5 Ekim 2026 Pazartesi

soL "Köşebaşı + Gündem" -5 Ekim 2026-

'Millî güvenlik' bahaneli sansür dalgası genişliyor: 88 X hesabına daha engelleme 

Sosyal medyada "millî güvenlik" kılıfıyla uygulanan karartma genişliyor. Aralarında erişim engellerini raporlayan İFÖD, eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu ve gazeteci Yiğit Uzun'un da olduğu en az 88 X hesabı erişime engellendi.


Sosyal medyada bir süredir devam eden hesap engelleme kararları tam gaz devam ediyor.

Şimdi de en az 88 X hesabı erişime engellendi ve çoğu X tarafından Türkiye’den görünmez kılındı.

Erişim engelleme kararlarını izleyip belgeleyen İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) X hesabı da "Millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması" iddiasıyla erişime engellenen hesaplardan biri oldu.

Erişime engellenen 88 hesap arasında eski YARSAV Başkanı ve emekli yargıç Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun ve fon skandalıyla gündemde olan Fatma Betül Sayan Kaya'nın ailesi adına kayıtlı mal varlığına yönelik yeni iddiaları gündeme getiren gazeteci Yiğit Uzun'un da hesapları bulunuyor. 

Sansür dalgası genişliyor

En az 88 hesaba getirilen erişim engeli, son günlerde giderek genişleyen sosyal medya sansürünün yeni halkası oldu.

Son aylarda basın kuruluşlarından siyasi partilere, aydınlardan sanatçılara binlerce hesap "milli güvenlik" bahanesiyle Türkiye'den görünmez kılındı.

Bu süreçte soL Haber de sansürün hedefi oldu. soL'un X hesapları da 4 defa erişime engellendi.

***

AKP milletvekili Serkan Bayram çark etti: 'Maksadımı aştım' dedi, Erdoğan’dan ‘helallik’ istedi 


Fon krizi sonrası yaptığı eleştirilerle dikkati çeken AKP milletvekili Serkan Bayram çark ederek “Özellikle devam eden hukuki süreçler, kişiler ve kurumlar hakkında kesin hüküm ifade eden değerlendirmelerde bulunmam isabetli olmamıştır” dedi. Bayram, Erdoğan’dan “helallik” istedi. 
https://haber.sol.org.tr/haber/akp-milletvekili-serkan-bayram-cark-etti-maksadimi-astim-dedi-erdogandan-helallik-istedi

***

Ümraniye'de Japon kültür festivaline tekbirli saldırı 

Ümraniye'de Japon kültürü, anime ve sanatını tanıtmak amacıyla düzenlenen Konohafest'e, bir grup tekbir getirerek saldırdı. Festival iptal edildi.


İstanbul Ümraniye'de 3-4 Ekim tarihlerinde düzenlenen Japon kültürü, anime ve sanatını tanıtmak amacıyla düzenlenen Konohafest'e, tekbir getirerek ilerlediği belirtilen bir grup saldırdı. Aralarında çocukların da bulunduğu katılımcılar ve aileler fiziksel saldırının hedefi olurken, saldıranlara polis müdahale etti. Arbedenin yaşandığı olayda, festival alanındaki bayraklar, stantlar ve etkinlik ekipmanları zarar gördü. Sözcü TV muhabiri Nedim Bayhan'ın aktardığına göre polisin müdahalesiyle grup alandan uzaklaştırılırken festival, katılımcıların güvenliği gerekçesiyle sona erdirildi. https://twitter.com/i/status/2106749262411231620

***

Atamay işçileri üç büyük kentte Tommy Hilfiger’ın kapısına dayandı: 'Sözünü tut, hakkımızı öde' 


Tommy Hilfiger için üretim yapan Atamay Tekstil işçileri, ödenmeyen ücret ve tazminatları için bugün İzmir, İstanbul ve Ankara’da eşzamanlı eylem gerçekleştirdi. İşçiler, kendilerine verilen ödeme sözünün tutulmasını istedi.

Tommy Hilfiger markası için üretim yapan Yeşim Tekstil’in fason firması Atamay Tekstil’in 2024 Aralık ve 2025 Ocak aylarında fabrikanın aniden kapatılmasının ardından maaş, kıdem ve ihbar tazminatı ile izin ücretleri ödenmeyen işçiler, bugün üç büyük kentte Tommy Hilfiger mağazaları önünde bir araya geldi.

İşçiler İzmir’de İstinyePark AVM, İstanbul’da Cevahir AVM ve Ankara’da Armada AVM’de bulunan Tommy Hilfiger mağazaları önünde eşzamanlı eylem yaptı.

'Onların serveti büyüdü, bizim ekmeğimiz küçüldü'

İzmir’deki eylemde Atamay Tekstil’de çalışan işçiler adına konuşan Ayşe, fabrikanın patron tarafından, “İş yok” denilerek bir günde kapatıldığını ve maaş, kıdem ile ihbar tazminatlarının ödenmediğini söyledi.

Patronların asgari ücrete yakın ücretlerle işçileri kölelik koşullarında çalıştırdığına dikkat çeken Ayşe, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:  Bizler, fasonda çalışan binlerce tekstil işçisi gibi asgari ücrete yakın ücretlerle çalıştırıldık. Yıllarca Tommy’yi, Yeşim’i, Atamay’ı zengin ettik. Hepsi bizim sırtımızdan servetlerine servet kattı. Bizler ise en hafif tabiriyle açlıkla boğuştuk. Özetle, biz onların servetlerini büyüttükçe onlar bizim ekmeğimizi küçülttüler. Şimdi de maaş, izin, kıdem ve ihbar tazminatlarımızı vermiyor, bizi yok sayıyorlar. Alacaklarımız patronlar için ‘üç kuruş’ olabilir. Bizim için bazen elektrik faturamızı ödemek, bazen bir çocuk bezi almak, bazen bayramda çoluk çocuğumuza bir bayramlık almak, bazen de soframıza koyacak bir ekmek parasıdır. Hakkımız olanı alana kadar mücadeleden geri durmayacağız.”

