İran’ın Bugününü Anlamak(IV): Dünün devrimcileri, bugünün reformcuları-Eray Özer / T24-

Devrimi’nin kendini “Müslüman sol” olarak tanımlayan kanadı Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte 'Reform Hareketi'ne dönüştü. Hatemi’nin 1997’de büyük destekle seçim kazanmasıyla zirvesine ulaşan bu hareket, sonrasında gücünü korumayı başaramadı. 2010’larla birlikte Reformcular ancak Hamaney’in yüksek müsaadeleriyle muhalefet edebilecek bir çizgiye gerilemek zorunda kalmıştı.

Bu, İran’la ilgili sekizinci yazı. İlk dört yazıda size emperyalist güçlerin petrole “çökmek” amacıyla İran’da rejimleri nasıl değiştirdiğini, nasıl darbeler planladıklarını ve “dost” görünerek İran halkına nasıl eziyet ettiklerini anlatmaya çalıştım. 19. yüzyılın sonundan başlayıp İslam Devrimi’ne kadar geldik.

İkinci dört yazıda ise İslam Devrimi sonrasına bakmak istedim. Birinci yazı ülkedeki bürokratik elitleri, ikinci yazı Hamaney’in tek adam rejimini nasıl inşa ettiğini, üçüncü yazı ise ülkenin ekonomisinin nasıl tek elde ve yine bürokratik-askeri elitlerde toplandığını anlatıyordu. Hepsine buradan ulaşabilirsiniz.

Bugün son yazıda İslam Devrimi sonrası değişim çabasının tarihine bakalım istiyorum.

Yine geçmişten, İslam Devrimi’nin hemen öncesinden başlayalım: Sürgündeki  Humeyni, Irak’tan sınır dışı edilip Fransa’ya geldiğinde İran’da Şah Hanedanı’nın sonu ufukta belirmeye başlamıştı. Sürgünde bir konsey oluşturulmuş ve yeni bir rejim için çalışmalara başlanmıştı.

Sürgündeki Humeyni, Fransa’ya geldiğinde İran’da Şah Hanedanı’nın sonu ufukta belirmeye başlamıştı.

Muntazeri gibi -yine daha önce bahsettiğim- isimler sayesinde biliyoruz ki, İslam Devrimi en başta “demokratik” bir programla kurgulanıyordu. Buna göre hükümetler seçimle iş başına gelecek, yasaların üstüne konumlanan bir dini lider ise tıpkı Batı’nın monarşik demokrasilerinde kral ve kraliçelerin yaptığı gibi sembolik olarak rejimi denetleyecekti. (Foucault bile buna inanabilmişti.)

Humeyni’nin etrafındaki kadronun çoğunluğu “Müslüman/Şii sol” olarak tarif edilebilecek bir eğilim taşıyordu. Nitekim devrim sonrası kurulan Meclis’te bu grup uzun yıllar boyunca hakimiyetini sürdürdü. Tabii bu arada dünya konjonktürünün de buna izin verdiğini atlamayalım. ABD ve Sovyetler arasındaki Soğuk Savaş ikliminde, Amerikan emperyalizminin İran’da Şah’la el ele vermesine öfke duyan gençlerin kendilerini Soğuk Savaş’ın diğer “kutbuyla” özdeşleştirmesi de tesadüf değildi.

Humeyni’nin yakın ekibindeki “Müslüman solcu” gençlerin yanı sıra molla karşıtı komünistler de İran’da oldukça güçlüydü. O kadar ki, devrim İslam Devrimi değil de komünist bir devrim olabilirdi. Amerika’nın komünizm fobisinin İslam’dan duyduğu korkuyu galebe çaldığını tarihten biliyoruz. Nitekim sol, CIA’in de desteğiyle peyderpey tasfiye edildi İran’da.

Sonra Soğuk Savaş bitti. Sovyetler çöktü, Berlin Duvarı yıkıldı. İran’da Amerikan karşıtlığı ve Şiilik toplumdaki karşılığını korurken sol etkisini peyderpey kaybetti. İslam Devrimi’nin solunda kalan grup, devrimin giderek amaçlarından sapmaya devam ettiği teşhisiyle bir reform hareketine dönüştü.

Hüseyin Ali Muntazeri

Hüseyin Ali Muntazeri’nin başını çektiği grup ilk muhalif hareketi başlattı. Muntazeri, Hamaney’e temelden karşıydı. Hamaney’in Ayetullah olma yeterliliği olmadığı gibi, Ayetullah olmadığı için Velayet-i Fakih de olamayacağını ileri sürüyordu. Sistem doğrudan Hamaney’i hedef alan bu sert muhalefeti hızla sindirmeyi başardı. Muntazeri, Rafsancani-Hamaney iş birliğiyle siyasetten tasfiye edildi.

Haşimi Rafsancani

Sonra reform bayrağını yine sistemin içinden gelen başka bir grup devraldı. Mesela İran’daki en önemli mevkilerden biri olan Meclis Sözcülüğü görevini 1989-1992 arasında üstlenen Mehdi Kerrubi. Mesela 1981-1989 arasında sekiz yıl -o esnada henüz feshedilmemiş bir pozisyon olan ve güç dağılımında üçüncü sırada gelen- başbakanlık görevinde bulunan Hüseyin Musevi. Ve son olarak 1982-1992 aralığında on yıl ülkenin Kültür Bakanı olarak görev yapan -ve 1997’de Cumhurbaşkanı seçilen- Muhammed Hatemi.

Mehdi Kerrubi
Hüseyin Musevi

Bu üçlü, Muntazeri’den farklı olarak Hamaney’i tasfiye etmekten çok yetkilerini kısıtlamayı hedefleyen bir çizginin başını çekmeyi sürdürdü.

Muhammed Rıza Arif

Onlardan bir sonraki reformist kuşak ise Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı döneminde güç kazandı. Özellikle üç isim; Gulamhüseyin KarbaşçiMustafa Kavakebian  ve Muhammed Rıza Arif reform yanlısı grubun bugün 70’lerini süren “genç” kadrosu olarak öne çıkıyordu. Son savaşta hayatta kalmayı başarırlarsa onların adını İran’ın geleceğinde daha çok duyabiliriz.

Geriye dönüp bakınca görüyoruz ki, reformcuların lideri Hatemi’nin 1997’de cumhurbaşkanı seçilmesi birçok anlamda bu yazı serisinde özellikle değinmek istediğim “kırılma noktalarından” biriydi. Hem olumlu hem de olumsuz anlamda.

Açalım.

Muhammed Hatemi 

Olumluydu çünkü Hatemi büyük bir halk desteğiyle seçilmişti ve Hamaney karşısında eli güçlüydü. Nitekim dış ilişkilerden nükleer meselesine, yaptırımlardan kadın haklarına kadar pek çok alanda cesur girişimlerde bulundu. İran’ın ilk kadın başkan yardımcısı Masume İbtikar onun döneminde yönetime girdi mesela. CNN’e röportaj verdi. Batı ülkelerine resmi ziyaretlerde bulundu. Ayrıca ülkede basın özgürlüğü anlamında çok önemli adımlar atıldı, muhalif yayınların sayısında patlama yaşandı.

Masume İbtikar

Olumsuzdu çünkü tüm bunlara rağmen bazı kilit noktalara nüfuz etmeyi başaramadı Hatemi. İstihbarat ve güvenlik alanında etkili olamadı. Hamaney’in buralardaki gücünü kıramadı. Keza ekonomik yapıları da dönüştüremedi. Önceki yazıda anlattığım vakıfların dönüşümünü sağlayamadı. Hatta ilerleyen yıllarda reformcular da bu vakıf çarkından nemalanmakla suçlandı.

Bunların dışında rejimin kaderini belirleyen kurumların yapısına müdahale edemedi. Oralarda kadrolaşamadı. Hamaney; Anayasayı Koruyucular Kurulu, Uzmanlar Meclisi gibi kurumlarda kendine yakın, sağcı ve muhafazakâr kadroların çoğunluğu ele geçirmesini sağladı.

