3 Eylül 2026 Perşembe

soL "Köşebaşı + Gündem" -3 Eylül 2026-

Malta dosyaları, gemi filoları, vergi kaçırma: Yıldırım Ailesi'nin tartışmalı şirketleri tek elde toplandı 

Binali Yıldırım'ın üç çocuğu ile akrabalarına ait olan ve yıllardır pek çok tartışmanın odağında yer alan denizcilik şirketleri, Yıldırım'ın eşi Semiha Yıldırım'a devredildi. O şirketler ve şirketler hakkında ülke sınırlarını aşan skandallar yeniden gündeme geldi.

Eski Başbakan AKP'li Binali Yıldırım ve ailesinin serveti yeniden gündemde. 

Yıldırım Ailesi ve akrabalarının denizcilik şirketlerinde son dört yılda dikkat çekici bir yeniden yapılanmaya gidildi. Ticaret sicili kayıtlarına göre Yıldırım’ın çocukları ve akrabalarına ait olan, skandalların ve tartışmaların odağındaki şirketler, tek bir şirket altında toplandı, bu şirketin de tüm hisseleri tek bir kişiye devredildi: Binali Yıldırım’ın eşi Semiha Yıldırım'a.

600 bin avro bağış, 5 milyonluk cami

Gazete Pencere'den Büşra Cebeci'nin haberine göre, ticaret sicil kayıtlarında dikkat çeken ilk devir, Elia Gayrimenkul Spa Anonim Şirketi oldu. 18 Kasım 2022 tarihinde şirket, Derin Denizcilik Gemi Taşıma Anonim Şirketi’ne devredildi. Şirketin bu tarihteki hissedarları Binali Yıldırım’ın çocukları Bülent Yıldırım, Erkam Yıldırım ve Bahar Büşra Köylübay’dı.

2014 yılında kurulan şirketin o tarihteki tek hissedarı Hollanda merkezli Neshatech B.V adlı şirketti ve bu şirket Erkam Yıldırım’a aitti. Cumhuriyet Gazetesi’nden Aykut Küçükkaya’nın 2014 tarihli haberine göre aynı yıl bu şirketten Pendik Belediyesi’ne yüklü miktarda bir şartlı bağış yapıldı. Elia Spa, o dönem avukat olan şu an ise AKP İstanbul Milletvekili olan Serkan Bayram aracılığıyla, Amine Hatun Camii’nin yapımında kullanılması için 600 bin avro bağış yapmak istedi, Belediye Meclisi bağışı oy çokluğuyla kabul etti. Bağışın ardından cami projesinin maliyeti de arttı. Başlangıçtaki 1,75 milyon TL'lik bağışa karşılık projenin toplam maliyeti 5,72 milyon TL'ye çıktı; kalan tutarın belediye bütçesinden karşılanması öngörüldü. Daha sonra şirketin unvanı “Elia Gayrimenkul ve Spa” olurken, Erkam Yıldırım ve kuzeni Rıfat Emrah Erence şirket iki hissedarı olarak yer aldı.

Skandalın odağındaki şirketler devredildi 

Ticaret sicil kayıtlarında bir başka ilgi çekici devir işleminin ise 24 Mayıs 2024 tarihinde gerçekleştiği ortaya çıktı.

Binali Yıldırım’ın akrabası olan, hatta dayısı olduğu iddia edilen Yılmaz Erence ve Rıfat Emrah Erence’nin kurduğu Ceren Danışmanlık Denizcilik şirketi, Derin Denizcilik Gemi Taşıma Anonim Şirketi’ne devredildi. Şirketin bu tarihte de hissedarları Binali Yıldırım’ın çocukları Bülent Yıldırım, Erkam Yıldırım ve Bahar Büşra Köylübay’dı.

Ceren Danışmanlık Denizcilik şirketinin adını da ilk kez 2017’de bir skandalla duymuştuk. 

Şirket, “Malta Files” araştırmasında yurtdışındaki şirket bağlantılarıyla gündeme gelmişti. Malta, kendi ülkelerindeki vergi kaçırmak isteyenlere kapılarını açmasıyla biliniyordu ve faaliyetleri tartışmalı olan offshore şirketlerin kayıtları arasından Yıldırım’ın ailesinin şirketleri de çıktı. Paradise Papers’ın ifşa ettiği belgelere göre dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın ailesi ve akrabalarına ait Malta’da sekiz şirket bulunuyordu. Ceren Danışmanlık Denizcilik de bu şirketlerin bir kısmının hissedarıydı ve bu şirketin sahipleri de Binali Yıldırım’ın akrabası olan Yılmaz Erence ve Rıfat Emrah Erence’ydi.

Ceren Danışmanlık Malta'daki Dertel Shipping Limited ile Nova Ponza Limited’in hissedarıydı. Dertel Shipping ile Nova Warrior adlı şirketin hissedarı ise South Seas Shipping N.V. şirketiydi ve şirketin imza yetkisi Erkam Yıldırım’a aitti. Söz konusu şirketlerden Rory Malta Limited'in o dönemde MV Shark, Nova Ponza Limited'in MV Ponza, Nova Warrior'ın da MV Frezya S adlı gemileri bulunuyordu. 9 Haziran 2016’da Malta'daki bu dört şirketin yönetimi Binali Yıldırım'ın yeğeni Süleyman Vural'a geçti.

Malta bağlantısı eskiye dayanıyor

Ceren Danışmanlık Denizcilik'in kurucusu Yılmaz Erence'nin Malta bağlantısı ise bu şirketlerin kuruluşundan daha eskiye uzanıyor. Malta Files araştırmasında Erence'nin 1998'de Malta'da Tulip Maritime Limited adlı şirketin kuruluşunda yer aldığı ve şirketin Silver Fish adlı gemiye sahip olduğu belirtildi. Böylece Erence ailesinin Malta'daki denizcilik şirketleriyle bağlantısının 1990'ların sonuna kadar uzandığı kayıtlara yansıdı.

Hisseleri Semiha Yıldırım’a geçti

4 Temmuz 2025’e gelindiğinde Yıldırım'ın yine üç çocuğuna ait Gaye Uluslararası Denizcilik de Derin Denizcilik bünyesine geçti. Bundan bir yıl sonra ise asıl büyük değişiklik yaşandı. Yıllar içinde peyderpey Derin Denizcilik bünyesine katılarak tek çatı altında toplanan şirketlerin ortaklık yapısı değişti.

Hissedarlar Erkam Yıldırım, Bülent Yıldırım ve Bahar Büşra Köylübay'ın hisselerini anneleri Semiha Yıldırım’a geçtiğimiz Mayıs ayında devrettiği ortaya çıktı.

Tek hissedar

Böylelikle ülke sınırlarını aşan tartışmaların odağındaki şirketlerin tek hissedarı geçtiğimiz Mayıs ayında Binali Yıldırım’ın eşi Semiha Yıldırım oldu. Filosundaki tüm gemilerin satıldığı, sermayesi 65 milyon lira olan bu şirketin şu an hangi faaliyetleri yürüttüğü bilinmezken son üç yıldır da şirket matrah göstermiyor.

***

AKP’de ‘kusursuz fırtına’ senaryosu: Melih Gökçek'in ardından Binali Yıldırım ve Bülent Arınç dosyası da mı açılıyor? 

Yarın Melih Gökçek savcı karşısına çıkıp ifade verecek. Binali Yıldırım ve Bülent Arınç'a ilişkin de iddialar eş anlı olarak gündeme gelmiş durumda. Belli ki bu isimlere yenileri de eklenecek. Peki, neler oluyor?

Ufukta ‘Kusursuz Fırtına’ havası var sanki. Bugün Gökçek’e gülenler yarın ağıt yakmak zorunda kalabilir.

Bu sözler AKP’li Şamil Tayyar’a ait.

Malum Melih Gökçek yarın ifade verecek.

Bu durum haliyle fazlasıyla gündem olmuş durumda.

Kendini “muhalefet” cephesinde konumlandıranlardan ibaret değil Gökçek’in ifade verecek olmasına sevinenler, AKP içinde de çok sayıda isim bu hamleden mutlu görünüyor.

Bunların en başında Bülent Arınç’ın geldiğini tahmin etmek güç değil.

Tayyar’ın “Bugün gülenler yarın ağıt yakacak” temalı “ince” mesajının bir adresinin Arınç olduğu iddia ediliyor.

Peki, hangi suçlamayla?

Aslında yine Tayyar yazmış durumda, “gülenler” notuyla.

Son dönemde tekrar “piyasaya” çıkan eski AKP’li Erkan Mumcu’nun 2007 yılında Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın Erdoğan’a karşı Cemaat ile işbirliği yaptığı iddiası çokça konuşulmuştu.

Bu vesileyle Arınç’ın Cemaat dava ve operasyonlarına yönelik itirazları da tekrar servis edilmeye başlanmış, Arınç-Cemaat bağına dair iddialar gündeme getirilmişti.

Bu iddiaları gündeme getirenlerin muhalefette yer alan isimler değil de AKP’liler olması tam da sözü edilen “kusursuz fırtınayla” ilişkili.

Peki, neden?

AKP’de liderlik savaşı

AKP’de uzun süredir zaman zaman kapalı zaman zaman da açık şekilde ilerleyen bir iç kriz var.

Bu krizin ana nedenini Erdoğan sonrasında partinin başına kimin geçeceği oluşturuyor.

Bilal Erdoğan, Selçuk Bayraktar, Berat Albayrak, Hakan Fidan, İbrahim Kalın, Süleyman Soylu ve Binali Yıldırım gibi isimler bu süreçte isimleriyle zaman zaman öne çıkarken, zaman zaman da kadrajın dışına düştü.

Can Holding operasyonu, Paramount davası, MKE operasyonu, Ciner operasyonu, Papara operasyonu ve daha nicesi hep bu tabloyla ilişkilendirildi.

Sonuç olarak Erdoğan’ın kendisinden sonra Bilal Erdoğan isminde karar kıldığı iddiaları gündeme gelse de, devam eden operasyonlar ve iç krizlerin bir bölümü bu tabloyla ilişkilendirilse de bu tartışmalar hep kapalı düzeyde, iddia noktasında kaldı.

Binali Yıldırım tartışmaları

Mehmet Akif Ersoy, Rasim Ozan Kütahyalı, Cem Küçük ve Tahir Sarıkaya gibi isimlerin demir parmaklıklar ardına yollanması kriz iddialarını başka bir noktaya taşısa da, hiçbiri Melih Gökçek’in ifadeye çağrılması kadar gündem olmadı.

Ancak belli ki, Gökçek ismini de gölgede bırakacak isimler yakın zamanda gündeme gelecek.

AKP'de yeni dönem öncesi alan temizliği iddiaları bambaşka bir noktaya evrilmek üzere.

Önce Melih Gökçek üzerinden yürüyen Almanya odaklı bir operasyon gündeme geldi.

Bundan çok kısa süre sonra bu kez de Binali Yıldırım’ın adı yine yurtdışında biriktirilen servet haberleriyle konuşulmaya başlandı.

İddia o ki, Yıldırım’ın yurtdışındaki 480 milyon avroluk varlığına el konuldu, paralar Türkiye’ye getirildi, Yıldırım’a "Şirketleri bize devret" şeklinde baskı yapıldı.

Onlar TV tarafından gündeme getirilen bu iki iddia da son derece çarpıcı.

Gündeme gelen bir diğer habere göre ise Yıldırım şirketlerinin ve malvarlığının bir bölümünü eşinin üzerine devretti.

Bu hamlenin yukarıda dile getirilen iddiaya karşı bir önlem olarak mı, yoksa elden gidenler sonrası kalanları korumak için mi olduğu bilinmiyor.

Yıldırım’dan şu ana kadar ortaya atılan iddialara yanıt verilmiş değil.

Bu noktada soru ortada, Yıldırım neden hedefte?

Bilal Erdoğan iddiası ve Binali Yıldırım’a uzanan sopa

Binali Yıldırım meselesi, Binali Yıldırım meselesi değildir. Binali Yıldırım meselesi bir yeriyle Numan Kurtulmuş'tur. Binali Yıldırım meselesi, AK Parti'nin geleceğinde Bilal Erdoğan mı, yoksa partiden başka birileri mi olacak meselesidir. Yani aslında Erdoğan’ın Erdoğan sonrasına dair de bir ön hesaplaşması olduğunu söyleyebiliriz yaşadığımız süreçlerin. Mevzilerin sıkılaştırıldığı, herkesin pozisyonuna ayar verilen bir dönemden geçildiğini düşünüyorum. Hiç öyle bizleri tatmin etmek adına yapılan bir şey yok. Melih Gökçek olayında olduğu gibi bir taşla iki kuş vuruluyor. Esas mesele şu, Ankara'da herkes dirsek dirseğe duruyor. Şimdi dirsek dirseğe durulan Ankara'da Bilal Erdoğan'a yer açmak, gelecek açmak gerekiyor.

Bu değerlendirme gazeteci Yıldız Yazıcıoğlu’na ait.

Yazıcıoğlu, Hilmi Hacaloğlu’nun programında yaptığı açıklamada son günlerde gündeme gelen Binali Yıldırım iddiaları sonrası bu sözleri dile getiriyor.

Yukarıda işaret etmiştik, AKP içinde ciddi bir "Erdoğan sonrası lider kim olacak?" kavgası var.

İddia o ki, bu kavgadaki sopa Yıldırım’a dahi uzandı.

Bu iddialara rağmen Binali Yıldırım’ın Erdoğan ailesine fazlasıyla sadık olduğu biliniyor, kendi bağımsız tercihleriyle hareket edeceğini düşünmek zor.

Ancak “yurtdışındaki şirketler” ve “paralara zorla el konulduğu” iddiaları yine de fazlasıyla kafa karıştırıcı.

Yıldırım’ın mal varlığıyla AKP içi savaş arasındaki ilişkiye dair şu ana kadar çok fazla veri ortaya çıkmış değil.

Şimdilik...

Bir Binali Yıldırım parantezi

AKP’nin Yeni Osmanlıcı hayallerinin mimarlarından biriydi Ahmet Davutoğlu.

Bugün kendisi de artık iktidarın soruşturmalarının hedefi olan Davutoğlu, AKP’nin Erdoğan sonrası ilk lideriydi.

Erdoğan Saray’a çıktığında başbakanlık koltuğuna sadık Binali Yıldırım yerine Davutoğlu getirilmişti.

Ancak Erdoğan’dan bağımsız “hırslara” sahip birinin AKP’de liderlik yapamayacağı çok ağır bir darbeyle gösterildi ona.

Bu darbenin başındaki isim ise Binali Yıldırım'dı.