'Tommy mağazalarını çalışamaz hale getireceğiz'

Patronların Ensesindeyiz (PE) Ağı adına açıklama yapan Çağlar Özkan ise Tommy Hilfiger’ın geçtiğimiz yıl 909 milyar dolar kâr açıkladığını hatırlatarak, işçilerin hakkını gasp edenlere tepki gösterdi.

Bu eylemin ikinci uyarı olduğunu vurgulayan Özkan, şöyle konuştu: İçeride gördüğünüz kıyafetleri diken, Tommy Hilfiger için yıllarca çalışan işçiler bugün burada haklarını, kıdem tazminatlarını ve ihbar tazminatlarını istiyor. Tommy Hilfiger geçtiğimiz yıl 909 milyar dolar kâr açıkladı. Burada toplanan işçilerin toplam alacağının 60 bin katını kazandılar. Bu parayı işçi kardeşlerimizin sırtından kazandılar. Şimdilik AVM’lerdeki Tommy mağazaları kapalı. Bir sonraki uyarıda üç değil beş, beş değil yedi; yarım saat değil, saatlerce, günlerce bu mağazaların açılmamasını göze alacaklar. Ya da bu işçilerin haklarını hemen teslim edecekler. Burada söz veriyoruz: Tommy mağazalarını çalışamaz hale getireceğiz. Tek bir kuruşumuzu bile, çocuklarımızın ekmeğinin tek bir kuruşunu bile ne Tommy’ye ne Yeşim’e ne de başka patronlara bırakacağız.”

'Emekçiler bir söz verirse o sözü tutarlar'

Ankara’daki eylemde konuşan Patronların Ensesindeyiz Ağı Temsilcisi İlter Arslaner, yaptığı konuşmada “Bizler yıllardır Tommy Hilfiger için üretim yapan Yeşim Tekstil’in fason firması Atamay Tekstil işçileri adına buradayız. Geçtiğimiz yıl Atamay patronu iş yok diyerek fabrikayı kapatma kararı aldı. Atamay patronu işten çıkarmalar sonrasında işçi kardeşlerimizin maaşlarını ve tazminatlarını ödemeden kayboldu. Şimdi başka bir yerde işçilerden çaldıklarıyla patronluk yapmaya devam ediyor. Atamay işçileri hakları için mücadele etmeye söz verdiler. O sözü yerine getirmek için buradayız. Bu ülkenin emekçileri söz verirse o sözü tutarlar, patronlara benzemezler” dedi.

'Bütün Tommy Hilfiger mağazaları eylem alanıdır'

İstanbul’da Cevahir AVM önünde yapılan eylemde Patronların Ensesindeyiz Ağı adına konuşan Mert Doğan ise şunları söyledi: Tommy Hilfiger’deki ürünleri üreten işçilerin hakkını ödemeden binlerce liraya o ürünleri satanların kapısının önünde sözümüzü söylemek için buradayız. Sadece bugün değil, tüm Tommy mağazalarında haklarımızı arayacağız. Bir kez daha ilan ediyoruz. Bizden çaldıklarını geri alana kadar bütün Tommy Hilfiger mağazalarını eylem alanı yapmaya devam edeceğiz.”

34 işçi haklarını aldı, ikinci grubun mücadelesi sürüyor

Atamay Tekstil’de çalışan işçilerin mücadelesi daha önce de kazanımla sonuçlanmıştı. Aynı fabrikada çalışan 34 işçi, yürüttükleri örgütlü mücadele ve eylemlerin ardından tüm alacaklarını aldı. Ancak ikinci grup işçilerin ücret ve tazminat alacakları ödenmedi.

İkinci grup işçiler, Patronların Ensesindeyiz (PE) Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı’nda bir araya gelerek haklarını almak için mücadeleye başladı.

İşçilerin daha önce yaptıkları açıklamalara göre Tommy Hilfiger yetkilileri, tüm hakların ödeneceğine ilişkin söz verdi. Ancak toplam alacakların yalnızca yüzde 6'sını oluşturan yıllık izin ücretleri gerekçe gösterilerek ödeme süreci tıkandı. Bunun üzerine işçiler yeniden eylem kararı aldı.

'Bütün Tommy mağazalarını direniş alanına çevireceğiz'

İşçiler, eylem öncesinde yaptıkları çağrıda haklarını alana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini duyurmuştu.

Patronların Ensesindeyiz tarafından yapılan açıklamada, “Atamay Tekstil işçileri olarak haklarımızı alana kadar bütün Tommy Hilfiger mağazalarını direniş alanına çevireceğiz” denilmişti.

Atamay işçileri daha önce de Tommy Hilfiger mağazası önünde yaptıkları eylemde, yıllarca markanın ürünlerini ürettiklerini ancak emeklerinin karşılığını alamadıklarını dile getirmişti. 13 Eylül'deki eylemde konuşan işçi Ramazan Karakaş, “Boyun eğmedikçe kazanacağız” diyerek mücadelelerinin süreceğini belirtmişti.

Atamay işçilerinin mücadelesi, Tommy Hilfiger markasının yanı sıra üretim zincirindeki Yeşim Tekstil ve fason üretim düzenine de dikkat çekiyor.

İşçiler, hakları ödenene kadar mücadeleye devam edeceklerini belirtiyor.

***

Dönüş sinyalleri artarken: AKP'nin eski mafyası Sedat Peker aslında kimdi ve neden üstü çizilmişti?

BAE'deki tecridin biteceğine yönelik sinyaller MHP'nin "vatanına kavuşacaktır" sözleriyle kuvvetlenirken, Sedat Peker de "halkla ilişkiler" kampanyasını sürdürüyor. İnsanlara yardım eden, tonlarca mamayla "hayırsever" imajı çizen Peker aslında kimdi ve bir dönem sistemin içindeyken neden harcanmıştı?

Ülkücü mafya lideri Sedat Peker'in uzun süredir devam eden Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki "dijital tecridi" ve yurtdışı "serüveni" sona mı eriyor?

