BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

İran direniyor: Emperyalizmin kan kumarı -Berkant Gültekin- 

ABD-İsrail barbarlığının son hedefi İran oldu. Aylardır İran’a yönelik tehditlerini artıran ve ilk tacizlerini haziran ayında yapan katliam ortakları, nükleer müzakereler devam ederken 28 Şubat sabahı tarihin gördüğü en alçak saldırılardan birini başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ali Hamaney ile birlikte 50’ye yakın üst düzey devlet yetkilisinden ilkokul çağındaki 168 çocuğa kadar, sadece 4 günde 787 İranlı öldürüldü. Emperyalizm, kuzeyden güneye, doğudan batıya tüm yerkürede bir kez daha insanlığın en büyük düşmanı olduğunu kanıtladı.

Saldırının ilk gününde Hamaney’in öldürülmesi hiç şüphesiz beklenmedik ve “şok” etkisi yaratan bir gelişmeydi. Öyle anlaşılıyor ki bu İran devlet aygıtı için de geçerliydi. Hamaney’in ardından dile getirilen şehitlik anlatısı ideolojik, tarihsel ve inançsal motivasyon üzerinden rejimin hasar gören omurgasını onarmayı amaçlıyor. Büyük ölçüde de başarılı olduğu söylenebilir. Ancak “Hamaney şehit olmayı tercih etti” türü bir yaklaşım gerçeği perdelediği gibi suikastı da sıradanlaştırıyor. İran açısından tahmin ve öngörü hatasından kaynaklanan bir güvenlik zafiyeti olarak değerlendirilebilecek bu olay, ABD ve İsrail’in ne denli gözü dönmüş hale geldiğini de gösteriyor. Hamaney, İran’ın uzun yıllardır en tepe ismi, rejimin simgesi ve belkemiğiydi. Üstelik sadece o değil, kritik görevler yürüten 49 yönetici de (Hamaney’in aile bireyleriyle birlikte) öldü ve her şey başlarken bu tercih edilecek bir seçenek olmaktan çok uzaktı.

Trump ise “'İran'ın askeri liderliğini ortadan kaldırmak için 4-5 hafta gerekir' demişlerdi, bir günde hallettik” diyerek erken bir zafer ilan etti. Her zamanki gibi küçümseyici ve alaycı sözler kullandı. Hamaney’in öldürülmesi sonrası yaptığı açıklamada şu cümleleri kurdu: “Ülkeyi kimin yönettiğini bilmiyoruz. Onlar da kimin yönettiğini bilmiyorlar. Bu biraz işsizlik kuyruğuna benziyor.” Bir ülkeye füze yağdırıp kentleri yıktıktan ve çoluk çocuk yüzlerce cana yaşadığı toprağı mezar ettikten sonra failin takındığı bu küstah tavır, aslında emperyalist zalimliğe engel olamayan, hatta onu “müttefik” gören, “endişeliyiz” ve “üzgünüz”den başka bir şey diyemeyen tüm devletlerin ayıbı. ABD ve İsrail’e ses çıkarmayıp İran’ın verdiği meşru karşılıkları “kınayanlara” ise diyecek bir şey yok; onlar zaten işbirlikçi utanmazlıklarını başka hiçbir izaha ihtiyaç duyulmayacak şekilde ortaya koyuyor.

“Henüz gerçekten sert bir şekilde vurmaya bile başlamadık” diyor Trump ve asıl büyük saldırının çok yakında olduğunu söylüyor. Bu iddialı sözlerinden belli ki işin psikolojik boyutuna da önem veriyor. Ona inananlar, ABD-İsrail saldırganlığıyla başlayan savaşın nasıl sonuçlanacağından oldukça emin. İran’ın fazla gücü olmadığını, eninde sonunda teslim olacağını, rejimin çökeceğini ve hatta İran’da demokrasiye geçiş için bir fırsatın doğacağını düşünenler az değil. Ancak gidişat bu öngörülerle örtüşmeyebilir. İran’ın BAE, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Suudi Arabistan’a yaptığı misillemeler Washington’ı oldukça şaşırtmışa benziyor. Bunu bizzat Trump dile getirdi (kendince tersinden). Gelen haberler, Pentagon’un bu tarz bir karşı saldırı beklemediği yönünde. Bu da ABD’nin stratejik hesap hatası olarak not edilebilir.

Hürmüz Boğazı’ndaki ticareti büyük oranda kesen, Suudilerin Aramco’sunu ve Katar’ın QatarEnergy’sini vuran İran, savaşı enerji kulvarına taşıdı. Çatışmaların başlamasıyla petrol fiyatları yüzde 6 yükseldi. Brent petrolün varil fiyatı 85 dolar seviyesini gördü. İran böylece hem “tarafsız” olduklarını açıklayarak olası bir yan etkiden kendilerini koruyabileceklerini düşünen Körfez ülkelerine ABD ile kol kola girmenin cezasını kesti hem de savaşın yükünü Batı’ya doğru kaydırmaya başlayarak “Bu işten siz de zarar görürsünüz” mesajı verdi. Petrol fiyatlarındaki artışın yanı sıra Katar’ın LNG üretimini durdurması, Avrupa’nın Rusya’dan sonra en büyük gaz kaynağını da tehlikeye sokuyor. Avrupa gaz fiyatlarındaki artış yüzde 100’ü aştı. Avrupalı liderler çocukların çığlığını duymaz ama parayı önemser. Enerji piyasasındaki bu kriz, kuşkusuz sadece Batı’yı değil Çin ile Hindistan’ı da etkiliyor ve ABD üzerindeki baskının artacağı bir küresel atmosfer yaratıyor. İran Devrim Muhafızları Sözcüsü Ali Muhammed Naini, dün yaptığı açıklamada ABD ve İsrail’e “Aralıksız saldırılara hazır olun” uyarısında bulundu. İran, kimilerinin sandığı gibi “kolay lokma” olmayacak. Elinde göründüğünden çok daha fazla enstrüman var.

Saldırıların ne kadar süreceğine dair konuşan Trump, 4-5 haftalık bir zaman dilimi öngördüklerini söyledi. Trump ayrıca “İran’a bir kara harekatı ihtimalini dışlamıyorum” dedi. Bu süre zarfında amaç, İran’ın kolunu kanadını bütünüyle kırmak ve böylece ABD-İsrail ittifakı için büyük bir sorunu ortadan kaldırmak. Bu hem Trump hem de Netanyahu için büyük bir başarı olacak. Netanyahu’nun İsrail’de bu yıl yapılacak seçimler öncesi kan dökmeye ihtiyacı var. “Güvenliği sağlama” meşruiyeti elinden giderse seçmene sunabilecek hiçbir şeyi kalmayacak. Bunun için Trump’ı ikinci başkanlık döneminde en fazla ziyaret eden lider o oldu. Bir yıl içinde tam 7 kez Washington’a gitti ve İran’a karşı saldırı başlatmak için elinden geleni yaptı. Sonunda istediğini de aldı. Trump’ın ise anayasayı değiştirmek dahil üçüncü kez başkan olabilmek için kimi yollar aradığına dair haberler ABD basınında bir süredir yazılıyor. O da iç siyasette güç kazanmak için yeni bir rüzgâra muhtaç.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu taarruz, adi kazançlar için emperyalizmin insan kanıyla oynadığı bir kumar ve “demokrasi” her zamanki gibi vitrine konan bir tuzak… Trump, İran halkına “Hükümeti devralın, bu fırsatı kaçırmayın” diye sesleniyor. Aslında umurunda değil. Kendisiyle işbirliği halindeki Körfez monarşilerinin demokrasiye bakışıyla ilgilenmediği gibi İran’ın demokrasisiyle de ilgilenmiyor. Tek istediği balistik füzeleri olmayan, uranyum zenginleştirme programını bitirmiş ve süngüsünü indirmiş bir İran... Zaten bugüne kadar ABD bombasının düştüğü hiçbir yerde demokrasi yeşermedi. ABD, Soğuk Savaş’tan bu yana Ortadoğu’da gerici-cihatçı yapıların güçlenmesinin baş sorumlusu oldu. Çünkü onları devrimci, bağımsızlıkçı ve modernist siyasetleri zayıflatmak için besledi. Bu tarihsel gerçeğin ötesinde bugünkü saldırılar, ABD-İsrail tehdidine karşı uzun süredir molla rejimine yönelik protestolara sahne olan İran’ı konsolide etti. İçinde rejimden memnun olmayanların da bulunduğu kitleler, ülkelerini emperyalist haydutluk karşısında savunan bir pozisyona geçti.

Bir ülkenin egemenliği ve halkın can güvenliği tehdit altındayken bunu görmezden gelen bir siyasi duruşun meşruiyet kazanması imkânsızdır. Bu molla rejiminin suçlarına ortak olmak değil; demokrasi ve özgürlüğün yolunun bağımsızlıktan geçtiğini bilerek direnmektir. Her bağımsızlığın sonu mutlak demokrasi olmayabilir ama bağımsızlık olmadan gerçek bir demokrasi inşa edilemez. Umalım ki zafer direnenlerin olsun.

“Dezenflasyon devam ediyor”-Güldem Atabay- 

Şubat ayında aylık enflasyon yüzde 2,96 olarak açıklandı. Bakan Şimşek, bu tabloyu “aşağı yönlü eğilimin sürdüğünün göstergesi” olarak yorumlamakla yetindi. Temel mal enflasyonunun yüzde 16,6’ya gerilemesi ve hizmet enflasyonunun 47 ayın en düşük seviyesi olan yüzde 40’ın altına inmesi bu sözlerin dayanak noktaları. Ancak mesele yalnızca teknik göstergelerin kâğıt üzerinde ne söylediği değil. Bu ülkede yaşayan milyonlar için mesele, hayatın ta kendisi.

Merkez Bankası’nın Şubat Enflasyon Raporu’nda 2026 yıl sonu ara hedefi yüzde 16’da sabit tutulurken enflasyon tahmin aralığının yüzde 15–21’e yükseltilmesi bile başlı başına bir sinyal. Bu durum, dezenflasyon patikasının öngörüldüğü kadar pürüzsüz ilerlemediğini gösteriyor.

Daha çarpıcı olan ise petrol varsayımı. Jeopolitik risklerin sınırlı kalacağı kabulüyle petrol fiyatı beklentisinin 60 dolar civarına çekilmesi, rapor yayımlandığı anda bile fazlasıyla iyimserdi. Küresel tansiyonun bu kadar yüksek olduğu bir dönemde enerji fiyatlarını aşağı yönlü varsaymak, temkinli merkez bankacılığı refleksiyle bağdaşmıyor. Nitekim rapordan hemen sonra Orta Doğu’daki gerilim tırmandı, petrol 80 dolara dayandı ve 100 dolar senaryosu yeniden masaya geldi. Dezenflasyon stratejisinin en kritik dışsal değişkenlerinden biri olan enerji fiyatında bu ölçüde iyimser bir varsayım yapmak, tüm projeksiyon setini kırılgan hale getiriyor.

Enerji ithalatçısı bir ekonomi için 80 dolar ve üzeri petrol fiyatı taşımacılık, üretim maliyetleri ve nihayetinde gıda fiyatları üzerinden zincirleme bir maliyet baskısı demek. Enerji kalemindeki yıllık artış zaten yüzde 28 düzeyinde ve artacak. Eşel-mobil önerisi son 10 gündür dilendirilirken Şimşek’in de gündemine alındığını açıklamasından anlıyoruz.