O dönem “düşük profil” tartışmaları gündeme geldi, ancak Yıldırım hiç de sanıldığı gibi “düşük profilli” biri değildi.

Erdoğan’la yolu 1994 yılında kesişen Yıldırım, o tarihten bu yana aynı yolu yürüyor.

Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda Yıldırım da İDO’nun başına geçti.

Erdoğan İBB’nin başında yolsuzlukla suçlandığında listede o da vardı.

2001’de AKP kurulduğunda, kurucular arasında onun da adı vardı.

Sonrasında tam 12 yıl boyunca Erdoğan’ın en gözde bakanlıklarından biri olan Ulaştırma Bakanlığı’nın başında yer aldı.

Daha sonraki tüm kritik dönemeçlerde onun adı vardı.

15 Temmuz’da başbakanlık koltuğundaydı, Erdoğan’ın bu kuruma ihtiyacı kalmadığında çekilip gitmesini bildi.

Sonra İBB için İmamoğlu’nun karşısına geç dediğinde, yapılmayacak bu işi de yaptı, aday oldu.

İşin bir yönü bu, "sadakat" dolu siyasi sicili.

Diğer yönü ise gemileri…

AKP’lilerin gemi aşkı

Erdoğan ile Binali Yıldırım’ın ortak özelliklerinden biri de çocukları. İkisinin de oğulları gemicilik işinde.

AKP iktidara geldikten sadece bir yıl sonra 445 bin avroya ilk gemisini alan Erkan Yıldırım, bunun büyük bir para olmadığını söyleyerek kendini aklamaya çabalamıştı. Kardeşi Büşra Yıldırım’la birlikte çalışan Erkan Yıldırım’ın şimdiki filosunun kaç gemiden oluştuğu ise tam olarak bilinmiyor. Basına yansıyan iddialara göre, Yıldırım Ailesi’nin 1994’te başlayan serüveni, 2016’ya gelindiğinde tam 17 şirket, en az 28 gemi ve 2 süperyatla taçlandı.

Bu alıntı 2016 yılından, yani tam 10 yıl öncesinden…

Kumar masasındaki pozlarıyla gündem olan Erkam Yıldırım’ın ve Yıldırım ailesinin şimdiki serveti ne, nasıl bir miktarın üzerinde oturuyorlar, bu paralar neden onların elinden alınmak isteniyor, tartışma bu.

Bu parayla AKP içi liderlik kavgası arasında nasıl bir bağ var, kısa süre içinde daha fazla bilgi ortaya çıkacaktır.

Neden önemli?

Sonuç olarak hem muhalefete hem de içerideki liderlik kavgası dolayımıyla parti içi "ağır toplara" kadar uzanan bir operasyon dizisinden söz ediyoruz.

Belli ki önümüzdeki günlerde, yarın Melih Gökçek'in vereceği ifadeyle de birlikte çok daha sansasyonel bir dönemin kapıları açılacak.

Gökçek'in kendini savunurken vuracağı ilk ismin, zaten topun ağzında olan Bülent Arınç olacağını tahmin etmek hiç de güç değil.

Üstelik bu tabloya şimdi bir de Binali Yıldırım eki konuşuluyor.

Bir yanda "Yeni Osmanlıcılık" hayalleri ve bu eksende kurulan İmralı-AKP-MHP ittifakı, bir yanda yine burayla bağlantılı olarak yeni anayasa tartışmaları, bir yanda bölgeyi sarmalayan savaş tehdidi, bir yanda da halkımızın giderek derinleşen yoksulluğu...

Tablo tüm bu parçalarla birleştirildiğinde sözünü ettiğimiz siyasi kriz ve yargı operasyonları daha da önemli hale geliyor.

***

İBB’ye yeni operasyon: Kent Lokantaları’ndan sorumlu müdür dahil 12 gözaltı 

İBB'ye sabah saatlerinde düzenlenen yeni operasyonda İBB Satın Alma Dairesi Başkanı Mustafa Sökmen ve Kent Lokantaları'ndan sorumlu şube müdürü Ali Toy'un da aralarında olduğu birçok isim gözaltına alındı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yeni bir operasyon düzenlendi.

İBB Satın Alma Dairesi Başkanı Mustafa Sökmen ve Kent Lokantaları'ndan sorumlu şube müdürünün de aralarında olduğu birçok isim gözaltına alındı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında düzenlenen eşzamanlı operasyonda çok sayıda kişi gözaltında alınırken 12 kişi hakkında gözaltı kararı olduğu öğrenildi.

Operasyon kapsamında arama ve el koyma işlemleri yapılıyor.

Sözcü'de yer alan habere göre gözaltına alınan isimlerden bazıları şu şekilde:

- İBB Satın Alma Dairesi Başkanı Mustafa Sökmen

- Kent Lokantaları’ndan sorumlu Şube Müdürü Ali Toy

- İBB Mali İşler eski Daire Başkanı Neslihan Vural

- Zabıta yöneticisi Gökhan Fırtına

***

Gazeteci Şükran Soner son yolculuğuna uğurlandı: Cumhuriyet gazetesinde tören düzenlendi 

Cumhuriyet gazetesi yazarı, Cumhuriyet Vakfı kurucularından, Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın eski Genel Başkanı Şükran Soner yaşamını yitirdi. Yaklaşık 60 yıllık gazetecilik yaşamı boyunca işçilerin, sendikal mücadelenin ve emek hareketinin sesini basına taşıyan Soner için Cumhuriyet Gazetesi'nin İstanbul'daki merkezinde düzenlenen törende ailesi, meslektaşları, siyasetçiler, sendikacılar ve dostları bir araya geldi.

Cumhuriyet gazetesi yazarı, gazeteci ve Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Şükran Soner için Cumhuriyet Gazetesi'nin İstanbul'daki merkezinde tören düzenlendi.

Törende Soner'in ailesi, Cumhuriyet ailesi, meslektaşları, siyasetçiler, sendikacılar, hukukçular ve dostları bir araya geldi.

Cumhuriyet Vakfı Başkanı ve imtiyaz sahibi Alev Coşkun, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mine Esen, DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Vahap Munyar ve Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş törende birer konuşma yaptı. Türkiye Komünist Partisi temsilcileri de törende yer aldı.

Aile adına konuşan Soner'in oğlu Devrim Ketenci ise annesinin yaşamı boyunca sürdürdüğü mücadelesine dikkat çekti.

Cumhuriyet Vakfı Başkanı Alev Coşkun, törende yaptığı konuşmada Soner'in Cumhuriyet açısından taşıdığı öneme ve gazetecilik yaşamına değindi. Soner'in gazeteciliğinin yanı sıra her zaman emekçilerin ve işçilerin yanında olduğunu vurgulayan Coşkun, "O sadece yazılarıyla değil, aktif olarak olayların içerisindeydi" ifadelerini kullandı.

‘Şükran abla gerçeğin, adaletin peşinde koşmaktan, habercilik tutkusundan hiç vazgeçmedi’

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mine Esen de Şükran Soner'in emek, insan hakları ve demokrasi mücadelesinin simge isimlerinden biri olduğunu söyledi.

Esen, "Hayat iyisi kötüsü, yaşanmışlıkları ile geride bıraktıklarımızla dolu bir hikâye. 102 yıllık Cumhuriyet Gazetesi'nin çınarlarından, emek ve insan hakları, demokrasi mücadelesinin simge ismiydi" dedi.

Balkanlardan göçen bir ailenin çocuğu olan Soner'in Türkiye'nin çalkantılı toplumsal dönemlerine yakından tanıklık ettiğini belirten Esen, "1960'ların ortalarında Cumhuriyet ile yolu kesişmişti. Cağaloğlu'ndaki binaya ayak atışından bugüne Şükran abla gerçeğin, adaletin peşinde koşmaktan, habercilik tutkusundan hiç vazgeçmedi" diye konuştu.

Esen sözlerini şöyle tamamladı: "Gazetecilik, habercilik tutkusuyla meslek ilkelerinden taviz vermeden onurlu yaşamını sürdürdü, eğilip bükülmedi. Bilirdi ki ne zaman ihtiyaç duysak Şükran abla yanımızdaydı. Cumhuriyet'in koruyucusuydu. Aydınlanmadan yana, Atatürk Cumhuriyeti ilkelerinin savunucusu Cumhuriyet kadını Şükran ablam... Şükran ablam, seni çok özleyeceğim."

‘Bizi de aynı ilkelerle yetiştirdi’

Aile adına konuşan Şükran Soner'in oğlu Devrim Ketenci ise annesinin meslektaşları ve sendikacılar tarafından yaşamı boyunca verdiği mücadeleyle anlatıldığını söyledi.

Devrim Ketenci, ailesi olarak annesiyle her zaman gurur duyduklarını belirterek şöyle konuştu: "Annemin değerli meslektaşları ve sendikacılar, annemle anısı olan insanlar az önce annemi zaten tarif etti, neler yaptığını söyledi. Biz tabii ailesi olarak onunla hep gurur duyduk. Bizi de aynı ilkelerle yetiştirdi."

Eyüpsultan Mezarlığı’na defnedildi

Cumhuriyet Gazetesi'ndeki törenin ardından Şükran Soner'in cenazesi Şişli Camisi'ne götürüldü.

Soner için öğle namazını takiben cenaze namazı kılındı. Cenaze töreninde Soner'in ailesi, yakınları, meslektaşları, siyasetçiler, sendikacılar, gazeteciler ve çok sayıda seveni hazır bulundu.

Cumhuriyet Gazetesi'ndeki törenin ardından Şükran Soner'in cenazesi Şişli Camisi'ne getirildi. Soner, öğlen namazının ardından Eyüpsultan Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlandı.

Şükran Soner kimdir?

Gazeteciliğe 1966 yılında Cumhuriyet gazetesinde muhabir olarak başlayan Soner, meslek yaşamının büyük bölümünü aynı gazetede geçirdi. İşçi ve eğitim sayfalarını hazırlayan Soner, özellikle işçi sınıfı mücadelesi, sendikal hareket, emek tarihi, demokrasi ve insan hakları alanlarındaki gazeteciliğiyle tanındı.

Soner, yalnızca sendikal mücadeleyi izleyen bir gazeteci olmadı; gazetecilerin örgütlü mücadelesinde de uzun yıllar sorumluluk üstlendi. 1970'li yıllarda iki dönem Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Eğitim Sekreterliği yapan Soner, 1999'da TGS Genel Başkan Vekilliğine, 2001 yılında ise TGS Genel Başkanlığına seçildi.

12 Mart döneminde Cumhuriyet'teki diğer bazı yazarlarla birlikte gazeteden uzaklaştırılan Soner, yaklaşık bir yıl sonra Nadir Nadi döneminde gazeteye döndü. Sonraki yıllarda da Cumhuriyet'teki yazılarında Türkiye'nin emek ve sendikal mücadele tarihini, 1968 kuşağını ve ülkenin siyasal kırılmalarını kendi tanıklıklarıyla aktarmayı sürdürdü.

İşçi hareketinin yakın tanığıydı

1946 yılında Priştine'de doğan Soner, ailesiyle birlikte 1956 yılında Türkiye'ye göç etti.

Gazeteciliğe başladığı 1960'lı yıllardan itibaren Türkiye işçi sınıfı hareketinin en önemli dönemlerine yakından tanıklık etti. Grevleri, direnişleri, işçi örgütlenmelerini ve sendikal mücadeleyi yıllar boyunca takip eden Soner, pek çok sendikacı ve işçi önderinin yaşamını ve mücadelesini de yazılarıyla kayıt altına aldı.

İnsan Hakları Derneği ve Ekonomik Toplumsal Tarih Vakfı'nın da aralarında bulunduğu çeşitli demokratik ve toplumsal örgütlenmelerde kuruculuk ve yöneticilik yapan Soner, Cumhuriyet Vakfı'nın da kurucuları arasında yer aldı.

Soner'in “Bizim 68'liler”, “Tito'nun Çocuklarından Atatürk'ün Gençliğine Göçün Göbeğinde” ve Önder Aker'le birlikte hazırladığı “İşçiyim Haksızım”ın da aralarında bulunduğu kitapları yayımlandı.

Şükran Soner, yaklaşık 60 yıllık gazetecilik yaşamında sermayenin ve iktidarların değil, emeğiyle yaşayanların hikâyesini anlatmayı seçti. İşçilerin grevlerinden sendikal hak mücadelelerine, 68 kuşağından demokrasi mücadelelerine uzanan uzun bir dönemin hem tanığı hem de kayıt tutanlarından biri oldu.

***

Deniz Göktaş’ın avukatı süreci 12 Mart, 12 Eylül dönemlerine benzetti: Harun Karadeniz davasını hatırlattı -Özkan Öztaş- 

Geçtiğimiz günlerde iki suçlamadan tahliyesine karar verilen komedyen Deniz Göktaş, cezaevinden çıkamadan yeni bir suçlamayla tekrar tutuklanmıştı. Avukat Metin Sinan Aslan, bu durumu 12 Eylül dönemindeki yargılamalara benzeterek tepki gösterdi.

Geçtiğimiz gün komedyen Deniz Göktaş, hakkında tahliye kararı verilen iki suçlamanın ardından yeniden tutuklandı. Göktaş’ın tutukluluğu şimdi üç suçlamadan sürüyor. 28 Ağustos Cuma günü söz konusu iki suçlamadan tahliye edilmesine karar verilen Göktaş, cezaevinden çıkamadan bu kez "Suçu ve suçluyu övme" suçlaması yöneltilerek yeniden tutuklandı. Deniz Göktaş'ın avukatı Metin Sinan Aslan yaşanan süreci soL'a anlattı. 

Aslan, "Bu tür uygulama ve örneklere daha çok 1970'li yıllarda, 12 Eylül'de falan denk geliniyordu. Günümüzde benzer şeylerin tekrar etmesi tuhaf elbette" dedi.

Sıra dışı bir durum

Yaşananların rutin bir uygulama olmadığını ve benzer örneklere daha çok 12 Eylül ya da 1970'li yıllarda denk gelindiğini ifade eden Avukat Metin Sinan Aslan, "Eğer kişi dışarı çıkacak gibi olursa, devreye sokulacak yeni bir suçlama bir yerde hazır tutulurdu. Çıktığı zaman da bu devreye sokulurdu. Bu esasında Türkiye'de 80'lerden sonra pek olmamıştı. 

Benzer bir şey Ahmet Altan'da oldu. Bir de Osman Kavala'da oldu buna benzer hikayeler. Osman Kavala'da daha da dramatik bir şey oldu; adam dışarı çıktı, nefes aldı, tekrar içeri alındı. Zannediyorum Ahmet Hakan'la da benzer bir şey olmuştu. Sıra dışı bir durum, 12 Eylül'de çok yapılmıştı. Bir de Harun Karadeniz davası. Muhakkak duymuşsunuzdur, o çok trajik bir hikayedir. Hatta çocuğu tahliye ediyorlar, tekrar alıyorlar; tahliye ediyorlar, tekrar alıyorlar. En sonunda genç yaşta, 20'li yaşlarında falan bir hastalığa yakalanıyor ve cezaevinde hayatını kaybetmişti" dedi.