Mafya-siyaset-sermaye üçgeninin en çarpıcı figürlerinden biri olan Peker’in dönüşüne dair en net sinyal, geçtiğimiz günlerde bizzat Cumhur İttifakı cephesinden, MHP'den gelmişti. MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, Peker'i "değerli bir dava ve gönül adamı" olarak tanımlamış, Devlet Bahçeli'nin "ülküdaşımızdır" sözlerini hatırlatarak "Allah izin verirse yakında kendisi ve ailesi de vatanımıza kavuşacaktır" demişti.

Siyaset cephesinde dikkat çekici gelişmeler yaşanırken, Peker'in gövde gösterileri de devam ediyor. Dün dolaşıma sokulan yeni bir videoda, Peker adına başlatılan "Türkiye Geneli Mama Seferberliği" adı altında devasa bir halkla ilişkiler faaliyeti sergilendi. 

Videoda, üzerinde Peker'in baş harflerinin ve "Bir Umuttur Yaşamak" sloganının bulunduğu Türkiye forması giydirilmiş bir köpek ile "Reis Sedat Peker" yazılı devasa pankartlar yer aldı. Sedat Peker'in, Türkiye genelinde başlattığı "yardım seferberliği" kapsamında barınaklara 100 ton daha köpek maması gönderdiği ve son sevkiyatla birlikte yapılan toplam mama yardımının 450 tona ulaştığı belirtildi.

Ancak videoda asıl dikkat çeken detaylardan biri arka planda kullanılan şarkı oldu. Peker'in Türkiye'ye döneceğine yönelik iddiaların arttığı dönemde, söz konusu videoda Pinhani'ye ait "Hele Bi Gel" şarkısı kullanıldı.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-10/ssstwitter.com_1791122243629.mp4

Mafyanın, yoksullaştırılan veya çaresiz bırakılan toplumsal kesimler üzerinde "hayırseverlik" şemsiyesiyle meşruiyet kurma çabası Türkiye için yeni bir olgu değil. Sedat Peker de bu "iyiliksever kabadayı" imajını sistematik bir biçimde kullanmaya devam ediyor. Kimi zaman yoksul mahallelere tırlarla dağıtılan erzak kolileriyle, kimi zaman sosyal medyada kendisinden yardım isteyenlere gönderilen nakdi yardımlarla, kimi zaman ise kan bağışı kampanyalarıyla boy gösteriyor. 

Devletin sosyal yüzünün tasfiye edildiği, adaletin ve güvencenin piyasalaştığı bir düzende; yeraltı ekonomisinden elde edilen devasa servetin ufak bir kısmının "sadaka" olarak dağıtılması Peker'in yaratmaya çalıştığı imajı her geçen gün güçlendiriyor.

Peki ama, "patili dostlara" yüzlerce ton mama gönderen, çektikleri videolarla kendisinden yardım isteyen insanları yanıtsız bırakmayan, kendisine atfedilen "Bir umuttur yaşamak" sloganıyla her geçen gün ünlenen ve iyilik meleğiymiş gibi lanse edilen Sedat Peker aslında kimdi ve neden üstü çizilmişti?

90'ların karanlık sokaklarından çıkan bir figür

Geçmişe dönüp bakıldığında, Peker'in hikayesi Türkiye'de mafya-devlet-siyaset ilişkilerinin nasıl şekillendiğinin en net özetlerinden birini sunuyor.

Peker, şimdilerde yaratmaya çalıştığı imajın aksine, adını 1990'ların karanlık ikliminde duyurmuştu. O dönem Türkiye'sinde Mehmet Ağar gibi isimler "büyük siyaset" tablosunda faili meçhullerle anılırken, 1971 doğumlu Peker kendi sokağında yer tutmaya çabalıyordu. 

Kamuoyunda adının öne çıkması, 1997 yılında yaşanan iki cinayet dosyasıyla oldu. Rize'de "kaçakçı" Abdullah Topçu'nun ve Ortaköy'deki She Bar'da çalışan barmen Oğuz Atak'ın öldürülmesi olaylarında yargılandı. Adamları hapse girerken Peker işin içinden sıyrılmayı başardı. Dosyası kabarıp hakkındaki haberler arttığında çareyi yurtdışına çıkmakta bulan Peker, 1998 yılında Emniyet güçleriyle "uzlaşarak" özel uçakla Türkiye'ye döndü ve bunca suçlamaya rağmen sadece sekiz ay cezaevinde yattı.

Ardından AKP-Cemaat ortaklığıyla başlatılan Ergenekon operasyonu devreye girdi ve bu operasyona kamuoyunda destek bulmak için bazı “kirli isimler” soruşturmaya dahil edildi. Bu kirli isimlerden biri de Peker oldu ve Ergenekon operasyonuna dahil edilerek hapis cezası aldı. Ancak Peker'in asıl sıçraması, 2014 yılında bu davadan tahliye edilmesiyle başladı.

AKP'nin 'resmi' mafyası: Kan banyosu tehditlerinden polis korumasına

Cezaevinden çıkar çıkmaz "ülkemizdeki pozitif olan gelişmelerle uyum sağlayarak devam edeceğiz" diyen Peker, çok geçmeden AKP'nin sokaktaki gayriresmi vurucu gücü olarak konumlandı. Geçmişte Cemaat'e "himmet" ve bağış aktardığını bizzat itiraf eden Peker, yeni dönemde rotasını hızla Saray'a çevirdi.

2015 yılı, bu "uyum" sürecinin zirvesi oldu. Dönemin AKP sosyal medya direktörü Taha Ün'ün düğününde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile el sıkışan Peker, bu kareyi toplumdaki "normalleşme" konumunun bir kırılma anı olarak tanımladı ve Erdoğan'a minnettar kalacağını ilan etti. 

Peker artık devletin muteber bir figürüydü. O kadar ki, şehirlerarası seyahatlerinde Emniyet Müdürlüğü tarafından kendisine resmi polis eskortu ve koruma aracı tahsis edildi.

Bu resmi koruma kalkanının altında muhalefete yönelik ağır tehditler de ardı ardına geldi. Rize'de "teröre lanet" adı altında düzenlediği ve Erdoğan'a destek verdiği mitingde, iktidar karşıtlarını "oluk oluk kanlarını akıtacağız" diyerek tehdit etti. Barış İçin Akademisyenler bildirisini imzalayanları ise "Kanlarınızla duş alacağız" sözleriyle açıkça hedefe koydu. Erdoğan'a "diktatör" diyenleri en yakın bayrak direklerine ve ağaçlara asmakla tehdit eden de yine oydu. 2019 seçimleri öncesi daha da ileri giderek Cumhur İttifakı destekçilerine "silahlanın" çağrısı yaptı.