Fakat yüksek verginin de etkisiyle mazot fiyatı 70 liraya yaklaştığında, “gıda fiyatları hava koşullarına bağlı olarak telafi edilecek” demek iktisadi bir analiz değil tabi. Trajikomik bir temenniden ibaret.

Resmi açıklamada gıda fiyatlarının uzun dönem ortalamasının üzerinde artmasının “geçici” olduğu vurgulanıyor. Ancak son iki ayda gıda fiyatlarında yüzde 14’lük çift haneli artış ve özellikle taze meyve-sebzedeki yüzde 43 gibi muazzam sıçrama, arz tarafındaki kırılganlığın yapısal olduğunu düşündürüyor. Çiftçinin üretimden çekildiği, girdi maliyetlerinin döviz ve enerjiye bağımlı olduğu bir ortamda, sadece yağışa bağlanan bir iyimserlik inandırıcı değil. Eğer tarım politikasında çiftçiyi güçlendirecek, üretimi artıracak, lojistik ve depolama zincirini iyileştirecek planlamaya dayalı bir dönüşüm yoksa, gıda enflasyonu kalıcı bir risk. Özel kapsamlı TÜFE göstergelerine bakıldığında çekirdek enflasyonda belirgin bir yavaşlama var. Özellikle temel mal grubu yıllık yüzde 17’de ve düşüş eğiliminde. İyi de enerji fiyatlarındaki artış kalıcı olursa mal fiyatları ne olacak?

Hizmet enflasyonunda da zirve geride kalmış görünüyor. Ancak burada da iki kritik nokta var. Birincisi, hizmet enflasyonu hâlâ yüzde 40’a yakın bir seviyede ve tarihsel olarak çok yüksek. İkincisi, aylık momentum tam anlamıyla sönümlenmiş değil. Üstelik enerjiye bağlı mal fiyatlarında kıpırdanma olduğunda hizmet fiyatlarının da yükselmeye başlayacağını artık hepimiz biliyoruz.

Finans piyasası için bu tablo yeterli olabilir. Ancak geniş toplum kesimleri için belirleyici olan manşet enflasyon ve özellikle gıda-kira-enerji üçgeni. Kira artış oranı yüzde 50’nin üzerindeyse bu büyükşehirlerde barınma krizi derinleşiyor demek. Sabit gelirli için enflasyon, istatistiki bir oran değil; ay sonunu getirememe sorunu.

Üç yıldır süren yüksek enflasyon, gelir dağılımını bozarak çalışan ve emekli yoksulluğunu görünür biçimde artırdı. Ücret ve maaş artışlarının yüzde 16’lık bir enflasyon hedefine göre belirlenmesi, gerçekleşen enflasyonun bunun çok üzerinde seyrettiği bir ortamda reel kayıpları büyütüyor. Enflasyonla mücadele programının maliyeti, büyük ölçüde sabit gelirlilerin sırtına yüklendi.

Para politikasının ücreti kesime yüklenerek talep koşullarını baskılamasıyla enflasyonu düşürme stratejisi belirli ölçüde sonuç veriyor olabilir. Ancak bu yaklaşımın yarattığı köklü sosyal yükün ötesine ekonomik yan etkileri var: kredi daralması, yatırım iştahında zayıflama, iç talepte dengesiz soğuma sonucu hedef enflasyona varamama gibi. Üstelik dezenflasyonun kalıcı olabilmesi için sadece talebi kısmak yetmez; arz tarafında verimliliği artıracak, rekabeti güçlendirecek ve maliyet şoklarını sınırlayacak yapısal adımlar gerekir.

Jeopolitik risklerin arttığı bir dönemde petrol fiyatlarını kontrol etmek mümkün değilse, maliye politikasının rolü daha kritik hale gelir. Enerji ve gıda şoklarının dar gelirli üzerindeki etkisini hafifletecek hedefli destek mekanizmaları olmadan, teknik dezenflasyon toplumsal bir rahatlama yaratmaz.

Bugün karşımızda iki farklı enflasyon hikâyesi var. Birincisi, çekirdek göstergelerin anlattığı, para politikasının çalıştığını gösteren teknik hikâye. İkincisi ise hanelerin mutfağında, kira sözleşmesinde, elektrik faturasındaki gerçeklik. İktisat politikası da siyaset de bu iki hikâyeyi birbirine yaklaştırabildiği ölçüde başarılı sayılabilir.

Enflasyonla mücadele yalnızca faiz artırarak ve beklenti yönetimiyle yürütülemez. Tarımda üretim planlaması, enerji bağımlılığını azaltacak yatırımlar, rekabetçi piyasa yapısı ve adil gelir politikası olmadan, enflasyonla mücadele kırılgan kalır. Aksi halde her jeopolitik gerilimde, her kur şokunda ya da her kuraklıkta yeniden başa dönülür.

Şu anda işte bu dönemdeyiz.

Tarım politikasının çıkmaz sokağı: Borçlar -Özge Güneş- 

Geçtiğimiz aylarda sübvansiyonlu tarım kredilerine ilişkin yazdığım yazıda, tarım politikasının üreticiyi borçlandırmaktan değil, borcu yöneterek sürdürülmesi yoluna girdiğini ve bunun uzun vadede üreticiler için finansal bağımlılığı derinleştireceğini tartışmıştım. 15 Şubat 2026’da Resmî Gazete’de yayımlanan yeni Cumhurbaşkanı Kararı, bu tablonun somut bir adımını önümüze koydu. Bağ-Kur prim borcu ya da vergi borcu olan çiftçi bu borçları ödemek için 300 bin liraya kadar hazine destekli kredi açabilecek. Ancak o borcu kapattıktan sonra sübvansiyonlu üretim kredisi alabilecek. Başka bir deyişle, borçluya, borcunu ödemesi için borç veriliyor. Ancak daha önce de vurguladığım gibi bu borç tuzağı, çiftçileri çözüme değil çaresizliğe sürükler ve ağır sonuçlara yol açabilir.

Son üç buçuk aylık süreçte sübvansiyonlu tarım kredileri üzerinde üç farklı düzenleme yapıldı. Önce kredi faizleri ortalama on puan artırıldı ve çiftçiden "Bağ-Kur prim ile vergi borcunun olmadığına dair yazı" istenmesi karara bağlandı. Çiftçilerden yükselen tepki üzerine faiz artışından geri adım atıldı. Ancak "borcu yoktur" koşulu yürürlükte kaldı. Ardından bu koşula da tepkiler geldi. Bunun üzerine 15 Şubat’taki düzenlemeyle, borçlu çiftçiye borç ödemesi için yüzde 25 Hazine faiz indirimli -çiftçinin fiilen yüzde 31 civarında faiz ödeyeceği- üst limiti 300 bin lirayla sınırlı yeni bir kredi açılması formülü devreye sokuldu.

Tüm bunlar olurken Ziraat Bankası’nın 2025 yılında rekor kâr açıkladığını hatırlatalım. 2025 yılı sonunda açıklanan veriler bu çelişkinin bilançosunu gözler önüne seriyor. Çiftçi Ziraat Bankası’na yüz milyarlarca lira faiz öderken bankanın yakın izlemedeki çiftçi kredileri neredeyse iki katına çıktı, yeniden yapılandırılanlar dört katına. Üstelik banka çiftçiden daha fazla faiz geliri elde ederken çiftçiye ayırdığı pay küçüldü. Girdi maliyetleri de bu tabloya tuz biber ekiyor.

PEKİ YA EMEKLİ OLAMAYAN, BORÇLU KALANLAR?

Bu tablo, çiftçinin yalnızca üretim kredisiyle değil, emeklilik hakkıyla da nasıl sıkıştırıldığını anlamak için bir çerçeve sunuyor. Zira bugünkü düzenlemenin arka planında Bağ-Kur ve çiftçi emekliliği sorunu yer alıyor. Çiftçiler için tarım Bağ-Kur primlerini ödemek, girdi ve yaşam maliyetlerinin artması ve gelirlerin erimesiyle birlikte giderek imkânsız bir hal aldı. Yine eski tarihli bir yazımdaki verilere göre, 2022 yılında 172 bin 747 çiftçi, tarım Bağ-Kur’unu ödeyemeyecek güçte olduğunu muafiyet belgesiyle resmi olarak ispat etmek zorunda kalmıştı. Zaten işçi statüsündeki SSK’lılar (4/A) yaklaşık 20 yılda (7.200 gün) emekli olabilirken, tarım Bağ-Kur’luları yaklaşık 25 yıl (9.000 gün) prim ödemek zorundaydı.

Şimdiki düzenleme de tam bu soruna temas ediyor. Prim borcunu ödeyemeyen çiftçi bu sefer yüzde 31 faizli krediyle devreye girecek, emekli olabilmek için yeni bir yük altına girecek. Ancak böylesi kronik bir yapısal sorunun geçici bir finansal araçla ötelenmesi, sorunun kendisini büyütmekten başka bir sonuç doğurmaz. Dünyadan biliyoruz ki bu mantık işe yaramıyor. Bu model, hele ki iklim değişikliği, piyasa dalgalanmaları ve yüksek girdi maliyetleriyle birleşince kalıcı bir borç tuzağına, kırsal yoksulluğun derinleşmesine ve milyonlarca çiftçinin onarılamaz çöküşüne yol açacaktır.

Halbuki tarım politikasının temel ekseni üreticiyi borçtan kurtarmaya odaklanmalı. Aksi halde tarımsal finansmanın bir bankacılık ilişkisine dönüşmesi bir çare olmayacaktır. Bu dönüşüm çiftçiyi üretime devam ettirse de -ki bu da zor görünüyor- gelir ve mülkiyet üzerindeki kontrolünü giderek bankalara teslim edecektir.

Türkiye’nin tarım politikasının bu kısır döngüden çıkabilmesi için kökten değişmesi gerekiyor. Bunun için atılacak adımlar açık: İlk olarak, yarından geçi yok, 2025’in felaket yılında zarar gören çiftçilerin tüm prim ve vergi borçları silinmeli. Geçimlik üretim yapan çiftçilerin üretimden kaynaklı elektrik, su dahil tüm borçları da bunun kapsamına alınmalı. Bağ-Kur prim gün sayısı ve prim tutarı çiftçi gerçekliğine göre yeniden düzenlenmeli, piyasa fiyatlamalarına karşı üretici gelirini destekleyecek taban fiyat mekanizmaları güçlendirilmeli. Bu adımlar, üreticilerin temiz bir sayfa açarak üretime yeniden başlamasının ön koşuludur. Borç bugün üretimin önündeki en büyük engellerden biri olarak ele alınmalı ve ortadan kaldırılmalıdır. Derinleştirilmek bir yana, var olan yükün hafifletilmesi bile başlı başına bir politika hedefi olmalıdır.

Tarım politikasının işlevi, bankaların alacaklı konumunu pekiştirmek değil, çiftçilere insanca bir yaşam sürebileceği koşulları yaratmak ve böylece tüketicilere de erişilebilir, nitelikli gıda sunmaktır. Çiftçiyi bu döngünün içinde tutan çözümler, bir sonraki sezonda aynı kapıyı açacaktır. Tarımsal finansmanı bir bankacılık ürününe dönüştürerek sürdürülen üretim, ne gıda güvencesini ne kırsal yaşamı ne de çiftçinin onurunu ayakta tutabilir. O kapıdan çıkışın yolu sistemin kendisini yeniden kurmaktan geçiyor.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

Trump, üslerini ABD'ye açmayan İspanya ile ticareti kesiyor: 'Onlarla hiçbir işimiz olmaz' 

Trump, İran’a yönelik askeri saldırganlığı "Biz vurmasaydık ilk saldırıyı onlar yapacaktı" iddiasıyla savunurken, üslerinin ABD tarafından kullanılmasına izin vermeyen İspanya’ya "Tüm ticareti keseceğiz, onlarla hiçbir işimiz olsun istemiyoruz" sözleriyle seslendi.

ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’i Beyaz Saray’daki Oval Ofis’te ağırladı. 

Görüşmenin odak noktalarından biri olan İran'a yönelik saldırılara ilişkin konuşan Trump, İran’ın askeri gücünün büyük ölçüde tasfiye edildiğini ileri sürdü. Trump, "Donanmaları yok, nakavt edildi. Hava kuvvetleri yok, nakavt edildi. Hava tespit sistemleri, radarları, hemen hemen her şeyleri nakavt edildi" ifadelerini kullandı.

Trump, İsrail’in saldırıları başlatması konusunda "elini zorlamış olabileceğini" belirterek, "Bu delilerle müzakereler yapıyorduk ve benim görüşüme göre ilk saldırıyı onlar yapacaktı. Eğer biz yapmasaydık, ilk onlar saldıracaktı. Bu konuda güçlü hissettim" dedi.

'İspanya ile hiçbir işimiz olsun istemiyoruz'

Trump, görüşme sırasında İspanya ve İngiltere’nin tutumundan öfkeyle bahsetti. Trump, "NATO'nun başındaki Mark (Rutte) harika ama İspanya gibi bazı Avrupa ülkeleri korkunçtu. Aslında Scott’a İspanya ile tüm ilişkileri kesmesini söyledim. NATO'da yüzde 5'e çıkmayı kabul etmeyen tek ülkeydiler. İspanya ile tüm ticareti keseceğiz, onlarla hiçbir işimiz olsun istemiyoruz" dedi.

İngiltere'ye de tepki gösteren Trump, "İngiltere'den de memnun değilim. O ada kiralaması meselesi... Bizim orada nereye ineceğimizi belirlememiz üç dört gün sürdü. Bu karşı karşıya olduğumuz kişi Winston Churchill değil" diyerek Keir Starmer yönetimini eleştirdi. Trump, Almanya'nın ise üs kullanımı ve lojistik destek konusunda "harika" olduğunu belirtti.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz ise Tahran’da yönetimin değişmesi gerektiğini savunarak Merz, "Tahran'daki bu korkunç rejimi uzaklaştırma ve onlar gittikten sonra, ertesi gün ne olacağı konusunda aynı sayfadayız" dedi.

Pehlevi'yi gözden çıkardı: 'İçeriden biri daha uygun olur'

Bir gazetecinin "Pehlevi sizin zihninizde bir seçenek mi" sorusu üzerine Trump, bu ismin ihtimaller dahilinde olduğunu ancak önceliklerinin farklı olduğunu belirtti. Trump, "Sanırım öyle. Bazı insanlar onu seviyor ama biz bu konu üzerinde çok fazla düşünmüyoruz. Bana öyle geliyor ki içeriden birinin olması belki daha uygun olabilir" dedi.

Pehlevi ile ilgili kişisel izlenimini de paylaşan Trump, "Onun çok nazik bir insan olduğunu söyledim. Ancak bana öyle geliyor ki, orada olan ve şu anda popüler olan birisi, eğer böyle birisi varsa, daha uygun olur. Ama bizim elimizde böyle insanlar var" ifadelerini kullandı.

Kongre'den onay almayacak

ABD Başkanı Trump, Amerikan Real Clear Politics adlı haber platformuna verdiği mülakattaysa İran'a saldırı düzenlemek için Kongre'den onay almayacağını söyledi.

Trump, Cumhuriyetçilerin hem Senato'da hem de Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğa sahip olmasına rağmen "Kongre'den savaş yetkisi talep etme niyetinde olmadığını" vurguladı.

ABD'de başka bir ülkeye savaş ilan etme yetkisini Kongre'ye veren "Savaş Yetkileri Yasası"nı devreye sokmak ve Trump'ın Kongre onayı olmaksızın İran'la savaşa girmesini önlemek isteyen Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçilerin çabaları devam ederken Trump'ın bu açıklaması dikkat çekti.

Cumhuriyetçi Kongre üyesi Thomas Massie ile Demokrat üye Ro Khanna'nın ortak hazırladığı ve bu hafta Temsilciler Meclisi gündemine taşınması beklenen tasarı, Trump yönetiminin İran'a yönelik saldırılarında Kongre onayı almasını gerektiriyor.

Söz konusu tasarının Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi'nden geçmesinin düşük ihtimal olduğu belirtiliyor.

'Sınırsız stoğumuz var'

Öte yandan Trump, İran'a yönelik saldırıları "haftalarca" sürdürebileceklerini ve yeterli silah ve mühimmata sahip olduklarını ifade ederek, "Orta ve orta üstü silahlarımız için çok büyük bir stoğumuz var. Sınırsız, kelimenin tam anlamıyla sınırsız stoğumuz var" değerlendirmesini yaptı.

İran'ın yeterince hava savunma unsurlarına sahip olmadığını savunan ABD Başkanı, "İran'ın hava savunması olmadığını biliyorsunuz, değil mi? Bunu yakında göreceksiniz. Bizde ise çok var. Stoklarımız çok iyi durumda" diye konuştu.

***

Tarikat düzeni iki can aldı: Fatma Nur ve 8 yaşındaki kızı ölü bulundu 

Kuran’a Hizmet Vakfı sorumlusu Ayhan Şengüler'in istismarına karşı yıllardır mücadele veren, sesini duyurmak için adliye önünde nöbet tutan Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra’nın cansız bedenleri Zeytinburnu sahilinde bulundu. Devletin koruma sağlamadığı, feryatlarına kulak tıkadığı anne ve kızı, tarikat kuşatması ve sistematik ihmal sonucu hayatını kaybetti.

“Faili değil de mağduru suçlamak bu toplumun hastalığı. Bu ailede de öyle. İşyeri ‘biz iş vermeyelim bizim de adımız çıkmasın’ der. Arkadaşlar ‘biz konuşmayalım bize de belki sıçrar bu olay’ der. Ve istismara maruz kalanlar yalnız bırakılır.”

Bu sözler 30 yaşındaki Fatma Nur Çelik’in. Hem 8 yaşındaki çocuğu Hifa İkra Şengüler hem de kendisi Kuran’a Hizmet Vakfı’nın sorumlusu olan Ayhan Şengüler’in istismarına maruz kaldı.

Kızı Hifa 3 yaşındayken öz babası tarafından istismar edilmiş, 6 yaşındayken arkadaşına anlatması sonucu durum ortaya çıkmıştı. Fatma Nur ise zaten Ayhan Şengüler tarafından tecavüze uğradığı için zorla evlendirilmişti.

Fatma Nur Çelik hem çocuğu hem de kendisi için çetin bir mücadele verdi yıllardır. Yalnızca hukuki mücadele değil, hayat mücadelesi demek daha doğru olur.

soL’un Fatma Nur Çelik ile yaptığı son haberde talebi çok açıktı. Kızının giderek ağırlaşan sağlık durumu için istikrarlı sağlık hizmeti, eşit şartlarda öğrenim görebilmesi için eğitim hizmeti ve güvenliklerinin sağlandığı bir yaşam kurabilmeleri için iş ve yaşam imkanını devletten her yurttaş gibi talep etmişti.

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği’nin üstlendiği davanın karar duruşması 5 Mayıs’ta görülecekti.

Demirören Haber Ajansı’nın dün akşam saatlerinde geçtiği haberde İstanbul Zeytinburnu sahilinde denizde anne ve 8 yaşındaki kızının cansız bedeni bulunduğu duyuruldu. Balık tutmaya gelenler tarafından fark edilen cansız bedenlerin Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler olduğu tespit edildi.

Habere göre olay, saat 22.00 sıralarında Zeytinburnu Kazılıçeşme sahilinde meydana geldi. İddiaya göre, balık tutmak için sahile gelenler denizde hareketsiz duran bir kişiyi fark ederek polis ve sağlık ekiplerine haber verdi. Sağlık ekipleri, olay yerinde sudan çıkarılan kadının hayatını kaybettiğini belirledi. Çevredekilerin ifadeleri üzerine denizde başka bir kişinin olma ihtimaline karşı sahil güvenlik ekipleri çalışma gerçekleştirdi. Yaklaşık bir saat süren çalışmalar sonucunda ikinci bir kişinin yani 8 yaşındaki İkra’nın cansız bedenine ulaşıldı.

Anne ve kızın cenazeleri incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu morguna götürüldü. Olayla ilgili ekiplerin çalışması devam ediyor.

Fatma Nur Çelik, Kuran’a Hizmet Vakfı’nın onlara karşı uyguladığı baskıyı, engellemeleri, tehditleri soL Haber dahil pek çok yerde anlatmış, İstanbul Anadolu Adalet Sarayı önünde kızı için adalet nöbeti başlamıştı.

Çelik’in ve kızının sesini ne devlet kurumları ne yetkililer duydu.

KDK ile Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği: ‘Bu düzeni başınıza yıkacağız, hesap soracağız’

Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK), Fatma Nur ve Hifa İkra’nın ardından bir açıklama yaptı. “İstismarcıları koruyan bu aşağılık düzeninizi başınıza yıkacağız” denildi.

Açıklamada şunlar söylendi: 

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği ise yaptığı açıklamada, “Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği olarak söz veriyoruz, kaybettiğimiz her bir canın hesabını sonuna kadar soracağız” dedi. Açıklamanın tamamı şöyle:

soL'dan Fatma Nur Çelik ve kızının ölümüne dair Bakanlığa zorunlu yanıt: Suçu basına atamazsınız

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bir açıklama yayımlayarak çocuk için “Sağlık ve Danışmanlık Tedbiri” uygulandığını ancak "sağlık kontrollerinin düzenli yapılmadığı” ve tedavi sürecinin aksamaması için çalışma yürütülse de “annenin reddedici” tutum sergilenmesi sebebiyle olumlu yanıt alınamadığını iddia etti. Basını ve STK'leri suçladı, “Süreç boyunca, bazı medya organları ve sivil toplum kuruluşlarının süreci çarpıtarak Bakanlığımızın anne ve çocuğu korumaya yönelik girişimlerini ‘anne ile çocuğu ayırma çabası’ şeklinde yansıtması sorumsuz ve gerçek dışıdır” dedi.

Bunun üzerine soL, bakanlığın ihmallerine dikkat çekti ve "Suçu basına atamazsınız" dedi. soL'dan İrem Yıldırım'ın haberinde, Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı avukat Müjde Tozbey, bu yaşananların tek bir günün meselesi olmadığının altını çizerken, soL’un da dikkat çektiği bu soruya aylardır tedbir kararıyla çocuğun tedavi edilmesi için mücadele ettiklerinin altını çizdi.

