ulusal hareketinin ''ılımlı'' ekseninde yer almış. 2010 Anayasa Referandumunda ''yetmez ama evet"çi cephenin Almanya ayağını örgütleyen ekip içinde aktif yer alıyor. Mehmet Tanrıverdi de Ali Ertan Toprak gibi, neredeyse aynı zaman aralığında üyesi olduğu partiden istifa ediyordu. Sosyal demokrat SPD'nin popüler üyeleri arasında yer alan Thilo Sarrazin'in göçmen karşıtı söylemine SPD yönetiminin sessiz kalmasını gerekçe göstererek SPD üyeliğinden istifa etmişti. İçişleri Bakanlığı'nın envanterinde özel yeri olan Tanrıverdi, etkili görevlere getirilerek, devlet tarafından fonlanmaya devam etmektedir.

'İslamofobi' niçin raflardan kaldırıldı?

Göçmenlik başlığında nasıl bir politika izlenmesi gerektiği üzerine kafa yoran Alman kuruluşları ve kişilerin üzerinde mutabık kaldığı iki eğilim vardı: Çokkültürlülük ve Alman kültürünün avangardizmi. Bu iki eğilimden birincisi liberaller tarafından savunulurken, sosyal demokratlar ve Yeşiller üzerinden izlenen politika en iyimser durumda dahi kalın surlarla örülmüş gettolar yarattı. Ve sosyal demokratlar dahi iflas eden bu siyaseti savunamaz duruma düştü. Sarrazin çığırtkanlığı tam da "ben dememiş miydim"e dairdi. Diğer eğilim, Alman öncü kültürü ise Hristiyan Birlik Partileri CDU/CSU'nun geleneksel tutumuydu ve şimdi yürürlüğe konulan da budur. Zamanın ruhuna kulak vermiş Ali Ertan Toprak ve Mehmet Tanrıverdi profilindeki figürler, o günlerde çokkültürcüyken bugün Alman kültürünün önceliğini savunan cepheye yerleştiler.

Bir dönem Alman liberalizminde ''İslamofobi'' başlığı tartışılırken, bugün bu başlık tamamen unutulmuş hatta unutturulmuştur. Niçin? Çünkü ABD/İsrail ortaklığının Ortadoğu'ya dönük harita–kadastro politikalarında radikal değişiklik var da ondan! Arap, Fars, Türk düşmanlığı geçer akçe ilan edildiğinden beri İslamofobi raflardan kaldırıldı. Kimse sokakta Gazze'de yapılan soykırımı protesto etmemeli, yoksa antisemitizm yapmış olur! Ali Ertan Toprak ve Mehmet Tanrıverdi gibi Alman istihbaratının maşası kişiler için ise durum, Kürt şovenizminin hanesine artı olarak yazılabilecek fırsatlara alan açmıştır. Onun için Kürt yurttaşına ve onun eşitlik ve özgürlük mücadelesine değil, İsrail'in koltuk çıkacağı Barzanistan'a odaklanmanın tam zamanıdır!

İsrail'in maşası olma ikrarı ile aba altından sopa gösterme salınımı

Independent Türkçe'nin muhabiri Gülbahar Altaş, ''Tarihin ilk Kürt-Yahudi Kongresi Berlin'de gerçekleşti: Kim, ne dedi?'' 2 haber/yorumunda sözü geçen kongrenin haberini sunmaktan ziyade ballandıra ballandıra propagandasını yapan bir tarafgirlikle kaleme aldığı yazısında, ''İsrail ile Kürtler arasındaki ilişkiler, özellikle 1990'lardan sonra Irak Kürdistan Bölgesi'nin özerklik süreciyle birlikte güçlendi. İsrail, bu dönemde Kürtlere hem askeri hem de diplomatik destek verdi. Ancak bu destek hep gayri resmi düzeyde kaldı. Kürt siyasetçiler, bölgesel dengeler nedeniyle İsrail ile açık bir ittifak kurmaktan çekindiler ve işbirliğini genellikle gölgede yürütmeyi tercih ettiler. Bu bağlamda, Berlin'de düzenlenen kongre, söz konusu tabunun yıkılması ve ilişkilerin daha şeffaf bir temele oturtulması açısından tarihî bir adım olarak değerlendirilmektedir" sözleri ile Yahudi derken İsrail'i, Kürt derken de Barzani'yi kast edildiğinin ikrarı içindedir. Bu, ağızdan kaçan bir ikrar da değildir. Belli ki, "artık açık konuşmanın zamanı gelmiştir" diyen bir nobranlığın cesareti ile ilan edilmiş bir ikrar ile karşı karşıyayız.

Independent Türkçe muhabirinin "haber"e ilişkin dolgu malzemesi yaptığı demokratik değerler vurgusu, ırkçılık karşıtlığı iradesi, bölgesel barış ve benzeri lafların amacının, bir terör devleti olarak İsrail'in şiddetle ihtiyaç duyduğu meşruiyet arayışını karşılamaya dönük halkla ilişkiler çalışması olduğu gizlenemeyecek kadar gözler önündedir. Bir de verdiği istatistiki veriler var ki, tadından yenmez! Almanya'da ''yaklaşık 2 milyon Kürt'' yaşadığı "bilgisi" aktarılırken, bu "bilginin" nasıl ve nereden derlendiği açıklanmıyor. 

2024 resmi verilerine göre Almanya'da yaşayan 25,2 milyon göçmenin yüzde 12'si Türkiye kökenli, yani toplamda 3 milyon.3 Etnik kökene göre yapılmış resmi bir veri olmamasına karşın, bu sayının hangi kriterlere göre yapıldığı bilinmiyor. Şayet Türkiye'den Almanya'ya göçmen olarak gelen insanların nüfus kütükleri üzerinden bir değerlendirme yapılıyorsa, en başta bizzat Almanya Kürt Toplumu Derneği Genel Başkanı Ali Ertan Toprak'ın Ankara doğumlu olması ile uydurulan şablona uymaması gerekiyor! Ama atış serbest tabii, köken avcılığı yapmak artık moda.

Kürt siyasetinin Öcalan çizgisi adına sözü geçen kongreyi değerlendiren Yeni Yaşam yazarı Nesrin Akgül ise şu değerlendirmede bulunuyordu: 

"Öcalan’ın hedeflediğinin aksine, güncellenmeyen ve 'Demokratik Birlik Sözleşmesi'ni inşa edemeyen Türk devleti için İsrail-Kürt ittifakının hangi sonuçlara yol açacağı kulaklara küpe edilerek hızla adım atılmalıdır. Fırtınayı görmezden gelip limana demir atılmazsa, dalgalar gemiyi batıracaktır.'' 4

Yeni Yaşam yazarının "uyarısı" çok açık: "Çözüm süreci" adına kodlanan Yeni Osmanlıcı stratejinin gereksinim duyduğu adımlar atılmazsa, Kürt siyaseti İsrail'e dümen kıracaktır. Bahçeli-Erdoğan ikilisine selam çakılmış oluyor yani.

YouTuber İbrahim Halil Baran5 da kongreye katılan kişilerden biriydi. Kürt ulusal hareketinin Barzanici ekolüne yakınlığı ile tanınan Baran, sözü geçen kongreye ilişkin övgü dolu değerlendirmelerinde Yahudi ve Kürt düşmanlığının aynı kaynaktan beslendiğine dair düpedüz en pespaye cinsten yalancılığa dayanan video sonda, ne düzeyde bir süzme şovenist olduğunu da bir kez daha ilan etmekten geri durmuyor. "2800 yıllık Kürt–Yahudi ilişkilerinde" (ifade bu), Kürt'ten Kürdistan'a geçmenin gerekliliğini öne sürerken, İsrail/ABD planlarının ateşli bir şakşakçısı olarak kaleminden kan damlarcasına ettiği lafların pekala ayrımındadır.

Kongre'yi aslında kimler organize etti?

Kongrede, Alman hükümeti adına İçişleri Bakanlığı Parlamenter Müsteşarı Christoph de Vries (Hristiyan Demokrat Partili/CDU) ve İsrail'in Berlin Büyükelçiliği temsilcisi Guy Giladi konuşma yaptı. Açılış konuşmaları, WerteInitiative Başkanı Elio Adler ve Almanya Kürt Toplumu Başkanı Ali Ertan Toprak tarafından gerçekleştirildi.