Tüm bu şiddet çağrılarına ve açık tehditlerine rağmen yargı ona dokunmadı; açılan davalardan "suçun yasal unsurları oluşmadığı" gerekçesiyle beraat etti, hatta mahkeme kararının gerekçesinde "terör örgütlerine karşı devletin ve milletin yanında olmak" ifadeleriyle adeta tebrik edildi.

Suriye'ye de el attı

Peker sadece içeride değil, dışarıda da iktidarın politikalarının sahadaki en hevesli destekçisi oldu. 

Suriye'deki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) mensuplarına üzerinde kendi isminin baş harfleri bulunan çelik yelekler, telsizler ve dronlar taşıyan tırlar dolusu yardım gönderdi. 

2015 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ambleminin de bulunduğu bir kurultayda kendisine "Dünya Türklüğü Hakan'ı" unvanı layık görüldü. 2017'de ise iktidar medyasının ve CHP'li Beşiktaş Belediyesi'nin sponsorluğunda düzenlenen bir törende "En hayırsever iş adamı" ödülünü aldı. 

Erdoğan'a hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alınan eski bir AKP'li vekili karakolda darp ettirdiği iddiaları ve Akit gazetesinin iftar sofralarında ağırlanması, onun o dönemki dokunulmazlığının sembolleri oldu.

İttifaklar değişirken: Neden üstü çizildi?

Peki, AKP için mitingler düzenleyen, 2018 seçimlerinde "ölümüne Cumhur İttifakı" diyerek oy toplayan Peker neden bir anda "istenmeyen adam" ilan edildi?

Cevap, iktidar bloğundaki güç kaymalarında ve ittifakın yeni ortaklarında gizliydi. Cemaat ile ortaklığın bitişi ve 15 Temmuz sonrası atmosferde, MHP'nin siyasi ağırlığı arttı, yeni bir iş bölümüne gidildi. AKP'nin sokakta bıraktığı boşluğu Mehmet Ağar ve ülkücü mafya Alaattin Çakıcı ekibi devralmaya başladı. Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun da bu yeni ekibin yanında yer aldığı iddiaları, Peker'in sistem dışına itilmesini hızlandırdı.

MHP himayesinde tahliye edilen Çakıcı güçlenirken, Peker için çember daralmaya başladı. Çakıcı'nın adamları tarafından açıkça "Seni Erdoğan bile koruyamaz, devlet seni alacak" diye tehdit edilen Peker, tasfiyenin yaklaştığını 2018'in sonlarında fark etti. O dönem yaptığı bir açıklamada, birilerinin devleti ve polisi kendisine düşman etmeye çalıştığını söylemeye başladı.

Nihayetinde Ağar-Çakıcı hattının devlet içinde tahkim edilmesi, Peker'in iddiasına göre Pelikan grubu ve dönemin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın da kendisini hedefe koymasıyla ipler koptu. 

2020 yılına gelindiğinde artık gözden düşmüştü; planlara göre yeniden cezaevine girmesi ve yeni bir döneme kadar susması gerekiyordu. Ancak içeriden sızdırılan bir bilgi sayesinde operasyon yapılmadan hemen önce yurtdışına kaçtı.

Başlangıçta Karadağ'dan "üniversite okumaya geldim" gibi bahanelerle durumu kurtarmaya, devlete ve iktidara sadakat mesajları vermeye çalıştı. Ancak bu hamlelerin karşılık bulmadığını anladığında strateji değiştirdi ve Berat Albayrak'ı, Mehmet Ağar'ı ve Pelikancıları doğrudan hedef alan ifşaat videolarıyla bir savaş başlattı.

Bugün Pinhani'nin müzikleriyle ve barınaklara gönderilen tonlarca köpek mamasıyla makyajlanan o "iyiliksever kabadayı" imajının arkasında; 90'ların karanlık infazlarından AKP döneminin mafya-siyaset ortaklığına uzanan karanlık bir geçmiş yatıyor. 

MHP'den gelen son destek açıklamaları ve yürütülen halkla ilişkiler çalışmalarının, Peker'in "hele bi gelmesine" ne kadar yardımcı olacağını süreç gösterecek.

***

Pancar üreticilerinden Eskişehir Şeker Fabrikası önünde eylem: 'Ya burada öleceğiz ya da istediğimizi alacağız'-Bartu Can-


Eskişehir Şeker Fabrikası'na pancar taşıyan üretici ve nakliyeciler, mazot, gübre ve tohumdaki fiyat artışlarına karşın nakliye ücretlerinin maliyeti karşılamadığını belirterek eylem yaptı. Üreticiler, ekimden önce fiyat açıklanması ve kalıcı çözüm mekanizması talep etti. soL'a konuşan üretici "Bizi nefret ettirmek istiyorlar. Yaptırmamak istiyorlar. Bize 'ekmeyin' desinler, biz de başımızın çaresine bakalım. Bu kadar olmaz" dedi.

Eskişehir Şeker Fabrikası'na pancar taşıyan üretici ve nakliyeciler, artan girdi maliyetleri karşısında belirlenen nakliye ücretinin giderleri karşılamadığını belirterek eylem yaptı. Üreticiler mazot, gübre ve tohum fiyatlarının yükseldiğini, buna karşın nakliye için belirlenen ücretlerin yakıt masrafını bile karşılamadığını söyledi. Sorunların her kampanya döneminde yeniden yaşandığını belirten üreticiler, pancar fiyatının ekimden önce açıklanmasını ve üretici, nakliyeci, sanayici, meslek odaları ve uzmanların bir araya geleceği kalıcı bir çözüm mekanizması kurulmasını istiyor.