Ve belki de en önemlisi -Hatemi’yi bu noktada suçlamak anlamsız olsa da- karşı cephe onun döneminde moda tabirle “konsolide” oldu. Yani sağ/muhfazakâr cephe birleşti. Bir taban hareketi olan “İlkeciler” onun döneminde güçlendi. Nitekim bu hareketin adayı Ahmedinejad hemen Hatemi sonrasında cumhurbaşkanlığına seçildi. (Sonrasında sağ içinde de çizgiler değişti ve Ahmedinejad elitist bulduğu Şii ulemayla çatışmaya başladı.)

Mahmud Ahmedinejad

Ahmedinejad’ın 2005’te başlayan iki dönemi İran ve reformcular açısından bir başka kırılma noktasıydı. Devrim Muhafızları politik gücünün doruğuna bu dönemde çıktı. (İkinci döneminde Hamaney ve geleneksel muhafazakârlarla olduğu kadar Devrim Muhafızları’yla da çatışmaya girdi Ahmedinejad. Üstelik kendi de Devrim Muhafızları’nın eski bir istihbarat elemanı olmasına rağmen.) Vakıflar güçlendi, sahip oldukları şirketlerin sayısı arttı, İran ekonomisinin yarısı vakıfların kontrolüne bu dönemde girdi. İran’ın dünyayla ilişkileri bir daha onarılmayacak şekilde bu dönemde bozuldu. Yabancı yatırımcılar (öyle Batılı yatırımcı gibi düşünmeyin. Suudiler, Türkiye mesela…) bu dönemde elini eteğini çekti İran’dan.

2009 İran seçimi sonrası - Foto AFP 

Ve 2009’da ikinci kez seçildiğine devlet aygıtı dışında kimse inanmadı. Herkes diğer aday Musevi’nin kazandığını düşünüyor fakat Hamaney ve emrindekiler seçimin galibi olarak Ahmedinejad’ı ilan ediyordu. Halk sokaklara döküldü. Reformcular sahaya indi. Meydanlardan seçimin asıl galibinin Hüseyin Musevi olduğu haykırıldı. Musevi’nin  kampanyasının rengi yeşil bu haykırışın da rengi oldu ve İslam Devrimi’nin o zamana kadar gördüğü en büyük protestolar tarihe “Yeşil Hareket” olarak geçti. İran Futbol Milli Takımı bile 2009 Haziran’ında Dünya Kupası elemeleri için Güney Kore’nin karşısına çıktığında kollarında yeşil bilekliklerle sokaktan yükselen sese kulak vermeyi seçmişti.

İran Futbol Milli Takımı 2009 Haziran’ında Dünya Kupası elemelerine kollarında yeşil bilekliklerle çıktı. 

Yeşil Hareket’in içinde yer alan İranlı ünlü yönetmen Muhsin Mahmelbaf’ın Yeşil Hareket protestoları esnasında söylediği şu sözler yukarıda anlatmaya çalıştığım dünün devrimcilerinin bugünün reformcularına dönüşünü nefis biçimde özetliyor:  “(Musevi) Önceden devrimciydi, çünkü sistemin içindeki herkes devrimciydi. Ama şimdi bir reformcu. Şimdi Gandhi'yi tanıyor – daha önce sadece Che Guevara'yı tanıyordu. Eğer gücü saldırganlıkla elde edersek, onu saldırganlıkla korumak zorunda kalırız. İşte bu yüzden barış ve demokrasiyle tanımlanan yeşil bir devrim yaşıyoruz.”

İran Yeşil Hareket eylemlerinden 

Fakat devletin demir yumruğu Yeşil Hareket’in üzerine balyoz gibi indi. Hareketin ve reformcuların öncüsü iki isim Musevi ve Kerrubi ev hapsine alındı. Bugün aradan 15 yıl geçti ve Musevi hala ev hapsinde! Kerrubi ise özgürlüğüne kısa süre önce kavuştu. Hatemi ceza almadı belki ama İran medyasının yasaklı listesine dahil edilerek sesi kesildi.

Reform Hareketi bu balyozun darbesini atlatmayı başaramadı. Ahmedinejad sonrası 2013 seçimleriyle birlikte reformcu adayların Koruyucular Kurulu tarafından seçime katılmasının engellendiği dönem başlamış oldu. Uzun yıllar boyunca Reform Hareketi’nin adayları hep liste dışı bırakıldı.

Reformcular da çareyi “ılımlı” veya “pragmatist” olarak bilinen gruptan Ruhani’nin adaylığını desteklemekte buldu. Bu da bir başka hataydı. Zira Ruhani etkisiz kaldığı gibi toplumsal protestolar onun zamanında da şiddetle bastırıldı. Dolayısıyla sokaktaki muhalifler Reform Hareketi’ne desteği geri çekti.

2018’de sokak şöyle bağırıyordu: “Ne reformcular ne muhafazakârlar / Bu oyun buraya kadar!” Halk reformdan umudu kesmişti. Rejimin “ıslah” edilemez olduğu kanaati yerleşmişti. Nitekim 2000’lerin ortalarından itibaren oy vermek için sandığa gidenlerin sayısında büyük düşüş yaşanıyordu. Son seçimde (2024) birinci tura katılım yüzde 40’ta kalarak İslam Devrimi’nin en düşük sayısına ulaşmıştı.

Son seçimde (2024) birinci tura katılım yüzde 40’ta kalarak İslam Devrimi’nin en düşük sayısına ulaşmıştı

Halkın desteğini yitiren Reform Hareketi rejim tarafından da sindirildi. Rejim muhalifi İranlı gazeteci Akbar Ganji reformcuların Hamaney karşısında muhalefet etme biçimlerini 2016’da şöyle anlatıyor: “Reformistler artık Hameney’le çatışmak yerine, onunla ilişkilerini yeniden kurmaları gerektiğine inanıyorlar. Onlara göre, mevcut durumda en kötü politika onunla çatışmaktır. ‘Çatışmak yerine, Hameney'i nükleer müzakereler sırasında yaptığı gibi hükümeti desteklemeye teşvik edecek şekilde hareket etmeliyiz’ diyorlar.”

Hamaney’in yetkilerini sorgulayan bir muhalefet İran’da imkansız hale getirilmişti. Eğer bir çizgi değişikliğine gidilecekse bunun ancak Yüce Lider’in rızası alınarak yapılabileceği reformcular tarafından kabul edilmişti. Oysa Reform Hareketi başta Hamaney’in sınırsız yetkileri olmak üzere sistemin yeniden düzenlenmesi talebiyle yola çıkmıştı.

Bu yılın başında patlak veren toplumsal olaylar ve rejimin binlerce kişiyi öldürmesiyle reformcu kanattan eskilerden kopup gelen güçlü bir itiraz yükseliyordu. Acaba Reform Hareketi silkinip kendine gelebilir miydi? Kısa süre geçmeden gökten yağmaya başlayan ABD ve İsrail füzeleri bu soruyu hızla geçersiz hale getirdi.

Bundan sonra ne olur, kestirmek mümkün değil. İran’dan geriye ne kalacağına bağlı olarak Reform Hareketi de rejim içindeki mücadeleye geri dönebilir. Ama bu sadece bir ihtimal. Daha fazlası değil. Geri dönerlerse son yıllardaki “çekingen” muhalefetlerini terk edeceklerini tahmin ediyorum.

Yazıyı ve seriyi Hüseyin Musevi’nin ev hapsinden dışarı sızdırılan bir ay önceki (savaştan önce yani) çağrısıyla bitirelim. Bu yılın başındaki gösterilerde binlerce insanın rejim tarafından öldürülmesine isyan ederken yabancıların müdahalesine de karşı çıkıyor Musevi. İran halkının kendi kaderini tayin edebilecek kudrette bir halk olduğunun altını çiziyor. Ben de buna inanıyorum. Ama olamadı, Musevi’nin aşağıdaki çağrısı sonrası gökten bombalar yağmaya başladı.

Hiçbir yere barış götürmeyen Amerikan bombaları tabii ki İran’a da barış yahut demokrasi getirmeyecek.Tarih boyunca hem emperyalistler hem de rejimi çıkarlarına alet edenler tarafından sömürülen İran halkı umarım yakında huzur bulur. 

