6 Şubat Anadolu katliamı: Yerdeki çatlaktan uluslararası sermaye çıkıyor + Doğal ve sosyal afet tanımı, siyaseti, ahlakı, felsefesi nedir?-EVRENSEL-


6 Şubat Anadolu katliamı: Yerdeki çatlaktan uluslararası sermaye çıkıyor -Kansu Yıldırım- 

Türkiye’yi derinden sarsan ve büyük acılara neden olan, 14 milyondan fazla insanı etkileyen, resmi açıklamalara göre 53 binden fazla insanın hayatını yitirdiği 6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yıl geçti. Kamu kurumları, okullar, hastaneler, ticari işletmelerin aralarında bulunduğu 39 binden fazla bina yıkıldı. Yıkımlar ve ölümler dışında 11 ilin nüfus ve demografik yapısı da büyük oranda değişti; 3 buçuk milyondan fazla insan deprem illerinden Ankara, İstanbul, Antalya, Bursa, İzmir, Mersin, Elâzığ, Muğla ve Kocaeli’ye göç etti.

Soma Maden Katliamı’na “fıtrat” diyenler 6 Şubat depremlerine de “asrın felaketi” adını taktı. İktidar ve yandaş basın, yıkımı bir tür “doğallık” ve “olağanlık” içerisinde kadercilikle sunarak depremin sınıfsal boyutunu gizlemeye çalıştı.

Deprem, yer kabuğunu etkileyen fiziksel bir hareket olmasına karşılık etkilerini bu denli ölümcül hale getiren sermaye hareketinin kendisidir. Korkut Boratav’ın veciz ifadesiyle “sermayenin sınırsız tahakkümü” diye tanımladığı, sermaye birikiminin akışkanlığını korumayı amaçlayan, finans, toprak ve rant ilişkisine göre şekillenen ekonomi ve imar politikaları “asrın gerçek felaketi”dir.

6 Şubat depremleri sermayenin topografyasını da etkiledi çünkü deprem bölgesi; Türkiye kapitalizminin emek yoğun sektörler eşliğinde büyüme stratejisinin şiddetli biçimde uygulandığı, küresel meta üretimine düşük ücretlerle eklendiği, kayıt dışı ve enformel çalışmanın yaygın olduğu, göçmen ve çocuk emeği ile ucuz emek rezervlerinin çeşitlendirildiği 120 bin kilometre karelik geniş bir üretim ve sömürü coğrafyası. Buna karşılık Kahramanmaraş’ın, Gaziantep’in, Adıyaman’ın, Hatay’ın, Malatya’nın ve öteki kentlerin derme çatma binalarında yaşayan emekçiler, kapitalist üretim ilişkilerinin bir girdi kalemi gibi istiflendikleri çürük binalarda ölüme terk edildi.

İktidar ve patronlar, depremin sermaye birikim dinamikleri üzerindeki etkilerine diğer boyutlarına nazaran fazla odaklandı. 6 Şubat’ı “afet kaynaklı en büyük ekonomik kayıp” olarak tanımlayan Strateji ve Bütçe Başkanlığının raporundaki verilere göre depremin maliyeti 103.6 milyar dolar. Bu da milli gelirin yaklaşık yüzde 9’una denk geliyor. 

2023 yılında yayımlanan “Kahramanmaraş ve Hatay depremleri raporu”na göre depremin yaşandığı 11 ildeki 38 OSB’de 4 bin 997 fabrikada yaklaşık 550 bin işçi çalışırken, deprem bölgesindeki illerin toplam milli gelirden aldığı pay yüzde 9.8 idi. 

Organize Sanayi Bölgeleri Üst Kuruluşunun güncel verilerine göre başta Gaziantep ve Adana olmak üzere 60 OSB’de 5 bin 244 fabrika faaliyet gösteriyor. Türkiye genelinde OSB’lerde üretim yapan toplam 68 bin 933 fabrikanın yüzde 7.6’sı deprem bölgesinde. 

Deprem öncesinde de sanayi açısından kritik bir merkez olan bölgede, yıkımın ardından ortaya çıkan yeniden yapılanma süreci, sermaye açısından yalnızca kayıpların telafisi değil, üretim ve kapasite artışını hızlandıran bir fırsata dönüştürüldü..

Deprem bölgesindeki imalat sanayi kuruluşları kapasite kullanımında şu anda Türkiye ortalamasının üzerine çıkmış durumda. Sanayide toplam elektrik tüketimi 2023’ten 2025’e yüzde 5.5; doğal gaz tüketimi yüzde 29.8 arttı.

Benzer bir eğilim TOBB’nin ticaret istatistiklerinde gözlemlenebiliyor. Depremden bir yıl sonra 2024 yılında 12 bin 460 şirket kurulurken, 2025 yılında bu rakam 12 bin 900’e yükseldi. 11 ilde kurulan şirket sayısı da Türkiye ortalamasını geçti. 2025’te kurulan şirket sayısı bir önceki yıla göre yüzde 3.5 artarken, Türkiye genelinde kurulan şirket sayısı 2025’te bir önceki yıla göre yüzde 1.5 azaldı.

Bölgede tekstil ve ham maddeleri, hazır giyim ürünleri, hububat, bakliyat, yağlı tohum, çelik, tarım ürünleri sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin ihracat performansları artıyor. Strateji ve Bütçe Başkanlığının 2026 yılında hazırladığı “Kahramanmaraş ve Hatay depremleri yeniden imar ve gelişme raporu”nda deprem bölgesindeki 11 ilin toplam ihracatının 2023 yılında 22.9 milyar dolara, 2024 yılında 24.2 milyar dolara, 2025 yılında ise 25 milyar dolara yükseldiği bilgisi yer aldı. 

Bu dönemde ihracatını artıran iller; Adana, Adıyaman, Gaziantep, Hatay, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Kilis ve Osmaniye oldu. 2025 yılında ülke genelinde imalat sanayii ihracatı 2023 yılına göre yüzde 6.9 artarken, deprem bölgesi bir kez daha Türkiye ortalamasının üzerine çıkarak, ihracatını yüzde 8.8 oranında artırdı.

Deprem bölgesinde sermayenin yeniden yapılanmasının ve faaliyete geçmesinin en önemli motivasyonu teşvikler, destekler, vergi borcu silme, kredi ve borç taksitlendirmeleri gibi doğrudan ve dolaylı olarak sunulan finansal desteklerdir.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının 2026 yılı bütçe sunumunda bu desteklerden bazıları paylaşıldı. Bakanlık üzerinden OSB’ler ve sanayi sitelerine sağlanan kaynak 23 milyar TL’ye ulaştı. 1584 yatırım için teşvik belgesi düzenlendi; Kahramanmaraş, Gaziantep ve Malatya’da 936 iş yerinin inşası Bakanlık tarafından yapılmıştır.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından şubat-aralık 2025 döneminde deprem bölgesinde imalat sanayisi yatırımlarına ilişkin 476.8 milyar lira sabit yatırım tutarı öngörülen toplam 4 bin 88 teşvik belgesi düzenlendi.

Depremlerden etkilenen bölgelerde KOBİ’lerin canlandırılmasına yönelik “Türkiye deprem sonrası mikro, küçük ve orta ölçekli işletmelerin canlanması projesi” kapsamında 69 bin 951 şirkete 47.9 milyar TL destek ödemesi yapıldı.

Küçük sanayi sitesi ve müşavirlik yatırımları kapsamında 2025 sonu itibarıyla yaklaşık 13.6 milyar TL harcanmış; KOSGEB tarafından KOBİ’lere 2.9 milyar TL, kalkınma ajanslarınca 1.08 milyar TL destek ödemesi gerçekleştirildi. 2025 sonu itibarıyla deprem bölgesinde sermayeye aktarılan destek ve finansman tutarı 17 milyar 627 milyon TL oldu.

Deprem bölgesinde sermaye kompozisyonu ve üretim göstergeleri iyileşirken, istihdamdaki 4 milyon 324 bin işçinin yüzde 37.1’i kayıt dışı. Bölgede ücret ortalaması ise asgari ücret ve yakın ücret seviyesinde.