Maliyetler katlandı

Yıllardır bu işi yaptığını söyleyen pancar üreticileri, yaşanan sorunların yalnızca bu yılın meselesi olmadığını belirtiyor. soL'a konuşan üreticilerden Süleyman Yıldız, "Bu kurum var olduğundan bugüne kadar bu sıkıntılar arta arta bu noktaya geldi. Bu artık bizim buramıza kadar geldi dayandı" dedi.

Mazot, gübre ve tohum fiyatlarındaki artışa dikkat çeken üretici, geçen yıl yaklaşık 27 lira olan DAP (Diamonyum Fosfat) gübresinin bu yıl 50 liraya, 21 lira olan tohumun ise 40 liraya çıktığını belirtiliyor.

'Fiyatları neye göre belirlediniz?'

Nakliye ücretlerinin de maliyetleri karşılamadığını belirten Süleyman Yıldız "Fiyatları neye göre belirlediniz? Hangi kurumla, hangi firmalarla çalıştınız? Bize verdiğiniz fiyat bu işi karşılamıyor. Mazotumu karşılamıyor, emeğimi karşılamıyor" sözleriyle yaşananlara tepki gösterdi. Fiyatların ekimden önce açıklanmasını talep eden Yıldız, üreticilerin ne kazanacağını bilmeden üretime başladığını söyleyerek "Her sene emeğimiz çalınıyor" dedi.

Süleyman Yıldız

'Ya bu sorunu çözelim ya da bize ekmeyin desinler'

Sorunların her dönem yeniden ortaya çıktığını belirten Süleyman Yıldız ziraat odaları ve ilgili kurumların sürece dahil olması gerektiğini ifade etti. Yıldız, "Üretici gelsin otursun masaya, bu işin uzmanları gelsin. Oturalım, konuşalım. Biz bunu istiyoruz" diye konuştu.

Pancar üretiminin ailelerinde kuşaklar boyunca sürdüğünü, bu nedenle üretimden vazgeçmenin kolay olmadığını belirten Yıldız "Bizi nefret ettirmek istiyorlar. Yaptırmamak istiyorlar. Bize 'ekmeyin' desinler, biz de başımızın çaresine bakalım. Bu kadar olmaz" diyor.

soL'a konuşan üreticilerden Süleyman Yıldız, yaklaşık 60 yaşında olduğunu ve 45 yıldır bu işin içinde bulunduklarını belirterek, "Bu iş ata mesleğimiz. Ya öleceğiz ya bu işi sonlandıracağız dememizin sebebi bu. Bu artık bizim buramıza kadar geldi, dayandı" dedi. Yıldız, kendilerini pancar üretiminden soğutmak için ellerinden geleni yaptıklarını vurgulayarak "Biz bu mücadeleyi bunun için yapıyoruz" diye konuştu.

'Mazot 100 liraya geldi, ben de mi hırsız olayım, onu mu istiyorsunuz?'

Maliyetlerin kendilerini bitirme noktasına getirdiğini söyleyen Yıldız, "Mazot 100 liraya geldi. Açıklanan rakamlarla bize verilen rakamlar arasında bir uçurum var" ifadelerini kullandı. Yıldız, nakliye ücretinin yakıt masrafını bile karşılamadığını belirterek, "Benim mazotumu karşılamıyor, emeğimi karşılamıyor. O arabada bir insan var. Bu adam mazotu nasıl toplayacak? O zaman ben de mi hırsız olayım, ben de mi çalayım? Bu insanlardan onu mu istiyorsunuz?" diye soruyor.

Her sabah tabelalara bakmaktan bıktıklarını söyleyen Yıldız, "Güneşin doğuşundan korkar olduk, çarşıya çıkmaya korkar olduk. Sabah tabelaya bakıyorsun düşmüş, sabah bakıyorsun çıkmış mazot fiyatları. Bu kronik hale geldi. Her sene bir sorun, hiçbirini aşamadık. Sorunlar katlana katlana bu seviyeye geldi" diye konuştu.

Eylemlerine devam eden nakliyeciler ve üreticiler çözüm talep ediyor. İşlerin sürdürülemez boyuta geldiğini ifade eden üreticiler dayanacak güçlerinin olmadığını ifade ediyor.

/././

Milli İstihbarat Akademisi’nin Almanya’da 'aşırı sağ' analizi üzerine notlar -Tevfik Taş- 

Sınıf kavramını çağrıştıracağı endişesi ile olsa gerek, yazarın analizinde ısrarla kapitalizm, sermaye, emperyalizm kavramlarından sakınması kayda değerdir. Ortada sınıf kavramı olmayınca “liberal müesses nizam” üzerine ileri geri konuşmanın da bir mahsuru bulunmamaktadır. Zaten liberal yaklaşımın faşizmden anladığı şey, liberal düzene çıkan sağ aşırılıktan başka bir şey değildir.


Burjuva siyaset dünyasında üretilmiş metinlerin ister devlet işlerine dair bürokratik önlem paketi olsun isterse akademik inceleme olsun, “çözüm” olarak sunulanlarının tamamının bizatihi “sorun” olduğunu saptamadan olmaz. Üretilen metnin genelge ya da akademik inceleme ayrımından kaynaklı bağlam ve metodu farklılıklar göstermekle birlikte, metne kaynaklık eden saik ve menşei bir ve aynıdır: Burjuva iktidarının dirliği.

İnceltilmiş akademik metinler ile buyurgan genelgelerin ortak keseni, sermaye düzeninin güvenceye alınma gayret ve kaygısıdır. Bu çerçeveye dair iki itiraz iki farklı gerekçeyle dillendirilir. İnceltilmiş burjuva akademizmine göre bu, “sınıf indirgemeciliği”dir. Burjuva devlet aygıtının “güvenlik aklı” işlevini gören istihbarat kurumlarına göre ise bu, bertaraf edilmesi gereken güvenlik başlığıdır. Zira sermaye devletinin devlet aklı, sermaye ve emeğe eşit mesafe tezine dayanır.

