Gazeteci Terkoğlu’ndan dikkat çeken iddia: ‘Polis, o mekanda savcıyla karşılaştı’ + Yarının kavgasına bugünden bakalım -Barış Terkoğlu/Cumhuriyet-

Gazeteci Terkoğlu’ndan dikkat çeken iddia: ‘Polis, o mekanda savcıyla karşılaştı’ 

Gazeteci Barış Terkoğlu, uyuşturucu operasyonlarıyla gündeme gelen “Kütüphane” adlı mekâna geçmişte yapılan bir baskında polislerin içeride bir savcıyla karşılaştığını öne sürdü.

Gazeteci Barış Terkoğlu, Onlar TV’de yayımladığı özel haberinde, uyuşturucu operasyonları kapsamında adı geçen “Kütüphane” adlı mekâna ilişkin dikkat çekici bir iddia dile getirdi. Terkoğlu, geçmişte bu mekâna yapılan bir polis baskınında kimlik kontrolü sırasında bir savcıyla karşılaşıldığını öne sürdü.

Terkoğlu, iddiasını İçişleri Bakanlığı’ndaki kaynaklarına dayandırarak aktardığını belirterek, söz konusu mekâna daha önce de operasyonlar düzenlendiğini söyledi. Operasyonlarda uyuşturucu ve kimlik taraması yapıldığını ifade eden Terkoğlu, şu bilgileri paylaştı:

“İçişleri Bakanlığı’ndaki kaynaklarıma Kütüphane mekânını sordum. Geçmişte buraya operasyonlar yapıldığını, uyuşturucu ve kimlik taraması gerçekleştirildiğini, bazı bulgulara da ulaşıldığını söylediler. Bu tarama sırasında içeri giren polisler kimlik kontrolü yaparken bir kişiyle karşılaşıyor.”

Terkoğlu’nun anlatımına göre, söz konusu kişinin kimliğini göstermeyeceğini ve aranamayacağını söylediği, neden sorulduğunda ise kimliğini çıkararak savcı olduğunu bildirdiği iddia edildi: “Bu kişi kimliğini göstermeyeceğini, kendisinin de aranmayacağını söylüyor. Nedeni sorulduğunda kimliğini çıkararak savcı olduğunu bildiriyor.”

Barış Terkoğlu şunları söyledi: https://youtu.be/jZpVUF1gv7w

/././

Yarının kavgasına bugünden bakalım -Barış Terkoğlu- 

Hareket bilinirse doğa öngörülebilir hale gelir.

Türkiye, tartışması hiç bitmeyen bir ülke. Tam duracak derken her şey yeniden başlıyor gibi oluyor. Geleceğin krizleri de bugünden hazırlanıyor.

Yine dilinin altında ne var diyeceksiniz, anlatayım...

2026’ya giriyoruz. İktidardan gelen sinyallere dahi bakarsanız, seçimin yapılması iki yılı bile bulmayacak. Ülkeyi seçime elbette Yüksek Seçim Kurulu (YSK) götürecek.

Bugünlerde YSK’de, muhalefet pek ilgilenmese de kritik bir seçim var. Yargıtay kontenjanından YSK’ye seçilen kurul başkanı Ahmet Yener, üyeler Orhan Usta ve Mahmut Akgün ile Danıştay kontenjanından seçilen başkanvekili Ekrem Özübek, üyeler Ali Ürker ve Battal Öğüt’ün görev süresi doluyor. Bu nedenle, ocak ayının ikinci haftasında, 6 üye için, Yargıtay ve Danıştay’da seçim yapılacak. Ardından göreve devam eden üyelerle birlikte YSK başkanı seçilecek.

MUHTEMEL BAŞKANIN ÖZGEÇMİŞİ

İktidar kulislerinde biraz dolaştım. Sizce “YSK’nin yeni başkanı kim olur” dedim. Hemen herkes Dr. Serdar Mutta ismini verdi. Yargıtay üyesi de olan Mutta, halihazırda YSK’de göreve devam eden üyelerden. İktidar da Mutta’nın YSK başkanlığını desteklediği sinyalini veriyor.

Ama...

Bir çekince olduğunu öğrendim. Tam da şimdi “Muhalefetin eline koz verir miyiz” endişesi Mutta’nın isminin üzerinde bir gölge gibi duruyor.

İyice kafanız mı karıştı? Tane tane anlatayım.

Malum, CHP, “adayımız Ekrem İmamoğlu” dedi. Ardından hızlı bir operasyon silsilesi başladı. Açılan davalarda henüz bir hüküm olmasa da diplomasının iptal edilmesi adaylığının önüne resmen set çekti. CHP halen “adayımız İmamoğlu” dese de yarın yine de İmamoğlu’nun adaylığını YSK’ye götürse de YSK, “Kıbrıs’tan geçişle aldığı diploması iptal edilmiş” diyerek başvuruyu reddedecek. Evet, bunu da kamuoyuna yeni başkan duyuracak.

Peki buradaki sakınca ne?

Malum, son dönemin diploma krizleri İmamoğlu ile sınırlı kalmadı. Yargıdan YÖK’e kadar bir dizi kurumun devreye girmesiyle, özellikle yurtdışından alınan usulsüz diplomalar ya iptal edildi ya da tartışma konusu oldu.

Gelelim Mutta’ya...

YSK’nin resmi sitesinde Dr. Serdar Mutta’nın özgeçmişi var. Meselemizi ilgilendiren kısmı şurası: “Sırasıyla Hüyük, Uzundere, Türkoğlu Hâkimlikleri ile Adalet Müfettişliği, Adalet Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı, İcra ve İflas Hizmetleri Daire Başkanlığı, HSYK Genel Sekreter Yardımcılığı ve Adalet Bakanlığı Yüksek Müşavirliği görevlerinde bulunmuştur. 16.07.2018 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçilen MUTTA, halen Yargıtay Onikinci Hukuk Dairesi üyesi olarak görevini sürdürmektedir. (…) 05.06.2021 tarihinde Yakın Doğu Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Kamu Hukuk Ana Bilim Dalında ‘Ceza Muhakemesi Hukukunda Adli Kontrol’ isimli tez çalışmasıyla da doktora çalışmasını tamamlamıştır.”

YÖK’ÜN 200 GÜN YURTDIŞI ŞARTI

Halen kamuda olup başta Kıbrıs olmak üzere yurtdışından diploma alanlar var. Ancak son dönemin tartışmalarından da korktukları için bu diplomaları görevlerinde kullanmıyor, özgeçmişlerinde göstermiyorlar. Bunun nedeni elbette diplomanın denklik şartlarını sağlamasına dair tartışma. Hele doktora meselesi daha da hassas.

Şöyle ki...

YÖK’ün “yurtdışı doktora denkliği” üzerine bir yönetmeliği var. 6. maddesinin ikinci fıkrasında şu yazıyor: “Doktora eğitiminin YÖK tarafından tanınan yükseköğretim kurumlarında örgün eğitim yöntemiyle alınmış olması şarttır. Üniversitelerarası Kurul Yönetim Kurulu tarafından, doktora yapılan ülke, doktora tez konusu ve içeriği, doktora döneminde ders alınıp alınmadığı gibi her bir başvurunun kendine özgü şartlarının değerlendirilmesi saklı kalmak kaydıyla; doktora eğitimi süresince başvuru sahiplerinin öğrenim gördüğü üniversitenin bulunduğu ülkede en az sosyal bilimler için 200 günmühendislik, temel bilimler, beden eğitimi ve spor bilimleri ve diğer bilimler için 300 gün, sağlık bilimleri için 400 gün bulunması şarttır.”