BİLGİ NOTU: Önceki haberlerimizde anne ve kızının adını H.Ş. veya D.Ş olarak kodlamamızın sebebi annenin kızının ifşa olmasını istememesidir. Hem tarikat baskısından korktuğu için hem de kızının yaşamının devamında bu ağır haberler ve olaylar silsilesinden çıkabilmesi için kendi yüzünü dahi kapamıştır. Annenin adı hayatını kaybeden öğretmen Fatma Nur Çelik ile aynıdır, karıştırılmamıştır.

https://haber.sol.org.tr/haber/kurana-hizmet-vakfi-yoneticisi-babanin-istismar-ettigi-cocuk-ve-annesi-nasil-yalniz-birakildi

***

soL'dan Fatma Nur Çelik ve kızının ölümüne dair Bakanlığa zorunlu yanıt: Suçu basına atamazsınız -İrem Yıldırım- 

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı avukat Müjde Tozbey, yaşananların tek bir günün meselesi olmadığının altını çizerken, soL’un da dikkat çektiği soruya aylardır tedbir kararıyla çocuğun tedavi edilmesi için mücadele ettiklerinin altını çiziyor.

Kuran’a Hizmet Vakfı sorumlusu Ayhan Şengüler'in istismarına karşı yıllardır mücadele veren, sesini duyurmak için adliye önünde nöbet tutan Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra’nın cansız bedenleri Zeytinburnu sahilinde bulundu. Devletin koruma sağlamadığı, feryatlarına kulak tıkadığı anne ve kızı, tarikat kuşatması ve sistematik ihmal sonucu hayatını kaybetti.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bir açıklama yayımladı. Açıklamada, çocuk için “Sağlık ve Danışmanlık Tedbiri” uygulandığı ancak "sağlık kontrollerinin düzenli yapılmadığı” ve tedavi sürecinin aksamaması için çalışma yürütülse de “annenin reddedici” tutum sergilenmesi sebebiyle olumlu yanıt alınamadığı iddia edildi.

Ayrıca basın ve STK’ler şu ifadeyle suçlandı: “Süreç boyunca, bazı medya organları ve sivil toplum kuruluşlarının süreci çarpıtarak Bakanlığımızın anne ve çocuğu korumaya yönelik girişimlerini ‘anne ile çocuğu ayırma çabası’ şeklinde yansıtması sorumsuz ve gerçek dışıdır.”

Anne hayatını kaybetmeden önce tam bir ay önce soL’a yaptığı açıklamada tam tersine çocuğu için “istikrarlı sağlık hizmeti” talebinde bulunduğunu ilan etmişti. Hatta anne çocuğun hastaneden hastaneye sevk edilip durmasının çocuğa ne kadar zarar verdiğini belirtmiş, psikolojik durumu da göz önünde bulundurulduğunda her yeni doktor ve hastane sürecinde istismar geçmişi bilmeden yapılan her müdahalenin kızına ne kadar zarar verdiğini anlatmıştı. 

Neden zarar veriyordu? Babasının istismarına uğrayan Hifa, kimsenin ona dokunmasına tahammül edemiyor, bu da onun kriz geçirmesini tetikliyordu. Yani her yeni doktor, her yeni görevli çocuk için daha da yaralayıcı olduğundan anne “istikrarlı sağlık hizmeti” ısrarını dile getiriyordu. 

Öte yandan yemek yemeyen, su dahi zor içen çocuğun durumu toparlanana kadar yatışının yapılmasının önemini hem anne hem de avukatları defalarca dile getirdi.

Bakanlık açıklamasının ikinci paragrafında 13 şubat 2026 tarihinde çocuğun özel bir vakıf hastanesine yatırıldığı bilgisini paylaşıp süreci takip ettiklerini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Sağlık kurulu raporunda çocuğun yatılı psikiyatrik tedavisinin gerekli olabileceği belirtilmiştir. Buna rağmen annenin önerilen tedavi ve sevkleri kabul etmediği uzmanlarca bildirilmiştir.”

Açıklamada özel bir vakıf hastanesine yatırıldığı ve annenin tedaviyi reddettiği öne sürülüyor. Bir sanatçı vasıtasıyla çocuğun durumu çok ağır olduğu için özel bir hastaneye yatırılırken, neden bakanlık tarafından gerekli tedavinin uygulanması için harekete geçilmediği, bu kadar beklendiği sorusu yanıtsız.

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı avukat Müjde Tozbey, bu yaşananların tek bir günün meselesi olmadığının altını çizerken, soL’un da dikkat çektiği bu soruya aylardır tedbir kararıyla çocuğun tedavi edilmesi için mücadele ettiklerinin altını çiziyor.

Bakanlık açıklamasının devamında “Çocuğun sağlık durumunun risk altında olması nedeniyle 02.03.2026 tarihinde acil koruma kararı çıkartılmış ve konu adli makamlara intikal ettirilmiştir. Aynı gün adrese gidilmiş ancak kimseye ulaşılamamıştır. Akşam saatlerinde gelen ihbar üzerine anne ve çocuğun hayatını kaybettiği bilgisi alınmıştır” denildi.

Dernek avukatları durumu “ihmal” olarak değerlendirirken, “Dün çocuğu alıp gitmeleri gerekiyordu. Bize de o şekilde bilgi verdiler. Çocuğu alıp hastaneye sevkini sağmaları gerekiyordu” dedi. Vakıf hastanesi sürecinde de yetkililer tarafından annenin düzenli olarak korkutulduğunu belirten avukatlar “Bizim Çekmeköy'de özellikle İstanbul genelinde de üç senedir ulaşmadığımız kurum yoktur. İsmini bilmeyen yoktur. Siz de biliyorsunuz zaten hikayeyi” diyor.

soL’a konuşan Tozbey, “şüpheli ölümün” takipçisi olacaklarını vurgularken, “Fatma Hanım senelerdir büyük bir onurla ve dirençle adalet mücadelesi veriyordu. Onun bu uzun soluklu direnişinin sona ermesi, yalnızca bireysel bir çaresizlik değil, aynı zamanda kadınları yalnız bırakan, onları şiddet ve adaletsizlik sarmalında koruyamayan sistemin de acı bir özetidir” dedi. Bu kaybın ardında yatan o ağır yükün ve yıllara yayılan yorgunluğun da çok iyi farkında olduklarının altını çizdi.

Bakanlığın açıklamasının tamamı:

Resim

DÜZELTME: Haberin ilk halinde, bakanlık veya kaymakamlık yetkililerinin Çelik'in evine gittiğine dair bilgiye yer verilmiştir. soL'un haberin yayımlanmasının ardından ulaştığı diğer veri ve bilgiler, yetkililerin eve gidip gitmediklerinin net olmadığını ortaya koyduğu için, ilgili bölüm haber metninden çıkarılmıştır.

/././

İran’ı Anlamak(II): Nazi etkisiyle “Pers” yerine “Aryan Ülkesi” anlamına gelen İran tercih ediliyor-Eray Özer/T24-

İran’ın yakın geçmişinde gezinmeye devam ediyoruz. İngiliz destekli bir darbeyle iktidara gelen Şah Rıza zaman içinde dümeni Nazilere doğru kırıyor. Pers kelimesi yasaklanıyor, “Aryan Ülkesi” anlamını taşıyan İran kullanılmaya başlanıyor. Nazilerin etkisi artınca Sovyetler ve İngilizler İran’ı işgal ediyor.


“İran’ı Anlamak” yazı dizisine ikinci yazıyla devam ediyoruz. Birinci yazıda İran petrollerine İngilizlerin nasıl “çöktüğünü” ve İran devletine sadece yüzde 16 pay vererek altmış yıllığına çıkarma hakkını nasıl elde ettiklerini anlatmıştım.

İran’ı, yüz yılı aşkın süre yöneten Kaçar Hanedanı’nın 1921 darbesiyle indirildiği, darbeyi yapan general Rıza Pehlevi’nin kendini şah ilan ederek iki jenerasyon sürecek “Pehlevi Hanedanı”nı kurduğu noktada bırakmıştık.

Rıza Pehlevi dönemine geçmeden altını çizmek istediğim birkaç nokta var.

İran’ın ekonomik durumunu ve bu anlamda dış güçlere nasıl teslim olduğunu anlamak önemli. Ülkede neredeyse her alanda yabancılar, özellikle de İngilizler ve Ruslar imtiyazları ele geçirmiş durumdaydı ve bu düzenin bozulmasını kesinlikle istemiyorlardı.

İngilizler Tütün İmtiyazı ile -tıpkı petrolde olduğu gibi- sadece yüzde 25 pay vererek tüm tütün işini tekellerine almışlardı. Keza telgraf sistemi ve bankacılık da İngilizlerin elindeydi. Aynı şekilde Rusya da kuzeydeki demiryollarının yapımı dahil pek çok imtiyazı elinde tutuyordu.

Çoğu imtiyazın bu iki devlette toplanıyor olması ülkedeki İngiliz ve Rus düşmanlığını körüklüyordu. İşte böyle bir iklimde tıpkı bizde olduğu gibi şahın mutlak hakimiyetine karşı meşrutiyet ve anayasa talep edenlerin sayısı giderek artıyordu.

Nitekim 1906’da ilk Meclis İran’ın ilk anayasasını kabul etti ve petrol paralarını Avrupa seyahatinde yiyen Şah Muzafereddin ölümünden kısa süre önce bu anayasayı imzalamak zorunda kaldı. Evet, imzaladı ama bu durumdan ne Rusya ne Britanya memnundu.

Özellikle Rusların elinde büyük bir koz vardı. Rusya, İran’da Kaçar Hanedanı’nın iktidarını korumak amacıyla özel bir ordu, bir tugay oluşturmuştu: İran Kazak Tugayı. Tamamen Rus komutanların yönetimindeki bu tugay Ruslardan aldığı emirle İran meşrutiyetine karşı çıkıyordu. Kazak Tugayı 1908’de İran Meclisi’ni bombaladı ve dağıttı. Sonra meşrutiyetçiler yeniden toparlandı, Tahran’a yürüdü ve meclis yeniden kuruldu.

Yani iktidar sürekli el değiştiriyor, İngiliz ve Ruslar reform yanlılarına göz açtırmıyordu.

İşte bu belirsizlik ve iktidarın el değiştirme süreci araya giren 1. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle ta 1920’lere kadar sürdü. 1920’ye geldiğimizde İran artık dağılmış bir devletti. Merkezi yönetim neredeyse yok hükmündeydi. Rusya’da çarlığın çöküşü ve Bolşevik Devrimi sonrası İngilizlerle Rusların çıkarları da çatışmaya başlamıştı.

Düşünün, 1920’de İngilizler “Acaba İran’ın geri kalanını kendi haline bırakıp Huzistan’da (İran’ın güneybatısındaki petrol bölgesi) ayrı bir küçük devletçik mi kursak” derdindeydi. Petrolü kurtarıp ülkeyi kaderine terk etmeyi düşünmeye başlamışlardı.

Çarlığı deviren Bolşevikler ise bir adım daha ileri gitti ve epey kuzeyde, Hazar kıyısında da olsa bir İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurma girişiminde bulundu. Yani İngilizlerin “kendi devletlerini kurma” fikrini Sovyetler pratiğe de geçirmişti.

Sadece 15 ay ayakta kalan İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bayrağı

Anayasa yanlısı reformist gruptan Miraz Küçük Han, Gilan ormanlarında başlattığı gerilla hareketini (hareketin ismi Cengele İsyanı’ydı ve “cengele” kelimesi orman anlamındaki Jungle’dan geliyordu) Bolşeviklerin yardımıyla ömrü sadece 15 ay sürecek olan İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne dönüştürmeyi başarmıştı.1921 Darbesi bu girişimi yarıda bıraktı.