Büyük çoğunluğu konut/altyapı inşaatı, barınma, tarımsal destek ve OSB’lere ayrılan kaynağın yeterli olmaması depremden etkilenen illerdeki üretimin ve ihracatın eski temposuna dönmesi için dış finansman girişini de hızlandırdı.

Dünya Bankası tarafından 2023 yılında KOSGEB’e KOBİ’lerin toparlanması ve iş sürekliliğinin sağlanması için 450 milyon dolar tutarında kaynak sağlandı. 2024 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına 600 milyon dolar, Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankasına (TKYB) istihdamın korunması ve ilave istihdam yaratılması için KOBİ’lere ve büyük ölçekli işletmelere uzun vadeli finansman sağlanması maksadıyla 523.4 milyon dolar kaynak temin edildi.

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), bölgenin yeniden imarı için kamu ve özel sektöre yönelik 1.5 milyar avroluk finansman paketi oluşturdu, bunun 1 milyar avrosu bankalara, bölgedeki özel sektör projelerine, KOBİ’lere ve yerel bankalara aktarıldı.

Türkiye Sınai Kalkınma Bankasına (TSKB) Japon Uluslararası İşbirliği Bankası tarafından 200 milyon dolar, Uluslararası İslami Ticaret Finans Kurumundan (ITFC) 50 milyon dolar tutarında finansman destekleri verildi.

Asya Kalkınma Bankasından (AKB) 2025 yılında “deprem sonrası toparlanmayı hızlandırmak, dayanıklılığı artırmak ve istihdam yaratımını güçlendirmek amacıyla ihracat odaklı işletmelerin uzun vadeli finansmanla desteklenmesi” projesi kapsamında Eximbank’a Hazine geri ödeme garantisi altında 587.8 milyon dolar kredi verildi.

Deprem finansmanı kapsamında Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı tarafından 2023 yılında KOSGEB’e yaklaşık 138.4 milyon dolar kredi sağlandı.

İslam Kalkınma Bankası, Hazine ve Maliye Bakanlığıyla deprem bölgesine yönelik finansman anlaşması kapsamında 100 milyon dolar finansman sağladı. Bu finansman, ihracatçıların ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kullanıldı.

Depremden kaynaklı zararların ve hasarların onarılması ve telafi edilmesi için şu ana kadar sağlanan dış kaynak tutarı 8.7 milyar dolara yaklaştı, bu finansmanın yaklaşık yarısı ihracatçıların ve reel sektörün desteklenmesi amacıyla kullanıldı.

Depremden etkilenen 11 ildeki 242 konteyner kentte 360 bin 455 kişi yaşamını sürdürmeye çalışırken, 6 Şubat’tan sonra yaşanan onca yıkıma ve acıya rağmen, depremden en az hasarla çıkan yine şirketler oldu. Tam da bu yüzden depremler salt doğa olayı değil, sınıf ilişkilerinin dışa vurumudur.

/././

Doğal ve sosyal afet tanımı, siyaseti, ahlakı, felsefesi nedir?-Adnan Gümüş- 

Bugün 6 Şubat. Koca üç deprem Pazarcık, Hatay, Elbistan ve geçen üç yıl.

Erzincan, Erzurum, Muş, Van, Adana, Adapazarı, Düzce, Elâzığ, Malatya, Maraş, Hatay, İzmir, İstanbul… depremlerin hepimiz doğrudan dolaylı tanığıyız, kimimiz en odağında kimimiz biraz daha uzaktan yaşadık yaşıyoruz.

Ben de bireysel olarak çeşitli depremler yaşadım ama 2023’te yaşadıklarım öncekilerden çok farklı idi.

2023 depremleri depremin şiddeti veya jeolojik bakımından değil ama başka pek çok bakımdan farklı bir afet oldu. Bugünkü sorum, 2023 depremlerinin öncekilerden farkının ne olduğudur. 

Bir mahkeme kararı: Afetin adaleti, ahlakı, yönetimi, siyaseti sorunu

2023 depremlerinde gündeme gelen olaylardan biri Adıyaman’da aralarında KKTC’li öğrenciler ve tur rehberlerinin de bulunduğu 72 kişinin yaşamını yitirdiği Grand İsias Otelinin yıkılması ve davaya ilgi oldu. Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesi, tam da bu hafta kamu görevlisi sanıkların eylemlerinin neden ‘olası kast’ değil de ‘bilinçli taksir’ kapsamında değerlendirildiğine yönelik gerekçeli kararını açıklamış. Gerekçeli kararda; Adıyaman’ın deprem risk haritasının zamanla az riskli bölgeden yüksek riskli bölgeye değiştiğine, 6 Şubat’taki 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki depremlerin şiddetine ve bu büyüklükte bir depremin yakın tarihte yaşanmamış olmasına, sanıkların çoğunun Adıyaman’da ikamet etmesine ve ruhsat ile yapı kullanım izni tarihleriyle deprem tarihi arasındaki süreye dikkat edildiği, bu gerekçelerle kamu görevi bakımından sanıkların ‘olası kast’ değil de ‘bilinçli taksir’ kapsamında yargılandığı/cezalandırıldığı ifade edilmiş.

Mahkeme, açıkça olmasa da, 2023 depremi sonrası yıkımları doğal bir afet olarak tanımlamış bulunuyor. Bu da tüm siyaset, ahlak, adalet ölçütlerini, değerlendirme biçimlerini değiştiriyor.

Peki, yaşanan afet doğal afet miydi sosyal siyasi bir afet miydi?

2023 afeti öncekilerden çok farklıydı: Aradaki fark sosyal siyasi farktı

Mahkemenin “öngörülemezdi” gerekçesini ben de bir türlü öngöremiyorum.

Depremleri öngörebiliyordum da deprem sonrası o gün bugündür yaşananların, yapılanların pek çoğunu öngöremedim, ancak hepimiz öngöremediğimiz çok şey gördük, görmeye de devam ediyoruz.

Mahkemenin kararında da öngöremediklerimiz var, maalesef öngördüklerimiz de hukuka, adalete yönelik çok soru oluşturuyor.

2023 depremlerinde depremlerin şiddeti değil ama depremde yaşanacaklara yapılacaklara dair öngöremediğimiz çok şey oldu, öngöremediğimiz çok şey yapıldı yaşandı. Depremde birincil roldeki AFAD işi organize edemedi, doğrudan arama kurtarma güvenlik rolü olacak asker bile alana sokulmamaya çalışıldı. Kızılay çadır satmaya kalktı. On binlerce insan günlerce AFAD ekibi bekledi, yaralısına cenazesine ulaşmak için adam aradı, tanıdık aradı, desteği olabilecek kurum kuruluş aradı, ulaşmakta zorlandı. Cenazesini işçi tutup çıkaranlar oldu. Yıkılan marketlerden sadece bisküvi su alınmadı, kasaları bile çalındı. Yardımların bir kısmı adreslere ulaşmadı, iline köyüne kasabasına göre farklı muameleler oldu, olmaya devam ediyor.

Benim dünyamda, çoğumuzun dünyasında, 2023 depremleri önceki tüm depremlerden farklı şeyleri, öngöremediğimiz çok şeyi, bir kısmını tahmin ettiğimiz ama ihtimal vermemeye çalıştığımız, kendimize ve insanlığa yakıştırmadığımız pek çok şeyi açığa çıkardı, yüzümüze vurdu.

Ancak depremin vektör etkisi ile açığa çıkardıklarının çoğu şey, enkaza yetişmekten, okulların kapatılmasından rezerv alanlarına kadar doğal afete değil sosyal afetlere dairdi. 2023 depremlerinde çok şiddetli depremler de oldu, bu açık, ancak öncekilerden en önemli fark olarak esas kırılmalar sosyal, siyasi, ahlaki yanlara dairdi.

Afetin tanımı ve iki ana türü: Doğal afet ve sosyal afet

Depremlerde insanlık bakımdan ana sorun insana ilişmesi ve insanlık bakımından yaşananlar, insanlık bakımından açığa çıkardıklarıdır. Depremin açığa çıkardığı her zaman afet değildir, afetlerin de hepsi doğal afetler değildir, bu ayrımların yapılabilmesi kritik önemdedir.

Depremin bir kısmı doğal afet bir kısmı sosyal afet sayılır.