Yani YÖK diyor ki: “Doktora ciddi iştir, hukuk doktorası için en az 200 gün o ülkeye gidip derse girmelisin”. Örgün eğitimdeki hafta sonu ve resmi tatilleri çıkarırsanız bu aşağı yukarı en az bir yıl demek.

Eski YÖK başkanları ile konuştum. Bu maddenin ciddi bir doktora eğitimi için gerekli olduğunu, bu nedenle yönetmeliğe girdiğini anlattılar.

KULİSLERDE KONUŞULAN DİPLOMA

İşte Yargıtay’dan YSK’ye, iktidar kulislerinden YÖK’e kadar konuşulan konu da bu. Serdar Mutta’nın YSK sitesine konan resmi özgeçmişinde göründüğü gibi kesintisiz bir mesleki süreci var. 2018’den beri Yargıtay’da olan Mutta, 2021’de doktorasını almış. Bunu da resmi özgeçmişine yazdırmış.

İki ihtimal var...

Ya Mutta’ya “istisna” uygulanmış ya da meslektaşlarına fark ettirmeyecek şekilde en az bir yıl Kıbrıs’ta derslerini takip etmiş.

İşte bu garip durum hem yargı hem iktidar kulislerinde fısıltıyla konuşuluyor: Ya muhalefete “1990’deki Kıbrıs’tan usulsüz yatay geçiş nedeniyle diploması iptal olduğu için aday olamaz” diyecek YSK başkanına, muhalefet de “Peki siz Kıbrıs’taki diplomanızı hangi usulle aldınız” yanıtını verirse? Bu polemik seçimin önüne geçerse? Yine bir tantana koparsa?

İşte hikâye böyle...

İki sene içinde yaşanacak tartışmaya bugünden yanıt bulmak için hem Dr. Serdar Mutta’yı hem Adalet Bakanlığı’nı hem de YÖK’ü aradım. Ancak hiçbirinden bir yanıt alamadım. Tartışma kapısı açık kaldı!

Topraktaki çatlağı bugünden gören yarının yarılmasını da öngörür.

/././

Cumhuriyet


halkTV " Köşebaşı" -24 Aralık 2025-

Uyuşturucu dosyasındaki sürpriz isim! "Cumhurbaşkanımızın tensipleri ile…"-Bahadır Özgür- 

Habertürk merkezli başlayan uyuşturucu operasyonundan sürpriz bir isim çıktı: Gürbüz Yiğit!

Hem ifadelerde adının geçtiği olay hem de operasyondan önce yaptığı ihbarda anlattıkları, Yiğit’in soruşturmanın en gizemli aktörlerinden birisi olduğunu gösteriyor.

Nasıl mı?

Önce kim olduğunu kısaca hatırlayalım…
***
Uyuşturucu partilerini organize ettiği ileri sürülen Kasım Garipoğlu’nun babası Hayyam Garipoğlu ile beraber, 1998’deki Türkbank ihalesinden dolayı çete davasından ceza alan Korkmaz Yiğit’in kardeşi.

Korkmaz Yiğit’in hikayesi de bugünün Can Holding’ine benziyordu. Aniden büyümüş, banka almış, sonunda medyaya el atmıştı. Ne olduysa, ondan sonra oldu zaten. Çakıcı ile Türkbank ihalesi için yaptığı bir telefon konuşması ortalığa düşünce, siyaseti de sarsan bir skandallar zinciri tetiklendi. Olayda adı geçen dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz istifa etti, hükümet düştü.

whatsapp-image-2025-12-23-at-07-19-12-1.jpeg(Cem Garipoğlu ve Korkmaz Yiğit, Silivri’de bir dönem koğuş arkadaşıydı.)
İşte Gürbüz Yiğit, içi boşaltıldığı için TMSF tarafından el konulan ağabeyinin diğer bankası Bank Ekspres davasının hükümlüleri arasındaydı. Kısa süre hapis yattı. Ağabeyi Korkmaz Yiğit ise Ekim 2012 ile Haziran 2013 arasında Silivri Cezaevi’nde kaldı. Koğuş arkadaşı Münevver Karabulut’u katletmekten hapis yatan ve cezaevinde intihar eden Hayyam Garipoğlu’nun öz yeğeni Cem Garipoğlu’ydu.

90’lardaki çete-siyaset-sermaye ilişkilerinin merkezinde yer alan iki ünlü ailenin mensupları, bir başka dönemin karanlık ilişkilerinin ortasında yeniden beliriyor.

Gürbüz Yiğit’in bu soruşturmadaki rolü oldukça ilginç. Çünkü eldeki ipuçları, yanıtını şimdilik bulamayacağımız bir soruyu akla düşürüyor:

Bir ihbarcı mı, tanık mı, yoksa Garipoğlu’na bilgi sızdıran kişi mi?
Beraberce bakalım şimdi…

‘PARTİLERİN İHBAR EDİLECEĞİNİ BİLDİRDİ’

Firari Kasım Garipoğlu’nun etkin pişmanlıktan yararlanan şoförü İ.A.A. verdiği ifadede önemli bir bölüm var. Savcı şoföre, cep telefonundan çıkan bir mesajı soruyor.

Mesajın ne olduğu ifade tutanağından yer almıyor. Şoförün cevabı şu:

“Bana sormuş olduğunuz cep telefonuma gelen Kasım Bey’in ve Kasım Bey’e ait yalıda yapılan partilere ilişkin ihbarlar yapılacağı yönündeki mesajları gönderen kişi Gürbüz Yiğit isimli şahıstır. Bu şahıs Kasım Bey yurtdışındayken yaklaşık 15 gün önce yalıya geldi. Kasım Bey ile görüşmek istedi ancak Kasım Bey görüşmek istemeyince benim irtibatımı alarak benim üzerimden iletilmek üzere bana sormuş olduğunuz mesajları tarafıma gönderdi. Bildiğim kadarıyla bu şahıs Korkmaz Yiğit’in kardeşi olan Gürbüz Yiğit’tir ve söylediği kadarıyla Kasım Bey’in babası olan Hayyam Garipoğlu’ndan çok eski bir tarihe dayalı alacaklıymış.”

whatsapp-image-2025-12-23-at-07-19-11.jpeg(Kasım Garipoğlu’nun ifadesinde yer alan ilgili bölüm.)

İfadedeki “yalıdaki partilere ilişkin ihbarlar yapılacağı…” cümlesi dikkat çekici. Telefondaki mesajların, savcılığın soruşturma başlattığı ile ilgili bir bilgi olduğunu anlıyoruz. Nitekim Kasım Garipoğlu da operasyondan 15 gün önce gerçekleştiği belirtilen bu görüşmeden sonra Türkiye’ye bir daha dönmüyor.

Magazin yığınının arasında kaybolan bir başka kritik bilgiyi daha aktaralım.

Mehmet Akif Ersoy, 9 Aralık 2015 günü gözaltına alındı. Kasım Garipoğlu hakkında yakalama kararı ise 18 Aralık günü çıkarıldı. Ersoy gözaltına alınmadan önce Gürbüz Yiğit, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir ihbarda bulundu. Savcılığın 8 Aralık tarihli resmi yazısında ise Yiğit’in ‘müşteki sıfatı’ ile detaylı beyanına başvurulacağı, avukatına bildirildi.