'UYAP'ta tahliye kararını görünce şaşırdık'

Avukat Metin Sinan Aslan, belli periyotlar halinde tüm tutukluların tutukluluk süreçlerinin gözden geçirildiği rutin uygulamalar olduğunu ifade ediyor. Bu sayede varsa eksiklerin tamamlandığını, tahliye edilmesi gerekirse tahliye kararı verildiğini anlatan Aslan, tutukluluk süreçlerine itiraz haklarını kullandıklarını ve normal şartlarda tutuklu yargılamaya gerek olmadığını belirtti. Aslan, "İtirazımızı kullandık ve cuma günüydü zannediyorum, saat 17.03'te bize UYAP'tan bir mesaj düştü. Her iki suçtan da tahliye diye bir karar düştü. Tabii çok sevindik, gözlerimize inanamadık" diye anlattı o anı.

'Herkes biraz telaşlı ve garipti, kararı elden teslim etmediler'

Kararın ardından sonucu elden almak için adliyeye gittiklerini ifade eden Avukat Aslan, orada bir tuhaflık fark ettiklerini söyledi. 

Saat 18.00 gibi adliyede olduklarını belirten Aslan, çalışma arkadaşlarının "Adliyede olağanüstü bir hal var, şu anda basın bürosunda kimseyi kabul etmiyorlar, bize kararı vermiyorlar ama bir gariplik ve telaş var" dediklerini aktardı. Ardından Deniz Göktaş'ın tekrar SEGBİS'e çağrıldığını belirten Aslan, bunu anlaşılan o ki savcılığın da beklemediğini, hızlıca yeniden soruşturup ifadesini aldıklarını ve üçüncü bir başlıkta yeniden tutukladıklarını dile getirdi.

Tahliyenin ardından ne yapacaklarını düşünen savcılığın aklına 1970'li yıllardaki uygulamaların geldiğini ve ek bir soruşturma ile yeniden yargılama fikrinin öne çıktığını belirten Aslan, bu tutuklamaya gerekçe olarak Göktaş'ın kaçma ihtimalinin gösterildiğini ifade etti. Aslan, "Bu bağıra bağıra kişiyi nerede ne olursa olsun cezaevinde tutma anlayışıdır. Ben seni bırakmayacağım demek için etrafından dolaşarak muvazaalı bir şekilde tahliye kararını anlamsızlaştırmışlar ve ikinci tutuklama kararı da çıkmış" sözleriyle anlattı bu süreci.

Aslan sözlerine şöyle devam etti: 

"Olur da biz itiraz üzerine yine tahliyeyi sağlayabilirsek boşta kalmasın, daha önceki tahliyeleri de ilk başa saralım mantığı yürüttüler. Sonuç itibarıyla başa döndük. Hatta başta iki suçtan tutukluyduk, bu üç suça çıktı. Biz en kısa zamanda itirazımızı sunacağız."

'Davanın açılmasını bekliyoruz'

Avukat Metin Sinan Aslan, yargılama sürecine geçilmesinin önündeki iki teknik engelin ortadan kalktığını ifade etti. Bunlardan birinin soruşturmaya bakanlık izni, diğerinin de cep telefonu incelemesi olduğunu belirten Aslan, bu süreçlerin tamamlanmasıyla birlikte davanın hızlıca açılmasını beklediklerini söyledi. Aslan, "Davanın açılmasını istiyoruz, artık o safhaya geçilmeli. Ben davanın çok kısa bir sürede açılmasını bekliyorum" diyor.

Aslan, hızlıca dava sürecine geçilmesini ve hukukun daha şeffaf ve adilce ilerlemesini beklediklerini ifade etti.

/././

Bir metrekarelik hücrede Avrupa’yı beklemek: Mazot, ter ve 15 kilometrelik araf -Özkan Öztaş- 

Bakanlığın "modern geçiş alanı" ilan ettiği parklar, günlerdir bekleyen şoförler için açık hava hapishanesi oldu. Belçika'ya giden Menderes, yaşadığı çileyi tek cümleyle özetliyor: 'Orası işkence, burası gözaltı.'

Ağustos güneşinin altında asfalttan yükselen ısı, Hamzabeyli sınırındaki 15 kilometrelik metal yığınını dalgalanan bir serap gibi gösteriyor.

Emeklilik yaşına gelmiş olan Menderes, Belçika'ya ulaştırması gereken tonlarca yüküyle, saatte sadece birkaç metre ilerleyebildiği bu cehennemin tam ortasında.

Devletin “modernizasyon” diye sunduğu ve şoförlerin “gözaltı” adını verdiği gümrük parkına ulaşabilmek için, önce sıraya girmek üzere girdiği sıranın bitmesini beklemesi gerekiyor.

Bir metrekarelik hücrede günlerce bekleyiş

Menderes’in direksiyon salladığı TIR’ın kabini, onun hem evi hem de bir metrekarelik hareket alanına sahip hücresi. Belçika'nın şık mağazalarına ya da fabrikalarına girecek ürünleri taşırken, kendisi günlerdir duş alamadığı için ter, mazot ve yorgunluk kokuyor: Burada kuyruk 15 kilometreyi buldu neredeyse. Sırası gelen kişiye gümrükten bilgi mesajı geliyor. O da sıraya giriyor. Sonrasında da yola çıkmak için yasal bekleme süresinin bitmesini bekliyor. Ama her yer pislik içinde, sıraya girme kuyruğunda tuvalete gidecek yer bile yok. Bu mevzu artık sıradan bir sorun haline geldi. Nereye baksan çöp, pislik içinde. Ama ne ilgilenen var ne de bunu dert edinen.”

Habere konu olan o kuru "her yer pislik içinde" cümlesi, buradaki gerçeği anlatmaya yetmiyor. Yol kenarları asfaltta eriyen pet şişeler, güneşin altında çürüyen yiyecek artıkları ve rüzgârla savrulan naylon poşetlerle dolu.

TIR’ların sırası, çevrenin de çöpü bitmiyor.
Ne yapsın şoförler? Ne ihtiyaç giderecek bir yer var ne çöplerini atacakları bir şey. Günlerce bekleniyor. Buraya çöp atmak elbette doğru değil ama bir çare de kalmıyor, bu sıcakta güneşin altında bekliyor herkes. Arabada bekletseler atıkları kokuyor, duş alacak yerlerimiz yok, en basitinden tuvalet bile yok.”

Daha da ağırı, en temel insani ihtiyaçlar için bile bir tuvaletin bulunmaması. Gecenin karanlığında veya güpegündüz kavurucu sıcağın altında dorse aralarına sığınmak zorunda kalan adamların bekleyişi, rölantide çalışan yüzlerce motorun boğuk uğultusuna karışıyor.

'Müjde' diye sunulan araf: GTİ parkları

Menderes "Sıraya girmek için bile sırada bekliyoruz," diyor acı bir tebessümle. 

Sistem şöyle işliyor: 15 kilometre boyunca milim milim ilerleyerek, Ulaştırma Bakanlığı'nın "yap-işlet-devret" modeliyle inşa ettirdiği Gümrük ve Turizm İşletmeleri (GTİ) park alanına ulaşıyorsunuz. 

Ülkemizdeki sınır kapılarını dünyaya açılan modern geçiş alanları olarak yap-işlet-devret modeli ile inşa ediyoruz" diye duyurulan bu alanlar, gümrük kapısından çıkmak için beklenilen yerler.

Ancak burası son durak değil, esas bekleme süreci burada başlıyor. Şoförler, devasa bir arafı andıran bu asfalttan avluda, cep telefonlarına gümrükten gelecek olan sıradan bir onay mesajını bekliyor. 

Devasa bir arafı andıran bu asfalttan avluda, cep telefonlarına gümrükten gelecek olan sıradan bir onay mesajını bekleyen Menderes, bu saçmalığı acı bir gerçeklikle özetliyor: Kimin sırası gelirse mesaj geliyor ve çıkışa doğru devam ediyor yani Bulgaristan'a. Ancak burada bekleme süresi yine 20 saat. Çoğu zaman 40, 50 saat bekliyoruz. Yol sırası bitiyor, sonra burada tekrar gümrük sırası bekliyoruz.”

GTİ’lerde bir berber, market ya da tuvalet var. Ancak o asgari "lüks" tesise ulaşana dek yolda geçen günlerin telafisi yok. Arabayı bırakıp bir yere gidemezsin, aksi takdirde sıranı kaybedersin. Kabine zincirlisin.

Yoldayken kimse bir yere kıpırdayamıyor. Ne tuvalet ihtiyacı ne hastalık. Zira TIR’ı bırakıp başka yere gitme şansın yok. Mecbur arabanın üzerinde kalacaksın. Hafif hafif ilerleyerek işte bu GTİ'lere kadar geliyoruz. Orası işkence, burası gözaltı gibi düşün.”

 

GTİ adı verilen bekleme alanlarında araçlarını park eden şoförler burada sıranın kendisine gelmesini bekliyor. Bu süre kimi zaman 24 saati kimi zaman ise 2-3 günü buluyor.

‘Sadece kaza olunca hatırlanıyoruz’

Menderes'in sitem dolu sözlerinde ifade ettiği gibi uzun yol şoförleri ancak iki şekilde hatırlanıyorlar: Uzun yol şoförleri bir kazada hatırlanıyor başka bir şeyde değil. Ha yalan yok bir de deprem olunca 'aslan şoförler uykusuz günlerce yardım eşyası taşıdılar' diye haber olmuştu. E işte burada yaşananlar neden haber olmuyor, her yer pislik içinde, kilometrelerce beklemelere çözüm bulunmuyor. Buradaki trafiği kolaylaştıracak adımlar atılmıyor.”

Kriz bitip sistem normale döndüğünde, o kahramanlar yeniden görünmez oluyor.

Menderes telefonuna bakıyor, beklediği o mesaj hâlâ gelmemiş. Belki bir, belki iki gün daha bu “gözaltı” alanında kalacak, ardından Bulgaristan üzerinden Belçika'nın o pürüzsüz otoyollarına çıkacak.

Yükünü teslim edip döndüğünde ise, aynı kısır döngü, aynı çöp yığınları ve aynı görünmezlik onu sınır kapısında bekliyor olacak.

/././

Bir Böcek hikayesi: Bu gurur CHP ve Yeni Parti yöneticilerine ait… 

Muhittin Böcek bir arıza ya da sapma değil; Böcek bu düzenin ta kendisi. Düzen siyasetinin tüm renkleri onun gibilerle dolu, biliyoruz. O, bu düzene yakışan çürümüşlükte bir siyasetçi, itirafçılığı, hırsızlığı, rüşvetçiliği, kadın düşmanlığı ve istismarcılığıyla…

“CHP bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini dev bir BÖCEK’e dönüşmüş olarak bulmadı.”

Hikaye ne onlara ne de bu düzene hiç yabancı değildi.

Bugün kelimenin tam anlamıyla iğrenç bir yere bağlanan bu hikayenin en başına dönelim ve düzen siyasetinin nasıl bir çürüme salgıladığına yakından bakalım.

Bir çürüme öyküsü

“Keşke 16 yaşında olsaydın…”

On bir genç kadının işe alınma vaadiyle cinsel istismara uğradığı iddiası sonrası sosyal medyada dolaşıma sokulan bir ifade tutanağında yer alıyor bu sözler.

Ek olarak Böcek’in iki kız kardeşle birlikte olduğu iddia ediliyor, buna dair de ifade tutanakları basına servis ediliyordu.

Bu sözlerin, ifadelerin doğru olup olmadığı bilinmiyor, henüz Böcek’ten bir açıklama da gelmedi.

Ama bu öykü bize yabancı değil, daha önce yaşananları, bu düzenin tüm siyasetçilerinin nasıl bir çürüme içinde olduklarını biliyoruz.

Hatırlayalım...

Böcek’in kendisine ve ailesine ilişkin gündeme gelen “bel altı” iddiaların ardından nasıl itirafçı olduğunu, bu adım sonrasında ailesinden bazı isimlerin nasıl tahliye olduğunu...

AKP iktidarı anlaşılan Böcek üzerinden CHP operasyonlarına, Yeni Parti operasyonlarına devam edecek.

Hedefte Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun olduğu da açık.

Daha bundan birkaç hafta önce İmamoğlu’nun kendisinden 15 milyon avro istediğine yönelik bir “itirafı” yayımlanmıştı Böcek’in, belli ki bu yetmemiş, daha fazlası isteniyor.

Şu ana kadar dava konusu olan isimler arasında bu kadar uzun “itiraflarda” bulunup tahliye edilmeyen tek isim kendisi.

Öyle bir çürüme var ki, ipleri eline alan vurdukça vuruyor ama çürüme öykülerinin bir türlü sonu gelmiyor.

Peki, kimdir bu Muhittin Böcek, CHP içinde nasıl bu kadar etkili hale geldi, bunca rezillik hiç bilinmiyor muydu, kimse mi farkında değildi?

Sorular bunlar…

Sırasıyla yanıtlayalım.

Muhittin Böcek kimdir?

1962 yılında Antalya'da doğdu.

Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi'nin Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü'nden mezun oldu, sonra iki lisans mezuniyeti daha ekledi yanına. 

Belediyenin resmi sitesinde “yaşamı boyunca zirai üretim, ulaşım ve turizm gibi sektörlerde faaliyet gösterdi” deniliyor kendisi için, bir patron yani Böcek.

Siyasete Ekrem İmamoğlu gibi o da Anavatan Partisi’nde başladı.

1994-1999 yılları arasında Anavatan Partisi Merkez İlçe Başkanlığı görevinde bulundu.

1999 yerel seçimlerinde ANAP Konyaaltı Belediye Başkanı seçildi.

Sonra Deniz Baykal tarafından davet edildiği CHP’ye üye oldu.

2019 yılına kadar Konyaaltı Belediye Başkanlığı görevini yürüttü.

Sonrasında Millet İttifakı’nın adayı olarak Antalya’da Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi, karar Kılıçdaroğlu’nundu.

Ardından son yerel seçimlerde bir kez daha Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterildi, bu kez karar Özgür Özel ve İmamoğlu’nundu.

İsimler değişiyor ama o değişmiyordu, herkesin tercihiydi Böcek.

Sonra yeni perde açıldı, 5 Temmuz 2025’te yolsuzluk ve rüşvet operasyonuyla tutuklandı.