Yaşanan insani yıkımlar, öngörülemez ve öngörülse bile bilim akıl teknoloji organizasyon ile; tasarısını, planını, işini, gücünü iyi yapmakla önlenemeyecek durumda ise bunlar doğal afetlerdir. Burada dikkat edilmesi gereken doğal depremlerin veya çok yağmur yağmasının sonucu binalar yıkılmıyor, bu şiddette deprem olacağı veya bu kadar yağmur yağacağı kestirilebildiği halde, farklı bir yerleşim ve yapı mimarisi ile yıkılmayacak barınaklar yapılabildiği halde, bunlar yapılmıyor ve depremde, yağmurda evler kayıyor, yıkılıyorsa bunlar doğal afetler değil, sosyal afetlerdir.

Doğal afetlerin sebebi insanlığın geldiği bilgi teknoloji ve iktisadi olanaklarla önleyemeyeceği afetlerdir, bunları bile öngörebilir ama ne yaparsa yapsın tedbir alamayacağı sonuçları ise bu felaketler doğal afetlerdir.

Mevcut bilgi teknoloji ekonomi olanakları içinde önlenebilecek yıkımlar zararlar bunlar yapılmadığından oluyorsa bu felaketler doğal değil sosyal afetlerdir.

Sosyal afette deprem ana sebep değil sebepleri, vektörleri açığa vuruyor

Doğal afetler de var, insanlık dört buzul evresi yaşadı. Ancak insani sosyal kayıplar insani toplumsal eksiklerden, hatalardan, kasıtlardan kaynaklanıyorsa işin sosyal siyasi ahlaki yanı öne çıkıyor, felaket insani, sosyal, siyasi, ahlaki bir afete varıyor. Pandemi, sel, deprem böyle durumlarda ana sebep, hatta vektör bile değil, ancak ana sebepleri ve vektörleri açığa vurucu, açığa çıkarıcı bir rolde bulunuyor.

Sosyal afetlerde ana sebep: Afet siyaseti, yönetimi, ahlakı

2023 depremleri, deprem jeolojisi bakımından da çok önemli olmakla birlikte, daha önceki depremlerden çok farklı olarak insanlığa, topluma, siyasete, ahlaka dair yaşananlar ile doğal yanından çok daha fazlasını, sosyal, siyasi, ahlaki yanını öne çıkardı.

Öteki ile birlikte yaşamak, hem doğa ve diğer canlılarla, hem de diğer insanlarla birlikte yaşamak, insanın ontik özelliği, insanın sosyal bir varlık olduğu açık. İnsan aynı zamanda akıllı bir varlık. İnsanın akıllı bir varlık ve sosyal bir varlık olması onun, Aristoteles’ten bu yana ifadesini bulduğu şekilde, “siyasi/politik zoon/canlı” olduğudur.

Siyaset; bir anlamı ile akıl sahibi canlıların amaç gütmesi ve gerçekleştirmesidir, daha iyisini yapma yönelim ve gücüdür. Siyaset akıl sahibi türler için zorunlu vazgeçilemez ertelenemez devredilemez bir özelliktir, öteki ile ilgili erekli örgütlü etkinlik/ eylemliliktir, öteki ile ilişkili her tür eylemimiz siyasidir, birlikte yaşam siyasettir. 

Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’te erdemleri; düşünce/teorik erdemler ve karakter erdemleri olarak ikiye de ayırmaktadır. Erdemlerin en başında düşünce erdemleri, düşünce erdemlerinin en başında da “sophia” gelmektedir, bilgisini bilimini insanlık adına kullanmak, insanlığın iyiliği için kullanmak bilgi sevgisidir, ana felsefedir, etik olandır, böyle eylemek, böyle yönelmek ve böyle yapmak siyasettir:

“Eğer bir şeyi kendisi için amaçlıyor, diğer şeyleri de ona ulaşmak için istiyorsak ve bir şeyi bir başka şey için istemiyorsak, bu en iyi durumdur. (…) Eğer söylediğimiz doğruysa onun ne olduğunu, hangi bilim olduğunu ve nelerle ilgilendiğini ifade edebilmemiz gerekir. Bu en önemli bilgi olmalıdır. Evet, siyaset bahsettiğimiz tarzda­dır, çünkü bir ülkede hangi bilimlerin gerekli olduğunu, kimlerin neyi ne kadar öğrenmeleri gerektiğini belirleyen bilim budur. Yine askerlik, ekonomi, hitabet gibi insan­ların çok önemsedikleri bilimlerin de siyasetin alanında yer aldıkları bilinir. Öte yandan siyaset nelerin yapılması, nelerden uzak durulması gerektiğiyle ilgili yasalar hazır­lar, buradan hareketle siyasetin diğer tüm iyileri içerdiğini ve insanlar için iyi olanı bulmaya çalıştığını söyleyebili­riz. İyi olan şey, insan için de ülke için de aynı şeyse, bu durumda iyiyi ülkenin elde etmesi daha güzeldir.” (Aristoteles, Nikomakhos’a Etik,”  1094 a, b)

Türkiye’nin ve insanlığın depremlerden yayılmacılığa, yoksulluk, yoksunluğa birincil sorunu doğadan geleni, kaçınamayacakları değil, kaçınabilecekleri, başarabilecekleridir.

Bu da siyasettir, siyasi ahlaktır. 2023 depremlerinin açığa vurduğu siyasetin ahlak dışılığıdır, ahlaksızlıklarıdır. Bundan sonra daha ağırlarını yaşamak istemiyorsak doğru düzgün bilgi, bilim, eğitim, yönetim, politika, afet siyaseti ve afet ahlakı şart bulunuyor. 

/././

EVRENSEL

soL "Köşebaşı + Gündem" -5 Şubat 2026-

Bir AKP vizyonu: Fosil yetmedi, yenilenebilir enerjide de dışa bağımlı Türkiye 

Suudi Arabistan’la garantili güneş/rüzgar santralleri anlaşması imzalandı. Enerji Uzmanı Önder Algedik, “Güneşte Suudi Arabistan’a bağımlı hale geceğiz, bir cari açık daha yaratacağız” dedi.

Kış aylarıyla birlikte ülkenin daha fazla gündeme gelen enerji sorununa kalıcı çözümler üretmek konusunda herhangi bir girişimde bulunmayan AKP iktidarı kömür, petrol ve doğal gazın ardından yenilenebilir enerjide dahi dışa bağımlı olma yoluna girdi.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Riyad ziyareti sırasında Türkiye ile Suudi Arabistan arasında yenilenebilir enerji santrali projeleri için anlaşma imzalandı.

Enerji ve İklim Uzmanı Önder Algedik, Suudi Arabistan’la yapılan anlaşmanın Türkiye için ne ifade ettiğini soL TV’ye değerlendirdi.

Anlaşma kapsamında toplam kurulu gücü 5 bin megawatta kadar olan güneş ve rüzgar santrali projeleri iki fazda hayata geçirilecek. Birinci Fazda, Sivas ve Karaman'da yer alan, toplam 2 bin megawat kapasiteli iki güneş enerji santrali ikinci Fazda ise taraflarca üzerinde mutabık kalınacak koşullarda 3 bin megawattlık yenilenebilir enerji santrallerini kurma imtiyazı verilecek.

Yaklaşık 2 milyar dolarlık yatırım karşılığında Türkiye dünyanın en büyük fosil yakıt ihracatçılarından Suudi Arabistan’a satın alma garantisi de verecek.

Türkiye’nin enerji krizi derinleşirken bölgesel aktör olma yolunda Erdoğan’a meşruiyetini veren ABD bir dizi başka anlaşmanın yanı sıra sıvılaştırılmış doğalgaz - LNG tedarik anlaşmasıyla payını garanti altına almış Türkiye ile nükleer enerji alanında da anlaşma imzalanmıştı.

Yaptırımlar nedeniyle Rusya ve İran ile petrol ve doğalgaz alımında yaşanan sorunlarla birlikte Akkuyu Nükleer Santrali için yapımında 35 milyar dolar civarında finansman sağlayan Rusya’ya Türkiye’nin 15 yıl boyunca taahhüt ettiği yaklaşık 210 milyar dolarlık elektrik alımı enerji krizini gündemden düşmeyen bir tartışma konusu hâline getirdi.