Yani Gürbüz Yiğit’in resmi ihbarda bulunmadan önce mi Kasım Yiğit’e mesaj ulaştırıp iddia ettiği borcu istediği yoksa ihbardan sonra mı bunu yaptığı konusunda akıllara soru işareti düştüğünü not edelim.
Gelelim ihbar mektubuna…

İhbarında Kasım Garipoğlu’nun, GKFX üzerinden Asyalı müşterilere ait 29 milyon doları sahte finansal işlemlerle zimmetine geçirip yurtdışına kaçırdığını ileri sürdü.

Olayın ne olduğunu dün yazmıştım. Detaylı bilgi için şu habere bakılabilir:

‘BURUNLARINDAN KAN GELENE KADAR…’

Gürbüz Yiğit’in ihbar dilekçesinin devamında ise şöyle diyor: “2025 yılı Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın tensipleri ile ‘Aile Yılı’ ilan edilmiş olup özellikle bu anlamlı yılda ülkemizin, milletimizin birliğinin, beraberliğinin ve devamlılığının teminatı için toplumun ve özellikle ailelerin ahlaki yapısını bozacak her türlü eyleme karşı büyük bir kararlılıkla mücadele edilmesi her vatandaşın sorumluluğudur.

Bu kapsamda; Kasım Garipoğlu ve partilerine katılım sağlayan kişiler hakkında uyuşturucu madde kullanımına yer sağlama, uyuşturucu temini-dağıtımı ve müstehcenlik suçlarını işlediklerine dair makul şüphe bulunmakta olup Kasım Garipoğlu kadar bu partilere katılım sağladığı tespit edilecek diğer kişilerin de tespit edilerek cezalandırılması için gereğinin yapılması gerekmektedir. Zira ailelerin olduğu yerde uygunsuz hareketler sergilenmesi, bu grup partilerine yer sağlanması, topluma mal olmuş ünlülerin burunlarından kan gelene kadar uyuşturucu tüketmeleri ve bu eylemlerinden dolayı hiçbir yaptırımla karşılaşmamaları, çocuklarımızı ileride bu tür bireyler olmaya itecek ve ne yazık ki yozlaşmış, çarpık bir toplum olmamıza sebebiyet verecektir.

Alkolün su gibi aktığı, genç kızlarımızın çıplak dolaştığı, kutlamaların şampanyalarla yapıldığı ve müstehcen dansların gerçekleştirildiği, lüks ve sınır tanımamazlıkla dolu bu etkinlikler ahlak sınırları ve kamusal huzur konusunda derin tartışmalar başlatmaya elverişlidir…”

İhbar dilekçesinden anladığımız kadarıyla partilerde çekilmiş bazı görüntüler de delil olarak sunulmuş. Bakalım daha ne sürprizler çıkacak…

/././

Hedef uyuşturucu mu, kaynaklar mı?-Serra Karaçam- 

Başkan Trump, “ulusal güvenlik” için Grönland’a ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Cin ve Rus gemilerinin bu civarda gezindiğini ifade etti.

Trump yeterince doğal maden ve petrole sahip olduklarini amacın bu olmadigini da ekledi.

Washington’in AKM’si diyebileceğimiz Kennedy Center’a Trump ismi eklenmesi tartışmalarından sonra;

Donanma için yeni bir “Trump sınıfı” savaş gemisi kategorisini de tanıttı.

Yani Gemilerin olduğu filoya da Trump ismi veriliyor.

Yeni gemiler, Çin ve diğer rakiplere karşı Trump’ın estetik standartlarında oluşturulacak Altın Filo”nun bir parçası…

Altın görünümlü olmasada isimleri böyle.

Markalaşma, denizde bile önemli…

***

Bu arada ABD ordusu, tersanelerden çok uzakta, sahada.

Amerikan güçleri, Doğu Pasifik’te uluslararası sularda uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı olduğunu iddia ettiği “düşük profilli” bir gemiyi vurdu.

Bu “low-profile” düşük profilli ifadesi, geminin tasarımı ve görünürlüğüyle ilgili.

Yani tekne, tespit edilmesi zor olacak şekilde tasarlanmış bir gemicik.

Bunlar suyun içinde çok alçakta seyreden, düz ve dar bir gövde sahip ve genellikle koyu renkli denizle uyum sağlayan gemiler.

Bu son saldırıda bir kişi hayatını kaybetti.

Son aylarda Pasifik'te ve Venezuela açıklarında benzer saldırılarda ölenlerin sayısı 100'ü geçti.

Yönetim bunun uyuşturucuyla mücadele olduğunu söylüyor.

Trump Venezuela ABD’nin petrolünü, toprağını ve varlıklarını çalmakla suçlamıştı.

Bazı Kongre üyeleri, Kolombiya ve Venezuela geminin uyuşturucu taşıdığı ispatlanmadan vurulmasını hukuksuz buluyor.

Washington resmi olarak hedefin uyuşturucu olduğunu söylese bile;

Venezuela petrol tankerlerine uygulanan abluka ve tanker yüklerine el konulması…

Venezüela’yı “ABD varlıklarını çalmakla” suçlayan retorik…

Maduro yönetimini zayıflatmaya yönelik baskılar geniş kapsamlı politikanın içinde yer alıyor.

***

GAZZE VE SURİYE

Trump’ın Gazze, Lübnan ve Suriye'yi istikrara kavuşturma çabaları sürüyor.

Türkiye sembolikte olsa Gazze'de olsun diye İsrail ile mücadele ettiğini dillendirenler çok.

İsrail Başbakanı Şimon Peres’in eski politika danışmanı ve özel temsilcisi Nimrod Novik; "İsrail’in mevcut politikalarının Orta Doğu stratejisini zayıflattığını" savunuyor.

İsrail HAMAS’ın silahsızlanması odaklanmış durumda ama Uluslararası İstikrar Gücü net değil ve Filistin Yönetimi bile yeni süreçten uzak tutuluyor.

Yani HAMAS’ın silah bırakmama bahaneleri hazır.

Novik’e göre ABD Lübnan ve Suriye’de daha geniş çatışmayı önleme çabasında…

İsrail Suriye’ye sık sık askeri harekâtlar düzenlerken, Şam ile Golan Tepeleri arasında, İsrail’in kuzeydoğu sınırına bitişik tüm bölgenin silahsızlandırılmasını talep ediyor.

Gazze’deki belirsizlik, Suriye’deki yeni çatışmalar ve Türkiye’nin sembolik de olsa İsrail’e karşı duruşu ile İsrail'in güvensizliği, Trump’ın bölgedeki istikrar çabalarını zora sokuyor.

***

EPSTEIN DOSYALARI

Adalet Bakanlığı, Jeffrey Epstein soruşturmasına ait yeni bir dosya grubunu yayımladı.

Trump’ın adı, Epstein’in özel uçağına ait uçuş kayıtlarıyla bağlantılı olarak belgelerde yer aldı. Trump hakkında herhangi bir suçlama yok.

Adalet Bakanlığı da dosyalardaki bazı iddiaların asılsız ve abartılı olduğunu vurguladı...

Kurbanları koruma gereğine uygun şekilde yayınlamak gerektiği açıklandı.