Ve 26 yıldır belediye başkanı olan bu düzen siyasetçisi için ortaya atılmayan iddia, gündeme gelmeyen rezillik kalmadı.

Hakkında hangi iddialar gündeme geldi?

Böcek hakkındaki iddialar tüm belediyelerdeki sürece benzer şekilde ilerledi.

İhaleler, rüşvetler, kamu zararı haberleri servis edildi.

Bu süreçte dönemin CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Böcek'e sahip çıktı.

Hatta ona itirafçı olması için adam yollandığını, Böcek'in dik durduğunu dile getirdi: Buradan Muhittin Böcek‘e adam yolluyorlar, ‘CHP’ye iftira at’ diyorlar. ‘Sen bunları söyle. CHP’yi kirlet’ diyorlar. Biz onun peşini bırakmıyoruz ya akılları sıra onlar da buradan Antalya’ya hamle yapıyorlar. Muhittin Bey getirilen iftiranamenin altına yazmış: ‘Mevcut belediye başkanıydım. Adaylığımdan daha doğal bir şey yoktu. Parti ankete baktı, kararını verdi. Beni aday yaptı. Kimseye iftira atamam. Sağlığım el vermiyor ama bu dediğinize de ahlakım el vermiyor.’ Muhittin Bey’e bu ahlaksız teklifi sunanları da onu ve ailesini sağlığıyla sınayanları da Mehmet Murat Çalık‘ı cezaevi hücrelerinde ölüme, kansere karşı savunmasız bırakanları da kalp kapakçığı değişecekken belediye başkan yardımcımızı Paşakapısı’nda yatıranları da Allah’a şikayet ediyorum, millete şikayet ediyorum.”

Peki, neden bunları söylüyordu Özel?

30 Ekim 2025’e, Özel’in yukarıdaki açıklamasından bir gün öncesine gidelim: Hepinizin bildiği gibi Covid sürecinde 108 gün yoğun bakımlarda kalmıştım. Şu anda günde 15 ilaç kullanarak ayakta durabiliyorum. 4 defa hastaneye sevk edildim, bugünlerde yine hastaneye gitmem gerekiyor. Kas, kilo kaybı, şeker, kalp, tansiyon, prostat, böbrek değerlerim yüksekliği, ciddi akciğer sorunlarım varken asılsız bu haberler beni üzmüştür. Haberde bahsedildiği gibi Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmayla ilgili herhangi bir münasebetim olmamıştır.”

Bu sözler Böcek’e aitti.

Yandaş basında yer alan "itirafçı olacak" haberlerine böyle yanıt veriyordu Böcek.

Özel de buradan güç alıp yukarıdaki açıklamayı yapıyordu.

Ancak Böcek belli ki AKP itirafçısı olmaya o zamanlarda karar vermiş...

Akın Gürlek kırılması

Bu ilk pazarlık dönemi ya uzun sürmüş ya da uygun an beklenmişti.

Çünkü Böcek üzerinden asıl hamleler, CHP’ye butlan kararına uzanacak süreçte geldi.

Her şeyin hızla cereyan ettiği geçtiğimiz mayıs ayına gidelim şimdi:

  • Önce ailesine ilişkin suçlamalar basına servis edildi, sonrasında gelini Zuhal Böcek 3 Mayıs 2026’da tutuklandı.
  • Bu hamleden sadece üç gün sonra Adalet Bakanı Akın Gürlek, bir canlı yayında Muhittin Böcek'in oğlu Gökhan Böcek'in etkin pişmanlık kapsamında ifadesinin alındığını yine Özkan Yalım'ın da etkin pişmanlık çerçevesinde ifade verdiğini söyledi.
  • Gökhan Böcek, adaylık gündemi için babasının talimatıyla Özgür Özel’e en yakın isim olan Veli Ağbaba’ya bir milyon avro verdiğini söyleyerek başlıyordu işe.
  • Sonrasında Muhittin Böcek’in kendi itirafçılığı geldi.
  • Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in talimatıyla hem adaylık hem de kurultay süreci için milyonlarca avro istendiğini, bunun önemli bir bölümünü ilgili isimlere ilettiklerini söylüyordu Böcek.
  • Bu ifadelerden sonra gelini serbest bırakıldı. Yandaş basın kendisinin de çıkacağını söyledi ancak “malzeme” boldu, sanıyoruz o nedenle tahliye edilmedi.
  • Hem Böcek’in hem de Yalım’ın kurultay ifadeleri CHP’ye mutlak butlan davasına bakan mahkemeye gönderildi, 21 Mayıs’ta partiye Kılıçdaroğlu kayyımı atandı.

Operasyon tamamlandı yani...

15 milyon avro ifadesi de yetmedi

Belki butlan özgürlüğüne kavuşturur diye düşündü ama o da olmadı.

16 Ağustos tarihinde, yani bundan iki hafta önce bir ifade daha verdi.

İmamoğlu’nun adaylık için kendisinden 15 milyon avro istediğini, bunun 5 milyon avrosunun teslim edildiğini söyledi.

Ancak bu itirafçılığı da yetmedi AKP’ye.

Şimdi de 11 genç kadına yönelik istismarcılığı, fuhuş soruşturması kapsamında önceki gün gündeme getirildi.

İddiaya göre genç kadınlarla para karşılığı cinsel ilişkiye giriyor, bazılarına da belediyede iş vaadinde bulunarak yapıyordu bunu.

Henüz bir açıklama gelmedi bu konuda, ne diyeceği belirsiz.

Kadınların verdiği ifade ise çarşaf çarşaf servis edilmiş durumda.

Sorulması gereken asıl soru

Bu noktada sorulması gereken şey, bu iddiaların doğru olup olmadığı değil, böylesi bir figürün 26 yıldır bu ülkede nasıl belediye başkanlığı yapabildiği; Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel döneminde dönüp dönüp herkesin bu ismin kapısını nasıl çalabildiğidir.

Bu soruların kapsamlı ve karmaşık değil, son derece basit yanıtları var.

Böcek bir arıza değil, bir sapma değil; Böcek bu düzenin ta kendisi.

Düzen siyasetinin tüm renkleri onun gibilerle dolu, biliyoruz. 

O, bu düzene yakışan çürümüşlükte bir siyasetçi, itirafçılığı, hırsızlığı, rüşvetçiliği, kadın düşmanlığı ve istismarcılığıyla…

***

Nâzım’ın İzmir günleri ya da Nâzım İzmir'den hiç ayrıldı mı?-Bekâm Örün- 

Nâzım’ın 101 yıl önce baktığı açıdan İzmir’e göz attığımızda, kapkara yangın alanı yerine yemyeşil Kültürpark’ı, Cumhuriyet’in ve sosyalizmin mirasını görüyoruz. Talan etmek üzere göz dikenlere inat, hâlâ yerli yerinde duruyor. Zenginler semtinin panjurları sımsıkı kapalı, kasvetli, ruhsuz evleri yerine ise bugün bu evlerden onlarca metre daha yüksek beton kuleler, İzmir’in böğrüne saplanmış bir hançer gibi yükseliyor. Pek çoğu, Nâzım sergisiyle aynı logoyu paylaşıyor. Kapkara gövdeleri, kapkara camları; aynı ruhsuzluk, aynı kasvetle.

"Yüreğim tıpkı o takip edildiğimi sandığım akşamki gibi kötü, alçak, hızlı atıyor. Gazeteler, İstanbul'da, Ankara'da komünistlerin yakalandığını, İstiklal Mahkemesi'nde yargılanacaklarını, ele geçmeyenlerin de şiddetle arandığını yazıyordu. Ele geçmeyenler arasında ben de varım.”

Nâzım otobiyografik romanı “Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim”de böyle diyor. Yıl 1925. Nâzım İzmir’de.

Yalnız İzmir’e gelmeden önce uzun bir parantez açarak bir yıl kadar öncesine gidelim. Takrir-i Sükûn’a giden ve komünistlere 1925’te vurulan darbenin köşe taşlarına, genel vaziyete bakalım.

1924 - 1925 aralığı

1924’ün Ağustos’undayız. Cumhuriyet henüz bir yaşını bile doldurmamış. Yeni yeni emeklemeye başlayan Cumhuriyet, önemli bir adım atıyor. Türkiye İş Bankası* kuruluyor. Sermaye birikimi gerekiyor. Ankara’nın sınıfsal tercihini yansıtması bakımından sembolik bir adımdır. Sonradan toprak zenginleri tarafından kurulacak Demokrat Parti’nin kurucu genel başkanı ve devamında DP yanlısı cumhurbaşkanı olacak eski İttihatçı Celal Bayar, Kuvayi Milliye’nin Galip Hoca’sı, bankanın kurucusu oluyor.* 

1924 Ağustos’unda, aynı anda, başka bir şey daha oluyor. Amele Teali Cemiyeti (ATC) kuruluyor. Bir sendikal birlik. Matbaa işçileri, denizyolu işçileri, madenciler, tütün işçileri, demiryolu işçileri gibi farklı işkollarından oluşuyor. Hem TKP’nin yayın organı Orak Çekiç’e hem de Şişmanov’a göre, yaklaşık otuz bin üyesi olan ve otuz kadar işçi cemiyetinden oluşan, TKP’nin içinde belirgin rol oynadığı bir sınıf örgütü. 1924’te Meclis’te hazırlanmakta olan; ancak 1936’da yasalaşabilecek olan İş Kanunu için yasa teklifi hazırlayabilecek kadar donanımlı, örgütlü ve ciddi bir yapıdan bahsediyoruz. 

İstanbul’da belirginleşen; fakat İstanbul’la sınırlı kalmayan bir işçi hareketliliğinden söz edebiliriz. Protestolar ve irili ufaklı grevler, ağırlıklı olarak tramvay ve şimendifer (demiryolu) işçileri arasında görülüyor. 1924’ün Kasım’ında bunların en büyüğü olan Şark Şimendiferleri işçilerinin grevi, işten atılan iki işçi kardeşlerinin işe iadesi, yüzde yirmi zam ve çalışma saatlerinin düşürülmesi talebiyle patlak veriyor ve kısmi bir kazanımla sonuçlanıyor. Grevin patlak vermesinden günler önce TKP İstanbul Bürosu Sekreteri imzalı, 1 Kasım 1924 tarihli ve TKP MK’ya hitaben gönderilen mektupta şöyle yazılıyor: “En çok başarıyı Şark şimendifercileri arasında kazanıyoruz. 4 üyelik bir hücre Yedikule onarım atölyesinde gerçek bir yükseliş gösteriyor”i. TKP örgütlü olduğu işçi havzalarında sonuç alıyor.

9 Kasım’da TKP MK’ya hitaben yazılan bir mektup daha var. TKP İzmir Sendika Bürosu Sekreteri L.H. imzalı. Mektup şöyle başlıyor: “İzmir Türkiye’nin İstanbul’dan sonraki en büyük işçi merkezidir. İzmir’de işçi sayısı 40.000’i bulmakta; ancak bu yığın son zamanlara kadar hareketsiz ve şekilsiz kalmaktaydı.” İlk çalışmaların, Aydınlık gazetesinin işçiler arasında dağıtılmaya başlandığı 1922’ye dayandığı, çalışmanın sınırlı etkileri olsa ve birkaç işyerinde ses getiren grevlerden söz edilebilse de İzmir’deki sınıf hareketinin dağınık olduğu tespit ediliyor. Şöyle devam ediyor: “O zamandan beri teşkilât işlerinde pek ilerleme olmuyor. Ama sınıf bilinci yükselmiş durumda. Şimdi iki hücremiz var. Biri İzmir ve Kasaba demiryolu işçileri arasından 5 kişilik bir hücre, diğeri de makinist atölyelerinde çalışan işçiler arasından.” 

Ve İzmir örgütü, MK’dan iki talepte bulunuyor. Örgütçü bir kadro ve haftalık bir gazete. (Aydınlık 1924’te aylık yayın yapmaktadır.)

“Merkez Komitesine şunu soruyoruz: Bizim teşkilât işlerimize ivme ve güç katacak yoldaşın gönderilmesi için neler yapıldı. Bu yoldaş maaşlı olmalı ve kendisini tamamıyla bu işe verebilmeli.

Biz burada 150 adet kadar Aydınlık dağıtıyoruz. Ama bize göre haftalık bir gazete işçi yığınlarını daha iyi etkileyecek ve daha çok okur bulacak.”

Bu mektupta yazılanların altını çizip akılda tutmakta fayda var. Aşağıda buraya yine döneceğiz.

1924’ün Kasım’ında çok önemli bir şey daha oluyor: 17’sinde, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) kuruluyor. Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar gibi Mustafa Kemal’e kişisel olarak yakın ve CHP’nin ağır topları diyebileceğimiz isimler yeni partinin kurucuları arasında yer alıyor. Parti mülk sahibi sınıfların ve özellikle taşra eşrafının ve ithalat-ihracatla uğraşan ticaret burjuvazisinin temsilciliğini yapmakla uyumlu olarak liberal ekonomiyi ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunuyor; programında "fırkamız itikad-ı diniyeye ve fıkriyeye hürmetkardır", dine ve inançlara saygılıdır, yazıyor. O sırada hükümetin başında olan İsmet Paşa ise merkeziyetçi. Bu türden denemeleri erken bulmak bir yana, genç Cumhuriyet’i korumak için muhalefete karşı sert ve gerektiğinde olağanüstü tedbirlere başvuran çizgiyi savunuyor. İşçi sınıfının henüz cılız olan hareketliliği de başlıca tehditlerden biri olarak görülüyor. İsmet Paşa’nın TCF’ye müsamahası yok. Sert tedbirci İsmet Paşa hükümeti, TCF kurulduktan dört gün sonra istifa ediyor. Mustafa Kemal Paşa, yerine Ali Fethi Bey’i (Okyar) hükümeti kurmakla görevlendiriyor. Ali Fethi Bey, İsmet Paşa’ya kıyasla daha ılımlı, uzlaşmacı ve parlamenter muhalefete tahammüllü bir isim. Nitekim yeni hükümet Terakkiperverlerin de desteğini ve güvenoyunu alıyor. 188 mebusun tamamı lehte oy kullanıyor. 

İzmir 1936 Genel Manzara

1924, iki sınıfın birbirine yoklama çektiği bu hamlelerle kapanıyor. İşçi sınıfının ve komünistlerin hareket alanı ve örgütlülüğü 1922 - 1925 arasında gözle görülür bir biçimde büyüyor. 

TKP MK’sına İzmir örgütünün yanı sıra, ülkenin diğer vilayetlerinden de benzer “haftalık işçi gazetesi” talebi gelince, daha çok aydınlara hitap eden Aydınlık’ın yanına, haftalık Orak Çekiç gazetesi ekleniyor: “Haftalık amele ve köylü gazetesi” sloganıyla. İlk sayısı 21 Ocak 1925’te yayımlanıyor. Nâzım da gazetenin yazar kadrosunda.