Sınıflar üstü olduğunu propaganda eden burjuva devlet gibi onun istihbarat örgütü de yurttaşlar arasında ayrım yapmayan bir güvenlik aygıtı olarak kendini konumlandırmak ister. Cumhuriyet öncesi Teşkilatı Mahsusa’dan Soğuk Savaş’ın NATO’cu anti-komünist ödevler yüklenmiş MİT’ine ve 2017’den sonra Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne uyarlanmış yeni MİT’e uzanan süreçte Türkiye büyük sermayesinin güvenlik aklının önemli bir ögesini temsil eden kurumda pek çok yenilik yaşandı. Bu değişim içinde ele alınan konuya dokunan bölüm ise 2023’te doğrudan MİT’e bağlı oluşturulmuş Milli İstihbarat Akademisi’dir.

Baki Laleoğlu adına kaleme alınan “Almanya’da Aşırı Sağ – Liberal Demokrasinin Temsil Krizi, ANALİZ Eylül 2026” adlı incelemenin Milli İstihbarat Akademisi’nde yayınlanması1 dikkate değerdir. Zira eskiden istihbarat örgütleri bir yığın zahmete girip, arayüz kuruluşlar üzerinden akademisyen derlerdi. Şimdi bunu şeffaflık adı altında açıktan yapıyorlar. Düzen kurumları içindeki geçişkenliğin iş bölümünü gizleme gereği duymadan yoluna devam etmesi, yönetme konusunda egemen sınıfların ne oranda mesafe aldıklarının da kanıtı olarak okunabilir.

Yanlış veri yanlış sonucu koşullar

Sözü geçen analiz dört temel teze dayanıyor: Bir, Almanya’da “aşırı sağ” olarak kodlanan Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin yükselişi sebep değil sonuçtur. İki, liberal demokratik müesses nizam temsil ve meşruiyet krizi içindedir. Üç, AfD müesses nizama karşıt siyasal bir aktördür. Dört, AfD ırkçı değil zenofobik bir partidir.

Ayrıca yazar, AfD tarafından temsil edilen postliberal yönelimin köşe taşlarını belirleyen ana dinamikleri beş başlık altında topluyor: Bir, liberal çoğulculuk yerine çoğunlukçu halk egemenliğinin geçirilmesi. İki, bireysel hakların kolektif kimlik ve ulusal bütünlük karşısında ikincilleşmesi. Üç, evrenselcilik yerine medeniyetçi/ulusal partikülarizm. Dört, kurumsal fren ve dengelere karşı doğrudan halk iradesinin öne çekilmesi. Beş, küreselleşme ve ulusüstü yönetişim karşısında ulusal egemenlikçi siyaset.

I

Yazarın ifadesiyle, Alman “aşırı sağ”ının zenofobik popülist partisi olarak AfD’nin Batı dünyasına ait içkinliği tartışmasından başlamak lazım.

AfD, zenofobik değil ırkçı partidir. Zenofobik, yabancı düşmanlığı (Auslenderfeindlichkeit) değil, bilinmeyene dair korkudur (Fremdenfeindlichkeit). Bilinmeyene karşı korku (zenofobi), ırkçı teorinin temel unsuru olarak nitelenemez. Bu, grupsal aidiyete dair patolojik karakter bozukluğunu temsil eden bir endişe durumudur. Ve dahası bu olgu yalnızca Batı’ya has bir durum değildir.

Dolayısıyla ortada yazarın iddia ettiği gibi Alman “aşırı sağı”ında “neonazizm’den zenofobik popülizme” geçişten söz edilemez. Alman faşist hareketinin neofaşist yeniden yapılanmasında kimi yeniliklerin varlığını kabul etmek gerekiyor tabii. Örneğin, kadın lider ya da moda ifadeyle eş başkan uygulaması geleneksel faşizmden farklı görülebilir. Eşcinsel yöneticiler, antisemitizm söyleminden uzak durmak, biyolojik ırkçı söylemin tedavül dışı tutulması, yer yer sol jargona başvurulması bu “yenilikler” içinde sayılabilir.

Unutulmamalı: NSDAP içinde de sol söylem bir dönem kullanılmıştı. Hatta bir ara Goebels’in de içinde yer aldığı “Strausscu kanat” düpedüz kapitalizm karşıtı bir retorik kullanıyordu. Siyasi iktidar Naziler tarafından fethedildiği oran ve hızda bu toplam tasfiye edildi. Hitler, büyük sermayenin kendisine açtığı kredinin farkındaydı. Alman emperyalizminin ihtiyaç duyduğu işçi sınıfını Alman komünist hareketinden kopartma retoriği, işçi sınıfı Nazilerce kafeslenene kadar kullanımda tutulmuştu.

Neofaşizm, geniş halk yığınlarındaki çok boyutlu hoşnutsuzlukların yerleşik düzen içindeki meşruiyet krizine karşı düzenin bekası için klasik faşizmden farklı bir görüntü sunmak durumundadır. Bu görüntü, sistem karşıtı enerjiyi emen bir öfke mobilizasyonu içermek zorunda olduğu için süreğen biçimde “faşizan bir oluş durumu”nda bulunmak zorundadır. AfD içinde klasik Nazizm’i savunan Björn Höcke dışında saçını Adolf Hitler gibi tarayan bir başka “kanat lideri” yoktur. Ve olmaması için de azami gayret sarf edilmektedir.

II

AfD’nin müesses nizamın karşıtı olduğu tezi de diğer üç tez gibi yanlış bir ön veriye dayanmaktadır. Bu analizde eksik olan ana veri, sermaye egemenliğinin görmezden gelinmesidir (MİT Akademisi’nde çıkan bir yazıdan elbette beklenebilecek bir şey değil bu). Oysa AfD, yerleşik düzen karşıtı bir siyasal parti değil, yerleşik düzenin krizini aşmaya dönük yeni bir sermaye birikim modelini siyasal podyuma taşıyan yedek düzen aktörü olarak konumlandırılmalıdır. Verili düzen karşıtı olmak için yerleşik düzenin asıl çerçevesini belirleyen üretim ilişkilerine radikal bir reddiye ilan edilmesi şarttır. AfD, kapitalizm karşıtı olmadığı gibi, dolaşıma soktuğu ağdalı retoriği bir yana bırakırsak, Almanya’daki kapitalizmin yeterince işlevli yönetil(e)mediği itirazına dayanmaktadır nihayetinde.