Buna rağmen süreç tepkilere yol açtı.

Mağdurlar, Kongre üyeleri ve eski Başkan Bill Clinton’ın ekibi eleştirilerini dile getirdi.

Clinton’ın sözcüsü, aklanmış kişilere gölge düşmemesi için tüm belgelerin eksiksiz yayımlanmasını istedi.

Kongre de tam olarak bunu talep etmişti.

***

EKONOMİ VE BÜYÜME

ABD ekonomisi 2025’in üçüncü çeyreğinde güçlü bir büyüme kaydetti.

Gayrisafi yurt içi hasıla yıllık bazda yüzde 4,3 arttı.

Kâğıt üzerinde bu iyi haber.

Ancak ticaret rakamları daha tuhaf bir tablo çizdi. Çin’e yüzde 34, İsviçre’ye yüzde 32 oranında yeni gümrük vergileri getirildi.

Türkiye dahil birçok bölgeye ise yüzde 10’luk tarife uygulandı.

ABD’li şirketler yurt dışına daha fazla endüstriyel malzeme, ilaç ve altın sattı.

Tüketici harcamaları ve net ihracattaki artışın etkisiyle büyüme gerçekleşti.

***

YANIK HASTASI TAŞIYAN MEKSİKA DONANMA UÇAĞI TEKSAS’TA DÜŞTÜ

Meksika Donanması’na ait bir uçak, Teksas’taki Galveston Körfezi’ne düştü.

Bir iki yaşında az beş kişi hayatını kaybetti. Dördü donanma personeli,dördü sivildi.

Uçakta sekiz kişinin bulunmaktaydı.

Bunların dördünün donanma personeli, dördü ise sivil.

Meksika Donanması, uçağın, hayati tehlike taşıyan yanıkları olan çocukları Galveston’daki Shriners Children’s Hastanesi’ne acil olarak ulaştırmak için çalıştığını aktardı.

/././

Şüpheli para trafiğinin kilit ismi Kasım Garipoğlu! - Bahadır Özgür /halkTV-

Karmaşık olaylar olduğunda hep denir ya, “cambaza bakma” diye. Bu sefer gerçekten cambaza bakmak lazım sanırım. Zira, Habertürk merkezli uyuşturucu operasyonundaki kilit isimlerden birisi Kasım Garipoğlu. Onun bir işi de cambazların olduğu sirk gösterileri düzenlemek!

90’lardan beri ne vakit karanlık ilişkiler ortaya dökülse, karşımıza muhakkak bir Garipoğlu ailesi mensubu çıkıyor: Sümerbank, Türk Ticaret Bankası, Nesim Malki cinayeti, Münevver Karabulut’un katli…
Bugün de Kasım Garipoğlu sahnede işte!

kasim-garipoglu-1.jpg

Hakkında yakalama kararı var. İddiaya göre, ‘dumanlı’ partilerin organizatörü.  Lüks yaşamıyla sürekli haber oluyor. Ama Kasım’ın gizemi bambaşka işlerden geliyor. Cumhuriyet gazetesinden Miyase İlknur da 20 Aralık günkü yazısında dikkat çekti.

Onun esas mahareti, uluslararası çapta şüpheli görülen bir para trafiğini kurup yönetmekti. Karmaşık şirketler ağı ve finansal işlemlerle, Türkiye-Asya-Londra arasında milyon dolarları gezdiriyordu. İşin garibi gizli saklı yapmıyordu bunu. İki büyük davada olayın merkezinde olmasına rağmen, kimse üzerine gitmedi. Neydi bunlar?

İlki; Paramount Otel skandalıyla herkesin tanıdığı Sezgin Baran Korkmaz (SBK) davasıydı. Malum, Habertürk ile arası bayağı iyiydi. Dönemin Habertürk Genel Müdürü Veyis Ateş ile arasında geçen ‘10 milyon Euro rüşvet’ iddiası hala gizemini koruyor.

ABD Hazinesi’ni dolandırdığı için suçlanan SBK’nın parayı Türkiye’de akladığı ortaya çıkmıştı. Utah’ta açılan davada aklamada kullanılan şirketlerden birisinin GKFX olduğu belirtiliyor. Sahibi Kasım Garipoğlu.

kasim-garipoglu-2.jpgKasım Garipoğlu’nun ilişkileri magazin basınının en sevdiği haberlerden. Hülya Koçyiğit’in torunu Aslışah Alkoçlar ile beraberliği de epey olay olmuştu.

KAYIP 30 MİLYON DOLAR

GKFX, İngiltere’de bulunan GKFX Financial Services Ltd. adlı şirketin Türkiye şubesi olarak 2014’te açıldı. Türkiye’de lisansı yok. Asya piyasalarında kaldıraçlı işlemler yapmak isteyenlere Metatrader Platformu (forex işlemleri yapılan yazılımsal altyapı) üzerinden hizmet sunan bir aracı kurum.

2020’de bir skandala daha karıştı adı. Kasım Garipoğlu kendi şirketindeki 6 üst düzey çalışanı, müşterilerin 30 milyon dolarını çalmakla suçladı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. İlginçtir, parası çalındığı söylenen müşteriler müdahil olmadılar, şikayet etmediler hatta.

Duruşması önümüzdeki haftalarda yapılacak davanın iddianamesine göre Kasım Garipoğlu, 30 milyon doların kaybolmasının ardından üst düzey yöneticilerinin peş peşe istifa ettiklerini, ortak şirket kurduklarını savundu. Savcılığın tayin ettiği bilirkişiler de 2019’da kasada olması gereken nakit 20 milyon 95 bin doların, 2020’de de 10.1 milyon doların bulunamadığını tespit etti. Davanın özü bu.
Oysa dosyaya giren çok daha önemli bilgiler söz konusu. İfadelere bakılırsa, izaha muhtaç milyonlarca dolarlık bir para trafiği görülüyor.

VALİZLERLE TAŞINAN PARALAR…

Dosyada GKFX’e para veren 5 şirket yer alıyor: Azco İnşaat Turizm Tekstil Otomotiz AŞ, Tera Menkul Değerler, Doğuş Gold, Venbey Yatırım Menkul Değerler’e ait REM, Haşimoğlu Döviz ve Altın AŞ’ye ait Kutup ve MG.
Savcılığın incelemesinde Azco’nun toplam 70 milyon 400 bin dolar, Tera’nın 44 milyon 950 bin dolar, Doğuş’un 500 bin dolar, Kutup’un 6 milyon 326 bin, REM’in 4 milyon 100 bin ve MG’nin de 164 bin 800 dolar para yatırdığı belirlendi.

Sorun burada başlıyor. Çünkü tanık olarak dinlenen bir şirket çalışanı paraları valizlerle yatırımcı şirketlerden alıp GKFX’e getirmekle ve daha sonra yine valizlerle şirketlere götürmekle görevli olduğunu söylüyor. Sanıklardan bir diğeri de valizlerle elden nakit almanın doğru olmadığını defalarca yönetime bildirip uyardığını anlatıyor.

Yani Kasım Garipoğlu’nun BDDK’dan lisansı olmayan şirketine milyonlarca dolar valizlerle taşınmış! Kimse de “Bu nasıl oluyor?” dememiş. Hala da demiyor. Yargı olayı yalnızca şirket içi yolsuzluk olarak soruşturuyor.