İran serisine gösterdiğiniz ilgi, pek çok kanaldan ilettiğiniz mesajlarınız ve en çok da bu seriyi okuma sabrınız için teşekkürler. Eksik olmayın.

Hüseyin Musevi 

“Halk, bu sistemi istemediğini ve yalanlarınıza inanmadığını hangi dilde söyleyecek?

Artık yeter.

Oyun bitti.

Zulüm sizi yakaladı ve diktiğiniz cehennem ağaçları meyve verdi.

Millete karşı savaş kıyafetleri giydiğiniz o anda aslında kendi köklerinize balta vuruyordunuz.

İyi niyetli gösterileri bastırdığınız ve insan haklarını savunmada en ufak bir doğru sözün bile söylenmesine izin vermediğiniz o zamanlarda, yabancı müdahaleye kırmızı halı seriyordunuz.

İyi niyetli tavsiyeleri duymamak için kulaklarınızı tıkadığınızda, cehaletiniz yüzünden en değerli fırsatı kaybediyordunuz.

Sıra size de geldi.

Sizden de geriye sadece bir hikâye kaldı; kan ve şiddet dolu bir hikâye.

Artık yeter.

Ne ülkenin krizlerine bir çözümünüz var, ne de milletin sonuç elde edene kadar protesto etmekten başka seçeneği.

…Silahlarınızı bırakın ve iktidardan çekilin ki, millet bu toprakları özgürlüğe ve refaha kavuşturabilsin.

…Kalıcı barış ve güvenliğin sağlanması ve ülkenin iktidardaki baskının kötülüğünden kurtarılması, milletin iradesi ve arzusu temelinde, ancak halkın eliyle ve yabancı müdahalesi olmadan mümkündür.”

Mir Hüseyin Musevi

Eray Özer / T24



EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -29 Mart 2026-

İstanbul Boğazı'na NATO taşeronu komutanlık kuruluyor: 'Montrö'nün amacını çiğneyen bir adım'

Anadolu Kavağı’nda, Ukrayna’yı koruma gerekçesiyle NATO ülkeleri önceliğinde kurulan askeri koalisyona bağlı yeni bir komutanlık kuruluyor. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Cangül Örnek, bu adımın "Montrö'nün amacını çiğnediğini" vurguladı.

Emperyalizmin savaş örgütü NATO'nun Malatya ve Adana’ya yeni Patriot sistemleri yerleştirmesi ve Türkiye'de yeni bir NATO çok uluslu kolordu karargahı kurulması çalışmalarının başlamasının ardından bu kez de İstanbul Boğazı’nda NATO için yeni bir komutanlık devreye alınıyor.

Bu önemli gelişme bir duyuruyla halka açıklanmadı; Milli Savunma Bakanlığının (MSB) 28 Mart'ta sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşımdan anlaşıldı. Söz konusu paylaşımda, NATO bayrakları önünde çekilmiş fotoğraflar eşliğinde 24 Mart tarihinde bu komutanlık için gerçekleşen bir ziyarete dair bilgi verildi. Paylaşımda şu ifadeler yer aldı:

"24 Mart 2026
Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı/Beykoz’da konuşlanması planlı Deniz Unsur Komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi.

Ziyarete, İstanbul Boğaz Komutanı Tuğamiral Özgür Erken ve Mayın Filosu Komutanı Tuğamiral Birol Orak ile Deniz Unsur Komutanlığı personeli de katıldı.

Rusya'ya karşı kurulan koalisyona bağlı olacak
Kurulması planlanan Deniz Unsur Komutanlığı, Ukrayna’yı koruma gerekçesiyle Rusya'ya karşı kurulan "Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna" (Multinational Force – Ukraine / MNF-U) adlı askeri koalisyona bağlı olacak. İngiltere ve Fransa öncülüğünde kurulan bu koalisyonun ağırlığını NATO üyesi ülkeler oluşturuyor.

"Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ne aykırı"
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Cangül Örnek, bu adımı "Montrö'nün amacını, çiğneyen bir adım" olarak değerlendirdi. Prof. Dr. Örnek, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Montrö'nün amacını, yani tek egemenlik ve öncelikle komşuların hukukunu koruma ilkesini çiğneyen bir adım bu. Ülkenizin kuruluş senetlerini böyle harcatamazsınız. Komşularınıza yönelik askeri tehdit üssü olamazsınız. Muhakkak çok çok güçlü şekilde itiraz edilmeli" dedi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu da yaptığı açıklamada, "Deniz Unsur Komutanlığına dair kritik hususlar" arasında "Karadeniz’e kıyısı olmayan devletler sadece insansız deniz araçları ile katılım sağlayacak ise bunun Montrö Sözleşmesi kapsamında nasıl değerlendirileceği" ve "Montrö rejiminin aşındırılmasına yol açabilecek uygulamalara karşı alınacak tedbirleri" sıraladı.
Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin gemilerinin İstanbul Boğazı'na uğrayıp buradan bir harekata katılması, Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin ruhuna aykırı. Fakat siyasi iktidarın bir süredir zaten sözleşme hükümlerini öncelemediği görülüyordu. İran’la bağlantılı olduğu gerekçesiyle yaptırım altında olduğu iddia edilen ve Rusya petrolü taşıyan Türk tankeri Altura’nın bu hafta İstanbul Boğazı açıklarında vurulması da bunun bir örneği.

Çok uluslu sözcükleri esas gücü gizleyen peçe"

Siyaset Bilimci Dr. Hakan Şahin de söz konusu Deniz Unsur Komutanlığına dair sosyal medya hesabından paylaştığı değerlendirmesinde, MSB'nin açıklamasındaki "Çok uluslu" ifadesine dikkat çekti. Bu ifade 2023 yılında NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında kurulmasına yönelik çalışmalara başlanan kolordu karargahı nedeniyle de gündemde. Şahin, "Denizde ve karada bu 'çok uluslu' sözcüklerini birdenbire duymaya başlamamız ilginç. Bu tür kavramlar bazen, hatta çoğunlukla arkadaki esas gücü göstermemeye yarayan bir peçe işlevi görür. Umarım ne yaptığımızın farkındayızdır" dedi.


Denizde ve karada bu "Çokuluslu" sözcüklerini birdenbire duymaya başlamamız ilginç. Bu tür kavramlar bazen, hatta çoğunlukla arkadaki esas gücü göstermemeye yarayan bir peçe işlevi görür. Umarım ne yaptığımızın farkındayızdır. https://t.co/bB3vUiXk8O

— HakanŞahin (@hakanexlieu) March 28, 2026

***
Doğal gaz faturaları 1 Nisan'da yeniden zamlanıyor

EPDK, dört doğal gaz dağıtım şirketinin tarifelerini revize etti. İstanbul dahil milyonlarca hanenin doğal gaz faturalarına yansıyacak yeni maliyet artışları 1 Nisan'dan itibaren yürürlüğe girecek.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), 26 Mart 2026 tarihli toplantısında aldığı dört ayrı kararla Samgaz, Selçuk Doğal Gaz, Enerya Kapadokya ve İGDAŞ'ın üçüncü tarife uygulama dönemi perakende satış tarifelerini revize etti. Resmi Gazete'de yayımlanan kararlar, 1 Nisan 2026'dan itibaren yürürlüğe girecek.

Kararlarla birlikte belirlenen yeni sistem kullanım bedeli üst sınırları dikkat çekici rakamlar içeriyor. Yıllık 100 bin metreküpe kadar tüketim yapan konut aboneleri için Samgaz'da 2,14 TL/Sm³, Selçuk'ta 3,63 TL/Sm³, Enerya Kapadokya'da 2,40 TL/Sm³, İGDAŞ'ın ise 2,69 TL/Sm³ olarak belirlenen birim fiyatlar, önceki dönemlere göre artış içeriyor.