Katılımcılar arasında öne çıkan isimler şunlardı: Shila Erlbaum (Almanya Yahudileri Merkez Konseyi, Siyaset ve Din Bölümü Yöneticisi), Rebecca Schönenbach (Totalitarizm araştırmacısı), Cahit Başar (Almanya Kürt Toplumu Genel Sekreteri), Mirjam Rosenstein (WerteInitiative üyesi), Maria Kireenko (Akademisyen), Fatma Keser (Sivil toplum temsilcisi), Veysi Dağ (Hebräische Üniversitesi), Peşrew Muhammed (Akademisyen) İbrahim Baran (YouTuber, PAKURD kurucusu) ve Abdullah Demirbaş (Eski Diyarbakır Sur Belediye Başkanı).

Kongre'yi örgütleyen asıl arka plan, Alman istihbaratı ve İsrail'dir. Alman emperyalizmi daha öncesinde de Alman İslam Konferansı düzenlemiş, İsrail karşıtı olası örgütlülükleri denetim ve baskı altında tutacak bir dizi kararı hayata geçirmişti. Bu açıdan bakıldığında garp cephesinde yeni bir şey yok gibi görünmesine karşın, Kürt–Yahudi Kongresi'nde ilk kez İsrail'in Kürt örgütlülüğü içindeki derin bağları açığa çıkmış oldu.

1https://www.youtube.com/watch?v=7PUD2fgSdr8

2https://www.indyturk.com/node/764717/haber/tarihin-ilk-k%C3%BCrt-yahudi-kongresi-berlinde-ger%C3%A7ekle%C5%9Fti-kim-ne-dedi

3https://www.bpb.de/kurz-knapp/zahlen-und-fakten/soziale-situation-in-deutschland/61646/bevoelkerung-mit-migrationshintergrund/

4https://yeniyasamgazetesi9.com/yahudi-kurt-kongresinin-dusundurdukleri/

5https://yeniyasamgazetesi9.com/yahudi-kurt-kongresinin-dusundurdukleri/

                                                                                 /././

İsrail'le ticaret yalanı: Şu an 7 Türk gemisi Aşdod Limanı'nda!

(Yalçın Çuğ)

Ticaret Bakanı Bolat yalan söyleyeli iki gün, AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan yalan söyleyeli iki saat oldu. Siz bu haberi okurken, Türk patronlar İsrail'in Aşdod Limanı'nda "gemilerini yüzdürüyor".
Kamer Marine tarafından işletilen "Bozkurt" isimli gemi şu anda Aşdod Limanı'nda. (Fotoğraf: Kamer Marine)

"Bir kez daha belirtmek isterim ki Türkiye Cumhuriyeti olarak halkımızla, devletimizle hep birlikte İsrail'in bu saldırılarının karşısında durduk. Ve de 1,5 yıldan bu yana Türkiye, İsrail'de hiçbir şekilde ihracat, ithalat dahil, transit ticaret dahil dış ticaret yapmamaktadır. Gümrüklerimiz İsrail için kapalıdır. Ve dış ticaret işlemi sıfırdır."

Bu sözler iki gün önce Ticaret Bakanı Ömer Bolat tarafından sarf edildi.

"Bu kadar eskiye gitmeyelim" dersek, daha birkaç saat önce, ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze planını "fırsat penceresi" ilan eden AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konuşmasında şöyle demişti:

"Tek bir masumun daha ölmemesi ve Gazzeli yavruların yüzünün gülmesi için ne yapılması gerekiyorsa Türkiye olarak bunu yapmaya devam edeceğiz. Rabb'im Gazze'nin huzura kavuştuğunu görmeyi bize, milletimize, Filistin davasına destek olan vicdan sahibi herkese nasip etsin diyorum. Buradan Gazzeli mazlumlara dayanışma mesajlarımızı iletiyor, Türkiye'nin her zaman yanlarında olacağını tekrar ifade ediyorum."

İsrail'le ticaret 9 Nisan 2024'te kısıtlandı, 2 Mayıs 2024'te ise tamamen durduruldu. En azından AKP'nin kamuoyuna duyurduğu buydu. 

Ticaret Bakanı Bolat, özellikle "transit ticaret dahil" vurgusu yapmıştı. Yani gemideki yükün başka bir ülkeden alınıp, Türkiye'ye uğramadan İsrail'e götürülmesi bile "sıfırlanmıştı".

Oysa soL'un aktaracağı bilgiler, transit ticaretin yanı sıra doğrudan ticaretin bile şu an sürmekte olduğunu ortaya koyuyor.

Patronların tek yaptığı geminin bandırasını, yani direkte dalgalanan bayrağı değiştirmek. Oysa patron Türk, şirketi işleten Türk, kimi örneklerde malın yüklendiği limanlar bile Türk limanları.

Hatta ve hatta bu gemiler şu anda bile İsrail kara sularında demirlemiş bulunuyor.

Türkiye'den yola çıktılar İsrail'e vardılar

Her ne kadar İsrail'le ticaretin durdurulduğu iddia edilsede bu iddia gerçeği yansıtmıyor. Türk şirketlere ait ve Türk şirketler tarafından işletilen gemilere başka ülkelerin bayrağı takılıyor ve bu gemiler Türkiye'den yola çıkarak İsrail'e varıyor.

Şahin 2

2 Eylül’de İzmir Aliağa'daki Nemrut Limanı’ndan kalkan Vanuatu bayraklı "Şahin 2" isimli gemi, tam bir ay sonra yani 2 Ekim’de İsrail’in Aşdod Limanı’na vardı. 

Gemide her ne kadar Büyük Okyanus ülkesi Vanuatu'nun bayrağı bulunsa da geminin sahibi RS Shipping isimli Türk şirket, gemiyi işleten ise bir başka Türk şirketi Baba Gemi İşletmeciliği.

Bozkurt

Liberya bayraklı "Bozkurt" kargo gemisi de 9 Eylül’de Fethiye’den yola çıktı. 27 Eylül’de Aşdod Limanı’na vardı. 

Bu geminin sahibi “Bozkurt Marine SA” ama her ne hikmetse şirketin faaliyet merkezi Marshall Adaları. Gemiyi işleten şirket Kamer Marine Denizlik IC ise İstanbul merkezli bir Türk firması.

Bazıları da ticarete aracılık ediyor

Vera Rose

Kamer Marine Denizclik IC başka bir gemide de karşımıza çıkıyor. Fakat burada ufak bir fark var. Kadir Çolak Shipping & Trading’e ait olan “Vera Rose” isimli kargo gemisini işleten Kamer Marine Denizcilik IC, bu sefer rotasına Türkiye’yi eklemiyor. 

Mısır’ın Port Said Limanı’ndan 26 Eylül’de yola çıkan Saint Kitts ve Nevis bayraklı gemi, ertesi gün Aşdod Limanı’na ulaşıyor. Yani bu sefer Kamer Marine Denizcilik IC ticarete aracılık eden şirket konumuna yerleşiyor.

Navin Harrier

Aynı yöntemi kullanan başka Türk şirketleri de var. İstanbul merkezli “Nordic Cyclone” şirketi, sahibi olduğu “Navin Harrier” isimli gemiyi, bir başka Türk şirketi Bright Denizcilik ve Gemi’ye kiralıyor.

Bright Denizlik ve Gemi de Marshall Adaları bayrağına sahip kargo gemisini 10 Eylül’de Yunanistan'ın Sousaki Limanı'ndan yola çıkartıp dört gün sonra Aşdod Limanı’na ulaştırıyor.

Benigane

Bu yöntemi izleyen bir diğer şirket de Aras Gemicilik. 

Palau bayraklı kargo gemisi “Benigane”, 3 Ekim’de Kıbrıs Cumhuriyeti’nde bulunan Vassiliko Limanı’ndan yola çıkıyor, 4 Ekim’de Aşdod Limanı’na varıyor.

Jasim

Rotasına Türkiye'yi eklemeden İsrail'le ticarete aracılık eden Türk şirketlerden bir başkası Archbulk Gemi İşletmeciliği. Şirket, sahibi olduğu Saint Kitts ve Nevis bayraklı kargo gemisiyle İsrail ticaretine hizmet ediyor.

Mısır’ın El Ariş kentinden 1 Ekim’de çıkan “Jasim”, ertesi gün Aşdod Limanı’na ulaştı.