'Güneşte Suudi Arabistan’a bağımlı hale geleceğiz, bir cari açık daha yaratacağız'

Enerji ve İklim Uzmanı Önder Algedik, Suudi Arabistan ile yapılan güneş ve rüzgar enerjisi anlaşmasının ekonomik ve ekolojik faturasını soL TV ekranlarında deşifre etti. 

Piyasa değerinin çok üzerinde maliyetlerle hayata geçirilen projelerin kamusal bir zarara dönüştüğünü kaydeden Algedik, AKP iktidarının nükleer ve fosil yakıttan sonra yenilenebilir enerjide de Türkiye’yi dış aktörlere bağımlı kıldığını ifade etti.

Algedik şunları söyledi:

“Burada kaçırılan çok önemli bir nokta var. Birincisi, bakanın açıklamış olduğu 2000 MW için 2 milyar dolarlık yatırım çok çirkin bir rakam. Çünkü şunu biliyoruz, örneğin Birleşik Arap Emirlikleri'nde 2021'de biten bir projede 2000 MW 1 milyar dolara mal oldu. Dolayısıyla biz şu an fazla bir para ödeyeceğiz. Bu projeyle birlikte bizim enerjide bir kez daha dışa bağımlı olduğumuz gerçeği ortaya çıkıyor. Zaten biliyorsunuz Rusya'ya bağımlıyız. Bu son enerji anlaşmalarıyla Amerika'ya bağımlılığımız daha da arttı. Ve şimdi güneş gibi bir konuda Suudi Arabistan'a bağımlı hale geleceğiz.

Onlara enerji maliyetini döviz olarak ödeyeceğiz ve dolayısıyla bir cari açık daha yaratacağız ve bu anlaşma bu anlamda da çok kötü.

İklim açısından bakıldığında, bu meselenin asıl sorumlusu ve fosil yakıt ticaretinin merkezi olan Suudi Arabistan ile böyle bir anlaşma yapmak, sorunun kaynağını görmezden gelmek anlamına gelecektir.

Ayrıca, aşırı merkezi bir yapı inşa ederek enerji kayıplarının yüksek olduğu bir sisteme geçiş yapmış olacağız. Türkiye’deki iletim ve dağıtım kayıplarının yüzde 10 civarında olduğu göz önüne alındığında, üretilen elektriğin daha tüketiciye ulaşmadan yüzde 10’luk kısmını peşinen kaybedeceğiz.

Sonuçta bu sürecin kazananı Suudi Arabistan olacaktır. Karşımızdaki tablo, iklim dostu bir yenilenebilir enerji projesinden ziyade; fosil yakıt ticaretiyle bilinen bir ülkeye kendisini aklama fırsatı sunan, ona gelir sağlayan ve Türkiye'nin enerji bağımlılığını pekiştiren bir girişimdir.

Nasıl Osmangazi Köprüsü'nde geçiş garantisi, şehir hastanesinde hasta garantisi varsa; burada da vatandaşın o parayı ödeme garantisi veriliyor.

Ama ikinci önemli nokta, bu kadar pahalı bir sistem kurgulanmasıyla beraber, şu an yapılan anlaşma hem kamuyu zarara uğratıyor, hem toplumu hem de iklimi zarara uğratıyor. Bu iki açıdan çok önemli olduğunu düşünüyorum.”

***

Sürekli yıkıma ve kara yıkıma hayır!-Ali Rıza Aydın- 

Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.

“Yıkım” ve “kara yıkım”, sırasıyla, Arapçadan dilimize yerleşmiş gözüken “afet” ve “felaket” in Türkçe karşılıkları. Yaygın kullanımı Türkçe yerine Arapça, Farsça ya da diğer dillerden olup kullanılmaya devam eden başka sözcükler de var. Türkçe sözcükler üzerinde baskın olan bu tür kullanımların kaynakları arasında hukuk var. Örneğin Anayasa’da “tabii afet” sözcükleri geçiyor OHAL yönetimi maddesinde. Örneğin afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması, yurt içinde ve yurt dışında insani yardım operasyonlarının yapılması ve koordine edilmesi ile bu konularda politika önerilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla görevli kurumun adı Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD).

Konumuz dil değil, başka.

6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yılındayız. Bu kara yıkım, Türkiye’de devletin olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltmada, risk yönetiminde görevini yerine getirmediğini bir kez daha açıkça gösterdi. Üç yılda gelinen yer ise olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarının da hedefine ulaşmadığı açık.

Zeminden altyapıya, mimari ve yapısal tasarımdan malzemeye, yapımdan denetime bütün süreçlerde yıkıma, yaralanma ve ölümlere karşı direnme gücü olmayan ya da zayıf bir durumla karşı karşıyayız. Sorunlu da olsa hukukun çiğnendiği, bilimselliğin reddedildiği, rant ve kâra teslimiyetin yaygın olduğu; piyasa değeri yüksek yapımlarla direnme gücü yaratıldığı gerçek. Piyasanın tercihlerine teslimiyetle birlikte devletin yasama, yürütme, merkezi ve yerel yönetimleriyle ve de yargısıyla sorumluluğu da gerçek.

Süren davalar da gösteriyor, hukukuyla, hukuklu hukuksuzluğuyla, imar planları ve planların sıklıkla değiştirilmesiyle, ruhsat sorunları ve ruhsatsız yapılarıyla, denetimsiz denetimleriyle, imar aflarıyla egemen sermaye sınıfına çalışan bir düzende gündemine, dosyasına egemen olamayan yargı hiç şaşırtıcı olmuyor. Ceza hukukundaki ihmalkarlık, dikkatsizlik, kasta yakın kusurlu davranış, görevi kötüye kullanma… ne denirse densin yıkıma ve başkalarının yaşamını tehlikeye atma suç cezaları sömürücü düzenin çizdiği sınırlarla çalışabiliyor ancak.

Sonuçları yönünden kara yıkım, yaşam hakkının ihlali emekçi halkı vuruyor. Yıkıma ve kara yıkıma çağrı yapan bir sorumsuzluk yalnızca doğal olayların olduğu zamanlarda değil, tüm sömürü zamanlarında söz konusu ve sömürücü düzene hizmet ediyor.

Yıkımda, kara yıkımda, yaşam hakkının ihlalinde herkesin gözü önündeki tablo büyük ortaklığı işaret ediyor: Sermaye sınıfı egemenliğindeki ekonomik ilişkilerle bu ilişkilerin ürünü olan devlet ve hukuk işbirliğini.

Yaşam hakkı, ölümleri engellemeyle birlikte yaşamayı koruma, güvence altına alma yükümlülüğünü devlete veriyor. Bu yükümlülük kamuya özgü olan ya da olmayan her türlü iş ve işlemi kapsayacağı gibi her türlü yıkım tehdidini de kapsıyor. Doğal olaylar kaçınılmaz olsa da devlet bu olaylarla ortaya çıkacak riskleri azaltacak önlemleri planlamak ve uygulamak zorunda.

Kapitalizmin kara yıkımlarına ortak olan bir devlet anayasal güvence altına da alınan yükümlülüğünü doğa ve toplum yararına yerine getirmekten vazgeçmiş olur. Yıkımla baş etme gücüne sahip olması gereken devlet sömürücüler yararına davrandıkça gücünü de aynı yarara kullanır. O zaman hesap sormanın ve çözümün devlet içinde, düzen içinde olamayacağına ilişkin örnekler yağ lekesi gibi çoğalır.

Yıkan 6 Şubat depremleri değil sömürücü düzendir.

Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.

/././

Bir laiklik yazısı: Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır -Gülizar Biçer Karaca*- 

Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir. O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz. Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız. Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için, laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir. Çalar. Çalıyor. Duymak, duymamak değil mesele... Nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.

5 Şubat 1937…

Laikliğin Anayasa’ya “devletin nitelikleri” olarak girdiği tarih…

Ama bu tür yıldönümlerini takvime çentik atar gibi anmak yetmiyor, çünkü laiklik, bir ilke olmanın ötesinde, bir hayat sigortası…

Üstelik sigortanın kıymeti, elektrik kesilince anlaşılıyor.