Üç hafta sonra, 15 Şubat 1925’te ise TKP Akaretler Kongresi olarak da anılan üçüncü kongresini, içlerinde Nâzım’ın da bulunduğu yirmi bir delege ile topluyor. Kongre’nin temel amacı, üç yıllık toparlanma döneminin ardından parti çalışmasının inşa edildiği sürecin  devamını sağlayarak farklı komünist odakların birleşmesi, merkezi kurulların oluşturulması ve TKP’nin örgütsel olarak yeniden düzenlenmesi.

Kongre’nin toplanmasından iki gün önceyse 13 Şubat’ta Cumhuriyet’e karşı ilk ciddi isyan patlak veriyor: Şeyh Sait ayaklanması. İngiliz emperyalizminin parmağı olduğundan kuşku duymadığımız bu şeriatçı ayaklanma karşısında TKP çok net bir biçimde Cumhuriyet’ten yana tavır alıyor. Orak Çekiç gazetesi “Yobazların Sarıkları Yobaz Zümresine Kefen Olmalı! Yobazlarıyle, Ağalarıyle, Şeyhleriyle, Halifeleriyle, Sultanlariyle Birlikte Kahrolsun Derebeylik! İrtica ve Derebeyliğe Karşı Mücadele İçin: Köylüler (Köy Meclisleri), Ameleler (Sendikalar) Etrafında Teşkilâtlanmalıdırlar” manşetiyle çıkıyor. Başyazıda İngiliz emperyalizminin parmağı olduğuna işaret ediliyor ve azınlıkların kullanılmasının eski bir İngiliz oyunu olduğu hatırlatılıyor. Başyazı, Türkiye’nin siyasi bağımsızlığını kazandıktan sonra ekonomik ve toplumsal bir devrim yoluna girdiğini, iki senedir de bu yolda büyük adımlarla ilerlendiğini yazdıktan sonra hükümeti uyarıyor:  “Mutlaka Doğu’da toprak meselesi çözümlenmelidir; çünkü, arazi ve meralar parçalanmadıkça, Şark vilâyetlerimizde intizamın iadesine imkân yoktur.”

Hükümet isyan karşısında derhal aşar vergisini kaldırma adımını atıyor. Doğu illerinde sıkıyönetim ilân ediliyor. Ilımlı ve uzlaşmacı Fethi Bey’e hükümet kurdurma zemini birkaç ay içerisinde ortadan kalkıyor. Fethi Bey’in tedrici önlemleri yeterli gelmiyor. İstifa kaçınılmazdır; başbakanlık, bir kez daha merkeziyetçi ve sert tedbirler yanlısı İsmet Paşa’ya geçiyor. Görevi devraldıktan bir gün sonra Takrir-i Sükûn, yani “huzurun sağlanması” yasası meclisten geçiyor. Üç maddeden oluşan yasa, “gericilik ile isyana ve ülkenin toplumsal düzenine, huzuruna, emniyet ve güvenliğini bozmaya yönelik tüm örgütlenme, kışkırtma, özendirme, girişim ve yayıncılık faaliyetlerine karşı hükümeti, Cumhurbaşkanı’nın onayıyla veya kendi başına yasaklamaya” yetkili kılıyor. Bu eylemlerde bulunanlar ise Ankara ve Diyarbakır’da kurulan İstiklal Mahkemeleri’ne sevk ediliyor. 

TKP Fethi Bey kabinesinin düşmesini de memnuniyetle karşılıyor. Orak Çekiç şöyle yazıyor:  “...bu kabine devrimde bir duraksamayı temsil etmekteydi; halbuki yapılması gereken, ayaklanmayı adi bir haydutluk vakası olarak görmek değil, derebeyliği tasfiye etmektir.”

Nâzım da Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim’de şöyle diyor: “Kürt isyanı patlak verince, ‘Bu öyle basit bir eşkiya hareketi değildir,’ diye bir biz yazdık. ‘Kürt beylerinin, şeyhlerinin toprağını Kürt köylüsüne hemen dağıtmalı,’ dedik. ‘Bu işte İngilizlerin, halifecilerin parmağı varsa, bu parmak kökünden ancak böyle kesilir,’ dedik.  ‘Kürt halkıyla Türk halkının arasına kan girmemeli,’ dedik. Dedik oğlu dedik. Dedik de ne oldu?”

“Ne oldu”nun cevabı şöyle: Tüm bu desteğe rağmen Takrir-i Sükûn, belki de ilk olarak solu, TKP’yi vurdu. Şeyh Sait henüz ele geçmeden önce, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na yakın gazetelerle birlikte Aydınlık ve Orak Çekiç; yasanın çıkmasından üç gün sonra, 7 Mart’ta kapatıldı. TCF ise daha Haziran’da kapatılacak. Dolayısıyla Takrir-i Sükûn’un önce sola vurduğu tezi tutarsız değildir. Parti Tarihi’nin 1. cildinden devam edelim:

“Baskıcı önlemler sağ ile sınırlı kalmadı. TKP hükümetin gericilere karşı aldığı önlemleri desteklediğini açıklamasına karşın yasaklamalardan payını aldı. Bu taktiğin bir gelenek olduğu hatırlanmalıdır. Benzeri her durumda siyasi iktidar, otoritesini tartışmalı kılabilecek bütün unsurları hedef tahtasına koymuştur.

TKP’nin 1 Mayıs bildirisi müdahale için fırsat sayıldı. Aydınlık, Orak Çekiç ve Bursa’da çıkan Yoldaş kapatıldı. Dergilerin sorumlu ve yazarları dahil 38 komünist tutuklandı, bir dizi üye ve yönetici kaçak durumuna düştü. Tutuklananlar arasında Sadrettin Celâl, Şevket Süreyya, Vasıf (Eczacı), Hikmet Kıvılcımlı, kaçağa düşenler arasında Şefik Hüsnü, Hasan Âli (Ediz) ve Nâzım Hikmet vardı. Adı geçen bu son üç kişi yurtdışına çıktılar. TKP’liler 7 ile 15 yıl arasında değişen cezalara çarptırıldılar. Şefik Hüsnü’nün cezası 15 yıl kürekti. Türkiye Komünist Partisi mutlak bir illegaliteye itilmiş oluyordu. 1922’den 1925’e kadar süren toparlanma çabaları yeni bir darbeyle kadük olmuştu. (...) Türkiye burjuvazisi söz konusu çelişkiyi bütün yakıcılığıyla yaşadı. Bu süreçte feodalizme ve emperyalizme en karşıt konumda olduğu, Sovyet dostluğuna en fazla yanaştığı, hatta en çok devrimci ve sola açık pozisyon aldığı anlarda, burjuvazinin iktidardaki temsilcisi, solunu baskı altına almıştır. İktidarın “sola” eğilim göstermesi ile komünist solun önünü kapatması birbirinden ayrılmaz tutumlardır. TKP temel problematiğini çözmeye, sağlıklı sınıf politikaları üretmeye çalışırken bu ilişkiyi doğru kuramamış, bu temelde hatalar sık sık tekrarlanmıştır.”

Nâzım İzmir’e geçmeden önce ülkenin “vaziyet-i umumi”si budur. TKP illegal ilân edilmiş ve Nâzım kaçak duruma düşmüştür. Artık bu uzun parantezi kapatabiliriz.

İzmir Fuarı Sovyet Pavyonu - 1961

İzmir’e doğru

Yukarıda Parti Tarihi’nden yaptığım alıntıya bir ek gerekiyor. On beş yıl ceza alan Nâzım, 1925’in Ağustos ayının son günlerinde Parti’nin kararıyla yurtdışına çıkacak, bu doğru. Ancak öncesi var. Komünistlere yönelik tutuklamalar 30 Mart’ta Askeri Tıp Akademisi öğrencileriyle başlıyor. Mayıs’ın ilk haftasında Aydınlık dergisi kütüphanesi (kitabevi) mühürleniyor. Parti yöneticilerine ve yayın organlarının idarecilerine yönelik asıl büyük gözaltı ve tevkifat dalgası tam olarak 11 Mayıs 1925 tarihinde başlıyor. Nâzım’ın İstanbul'da açık çalışma yapabildiği son dönemin ise  Mart - Nisan 1925 olduğunu biliyoruz. Nâzım İstanbul’dan Nisan’da ayrılıyor. Bu aydan Moskova’ya geçeceği Ağustos sonuna kadar olan yaklaşık dört ayı ise Nâzım İzmir’de geçirecek.

Nâzım’ın İzmir günleri genel olarak şairin ölmeden bir yıl önce yazdığı otobiyografik romanı “Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim”den biliniyor. Nâzım bu romanda Ahmet olarak yer alıyor. Romanda İzmir’e neden geldiğine ilişkin bazı yanıtlar bulunsa da bunlar oldukça sınırlı. Bu yüzden Nâzım’ın İzmir günlerini sadece roman üzerinden okumak, ne kadar otobiyografik olursa olsun, sonuçta bir kurgu eserinden söz ettiğimizi göz önünde bulundurursak, oldukça az bir bilgiyle bizi baş başa bırakıyor. Üstelik romanın yazıldığı 1962 yılıyla İzmir günlerinin arasında neredeyse kırk yıl var. Bu romanı anı olarak ele alacaksak bile zamanın hafıza üzerindeki aşındırıcı etkisini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. 

Peki ne var elimizde? TÜSTAV ve Erden Akbulut’un ilk yayımlamasının üzerinden neredeyse yirmi beş yıl geçmiş olmasına rağmen üzerinde hakkınca durulmamış belgeler var. Nâzım’ın elinden çıkmış mektuplar bunlar.

Nâzım Moskova’ya varır varmaz Berlin’e geçmiş olan Parti’nin genel sekreteri Şefik Hüsnü’ye mektup gönderiyor. İzmir’e dair olanlar üç adettirler ve son mektup 14 Eylül tarihini taşıyor. Mektuplarda Şefik Hüsnü’ye son derece samimi bir dille, “Doktor kardeş” diye hitap ediyor. Son mektup “İzmir'deki Faaliyete Dair” başlığıyla Nâzım’ın İzmir’deki parti çalışmalarına ilişkin Parti’ye sunduğu çok ayrıntılı bir raporu içeriyor. 

Ayrıntılarına gireceğiz; ancak sonda söylemek gerekeni baştan, kestirmeden söyleyelim. Mektuplardan çıkan en açık sonuç, Nâzım’ın ne kadar adanmış bir komünist, ne kadar değerli bir parti kadrosu ve ne kadar yetkin bir örgütçü olduğudur.

Nâzım İzmir’e Parti kararıyla ve Parti’nin görevlendirmesiyle gönderiliyor. İki görevle: 

Bir: Parti’nin İzmir’de daha yaygın örgütlenmesi.
İki: Gizli yayıncılık yapılması ve bunun için gizli bir matbaa kurulması.

Şimdi yukarıda “altını çizip akılda tutmakta fayda var” dediğimiz, TKP İzmir İl Sekreteri’nin, Parti’nin Merkez Komitesi’nden taleplerini hatırlayalım: Bir: Kendisini bu işe tamamıyla verebilecek, örgütlenmeye ivme ve güç katacak bir yoldaşın gönderilmesi ve iki:  haftalık bir işçi gazetesi. Gerçi Orak Çekiç’in yayımlanmasıyla birlikte bu gazete talebi o dönem için karşılanmıştı; fakat her iki yayının da hükümetçe kapatılmasından sonra yeni bir yayın organı daha da acil bir ihtiyaç haline geliyor.

Nâzım’ın İzmir’e tevkifatlar başlamadan önce, muhtemelen Nisan’ın ortalarına doğru geldiğini anlıyoruz. Buradan sonrasını mektuplardan tırnak içinde; fakat gerektiğinde çağdaş Türkçeye çevirerek aktaracağım. Mektupların tamamı Erden Akbulut ve Mete Tunçay’ın ortak çalışmasının ikinci cildinde mevcut. Nâzım’ın İzmir raporuna göre Parti’nin ona ilk talimatı, “kendi geçimimi sağlamak için bir iş bulmak”tır. Bunun için İzmir’de tek tanıdığı Rahmi Bey’e başvurur. Rahmi Bey, annesinin teyzesinin kızı Nimet Hanım’ın eşi; dolayısıyla Nâzım’ın eniştesidir. Romanda adı Şükrü olarak geçen Rahmi Bey ile Nâzım 1923 kışında Moskova'da karşılaşmış, eniştesi orada tutuklandığında Nâzım onun için Çeka'ya kefil olup serbest kalmasını sağlamıştır. Enişte eski bir İttihatçıdır ve bu sebeple sürekli gözetim altında olduğu zannındadır ya da en azından Nâzım’a böyle söyler. Ona iş bulamayacağını ve evinde kalmasının doğru olmayacağını söyleyerek Nâzım’ı başından savar.

Raporun devamı şöyle: “…parti faaliyetine hemen başladım. İlk adım olarak üç kişilik bir parti il komitesi meydana getirdim. (...) İl komitesi etrafında fabrika hücreleri oluşturmaya başladık. Birinci fabrika hücresi İzmir-Kasaba şimendifer (demiryolu) işçileri arasında açıldı. (...) İkinci fabrika hücresini Aydın demiryolu işçileri arasında kurmaya çalıştık (...) Açılacak olan fabrika hücrelerinden başka, çeşitli yerlerde çalışan arkadaşlardan oluşan bir hücre daha meydana getirmek üzereydik. (...) Haftada iki kere ayrı ayrı hücre toplantılarından başka bütün hücrelerin genel toplantısını yapıyor ve gündelik siyasi, iktisadi meselelerin çözümünden sonra küçük, halka yönelik siyasi kurslar yapıyorduk. İzmir-Kasaba (Turgutlu) Demiryolları Birliği’nde gizli bir komünist fraksiyonu olarak çalışan hücremiz ilk adımlarından itibaren verimli sonuçlar vermeye başladı. (...) işçilerdeki kendiliğinden hareketin güçlenmesinden dolayı birlik açıldığının birinci ayında iki yüz işçiyi toplamayı başardı. İşlerin bu şekilde gelişmesi bizleri son derece memnun ediyor ve eksik olan teknik tarafımızın tamamlanmasına sevk ediyordu. Bunun için her şeyden önce gayet uygun bir yerde, ancak komite üyelerinin bildiği bir yeraltı mahzeni (matbaa) meydana getirdik. Ve burada il komitemizin gizli yayınların basılmasını sağlamak, önemli ve yakılması mümkün olmayan belgelerini vesaireyi iyi biçimde koruyacak olan araçları toplamaya başladık.”  