İş cinayetleriyle gündeme gelen şirket de listede

Öte yandan listemizde dikkat çeken bir şirket daha var. Kestrel Denizcilik ve Ticaret LTD’ye ait “Kestrel S” isimli kargo gemisini işleten Armador Gemi İşletmeciliği.

Armador Gemi İşletmeciliği, EOS Group'un patronu Ebru Paylan Şenkaya'ya ait şirketlerin biri. EOS Group bünyesindeki gemi ve işletmelerde bugüne kadar 16 işçi yaşamını yitirdi. Son cinayet Güllük Limanı'nda yaşandı. İhmalleri, riskleri tek tek kayda alan operatör Mehmet Şah Ece, zorla çıkarıldığı vincin devrilmesiyle geçen sene hayatını kaybetti.

Patron Şenkaya işçileri umursamadığı gibi Filistinlileri de umursamamış olacak ki, Armador Gemi İşletmeciliği’ne ait Liberya bayraklı “Kestrel S” isimli kargo gemisi 1 Ekim’de Aşdod Limanı’na ulaşmış.

                                                ***

Saygı başka, kaygı bambaşka! - Umur Talu / T24 -

Her biat adımı, sizi sizden alıp kudretlinin yamacına taşır. Yamaç, dağın zirvesi değil, aşağılarıdır. Tırmanıyorum sandığında bile düşebilirsin!

Saygı ile biat arasında ince değil, kalın bir çizgi var. Ya bu tarafta kalırsın ya o tarafa geçersin!
 
Biat etmenin kabaca iki türlüsü mevcut sanırım: Biri, boyun eğmek, eğmek zorunda hissetmek, teslim olmak, tahakküme diren(e)memek, belki dert bile etmemek. Bu “pasif.” Diğeri “aktif.” Yanaşmalık, yalakalık, yılışma, yaltaklanma. Nedense hepsi de “Y!”
 
Çok tartışılan mesele ya Meclis Resepsiyonu, Cumhurbaşkanı ve “muhalif” konukları. CHP ile TİP’in katılmaması, kendi siyasi kararları. Diğer “muhalefet”in katılma kararı da öyle.
 
Nihayetinde “seçilmiş bir cumhurbaşkanı” var, “seçilenler”den oluşan bir Meclis var; iki karar da kendilerini ilgilendirir.
 
“Barış süreci”nin tarafı DEM’in, yıllarca, her dönemde, onca zulümden, onca Meclis’ten atılma kararından, onca mapusluktan sonra, bu hassas sürece zeval vermemek için katılma kararına da bir şey diyemem. Lakin “katılmak” başka “el pençe öne atılmak” başka olabilir! Yıllar sonra “meşruiyet”inin
kabulünün gereğini yapmak başka, “meşrebi”ne pek uymayan bir duruşun başka olması gibi.
 
Bir resepsiyonu “yumuşamak” için değerlendirmenin başka, o an yumoş yumoş olmanın da başka sayılabileceği gibi.
 
Davutoğlu ve Babacan’ı bu açıdan tartışmam bile! Nihayetinde ne oldularsa, “sayesinde” oldular. Bakan, başbakan rolleri gibi, “Muhalif” rolleri bile Erdoğan’ın sayesinde! Gel deyince gelmeleri, git deyince gitmeleri, gülümse deyince gülümsemeleri, yamacıma otur denince sırıtmaları doğal kabul edilebilir. Erdoğan olmasa ya da onlara makam vermese, yoktular. Erdoğan onları ittirmese de “lider” filan değildiler zaten. Bugün yanıma otur, yarın yanıma gelin dese, koşarlar mı, ben bilemem.
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ile DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Meclis'in açılış resepsiyonunda Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte
DEM’inkinde ise “şaşırtıcı” bir muhabbet vardı. Elbette kabul ediyorum; “barış süreci” olacaksa, bunun birinci aktörü Cumhurbaşkanı. Elbette, bağrına taş basarak bile, onunla temasın, en azından bu süreçteki rolüne saygın, onun ve iktidarın, devletin tavır ve kararlarının oluşmasında da katkın olacak.
     Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM resepsiyonunda DEM Parti ile

Lakin “biat görüntüsü” başka bir şey. Bunu partinin çok isimli ve çok acılı tarihinin de, CHP’ye “kayyum saldırısı”ndaki net desteğinin de farkında, bilincinde olarak söylüyorum. Yıllarca yalnız bırakılmışlığın da.
 
Bunu “medyada biat iğrençliği”ni, AKP’den önce de görmüş, AKP’yle birlikte bunun nasıl bir çürüme, tiksinti verici bir biat-itaat şahsiyetsizliği olduğunu bilerek, bundan tiksinmiş bir kişi olarak da içtenlikle söylüyorum.
 
Her biat adımı, sizi sizden alıp kudretlinin yamacına taşır. Yamaç, dağın zirvesi değil, aşağılarıdır. Tırmanıyorum sandığında bile düşebilirsin! Hele hele, kim ne derse desin, onca yılı “dik duruşlu” geçirmeye, bu ülkenin geleneksel baskı ve dışlama şartlarına direnmeye çalışarak; her manada hayatından, hayatiyetinden edile edile geçirmişsen, “omurga”nın herkesten daha sağlam olması beklenir. Çünkü her deneyim, her acı, her baskı, her yalnız bırakılma, dışlanma, eğer yıkmadıysa, omurgayı tahkim eder. Ne bileyim, en azından öyle zannederim!
 
Çünkü bu ülkenin, “Türkiye partisi” olmak durumundaki her kesimi ilgilendiren ama maalesef muktedirlerin pek umursamadığı, o bir yana, bizzat yarattığı, kanırttığı, kabarttığı bir dolu acısı, trajedisi var. Acı çeken insanları var.
 
Bunlardan biri, DEM geleneğinin belki de en parlak başkanı Demirtaş’ın bir “kin-intikam” mahkumu olarak hala orada olması mesela. Mahkum mu rehine mi, ayırt edilememesi mesela. “Seçilmiş” bir milletvekilinin, Can Atalay’ın da, Osman Kavala ve diğer “Gezi mahkumları”nın da; “seçilmiş” belediye başkanlarının da aynı “hukuk”la içeride tutulması mesela.
 
Sadece “siyasi kin ve intikam” meseleleri değil; bu ülkenin nice annesinin evlatlarının akıbetini merak ederken hırpalanabilmesi; bir annenin öldürülen oğlunun davasında bile saldırıya, tehdide, “engelli” oyunlarına muhatap olması gibi de. İntihar eden gençleri, korumasız bırakılıp katliam gibi cinayetlerde
öldürülen kadınları var.
 
“Tuhaf” tanıklıklarla, acayip ihbarlarla herkesin içeri atılmasının mümkün olduğu bir ülke. “Barış süreci” varken dahi, toplumun birçok kesimi ve ferdine devletin-iktidarın savaş açtığı bir ülkede; saygılı olmak başka, “embeded” yani “ilişmiş” görünmek bambaşka!
 
“Barış” dendiğinde, bu ülke halkının desteği, AKP ve DEM’in toplam oylarının da ötesinde. Yıllarca “terör-terörle mücadele-şehitler” sarmalında ve iktidarların bunun üzerinde de oynamasıyla nefret ve kin biriktiren insanların bu dönüşümü bile saygıdeğer. Eğer hakkaniyetli yürütülür, gerçekten demokratik bir sürece de kapı açarsa, kim ne diyebilir.
 
Ne var ki, halihazırdaki tüm acılar, baskılar, iktidarın toplumun önemli bir kesiminin hayatına, zihnine, geleceğine karşı savaşı, tahakküm sevdası, baskısı sürüp giderken, bir resepsiyonda, tamam makama “saygı”nı da göster, olan bitenlerden “kaygı”nı da…
 
Ne diyeyim başka: İtalya ve İspanya gibi “müslüman” ülkelerde, Gazze ve Sumud filosuna İsrail saldırıları için halk sokaklara dökülürken, işçiler barikat kurup ve greve giderken; resepsiyonun olduğu başkentte Gazze protestocuları bile devlet dayağı yiyip toplanıyor. İsrail’in hamisi Trump’ın yanından kalk, ülkendeki Gazze protestocusunu hırpala!
 