Peki neden? Yanıtını bilemiyoruz. Oysa elden para veren şirketler sonradan borsaya açıldı. Ciddi yatırımcıya sahipler. Mesela; muazzam bir büyüme gösteren Tera, geçen ay yönetimine Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Fecir Alptekin’i almasıyla haber oldu.
Neyse, biz konumuza dönelim. Gelelim karmaşık şirket ağına…

ÇİN’DEN LONDRA’YA KARMAŞIK AĞ

Dosyadaki tanıklar ve sanıklar Kasım Garipoğlu’nun bir çok şirketi kendi üzerlerine kurduğunu söylüyor. Çin’de bile 4 şirketi var. Ayrıca Vietnam, Kamboçya’da da şirketler kurulduğu ileri sürülüyor. Bütün şirketler Londra’da bulunan GKFX Financial Services Ltd. ile bağlantılı. O da bir offshore cenneti olan Virgin Adaları’ndaki International Finance House Ltd. ile ilişkili. Ve hepsinin tepesinde ABD’deki Miami merkezli Global Kapital Group (GKG) duruyor.

GKG’nin faaliyet alanları gayrimenkul, finansal hizmetler ve eğlence sektörü. Eğlence sektöründeki markası Divine Cirsus.

ABD’nin Delaware eyaletindeki GKG International Holding LLC, 2023’te İstanbul’da da Divine Circus Eğlence Yatırımları AŞ’yi kurdu. Bildiğimiz sirk gösterileri de düzenleyen şirketin özellikle Kapadokya’daki açık hava, Bodrum’daki yat partileri meşhur. Ayrıca televizyon programları, menajerlik vs. işleri de yapıyor.

kasim-3.jpgDivine Circus, sirk gösterileri de dahil eğlence organize ediyor

Bu arada GKFX, 2016’da İtalyan futbol kulübü Milan ile 3 yıllık sponsorluk anlaşması yaptığında epey ses getirmişti. Fakat forex şirketlerinin güvenilirliğini araştıran WikiFX adlı internet sitesinin 2021’de yayınladığı rapora göre, yerinde yapılan tespitlerde adres verilen ofisin bile boş olduğu ortaya çıktı.

Yani Kasım Garipoğlu’nun iş hayatı oldukça karışık. Ancak sadece ona değil, şirketin parasını çalmakla suçladığı isimlere bakınca karmaşa daha da artıyor. Üç yöneticisinin ortak olduğu ABK Holding AŞ’nin bir dönem yöneticiliğini yapan kişi de Gökalp İçer. Onu nereden hatırlıyoruz?

kasim4.jpgGKFX, 2016’da Milan ile yaptığı sponsorluk anlaşmasıyla adını duyurmuştu.

Geçen aylarda operasyon yapılan kripto para borsası Icrypex’in sahibi. Müebbet hapsi istenen İçer hakkındaki suçlamalar uyuşturucu, kara para aklama ve bir kadın avukatın ölümüne sebep olma.

Son bir sıcak bilgiyi daha aktaralım...

Uyuşturucu operasyonu başladıktan sonra bir iş insanı savcılığa başvurarak, Kasım Garipoğlu’nun karmaşık finansal işlemler ile 30 milyon doları Londra’ya kaçırdığına dair şikayette bulundu. Garipoğlu’nun “Müşterilerimden çaldılar” dediği 30 milyon dolar şimdi büsbütün gizemli hale geldi.

***

Özetle Habertürk merkezli uyuşturucu vakası nereye çeksen oraya gidecek kadar esnetiliyor. Artık kim nereye çekerse…

Çuvalın içine o kadar fazla şey atılmaya başlandı ki, aralarında bir tek para yok. Meselenin akçeli kısmı bir iki spikerin maaşı ile sınırlı olamayacağına göre, bu işten kimlerin cebini doldurduğunu da merak ediyoruz.

Bahadır Özgür /halkTV

Trump, "İsrail'e verdim" demişti: Golan Tepeleri, yeni Suriye haritasından çıkarıldı-BİRGÜN-

Suriye Dışişleri’nin Sezar Yaptırımları'nın kaldırılmasına ilişkin paylaşımında Golan Tepeleri’nin haritada yer almaması dikkat çekti. ABD Başkanı Donald Trump, sadece birkaç gün önce "Golan Tepeleri'ni İsrail'e devrettim" demişti.

Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın ABD’nin Suriye’ye yönelik Sezar Yaptırımları'nın kaldırılmasıyla ilgili yaptığı paylaşımda dikkat çeken bir detay ortaya çıktı.

Paylaşımda yer verilen haritada, Suriye toprağı olan ve 1967'den bu yana İsrail'in işgali altında bulunan Golan Tepeleri'ne yer verilmedi.

Söz konusu paylaşımda "Sezar Yaptırımı olmayan Suriye" ifadesi kullanıldı.

Öte yandan geçmişte Suriye haritalarında yer alan Hatay'ın da yeni paylaşılan haritada yer almadığı görüldü.

Paylaşımın, ABD Başkanı Donald Trump'ın "Golan Tepeleri'ni İsrail'e devrettim" sözlerinin ardından gelmesi de dikkat çekti.

GOLAN TEPELERİ İŞGAL ALTINDA

İsrail, Suriye'ye ait Golan Tepeleri'ni 1967'den bu yana işgal altında tutuyor.

İsrail ile Suriye arasında 1974'te imzalanan Kuvvetlerin Çekilmesi Anlaşması ile tampon bölge ve silahtan arındırılmış bölgenin sınırları belirlenmişti.

Suriye'de 8 Aralık 2024 Beşar Esad'ın devrilmesiyle birlikte İsrail ordusu, Suriye toprağı olan Golan Tepeleri'ndeki işgalini genişletmişti.

Golan Tepeleri civarındaki tampon bölgeye giren İsrail ordusu, işgali daha ileriye taşıyarak başkent Şam’ın 25 kilometre yakınlarına kadar gelmişti.

TRUMP: GOLAN TEPELERİ'Nİ, İSRAİL'E DEVRETTİM

ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, birinci başkanlık döneminde Golan Tepeleri'ni "İsrail toprağı" olarak tanıyan kararı, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak kabul etmesi ve ABD'nin büyükelçiliğini buraya taşıması gibi siyasi adımlarını hatırlatmıştı.

Trump, şunları söylemişti:

"Golan Tepeleri'ne dair pek çok kişiden pek çok şey duydum. Esasını David Friedman'a sordum. 'David, bana Golan Tepeleri'ni beş dakika veya daha kısa süre içinde anlat' dedim. İki dakika sonra, 'Anlıyorum. Buraya birçok başka nedenden ötürü fazlasıyla ihtiyacınız var. Burası size lazım. Savunma için burası size gerek' dedim.

Yeteri kadarını öğrendim ve Golan Tepeleri'ni İsrail'e devrettim. Kimse bunun mümkün olabileceğini zannetmiyordu. 70 yıldır buna çalışıyorlardı. Ben de onlara 'İyi şanslar' dedim."

Trump: Golan Tepeleri'ni İsrail'e verdim  

https://www.birgun.net/haber/trump-golan-tepeleri-ni-israil-e-verdim-677331

BİRGÜN

Cambaza bakma: Asgari ücrette 'komisyon' tartışması neyi örtüyor?-Emre Alım/soL-

Asgari ücret masasında bu yıl işçi tarafının koltuğu boş. Tartışma da bu noktada düğümlendi. Oysa masanın görünen üyeleri değişse de, kararı verenler aynı kaldı. Hükümet, patronlar ve uluslararası finans tekelleri milyonlarca emekçinin açlık sınırının altında tutulmasında uzlaştı.