Parametreler tablolarında yer alan veriler, şirketlerin yıllık gelir gereksinimlerindeki artış eğilimini açıkça ortaya koyuyor. Enerya Kapadokya'nın yıllık gelir gereksinimi 2022'de 54,1 milyon TL iken 2026 için 104,3 milyon TL'ye yükseldi. Samgaz'ın gelir gereksinimi ise aynı dönemde 81,5 milyon TL'den 112,1 milyon TL'ye çıktı. Bu artışlar doğrudan emekçilerin faturalarına yansıyor.


***
Türk-İş Genel Merkezi 2026 1 Mayıs’ını Edirne’de yapma kararı verdi -Andaç Aydın Arıduru-

Türk-İş Genel Merkezi, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’daki sendikaların şube yönetimleri ile gerçekleştirilen toplantıda 2026 yılı 1 Mayıs’ını Edirne’de toplu miting şeklinde düzenleyeceğini duyurdu.

İstanbul - Türk-İş Genel Merkezi, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’daki sendikaların şube yönetimleri ile gerçekleştirilen toplantıda 2026 yılı 1 Mayıs’ının Edirne’de toplu miting şeklinde düzenleyeceğini duyurdu. Sendika şubeleri, genel merkezin aldığı bu kararın tartışmaya açılmadan kendilerine bildirildiğini ifade ederken birçok sendika şubesi alınan kararın güçlü bir 1 Mayıs’ın İstanbul’da da örgütlenmesi ihtiyacını gözardı ettiğini belirtti. İstanbul’da işçilerin başlıca yüksek enflasyon ve geçim sıkıntılarının derinden etkilendiğinin altını çizen sendika şube yöneticileri, bölgedeki savaşın etkilerini ilk başta hissedecek olan işçilerin ekonomik, sosyal ve özlük hakkı taleplerinin bulunduğu illerde en güçlü şekilde yükseltilmesi gerektiğini vurguluyor. Şubelere üye işçilerin kendi taleplerini anlatabilmek için kilometrelerce yol gitmeleri gerekmesine tepki gösterdiğini belirten Şube yöneticileri işçilerin bu talepleri başlıca iş yerlerinde ve yakın çevrelerinde kitlesel eylemlere ihtiyaç duyduklarını aktarıyor.

‘Son ramazan ses çıkarmak gerektiğinin en büyük göstergesi’

Harb-İş İstanbul Şube Başkanı Murat Yalçınkaya, gerçekleştirilen toplantıda Türk-İş Genel Merkezinin 1 Mayıs’ın bölgesel nitelikte Edirnede yapılacağı duyurusunun Türk-İş Genel Başkan Yardımcısı ve Tes-İş Genel Başkanı İbrahim Kabaloğlu tarafından duyurulduğunu aktardı. Yalçınkaya, “70’e yakın şube yöneticisine duyurulan bu karar İstanbul Şubelerinin görüşüne sunulmuş oldu. Bizler şubeyönetimi olarak 1 Mayıs’ın işçilerin çok yoğun şekilde yaşam mücadelesi verdiği İstanbul’da olması gerektiğini belirttik” derken artan yaşam maliyeti karşısında işçi ve emekçilerin tüm emek ve meslek örgütlerinin ortak bir şekilde İstanbul’da olması çağrısını yaptıklarını söyledi:

"Savaş koşulllarıyla birlikte ülkede giderek derinleşecek bir yoklsulluk ve güvencesizlik ortamı beliriyor. Tüm işçilerin yaşadıkları kentte varolma mücadelesinin yükseltilmesine ihtiyaç var. Ramazan ayı bunun en büyük örneeği oldu fahiş fiyatlar karşısında işçilere büyük bir yoksulluk kaldı, sofralar dolmadı. İşçilerin insanca yaşanacak ücret ve çalışma koşulları talebine dair bulunduğumuz iş yerlerinden başlayarak açıklamalar ve buluşmalarla 1 Mayıs çalışmalarına başlayacağız."

‘Üyelerimiz anlam veremiyor’

Sağlık-İş Sendikası İstanbul Şube Başkanı Nedime Mutlu Yıldırım, “Sağlık işçilerinin çalışma koşulları, yaşama koşullarını iyileştirmek için doğrudan iş yerlerinde hareket etme talebi var.Üyelerimiz anlam karara veremiyor. İşçi arkadaşların bu talepler etrafında mücadele etme istekleri karşısında iş yerleri önünde açıklamalar ile hareket edeceğiz” dedi. Kadıköy Şube Başkanı Zerrin Ceren ise, “İşçi arkadaşlar bize, ‘İşçiye İstanbul’da yer mi yok?’ diyorlar. Çoğu üyemiz 24 saatlik nöbetlerle çalışıyor. Mesafe uzadıkça katılım düşüyor. ‘1 Mayıs tatil, bari dinlenelim’ hissiyatı böylece büyütülüyor” derken kadın işçiler açısından fazladan bir yük haline geldiğini de vurguladı. Ceren, “Meslek kodu, ve insanca yaşanacak bir ücret talebi için tüm işçilerin katılımıyla İstanbul’da da örgütlenmek gerekir” şeklinde konuştu.

‘Mazot 78 lira, Şubeler bu yükü nasıl çekecek?’

TEKSİF Tuzla Şube Başkanı Hikmet Numanoğlu Sendika şubelerinin taşımalı yöntem ile eylemlere katılmasının zorluğuna, “Mazot 78 TL, tek masraf da bu değilken şubeler maddi açıdan genel merkezlere bağlı. İstanbul’da her yıl 600 kişi civarında katıldığımız 1 Mayıslara aynı sayıda işçiyle şehir dışında katılmamız mümkün değil” diyerek dikkat çekti. Numanoğlu, “Her 1 Mayıs’ta Tuzla’da tekstil ve deri işçileri olarak kitlesel açıklamalar gerçekleştiriyoruz. Bu yıl da yapacağız ancak iş yeri buluşmalarının da yanında sendikalar platformları olarak ortak eylemlere de ihtiyaç var. Tüm sendika genel merkezlerin sorumluluk alması lazım. İstanbul işçilerin de başkenti. Savaşa, temel ihtiyaçları bile karşılatmayan yokluğa ve işsizliğe karşı ortak ses söylemek lazım” şeklinde konuştu. İşçilerin taleplerinin de bu yönde olduğunu söyleyen Numanoğlu, bu yıl 1 Mayıs için işçilerin çekildiği kabuktan çıkması gerekiyor” dedi.

***

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Mart 2026-


CENTCOM duyurdu: Piyadeleri taşıyan USS Tripoli Orta Doğu'da! 

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), 3500 denizci ve deniz piyadesini taşıyan 'USS Tripoli' savaş gemisinin Orta Doğu'ya ulaştığını duyurdu.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), sosyal medya hesabından yaptığı açıklama ile yaklaşık 3 bin 500 denizci ve deniz piyadesini taşıyan USS Tripoli amfibi hücum gemisinin Orta Doğu’daki görev bölgesine ulaştığını duyurdu.

Açıklamada, “Amerika” sınıfı amfibi hücum gemisi olan USS Tripoli’nin yaklaşık 3 bin 500 denizci ve deniz piyadesi taşıdığı belirtildi. Geminin aynı zamanda nakliye ve savaş uçakları ile amfibi hücum ve taktik unsurları da bünyesinde barındırdığı bildirildi. USS Tripoli’nin, Tripoli Amfibi Hazır Grubu/31. Deniz Piyade Seferi Birliği’nin amiral gemisi olarak görev yaptığı kaydedildi. Bu kapsamda geminin bölgedeki operasyonel kapasitenin önemli bir parçası olduğu açıklandı. CENTCOM, geminin uçuş güvertesi ve gemide görev yapan personelin yer aldığı fotoğrafları da kamuoyuyla paylaştı.

***

Özgür Özel'den Özkan Yalım görüntüleri tepkisi: Sorumluluğumuz neyi gerektiriyorsa yaparız ama polis kamerasından paparazi çıkaran düşmüşlüğe lanet olsun! 

"O görüntüler devlete emanet, milletin özel hayatı devlete emanet."