Burada “saygı”na diyecek yok ama yüzünden, gönlünden “kaygı” eksilmeyecek. O zaman makama (ve barışa) saygıyla el de sıkarsın elbette, ama ellerini biatımsı birleştirip gülüp durmazsın pek!
 
Bütün bunları, Cumartesi Anneleri’ni, kemikleri 18 yıl sonra bir çukurda bulunan Seyhan’ı, 12 yaşında 13 polis mermisiyle öldürülen Uğur’u ve daha nicelerini, bir de “Seni başkan yaptırmayacağız” dediği için “kin-intikam mahpusu” olan Demirtaş’ı da, yıllarca yazdığım gibi yine aklımdan çıkarmadan yazdım, bitti!

Umur Talu / T24 

Jakobenizmden jelibonizme… Bir 'Türkiye Yüzyılı' Ankara’sı - Ali Yaşar / soL -

'Zira yoktan var etmek yerine hazır olanı yağmalamaktan başka bir hüneri olmayan 'yeni Ankara' hattının estetikten nasiplenmemiş bu denemesi, hormonlu Jelibona maruz kalmış eklektik bir felaketten fazlası değil. Siz okurları köksüzlükle malul bu “Yeni Ankara” havasına maruz bıraktığımız için de özür dileriz.'

Mehmet BOZKURT anısına - Ankara, Ankara güzel Ankara…

Caddelerin dili demişti sevgili Mehmet Bozkurt, 1920 devrimi ve sonrası Ankara’yı anlatmak için. “Bu yazı tarihi cadde, bulvar ve sokak adlarından hareketle bir okuma denemesidir” diye de eklemişti 10 Ekim 2021 tarihli o nefis yazısında.

Bozkurt aynı yazısında Osmanlı'dan Cumhuriyet’e geçişin kadrolarının, muasır medeniyet seviyesine erişme ideallerinin yollarından biri olarak gördükleri mekânsal düzenlemelerin önce Ankara üzerinde denendiğinden, bu yanıyla Ankara’nın kurucu ideoloji tarafından bir model şehir olarak da görüldüğünden bahseder.

Tarihsel bir dönem ve kuruluşa tanıklık ve yataklık etmiş bir mekânın, kurucu ideolojiye uygun bir tarih anlatısı ile bir hafıza mekânı olarak tasarlanıp düzenlenmesi ne kadar da şık ve hoş olmuştur.

Ve ne hazindir ki, bozkırın ortasında yoktan var edilen bu şehir, ağırlıklı olarak çeyrek asırdır kurucu ideolojinin tasfiyesiyle birlikte hafıza mekânlarına dönük bir hiçleştirme operasyonuna da sahne oldu. Genişleyen çeperi ve değişen çehresiyle Ankara, kabına sığmayacak hale gelmiş sermaye sınıfının arayışları ve düzenin ihtiyaçları kapsamında yeni bir kurguya mekân olmaktan kurtulamadı.

Son kırk yılda, emekçi halk için taşların bağlanıp köpeklerin salındığı bir cehennem yaratıldı. Bir elinde sopa bir elinde havuç, köpeksiz köyde değneksiz gezer gibi gezen siyasi iktidar, bir yandan kentin hafıza mekânlarını yozlaştırıp bozarken, diğer yandan hem ihtiyaca hem de kendi meşrebine uygun yeni bir anlatı inşa etmeye soyundu.

Makûs talihi Cumhuriyet’le değişen 1923 Ankara’sı, yüz yıl sonra kurucu ideolojiyle birlikte o ideolojiye içkin kentsel belleği de kazımaya yeminli bir ekibin elinde çürüme ve çoraklaşmayı birlikte yaşamaktan kurtulamadı. Yaşadıklarını da ağzı var dili yok, anlatamadı.

1923 Ankarası’nın dilini, caddelerinde, derelerinde arayıp bulan, bulmakla da kalmayıp çözümleyen Bozkurt’un, o pek hoş ve pek öğretici denemesinden cesaretle biz de bir heves, bir Ankara havası alalım dilerseniz.

Seni görmek ister her bahtı kara…

1923 Devrimi ile Birinci Meclis'ten yola koyulan Cumhuriyet, Ulus’tan 1071 rakımlı Çankaya sırtlarına doğru kuzey güney istikametinde yerleşip gelişirken, ilanının 14’üncü yılında yitirdiği kurucu önderini, bu aksın batısında, baştan sona aksa hâkim bir tepeye, Anıttepe’de inşa ettiği anıtsal mezara defneder. Ulus’tan Çankaya’ya, aksa hâkim bu tepeden, gözleri üzerinde olsun istenmiştir genç Cumhuriyet’in.

 

Oysa işler başka türlü gider.

Cumhuriyet’in kuruluşunda yadsınamaz bir şekilde harcı olan bir başka genç Cumhuriyet’e, Ekim Devrimi’nin Sosyalist Cumhuriyeti’ne mesafeli duran kurucu kadroların sınıfsal tercihlerinin bir sonucu olarak solunu budadıkça sağa açılan ardılları, dümene buyur ettikleri “batı”yla iş tutmanın bir çıktısı olarak, Cumhuriyet’le püskürtülmüş “Cumhuriyet düşmanı gericilikle” düşüp kalkmakta beis görmez. Cumhuriyet’i Cumhuriyet yapan tüm değerler içi boşaltılıp başkalaştırılırken, Cumhuriyet’in püskürttüğü gericilikle malul ne kadar değer varsa, silsile halinde uyanır. Uyananı ayağa kaldırmak için kolları sıvayan siyasi iktidar, sermaye sınıfından aldığı ‘ihtiyaca binaen’ notlu belgeyle başka bir Ankara kurgulayıp tasarlamaya başlar. Son çeyrek yüzyılda finali yaşanan üç çeyrek yüzyıllık karşı devrime bakınca sermaye sınıfının ilmek ilmek sabrına ve örgütlü aklına şapka çıkarmak gerekse de içinden geçilen dönemin kesif karanlığı öfkemizle birlikte aklımızı da büyütmüyorsa, o şapkada bir çapanoğlu aramak gerek.

Beni bende demem bende değilim

Bir ben vardır bende benden içeri

Ankara’da yeni istikamet, artık kurucu önderin gölgesine terk edilen Ulus-Çankaya hattını, yani “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” politikasında cisimleşen kuruluş felsefesini değil, bu hatta sırtını dönüp, kurucu önderin ulusa miras bıraktığı Orman Çiftliğini önüne serilmiş acem halısı gibi tepeleyen başka bir hattı işaret ediyor.

Yönünü batıya çevirse de ironik şekilde ipi elinden bırakmaksızın kendince bir hat çizmeye çalışan genç Cumhuriyet, başkentini de bu hattın felsefesine uygun şekilde kurgulamaktan geri kalmamış, kuruluş dönemine has dengeci tutum, bir bakıma başkentin yerleşim aksını da yansır. Genç Cumhuriyet’in devleti-ali kurumları, bu yansımanın bir ürünü olarak,  şehrin kuzey güney istikametinde gelişen Ulus – Çankaya hattına yerleşirken bu kuruluş hattı da kuzeye sırtını dönüp yüzünü kıbleye verirken iktisaden yönünü döndüğü batıyı sancak tarafına almayı unutmaz.

Karakterine işlemiş bir dengecilikle yola koyulan genç Cumhuriyet, ikinci savaşla birlikte oynaklığın yerini nispi dengenin aldığı, kutupların ise keskinleştiği bir dönemde, sınıf karakterine paralel kapitalizme kırılan dümenin sonucu olarak, kuruluşunda sıkıca kavradığı ipin ucunu “batıya” kendi elleriyle teslim etmek durumunda kalır.

Sırt çevrilmekle kalmayıp arkasından iş çevrilen Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti çözülüp, ideolojik cepheleşmenin ortadan kalkmasıyla oluşan yenidünya düzeninde, ABD merkezli tek kutuplu yeni düzen arayışı ve bu arayışa bağlı iktisadi ve askeri müdahaleler sonucu sistemin bütününde ortaya çıkan hegemonya krizi, sistemin içyapısında bozulma ve gevşemelere alan açar.