Asgari ücret tartışması Türkiye’de her yıl aynı sahneyle açılıyor.

Bir masa kuruluyor, sandalyeler sayılıyor, kim geldi kim gelmedi üzerinden uzun bir tartışma başlatılıyor. Kameralar masaya çevriliyor, kamuoyu orada olup bitenlerin milyonların hayatını belirleyeceğine ikna edilmeye çalışılıyor. Oysa bu sahnede asıl iş, çoğu zaman masanın dışında çoktan görülmüş oluyor.

2026 yılı asgari ücretini belirlemek üzere Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun yaptığı ilk toplantılar da bu açıdan bir istisna değil. Bu yıl farklı olan, işçi tarafını temsil ettiği iddia edilen Türk-İş’in masaya hiç oturmaması. Bu tercih ilk bakışta “itiraz” gibi sunulsa da, daha yakından bakıldığında başka bir işlev görüyor.

Cambaza bakma

Asgari Ücret Tespit Komisyonu, ilk toplantısını 12 Aralık, ikincisiniyse 16 Aralık’ta düzenledi. Bu yılki süreci önceki yıllardan ayıran en dikkat çekici gelişme, masanın "işçi tarafını" temsil eden Türk-İş heyetinin toplantılara katılmaması oldu. Türk-İş Başkanı Ergun Atalay, bu tavrı "konu mankeni olmamak" ve "komisyonun antidemokratik yapısına tepki" olarak sunsa da, madalyonun öbür yüzü oldukça farklı bir tabloyu işaret ediyor.

Bugüne kadar hükümetin çizdiği sınırların dışına çıkmayan, pek çok kritik eşikte işçinin değil iktidarın yanında saf tutan sarı sendikalar, bu yıl asgari ücrette yaşanacak tarihi reel kaybın faturasından kaçmaya çalışıyor. Masada yer almayarak sorumluluğu üzerinden atan Türk-İş, aslında gündemi komisyonun yapısı üzerine bir tartışmaya kilitleyerek, işçinin asıl meselesi olan sefalet ücretini ve arkadaki büyük soygunu gölgeliyor. Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan’ın Türk-İş ve Hak-İş’i sırayla ziyaret ederek "görüşlerini aldık" açıklaması yapması da "usulün yerini bulması"ndan ibaret.

AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz günlerde asgari ücret masasında patronları temsil eden TİSK'in Genel Kurul toplantısına katılıp yaptığı konuşmada, "Kefenin cebi yok. Öbür dünyaya mal mülk değil, adalet ve dürüstlük üzerine yaşanmış bir hayat götüreceğiz" demişti. Ancak kulislere göre Erdoğan'ın fetvası patronlar üzerinde etkili olmamış gibi görünüyor. İktidara yakın gazeteler asgari ücrete mevcut enflasyondan düşük bir zam yapılacağını açıkça dile getiriyor. İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan'ın “Asgari ücrette gerçekler doğrultusunda memnun edecek bir karar çıkacaktır” sözleriyle kendilerini mutlu edecek bir tabloya duyduğu iyimserlik de bunu doğruluyor.

Komisyonun varlığı da yokluğu da bir 

Bu yıl kurulan masada işçi kesiminin iktidara yakın konfederasyonlar tarafından temsil edilip, edilmemesi sonucu değiştirmeyecek. Çünkü bizzat Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan bunu itiraf etti. Geçtiğimiz hafta Türk-İş ve Hak-İş'i ziyaret eden Bakan, sonrasında gazetecilere "İşçi kesiminin komisyonda yer almaması çok büyük bir eksiklik değil" dedi.   

Asgari Ücret Tespit Komisyonu yıllar içinde göstermelik de olsa işleyen bir "müzakere organı" olmaktan tamamen çıkarıldı. 2018 yılında başkanlık sistemine geçişle birlikte, komisyon sessiz sedasız bir biçimde İş Kanunu kapsamından çıkarılarak doğrudan Cumhurbaşkanlığı teşkilat yapısı içine alındı. Bu idari değişiklik, komisyonun yapısının bir gece yarısı kararnamesiyle değiştirilebilmesinin önünü açtı ve asgari ücret tespit sürecini fiilen "cumhur hukukuna" uyarladı.

Bu süreçte komisyon fiilen lağvedildi, asgari ücret iktidar tarafından tek taraflı belirlenip komisyona sadece onaylatılan bir noter belgesine dönüştü. Nitekim 1974’ten bu yana yapılan 50 görüşmenin 27’sinde işçi tarafının muhalefetine rağmen, hükümet ve patron blokunun ittifakıyla kararların alınmış olması, komisyonun kimin lehine işlediğinin en somut kanıtı. 2018'den bu yana ortaya çıkan tablodaysa patronların hiçbir itirazının olmadığı görülüyor. 

1Kaynak: DİSK-AR

Masanın 'gizli' üyeleri

Asgari ücret masasında sadece hükümet, patron ve sendika bürokratları oturmuyor. Masanın asıl iradesini belirleyen "gizli" üyeler, uluslararası sermaye merkezleri. 

Finans tekelleri Şimşek Programıyla beraber başladıkları "hedef enflasyon" dayatmasını sürdürüyor. Enflasyonu "zamların" tetiklediğini savunan finans tekelleri, bu yüzden zamların gerçekleşen enflasyon yerine hükümetin gelecek yıl gerçekleşmesini umduğu hedef enflasyona göre yapılmasını dayatıyor.

IMF Türkiye Misyonu Başkanı Jim Walsh "yüksek artışın bu yıl olmamasını umuyoruz" diyerek niyetini açıkça ifade ederken, Moody’s "geriye dönük endekslemeye son verilmeli" çıkışında bulunuyor, Deutsche Bank ise "yüzde 25 artış idealdir" raporlarıyla koroya eşlik ediyor. JP Morgan, Morgan Stanley ve Fitch gibi uluslararası finans merkezleri yüzde 31'lik enflasyona rağmen asgari ücrete yüzde 20-25 zam yapılması gerektiğini dillendiriyor. 

Hedeflenen enflasyon oyunu, işçinin bugün yaşadığı gerçek hayat pahalılığını değil, hükümetin kağıt üzerindeki (ve çoğu zaman gerçekleşmeyen) pembe tablolarını esas alarak ücretlerin sistematik olarak eritilmesi anlamına geliyor.

Komisyon aldatmacası kayıpları gizliyor

"Cambaza bak" oyunu sürerken işçinin gerçek kaybı giderek büyüyor. 2025 yılında asgari ücrete ara zam yapılmaması, yüksek enflasyon koşullarında işçinin alım gücünü önemli ölçüde buharlaştırdı. DİSK-AR verilerine göre, 2025 yılı boyunca asgari ücretlinin birikimli alım gücü kaybı toplam 50 bin lirayı aşmış durumda. 

Ekim 2025 itibarıyla net 22 bin 104 lira olan asgari ücret, BİSAM’ın belirlediği 26 bin 925 liralık açlık sınırının dahi yüzde 18 altında. 93 bin lirayı aşan yoksulluk sınırıysa artık ulaşılamaz noktada. Patronlara bütçeden 67 milyar dolar SGK prim desteği sağlanırken, işçinin üzerine yıkılan vergi ve enflasyon faturası 1,8 trilyon lirayı buluyor.