Orak Çekiç Sayı 7 - Eski Türkçe Yazı - Şimendifer Ameleleri

Bu esnada tutuklamalar başlıyor. Mayıs ortaları olmalı. İlk anda göreceli bir çözülme olsa da “İzmir - Kasaba birliğindeki nüfuzumuz kuvvetlenmekte devam ediyordu.” Baskı arttıkça Parti merkeziyle, İstanbul’la bağlantı kurmak zorlaşıyor. 

Maddi vaziyet itibarıyla çok müşkil bir mevkiye düşmüştük. Açlık baş göstermişti. Evden para isteyemiyordum. Çünkü mektupla iletişim imkânı yoktu. Annemi, babamı tevkif edip müdiriyete götürmüşler, evi gözetim altına almışlardı. (...) Her türlü güçlüğe rağmen parti görevimizi bir dakika bile ihmal etmiyorduk. Her fırsattan yararlanarak işçiler arasında örgütlenme ve propaganda işlerine devam ediyorduk. Örneğin uçak bağışı meselesinde, hâkim olduğumuz birlik aracılığıyla sabotaj yaptık. Birliğe kooperatif açtırmaya uğraştık. Zaman geçtikçe Parti merkeziyle olan iletişim tamamen kopuyor. Çalışmalar durma noktasına geliyor. “Merkezle irtibatın kaybolması bir günde yapılacak işlerin bir haftada, on beş günde yapılmasını icap ettiriyordu. (...) Ne olursa olsun İstanbul’la temas kurmak gerekiyordu ve bu teması benden başka kimsenin kurması mümkün değildi. (...) Kılık değiştirerek, yani saçımı ve sakalımı siyaha boyayarak İstanbul’a hareket ettim. İstanbul’a birçok maceradan sonra vardım ve şehre ayak basar basmaz aldığım ilk gazeteden on beş yıl hapse mahkûm edildiğimizi öğrendim. Birçok büyük güçlükten sonra Sabri yoldaşla temas kurabildim ve hızla Moskova’ya hareket etmem gerektiğini öğrendim. 

Şefik Hüsnü 22 Ağustos’ta Petrof’a “İzmir’de saklanan Nâzım Hikmet’i kaçırtmak için bir yol bulunması emrini vermek üzere bir telgraf gönderilmesi”ni yazsa da, Nâzım bu karardan habersiz, Parti merkeziyle bağlantı kurmak ve yeniden İzmir’e, görevinin başına dönmek üzere İstanbul’a geçmiştir. Fakat İstanbul’da Moskova’ya geçmesi talimatını alır; İzmir’e bir daha dönmez. Moskova’ya geçer geçmez Şefik Hüsnü’ye yazdığı ilk mektupta “mahkemenin kararına kadar vazifemin başında idim” yazar. 

Nâzım son ana kadar görevinin başındadır.

Nâzım’ın İzmir günleri budur ve başından sonuna kadar TKP’nin ona verdiği görevlerin en zor şartlarda dahi yerine getirilmesinden ibarettir.

Yukarıdan Kültürpark ve İzmir…

Yokuşu inmeye başladı. İzmir'in bu zenginler semtinin kapalı pancurlarında, manolyalarında, kiremitlerinde çok sıcak gün ışığından başka kimseler yoktu, bir de karşılarda, aşağılarda İzmir koyu, geniş, durgun, kapalı. Bu koya neresinden girilir? Bu koyun neresinden çıkılır açık denize? Bu sulara 1919'da Yunan donanması demirledi. Yunan orduları bu kıyılardan bastı ayağını Anadolu toprağına İngilizin emriyle ve arpalar biçilip buğdaya başlanırken ve yine burdan 1922 sıcaklarında döküldüler denize, arkalarında yaktıkları şehri bırakarak. Yukarıdan böyle bakılınca, yangın yerleri, şehrin içinde öbek öbek ve karmakarışık boşluklardı. Ahmet, alevlerin arasından İzmir'e giren Türk atlısını gördü. Her nedense bir tek atlıyı, her nedense Adana köylüklerinden bir atlı. Niçin Adana köylüklerinden? Bir elinde al sancak, bir elinde yalın kılıç... 1922 sıcaklarında İzmir'e ilk giren Adanalı atlı şimdi, 1925'te nerelerdedir? Ne yapıyor? Hangi beyin çiftliğinde ırgat? Yarıcı? 

Nâzım 1925’te, onu geri çeviren eniştesinin yanından çıktığında, böyle bir İzmir manzarasıyla karşılaşıyor. Muhtemeldir ki Eşrefpaşa’dan Damlacık Yokuşu’nu kullanarak Konak’a doğru iniyor. İzmir, masaya yayılmış bir harita gibi önünde uzanıyor. 

Gördüğü yangın yerleri, kurtuluştan birkaç gün sonra başlayan ve İzmir’in çok büyük bir bölümünü kül eden İzmir Yangını’nın bakiyesi. Bu alanın önemli bir kısmında, yangından önce Rum ve Ermeni mahalleleri yer alıyordu. Yangından sonra buralar uzunca bir süre moloz yığını olarak kalacak, 1936’da ise 360.000 m2'lik alan üzerine Kültürpark, yani İzmir Fuarı’nın düzenlendiği park kurulacak.

31 Temmuz 1933, Yeni Asır

1920’lerden Kültürpark kurulana kadar alanın nasıl değerlendirileceğine uzun süre karar verilemiyor. Sonra bir gün, İzmir’in önemli yerel gazetelerinden Yeni Asır’da bir yazı çıkıyor. Suat (Yurtkoru) imzalı. Yazar Moskova’da Halkevi sporcularının karşılaşmalarına fahri başkan olarak katılıyor. Heyete Moskova gezdiriliyor. Gezinin duraklarından biri de Gorki Parkı. Yazar parktan çok etkileniyor ve hemen bir yazı kaleme alıyor. İlginçtir ki yazısında Gorki Parkı’ndan “Kültürpark” diye bahsediyor; belki bilmeden Kültürpark’ın isim babası oluyor.

Gezintiye evvela çok mühim bir terbiye ve sıhhat müessesesi olan Kültürpark'tan başladık. Bu muazzam parkın içinde çocuklar ve halk için muhtelif terbiye ve spor müesseseleri yapılmış. Parkın kenarından Moskova Nehri geçiyor. Nehrin üzerinde yüzme ve kürek talimleri için hususi yerler var. Buradaki müesseseleri ayrı ayrı yazmak çok uzun olacak. Hatırımda kalanların isimlerini zikredeyim: çocuk bahçeleri, çocuk mektepleri, Çarlık devrinin yıkılışını gösteren pavyon, tiyatrolar, sirkler, Sovyet sanayinin her sene ne kadar geliştiğini gösteren sergiler, paraşüt ile atlamayı talim eden kule, lokantalar...” 

Bununla da yetinmiyor Suat Bey. İzmir’e döndükten az sonra belediye meclis üyesi seçiliyor. Kültürpark fikrini belediye başkanı Behçet Uz’a açıyor; o da başbakan İsmet İnönü’ye. Olur alınınca Behçet Uz hemen Moskova’ya gidiyor ve bir buçuk ay kadar orada kalıyor. Genç burjuvazi, iktisadi kalkınmayı ve ticareti gözeterek Kültürpark’ın yanına panayırı ekliyor. Uz, Moskova Şehir Meclisi'ne bağlı Sovyet mimar ve şehir plancılarından oluşan bir heyetin çizdiği ilk taslak projeyi ve yerleşim planını koltuğunun altına sıkıştırıp İzmir’e dönüyor. Sovyet uzmanların hazırladığı bu taslak, daha sonra İzmir Belediyesi Fen İşleri birimi ve diğer Türk uzmanlar tarafından İzmir’in yerel şartlarına göre revize edilerek uygulanıyor. Kültürpark ile Gorki Parkı; paraşüt kulesi, dönmedolapları, geniş havuzları, havuzların içinde gezinen kayıklarıyla pek çok ortak özellik taşıyor.  İki devrim eseri. İki kardeş park. Ekim Devrimi’yle Cumhuriyet Devrimi gibi. 

İzmir Fuarı Sovyet Pavyonu - 1955

Takip edilmiştir; gözden kaçıranlara okumalarını öneriyorum: NHKM ve THTM Edebiyat İnisiyatifi konuya dair iki güzel açıklama yaptı. soL sayfalarında Folkart ile ilgili bir derleme haber de yapıldı.

Kültürpark’ın tarihinden bahsediyoruz. Bugünlerde Folkart’ın dokuzuncu kez ana sponsorluğunda açılacak, yine aynı inşaat şirketinin “Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim”den “esinlenerek” hazırladığı sergiye ev sahipliği yapacak İzmir Fuarı’ndan yani.

Nâzım’ın 101 yıl önce baktığı açıdan İzmir’e göz attığımızda, kapkara yangın alanı yerine yemyeşil Kültürpark’ı, Cumhuriyet’in ve sosyalizmin mirasını görüyoruz. Talan etmek üzere göz dikenlere inat, hâlâ yerli yerinde duruyor. Zenginler semtinin panjurları sımsıkı kapalı, kasvetli, ruhsuz evleri yerine ise bugün bu evlerden onlarca metre daha yüksek beton kuleler, İzmir’in böğrüne saplanmış bir hançer gibi yükseliyor. Pek çoğu, Nâzım sergisiyle aynı logoyu paylaşıyor. Kapkara gövdeleri, kapkara camları; aynı ruhsuzluk, aynı kasvetle. 

İddiaları büyük. “Bir bakıma İzmir’e geri dönüş hikâyesi”ymiş sergi. “Böylece hikâye, yüz yıl sonra başladığı yere geri dönmüş oluyor”muş. Öyle diyorlar.

Öncelikle Nâzım, kente geldiği 1925’ten beri İzmir’i hiç terk etmedi. Partisi’nin ve Nâzım’ın yoldaşlarının verdiği sosyalizm mücadelesi bu kenti hiç terk etmediyse, Nâzım da hiç terk etmemiş demektir. Bunu bir köşeye yazmalarını salık veririz.

Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim’in sermaye ağzında cıvıtılmış hikâyesini değil, Nâzım’ın İzmir günlerinin sahicisini anlattık yukarıda: komünist Nâzım’ın sermayeyi memleketten def etmek için bir Parti neferi olarak diğer yoldaşlarıyla nasıl canla başla çalıştığını… 

Nâzım’ı gerçekten “geri” döndürmek istiyorlarsa, restlerini görüyoruz. Biz Nâzım’ın yolundan gitmeye devam edeceğiz. Edeceğiz; çünkü Nâzım İzmir’e yukarıdan bakarken bir şey daha görüyor: “İzmir'e ilk giren Adanalı atlı şimdi, 1925'te nerelerdedir? Ne yapıyor?”

Yanıtını da yine 1925’te Şefik Hüsnü’ye yolladığı mektupta kendisi veriyor:

Netice:

İzmir, coğrafi ve iktisadi durumu ve bunun sonucunda önemli bir işçi merkezi olması bakımından, partimizin en önemli faaliyet alanlarından biridir. İzmir işçileri, İstanbul işçilerine göre bilinç bakımından geri olmalarına rağmen yılgın değildir; kendiliğinden hareketi günden güne artmaktadır. Bu kendiliğinden harekete komünist bir yön vermek lazımdır. 

* Banka bir süre kendi yağında kavrulacak. On yıl kadar sonra ise o kadar güçlü hale gelecek ki, yeni yetme sanayicilerden oluşan genç burjuvaziyi çevresinde toplayacak. Bu zümre “İş Bankası çevresi” olarak anılacak. Kemalizme devletçi, planlamacı, halkçı; kendi deyimleriyle “üçüncü yol”cu bir yol çizmeye çalışan, bunun teorik altyapısını üretmeye soyunan, Yakup Kadri dışında TKP tövbekârlarından oluşan Kadro dergisi işte bu “özel teşebbüs”ü canhıraş savunan “İş Bankası çevresi” tarafından tasfiye edilecek. Yakup Kadri kendini Tiran’da sürgün bulacak. Ayrı bir yazı konusu; fakat 1924’te atılan adımın önemini anlatmak bakımından işlevli.

Kaynakça:

Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim, Nâzım Hikmet, Adam Yayınları, 1987

Parti Tarihi - Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluş Dinamikleri 1. Kitap, Yazılama Yayınevi, 2021

Komintern Belgelerinde Nâzım Hikmet, Erden Akbulut, TÜSTAV, 2002

İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne 1919 - 1926 Cilt 2 ve Cilt 3, Erden Akbulut - Mete Tunçay, Sosyal Tarih Yayınları, 2013

Türkiye’de Sol Akımlar (1908 - 1925), Mete Tunçay, Bilgi Yayınevi, 1978
Türkiye İşçi Sınıfı Ve Mücadeleleri Tarihi, Tüm İktisatçılar Birliği Yayınları, 1976

Zoraki Diplomat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İnkılap Kitabevi, 1955
Türkiye Üzerine Tezler Cilt 1, Tekin Yayınevi, 1985

Yeni Asır Gazetesi, 31 Temmuz 1933

/././

Almanya yeniden silahlanırken Münih silah sanayiinin merkezine dönüşüyor -Yiğit Atılgan- 

Almanya'nın uzun yıllara dayanan güvenlik politikalarındaki köklü değişim ve askerî harcamalarındaki rekor artış, ülkenin sanayi haritasını hızla yeniden şekillendiriyor.

Almanya’nın 2026 bütçesinde Savunma Bakanlığına yaklaşık 82,7 milyar avro ayrıldı. Bundeswehr için oluşturulan özel fonla birlikte ülkenin askerî harcamaları yaklaşık 108 milyar avroya ulaşıyor. Bu dönüşümün önemli merkezlerinden biri ise Bavyera eyaletinin başkenti Münih. Şehir; Airbus gibi köklü havacılık şirketleri ve startup aşamasından “scale-up” aşamasına geçen askerî teknoloji girişimleriyle birlikte Avrupa’nın önde gelen silah sanayii merkezlerinden birine dönüşüyor.

Münih ve çevresi; Airbus Defence & Space ve Leopard tanklarının üreticisi KNDS gibi köklü silah şirketlerinin yanı sıra, yeni nesil askerî teknolojiler geliştiren girişimlerin de odağı konumunda. Münih Ticaret ve Sanayi Odasına göre bölgede yalnızca askerî alanda faaliyet gösteren girişimlerin sayısı son yıllarda ikiye katlanarak yaklaşık 60’a ulaştı. Avrupa’nın en değerli özel teknoloji şirketlerinden biri haline gelen ve askerî alana yönelik yapay zekâ çözümleri sunan Helsing, 16 milyar avroya ulaşan piyasa değeri ve şehrin sokaklarında görülmeye başlayan reklamlarıyla bu büyümenin en görünür örneklerinden biri oldu.