Bu gevşeme halinden cesaret alan sermaye sınıfının istikamet vermesiyle harekete geçen devlet ricali, ucu batının elinde olan iplere beyhude bir çabayla asılarak yeni pazarlar ve güvenli limanlar aramaya koyulurken, rafa kaldırılan “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesinin yerini önce “Güçlü Ordu Güçlü Türkiye” sonra da “Güçlü Türkiye Güçlü Ordu” alır. (1)

Yedi düvele karşı bağımsızlık mücadelesi verilerek kurulan Türkiye Cumhuriyet’i, yeni istikamette estirilen hülyalı mefkûrelerle yedi kıtada at koşturmaya güdülenirken, Türkiye’yi ‘yedi kıtada iş görür mayın eşeği’ gibi gören ve sırtından sopayı olmasa da karnından sıpayı eksik etmeyen NATO’nun arkasında hizalanmaya el mahkûm devam eder.

Karakteri işgal ve yayılmacılık olan bu istikamette her geçen gün daha da yoksullaşıp düşkünleşen halkı ikna etmenin biricik sermayesi yine hamaset olur. Yüksek doz hamasetlere yenileri eklenir, Türkiye yüzyılından girilip İslam kardeşliği bin yıllık ittifaklardan çıkılır. Kime karşı ittifak neye karşı kardeşlik sorulsun istenmez.

Hamaset hedefe ulaşır mı, bilemeyiz. Bildiğimiz, ne vaat edilirse edilsin, vaat edenlerin kim olduğundan bağışık değildir halka düşecek olan. Bir de aklını uykuya yatıran felakete uyanır, onu biliriz.

Sermayenin tüm dünyada öne çıkan bu meşum yönelimi, düzenin bir aygıtı olarak devletleri de buna uygun konseptler geliştirmeye ve bu konseptlere uygun pozisyonlar almaya zorlarken, dünyanın bütün coğrafyaları da irili ufaklı bir sürtünme hali yaşamaya baş gösterdi haliyle. İklim krizinden kaynaklı küresel ısınma mı akıl dışı düzenden kaynaklı iklim krizi mi derken dünyanın harareti bir de bu sürtünme hali nedeniyle yükselip durmakta.

Eski defteri dürse de yeni defter açmaya nefesinin yetip yetmeyeceği meçhul Yeni Ankara’nın, bu ısınmayı en iyi hisseden merkezlerden biri olduğu ne kadar açıksa, bu ısınmanın başlıca aktörlerinden biri olduğu da o kadar aşikâr.

“Yeni Yüzyıla Yeni Ankara” ya da “Öyle Türkiye Yüzyılına Böyle Ankara”

Biraz da bu nedenle olsa gerek, eski Ankara’nın kemgözlü uydulara yakalanan sevkiyatları yeni Ankara’da daha bir korunaklı artık. Gözlerden uzak, sütre gerisinde, yerin altında.

Tüm bunları nereden mi çıkarıyorum!

Google sağ olsun kuş olup uçamayan fakir faniler için kuş gibi süzülebilen, değil seksen günde sekiz dakikada devriâlem yapabilen uygulamalar icat etmiş. Çeşit çeşit uydu ve algılama ile elektronik bilişim sistemleri ile dünya artık köy kıvamında. Kimin gözü kimin üzerinde karışık biraz.

Beni sorma bana bende değilim

Suretim boş yürür dondan içeri

Yeni Ankara diyorduk. Bu yeni Ankara’yı tahayyül edebilmek için biraz da haydar olmak gerek. İşte bu Google Earth denen mendebura tıklayınca, az biraz haydar olabiliyorsunuz misal.

Eski Ankara’yı, merasimsiz gömdükleri Devlet Mezarlığı’yla birlikte, ardına yahut doğu cephesine alan “Yeni Ankara” yürütmesinin konuşlandığı külliye, Orman Çiftliği’nin Beştepe gibi mutena bir noktasında, konuşlandığı yeni hattın başına bir amiral gemisi gibi kurulmuş, görebilirsiniz, lakin bahçesinde olması gereken tescilli Marmara Köşkünü göremezsiniz. (2) Eski Ankara’yı gömdükleri, önce kilit vurup sonra 15-16 Temmuz’da kanına girdikleri faniler için diktikleri şehitler anıtıyla kapattıkları görkemli sayılabilecek Devlet Mezarlığı’nın kapısını da göremezsiniz. Tepenin ardında Silahtar Caddesi’nde kalan gözden ırak yeni kapıyı ise biraz aramanız gerekir. (3)

İşi şansa bırakmamak için olsa gerek Ankara’nın yeni istikametini imleyen yeni hattın aşağı ucunu ise Bağlıca’da mukim müsteşarlıktan başkanlığa terfi teşkilatı matruşkanın tuttuğu görülüyor. (4)

Hat başlarında bulunan muhitlerin isimlerinden hareketle bu yeni hatta artık Beştepe-Bağlıca diyebiliriz.  İşte bu yeni hattın hemen sağ cenahında, hat boyunca açılan Ankara Bulvarı’nın sağında ise, demiryolu hattı ile paralel İstanbul yolu boyunca, şimdi Fatih Sultan Mehmet Bulvarı diye anıyoruz, eski Ankara’nın bir dizi askeri yerleşkesi de bu yeni hatta intibak etmiş durumda.

Beş-Bağ da diyebiliriz, bu hattın hemen sol cenahında, artık Dumlupınar Bulvarı olmuş Eskişehir Yolu’na paralel açılan yeni bulvara ise yeni Türkiye’nin genetiğine uygun olarak Sakıp Sabancı adı verilmiş. Güler Hanım mutlaka görmüş ve gereğini yapmış olmalı diye değerlendirilebilir. İşte kıymeti kendinden menkul bu müteşebbis şahsiyetin, doğrusu patron olsa gerek, adını taşıyan bu bulvar ile Eskişehir Yolu namlı Dumlupınar Bulvarı’nın arasında kalan bölgede ise ATO, TOBB, SPK, MGK gibi kelli felli sermaye örgütleri ve onların güvenliğiyle ilgilenen milli kurulumuz, karma on bir gibi sıralanmış. Bunlara eşlik eden irili ufaklı AVM kılıklı iş merkezi ve holding binalarını saymazsak, fazlalık gibi duran bir AŞTİ var. Muhtemel ki ömrü fazla değil, son demlerini yaşıyor olmalı. Üstelik tabiatı gereği bu habitata da uymuyor.

Eskişehir Yolu namlı Dumlupınar Bulvarı’nın öte yakasında, biliyorsunuz ODTÜ, Hacettepe, Hacettepe’den bölme Yıldırım Beyazıt Üniversitesi gibi değişik semptomlar gösterme potansiyeli olduğundan şüphelenildiğini düşünebileceğimiz bir takım kurumlar sıralanmış. Arasına Bilkent gibi genetiğiyle oynanmış kimi hücreler serpiştirilmişse de buralar pek tekin durmuyor olsa gerek, bu bölgenin Ahlatlıbel İncek arasında kalan yüksek kesimleri, mebzul miktarda yargı ve güvenlik teşkilatının yanı sıra koca kulak BTK ile muhasara altına alınmış gibi. Beş-bağ mı demeli, baş-buğ mu diye anmalı kestiremedim, işte o necip yüzlü baş yücelik hattının sol yanına düşen Dumlupınar Bulvarı ile bu tekinsiz bölgenin içine de başta diyanet işleri namlı eli kılıçlı gözde kurum olmak üzere bir dizi kurum yerleşmiş. Adı yadigâr Çukurambar ise arada kaynamış görünüyor.

Eski Ankara’nın Ulus-Çankaya hattına batı yamacındaki tepeden göz kulak olan Anıttepe misali bu Beştepe-Bağlıca hattına da Eskişehir Yolu namlı Dumlupınar Bulvarı’nın hemen gerisinden iliştirilmiş bir yapı var, anmadan geçersek eksik kalır. Yalnız Ulus-Çankaya hattına aziz bir tepeden bakar gibi bakan kurucu önderin kabrinden farklı olarak, hattın Beştepe ucuna yakın bir noktada kalan bu yapı pusuya yatmış bir kötülük abidesi gibi duruyor. Üstelik pek öyle iliştirilmiş gibi de değil, bildiğiniz yavuz hırsız gibi duran bu yapı için, yağma hasanın böreği gibi yağmalanan Orman Çiftliği arazisinden hallice de bir parça koparılmış. Kambersiz düğün olmaz derler ya, hah işte bu melun yapı düğün yerinin kamberi, USA elçiliğidir. (5) Beştepe’de mukim saraya yürüyelim desen aheste vaziyet yarım saat, AKMerkez’e uğrayıp iki laflayalım desen on dakikalık mesafe.