Ücretin miktarı değil, düzenin kendisi sorun

Cambaza bakarken, cebimizden çıkanın ne olduğu görünmez kılınıyor.

Oysa asgari ücret süreci, sendikaların katılım düzeyiyle ya da komisyonun sembolik meşruiyetiyle açıklanamayacak kadar çıplak bir gerçekliği barındırıyor. Masaya oturulsun ya da oturulmasın patronlar ne kadar vereceğini, iktidar ne kadarına izin çıkacağını, uluslararası finans çevreleri de bu sınırların nerede başlayıp nerede biteceğini baştan ilan ediyor. Geriye, bu kararı “müzakere edilmiş” gibi gösterme işi kalıyor.

Öte yandan asgari ücret süreci, teknik bir “fiyat belirleme” meselesi değil, aynı zamanda milyonlarca emekçinin yaşam hakkının hangi sınırlar içinde tutulacağına dair siyasal bir karar süreci. Bu yüzden tartışmayı birkaç puanlık zam oranlarına ya da komisyonun biçimsel yapısına sıkıştırmak, asıl meseleyi ıskalamak anlamına geliyor.

Bugün asgari ücret, çoktan bir “taban” olmaktan çıkıp fiili bir ortalama ücrete dönüşmüş durumda. Toplumun yarısından fazlası bu ücretle yaşıyor, daha doğrusu yaşamaya çalışıyor. Bu tablo, sorunun yalnızca yoksulluk değil, sistematik bir sömürü olduğunu açıkça gösteriyor. Ücretler baskılanırken sermaye destekleniyor, enflasyonun ve verginin yükü işçinin sırtına bindiriliyor.

Oysa yaşam pazarlık konusu yapılamaz. Yaşamın fiyatı olmaz, hakkı olur.

Emre Alım/soL

Açlık sınırının altında, kâr hırsının kıskacında: Asgari ücretlinin kaybı ne?-Emre Alım-https://haber.sol.org.tr/haber/aclik-sinirinin-altinda-kar-hirsinin-kiskacinda-asgari-ucretlinin-kaybi-ne-404293

Işığı kazımak: Çin hurdalardan yarattığı dev çip makinesiyle ABD ambargosunu nasıl deldi?-Emre Alım/soL-

Neredeyse 80 yıl sonra New Mexico çöllerinin yerini Shenzhen’in gizli laboratuvarları, atom bombasının yerini silikon plakalar aldı. Batı’nın teknolojik kuşatmasını, hurdalardan ve eski parçalardan yarattığı "Frankenstein" makinesiyle yaran Çin, emperyalist güç paylaşımında kendine yeni bir cephe açıyor.

ABD, 1942 yılında New Mexico çöllerinde gizli operasyonlarından birini başlattı. "Manhattan Projesi" adını taşıyan bu çalışma binlerce bilim insanı ve mühendisi tek bir hedef için bir araya getirmişti: Atomu parçalamak ve dünyanın gördüğü en yıkıcı silahı inşa etmek. 

Bugün hâlâ "savaşı bitirmek için yapıldı" yalanıyla servis edilse de, projenin asıl derdi çoktan teslim olmuş bir Japonya üzerinden Sovyetler Birliği’ne gözdağı vermek ve yeni bir dünya düzeni kurmaktı.

Bugün, dünya benzer bir gizlilikle yürütülen yeni bir "Manhattan Projesi"ne tanıklık ediyor. Ancak bu kez sahnede New Mexico çölleri değil, Shenzhen’deki yüksek güvenlikli teknokentler var. Hedef ise atomu parçalamak değil, ışığı "kazımak". 

Çin, Batı’nın teknolojik ambargosunu kırmak ve yapay zekanın kalbi olan çiplerin üretiminde tam bağımsızlık kazanmak için tarihin en büyük teknolojik seferberliğini yürütüyor.

Hollanda'dan getirilen mühendisler ve yedek parçalarla ürettiler

ABD’nin 2019 yılında ve yıllar içinde genişleyen çip ambargosu, Çin’in yükselişini durdurmayı amaçlayan teknolojik bir "Soğuk Savaş" ilanıydı. Ancak kısıtlamalar, beklendiği gibi Çin’i felç etmedi, aksine ülkenin kendi kendine yetme çabalarını körükledi.

Reuters’ın ulaştığı son bilgilere göre, Shenzhen’deki gizli bir laboratuvarda çalışan ekip, 2025 başlarında Batı’nın "ulaşılamaz" dediği EUV (Ekstrem Ultraviyole) litografi makinesinin çalışan bir prototipini tamamlamayı başardı. Hollandalı dev ASML’nin tekelinde olan bu teknoloji, bir insan saçından binlerce kat ince devreleri silikon plakalara işleyebilen, dünyanın en karmaşık üretim araçlarından biri.

ASML’nin en gelişmiş EUV sistemleri yaklaşık 180 ton ağırlığında ve Zeiss gibi Alman optik şirketlerinin ürettiği hassas aynalar sayesinde bir otobüs boyutuna sığdırılabiliyor. Ancak Çin, Batı’nın optik ambargosunu aşamayınca "ölçeklendirme" yoluna gitti, yani parçaları küçültemeyince makineyi büyüttü. Gücü artırmak için fiziksel alanı genişleten ekibin ürettiği makine bir fabrika büyüklüğüne ulaştı.

Üretim sürecindeki en dikkat çekici unsur ise makinenin "Frankenstein" yöntemiyle bir araya getirilmiş olması. Çin, yeni parça tedarik edemediği için ikincil piyasaları, Alibaba gibi platformlar üzerinden yapılan açık artırmaları ve eski ASML makinelerini "parçalayarak" elde ettiği kritik bileşenleri kullandı. Reuters’a konuşan kaynaklar, makinenin ASML versiyonlarına kıyasla "kaba" göründüğünü ancak testlerde ihtiyaç duyulan ekstrem ultraviyole ışığı üretmeyi başardığını belirtiyor.

1ASML'nin ürettiği bir litografi makinesi.

Proje gizlilikle yürütülüyor

Bu devasa makineyi inşa edenler arasında ASML’den ayrılan mühendisler de bulunuyor. Projenin gizliliği o kadar ileri düzeyde ki, tesise giren mühendislere sahte isimlerle düzenlenmiş kimlik kartları veriliyor. Hatta bazı mühendislerin, tesiste eski iş arkadaşlarını gördüklerinde şaşırdıkları ancak gizlilik protokolü gereği birbirlerini tanımazlıktan gelerek takma isimlerle çalışmaya devam ettikleri anlatılıyor.

Huawei’nin koordinatörlüğünde yürütülen projenin çalışanları tesis içerisinde yatıp kalkıyor, hafta içi evlerine gitmiyor. Birçok noktada telefona erişimleri de kısıtlı.

Çin anlık değil, uzun vadeli düşünüyor

Çin halihazırda birçok türde çip üretiyor ama karşısındaki en büyük engel, üretim teknolojisindeki "nanometre" farkı. Nvidia gibi devler bugün yapay zeka çiplerinde 2 nanometre seviyesine ulaşmışken, Çin’in üretim kapasitesi henüz 20-40 nanometre bandında yoğunlaşıyordu. Ancak Shenzhen’de üretilen son litografi makinesi Çin'in bugün olmasa da birkaç yıl içerisinde ambargoya rağmen ABD ile aynı seviyeyi yakalayacağına işaret ediyor.