Benzer şekilde, yörünge itiş sistemleri geliştiren Starflight Dynamics, otonom insansız kara sistemleriyle tanınan ARX Robotics ve insansız hava aracı savunma konseptleri üzerine çalışan TYTAN Technologies gibi pek çok girişim, Münih’in sunduğu akademik altyapı, sermaye ve nitelikli insan gücünün yanı sıra devletin sağladığı siyasal ve hukuki destekle hızla büyüyor.

Akademik kurumların askerî araştırmalara açılması, bölgedeki Bundeswehr varlığı, federal düzeyde tedarik süreçlerinin, Bavyera düzeyinde ise inşaat ve planlama izinlerinin hızlandırılması, Münih’i silah sanayii için elverişli bir merkeze dönüştürüyor. Bavyera’da 2024’te kabul edilen “Bundeswehr’i Teşvik Yasası”, gerekli görüldüğünde üniversitelerin orduyla işbirliği yapmasını öngörürken araştırmaların yalnızca sivil amaçlarla kullanılmasını şart koşan “sivil hükümleri” de yasakladı. Nisan 2026’da kabul edilen Savunma Sanayiini Teşvik Yasası ise silah üretimi ve test tesisleri için inşaat ve planlama süreçlerini kolaylaştırdı.

Silah sanayiindeki bu büyüme, Münih’in sivil sanayiinde yaşanan daralmayla aynı döneme denk geliyor. Münih merkezli BMW, 2027 sonuna kadar dünya genelinde yaklaşık 8 bin kişilik istihdam azaltımına hazırlanırken bölgedeki otomotiv çalışanlarının giderek daha fazla askerî teknoloji şirketlerindeki işlere yöneldiği belirtiliyor. Bir yanda otomotiv sektöründe istihdam azaltılırken diğer yanda kamu kaynakları ve devlet siparişleriyle büyüyen silah şirketlerinin işgücü talep etmesi, kentteki dönüşümün sınıfsal boyutunu da ortaya koyuyor.

Airbus’ın silahlanma hamlesi: U760 Ravenstorm

Airbus Defence and Space’ın Münih yakınlarındaki Taufkirchen yerleşkesi, bölgenin yerleşik askerî sanayi altyapısının parçalarından biri. Şirketin Berlin’deki ILA Havacılık Fuarı’nda tam ölçekli maketini tanıttığı U760 Ravenstorm insansız savaş uçağı ise Almanya genelindeki yeniden silahlanma programının en yeni örnekleri arasında yer alıyor.

Airbus’ın insanlı savaş uçaklarıyla ortak görev yapacak şekilde tasarladığı Ravenstorm’un azami kalkış ağırlığı altı ton. Airbus’ın açıklamasına göre yüksek ses altı seyir hızına ulaşması ve 500 kilogramın üzerinde faydalı yük taşıması öngörülen uçak; hava hedeflerine saldırı, kara hedeflerinin vurulması ve elektronik harp görevleri için geliştiriliyor. Şirket, henüz tam ölçekli bir maketten ibaret olan Ravenstorm’u 2030’lu yılların başında kullanıma sunmayı hedefliyor.

Airbus, Ravenstorm’u Almanya’nın askerî teknolojide dışa bağımlılığını azaltacak “egemen” bir Avrupa projesi olarak tanıtıyor. Ancak şirketin 2029’da Alman Hava Kuvvetleri’ne sunmayı planladığı ilk insansız savaş uçağı adımı, ABD’li Kratos şirketinin XQ-58 Valkyrie platformuna dayanıyor. Dolayısıyla teknolojik bağımsızlık söylemi, şimdilik tamamlanmış bir sanayi politikasından çok Airbus’ın Ravenstorm için ortaya koyduğu bir hedef niteliği taşıyor.

Münih’in geçmişinden bugünkü silahlanma dalgasına

Geçmişte Nazi Partisi'nin doğduğu ve “Hareketin Başkenti” (Hauptstadt der Bewegung) olarak rejim için ideolojik bir merkez olan Münih, 1945’e kadar Nazi Partisi yönetimine ev sahipliği yaptı ve aynı zamanda dönemin önemli silah sanayii merkezlerinden biri oldu.

Bugünkü Almanya’nın yeniden silahlanma politikalarıyla Nazi dönemi arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak tarihsel olarak doğru olmaz. Ancak Münih’in geçmişi, kentin yeniden silah sanayiinin merkezlerinden biri haline gelmesini sıradan bir teknoloji ve girişimcilik öyküsü olarak anlatmayı da imkânsız kılıyor.

Bugün kamu bütçesi, üniversitelerin araştırma kapasitesi, planlama mevzuatı ve sivil sanayiden açığa çıkan işgücü silah şirketlerinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenleniyor. Münih böylece yalnızca askerî teknolojilerin geliştirildiği bir şirketler kümesi değil, Almanya’nın ve Avrupa’nın genişleyen savaş ekonomisinin başlıca merkezlerinden biri haline geliyor.

/././

Sömürücü düzenin sığındığı hukuk ve anayasa -Ali Rıza Aydın- 

Kapitalist ve emperyalist dünya yönünden krizler yeni krizlerle ve iç çelişkilerle devam ederken egemenliklerinin ve iktidarlarının cumhuriyet üzerine kavgayla sürdürülmesi için yeni yollar açma konusunda ortaklıklar, yasa ve anayasa girişimleri nehir yatağını hiçe sayan sel gibi akıyor.

Sermaye sınıfı ve siyasal iktidarları krizlerle yaşarken her krizin aşılması için hemen her yolun denenmesi alışkanlığı kapitalizmin/emperyalizmin kitaplarında yazılmaya devam ediyor. Her seferinde de “biz yapar, bozar, yeniden yaparız; sorun da çözüm de seçenek de bizde” havasındalar. Kandırmayı iyi biliyor ve sürdürülebilir kılmakla övünüyorlar.

Hukuk en sıkı sığınakları ve baskı araçları. Nasıl olmasın… “Herkes” ile başlayıp “kanun önünde eşittir”le bitirdikleri, bağlayıcı ve üstün dedikleri anayasalarına yazdıkları cafcaflı tümcelerle bütün eşitsizlikleri bir havuz içine atıp “aynı gemideyiz” nakaratlarıyla sürdürüyorlar sömürülerini. Aynı gemide eşit olma savına kargalar bile gülüyor.

İhale, çalışma, sosyal güvenlik, enerji, özelleştirme, ceza ve usul, yargı mevzuatıyla oynaya oynaya bir yandan mülkiyet transferleriyle zenginleşip diğer yandan emekçileri denetim altında tutup sömürüyü derinleştiriyorlar. Her kriz sömürücüleri daha egemen kılacak hukuk değişiklerini getiriyor ve hukukun üstünlüğü fetişizmi, hukuku sömürünün kılıfı yapmaya devam ediyor.

Bugünlerde, üzerinde en çok oynadıkları seçim hukukunu devreye sokarak bir kez daha uygun tasarım peşindeler. Seçim hukukuyla oynamanın amacı düzen içi siyaseti gerektiğinde korumak gerektiğinde parçalamak ama seçimi siyasal iktidarın zaferiyle sonuçlandırmak; sonuçta genel ve eşit dedikleri seçimlerle, sömürülenlerin oyuyla sömürenleri iktidar yapmak. 

Kısaca genel oy hırsızlığı diyoruz ki genel oy hakkı emekçilerin uzun savaşımları sonucu elde dilen kazanımlardan biri. Burada da hukukun yanına başka bir sömürü kılıfı devreye sokuluyor: demokrasi. 

Bu kılıflı süreç burjuvazinin kurnazlığıyla hemen her dönemde karşımıza çıkıyor. SSCB döneminde, özellikle de İkinci Dünya Savaşından sonra sosyalist düzene özgü birçok hakkın, kurum ve kuralın burjuva devletlerce anayasa ve hukuklarına yerleştirildiği bilinmez değil, saklanmıyor da. Özü, işçi sınıfının sosyalist devrim savaşımlarını kırmak ve sosyalizmin ülkelerine girmesinin önünü kesmek. 

Türkiye’de bu yansımayı geç de olsa 1961 Anayasası ve devam döneminde görüyoruz. Ancak burada da sınıfsal analizle bakıldığında burjuva kurnazlığını görmek olanaksız değil. 1961 Anayasasının özgün durumuna yönelik “olumlu” olarak gösterilen birçok hak ve özgürlüğe karşın dönem, özünde Korkut Boratav’ın nitelendirmesiyle “planlı bir ekonomi politikası” anlayışına yönelerek ekonomiyi yeniden genişleyen bir doğrultuya sokma dönemidir. Diğer deyişle 1950’lerdeki tıkanmanın aşılıp yeniden uyumla içe dönük, dışa bağımlı genişleme dönemidir. 1961 Anayasasını olumlu kılma girişimi devlet ve anayasallıktan öte devrimci savaşımdan gelmiş, o da devlet ve anayasayla, muhtırayla, anarşi adı verilen planlı yöntemlerle, yargıyla, baskıyla, şiddetle, idamlarla bastırılmıştır. 

Hukuka sığınmalar, kimi ara dönemler dışında, hukuksuzlukla gelen 12 Eylül darbesinin 1982 Anayasası öncesinde başlayıp sonrasında devam eden ANAP ve Koalisyonlar dönemlerinde artarak devam etti. Kalıcı darbe adımıysa AKP’yle geldi. Hukuksuzluğun hukuk, kuralsızlığın kural yapıldığı AKP dönemi Anayasa değişiklikleri konusunda da rekorlar dönemidir. 

Dikkat çekilmesi gereken konulardan biri, yenileyerek ve değiştirerek yasal mevzuata el atan AKP’nin durmak bilmez doyumsuzluğudur. Bu kadar oynak, esnek, belirsiz hukuktan -kimi şirketlerin, tarikat ve cemaatlerin, siyasi partilerin mülkiyet değişimlerine, milletvekili, belediye başkanı ve belediye meclisi üyelerinin transferine kolayca el atarak- düzen içi çelişkileri siyasal iktidar yararına, büyük sermaye yararına, tarikat ve cemaatler yararına çevirmek, yasak olanları meşruymuş gibi kanıksatmak hiç zor olmadı. Elbette yargının sınıfsallığını da kullanarak sürdü, sürmeye devam ediyor operasyonlar. Kimi eski dosyaların açılmasıyla adalet geleceği savı kocaman bir yanılsama…

Kapitalist ve emperyalist dünya yönünden krizler yeni krizlerle ve iç çelişkilerle devam ederken egemenliklerinin ve iktidarlarının cumhuriyet üzerine kavgayla sürdürülmesi için yeni yollar açma konusunda ortaklıklar, yasa ve anayasa girişimleri nehir yatağını hiçe sayan sel gibi akıyor. 

Anayasa, Kurulu Meclise ilk dört madde dışında usulüne uygun değişiklik yetkisi vermişken ve Meclis dahil hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanamazken yeni anayasadan söz etme haddi aşan bir durumdur. Ve aslında kapitalizmin ekonomi politiğiyle de uyumsuz değildir. Bu durum AKP’ye transferlerle, birkaç siyasi partinin katılmasıyla meşruluk kazanamayacağı gibi kimi düzen içi siyasi partilerin “AKP’yle anayasa yapılamaz” çıkışıyla da durdurulamaz. Tarih bize gösteriyor ki “durdurulamaz” yerine “durdurulamayabilir” demek mütevazilik değil, sahte mütevazilik olur. 

Seçim kararına ikna edilmiş iktidar ve düzen içi siyaset ortaklığının nereye nasıl yol alacağı konusu egemen sermaye düzeninin seçim zaferine giden yollarla belirlendikçe, bu yollar da değiştirilecek seçim hukukuyla güvence altına alındıkça uzlaşılacak konu bellidir: Kapitalist ve emperyalist düzenle yaşamaya devam.  NATO Ankara zirvesi ile emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin sınır tanımayan işgal ve soykırımları düşünüldüğünde olası bir seçimin “seçimsizliğin” kılıfı olma olasılığı da, yani seçim görünümlü seçimsizliğin yaşanması da hayli yüksek. 

Daha ayrıntılı yazıları gerektiren hukuk ve anayasa konusunun bağlanacağı yer ne AKP ve ortaklarıdır ne de bu Meclis. Artık açık seçik ortada, Yeni Osmanlıcılığa ince ya da kalın bir bağla tutunan veya gözlerini yumanlarla, Cumhuriyet düşmanlarıyla, dinsel ve etnik gericilerle, liberalizme sarılanlarla, NATO’cularla bırakın masaya oturmayı konuşulmaz bile anayasa. Sömürüden kurtulmadıkça, kapitalist/emperyalist düzenin iyi yasa ve anayasa örnekleriyle bile işi olmaz emekçilerin.

/././  

Yavuz-İdrisi kapısında kardeşlik aramak -Alpaslan Savaş- 

Dini ve etnik temelli ittifakların aralayacağı kapıdan içeriye her şey girer de bir tek kardeşlik dışarıda kalır. Bu çok basit bir nedenle böyledir, çünkü sınıflar vardır. Milyonlarca Kürt emekçisi yoksulsa ve başka etnik kökenlerden emekçilerin yoksulluğu bu yoksulluk kadar derinse, bunun nedeni Kürt ya da diğer kökenden başkalarının zenginliğidir.

Kürt sorununun yeni Osmanlıcı bir çerçeveyle güncellenmesine karşı itirazlar artıyor. Sürecin yürütücüleri iktidar ve DEM-Öcalan cephesi ise bu itirazları yüksek perdeden bastırmaya çalışıyor. Öcalan’la görüşme tutanaklarının sızması ve bunun gündem edilmesi eleştirildi. Süreci baltalamaya çalışanların işi dense de esas olarak bazı meselelerin konuşulmasının istendiği anlaşılıyor.

Ne diyor Öcalan? 

“Cumhuriyet ümmeti ve Kürtleri dışladı. Şimdi AKP'yle ümmet, PKK'yle Kürtler geri döndü. Bu ittifak Türkiye devletinin bekası sorununu çözecek ve Ortadoğu'da Türkiye'yi güçlendirecek.”

Erdoğan bu sözleri 30 Ağustos Zaferi kutlamasında “İhtiyacımız olan büyük Türkiye mutabakatıdır” diye teyit ediyor.

İşaret edilen sözde ‘Büyük Türkiye’nin ayrıntılarına yavaş yavaş alıştırmalılar toplumu. Eşit yurttaşlığın İslamcılıkla, devlet bekasının bölgeye yayılmakla mümkün olacağını yedirmeliler, hem Kürt’e hem Türk’e.