Farkındayım, detaya girdikçe harman yerine dönen bu yazıyı toparlayıp bağlamak gerek.

Şehrin keşmekeşinden, gerisine aldığı ve şimdilerde 15 Temmuz Demokrasi Müzesi’ne ev sahipliği yapan Devlet Mezarlığı ve hendek gibi açılmış Mevlana Bulvarı ile sıyrılan ve sanki subaşı tutar gibi Beştepe-Bağlıca hattının üst başını tutan Beştepe’de yerleşik saraydan batı yönüne doğru uçmayı hayal edebiliriz şimdi. Hayal etmek diyorum zira Ziya gibi eniştesi olmayanın, o sarayların, hele hele ki külliyeli olanların tepesinde gerçekten uçması mucize kabilinden bir şey olsa gerek.

O nedenle hayali olanı biraz da faraziyeden kurtarmak adına, ‘Made in USA’ menşeili sevgili Google Earth hazretlerine atlayıp az biraz haydar olabiliriz.

Kâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi
Kâh inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni

Biliyorsunuz Haydar olunca kanatlanabiliyoruz. Haliyle Devlet Mezarlığı’nın şöyle yüksekçe bir kısmından burnumuzu garp cephesine verip, bir miktar da yükselip, Bağlıca’ya doğru baksak göz alabildiğine AOÇ topraklarını görürüz. İşte önümüzde uzanan o arazide süzüldüğünüzde önce sarayı, sonra da gözden ırak olmasın misali sarayın önünde tutulan Gazi Orduevini görürsünüz. Eski Ankara’nın gözde mekânının yerleştiği yükseltinin hemen ardında ise etrafına göre alçak bir kottan istikamete alınan hattı diklemesine keserek geçen Anadolu Bulvarı’nı göreceksiniz.

Başka ne görebilirsiniz!

Bulvarın hemen ardında diklemesine yükselen sırtın tepesinde etrafı açık, kendisi yeşillikler içerisinde, ferah bahçeli küçük bir yapı. İlk dikkat çeken ne derseniz, kanaatimce tam takır kuru bakır kıraç bir arazinin ortasında kalmış vaha misali bir bahçe diyebilirim. Haydar olup uçmadan görmenin pek mümkün olmadığı bir yükseklikte sütliman duran bu yapı, devlet beyin bağ evi gibi duruyor olsa da kurcalamayı pek akıllıca bulmam doğrusu. Neden derseniz, şu kadarını söyleyebilirim. Ankara’nın namlı trafiğinde bile yeni hattın sağ cenahını tutan Ankara Bulvarı’nın, her iki istikametinden bu yapıya giriş çıkış izin veren mühendislik harikası dalma çıkmalarla bir karabatak gibi girip çıkmak mümkün görünse de ne yalan söyleyeyim pek öyle elini kolunu sallayarak gidilecek bir yer gibi durmuyor orası. (6)

Neyse biz tehlikeli sulardan çıkıp konuyu toparlamaya bakalım.

Demin bir kuş gibi kanatlanıp bir parça yükseldiğimiz konumdan, istikameti koruyarak bir miktar daha yükselmeye ve verimli çiftlik arazisi üzerinde ilerlemeye devam edelim. Eski zırhlı birlikleri geçince hemen ilerideki yüksekçe düzlükte, yeni hattın alt başını tutan Bağlıca’da mukim görkemli ve gizemli teşkilat binasını görmemeniz ihtimal dışı. Geniş ve korunaklı bu araziden Mehmet Akif Ersoy Bulvarı’yla ayrılmış diğer genişçe araziye bakarsanız da hummalı bir inşaat faaliyeti gözünüze çarpacaktır. (7)

Voltran gibi duran bu yapı da ne ola ki derseniz benim fikrim, SADAT’çı Adnan paşaya atfen “mehdi gelecek ortamı ona göre hazırlıyoruz” olabilir.

Holding binalarında yuvalanmış, Enver Paşa'ya rahmet okuturcasına Mavi Vatan, Turkuaz Vatan, Uzay Vatan derken mülk aşkını arşa vardırıp Cosmos seferine çıkan paşalardan sonra, Adnan paşanın da ortamı mehdiye hazırlamaya kalkması pek makul sayılmalıdır. Hani paşaya hak verenler ‘Dünya Armagedon’a hazırlanıyor, biz mehdiye hazırlanmışız, çok mu?’ diye sorabilirler. İhtimal dâhilindedir.

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

‘Velhasıl kelam’ dermiş eskiler, biz de diyelim.

Birinci-İkinci Meclis’ten son Meclis’e, yüz yıllık macerasında Türkiye, Ulus Devlet temelli, Yasama ağırlıklı, Üretim, Kalkınma ve Sanayileşme doktrininden, toplumun kimlikler temelinde parça pinçik edildiği yürütme merkezli bir güvenlik doktrinine geçişe, millet oyalansın misali bir kenara bırakılan meclise de noterden hallice davranıldığı bir dönem ve dönüşüme tanıklık ediyor. Meclisi ve serbest seçimleri defnetmeye niyetliler. Hazırlanıyorlar.

Kahir ekseriyetin değersizleştirilmiş hayatı ve emeğiyle palazlanmış sermaye sınıfının kabına sığmakta zorlandığı bir Türkiye’de, sermayenin yayılma ve genişleme eğilimi bir fantezi ya da paranoya değil gittikçe acılaşan bir tecrübe haline gelmiştir. İçerde semirmenin de dışarda yayılmanın da faturası en küçük hücresine kadar ayrıştırılmış ve yoksullaştırılmış emekçi halka kesilecektir.

Yüz yıllık tarihin değişmez sabiti ise ülkeyi yıkımdan kurtarabilecek yegâne güç olan toplumsal itirazın örgütlenmesini engellemek uğruna uygulanan anti-komünizm olmuştur. İktidarın sınıfsal ayrım ve çelişkileri gizlemek için sarıldığı bu anti-komünizmin arkasında ayrıcalıklarını kaybetmekten korkan bir sınıfın tarihsel korkusu var. Nazım Hikmet, ‘hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu’ der onlar için.

Görüyoruz ki Ulus-Çankaya hattı, yani Misakımillî, yani Yurtta Sulh Cihanda Sulh, yani Lozan, yani Cumhuriyet, “Türkiye Yüzyılı” dedikleri ikinci yüzyılın eşiğinde bir ayak bağı ve atılması gereken bir yük olmuş. Emperyalizmin dümen suyunda sayısız vatan evladını cephelere sürerek insanlık tarihini kan deryasına çeviren akılsızlığın bir parçası olan, hülyalı hayallerle memleketi yok olmanın eşiğine getiren meşum mefkûre, mezarından çıkmış, Koç zadelerin Mustafa’nın tabutunda sancak olmuş.

Anlıyoruz ki düzen istim üstünde, uzun süredir sancak alabanda kıvamına getirdiği ülkeyi Beştepe-Bağlıca hattından estirilecek hamaset bezeli rüzgârların önüne katıp, pupa yelken demeye hazırlanıyor.

Gözlerini dönülmez akşamın ufkuna dikip biz başka âlem isteriz diyenler, evet onlar da bu karanlıktan ve yaklaşan fırtınadan iskele alabanda demeden, dahası bunun için dümene geçme iradesi göstermeden çıkmanın mümkün olmadığını söylerken, çıktıkları yolda nedamet getirmemiş Cumhuriyetçilere de, özü sureti bir yeni bir Cumhuriyet’in yolunu gösteriyorlar.

 Söylemeden geçmemeli; 1920 cumhuriyetini Ankara caddelerinden şiir kıvamında okumak mümkün ve zevkli bir deneme olsa da Beştepe-Bağlıca hattında böyle bir şans yok. Zira yoktan var etmek yerine hazır olanı yağmalamaktan başka bir hüneri olmayan “yeni Ankara” hattının estetikten nasiplenmemiş bu denemesi, hormonlu Jelibona maruz kalmış eklektik bir felaketten fazlası değil. Siz okurları köksüzlükle malul bu “Yeni Ankara” havasına maruz bıraktığımız için de özür dileriz. Sürçülisan etmişsek affola.