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım'ın gözaltına alındığı görüntülerin basına servis edilmesine tepki göstererek Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a seslendi. "Böyle mi kalacaksın iktidarda?" diye soran Özel, "Recep Tayyip Erdoğan'ın seçimleri kazanması için bu görüntülerin servis etmesine umut bağlamışlar. Bir yerden yönetiyorlar. Devletin polisinden, polisin kamerasından... Namuslu, şerefli polis kamerasından paparazi kamerası çıkaran düşmüşlüğe lanet olsun, yazıklar olsun. Böyle mi tutunacaksınız iktidara. Hatırlayın FETÖ'cüler yapmadı mı bunu? FETÖ'cülerin getirdiği görüntüye gözlük takıp servis edin diyene söylüyorum. Bu mu kurtaracak seni" ifadelerini kullandı. Özel, "Bugün basılan o tüm paçavraları basanlar utanmaz, bastıranlar utanmaz. Ama ben milletimden utandım o görüntüler adına. Ben özür diliyorum milletimden. Bu rezillikler olduğu için ve maalesef bu kadar kirli bir savaşta bunlara bu rezilliği yapacak bir alan açtığımız için büyük sıkıntı içindeyim" ifadesini kullandı. 

Özel ayrıca, "Özkan Yalım o görüntülerle ilgili ailesine karşı sorumludur, partimize karşı sorumludur. Biz de Uşak halkına karşı sorumluyuz. O konuda sorumluluğumuz neyi gerektiriyorsa yaparız" diye ekledi. 

İmamoğlu'ndan Akın Gürlek'e: Adalet Bakanı mıdır, Organize İşler Bakanı mıdır; onun cevabını milletimiz gayet iyi biliyor

CHP lideri Özgür Özel, tutuklu cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun serbest kalması talebiyle partisinin 100'üncüsünü Çanakkale'de  düzenlediği "Millet İradesine Sahip Çıkıyor" mitinginde konuştu. 

Özel'in konuşmasından öne çıkanlar şöyle: "Omuz omuza yollardayız, ayaktayız. 100'üncü defa yine bir aradayız. 10 gün önce Çanakkale Zaferi'nin 111'inci yılını hep birlikte kutladık. Çanakkale, bu milletin tarihine vurulmuş istiklalin mührüdür. Çanakkale, bir milletin ortak geleceğini savunmaktır. CHP, darbeye karşı sandığı savunurken, arkadaşlarını savunurken, bu ülkenin geleceğini, yarınlarını savunmaktadır. Bu meydanlar bir tek partiyle değil, milyonların birlikteliğiyle doğar. Bu meydan Türkiye ittifakıdır. Gücünü Ay Yıldız al bayraktan alan Türkiye ittifakıdır bu meydan.

Bu direniş kendisini savunan değil, ülkenin iyi yönetilmesini, kötü yönetenin gitmesini, demokrasiyi savunan meydandır. Hangi görüşten olursa olsun, bu meydanları yağmurda dolduran bütün demokratlara helal olsun. İnanın bu birlikteliğe inananlar, haklı olanlar, korkmayanlar, en sonunda millet kazanır. Bu meydan diyor ki biz milletiz, seçtiğimizin arkasında dimdik dururuz, kimseye de teslim etmeyiz. O yüzden bu meydan 100'üncü kez başkanına, Ekrem İmamoğlu'na sahip çıkıyor.

Bu meydanı, Çanakkale'yi görmek, Çanakkale'yi duymak lazım. Bu ülkenin hiçbir evladı yalnız değildir. Bizi ayakta tutacak olan şey birlik ve bu dayanışma duygusudur. Milletimizin en ağır günlerinde, kendi özünü herkese gösterme özelliği vardır. Bir devir kapanıyor, bir devir açılıyor. Artık bakan evlatlarının devri bitecek, vatan evlatlarının devri başlayacak. Vatan evlatları işin ne olduğunu artık anlamıştır. Partinin şimdi ki Genel Başkanı olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gözelerinin içine baka baka söylüyorum Çanakkale'ye yapılan bu haksızlığı sona senin partin erdirecek. Çanakkale'den 4 alıp 1 verenler Çanakkale'ye en büyük haksızlığı edenlerdir. Bu meydan inançlı on binlerin, yüz binlerin meydanıdır. Anketlerde davaların siyasi olduğuna inananların oranı yüzde 60'lardadır. Çanakkale'nin partimiz için şüphesiz ayrı bir yeri var. Çanakkale Belediyesi, çok partili seçimlerden bu yana bir dönem hariç hep bize güvendi. Çanakkale'de 33 milyon TL sosyal destek, 7 milyon TL'de öğrencilere belediyemiz destek verdi. Bütün ilçe belediye başkanlarımızla gurur duyuyoruz.

Değerli Çanakkaleliler, seçim zamanı oyları alıp daha sonra sırtını dönenler var. Çanakkale 31.5 milyar TL vergi vermiş karşılığında 7.5 milyar TL hizmet almış. Bu hükümet döneminde Çanakkale'den 4 alıp 1 vermişler. Çanakkale'den kepçe ile alıp kaşık ile vermişler. Çanakkale'ye yapılan bu haksızlığı Atatürk'ün kurduğu parti sona erdirecek. CHP köprüye karşı diye yalan yanlış konuşuyorlar. Bu köprüye verilen parayla 3 köprü yapılırdı.

Bu köprüyü rahmetli Özal yapsaydı 59 TL'ye geçerdiniz. Biz yapsaydık bedava geçerdiniz. Bu iktidar yaptı ve siz bu köprüden 995 TL'ye geçiyorsunuz. CHP iktidarında Çanakkale Köprüsü, Çanakkalelilere bedava olacak. Bu kenti bekleyenler bu köprüye para ödemeyecek. Gelen de makul bir ücret verecek. Rahmetli Demirel ve rahmetli Kıbrıs fatihi Ecevit'in emeğiyle, Atikhisar Barajı, 55 yıl önce yapılmış; barajın parasını kesmeye başladılar. Bu parayı sizden kesiyorlar yazıklar olsun. 55 yıllık borç mu olur da belediyeden kesiyorsun. Bu haksızlığa itiraz edin. Açlık sınırı 32 bin TL, yoksulluk sınırı 106 bin TL. Emekli maaşı 20 bin TL. Bu iktidar emeklilerle hiç uğraşmasa en düşük emekli maaşı 42 bin TL olacaktı. Emekli maaşı bunlar iktidara gelmeden önce 8 çeyrek altın alıyordu.

Erdoğan 'belediyeleri silkeleyin' dedi. 55 yıl önce yapılan barajın parası sizden kesiliyor "Atikhisar Barajı bu milletin vergileriyle 1968'le 75 yılları arası yapıldı ve hizmete girdi. Bu baraja, rahmetli Demirel'in emeği var, rahmetli Ecevit'in emeği var. Bu baraj o günden bugüne kullanılıyor."

"Topuklayan Efe’nin bulduğu iftirayla Ömer Günel’i Silivri’ye koydular"

Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan'ın kurduğu vakıfta AK Partili, MHP'li meclis üyelerinin, grup sözcülerinin de yer aldığını hatırlatan Özel, "Bütün Bolu içinde Bolu’nun yoksul evlatlarına onları yolluyor ve bunun için alıp içeri koyuyorlar. Ama haysiyet cellatlığına girişiyorlar. Efendim, yalan haberler sızdırıyorlar. Cep telefonundan şu çıktı, bu çıktı. Ailesi önünde onu sıkıntıya sokmaya çalışıyorlar. Yarın Kuşadası’ndayız. Topuklayan Efe’ye karşı dik duran Ömer kardeşimizi, Topuklu Efe'nin iftiralarıyla, Topuklu Efe kendine yaptırdığı, kendine yaptırdığı işin faturasını, ki diğer arkadaşlardan bunu bulamıyorlar, Aziz İhsan Aktaş’a ödettiği önüne konunca ve 'görüyor musun, Aziz İhsan Aktaş ödedi bu faturayı' denince 'ya bize katılacaksın ya hapse atılacaksın' deyince, Topuklayan Efe’nin bulduğu iftirayla Ömer Günel’i Silivri’ye koydular. Ya dün Silivri’deydim. Bugün buradayım. Yarın Kuşadası’ndayım. Arkadaşıma sahip çıkmaya gidiyorum, o iftiraya karşı" diye konuştu.