Bugün de tam oradayız. Işık gidip geliyor, evin içindeki rejim, karanlığın içindeki hiyerarşiyi belirliyor. Teolojik hiyerarşiyi…

Laiklik çekildiğinde sanılanın aksine toplumun üstüne “din” çökmez, dinin içine saklanan iktidar çöker.

Bu ayrımı unuttuğumuz an, meselenin en kritik damarını kesmiş oluruz.

Araladığımız kapı Afganistan’a açılır.

***

Cumhuriyet’in kurucu felsefesi bir şeyi hedefliyordu: kamusal alanı “kabile” mantığından çekip çıkarıp yurttaşlık zeminine oturtmak.

Laiklik bunun motoru, aynı zamanda freniydi.

Motoruydu, çünkü modern hukukun, bilimsel eğitimin, eşitliğin yürüyebilmesi için ortak bir zemine ihtiyaç vardı.

Freniydi, çünkü devlet, “kutsal” adına hareket etmeye başladığı an, frenleri patlamış bir kamyon gibi devrilir, hem de toplumun üstüne devrilir.

Ne hak bırakır, ne özgürlük, ne de itiraz....

Laiklik, devleti inançtan arındırmak kadar, inancı da devletin sopasından koruyan bir alan…

İnananın vicdanı da inanmayanın haysiyeti de ancak o alanda nefes alır.

Yaşadık, biliyoruz.

Bugün AKP’nin yaptığı, laikliği bir günde ortadan kaldırmak değil.

Onu gün gün aşındırmak.

Fatih Yaşlı söylemişti: “Kimse çıkıp bir gün 'şeriat ilan ediyoruz' demeyecek. Biz bir gün uyandığımızda adı konulmamış bir şeriat yasasına tabi olduğumuzu anlayacağız.”

Bu aşınmanın bir tekniği var elbette, bir idari sessizlikle ilerliyor iktidar.

Bir kıyı şeridini düşün.

Denizin geri çekildiğini fark etmezsin, ama yıllar sonra yürüdüğün yolun suyla ilişkisi kesilmiştir.

Laiklik de böyle oyuluyor. Önce kavram itibarsızlaştırılıyor. "Milletin değerlerine düşman, yasakçı, elitist" diye aşağılanıyor. Sonra kurumlar yeniden kurgulanıyor, sonra alışkanlıklar değişiyor, sonunda da toplum yeni rejimi “zaten talep böyle” diye kabullenmeye zorlanıyor.

Gramsci’nin “rıza” dediği şey tam burada üretiliyor.

İnsanlar sadece korkudan değil, zamanla normal sandıkları için susuyor.

Bu süreç bir yandan ideolojik aygıtlarla, bir yandan da sınıfsal koalisyonlarla işliyor. Tarikat-cemaat örgütlenmeleri birer sosyal ağ ve kaynak dağıtım mekanizması gibi çalışıyor.

Sermayenin kimi fraksiyonları için ise bu ağlar, hem emek rejimini disipline etmenin hem de kamu kaynaklarına erişmenin güvenli koridoru olarak işliyor.

Devlet dediğimiz şey burada tek bir blok halinde durmuyor.

Güç ilişkilerinin içinden geçtiği bir alan olarak yeniden şekilleniyor.

Safi Arpaguş’un Diyanet’i devasa bir söylem üretim merkezine dönüşürken, Yusuf Tekin, Milli Eğitim’i “dindar nesil” imal eden bir fabrika gibi çalıştırıyor.

TBMM ise bu dönüşümün hukukunu üretmekle kalmıyor, onun arkasından koşan bir onay makamı gibi konumlandırılıyor.

Böylece laiklik, gündelik hayatın damarlarındaki kan olarak seyreltiliyor.

***

Somutlaştırayım…

Laiklik karşıtlığının ilk hedefi eğitimdir; çünkü eğitim, gelecek kuşaklara kimin sesinin kalacağını belirler.

Okul laiklikten uzaklaştıkça, çocuk “cemaate emanet” olur.

E orada da bilim, merak ve eleştirel akıl yerini ezbere, itaate, “soru sormanın günah sayıldığı” bir disipline bırakır.

Bu esasen sınıfsal bir mühendisliktir. Yoksul çocuğa “kader”, işçi çocuğuna, “şükür”, kız çocuğuna eşitlik değil, “terbiye” dağıtılır.

Laiklik çekilince okul, eşitleyici bir merdiven olmaktan çıkar; sınıfların ve cemaatlerin ayrı ayrı karanlık dehlizlerine dönüşür.

Oysa laiklik, çocuğu “aileye ait mal” olmaktan çıkarıp toplumun ve hukukun koruması altına alan özerk bir hak öznesi olarak görür.

İşte laiklik zayıflayınca, çocuğu koruyan kamusal akıl geri çekilir, yerini denetimsiz alanlar, kapalı yapılar, hesap vermeyen örgütlenmeler alır.

O zaman çocuğun başına gelen felaketler “bir kere…” diye anlatılır.

Yaşıyoruz, biliyoruz.

Laikliğin çekildiği yerde ikinci büyük çöküş, kadının hayatında görünür.

Çünkü patriyarka, kendini en kolay kutsalla tahkim eder.

Kadının bedeni, emeği, eşitlik ve itirazı aile söylemiyle çevrelenir.

İşçiye söylenen “fıtrat” kadın için de çalıştırılır.

Öyle ya “eşitlik fıtrata terstir bir kere”.

Dahası, şiddet sıradanlaşır; failin dili namus ve tahrik gibi gerekçelerle cilalanır, mağdurun hayatı sabır kefenine sarılır.

Laiklik burada doğrudan yaşam hakkının zırhıdır.

Mahkeme salonunda da karakolda da hastanede de okulda da fabrikada da eşit yurttaş muamelesi görmenin ön şartıdır.

Üçüncü kırılma, özellikle işaret etmek gerekir ki şükretmesi tavsiye edilen işçide belirir. Laiklik, emeğin taleplerini günahkar hırs gibi gösteren ahlakçılığın panzehiridir.

Emekçinin hakkı, sendikal mücadeleyle, hukuki güvenceyle korunurken, laiklik aşındığında; adalet talebi, sınıf meselesi dini bir öğüt ya da ahlak meselesine indirgenir.

Yaşadık, biliyoruz…

Emeğin itirazı günah, sevap terazisine konmak istenir, sendika susturulur, grev utanılacak bir şey olsun istenir, yoksulluk kutsanır.

Çelikaslan Tekstil işçilerinin grevinde BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, “'bu kadar para kazandın, işçinin hakkını ver' demek edepsizlik mi?" diye sorduğunda Gaziantep Milletvekili olan AKP’li patron İrfan Çelikaslan, “benim zenginliğimi Allah verdi, edepli ol” demişti.

Yani ücret artışı isteyen nankör, hak arayan fitneci, itiraz eden düzeni bozan oluyor laiklik aşındığında.

Böylece sınıfsal eşitsizlik, “kaderin yazgısı” diye pazarlanıyor.

Ama tarihten de biliyoruz: Laiklik, bu kaderciliğin karşısına “insan eliyle kurulan düzen, insan eliyle değişir” cümlesini koyuyor.

Eksik bir nokta kalmasın diye ekleyeyim.

Laiklik aynı zamanda kamusal aklın da sigortasıdır. Depremde, salgında, yangında, kararların bilimle değil, "ben yaptım oldu"culuka alınıp felaketle karşılaşıldığında, propaganda yerine sorumlulukla hareket edilmesini de belirler laiklik.

Çünkü bilimsel akıl geri çekildiğinde, yerini rant alır, felaket alır.

Çünkü denetimsizlikle kutsallık birleşti mi, hesap sormak “günah” sayılır.

Laiklik burada da somuttur.

Kamu kaynaklarının kimlere, hangi ağlara, hangi sadakat karşılığında aktığını görmeyi sağlar.

Ez-cümle laiklik yoksa yurttaş, tebaadır.

***

O yüzden mesele “dindarlar-dinsizler” meselesi değildir.

Mesele, devletin tarafsız olup olmayacağıdır.

Laiklik, devletin herhangi bir inancı üstün kılmasını engeller, dedim ya, teolojik hiyerarşiyi önler.

Böylece toplumu bir arada tutan çelik halat gibi çalışır.

Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır.