Ali Yaşar / soL

(1)    https://www.ntv.com.tr/turkiye/tsk-slogani-degistirdi-turkiye-guclu-olu…

(2)    https://politeknik.org.tr/sarayin-aoc-talani-suruyor-marmara-kosku-yerl…

(3)     https://www.diken.com.tr/ataturk-orman-ciftliginin-ak-saray-gazabinda-s…

(4)     https://www.ahaber.com.tr/video/gundem-videolari/son-dakika-mitin-yeni-…

(5)    https://www.gazeteduvar.com.tr/abd-buyukelciligi-mimarlarin-tepki-goste…

(6)     https://twitter.com/Tr724/status/1030177390255906816

(7)    https://www.trthaber.com/haber/gundem/turkiyenin-yeni-savunma-karargahi…;

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -3 Ekim 2025-

İşçi alacaklarının güvencesizliğine son örnek ve TPI iflası -Hüseyin İrfan Fırat-

Bu günlerde yine ülkemizde işçilerin emeklerinin güvencesizliğine ilişkin bir feryat yükseliyor. Feryat bu kez İzmir’den. ABD merkezli rüzgâr türbini kanadı üreticisi TPI Composites, “mali sıkıntılar” nedeniyle iflas başvurusunda bulundu. Ardından bununla da kalmayarak, Türkiye’deki fabrikalarını adı sanı bilinmeyen bir firmaya (XCS Composites L.L.C-FZ) devretmesi, işçilerin karşı karşıya kaldığı belirsizlik ve hak kayıplarının son örneği olarak karşımıza çıktı.

Bilindiği gibi TPI işçileri dört aydır grevdeydiler ve toplu sözleşme masasında yüzde 120 oranında zam talep ettiler, işverenin yüzde 30 teklif karşısında 13 Mayıs’ta greve çıktılar ve teklifin yüzde 80’e yükseltilmesinin ardından da greve devam kararı aldılar. İşçiler taleplerine yanıt beklerken şirket 11 Ağustos’ta ABD’de iflas başvurusu yaptı. 4 Eylül’de ise fabrikanın Dubai merkezli XCS Composites’e devredileceği açıklandı.

Bu son örnek aynı zamanda ülkemizdeki yerli sermayeli kimi kuruluşların sendika karşıtlığını yabancı sermayeli kuruluşların da nasıl benimsedikleri ve kendi ülkelerinde yapamayacakları benzer işveren oyunlarını ülkemizde nasıl gerçekleştirdiklerini gösteren somut bir örnektir.

İşverenlerin işçilerin sendikal örgütlenmeleri karşısında yetki itirazı ile başlayıp, işyeri kapatma, hileli iflas, mal kaçırma gibi yöntemlere başvurdukları ve işçi tarafının bu yöntemlere karşı başlattıkları yasal süreçlerin yıllarca sürdüğü, ardından bu süreçlerin çoğunun işçilerin mağduriyet ve hak kayıpları ile sonuçlandığı hepimizce bilinmektedir.

Ülkemizde konuya ilişkin yaşanılan benzer pek çok örnek bulunmakla birlikte, bunlardan en çok ses getiren ve kamuoyunca bilinen bir vaka Uzel Makine Sanayi ve Ticaret AŞ örneğidir. 1960’lı yıllarda yerli traktör üretmeye başlayan Türkiye’deki ilk büyük sanayi işletmelerinden biri olan bu fabrikada, 2013 yılında iflas kararı verilmiş ve tasfiye işlemleri başlamıştır. Ancak, 2.200 işçinin maaşları ve tazminatları yıllarca ödenmemiştir. 2020 yılında, maaşlarını 13 yıldır alamayan işçiler fabrika önünde yeniden direnişe geçmiştir. Bu olayda işçiler, 2 milyar 300 milyon lira değerindeki fabrika arsasının 223 milyona satıldığını ve kamunun zarara uğratıldığını iddia ettiler. Ayrıca, fabrika sahipsiz kaldığı dönemde üretim bantları ve traktörler parça parça çalınmış ve fabrikanın güvenlik önlemleri kaldırılmıştı.

Benzer şekilde yakın geçmişte:

• Real: Zincir marketler iflas veya tasfiye süreçlerinde işçilerin hakları eksik ödenmiş, mağduriyetler yaşanmıştır.

• Bimeks: Elektronik perakende zincirinde konkordato süreci işçilerin alacaklarının tahsilini zorlaştırmıştır.

• İş Gıda AŞ (Kentucky/Pizza Hut Türkiye): Şirketin Türkiye operasyonlarının kapanmasıyla binlerce işçi maaş ve tazminatlarını alamamış, işçiler belirsizlik içinde kalmıştır.

• Yimpaş: Geçmişteki iflas süreçlerinde çalışanlar uzun yıllar maaş ve tazminatlarını tahsil edememiştir.

Şimdi TPI somut olayına dönecek olursak akla gelen yine pek çok belirsizlik ve soru var. Bunların başlıcaları şunlar: Grevdeki bir işyeri devredilebilir mi, devralan grev ve toplu iş sözleşmesi haklarını tanıyacak mı, devir alan şirket üretimi sürdürecek mi ve işçileri çalıştıracak mı, devir protokolünde işçilerin hakları nasıl yer alıyor, devralan toplu iş sözleşmesini değiştirebilir veya sınırlayabilir mi, işçiler haklı nedenle fesih yapabilir mi?

Bu soruları çoğaltabilmek elbette mümkündür, ama bunların ötesinde akla gelen en önemli bir diğer soru da bu iflas ve devir olayının sırf sendikalaşan ve greve çıkan işçilerden ve onların haklarından kurtulmak için hileli bir iflas olup olmadığı, hatta devir alan bu adı sanı bilinmeyen şirketin paravan bir şirket olup olmadığı sorusudur.

Bu ve benzer olaylarda hep şuna vurgu yapıyoruz: Türkiye’de işçilerin karşı karşıya kaldığı en temel sorunlardan biri, işçilik haklarının devlet güvencesi altında olmamasıdır. Bu durum, iflas, konkordato veya şirket devri gibi hallerde işçilerin fiilen haklarını alamamasına yol açmaktadır. Yaşanılan örnekler işçilerin haklarının çok daha sağlam yasal düzenlemelerle korunmasının somut bir zorunluluk olduğu ve bu güvenceler sağlanmadığında mağduriyetin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.

                                                      /././

AYM Başkanı açıkladı: "13 yılda 81 bin hak ihlali"