Çin sermayeli bir teknoloji şirketinde çalışan bir çip tasarım uzmanı, sürecin mutfağını soL'a anlattı. Uzmana göre, Çin’in stratejisi sadece en tepeye ulaşmak değil, aynı zamanda endüstrinin her aşamasında Batı bağımlılığını adım adım bitirmek.

Çip üretimindeki tekel yapısına dikkat çeken uzman, tasarım ve üretim arasındaki makasın Çin için en büyük sorun olduğunu belirtiyor:

"ASML bu işte yıllardır tekel. TSMC, Intel, Samsung gibi firmaların hepsi son model litografi cihazlarını onlardan alıyor. Biz tasarımcılar olarak bilgisayarda devre tasarımı yapıyoruz ancak bu tasarımların gerçeğe dönüşmesi için TSMC gibi yerlerde üretilmesi gerekiyor."

Ancak Çin, sadece en gelişmiş yapay zeka çiplerine odaklanmıyor, sanayideki tedarik yapısını da hedef alıyor. Bu alanda sadece Türkiye'de son 10 yılda kurulan 300’e yakın şirketin milyon dolarlık cirolara ulaştığını aktaran uzman, üretim hattındaki dönüşümü şu örnekle açıklıyor:

"Mesela bizim şirketimiz motor kontrol çipleri satıyor. Bir Çinli beyaz eşya üreticisi, daha önce Amerika’dan aldığı çipi artık bizden alıyor. Çin yıllardır çipleri hep Amerika ve Avrupa’dan alıyordu, şimdi ise bu çipleri kendi yerli ürünleriyle değiştirmeye başladılar. Bir atılım var ve son teknolojiye gelmeden önceki o büyük boşluğu bu şekilde kapatmaya çalışıyorlar."

Donanım yetersizliğine yazılım çözümü

Konu yapay zeka olunca söz konusu ihtiyaç yalnızca çip tasarımı ve üretimiyle sınırlı değil, bir de yazılım boyutu devreye giriyor. Çin bu konuda da sınırları zorluyor.

2025 yılının Ocak ayında DeepSeek adlı Çinli girişim, Nvidia’nın son teknoloji çiplerine erişimi olmadan geliştirdiği yapay zeka modeliyle dünyayı şaşkına çevirmişti. Bu başarı, Çin’in sadece donanımda değil, elindeki imkanları en verimli kullanma konusunda da ustalaştığını gösterdi.

Örneğin, Huawei’nin CloudMatrix sistemi 384 adet yerli çipi birbirine bağlayarak Nvidia’nın en güçlü ürünleriyle rekabet edebiliyor. Yani Çin, daha zayıf makinelerle daha akıllı işler yaparak Batı’nın kuşatmasını yan yollardan deliyor.

KayKaynak: Yarı İletken Endüstrisi Derneği (ABD)

Hollanda'yla ipler kopma seviyesine gelmişti

Çin'in adımları, ABD ve Avrupa hattında da çatlaklara neden oluyor. Bunun son örneği geçtiğimiz aylarda yaşanan Nexperia krizi olmuştu. Hollanda hükümeti, ABD’nin baskısıyla Çinli çip üreticisi Nexperia’nın ülkedeki bazı tesislerine el koymaya çalışmış, ancak bu hamle Avrupa otomotiv sanayisini felç etme riskiyle karşı karşıya bırakmıştı.

Reuters’ın haberindeki “Hollandalı mühendisler” detayı da bu krizin yalnızca ticari rekabetle sınırlı olmadığını doğruluyor. Çin’in bir çeşit “tersine mühendislik” girişiminde bulunduğu, bu adımın Hollanda ve ABD’yi kızdırdığı anlaşılıyor. Ancak otomotiv sanayinde yaşandığı gibi Çin’e uygulanacak yaptırımın bir bedeli bulunuyor. Çip piyasasında en büyük dilime sahip olmasa da önemli bir hacme sahip olan Çin’le ticareti aksatmak henüz göze alınabilir seçenek değil.  

ABD'nin bir gözü hâlâ Çin pazarında

Peki, ABD bu gelişmelere nasıl bakıyor? Donald Trump yönetimi, geçtiğimiz günlerde Nvidia’nın en güçlü çiplerinden biri olan H200’lerin Çin’e satışına yüzde 25 ek ücretle izin verilebileceğini duyurdu. Bu ilk bakışta bir kazanç gibi görünse de, aslında bir itiraf niteliğinde. Çin o kadar büyük bir pazar ki, ABD devleri bile bu pazardan kopmayı göze alamıyor.

Ancak Çinli şirketler temkinli. Alibaba ve ByteDance gibi şirketler, Nvidia siparişleri verse de, bir yandan yerli çip alımlarını artırmak için hükümetle görüşmeler yapıyor. 2026 yılına gelindiğinde, Çin’in yapay zeka çipi pazarının yarısından fazlasının yerli üreticiler tarafından karşılanması bekleniyor.

Shenzhen'de açılan yeni cephe

Bugün çip teknolojisi olmaksızın üretimi sürdürebilmek çok zor. Doğrudan tüketilen ürünlerde çip bulunmasa bile, bu ürünlerin üretildiği makinelerin tamamına yakını çipler ve yapay zeka ile çalışıyor. Bu da çip üretimi ve yapay zeka kullanımını, mülkiyet ilişkilerine yani kapitalizm ve emperyalizme içkin bir sorun haline getiriyor.

Dar bir sermaye grubunun elinde toplanmış olan bu teknoloji, yalnızca üretim için değil, savaş ve savaş dışı baskı mekanizmaları için de kritik öneme sahip.

Bu nedenle çip teknolojisi, dünyadaki hegemonya mücadelesinin merkezine yerleşmeye aday. ABD’nin çip üretimini kendi sınırlarına çekmeye çalışması ve Çin’in bu alandaki ilerlemesini sınırlama girişimleri, bu mücadeleyi doğruluyor. Buna karşın Çin, devlet destekli yatırımlar, enerji kapasitesi ve stratejik hammaddeler üzerindeki hakimiyeti sayesinde ABD ile arasındaki farkı kapatıyor.

Shenzhen’deki gizli laboratuvarlarda üretilen, bir fabrika büyüklüğüne ulaşan ve Frankenstein'ı andıran o devasa makine, bu hegemonya savaşının somut bir cephesini oluşturuyor. Batı’nın “ulaşılamaz” diyerek mühürlediği teknolojiyi, hurdalardan ve eski parçalardan yarattığı dev bir makineyle aşmaya çalışan Çin, aslında sadece bir litografi cihazı inşa etmiyor, yeni bir cephe hattını o laboratuvarın karanlığında çiziyor.

Emre Alım/soL

Kapitalizmin bunalımı çip üretimi ve kullanımına nasıl yansıyor?-Erhan Nalçacı-https://haber.sol.org.tr/yazarlar/erhan-nalcaci/kapitalizmin-bunalimi-cip-uretimi-ve-kullanimina-nasil-yansiyor-403553

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -2 Şubat 2026-

Yüksek yargı kritik davette: Zor anlar!..-Yalçın Doğan-  Bizim yüksek yargıdan bir heyet Strazburg’da AİHM’in adli yıl açılış törenine katıl...