İstanbul Başsavcılığı'ndan üç ilde eş zamanlı operasyon: Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım dahil 13 gözaltı

"O konuda sorumluluğumuz neyi gerektiriyorsa yaparız"

"Dün de erken saatlerde Uşak Belediyesine Belediye Başkanımız Özkan Yalım'a operasyon yapıldı. Konunun iki tarafı var. İki tarafı. Bunu burada Çanakkale’nin vicdanında açık açık konuşmak lazım" diyen Özel, Yalım'ın gözaltına alınırken polis kameralarına yansıyan görüntülerin bazı basın yayın organlarına servis edilmesine tepki gösterdi. Özel, şunları söyledi:

"Bir tarafı, efendim AVM’de kusur vardı. '10 kamyon al' dedi belediyeye. 'Üç alayım' dedi. Olmadı. Şikayetçi oldu. Neyse çıkacak. Kendi cebine bir şey almamış, 300 tane tırı olan, bilmem ne olan, kuşağın en zenginlerinden biri olan. Ama bunları yaptılar. Bununla siyaseten mücadele ediniz. Bu sırada bazı görüntüler ortaya çıktı. Öncelikle şunu söyleyeyim. O görüntüler ve tabii ki şu anda 4 gün içeride nedir, konuşacak, kendini anlatacak. Özkan Yalım o görüntülerle ilgili ailesine karşı sorumludur, partimize karşı sorumludur. Biz de Uşak halkına karşı sorumluyuz. O konuda sorumluluğumuz neyi gerektiriyorsa yaparız. Ama başka bir şey görün. Devletin polis kamerası kapıya gitmiş, içeriye girmiş. O görüntüler devlete emanet. Milletin özel hayatı devlete emanet.

"AK Parti rejiminin pravdası Sabah gazetesi"

O görüntüler birkaç saat içinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı emrinde toplanan o görüntüler, birkaç saat içinde AK Parti’nin, hani Sovyet rejiminde Pravda var ya, devletin gazetesi, AK Parti rejiminin pravdası Sabah gazetesinde hem de büyük bir utanmazlık içinde ve bugün bütün basında dün buzlayanlar bugün görüntüleri buzlamadan servis ediyor. Pradaki herkesin bir ailesi, annesi, babası, evladı var. Oradaki evlat da birisinin evladı. Orada kime ne yanlış yapıldıysa o konuda üstüme, partime hangi etik sorumluluk düşüyorsa hepsini üstlenmeye, gereğini yapmaya hazırım da şunu görüyor musunuz? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulduğunda buna büyük umut bağlayan, kapı kapı dolaşan ve partisinin başarısı için çalışanlara soruyorum. İktidara siz böyle mi geldiniz? Bunun için mi geldiniz? Partiniz iktidarda kalsın diye bir yıldır yapılanlar burada. En son buraya kadar mı düştüler?

"Polis kamerasından paparazi kamerası çıkaran düşmüşlüğe lanet olsun"

Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimleri kazanması için bu yandaş basının bu görüntüleri servis etmesine umut bağlamışlar. Bir yerden yönetiyorlar. Devletin polisinden, polisin kamerasından, namuslu, şerefli Türk polisinin polis kamerasından paparazi kamerası çıkaran düşmüşlüğe lanet olsun, yazıklar olsun. Böyle mi tutunacaksınız iktidara? Bu mu? Bu mu? Hatırlayın, FETÖ’cüler yapmadı mı bunu? Ne oldu sonları? Ne oldu? FETÖ’cülerin getirdiği görüntüye gözlük takıp, bakıp, 'servis edin' diyene söylüyorum, böyle mi kalacaksın iktidarda? Bu mu kurtaracak seni? Bu utanmazlık mı kurtaracak seni? O yüzden bugün basılan o tüm paçavraları basanlar utanmaz, bastıranlar utanmaz. Ama ben milletimden utandım o görüntüler adına. Ben özür diliyorum milletimden. Bu rezillikler olduğu için ve maalesef bu kadar kirli bir savaşta bunlara bu rezilliği yapacak bir alan açtığımız için büyük sıkıntı içindeyim. Bunu da Çanakkale’den milletime söyleyeyim.

"Ülkesini seven arkamdan gelsin"

Şimdi sanıyorlar ki, sanıyorlar ki Cumhuriyet Halk Partisi’ni normal yenemedik, yargıyla yeneriz. İftirayla yeneriz, hakaretle yeneriz, şantajla yeneriz, baskıyla yeneriz. O yöntemlerle siyasi partiler yenilebilir belki, o yöntemlerle bazı yapıların bileği bükülebilir belki. Ama Cumhuriyet Halk Partisi dediğin Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Çanakkale zaferidir, Çanakkale direnişidir, geçilmeyen Çanakkale’dir. Onun için tüm güçlüklere, tüm zorluklara, tüm yaşanacak zorluklara rağmen var mı? Dimdik ayakta durmaya hazır mıyız? Mücadeleye hazır mıyız? Birlikte yürümeye, birlikte kazanmaya hazır mıyız? Söz mü? İktidara yürüyoruz. Beni seven arkamdan gelsin. Ülkesini seven arkamdan gelsin. Yürüyelim arkadaşlar. 100. kez yürüyelim. Bininci kez yürüyelim."

***

Telegraph, Trump'ın yeni NATO planını yazdı: Yüzde 5 harcamayan, önemli kararlardaki söz hakkını kaybedecek! 

ABD Başkanı Donald Trump, NATO'nun yapısında değişikliğe giderek yüzde 5'lik savunma harcaması kuralına uymayan ülkelerin genişleme ve ortak tatbikat gibi kararlardan men edilmesini sağlamayı amaçlıyor. ABD Başkanı, blokun savaşa girmesi gibi durumlar da dâhil olmak üzere bazı üyelerin ittifakın karar alma süreçlerinden dışlanabileceği bir “öde-katıl (pay-to-play)” modelini inceliyor.  https://t24.com.tr/dunya/telegraph-trumpin-yeni-nato-planini-yazdi-yuzde-5-harcamayan-onemli-kararlardaki-soz-hakkini-kaybedecek,1310541

***

Üniversite öğrencisini tehdit ettiği iddia edilmişti: AKP Adapazarı Belediye Başkanı istifa etti 

AKP'den "kesin ihraç" talebiyle disiplin kuruluna sevk edilen AKP'li Adapazarı Belediye Başkanı Mutlu Işıksu partisinden istifa etti. Işıksu hakkında annesiyle ilişki yaşadığı üniversite öğrencisini tehdit ettiği iddiası gündemdeydi.

Üniversite öğrencisini tehdit ettiği iddia edilmişti: AKP'li Adapazarı Belediye Başkanı Mutlu Işıksu, "kesin ihraç" talebiyle disipline sevk edildi.

"Tehdit" iddiasında bulunmuştu; Adapazarı Belediye Başkanı'ndan üniversite öğrencisi kadına 50 milyon liralık dava

https://t24.com.tr/gundem/universite-ogrencisini-tehdit-ettigi-iddia-edilmisti-akp-adapazari-belediye-baskani-istifa-etti,1310564

***

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -28 Mart 2026-


Bakanın ortağına 4 milyar liralık tünel ihalesi
Çamlıbel Tüneli ihalesi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Londra’daki şirket ortağına gitti. Projenin toplam maliyeti 5,8 milyar lira.
***
Tokat halkının 10 yılı aşkın süredir beklediği Çamlıbel Tüneli’nde ilk imzalar atıldı. İki şirket ile 4 milyar 94 milyon 745 bin liralık sözleşme yapıldı. Tüneli yapacak şirketlerden birinin sahibi Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Londra’daki konut şirketinin ortağı çıktı.