AfD’nin radikal yükselişi, sebep değil sonuçtur önermesi, sebep-sonuç diyalektiğine şaşı bakan bir yaklaşımın ürünüdür. Alman faşist hareketinin organik olmayan tarihsel mirasına dayanan AfD, yazarın iddia ettiği gibi Almanya’ya özgü, yapısal “völkisch” bir aşırı sağcılığın radikal normalleşmesi olarak nitelenemez. Evet, AfD kısmen bir sonuçtur. Çünkü kapitalizmin yönetme krizinin bir sonucudur. Evet, aynı zamanda bir sebeptir AfD, çünkü AfD’ye kredi açıp, destek veren bir sermaye toplamı vardır. Alman tekelci sermayesinin bu kolu, Almanya’daki kriz dinamiklerinin sorumlusudur da aynı zamanda. Dolayısıyla AfD, yerleşik düzenin anomali olmayan çıktısı olarak bir “sonuç” hem de bu sistemin devamlılığını sağlamaya dönük güvenlik freni ve sisteme işlerlik kazandırma misyonuyla hareket eden bir “sebep”tir.

III

Liberal merkezin çöküş dinamiklerinin açığa çıkması “aşırılıklar”ın merkezin tasfiyesi ya da merkezin yeniden üretilmesi ile sonuçlanacağı bir süreci tanımlar. Sisteme içkin olan faşist hareket “radikal normalleşme”yi garanti altına alma hedefiyle hareket ederken, sisteme dışsal/düşman işçi sınıfı hareketi düzenin sorgulanmasını zorlayan hamleler yaparak liberal merkezin yeniden üretimine darbe vurma programıyla hareket eder. Sosyalist devrim perspektifiyle hareket etmeyen bir işçi sınıfı hareketi, en hafif deyimle düzen içi kalmaya mahkûmdur. Bizatihi Alman tarihi bu gerçeğin üzücü deneyimleriyle yüklüdür.

Faşist hareketin şiddet tapıncı üzerinden hayata geçirdiği/geçireceği önlem ve yeniden sermaye birikim paketleri liberal düzenin yeniden inşasını üretmeye dönük sermaye hamleleridir. Horkheimer, eksik ama bir gerçeği ifade etmişti: Kapitalizmden söz etmeyen, faşizm söz konusu olunca susmalıdır. Poulantzas Horkheimer’in eksiğini tamamlamıştı: Emperyalizmden söz etmeyen faşizm analizi yapmamalıdır. MİT akademisi yazarını analizde faşizm ve onun sermaye bağı söz konusu edilmediği için Alman tarihinden devşirme “völkisch” kavramını ısıtıp ısıtıp okurun önüne koymak hiç de zor olmasa gerek.

IV

Sınıf kavramını çağrıştıracağı endişesi ile olsa gerek, yazarın analizinde ısrarla kapitalizm, sermaye, emperyalizm kavramlarından sakınması kayda değerdir. Ortada sınıf kavramı olmayınca “liberal müesses nizam” üzerine ileri geri konuşmanın da bir mahsuru bulunmamaktadır. Zaten liberal yaklaşımın faşizmden anladığı şey, liberal düzene çıkan sağ aşırılıktan başka bir şey değildir. “Aşırı sağ”ın yükselen radikal partisini kapatmanın yararsızlığı üzerine liberal değerlendirme yapan yazarın, neofaşizme fikir muamelesi yapması ise olsa olsa kara mizahın konusu olabilir.

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde Batı’dan farklı olarak faşizmin tasfiye edilmesini “toplumsal yüzleşmeyi engelleyen farklı bir bastırma biçimi üretmiştir” (s.9) diye değerlendiren MİT akademisi yazarı, Batı’daki faşizm yüzleşmelerinin (!) faşist güruhların zombileşerek güçlenmesine hoşgörü ve yüzleşme dışında bir reçetesi mutlaka olmalıdır.

Kapitalist/emperyalist sistem krizi henüz çökme ile sonuçlanmamış olmakla birlikte, Almanya özelinde geleneksel “merkez” partiler yelpazesi yönetme yeteneğini hızla yitirmektedirler. Toplumsal hoşnutsuzluğu göçmen karşıtlığı katalizatörlüğü üzerinden Alman emperyalizmin elini kolunu bağlayan İkinci Dünya Savaşı sonrası statüyü aşmak için kullanan AfD’nin olası bir iktidarı yalnızca Almanya’da değil tüm Avrupa’da devasa değişimlerin ortaya çıkmasına yol açacağı kuşku götürmemeli.

AfD’nin liberal düzen partilerinden bir farkı da Türkiye ile ilişkiler başlığında belirginlik kazanıyor. Avrupa Birliği öyküsü AB kodamanları için de Türkiye hâkim sınıfları için de “gerçekçi” bir zemine oturmuyor(du). AfD, Türkiye’nin kültürel nedenlerle AB toplamına dahil olamayacağını açıktan ilan ederken, Türkiye’den iyi bir askeri müttefik ve hatırı sayılır bir ekonomik partner olacağını deklare etti. Bu iş birliği tarzı, AB üyeliği sürecini Türkiye toplumunu siyasal İslamcı iktidara hazırlamada teskin edici bir “batılılaşma” başlığı olarak konumlandıran AKP iktidarı için taraf olunabilecek bir öneri olarak durmaktadır. Olmadı “İslamofobi” söylemi yine dolaşıma sokularak sınırda alıkonulan göçmen sopasını AB yönetimine göstererek gül gibi geçineceklerdir. Bu başlık elbette ki MİT akademisyeni yazarın Weberyen objektivizmine sığmayacak kadar çetrefil bir konudur.


/././

Hacıosmanoğlu ortaya çıkan rezaletin ardından meydan okudu: '30 yıllık kokuşmuşluğu bana mal edemezler, istifa etmeyeceğim' 
AKP içinden bir ekibin MHK Başkanı ile olan yazışmalarını sızdırdığı ve Hacıosmanoğlu'nun hakem atamalarına müdahale ettiğini dile getirdiği, iktidar medyasının bir bölümünün de günlerdir yerden yere vurduğu TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, beklenmedik bir şekilde istifa etmek yerine meydan okudu.