İngilizler pragmatik bir tornistan yaparak reformcularla birlikte hareket etmeye karar verdiler. Burada şunu görmek bu yazı dizisinin amacı açısından önemli. Emperyalist yaklaşım şu şekilde işliyordu: Kaçarlarla oluyorsa Kaçarlar. Yok olmuyorsa ve Kaçarlar devrilecekse onu da biz deviririz. Tek ata değil her ata oynar, sonuçta mutlaka kazanırız.

1921 Darbesi sonrası ilk kabineye Savaş Bakanı olarak giren Rıza Pehlevi tüm siyasi rakiplerini ezip geçerek 1925’te şah oldu. Aslında eğitimli biri değildi Şah Rıza. Orduya er olarak 14 yaşında girmişti. Fakat komutanlarının ve Kaçar prenslerinin gözüne girerek hızla yükseldi, sonradan askeri eğitim aldı.

Yine kaderin tuhaf cilvesi: Rıza Pehlevi, Kazak Tugayı sayesinde sadece üç bin asker ve 18 otomatik tüfekle Tahran’ı zaptetti ve Kaçar Hanedanı’nı korumak için kurulan bir orduyla hanedanın sonunu getirdi.

Bu arada bir not: Pehlevi Hanedanı’nda ilk şahtan bugüne kadar adı geçen üç isim var ve ne yazık ki üçünün de adı Rıza Pehlevi! Biri darbeyi yapıp 1925’te şah seçilen ve bu yazıya da konu olan “baba” Rıza Pehlevi. Biri İran’da şah dönemi deyince ilk akla gelen ve Humeyni’yle karşı karşıya gelen “oğul” Rıza Pehlevi. Biri de şimdi oturduğu yerden video çekerek Amerikan askerlerine taziye dileyen ama Amerikan bombaları altında ölen kız çocukları için gıkını çıkarmayan “torun” Rıza Pehlevi. Üçüncüsü bu savaş bitince İran’a yeniden şah olma hayalleri kuruyor besbelli ama o iş zor!

Biz “baba” Rıza’yla devam edelim. Rıza Pehlevi kendini şah ilan edince İran’da bir modernleşme hareketine girişti. Aslında bu modernleşme hamlelerinde kendine Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek aldığı söylenir. Tren yolları, kılık-kıyafet kanunu, kadın hakları… Nitekim 1934’te Türkiye’ye de geldi, Atatürk’le tanıştı.

Şah Rıza ve Atatürk. Şah Rıza’nın 1934’teki Türkiye ziyaretinden

Lakin biraz dışarıdan bakınca aradaki farkı görmemek mümkün değil. Bir kere Atatürk kendini “şah” ilan etmemişti. Aksine Kurtuluş Savaşı'nı bile Meclis'ten yetki alarak yürütmüş, hanedan yönetimine son vermiş, Cumhurbaşkanı olup yürütmenin başına geçtiğinde -tarihsel kişiliği nedeniyle 'Tek Adam' olsa da- parlamentonun, yani TBMM'nin üstünlüğünü gözetmişti. Şah Rıza ise tüm gücü kendinde toplamayı tercih etmişti.

Keza yine Mustafa Kemal’den farklı olarak Şah Rıza parayı çok seviyordu! Fakir bir er olarak çıktığı yolda üç milyon sterlin gibi, o dönem onu dünyanın en zenginleri arasına sokabilecek bir varlığa ve binlerce dönüm araziye sahip olmuştu. Halk bir kez daha yolsuzluklardan şikâyet eder hale gelmişti. Tüm bunlara Şiileri kızdıran reformların da eklenmesiyle İran’da politik etkisi çok yüksek olan Şii ulema Şah Rıza’yla karşı karşıya gelmeye başlamıştı.

Sonra İngilizlerin tepesini attıran başka bir şey olmaya başladı. İran Almanya’yla yakınlaşıyor, daha ötesinde ülke genelinde bir Nazi dalgası yükseliyordu. Mesela İran isminin Şah Rıza’dan sonra yaygın hale gelip Fars/Farsi, yani Pers ve Persian isimlerinin kullanımının niye yasaklandığını duymamış olabilirsiniz. İran kelimesinin kökeni “Aryan” kelimesiydi. İran etimolojik olarak “Aryanların Ülkesi” anlamına geliyordu. Şah Rıza Pers yerine İran’ı tercih ederek halkının “aryan” köklerine vurgu yapmak, Nazilere bir selam göndermek istiyordu.

Şah Rıza’nın geçmişini kendi geçmişine benzettiği Adolf Hitler’e hayran olduğu söyleniyor, Almanlar da uzak coğrafyadaki bu yeni “dostluk” fırsatını kaçırmak istemiyorlardı. Hatta 1935’te Nazilerin kabul ettiği ırkçı Nürnberg Yasaları’nda İranlılar da “saf aryan ırklar” arasında gösteriliyordu.

Hitler’in Reza Şah’a hediyesi. Fotoğrafın altında “İmparatorluk Majesteleri - Reza Şah Pehlevi - İran Şahı - En iyi dileklerimle - Berlin, 12 Mart 1936 – İmza: Adolf Hitler” yazıyor

Nazi Almanyası’nın üst düzey isimleri İran’ı ziyaret ediyor, İran’dan Almanya’ya karşı ziyaretler yapılıyordu. İran’da 1933’te çıkmaya başlayan “İrane Bastan” isimli dergi çevresinde Nazi yanlısı, kendilerini İran nasyonel sosyalistleri olarak tanımlayan bir grup türemişti. Nitekim bu dergi etrafında büyüyen nesil 1950’lerle birlikte SUMKA adını taşıyan “İran Nasyonal Sosyalist Partisi”ni kuracak, CIA’le iş birliği yaparak Musaddık hükümetinin devrilmesinde rol oynayacaktı.

1933 ile 1937 arasında İran’da çıkan Nazi yanlısı İrane Bastan dergisi
İran’da kurulan Nasyonal Sosyalist SUMKA Partisi’nin kurucusu Davut Monşizade

İngilizlerin derdi sadece dergi, Nazi sempatisi filan değildi elbette. Şah Rıza İngilizlerle altmış yıllığına imzalanan (ve bir önceki yazıda anlattığım) petrol anlaşmasını iptal etti. (İngilizler konuyu Milletler Cemiyeti’ne taşısa da daha sonra anlaştılar.) Ülkenin paralarını basan Britanya Emperyal Bankası’ndan bu yetki alındı ve İran Ulusal Bankası’na verildi. İran hava sahasında Britanya Havayolları yerine Lufthansa’ya izin verildi.

Ezcümle İran dümeni ekonomik olarak da Almanya’ya doğru kırıyor, paralar Nazilere akıyordu. Nihayetinde Nazilerin Sovyetleri işgaliyle birlikte bir anda tüm dengeler değişti. Britanya ve Sovyetler, güneyde İran’ın Nazilerle birlikte savaşa girme ihtimalini kabul edemezdi. Bu nedenle Müttefik Kuvvetler 1941 yılında İran’ı işgal etti.

İngilizler önce Şah Rıza’nın yerine Kaçar Hanedanı’ndan birini geçirmeyi düşündü. Sonra başka bir formül bulundu ve Şah Rıza sürgüne gönderilerek 22 yaşındaki oğlu Muhammed Rıza Pehlevi şah ilan edildi. İran’da “şah dönemi” olarak bilinen dönem asıl şimdi başlıyordu. Bu yeni dönemde devreye üçüncü bir güç, Amerika girecek ve oğul Rıza Pehlevi yeni dostlarıyla arayı “sıkı” tutacaktı.

Anti-komünizm İran’ın baş mottosu olacak, CIA elini İran’ın üzerinden uzun süre çekmeyecekti. CIA’in eğittiği SAVAK isimli istihbarat örgütü şahın emriyle ülkedeki her türden farklı düşüncenin, solcuların, entelektüellerin ve aynı zamanda Humeyni destekçilerinin üzerinden silindir gibi geçecekti.

Eray Özer/T24

Şah Muhammed Rıza dönemine bir sonraki yazıda bakalım.


soL "Köşebaşı + Gündem" -3 Mart 2026-

Çekmeköy'de lisede öğrencinin bıçakla yaraladığı 2 öğretmenden biri yaşamını yitirdi. 

Çekmeköy'deki Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nde 11. sınıf öğrencisi F.S.B. iki kadın öğretmeni ve bir öğrenciyi bıçakla yaraladı. Öğretmenlerden Fatma Nur Çelik. kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

İstanbul Çekmeköy'de 2 öğretmeni ile bir öğrenciyi bıçakla yaralayan lise öğrencisi gözaltına alınırken, hastaneye kaldırılan yaralı öğretmenlerden biri hayatını kaybetti.

Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi 11. sınıf öğrencisi F.S.B. (17), kadın öğretmenler Fatma Nur Çelik (44) ve Z.A. (52) ile öğrenci S.K'yi (15) henüz belirlenemeyen bir nedenle bıçakla yaraladı.

İhbar üzerine okula polis ve sağlık ekipleri sevk edildi.

Sağlık ekiplerince yapılan müdahalenin ardından yaralılar, hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındı.

Şüpheli F.S.B, polis ekiplerince gözaltına alındı.

Yaralılardan durumu ağır olan Fatma Nur Çelik, hastanede yapılan müdahaleye rağmen hayatını kaybetti.

İstanbul Valiliği'nden yapılan açıklamada, saat 11.00 sıralarında meydana gelen olayda, öğrenci F.S.B'nin yanında bulundurduğu bıçakla 2 öğretmen ve bir öğrenciyi yaraladığı aktarılarak, "Olayın ardından bölgeye 112 Acil Sağlık ve emniyet ekipleri sevk edilmiştir. Yaralanan 3 kişi bölgedeki hastanelere kaldırılarak tedavi altına alınırken, saldırgan F.S.B, gözaltına alınmıştır. Olayda yaralanan 3 kişiden birinin durumu ciddiyetini korurken, diğer iki yaralının ise hayati tehlikeleri bulunmamaktadır. Olayla ilgili soruşturma başlatılmıştır" ifadeleri kullanılmıştı.

***

‘Savaşın ilk faturası’ diye duyurdu: Akaryakıta ‘tarihi’ zam bekleniyor.

Yarın geceden itibaren akaryakıta büyük zam geleceği öne sürüldü. Gazeteci Olcay Aydilek iddiayı sektör kaynaklarına dayandırdı.

ABD ve İsrail’in Cumartesi sabahı İran’a karşı başlattığı saldırılar devam ederken, İran misilleme yapıyor. Kapatılan Hürmüz Boğazı’ndan yüzlerce petrol tankerinin geçişi durdu.

Akaryakıta yarın geceden itibaren büyük bir zam yapılacağı öne sürüldü.

Ekonomi muhabiri Olcay Aydilek akaryakıta zam beklendiğini duyurduğu sosyal medya paylaşımında “Savaşın, ilk faturası... Akaryakıta tarihi zam" diye yazdı.

Paylaşımda "Sektör kaynakları, salıyı çarşambaya bağlayan gece yarısı motorine 5 TL 60 kuruş, benzine 2 TL 10 kuruş zam beklendiğini söyledi. Net tutarlar sabah belli olacak. Bu zamla birlikte motorinin litresi Ankara'da 67 TL'yi görecek” ifadeleri yer aldı.