Sözcü’de yer alan habere göre, Karayolları Genel Müdürlüğü ile Ek-Pet İnşaat ve Ege Asfalt Maden arasında 16 Mart 2026 tarihinde 4 milyar 94 milyon 745 bin liralık sözleşme yapıldı. Şirketlerden Ek-Pet’in sahibi Abdurrahman Reşitoğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Londra’daki konut şirketinin ortağı olarak biliniyor. İngiltere sicil kayıtlarında London RS Properties şirketinde Şimşek ve Reşitoğlu’nun isimleri yer alıyor. Bakan Şimşek, bu ortaklığı daha önce doğrulamış, “Bakan olmadığım dönemde İngiltere’de yalnızca konut alımı amacıyla ortak kurulan şirkete yer aldım, başkaca bir ticari faaliyetim yoktur” açıklamasını yapmıştı.

Ege Asfalt Maden’in sahibi Faruk Öndaş ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki “hayali asfalt” iddialarıyla gündeme gelmişti.

Tünel projesi, bağlantı yollarıyla birlikte toplamda 5,8 milyar liraya mal olacak. 4 bin 735 metre uzunluğunda çift tüp tünel ve 3 bin metre bağlantı yolunun inşa edilmesi planlanıyor.

***
Kant ve Marx: İşgal ve savaş ‘şiddet’ bakımından aynı mı, çözüm ne? -Adnan Gümüş-

E. Hobsbawm 20.yüzyılı “savaş yüzyılı” olarak niteliyordu. En güncel haliyle Avustralyalı Araştırmacı Joseph A. Camilleri 1946 sonrasını “endemik şiddet” çağı olarak özetlemiş: “Son yüzyılın en belirgin özelliği olan yaygın/endemik şiddet, azalma belirtisi göstermiyor. 20. yüzyılda savaşlardan kaynaklanan ölüm sayısı 187 milyon ve muhtemelen daha da yüksek. Dünyadaki silahlı çatışmaların sayısı 1946’dan beri istikrarlı bir şekilde artmış ve şu anda herhangi bir yılda 50 veya daha fazla çatışmaya ulaşmıştır. Her durumda, savunulamaz olanı savunmak için ‘haklı savaş’ söylemi kullanılmıştır. Düşüncemizi ve kamuoyundaki söylemimizi ‘haklı savaştan’ ‘haklı barışa’ kaydırmanın zamanı geldi.”

Dünya bir daha altüst oluyor, bir daha harmanlanıyor, her birimiz de bölgede ABD-İsrail işgalini, İran’ın durumunu, bu yaşananları anlamaya, nasıl aşılabileceğine dair bazı fikirler yollar bulmaya uğraşıyoruz. Bireysel düzeyde tek başımıza çözeceğimiz bir sorun değil, bireysel düzeyde fena halde sıkışıyoruz, toptan bireysel bir problem değil ki bireysel olarak tümden çözebilelim. Birey olarak her birimize düşen ise doğru anlayabilmek ve doğru tavır geliştirebilmek, bu düzeyde hepimize yükümlülük sorumluluk düşüyor.

Problemi saptayabilmek bireysel düzeyde de diğer düzeylerde de doğru bir başlangıcın en önemli adımı, ilkesi sayılabilir. Eğer bir işgal veya kötülük varsa, bu kötülüğün sebepleri nelerdir? Birkaç soruyla başlanabilir:

Kötülük insan istenç ve gücünün dışında bir kaynaktan mı kaynaklanıyor? Madde enerji kanunu mu, doğal mı?

Veya kötülük tanrıları var da kötülük tanrıları mı karar veriyor, tanrısal mı?

Kötülük doğal veya tanrısal değilse, insan genetiğinden, insan hormonlarından, genetik hormonal itki ve dürtülerden mi kaynaklanıyor, biyofizyolojik bir işlev mi?

Veya psişik mi, güdüsel duygusal algısal mı, psişik itkilerden mi kaynaklanıyor?

İşgal sosyal mi, insanın sosyal karakteristiklerinden mi kaynaklanıyor?

Yapısal mı, sosyoekonomik yapılanmalardan mı kaynaklanıyor?

Kötülük tinsel mi, akıl, kültür ve düşüncelerden mi kaynaklanıyor?

Siyasal mı, gayelerden mi kaynaklanıyor?

Veya daha başka bir şey mi?

Bazılarının veya tümünün bileşkesi veya karışımı mı?

İşgalin normatif veya reel teorisinden öte paradigması olur

Tarihten dersler çıkarılsa da insani toplumsal olgu ve olaylar aynı zamanda “siyasi” bir boyut taşıyorsa, yani insani toplumsal eylemlerde bir “gaye/amaç/tercih” boyutu varsa bunun teorisi değil paradigması olur.

Augustinus’a, Cicero’ya, Thomas’a kadar “haklı işgal/güncel deyimle önleyici işgal” veya “haklı savunma/savaş” (moral ahlaki olarak meşru olan) nedir, bunlar normatif teoriye mi giriyor, jus ad bellum ve in bello ilkeleri mi var? Realist olunca, kaçınılmaz veya yapısal işgallerin ilkeleri mi ortaya koyulacak?

İnsani toplumsal eylemlerde teorilerden daha çok paradigmalardan söz edilebilir. Olayları betimlemek ve betimsel çıkarımlardan öte “amaçları/niyetleri/yönelimleri” de dikkate almak gerekmektedir. İşgale yol açan amaçlar nelerdir? Bunların sınıf, zümre, fırka bakımından, yapısal bakımdan da reel analizi önemlidir ancak “gaye/telos/varılmak istenen hedef” ile birlikte değerlendirilmelidir.

İşgal nedir, şiddet nedir, aradaki bağ nedir?

Bir kişi, grup, devlet, ülke, sınıf, zümre, fırkanın bir diğerine onun İSTEMEDİĞİ veya istese bile “içeriksel” olarak ZARARLI her tür eylemini içermektedir. En şiddetli şiddet işgaldir.

Derecesi bireyselden organizeye, organizeden yapısala/kurumsala doğru, aletsizden aletliye doğru artar.

En organize şiddet yayılmacılık/işgaldir.

En yapısal/kurumsal şiddet yayılmacılık/işgaldir.

En aletli şiddet; yayılmacılık/işgaldir.

Bunları söylemiş olmakla sadece yayılmacılığın/işgalin ortaya koyuluş/nesnelleşme şeklinden söz ettik. Ne sebepleri ne de sonuçları üzerinde durmadık. Bunun çelişiğinin karşıtının ne olduğundan da konuşmadık.

İşgale / yayılmacılığa karşı savaş/savunma da şiddet mi?

Eşitsizliğin, emperyalizmin ortaya çıkma/nesnelleşme biçimi yayılmacılık işgal ise, buna karşı mücadelenin ortaya çıkma biçimlerinden/mücadelenin nesnelleşme biçimlerinden biri de savunma savaştır.

İşgal ve savaş hiçbir şekilde karıştırılmamalıdır, işgal olduğu sürece savaş türü karşı mücadeleler olacaktır. Yine de savaş bir sebep değildir, sadece bir yansıma biçimidir, nesnelleşme biçimidir, yol tekniktir, sebebin kaynağın kendisi değildir.

İşgal ile savaş sebepleri bakımından tümden başka şeyler olsa da gerçekleşmeleri bakımından maalesef aynılar. İşgale karşı yapılan savaş da maalesef şiddetten oluşuyor. Yayılmacılık/işgal şiddetine karşı şiddetle karşı durmak. O halde, esas problem yol yöntemde değil sebeplerde.

İşgal de savaş da sebep değil araç, sebepleri neler?

İşgal, yayılmacılık bir gerçekleşme/nesnelleşme/ortaya çıkma biçimi ise işgalle ne ortaya çıkıyor, gerçekleşen nedir?