Mezhepler, tarikatlar, kimlikler, sadakat zincirleri…

Her biri bir yere dağılır.

O yüzden 5 Şubat 1937’den bahis açmak, nostalji falan değildir.

Bir rejim tartışması da değildir, bir hayat tartışmasıdır.

Laiklik, birilerinin inancını bir başkasına, hele hele kamusal zor olarak, dayatmaması için vardır.

Laiklik, vicdan özgürlüğüdür.

Laiklik, hukukun eşitliği ve kamusal hizmetin adaletidir.

Laiklik, yoksulun ekmeği, kadının canı, çocuğun uykusu, emekçinin hakkıdır.

Bugün laikliğin kıymeti şu basit cümlede saklı tutayım:

Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir.

O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz.

Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız.

Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için; laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir.

Çalar. Çalıyor.

Duymak, duymamak değil mesele; nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.

*Cumhuriyet Halk Partisi Denizli Milletvekili

/././

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -5 Şubat 2026-


Kentsel dönüşüm -Arif Nacaroğlu- 

Depremin yıl dönümü. Uzmanlar(?) yine ekranlarda. Uzman dediğimiz, herkesin uzmanı kendine. Parası olmayan çoğunluk, “Büyük deprem olmayacak. Enerji yavaş yavaş boşalacak” diyenlerin arkasında. Evi yenilemek, değerini ikiye katlamak ve bunun için parası olanlar da, “Kazmayı alıp yıkacaksın eski binaları” diyen uzmanların peşinde. Uzmanların çoğu akademisyen, profesör, doçent. Ölçme aletleri, hesap yöntemleri, matematik, fizik bilgileri aynı ama neden aynı ve tek doğruda buluşamıyorlar belli değil.

Halkın durumu ne? Tam anlamıyla mala çökme hikayeleri yaşanıyor bir çok yerde. 12 daireli bir apartman. 99 öncesi yapılmış. Daireleri o zaman emekli olanlar ikramiyeleri ile almışlar. Bazı daireler zaman içerisinde “rantsal dönüşümcülere” satılmış. Bu adamlar oturmadıkları evler için yıkıp, yapma peşinde. Karot filan alıp da, ev sağlam da olsa, “Bu ev sağlam” raporu vermeye cesaret edebilecek yetkili var mı? Yıkılırsa başının belaya girmesini kim ister?

Yeni yapım için gereken paranın yarısını devlet verse bile ev sahibine çıkan fatura bir kaç milyon. Amcam, teyzem 30 yıl önce güç bela bir ev almış. İyi ki almış ki bugün 20, 25 bin lira ile yaşayabiliyorlar. Değil milyon, yüz lira ödeyecek güçleri yok. Şimdi rantçı komşusunun baskısı altında. “Paran yoksa sat evini yok pahasına, git sana uygun mahallede yaşa.”

İlgililerde çıt yok. Kira yardımı dedikleri para ile kiralık kulübe bile yok. Ama bu somut ve ortada duran soruna ciddi tek kelime eden de yok. Ukala yetkililerin, “Evin yenilenecek, değerlenecek. Sen de katkıda bulunacaksın.” dediği insanın cebinde simit parası yok. Zaten o, evinin yenilenmesini, değerlendirilmesini filan da istemiyor, isteyemiyor. Kesin sokakta kalmaktansa, olup olmayacağı üzerine profesörlerin bile ortak sonuca varamadığı depremi denemeyi tercih ediyor.

Devlet farkın tamamını ödeyebilir. Ödediği daireye “10 yıl satılamaz. Kiraya verilemez” şartı koyup rantçıların önünü kesebilir.

Yapar mı?

Bırakın yardım etmeyi; aralık, ocak enflasyon oyunuyla yoksula vermiş gibi yaptığı zammı ilk ayda geri alan iktidar hiç böyle bir şey yapar mı?

/././

Kanlı panorama -Hediye Levent- 

Gazze sahilinin bembeyaz, yuvarlak balkonlu, yüksek katlı binalarla dolduğu tasarımları görmüşsünüzdür. Gazze’ye ateşkesin şartı olan yiyecek, ilaç, yakıt gibi hayati ihtiyaçlar bile doğru düzgün girmiyorken Gazzelilere ‘Barış getirenler’ sahilleri düşünmüş! İsrail çeşitli gerekçelerle insani ihtiyaçların girişini neredeyse sembolik miktarlara indirmiş durumda. İnsanlar kış şartları ve yağışlar nedeniyle su basan çadırlarında yaşam mücadelesi veriyor. Gazze hâlâ yerle bir, binlerce ceset tonlarca molozun altında. İnsanların geleceğini bir tarafa bırakın, yarını bile belli değilken Gazze sahillerini bölgenin turizm cenneti, Gazze’yi vergisiz ticaret merkezi yapma planları konuşuluyor. Uluslararası basının Gazze’ye girişine hâlâ izin verilmiyor. Ateşkes var ama insanlar ölmeye devam ediyor. Bir lokma için onurlarını bırakın birbirlerini ezdikleri bir vahşet Gazze’nin normali...

Trump’ın derdi savaşları bitiren, küsleri barıştıran lider olarak Nobel Barış Ödülü alabilmek. Netanyahu ve ekibinin, ülke içinde canlarını epeyce sıkan tepkileri bir şeylerle örtmesi gerekiyor. Zaten Netanyahu’yu da aşan, Filistinlilerin olmadığı bir devlet inşasının en önemli eşiklerinden biri Gazze. Dolayısıyla Gazze’nin su kaynaklarının ve tarım arazilerinin olduğu meşhur ‘sarı hat’a kadar çekilmiş olan İsrail, burayı bırakmayı hiç istemiyor. Ki bu bölge Gazze’nin yüzde 50’sinden biraz fazlasına tekabül ediyor. Peki sahil kısmına sıkıştırılması planlanan 2 milyondan fazla Gazzeliye ne olacak? Alttan alta devam eden bir zorunlu göç senaryosuna kurban gidecekler gibi görünüyor. Ana vatanlarını yaşanmaz hale getirip sonra göç etmeyi kendileri istediler senaryosu kulağa ne kadar da basit, kabul edilemez, inanılamaz geliyor değil mi? Ama bu senaryolar zamana yayılınca gerçeğin kendisi oluyor.

Bu arada gündemde kendisine bir türlü yer bulamayan Lübnan da, İsrail saldırıları ile Batı dünyasının baskıları arasında kendisine çıkış bulmaya çalışıyor. Ekonomik kriz ve İran’dan Suudi Arabistan’a birçok ülkenin müdahale çabaları da cabası. İsrail ile Lübnan on yıllar sonra ilk kez doğrudan görüştü ama Lübnan hâlâ olası bir İsrail saldırısı ve yeni bir savaş riskiyle karşı karşıya!

Suriye’de de durum çok farklı değil. Suriye’nin, Türkiye ve İsrail’in nüfuz alanları şeklinde fiilen ikiye bölündüğünü söylemek yanlış olmaz. Golan Tepelerini ve Şam’ı içine alan güney Hama kırsalına kadar İsrail’in, Hama kırsalından Halep’i de içine alacak şekilde Türkiye sınırına kadar olan kısım Türkiye’nin sahası artık.

Suriye’de hâlâ bir devlet yok, ordu dahil kurumlar yok, ekonomide yaprak kımıldamıyor. Sonuçta sermaye korkaktır, her şeyden önce güvenlik ve istikrar ister, ki Suriye’de varlığından kesinlikle bahsedilmeyecek şeyler bunlar. Radikalinden yağmacısına yüz binlerce silahlı adam sahada. Kim kiminle ne için savaşıyor, belli değil. Üstelik hesap soran da yok, hesap sorulur korkusu yaşayan da!