***

Bu fotoğraf ABD-İsrail’in eseri: 160 İranlı kız çocuğu için mezar kazılıyor! 

İran Dışişleri Bakanı Irakçi, ABD-İsrail ortak bombardımanında bir ilkokulda katledilen 160’tan fazla kız çocuğu için kazılan mezarların fotoğrafını yayınladı: "İşte Bay Trump'ın vaat ettiği ‘kurtarma'nın gerçekte nasıl göründüğü."

ABD ve İsrail’in İran'da bombaladığı ilkokulda yaşamını yitiren 160’tan fazla kız çocuğu için kazılan mezarlar görüntülendi.

İran’ın güneyindeki Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentinde kız çocuklarının eğitim gördüğü ilkokul ABD-İsrail tarafından hedef alınmıştı. Okuldaki 160’tan fazlası kız öğrenci olmak üzere toplam 165 kişinin yaşamını yitirdiği açıklanmıştı.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi X hesabından yaptığı paylaşımda hayatını kaybeden çocuklar için kazılan mezarların fotoğrafını yayınladı.

Irakçi şu ifadeleri kullandı:

Bunlar, ABD-İsrail ortak bombardımanında bir ilkokulda hayatını kaybeden 160'tan fazla masum genç kız için kazılan mezarlar. Cesetleri paramparça olmuştu.

İşte Bay Trump'ın vaat ettiği ‘kurtarma"nın gerçekte nasıl göründüğü.

Gazze'den Minab'a kadar masum insanlar soğukkanlılıkla katledildi.

***

Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması + Savaşın ilk günleri -soL-


Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması -Serdal Bahçe- 

Artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman. Kural ve kurumlar sanki hızla katı halden gaz haline geçmiş gibiler. Hiçbir bağlayıcılıkları yok, hükümleri yok.

Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi İran’ı vurmaya başladılar. Dini lider Ali Hamaney’in öldürüldüğü doğrulandı. Öldürülenler arasında bazı üst düzey komutanlar var. Bir okulun küçük kız öğrencileri ve bir kadın voleybol takımının oyuncuları da var. İki gündür izlediğimiz, bize izlettirilen durumun analizi yapılabilir yapılmalıdır. Ancak gün o gün değil. Şimdi öfke ve kızgınlığı kusma zamanı. 

İran’ı çağırdılar masaya oturttular. Görüşmelerin ortasında İran’ı vurmaya başladılar. Bu yeni bir tarz değil. Emperyalizmin ahlakı yoktur diyerek geçelim. Yıllar önce açıkladılar. 2014’te Merkel ve François Hollande Rusya’yı Ukrayna ile oyaladılar. Bunu da itiraf ettiler. Masadan kalkacak Ukrayna’yı masaya razıymış gibi masada tuttular, sonra da Ukrayna Minsk Görüşmeleri’nden çekildi. Sonra ortaya çıktı, Rusya’yı oyalamışlar. Oyalayarak Ukrayna’ya saldırıyı geciktirmiş ve Ukrayna’yı askeri olarak tahkim etmişler. Ne diyeceğiz uluslararası ilişkilerin realizmi mi diyeceğiz? Yoksa bildiğiniz utamaz bir fırsatçılık mı?

İran vurulurken akıllarına daha geçen aylarda protestolar sırasında ölen İranlılar geldi. Trump ve avenesi "37 bin İranlı öldü, çok üzülüyoruz İranlılar için" diye açıklama yaptılar. Bu açıklamalar sırasında bir okul vuruldu ve 150 kadar çocuk emperyalist-Siyonist saldırının kurbanı oldu. Ne diyeceğiz? “Öngörülemeyen zayiat” mı diyeceğiz? Gazze’de son iki yıldır öldürülen çocuklar için ne diyeceğiz?  “Geleceğin teröristleriydi onlar, iyi oldu" mu diyeceğiz? 

Trump ve avenesi Epstein dosyalarından dökülüyorlar, çocuk istismarı ve tecavüzünden sorumlu görünüyorlar. Epstesin’in MOSSAD ajanlığı kesinleşmiş bir vaka gibidir. Netanyahu’nun Epstein dosyaları ile Batılı liderlere şantaj yaptığı iddia ediliyor. Böylece onları İran’ın yok edilmesine ikna etmiş. Çok mu asparagas ve komplo teorisi kıvamlı? 

Eskiden her şey için daha sistemik, daha eğilimsel açıklamalar arardık, malum bilimciyiz ya? Aslında eskisi için yanlış da değildi hani. Orada kurullar üzerinde duran, iyi kötü bazı kuralların geçerli olduğu katı haldeki bir kapitalist yapı vardı. Pervasızdı ama pervasızlığını bir noktaya kadar gemleyecek kural ve kurumlar vardı herhalde. En başta Sovyet Sosyalizminin baskısı vardı. Şimdi yok. Şimdi kapitalist dünya bir orman, orman ise kaotik ve anarşizan bir yapı. Eğer orman ise güçlünün borusunun ötmesi normal bir şey. 

Gazze’de öyle olmadı mı? Aylar boyunca öldürdüler. Güçten takatten düşmüş bir halkı aç bıraktılar, itip kalktılar, öldürdüler, yerinden evinden ettiler. Tüm dünyanın gözü önünde yaptılar. Bazıları göstermelik bir şekilde homurdansa da kimse bir şey yapmadı. Sonuçta o halkı birkaç kilometrelik bir koridora mahkum bıraktılar. Ama yetmedi, öldürmeye devam ettiler. Artık adı kondu değil mi: Soykırım. Ama kimse bir şey yapmadı. Kudretli ve güçlü olanlar nerdeyse kılıç ve fethi hakkı dediler. Gücü ve kudreti olmayanlar da sessizlikleri ile onayladılar kurban ayinini. Küçücük bir devlet tüm kapitalist dünyayı dize getirdi sanki; kitlesel halde öldürdü, öldürmeye de devam ediyor. 

Belli ki faşist İsrail için bu bir tür güvenlik doktrininin hayata geçirilmesinin adımlarıydı bunlar. Zaman içinde oluşturulmuş bir doktrin. Kökleri Weizmanlara, Golda Meirlere, Menahem Beginlere, Ariel Şaronlara kadar gidiyor. Doktrinin özü şudur: İsrail’in yaşaması için çevredeki herkesin susturulması gerekir. Sırtlanın uluması için kuzuların sessiz kalması gerekir. Daha öce de yazmıştık, patolojik bir toplum, patolojik bir devlet. Toplama kamplarından kurtulan ve fakat soykırımın travmasını atlatamayan nesiller tarafından kurulan, sürekli kuşatılmışlık hissi altında yaşayanların kurduğu bir devlet. Küçük okul çocuklarına Filistinlilere, Lübnanlılara atılacak füzelerin üstüne resim çizdirecek ve füzeleri öptürecek kadar patolojik, hastalıklı bir devlet. Kendi benliğini, vücudunu ve varlığını katledenlere benzemeye başlayanların kurduğu katil ve soykırımcı bir devlet. 

Artık hukukmuş kuralmış hiç takmıyor. Netanyahu bombardıman başladıktan sonra İranlıları sokaklara dökülmeye ve rejimi yıkmaya davet etti, "sizi özgürleştirmek için yapıyoruz" dedi. İroni, parodi, trajedi; ne diyelim? Dedik ya süslü kavramlara ihtiyaç yok, alçaklık deyip geçelim. Özgürlük için sokaklara dökülen Filistinlileri katleden yapının tepesinde oturuyor, başka bir halkı özgürleştirdiğini iddia ediyor. Ne diyelim? Arsız bir katliamcılık diyelim mi?

İsrail savaş durumunda diye yıllardır seçim yapılmıyor. Kendisi ve faşist kabinesi yıllardır seçimsiz, sorgusuz sualsiz bir ülke yönetiyorlar. Kendisini amasız fakatsız destekleyen Batı'nın büyük kapitalist emperyalist ülkelerinin sözde demokrasiye bağlılık ilkelerinin yüzüne tükürüyor iktidarda kaldığı her dakika. Hakkında açılmış yolsuzluk davaları, anayasal düzeni ihlal iddiaları; tüm bunlar ortada kabak gibi duruyorlar. Ama ne hikmetse ona koşulsuz destek veren Avrupalı büyük “demokrat” süprüntüler bunları görmezden geliyorlar. Onlara göre Bibi Ortadoğu’nun yozlaşmış ve demokratik olmayan yapılanmalarına karşı savaşta. Bibi’nin kini kişisel bir kin bir taraftan. Ağabeyi, kurtarma göreviyle gönderilen komando timinin bir üyesi olarak, Entebbe havaalanı baskını sırasında Filistinliler tarafından öldürülmüştü. Kişisel kaybın travmasıyla yanıp tutuşan patolojik bir seri katildir Benjamin Netanyahu. 

Dedik ya, artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman aslında. Kural ve kurumlar sanki hızla katı halden gaz haline geçmiş gibiler. Hiçbir bağlayıcılıkları yok, hükümleri yok. Ukrayna’yı yöneten Neonazi çete bu Avrupalı alıklar için aslında Batı'nın demokratik dünyasının sınırını koruyor, swastikalı, Nazi selamlı da olsa koruyorlar işte. Kapitalizmin gerici ve katliamcı Mihveri artık küresel bir cepheye dönüşmüş durumdadır. Hindistan’dan Arjantin’e, Güney Kore’den Japonya’ya, oradan Avrupalı çöplere, ve pek tabi ki Amerikan emperyalizmine geniş bir cephe var şimdi insanlığın karşısında. Bu cephenin ağırlık merkezinde Ortadoğu’nun üstüne çöreklenmiş, coğrafi ve demografik boyutlarından daha büyük ve yaygın bir gericilik ve barbarlık üretebilen İsrail oturuyor. Bu cephe Tahran’daki okulu vuran, Gazze’de katliam yapan, küçük çocukları öldüren çetedir. 

İran mı? Gerici bir Mollarşidir. 1979 İran İslam Devrimi aslında İslam Devrimi olarak başlamamıştı. Bir toplumsal devrim olarak başlamıştı. Gerici mollalar pek çok nedenden dolayı toplumsal devrimi çalma başarısını gösterdiler. Ama onlar da gökten zembille inmediler ya. 1941’de Nazi yandaşı olduğu için tahttan İngilizlerin ve Sovyetlerin indirdiği Rıza Şah’ın hırslı ve şimdi İran’ı vuranların ve onların şakşakçısı İranlı hainlerin sürekli hatırlattıkları Batıcılığıyla ünlü oğlu Muhammed Rıza tahta geçirildi. 1953’te emperyalist istihbarat merkezlerinin ortak çabasıyla halkçı ve petrolü millileştiren Musaddık devrildi. İran’da bir terör estirildi. Peki onu deviren cephenin, koalisyonun içinde kim vardı dersiniz? Mollalar. O vakitler Humeyni’nin ustaları halkçı ve reformcu Musaddık’ın gitmesi için çok çalıştılar. Rıza Pehlevi tahtı aldığında mollalara borcunu onları yoksul İranlıları uyuşturacak eğitimin tepesine oturtarak ödedi. Manevra alanlarını genişletti. O vakitler Amerikan emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin bundan rahatsız olduğuna dair bir kanıt yok. Tam tersine Şah’ın en büyük destekçileri arasındaydı bu mollalar. Dolaysıyla Amerikan emperyalizminin bölgedeki süper güvenlik hattının (Türkiye – Suud’un Arabistanı – İsrail-İran) da parçasıydılar. 