Cumhuriyetçiliği mahkûm edip yeni Osmanlıcılığı yükseltenlerin yeni tarihsel referanslara ihtiyaçları var. Arayış, Bahçeli’nin süreç başlarken sarf ettiği ‘iki yüz yıllık ataletten çıkış’ sözleriyle uyumludur. Bahçeli, uyuşukluk dediği zaman aralığına Anadolu’da emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı, kazanılan bağımsızlık ve Cumhuriyet Devrimi'ni de yerleştiriyor. Bu durumda yeni tarihsel referanslarınızın etnik ve dini temellere dayanması kaçınılmaz oluyor.

Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisi ittifakının gündeme getirilmesi tam da bu nedenledir. Geçen yıl AKP’li Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş işaret etmişti bu ittifaka. Dediği şuydu: “1514'te Çaldıran'da o ittifakımız, Anadolu'daki Müslüman toplulukların başının daha dik bir şekilde dolaşmasına, esenlik ve birlik içerisinde birlikte var olmasına neden olmuştur.”

Bundan beş yüz yıl kadar önce Yavuz, İdris-i Bitlisi’ye beyaz bir kağıt veriyor ve “ne istersen yaz” diyor. Beş yüz yıl sonra Öcalan meseleyi “Ortadoğu’nun kapısını aralayan ittifak” diye tutanağa geçiriyor.

Sevgili Orhan (Gökdemir) sözü edilen tarihsel referansın ayrıntılarını hafta sonu soL’da yazdı. Yazdı ki bilinsin, Kurtulmuş’un da Öcalan’ın da bu konuda diyemedikleri var. Yazıyoruz ki tarihsel olgular güncel siyasette herkesin işine geldiği gibi eğilip bükülmesin. Çünkü referans gösterdikleri ittifakın sonucunda Anadolu coğrafyasının gördüğü en büyük Alevi kırımı var.

Alevilerden önceki gün gelen itiraz haklıdır. Yayımlanan bildirgede söz konusu ittifakı “arkaik ve kanlı” olarak nitelediler. Ortadoğu’da stratejik yönelimleri olan ve Sünnilik temelli bir ittifakın beş yüz yıl önceki kırımı tarihsel referans olarak olumlaması daha fazlasını hak ediyor.

DEM Eş Başkanı’nın, itiraz edenlere celallenmesine şaşırmıyoruz. Sözlerinde öfke, aşağılama ve kibir var. Gündemdeki ittifakın tarihsel referansıyla tamamen uyumludur.

Altını çizmeye devam edeceğiz. Dini ve etnik temelli ittifakların aralayacağı kapıdan içeriye her şey girer de bir tek kardeşlik dışarıda kalır. Bu çok basit bir nedenle böyledir, çünkü sınıflar vardır. Milyonlarca Kürt emekçisi yoksulsa ve başka etnik kökenlerden emekçilerin yoksulluğu bu yoksulluk kadar derinse, bunun nedeni Kürt ya da diğer kökenden başkalarının zenginliğidir.

İçeriye gireceğimiz bir kardeşlik kapısıysa aradığımız, onu etnik kökeni ve inancı ne olursa olsun sadece emekçilerin, işsizlerin, yoksullukla ve açlıkla burun buruna yaşamak zorunda kalanların ittifakı aralayacaktır.

/././

Yeni sendikal mücadelenin 4 unsuru -Atilla Özsever-

Önümüzdeki süreçte sendikal mücadele nasıl olmalıdır sorusu şöyle yanıtlanabilir: Emek güçlerini kapsayan ve yön veren merkezi bir odak, yerel sendikal birlikler, kısa, somut bir program ve siyasal hedefi olan bir mücadele anlayışı…

Ülkemizde sendikal hareketin ciddi bir kriz içinde olduğu, daha doğrusu mevcut sendikal yapıların işçi sınıfının mücadelesinde yetersiz kaldığı görülüyor. Konfederal düzeydeki bu yapılarda sendikal bürokrasinin egemen olduğu, sınıf sendikacılığı anlayışının terk edildiği dikkati çekiyor.

Kuşkusuz bunun içsel ve dışsal olmak üzere birçok nedeni var. Öncelikle siyasal iktidarın yarattığı baskıcı ortam, en küçük bir hak arama eyleminin polis şiddetiyle bastırılmak istenmesi, güvencesiz bir çalışma düzeni, yasal anlamda emek karşıtı politikalar, sendikal örgütlenmenin zorluğu, grev hakkının neredeyse kullanılamayışı gibi faktörler, işçi hareketinin mücadelesini iyice zorlaştırıyor.

Keza bu faktörlere patronların acımasız sömürü koşullarını dikte etmesi, düşük ücretler, asgari ücretin ortalama ücret haline gelmesi, çalışanların işini kaybetme korkusu, yoğun işsizlik gibi nedenler de eklenebilir.

Bu arada üretim süreçlerindeki değişim, kitle üretiminden esnek çalışma modellerine geçiş, sadece mavi yakalıların değil doktorların, mühendislerin, avukatların, akademisyenlerin, özetle beyaz yakalı denilen kesimin de proleterleşmiş olması önemli ve yeni bir olgudur.

Ülkemiz açısından nüfusun yüzde 70’inden fazlasının ücretli çalışan hale gelmesi ancak örgütsüzlük ve bu kesimin mevcut sendikal yapılara olan güvensizliği de dikkate alınması gereken bir unsurdur.

1980 darbesinden AKP dönemine

Öte yandan işçi sınıfı tarihinde ister ülkemizde olsun, ister dünyada olsun güllük gülistanlık bir ortam hemen hemen hiç olmadı. Kapitalist sistemin tahakkümüne karşı hep bir mücadele gerekti. 

Türkiye’de özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra emek hareketi güçsüzleştirildi, sendikalar da giderek sistemin uygun bir “aparatı” haline geldiler. İçinde yaşadığımız AKP döneminde de Türk-İş ve Hak-İş yönetimleri “yandaş, iktidarla uyumlu” bir süreç yaşarken DİSK de sınıf sendikacılığı anlayışından, 1980 öncesindeki mücadeleci çizgisinden giderek uzaklaşmaya başladı.

Bununla birlikte ülkemizde sınıf mücadelesi devam ettiği sürece, yerel düzeyde, parçalı, birbiriyle tam bir bağlantı kuramayan ancak daha militan, daha mücadeleci örnekler de söz konusudur.

Ne için mücadele?

Esas sorun; dinci, gerici, faşizan bir rejimin kurumsallaştırılması gündemde iken emek hareketi bütünsel anlamda ne yapmalıdır, bu süreçte nasıl bir mücadele ve örgütlenme anlayışı ile bu rejime karşı çıkılabilir?

Yine demokrasinin, insanca bir düzenin, cumhuriyetçi, bağımsız bir Türkiye’nin inşası nasıl mümkün olabilir, işçi sınıfı örgütlerinin buradaki görevi nedir gibi sorulara yanıt bulmak da gerekiyor.

Tarihsel örnekler

Yeni bir sendikal mücadelenin unsurlarını ortaya koymadan önce ülkemizdeki tarihsel örneklere kısaca değinmekte yarar var. 

Kuşkusuz ilk akla gelen örnek; 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişidir. İşçi sınıfı burada ücret meselesi değil sendikal hak ve özgürlüklerini korumak için harekete geçmiştir. Sendikal örgütlenmeyi sınırlayan yasaya karşı DİSK’in başlattığı eyleme Türk-İş ve bağımsız sendika üyesi işçiler de katılmış, dönemin devrimci gençliği, aydınları aktif bir destek vermiştir.

Sonuç itibarıyla eylem yoluyla sendikal birlik sağlanmış, birleşik mücadele sınıfın gücünü artırmıştır. Keza direnişin örgütlenmesinde işyeri komiteleri ve öncü işçiler önemli görevler üstlenmiştir. Eylemin en önemli eksikliği ise, bu mücadelenin siyasal sonuçlar üretmesine öncülük edecek bir siyasal öznenin (bir sınıf partisinin) yokluğudur.

1989 Bahar Eylemleri de, 12 Eylül rejiminin yarattığı ve Özal (ANAP) iktidarının sürdüregeldiği yoksullaşmaya yönelik büyük bir tepkidir. Eylemlerin sonucunda yüzde 140 oranındaki toplu sözleşme zammı ile önemli haklar sağlanmıştır.   

Arkasından yapılan 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü de, geniş halk desteği ile dönemin iktidarını geriletmiş, önemli haklar elde edilmiştir. Sürecin sonunda ANAP iktidarını kaybetmiş, sendikal yapılarda da (Türk-İş’te) mücadeleci yönetimler iş başına gelmiştir.

Yine bu çerçevede 2010 yılındaki TEKEL direnişini sayabiliriz. Son dönemde de DİSK üyesi Birleşik Metal-İş Sendikası’nın grev yasaklarına karşı fiili grev yaparak haklar elde etmesi de, sınıf mücadelesinin önemli bir örneğiydi. 

Günümüzdeki durum

Bugün için Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın Ankara’da yaptığı eylemler, özel okul öğretmenlerinin taban ücret mücadelesi, Migros’taki direniş, tekstil işkolundaki bağımsız sendika BİRTEK-SEN’in Antep ve diğer işyerlerindeki mücadelesi, ilk elde akla gelen sınıfsal eylemlerdir.

Ancak bu eylemler ve mücadele, o işyeri, işkolu ya da bölgeyle sınırlı kalıp bütünsel bir mücadeleye, emek hareketinin bütününü kapsayacak, ekonomik ve siyasal sonuçları olabilecek bir sürece evrilemiyor.

Yine günümüzde madencilerin direnişinde görüldüğü gibi yeni sendikal haklar için değil hak edilmiş ücretlerin ödenmemesi nedeniyle eylemlere başvurmak zorunda kalınıyor.   

Yeni mücadelenin 4 unsuru

Özetle tüm bu olayları ve verileri ortaya koyduktan sonra yeni bir sendikal mücadelenin unsurlarını da şöyle ifade edebiliriz:

Öncelikle emek hareketinin bütünlüğünü sağlayacak, yerel düzeydeki deneyimlerden ders çıkartan ve işçi mücadelesine yön verebilecek merkezi bir odağa ihtiyaç vardır.

Bu merkezi odağın yapısı bürokratik bir kurumsallaşma değil daha ziyade esnek ve yatay ilişkilere uygun bir yapı olabilmelidir. Bu odakta, yerellerde mücadeleci sendikal anlayışı benimseyen ve pratikte de bu mücadelenin içinde olan unsurlar yer alabilir.

Örneğin merkezi odakta Gebze Sendikalar Birliği, Bağımsız Maden-İş, DGD-SEN, BİRTEK-SEN, Birleşik Metal-İş gibi meşru ve fiili mücadele içinde yer almış emek örgütlerinin temsilcileri bulunabilir.

Yerel sendikal birliklerin önemi

Bu merkezi odağın yerellerde işyeri komiteleri, sendika şubesi bağlamında da örgütlenmeleri olmalıdır. Ülkemiz tarihi açısından 31 Aralık 1961’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin Saraçhane Meydanı’nda düzenlediği ve 100 binden fazla insanın katıldığı miting önemli bir dönüm noktasıydı.

Saraçhane mitingi sonrasında 274 ve 275 sayılı sendikal yasaların çıkması sağlanmıştır. Burada İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin işlevi son derece önemlidir. Keza 1989 Bahar Eylemleri sonrasında kurulan ve 37 yıllık bir geçmişi bulunan Gebze Sendikalar Birliği de, bölgesinde Türk-İş, DİSK, Hak-İş, KESK gibi emek örgütlerinin yerel şubelerinden ve emekli dernekleriyle TMMOB gibi meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşmaktadır.

Gerek merkezi, gerekse yerel düzeydeki örgütlenme modellerinin işçi, kamu çalışanı, emekli, mühendis, mimar, hekim, işsiz, beyaz yakalı gibi birçok kesimden insanı bünyesinde bulundurmasında yarar vardır.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi işyeri komitelerinin 15-16 Haziran 1970 direnişinde ve 89 Bahar Eylemleri’ndeki rolü büyüktür. Öncü işçiler ve işyeri komiteleri, bu tür örgütlenme modellerinin temelini oluşturmalıdır.

Program ve siyasal hedef

İşçi sınıfının birlikteliği, işyerlerinden başlayarak fiilî ve meşru mücadelelerin birleştirilmesi ve bu sürecin de ortak bir sınıf programının yaratılmasıyla mümkün olabilir. Ortak sınıf programı, somut sorunlar üzerinden fazla uzun olmayan bir çerçevede olmalıdır.

Örneğin böyle bir programda, insanca bir asgari ücret, vergi adaleti, emekliye yeterli maaş, sendikal örgütlenmede barajların kalkması, grev yasaklarına son gibi maddeler yer alabilir.

İşçi sınıfının ekonomik mücadelesi yeterli değildir, ekonomik mücadeleyle siyasal mücadelenin birleştirilmesi ve sonuçta düzen değişikliğini öngören bir siyasal hedefin bulunması da son derece önemlidir. Sınıfın sendikal mücadelesinin ancak bu süreçleri yaşayabilmesiyle emek hareketi toplumdaki öncülük görevini yerine getirmiş olur…  

Şükran Soner’e veda

Değerli gazeteci, bizim alanın, emek dünyasının duayenlerinden Şükran Soner’i 1 Eylül 2026 sabahı kaybettik. Çok üzüldüm. Kendisi ile birçok işçi olayında, sendika kongresinde birlikteydik.

Şükran Soner, benim “Türkiye’de Basın Çalışanlarının Sorunları ve Sendikanın Rolü” başlıklı doktora tezime de katkı yapmış bir kişidir. Holding sahibi medya patronlarının kimi gazetecilerle ilişkisini, bu tür gazetecilerin patronların ticari çıkarlarını nasıl koruduğunu somut örnekler üzerinden anlatmıştı.

Soner, sadece emek haberciliği yapan bir gazeteci değil aynı zamanda basın çalışanlarının örgütlerinde yönetici olarak bulunmuş, TGS’nin (Türkiye Gazeteciler Sendikası) genel başkanlığını yapmış, TGC’nin de (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti) Onur Kurulu üyesi görevini ifa etmişti. 

Şükran Soner’in kitapları, araştırmaları, bu alandaki gazetecilere, akademisyenlere, çalışanlara da önemli bir kaynak olacaktır. Anısına saygıyla…

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Eylül 2026-

İdris Naim Şahin ve “tahsisli plaka” mevzusu -Tolga Şardan-  Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in Süleymancılar soruşturmasında ifade ve...