Son olarak Kürt-Arap ittifakı olan SDG dağıldı. SDG dağılınca Kürtler Haseke’nin tamamı bir tarafa, Kamışlı’nın bir kısmına kadar çekilmek zorunda kaldı. SDG ile birlikte yine Kürt-Arap ittifakı olan öz yönetim de dağıldı. Şam ile Kürtler arasında uzlaşmalar yapıldığına dair açıklamaları görmüşsünüzdür. SDG’nin Şam’a bağlı güvenlik birimlerine entegre edileceği belirtiliyor ama SDG dağıldı, kimi nereye entegre edecekler? SDG’nin yüzde 65 kadarı zaten Arap’tı. Entegrasyon sürecinde Kürtlerle Araplara eşit şartlar sunulacak mı? Entegre edileceklerin yüzde kaçı Kürt olacak mesela? Yine Kürtlerin bazı üst düzey kamu kurumlarındaki koltuklara isim önereceği şeklinde bir madde de var ama etkili ve yetkili isimler olabilecek mi bu isimler? Son uzlaşmanın her maddesini tek tek yorumlamaya gerek yok. Kısacası şunu söylemek mümkün: Kürtler neredeyse 2012 yılındaki durumlarına ve bölgelerine geri döndüler. Entegrasyon süreci de çok sancılı ve zaman zaman çatışmalara varan gerilimlerle ilerleyecek gibi görünüyor.

SDG hâlâ bir Kürt-Arap ittifakıyken ve ABD başta olmak üzere uluslararası koalisyonun yerel müttefiki iken sahip olduğu güç de gitti. Görünen o ki, Suriye’deki Kürtlerle ilgili konularda artık muhatap Erbil ve Mesud Barzani!

Ancak şunu da belirtmek gerekiyor; Suriye’de henüz içeriği, sınırları belirsiz bir ademimerkeziyetçi sistemin uygulanması da oldukça muhtemel. Şu anda birçok konu gibi Dürzilerden Alevilere ve ılımlı Sünnilere kadar güvenlik ve istikrar kaygısı ile hareket eden kesimler de gidişatı anlamaya çalışıyor. Gelecek aylar merkezde Eş Şara’nın güçlü olduğu ama sahada gelişmelere göre şekillenecek olan ademimerkeziyetçi bir anlayışın şekillenmesi mümkün.

Irak ise İran ile ABD ve İsrail geriliminden dolayı hedef tahtasında. İran bölgedeki son kalesi olan Irak’taki siyasi ve silahlı nüfuzunu korumak için bastırıyor. ABD ise açıkça, İran destekli isimleri ve yapıları hedef alarak Bağdat’ı tehdit ediyor. Mesaj açık; sizi de vururuz!

Ve elbette İran!

Amerikan savaş gemileri İran açıklarına yığılırken harıl harıl işleyen diplomasi sonuç vermiş gibi görünüyor. ABD ve İran arasında ilk görüşmelerin Umman’da yapılması konusunda genel bir uzlaşma var ancak bunlar, müzakerelerde konuşulacak konuların neler olacağına dair müzakereler. Amerika, İran’dan nükleer çalışmalarını oldukça sınırlandırmasını, barışçıl amaçlarla bile olsa uranyum zenginleştirmeyi bırakmasını, balistik füze ve İHA-SİHA üretimine son vermesini, bölgedeki İran destekli gruplara desteğini kesmesini istiyor.

İran tarafı rahat aslında, sonuçta Amerika, İran’ı vurursa olasılıkları görmekte zorlanıyor. Petrol fiyatlarının uçacağı, enerji piyasalarının felç olacağı, Hürmüz Boğazı’na bağımlı olan Kuveyt, BAE, Suudi Arabistan gibi ülkelerin çok ağır darbe alacağını biliyor. Bu nedenle İran Amerika’nın taleplerini şimdilik reddediyor. Ancak ekonomik yaptırımlar, ülke içindeki ayaklanmalar ve sayısını hâlâ bilmediğimiz kadar çok insanın öldürülmesi ve bölgede iyice yalnızlaşması gibi faktörler, İran yönetimi açısından bu sürecin sürdürülemez olduğunu gösteriyor.

Muhtemelen bir ara formül bulunacak ve ABD İran’a yönelik ekonomik, siyasi baskı yapmaya devam ederken savaş ihtimalini öteleyerek ilerleyecekler.

Elbette yine olan halka olacak.

Bu yazıda saydığım coğrafyaların hepsinde bedeli hep halk ödedi, ödemeye devam edecek. Savaşı çıkaranlar onlar değildi, savaşı sürdürenler de!

Diğer tarafa bakınca kimleri görüyoruz? Epstein’in yakın dostlarını. Mesela Trump ya da Amerika’nın Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi, Lübnan işlerinden de sorumlu, boş zaman kalırsa Tel Aviv’e gitmekten geri durmayan Tom Barrack. Bu arada Trump, Irak dosyasını da Barrack’a bağlamış.

Bu adamların dolaştıkları ve kaderlerini şekillendirdikleri coğrafyalardaki yıkımı, dağılmış aileleri, kayıtları bile olmayan, kimsenin ‘Başına bir şey mi geldi?’ diye sormadığı çocukları düşünmemek elde değil!

/././

Epstein belgeleri (II): Hangi isimler belgelerde nasıl geçiyor?-Eray Özer /T24-

 

Epstein Belgeleri’ne ilişkin yazı dizisinin bu ikinci bölümünde isimlere giriyoruz. Önce iş insanları ve teknoloji devlerinin patronları. X’in sahibi Elon Musk, Google’ın kurucu ortağı Sergey Brin, Microsoft’un kurucusu Bill Gates. Hepsinin yolu bir şekilde Epstein’le kesişmiş, hepsi “Epstein’in ne mal olduğunu anlayınca uzaklaştım” diyor.

Epstein

Epstein belgelerinde son dalgayla ilgili mini yazı dizisinin ikinci bölümünde size öne çıkan isimleri ve bu isimlerin ortalığa saçılan belgelere verdiği tepkileri anlatmak istiyorum.

Ama önce belgelerin geneliyle ilgili birkaç bilgi daha paylaşayım.

ABD Adalet Bakanlığı ellerinde 6 milyon belge olduğunu lakin çok fazla tekrarlayan ve konuyla ilgisiz belgeyi elediklerini açıklamıştı. Demokratlar duruma tepki gösterdi ve her belgenin yayımlanmasını talep etti.

Eğer böyle bir durum yaşanırsa 3 milyon yeni içerik daha sisteme yüklenecek demektir. Fakat bakanlığın böyle bir niyeti yok gibi. O nedenle bu son partiyle birlikte Epstein dosyalarının sonuna gelinmiş gibi görünüyor.

Masumlar ve hatta bazı kurbanların kimliklerinin belgelerde yeteri kadar sansürlenmediğini yazmıştım. Manhattan’da federal bir hakim bu şikayetlerle ilgili duruşma kararı aldı. Adalet Bakanlığı sitesine erişim engellenirse şaşırmayın.

Şimdi geçelim isimlere... Şunu belirtmek isterim, günlerce yazsam isimlerin sonunu getiremem. O kadar kalabalık bir liste ve fazla detay var. En acayip bulduğum, en çok konuşulan ve bu işlere en bulaşmış kişiler üzerinden ilerleyeceğim. Bazen kişisel yorumlarımı da ekledim yazarken. İnsanda öyle bir nefret uyandırıyor ki bu rezillikler, tepkisiz kalmak mümkün değil. Belirtmiş olayım.

Elon Musk

Onun bu kadar konuşulmasının nedeni geçen yılki seçimden kısa süre sonra Trump’la kapışınca hemen “Bomba düşmek üzere. Epstein dosyalarında Trump da var” diye tweet atması.

Şimdi artık kendi de var o dosyalarda.

Neredeyse tüm yazışmalarını okudum. Epstein’le bir “muhabbeti” olduğu kesin. Epstein onu adasında ağırlamayı çok istiyor, aradan yıllar geçse bile soruyor: “N’oldu? Hani gelecektin? Nisanda adada olacağım, gelsene.”

Epstein ilk olarak Musk’la bir iş yemeği yemek istiyor, belli ki o yemek yenmiş, sonra e-posta trafiği başlamış. 2013’ün hemen ilk günlerinde adaya çağırıyor Musk’ı. Epey bir yazışıyorlar. Musk “1 Ocak’ta geleyim” diyor, Epstein “2’sinde gel, ben 2’sinde orada olacağım” diye cevap veriyor. Musk, “Ya 2’si de olur aslında, 3’ünde ayrılmam gerekiyor ama sabah erkenden ayrılırım” diye devam ediyor. Sonra Epstein “Helikopterle aldırırım seni” diyor. “Her zaman bu adada yerin hazır” diye ekliyor.