Ne vakit ki Şah ve bakanlarının ekonomik ve sosyal politikaları mollaların toplumsal tabanını oluşturan “bazaar”ı, pazarı, yani kentli küçük üreticileri ve esnafı vurmaya başladı, işte o zaman bu mollalar muhalefete geçtiler. Şahın arsız ve müsrif yaşamı ve batıya abartılı bağlılığı da mollaların propagandasını güçlendiren bir unsur oldu. Böylece mollalar da uzunca bir süredir İran’ın komünistlerinin ve devrimcilerinin aşina olduğu SAVAK (Şahın gizli servisi) işkencehanelerini tatmaya başladılar. Tattıkça daha da radikalleştiler. Hatta Hizbullah (Allah’ın Partisi, Allah’ın Hizbi) SAVAK zindanlarında kuruldu en önce.1 Şah ve Amerikan emperyalizmi farkında olmadan tüm bölgeye yayılacak Şii radikalizmini yaratmış oldular böylece. 

Daha da ilginci, 1979’da sadece İslam Devrimi olmadı, Irak’ta Saddam Hüseyin ve ekibi darbeyle iktidara geldiler. Irak’ın tarihsel Şattü'l-Arab suyolu iştahını kabartarak İran’a saldırtan Amerikan emperyalizmi ile İsrail idi aslında. Bunun iki ülkede de etkileri oldu. İran’da molla gericiliği iktidarını konsolide etti ve devrim sürecindeki tüm ortaklarından (komünistler de dahil) vahşi bir şekilde kurtuldu. Aynı şey Saddam Hüseyin iktidarı için de geçerli oldu. İçerideki tüm muhalifleri bastırdı. Emperyalizmin ve Siyonizmin dolaylı katkısını bir yere not edin. İran-Irak Savaşı Mollarşi’nin tüm iktidar bloklarını yarattı. Böylece İran anti-Amerikan ve anti-emperyalist ama karanlık bir gericilik üreten yola girdi. 

Ama bu bir taraftan da sahte bir anti-Amerikanizm idi. Reagan iktidarının sonlarına doğru Kontra Skandalı patlak verdi. Carter’ın İran’a silah satışına yönelik koyduğu ambargoya görünüşte Reagan yönetimi de uyuyordu. Ama skandalın patlaması ve lağımın delinmesi gösterdi ki 1981 ile 1986 arasında Reagan yönetimindeki üst düzey görevliler İran’a gizlice silah satmışlardı. Gelen parayı da Nikaragua’da Sandinist iktidara karşı savaşan karşı-devrimci Kontralara vermişlerdi. Mollarşi bu anlamda her gerici hareket gibi pragmatik ve uyuşmaya yatkındı aslında.2 Ama Amerikan emperyalizminin yörüngesine bir türlü girmedi, giremedi. Girmek mi istemedi, yoksa almadılar mı? Tarihsel olarak çok anlamlı bir soru. 

Kısacası Hamaney’i öldürerek şenlik düzenleyenler aslında Hamaney’in iktidarını doğrudan ve dolaylı olarak yarattılar. Bu iktidar bölgedeki Şii radikalizminin kutsal merkezi haline geldi. Irak’taki, Lübnan’daki ve Yemen’deki Şii radikalizmi İran’ın uzantıları oluverdiler. Üstelik ılımlı ve perde arkasından İsrail ile uyuşmacı gerici Sünni rejimlere inat İsrail karşıtlığını 1980lerin sonu itibariyle devraldılar. İsrail’in “İsrail’in yaşaması için çevredeki herkesi sustur” doktrininin radarına böylece İran ve Şii radikalizmi de girmiş oldu. Neticede İran bölgedeki lanetli ülkeler zincirine eklenmişti (zincirin diğer halkalarıyla arası hiç iyi olmasa da). Cezayir’den başlayan, Mısır’ı da içine alan, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü, Suriye’yi ve Irak’ı da dışarıda bırakmayan bir cephe doğdu. İran bu zincirin kerhen üyesi oldu. Böylece Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi açısından düşürülecek kalelerden oluşan bir savunma hattı ortaya çıktı.

Önce Irak gitti, Cezayir’de iç savaş ve rejim değişikliği, Mısır’da Arap Kışı (Baharı değil Kışı), Irak’ın işgali ve Suriye’nin iç savaş ile yok edilmesi Mollarşinin egemenliğindeki İran’ı yalnız bıraktı. Rusya ve Çin’in zayıf destekleri bile onu koruyamadı. İçerde ayakta kalmak için ceberrutlaşan Mollarşi şimdi Amerikan emperyalizminin lügatine göre bir “rogue state” (haydut devlet) idi. İran’ın nükleer kapasitesi gelişse de nükleer silah elde edebilecek düzeye gelemedi. Gerçi saldırıyı düzenleyen çete sürekli olarak “bugün değilse yarın” yalanlarını attılar. Ama bu yalanların siyasi değerini 2003 Irak işgali öncesi ortaya atılan kitle imha silahı yalanlarından beri biliyoruz. Ambargolar, tesislerin vurulması; İran son 20 yıldır bir tür zımni saldırı ve kuşatma altında zaten. Suriye’nin kaybı, Lübnan Hizbullahı’nın etkisizleştirilmesi; tüm bunlar İran’ı daha da yalnızlaştırdı. Şimdi son perdedeyiz. 

Açık konuşalım Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi İran’ı kitleleri, kadınları özgürleştirmek için vurmuyorlar. Vuruyorlar çünkü Ortadoğu’da olası her muhalefet ve isyan odağını çökertmek istiyorlar. Bu plan şimdiye kadar, ciddi bir direniş olmadan işletildi. Cezayir, Mısır, Libya, Filistin, Suriye, Irak yeniden yapılandırıldılar. Karşı çıkacak bir öbek kalmadı (Libya, Irak ve Suriye konusunda Türkiye’nin “stratejik derinliği” olan katkılarını küçümsemeyin). Sadece İran direniyordu. Verilen listedeki ülkelere bakın artık meşru bir devlete bile sahip değiller. 1990'ların başından itibaren bilinçli bir planı uyguladılar. Üstelik burada kişileri abartmayın. Trump’tan önceki başkanların bu emperyalist tasarıma katkılarına bakın. İsrail’de Netanyahu’dan öncekiler çok mu temiz, çok mu barışseverdiler? Ehud Barak barışçı mıydı? 

Şimdi saldırı sürüyor hâlâ. Hamaney öldü ama yeni bir liderlik var. Bombalar düştükçe sevinen jingoist bir İranlı diaspora var, sanki zafer kazanmışlarcasına yavru Pehlevi’yi tahta aday gösteriyorlar. Öte yanda Körfez’in gerici Arap emirlikleri İran’ın saldırılarına mazhar oldular. Sünni Arap rejimler arasında artık İsrail karşıtı olan yok nerdeyse, İran’a saldırı konusunda tek itirazları yok. Hatta artık Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmine hiçbir itirazının olmadığını bildiğimiz HTŞ rejimi İsrail saldırısına karşı en ufak bir protesto bile getirmedi. Bu ülkelerin üyesi olduğu, adında “Arap” ya da “İslam” olan uluslararası kurumlar ABD ve İsrail saldırısını es geçip İran’ın şeyhliklerde bulunan Amerikan üslerini vurmasını dert etmişler. Avrupalı liderler Avrupa’nın artık çöp olduğunu kanıtlarcasına Trump’ı inisiyatif aldığı için kutlama yarışındalar. Tüm bu ihanet ortamı içinde İran halkı bomba yemekte ve ölmektedir. 

İran’daki gerici Mollarşinin emperyalist müdahaleyi haklı çıkaramayacağını ve şu anda sürdürülmekte olan Amerikan –İsrail askeri operasyonunun insanlık düşmanı bir saldırı olduğunu yineleyerek bitirelim. Tüm bunların ışığında, insanlığın varoluşu ve selameti açısından Amerikan emperyalizmi ile İsrail’in faşist Siyonizminin yenilmesi gerektiğini de ekleyelim. 

-----

1“Yıl 1973. Tahran zindanlarından birinde baştan aşağı kana bulanmış bir adam son nefesini verirken haykırıyor: ‘Tek bir parti vardır: HİZBULLAH!” Ayetullah Gaffari o gün Hizbullah’ın ilk ve tek üyesi olarak öldü. Ama on yıl geçmeden Hizbullah çatısı altında ki kayıtlı üye sayısı bir milyonu aştı”. Amir Taheri (1990) Hizbullah (çev. H. Bila), Sel Yayıncılık, kitabın arka kapağı. 

2Yine Taheri aktarıyor, Hizbullah’ın esir aldığı Batılıları kurtarmak için İran ile irtibata geçen İngiliz Terry Waite, esirlerin serbest bırakılması karşılığında Ayetullah rejimine ordu içinde örgütlü TUDEH elemanlarının ve ülkede görev yapan KGB ajanlarının listesini verdi. Liste Tahran’daki KGB istasyon şefi Valdimir Kuzişkin tarafından sağlanmıştı. Kuzişkin sonra İngiltere’ye kaçırıldı. Her şey Thatcher’ın oluruyla yapıldı. Bkz. Taheri, s. 10-11. 

/././

Savaşın ilk günleri -Engin Solakoğlu- 

ABD ve İsrail başından beri İran’da rejim değiştirme peşinde olduklarını gizlemiyorlar. Rejim değiştirmek derken kastedilen havuz soytarısı Prens Rıza ya da benzeri bir kuklayı İran halkının başına musallat etmek elbette. Yani kimi Batılı çevrelerin yaydığı, bizdeki papağanların da tekrarladığı gibi İran halkını kurtarmak, kadınlarını özgürleştirmek gibi bir meseleleri yok.

Bu hafta Afganistan-Pakistan savaşını yazmak istiyordum ama kısmet olmadı. Yanı başımızdaki savaş yeniden hortladı.

İsrail ABD desteğiyle İran’a yine saldırdı. İsrail’in ilk saldırısının iki amacı var gibi görünüyordu. Birincisi kelle kopartmaktı. Daha açık bir deyişle, Haziran’da yaptıkları gibi İran yönetiminin önde gelen lider ve komutanlarını vurmak. Dini lider Hamaney ve Genelkurmay Başkanı’nın öldürüldüğü teyit edildiğine göre bu konuda bir “başarı”dan söz edilebilir. İlerleyen saatlerde ortaya çıktığı kadarıyla bu CIA ve İsrail’in ortak bir cinayeti. Hamaney’in ölümü olası etkileri konusuna ileride biraz daha ayrıntılı değineceğim. Yalnız en azından şu tespiti yapmak zorundayız. İran devleti liderlerini, yöneticilerini korumak konusunda zaaf gösteriyor. Ya da bu konuya yeterince önem vermiyor. ABD filmi ağzıyla söylersek: İran’da yolunda gitmeyen bir şeyler var.

İsrail’in ikinci hedefi ise, dünyanın en “demokratik” soykırımcı ordusunun açıkladığı gibi İran’ın hava savunma ve füze fırlatma sistemlerini imha etmekti. Buradaki isabet oranını tam olarak anlayabilmek için erken. Savaş ilerledikçe bunu daha net göreceğiz. Yine de şimdilik İran’ın füzelerini göndermeye devam ettiğini izliyoruz.