AYM ile Türkiye Adalet Akademisi'nin ortaklaşa düzenlediği programda konuşan AYM Başkanı Kadir Özkaya, "2012'den bugüne 81 bin 481 hak ihlali kararı verildi" dedi.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, 'Mülkiyet ve Adil Yargılanma Hakkı Kapsamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi Uygulamalarında Güncel Meseleler' konulu programın açılışında konuştu. Özkaya, bireysel başvuru istatistiklerini açıkladı.Anayasa Mahkemesi ile Türkiye Adalet Akademisi ortaklığında hakim ve savcılara yönelik düzenlenen eğitim programları kapsamında 'Mülkiyet ve Adil Yargılanma Hakkı Kapsamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi Uygulamalarında Güncel Meseleler' konulu program bugün Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, Adalet akademisi Başkanı Bekir Altun, İstanbul Valisi Davut Gül, İBB Başkanvekili Nuri Aslan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye Hakimi Prof. Dr. Saadet Yüksel, Malta Hakimi Lorraine Schembri Orland, ve Macaristan Hakimi Peter Paczola ve çok sayıda yargı mensubunun katılımı ile gerçekleşti. Programda konuşan Özkaya, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olma sürecini hatırlatarak, "Ülkemiz, bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihtiva eden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne 1954 yılında taraf olmuş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını 1987'de, Mahkemenin kararlarının bağlayıcılığını ise 1990 yılında kabul etmiştir. Bu gelişmelerin ardından 2004 yılında başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere, Türkiye'nin taraf olduğu temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelere üstünlük tanıyan anayasa değişikliğini gerçekleştirmiştir" dedi.
("ANAYASA MAHKEMESİ, HUKUK DEVLETİNİN GÜÇLENMESİNDE TEMEL AKTÖR HALİNE GELDİ") Bireysel başvurunun 2012'den bu yana Türkiye'de temel hak ve özgürlüklerin korunmasında hayati rol oynadığını vurgulayan Özkaya, "Bildiğiniz üzere bireysel başvuru kurumu, 2012 yılından bu yana ülkemizde temel hak ve özgürlüklerin korunması bakımından hayati bir rol üstlenmiştir. Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru yoluyla yalnızca bireylerin hak ihlallerine karşı başvurduğu bir merci değil aynı zamanda hukuk devletinin güçlenmesine katkıda bulunan temel bir aktör haline gelmiştir. Bu yönüyle bireysel başvuru, hem bireylerin hak arayışına doğrudan hizmet etmekte hem de hukuk düzenimizin senkronize bir şekilde gelişimini desteklemektedir" diye konuştu.
("2012 TARİHİNDEN BUGÜNE 81 BİN 481 İHLAL KARARI VERİLMİŞTİR") Özkaya, "Bireysel başvuru sistemi kapsamında bugüne kadar Mahkememize yaklaşık 700 bin başvuru yapılmış, bu başvurularda insan hakları yargısında çok sayıda ve çok önemli kararlar verilmiş, binlerce hak ihlali giderilmiş, anayasal ilkelerin daha görünür ve işlevsel hale gelmesine vesile olunmuştur. Bu yönüyle bireysel başvuru, Anayasa'nın yaşayan bir metin olmasına imkan veren, dinamik ve dönüştürücü bir mekanizma niteliğini haiz olmuştur. Bu bağlamda 23 Eylül 2012 tarihinden bugüne kadar makul sürede yargılanma hakkı dahil toplam 81 bin 481 ihlal kararı verilmiştir. 2024 yılı verileri itibarıyla da yalnızca bir yıl içinde yapılan 70 bin başvuruya karşılık, Mahkememizce yaklaşık 67 bin başvuru sonuçlandırılmış ve aynı dönemde 5 bin 551 ihlal kararı verilmiştir. Bugüne kadar verilen toplam ihlal kararlarından icra süreci devam edenlerin sayısı 75'tir. Şüphesiz bu tablo, bireysel başvuru yolunun vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerini korumada ne denli önemli bir işlev üstlendiğinin açık bir göstergesidir. Dolayısıyla gönül rahatlığıyla ifade edebiliriz ki, Anayasa Mahkemesi, Yüce Milletimizin 2010 yılında verdiği yetkiye dayanarak hayata geçirilen bireysel başvuru sistemini büyük bir kararlılıkla ve başarıyla uygulamaya devam etmektedir" dedi.
(mstfkrc -YORUM)  Bayram Değil, Seyran Değil Eniştem Beni Niye Öptü? halk arasında sıkça kullanılan tekerlemeye çok uygun başkanın değerlendirmesi. Anayasa değişliğinin gündeme getirilmesi, bu tür bahanelerle adım adım gerçekleştiriliyor!

                                                                 ***

Kavganın hacmi AKP’den büyük -Yaşar Aydın-

İktidar blokunun her parçası, Erdoğan sonrası için kılıçlarını kınından çekmiş durumda. Saray, güvenlik, bürokrasi, iş dünyası, tarikat ve partilerin yer aldığı çok katmanlı iç iktidar mücadelesi başladı.

Geçen haftanın üzerinde en çok durulan konusu dolaylı da olsa 'Erdoğan sonrası ne olacak' sorusuydu. Hem AKP içinden hem Saray cenahından konuya ilişkin bolca malzeme verildi. Özellikle Erdoğan'ın ABD ziyareti ve ardından gerçekleşen Trup görüşmesi meseleyi çok daha öteye taşıdı.

Aslında ziyaret öncesi-sonrası yaşanan tartışmalar BirGün sayfalarında uzunca süre yazdığımız Cumhur İttifakı içinde baş gösteren iç iktidar kavgasını doğrulamış oldu. Hatta artık taraflarıyla bile yazılır oldu.

Cumhur İttifakı içinde Erdoğan'ın bir daha aday olması konusunda görüş ayrılığı yok. Ama bunun koşullu bir destek olduğunu da söylemek lazım. Devlet Bahçeli'den HÜDAPAR'a kadar çok geni bir kesim Erdoğan'a 'evet' dedikten sonra Cumhurbaşkanı'nın önüne yapılması gereken ödevleri masaya koyuyor. Koşullu evetin en önemli gerekçesi Türkiye'nin dolu dizgin Erdoğan'sız bir döneme doğru ilerlemesi yatıyor. Destek veren herkesim Erdoğan'a bir de yol haritası sunuyor. Bu yol haritası aynı zamanda Türkiye'nin istikametini belirlediği için tartışma çok boyutlu çok taraflı bir hal alıyor.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın ABD ziyareti sonrası KAAN uçaklarının motorlarına dair yaptığı açıklama AKP içinde tartışmanın alevlenmesine yol açtı. Medyada ve bürokraside tarafları ortaya çıktı. Eski defterler açıldı. O cenahta kavga devam ediyor ve olay bitecek gibi de değil.

FİDAN-BİLAL’İN ÖTESİ

Sesi sokağa taşan tartışma doğal olarak gazetecilerin ve akademisyenlerinde ilgisini çekti. Doç. Dr. Berk Esen yaşananları “İktidar bloğu içinde esas kavga, Erdoğan sonrası Türkiye’nin nasıl şekilleneceği üzerine. Giderek kişiselleşmiş otoriter rejim ayakta mı kalacak (Azerbaycan modeli), yoksa bürokrasi ve güvenlik elitlerinin öne çıktığı bir yapı mı kurulacak (Rusya modeli)?” diyerek özetledi.

Adını koyalım. İfade edilen kavganın bir tarafında Bilal Erdoğan, diğer tarafında ise Hakan Fidan var. Yalnız bu mücadelenin ikisi arasında geçtiğini ve bunun AKP içi mesele olduğunu söylemek doğru değil. Evet, 'Erdoğan sonrası' başladı ve bunun bir tarafında Bilal Erdoğan var. Diğer taraf/taraflar sürekli değişme potansiyeli mevcut. Hakan Fidan'ı mutlak bir namzet olarak görmek, onun elenmesi durumunda kavganın bittiği yanılgısına götürebilir. Çünkü tekrar etmekte fayda var ki bu mücadele içinde MHP, BBP, HÜDAPAR, Saray, aile, güvenlik bürokrasisi, tarikatlar, iş dünyası ve AKP tüm hizipleriyle birer taraf olarak gücü oranında mevcut. Bu yüzdendir ki daha şimdiden kavganın ulaştığı alan AKP ve Saray'ın kapladığı alnın çok daha ötesine geçmiş durumda.

Aranan meşruiyet ABD'de Trump'tan alındığına göre aile Bilal Erdoğan'da ısrar edecek ve bu yolda ilerleyecek. Hem AKP'yi, hem Saray'ı hem de ülkenin iç ve dış siyasetini Bilal Erdoğan'a göre dizayn etmeye çalışacaklar. Tayyip Erdoğan icranın başındayken böyle bir hamleyi önlemek çok mümkün değil. Bunu ABD ziyareti süresinde gördük. Ama başta MHP olmak üzere bu de-facto duruma teslim olmaları beklenmemeli. Belli ki gerilim farklı konular, partiler ve isimler üzerinden devam edecek.

MUHALEFET ÇATLATIR

İktidar blokunun her parçasının yer aldığı ve ülkenin gidişatını etkileyecek mücadelenin bir ucunda muhalefetin olması kaçınılmaz bir durum. Muhalefet, AKP ve Erdoğan yaşadığı iç kavgaları bugüne kadar türbinden izledi. O kavganın sonucunda iki tarafında çatlamasını bekledi. Hiçbirinde beklediği sonuç ortaya çıkmadı. İktidar bloku muhalefetin basıncı olmadığı durumda bu tarihi yarılmayı da atlatma şansına sahip. Bu kadar zayıf ve çaresiz olmasına rağmen bu hala mümkün. Emperyalistlerin desteği, yargı ve güvenlik bürokrasisi bir de bunların üzerine ülke rantını eklediğinizde hala bir kuvvetin ortaya çıkması mümkün. Tabi tersi de.

Muhalefetin ortak tutumu ve direnci artarak devam eder, örgütlü ve programlı bir çerçeveye ulaşırsa Bahçeli geleneksel açıklamasını beklenenden çok önce yapabilir.

                                                            /././

Öne Çıkan Yayın

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN-  Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yı...