Musk bir şekilde adaya gitmiyor, anladığımız kadarıyla. Bu yazışmalar çıkınca bu tip adamların hep yaptığını yaptı ve “Beeeeen… Çocuklar için canımı verdimmmm… O yüzden bana bu tuzaklar kuruluyor” tadında bir tweet attı.

Asıl Linkedin’in kurucu ortağı Reid Hoffman’la X’teki kapışmalarında söyledikleri ilginçti: “Ben sapıklığa gidiyor olsam, yanımda eşimi götüreceğimi söylemem” diyor. “Bu tuzağa ben düşmedim ama sen düştün Reid. O adaya gittin, hem de birden fazla kez” diye de ekliyor.

Şunu anlamazlıktan geliyor tabii: Arkadaş, sen bu belgelere kadar orada adı çıkan herkesi, hatta sevgili başkanını bile hedefe koyuyordun. E şimdi senin de adın çıktı. Hem de Epstein’in “Bu adada her zaman yerin hazır” yahut “Sana helikopter göndereyim” diyeceği biçimde yakınmışsın adamla. Hani adı geçen herkes suçluydu?

Bill Gates

Çok kısa ifade edeyim: Bu hikâyede kaçacak yeri olmayanların başında geliyor. Epstein’le de arkadaş, beraber iş de konuşmuş, adaya da gitmiş, her naneyi de yemiş belli ki. “Yapmadım, etmedim” açıklamaları yapıyor ama en son bir süre önce boşandığı karısı Melinda Gates bir podcast’e konuk oldu ve yani neredeyse tüm iddiaları doğruladı. “Çok üzgünüm olanlara” dedi, “Ben zaten bu adamı bu yüzden boşadım, hatta ortak vakfımızdan da ayrıldım en son” dedi. Dedi de dedi.

Son belgelerde Epstein’in 18 Temmuz 2013’te kendine gönderdiği bir e-postada şunu yazdığı ortaya çıktı. “(Gates’e) …Rus kızlarla yaşadığı cinsel ilişkilerden kaptığı hastalıklar için ilaç bulmada ve evli kadınlarla gizlice buluşabilmesi konusunda yardımcı oldum.”

Gates’in normal şartlarda bu dosyadan kendini kurtarması pek mümkün değil. Ama tabii para ve güçle bu isimler paçayı kurtaracak mı, göreceğiz.

Bill Gates

Bill Clinton

Kısa ifade edeyim: Bir başka “kaçacak yeri olmayan” isim de Bill Clinton. Hani Epstein’in bir numaralı “kankası” desek yeridir. Adada jakuzide, “lolita express” diye bilinen özel uçakta, bahçede, New York’taki evde… Epstein belgelerinin her yerinden Clinton “fışkırıyor.”

Demokratların eski başkan adayı eşi Hillary ise Epstein’le hiç tanışmadığını söylüyor. Şimdi bu ikili konuyla ilgili olarak Kongre’de ifade vermeyi kabul etmek zorunda kaldı. Zira aksi takdirde hapis cezası alabilirlerdi. Ne çıkacak, göreceğiz ama adada yaşanan sapkınlıkların cezalandırılması halinde adanın daimi müdavimi Bill Clinton’ı da zor günler bekliyor. Orası kesin.

Bill Clinton

Prens Andrew

Bir “olağan şüpheli” daha... Bu yeni belgelerde Epstein prense “26 yaşında bir Rus arkadaşım seninle tanışmak istiyor” diyor. Prensteki heyecanı görmelisiniz. Önce “Harika” diye cevap veriyor, hemen ardından dayanamayıp bir mesaj daha göndererek “E-postamı verdin mi” diye soruyor. Transatlantik bir “tanışma” için İngiliz Kraliçesi’nin oğlunun düştüğü hâl akıl alır gibi değil ama oluyor işte.

Sergey Brin

Brin, Google’ın kurucu ortağı, dünyanın en zengin insanların ve son dokümanlarla birlikte onun da sapkınlıklar adasını ziyaret ettiği ortaya çıktı. Epstein’in partneri ve suçlarının ortağı Ghislaine Maxwell ta 2003’te Brin’i New York’taki evde bir akşam yemeğine davet etmiş.

Ayrıca Epstein’i ilk suçlayanlardan biri olan Sarah Ransome, Brin ve o dönemki nişanlısıyla adada tanıştıklarını açıklamıştı. Epstein’in teknesinde kaptanlık yapan bir isim de daha önce Brin’i adada birden fazla kez gördüğünü söylemişti. Epstein’in Brin’i JP Morgan bankasının yöneticileriyle tanıştırdığı da biliniyor. Sergey Brin tüm suçlamalara karşın sessiz kalmayı sürdürüyor. Nereye kadar, göreceğiz.

Richard Branson

Virgin Group’un milyarder sahibi, çılgın işadamı olarak bilinen Richard Branson da Epstein’le ilişkisi ifşa olan isimlerden. Epstein’le bir yazışmasında onu kendi adasına davet ediyor ama bir de şart koşuyor: “Haremini de getireceksin!” Epstein sahiden de Branson’ın adasına gitmiş. Beraberinde üç kadınla birlikte!

Richard Branson (sağda) ve arkada Epstein 

Steve Tisch

New York Giants, Amerikan futbol takımının sahibi ve mesela Denzel Washington’ın “The Equalizer” serisi gibi filmlerin yapımcısı. Epstein’le en berbat yazışmaları yapanlardan biri. Epstein’le, evinde tanıştığı -ve Epstein’in sekreterinin arkadaşı- Ukraynalı bir kadın hakkında bir yazışmaları var ki… Bir noktada şöyle yazıyor mesela Tisch: “İletişime geçeceğim ama ‘profesyonel’ mi, ‘sivil’ mi?” Epstein’in bu e-postaya verdiği cevap da ilgili çekici: “Bana aramam için bir numara ver. Bu yazışmaların kayda geçmesi hoşuma gitmiyor.” İğrenç işler. Yazışmalar ortaya çıkınca Tisch de çoğu kişi gibi adaya gitmediğini ve Epstein’i tanımaktan dolayı pişman olduğunu açıkladı.

Reid Hoffman

Linkedin’in kurucu ortağı ve yukarıda Elon Musk’la X üzerinden atışan kişi. Adaya ve Epstein’in New Mexico’daki çiftliğine, New York’taki evine gitmek için çeşitli rezervasyonlar yaptırdığına dair belgeler bu son dalgada ortaya çıktı. Hoffman da masum olduğunu, her şeyin yayınlanması gerektiğini söyleyenlerden.

Peggy Siegal

Diğer isimler kadar ünlü biri değil Siegal aslında. Ama Epstein’e yazdığı bir mesaj var ve o mesaj o kadar kan dondurucu ki siz de öğrenin istedim. 2009’da Kenya gezisindeyken Epstein’e gönderdiği e-postada şöyle diyor Siegal: “Dönerken sana bir bebek getirebilirim. Belki iki. Kız mı olsun, erkek mi?”

Başka kimler var?

Liste bitecek gibi değil. Bugün iş insanları ve Silikon Vadisi patronlarını anlatmış oldum. Yarın da New York Belediye Başkanı Mamdani, mevcut Ticaret Bakanı Howard Lutnick, eski Beyaz Saray danışmanı Steve Bannon gibi siyasi isimlere bakalım.

Bitirmeden sadece isimlerini paylaşarak dosyalarda adı  geçen birkaç tanınmış kişiyi daha aktarayım istiyorum: Woody Allen ve eşi (eski üvey kızı) Soon-Yi Pervin, Mick JaggerDavid CopperfieldKevin SpaceyChris Tucker, Noam Chomsky, Michael Jackson, Stephen Hawking, Mehmet Öz, Peter Thiel.

Woody Allen ve Epstein 


YARIN: HANGİ SİYASİLER VAR, EN ÇARPICI BELGELER NE ANLATIYOR?

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -6 Şubat 2026-

Belediye Başkanı Böcek, Emniyet Müdürü Arslan ve iş takipçisi Ateş, okey masasında!-Tolga Şardan-  Sanık Fazlı Ateş’in ifadesiyle, Böcek ve ...