New York inşaat mafyasının önde gelen ismi Trump saldırıya tam destek verdi vermesine ama ben bu satırları yazmaya başladığım sırada ABD’nin bölgedeki güçlerinin saldırıya aktif olarak katıldıklarına dair somut bir bilgi gelmemişti. Burada sözünü ettiğim doğrudan bombardıman ve saldırı. Yoksa İsrail’e her türlü lojistik ve istihbarî desteği sağladığını zaten biliyoruz. Öte yandan Pazar günü öğleden sonra İran’ın doğrudan ABD savaş gemilerini hedef aldığını, ABD Donanmasının bir İran gemisini batırdığını öğrendik. Hürmüz Boğazının kapatıldığı, kimi tankerlerin vurulduğu da gelen haberler arasında. Yine de ABD’nin bütün hava ve deniz gücüyle saldırdığı izlenimi almadım.

İran ise Haziran ayındaki 12 gün savaşından farklı olarak hızlı tepki verdi ve işe İsrail’deki bir kaç hedefin yanında ABD’nin bölge ülkelerindeki üslerine etkili vuruşlar yapmakla başladı. İran’ın elindeki süpersonik veya hipersonik füzelerin İsrail ve ABD tarafından kolay kolay durdurulamadığını izleyerek öğrenmiştik geçen yıl. Söylendiği kadarıyla Tahran üslere yaptığı saldırılarda özellikle kendisini ve yapacağı füze saldırılarını izleyen ABD radarlarını hedef aldı. Akıllıca bir tercih. Bunu övgü olarak yazmıyorum. İran’ın hafife alınmayacak bir savaş stratejisine sahip olduğunun somut kanıtı bu. Bırakın bizdeki “anelizciler” soba borularından söz etmeye devam etsinler. Bu stratejik tercihin bir sebebi de Hamaney’in öldürülmesi olabilir elbette. Her koşulda İran’daki yönetim bunun son savaşı olabileceği ihtimalinin farkında. Savaşın 48 saatlik görünümü Tahran’ın ayağını frenden kaldırdığı yönünde.

İran’ın hedefi ABD içinde var olduğunu bildiğimiz “savaş tereddüdünü” kullanmak olabilir. Zira Trump denen insanlık yoksunu herifi savaştan vazgeçirebilecek tek unsur, siyasi ve ekonomik maliyet. Siyasi maliyet kesin bir ya da en azından kesinmiş gibi gösterilecek bir “başarı”yla ilintili. Aksi takdirde Kasım seçimlerinin yitirilmesi ve Kongre kontrolünün güme gitmesi mümkün. Keza elde edilecek sonucun ciddi bir ekonomik getiri sağlaması gerekiyor. Olmazsa bölgeye yığılan dev ordunun masrafının, dünya ekonomisinde yaşanacak ve ABD ekonomisini de etkileyebilecek bir sarsıntının gerekçelendirilmesi sıkıntı yaratır. Özetle, Trump’un çekirdek tabanının pek de sıcak bakmadığı bu savaşın parlak bir zaferle sonuçlanması gerek. Söz konusu İran olunca bunun peşin garantisi yok. Yine de Hamaney’in öldürülmüş olmasının Trump’ın hanesine artı yazılacağına kuşku yok. Cinayetin fotoğraflarının olduğu söylendiğinde göre, bunları Trump’ın seçim afişlerinde görebiliriz.

1979’da Şah’ın devrilmesinden beri emperyalizmin bir “İran sorunu” olduğunu biliyoruz. Bu sorunun İran’ın dinci, antidemokratik bir rejime sahip olmasıyla da en ufak bir ilişkisi olmadığını da. Mesele İran’ın ABD ve İsrail’in ayağına dolanması. Bu ikilinin Ortadoğu’da oluşturmak istedikleri siyonist sermayeye dost ortamın önündeki son engel olması.

Trump’ın ve “dostlarının” dayatmak istedikleri bir tür Müteahhit düzeni. Trump/Netanyahu soykırım ortaklığı bu sorunun çözülmesi için uygun zamanın geldiğini düşünmüş olabilirler. Gerçekten de İran yalnız ve karışık. Çin ve Rusya’nın verebileceği desteğin seviyesi belirsiz. İçeride ciddi ve büyük ölçüde haklı nedenlere dayanan bir huzursuzluk var. Mossad ve CIA’nın ülkeyi etnik yapı üzerinden parçalama ya da zayıflatma çabaları da hızlanmış durumda. Kürt siyasi hareketinin bölgesel ölçekte emperyalizmle hizalanma konusunda mesafe kaydettiği bir gerçek. Yalnız örgütler, partiler seviyesinde kastedilen o mesafenin halk nezdinde ne kadar karşılık bulacağı sorgulanmaya muhtaç.

Buna karşılık ülkenin derinliğini ve İran yurtseverliğini kimse küçümsememeli. Irak, Suriye, Libya karşılaştırmaları bu denklemde hiçbir anlam taşımıyor. Yine de bir kayıt daha düşmekte fayda var, bu saldırı ve kuşatma siyasetinin uzun sürmesi, İran mevcut uluslararası yalnızlığının devam etmesi durumunu değiştirebilir. Bu noktada Hamaney konusunu biraz daha açabiliriz.

İran’da dini lider hiç kuşkusuz en üst otorite. Bütün mekanizma ona bağlı. Cumhurbaşkanı da dahil, bütün yöneticiler onun memuru konumunda. Bununla birlikte, bu gerçeklik İran’ın bir tek adam rejimi olduğu anlamına gelmiyor. Ülkeyi yöneten bir kişi değil, onun temsil ettiği kurum. O yüzden de, "Hamaney öldü rejim bitti" denklemi geçersiz. Aksini iddia edenleri iki kümede toplayabiliriz. Birinci küme cahiller. Genellemek kolaylarına geliyor. İkinci küme ise İsrail ve yönlendirdiği geniş toplam. Bunları da ciddiye alacak değiliz. “Bitti bu iş” diyebilmek için son derece karmaşık bir yönetim yapısının bir kişinin ölmesiyle çökeceği propagandasına başvuruyorlar. Tek cümleyle özetlersek, Hamaney’in ölümü rejim için elbette ağır bir darbe ama öldürücü bir darbe değil.

ABD ve İsrail başından beri İran’da rejim değiştirme peşinde olduklarını gizlemiyorlar. Rejim değiştirmek derken kastedilen havuz soytarısı Prens Rıza ya da benzeri bir kuklayı İran halkının başına musallat etmek elbette. Yani kimi Batılı çevrelerin yaydığı, bizdeki papağanların da tekrarladığı gibi İran halkını kurtarmak, kadınlarını özgürleştirmek gibi bir meseleleri yok.

ABD/İsrail sadece iki ülkeden oluşan bir şer ekseni değil. Bütün dünyada geniş bir ağa sahip. Saldırı sonrası gelen tepkilerde bunu açıkça gördük. Avrupa’nın büyükleri Macron, Starmer, Merz gibi liderler süratle alternatif bir gerçeklik yaratarak Trump ve Netanyahu’nun kuyruğuna tutundular. Mesele elbette salt Avrupa veya Batı da değil. ABD’nin vasal rejimleri de saldırıyı değil, İran’ın misillemesini kınayan tepkiler vermekte yarıştılar. İş devletlerle bitmiyor. Biraz karikatürleştirerek Epstein ağı adını verebileceğimiz sermaye düzeni dört koldan çalışıyor. Bunun basın ayağını, Türkiye’de sözde muhalif kanallarında da gördük. Egemen bir ülkeye yapılan alçakça bir saldırı yine “Molla rejimi” söylemi üzerinden tartıştırıldı.

Benim dikkatimi çeken bir başka örnek de, sermaye düzeninde kamuoyunu ölçmekten ziyade oluşturmak amacıyla kullanılan anketler. Metropoll Şirketi’nin bir anketinde Türkiye’de İran’daki rejimini değişmesi gerektiğini söyleyenlerin oranı yüzde 60 gösterildi. Yanıtların bu yönde olması mümkün ama soru manipülatif. Ben de İran’da rejimin değişip sosyalist bir iktidar kurulmasını isterim ama bu emperyalist bir saldırıya destek verdiğim anlamına gelmez.

Tam da beklediğim gibi bu anketin sonucu, arpası İsrail tarafından sağlanan kimi Batılı liberaller tarafından Türkiye’deki halkın İran’a yapılan saldırıyı desteklediği ancak Akepe iktidarının daha ihtiyatlı bir çizgi benimsediği şeklinde yansıtıldı. Oysa aynı ankette İsrail ve ABD’yi tehdit olarak görenlerin oranın sırasıyla yüzde 88 ve 78 olarak çıkmıştı. O kısma pek değinen olmadı.

Bu saldırının elbette Türkiye’ye etkileri olacak. Bunun kapsamı, derinliği savaşın ne kadar sürecine bağlı.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapattığı doğru ise petrol ve büyük ölçüde ona endeksli doğalgaz fiyatlarında fiyatlarında bir sıçrama olacağı neredeyse bir doğa kanunu kesinliğinde artık. Bunun ödemeler dengesi ve elbette bizim keselerimiz üzerindeki etkisini anlatamaya bile gerek yok. Daha da yoksullaştırılacağız.

İkinci mesele ise, saldırının uzaması ve bir iç karışıklığa yol açması halinde yaşanacak kitlesel göç. Doğu sınırlarımızda bir anda 3-5 milyon insanla karşılaşacağız. Sınırda alınan bir dizi tedbirin bu göçü durdurabilmesi olanaksız. Göçün ülkemiz üzerinde siyasi, ekonomik ve sosyolojik etkileri Suriyeli göçmenler meselesini solda sıfır bırakacak kadar sarsıcı olur.

Peki bu savaş ne kadar sürecek? Bir yayında söylediğim gibi akıllı bir diplomat bu tür falcılık işlerini astrologlara bırakır. Nitekim de öyle yapılıyor Türkiye’de. Bence isabetlidir. Cuma sabahı ABD-İran görüşmelerinde kapsamlı ilerleme olduğu hikayesini dinlerken 48 saat sonra savaşın etkilerini tartıştığımız bir dünyada, bu tarz tahminler yapmak gerçekçi değil.

İran rejiminin ne kadar dayanabileceğini, bu süreçte Rusya ve Çin’den ne tür bir destek alabileceğini izlemek gerekir. Bu ülkelerin asıl hesabı İran yönetimiyle birlikte savaşmaktan ziyade saldırının ABD bakımından maliyetini artırmak olacaktır. 

Ben İran’ın hızla çökmesini dilemiyorum da, beklemiyorum da. Bu satırları yazarken İran bölge ülkelerindeki ABD üsleri ve İsrail’e füze atmaya devam ediyordu. Ne kadar devam ederse o kadar iyi. Ancak bunun haftalarca sürebileceğini sanmıyorum. Bir noktada müzakere masası yeniden kurulacaktır. İzleyip göreceğiz.

Bu arada emperyalist saldırganlığın norm haline getirildiği bir dünyayı kabullenmeyecek, İran’ın vurduğu her ABD ve İsrail hedefine sevinecek, insanlığı ve halkların eşitliğini savunmaya devam edeceğiz.

/././

soL

Öne Çıkan Yayın

GÜNDEM BAŞLIKLARI -5 Mart 2026-

AKP’li Zengin’den antrikotlu iftar savunması: Milletimiz ne yiyorsa ona talibiz vekilleri aşağı çekmeyelim -halkTV- TBMM  Başkanı Numan Kurt...