Bireysel şiddet ile diğer şiddetleri ağırlığına göre dikkate alırsak işgal gibi, savaş gibi kurumsal yapısal tinsel siyasi boyutu olan şiddetlerin sebepleri de bireysel olarak anlaşılamaz. M. Weber, çeşitli zümre ve sınıflar için, subaylar için, tüccarlar için, bürokratlar için, yöneticiler için, erler için çok çeşitli sebepler ve sonuçlar saymakla beraber, büyük ülkelerin bir hegemonya, hatta prestiji bile olduğunu sayarken bile daha çok işin “materyal” boyutuna, özellikle de bankerler, burjuvazi boyutuna dikkat çekmektedir. Marx ve Marksist paradigma, eşitsizlikleri, Wallerstein eşitsiz ve hiyerarşik bir dünya düzenini, kapitalizm ve kapitalizmin ayrılmaz parçası olan emperyalizmi ana sebep olarak analiz etmeye çalışmaktadır.

İşgal de savaş da çözüm değil araç, çözümleri neler?

İşgalin yayılmacılığın ortaya koyuluş/nesnelleşme biçimlerine karşı da savunma savaş mücadele yapılacak ama bu araca karşı araçsal kalmaktadır. İşgal ile savaşlar araçsal bakımdan maalesef benzeşmekte, hatta örtüşmektedir.

Sebepler ortadan kaldırılmadan işgal de işgale karşı savaşlar da ortadan kaldırılamaz. Yani işgallere savaşlara karşı çözüm işgallerin sebeplerinin aşılmasında yatmaktadır.

Bir sebep değil ama daha öne çıkan ana sebep olarak eşitsizliklerin, hiyerarşinin, bunun güncel mekanizmalarından kapitalizmin, emperyalizmin aşılması birincil öncelik olmak durumundadır.

Emperyalizm ve kapitalizme meşruiyet sağlayıcı her tür siyonist, evangelist, fetihçi, haçlıcı, turancı, üstünlükçü, hakimiyetçi idelerle/ideolojilerle de yüzleşmek gerekmektedir.

Aristotelesçi Kantçı bir yorumla ‘Kendinde amaç’

Daha genel bir ilke Aristoteles veya Kant üzerinden “kendinde-amaç” yani herhangi bir gerekçeye gerek duyulmaksızın, başka bir mantığa başvurmaya gerek kalmaksızın kendiliğinden amaç olabilecek, kendiliğinden kişi, toplum, doğa için iyi güzel olabilecek şey/gaye nelerdir formülüdür. Her canlının onurlu yaşam hakkı, her kişinin özgürlüğü, her topluluğun özerkliği ve bağımsızlığı birer kendinde amaç mıdır? Kapitalizm, emperyalizm, üstünlük kurma, hegemonya kendinde bir amaç olabilir mi? Çıkarcılık kendinde bir amaç olabilir mi? İşgal kendinde amaç olabilir mi?

En kritik soru kendinde-amaçlar neler olabilir? Kendinde-amaçlar tanımlanabilirse, Aristoteles’in değerlendirmesiyle, buna yönelik yol yöntem araçlar da iyi sayılır.

/././
ABD’nin askeri, endüstriyel, medya kompleksi -Aras Coşkuntuncel-

CNN’nin yayınlarını yeterince savaş ve Trump yanlısı bulmayan Savaş Bakanı Pete Hegseth, cuma günü Paramount CEO’su, Trumpçı David Ellison’ın “CNN’yi ne kadar erken devralırsa o kadar iyi” olacağını söyledi: “CNN’nin yalan haberlerine göre Trump yönetimi İran savaşının Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini hafife almış. Elbette ki bu son derece saçma… CNN, bunu düşündüğümüzü sanmıyormuş. Tamamen ciddiyetsiz bir haber. David Ellison o kanalın başına ne kadar erken geçerse o kadar iyi.” Sahada İran direniyor, Amerikalıların çoğunluğu savaşa karşı, üstüne bu kez ABD rejimi ve seçkinleri içerisinde de ciddi çatlaklar var ve bu çatlaklardan yol bulan CNN gibi bazı ana akım medya kuruluşları da zaman zaman Trump yönetimi ile ters düşecek sorular sorup haberler yapabiliyor. Trump yönetimi bir yandan Washington’daki bu çatlak sesleri susturmaya diğer yandan da ana akım medyadaki anlatıyı kontrol etmeye çalışıyor. Medya sahipliği bu kontrol yollarından biri.

Paramount, 27 Şubat’ta CNN’nin ana şirketi Warner Bros.’u 111 milyar dolar karşılığında satın almak için anlaşmaya vardı. Ellison ailesi aşırı siyonist ve özellikle de baba Larry Ellsion, Trump’ın politik kariyerini uzun süredir bağışlarla finanse edenlerden. Ellisonlar bu satın almanın tamamlanması halinde CNN, CBS, HBO, Discovery Channel, MTV, Nickelodeon, Miramax, Comedy Central, Cartoon Network ve TikTok dahil birçok medya kuruluşunu bünyesinden barındıran bir medya imparatorluğunun sahibi olmuş olacak.

Bu satıştan hemen önce, aralık ayında, aslında Netflix Warner Bros.’u satın almak üzereydi, ancak geçtiğimiz hafta Netflix CEO’su Ted Sarandos Beyaz Saray’da Adalet Bakanlığı yetkilileri ve Başsavcı Pam Bondi ile görüştükten sonra yarıştan çekildi. Ne kadar tanıdık bir hikaye değil mi? Medyada tekelleşme ve yasaların ötesinde, dışında ilişkilere dayanan ve bu ilişkileri üreten bir holdingleşme modeli sadece Türkiye’de değil, medya ve ifade özgürlüğü cenneti diye yüceltilen ABD’de de bilgi akışlarını kontrol etme stratejisi ve tartışmalarının merkezinde. Zaten diğer tüm sektörlerde olduğu gibi medyayla ilgili her alanı, gazeteden çevrim içi platformlara, arama motorundan televizyona, bir avuç şirket kontrol ediyor. ABD’de de Türkiye’de de medya sahibi büyük holdingler ana gelir kaynaklarını oluşturan birçok işletmeye sahip ve bu işletmeler devlet sözleşmelerine, ihalelere ve özelleştirmelere damardan bağlı. Dolayısıyla bu holdingler kamu ihalelerinde, sözleşmelerde, vergi düzenlemelerinde, vs. iktidarın destek ve iltimasını kazanmak ve daha fazla kâr elde etmek için sahip oldukları medya şirketleriyle birlikte iktidarların çıkarlarını desteklerler.

Savaş, soykırım, yapay zeka

Ellison ailesi aynı zamanda Oracle adlı büyük bir yazılım, bulut teknolojileri ve veri tabanı sistemleri şirketinin sahibi. Oracle, CIA’nın ve diğer istihbarat ve “ulusal güvenlik” kurumlarının bulut bilişim ve yapay zeka altyapısını yağlı sözleşmelerle sağlayan birkaç şirketten biri. Şirket örneğin daha geçtiğimiz yıl Savaş Bakanlığı ile hükümete bağlı farklı istihbarat kuruluşlarını çevrim içi birbirine bağlayan 9 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı. Oracle aynı zamanda Palantir gibi şirketlerle yapay zeka alanında, özellikle ABD, NATO ve İsrail için gerçek zamanlı savaş alanı analizi ve sahada otonom karar veren, silahlandırılmış yapay zeka gözetim platformları denen, sistemler üzerine ortak projeler yürütüyor. Bu araçlar yapay zeka yardımıyla geniş ölçekte gözetleme, gözaltına alma ve hedef alıp öldürme için kullanılıyor, ve Gazze bu sistemlerin test alanlarından biri haline getirildi. Bu şirketler emperyalist savaş ve soykırımların gözleri, kulakları, tetik parmakları.

ABD devleti ve Trump yönetimi ile bu çaplı ilişkileri olan bir şirket, bünyesindeki medya kuruluşlarını da devletin ve iktidarların çıkarlarına göre şekillendirecek elbette. Larry Ellison bu dev medya antlaşmanın finansmanını büyük bankalardan, Oracle şirketinin öz sermaye garantisinden ve Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelecek devlet varlık fonları yatırımlarından sağlıyor. Hepsi Gazze soykırımının ve İran’a karşı girişilen savaşın suç ortakları.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Mart 2026-

TKP'den NATO’ya yanıt: 'Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!'  Ankara Beştepe’de Temmuz ayında zirve yapmaya hazırlanan NATO’nun...