 

En güvendiği isim olan Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı Ferhat Gündoğdu tutuklandı, “prensi” denilen hakem Yasin Kol gözaltında, günlerdir hakem atamalarına dair yaptığı müdahale konuşmaları basına servis ediliyor.

Doğrudan AKP desteğiyle TFF'nin başına geçen İbrahim Hacıosmanoğlu, şimdilerde yine AKP içinden birilerinin operasyonuyla açıktan hedefte.

Özellikle Yeni Şafak gazetesinin tüm yazışmalarını sızdırdığı, muhabirlerinin istifa çağrısı yaptığı Hacıosmanoğlu’nun yerine TFF’nin başına Bilal Erdoğan’ın arkadaşının getirileceği dahi iddia edildi.

Bu tabloda istifa etmesi beklenen Hacıosmanoğlu’ndan meydan okuma geldi.

“Buradan açıkça sesleniyorum: Hiç kimse 100 küsur yıllık Türkiye Futbol Federasyonu'nun ve 15, 20, belki 30 yıllık futbol kokuşmuşluğunu ve ahlaksızlığını, iki yıllık başkanlığımda bana ve yönetim kurulundaki arkadaşlarıma mal etmeye kalkmasın” diyen TFF Başkanı, “Ben futbol camiasına yeni girmedim. İbrahim Hacıosmanoğlu bu camiada her zaman gerçekleri, tüm çarpıklıklarıyla ortaya koymuştur. Her zaman dik durmuştur. Bununla da yetinmemiş, bizzat Türk futbolunun düzelmesi için elini taşın altına, hatta gövdesini ortaya koymuştur” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamanın ardından nasıl bir adım atılacağı, hangi yeni gelişmelerin yaşanacağı, üstelik böylesi bir atmosferde liglerin nasıl oynanacağı merak konusu.

***

Fransa’daki liseli ayaklanması -Engin Solakoğlu-

Neoliberal zehirle iyice beyinsizleşmiş Anglosaksonlar, medyaları ve dünyayı o pencereden izleyen yarım akıllılar ne derlerse desinler Fransızlar direnmeyi seviyor, bir kavgaya girerken “kazanır mıyız” diye düşünmüyorlar. Komün’ün duvarı orada duruyor. İnsanlığın eşitlik mücadelesi devam ediyor.

Belki de “Paris’te güz başkadır” demeliydim başlıkta. Çoğu zaman olduğu gibi yine Paris’te başladı çünkü bu yılki direniş. Lise öğrencileri 17 Eylül’den beri Paris ve banliyölerde küçük ateşler yakıyorlardı.


1 Ekim günü sendikalar öncülüğünde ülke çapında düzenlenen protesto gösterileri o küçük ateşlerin birleşip bir yangına dönüşmesine vesile oldu. Sendikaların sokağa çıkma sebebi 2027 bütçesiydi. Doğrudan bütçe sözcüğünü telaffuz etmeseler de 15-17 yaş arası yüz binlerin talebi de bununla ilintiliydi. Sonra bütün ülkeye yayıldı. Güz’ü güzelleştirdi.

Fransa, Avrupa’daki diğer benzerleri gibi, kapitalizmin kudurma emarelerinin arttığı bir ülke uzun süredir. Ülkede çoğunluğu aşırı sağı destekleyen medya tekellerinin konuştuğu ve konuşturduğu iki konu var. Birincisi artan kamu borçları, ikincisi Rusya’ya karşı silahlanma gereği. İlk bakışta ilgisiz görünen bu iki konuyu topladığınızda karşınıza sosyal devletin imhası çıkıyor.

II. Dünya Savaşı’nın sonunda Avrupa’nın en güçlü Komünist Partisi’ne sahip Fransa’da sosyal devlet sermaye iktidarlarının hayatta kalma aracıydı. Kamu borçlanması kısmen bunun finansmanını sağlıyordu. Meraklısı için belirtelim. Fransa’nın kamu borcu yaklaşık 3,6 trilyon Avro. Bu GSYİH’nın yüzde 115’ine denk geliyor ve yıl sonunda yüzde 120’ye yükselmesi bekleniyor. Sermaye borazanlarının “yandık bittik, kısıntı yapmak gerek, halka çok para harcıyoruz” feryatlarının kaynağı bu.

Bu konuyu sağlıklı şekilde değerlendirmek meslekten iktisatçıların işi elbette ama ortada bir garabet olduğu kesin. Borç miktarındaki artış kamu hizmetlerinin sürekli budanmasına rağmen yaşanıyor. Demek ki para halka değil başka bir yere gidiyor. Temel göstergelere bakarsanız sermaye diktatörlüğü, oranı düşürülen servet vergisi, Total gibi büyük enerji tekellerinden alınmayan vergiler ve Rusya’ya karşı silahlanma için özel sektöre (Dassault1 gibi) aktarılan kaynaklar paranın gittiği yer hakkında bir fikir verir.

Fransa’da sosyal devlet uygulamalarının yontulma süreci, “Reaganomics”2 sonrası başlamış, SSCB’nin tarih sahnesinden çekilmesinin ardından sosyal devlet bir yük olarak sunulmaya başlamıştı. Herhangi bir toplumsal kazanımın ortadan kaldırılmasının sermaye diktatörlüğünün şiddet dozunu arttırmasına bağlı olduğu bilinciyle hareket eden Fransa bunun yollarını aradı ve buldu.

Sürecin dönüm noktalarından biri Sarkozy’nin 2008 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesiydi. Mitterrand ve Chirac, II. Dünya Savaşı sonrası dönemi siyasetçisi olduklarından halka ve kamuculuğa karşı yeterince cüretkâr değillerdi. Yoğurdu üfleyerek yiyorlardı. Yine de onların döneminde de banliyö ayaklanmaları yaşanmıştı.

Sarkozy ise neoliberal yıkımın ürünü olan yolsuz ve ahlâksız bir siyasetçiydi. Siyasette yükseldiği sıralarda bunlar itham sayılabilirdi ama artık bu nitelikleri mahkeme kararlarıyla da sabit. Cumhurbaşkanı olmadan önce müthiş İçişleri Bakanlığı yaptı. Bütün sağcı ve alçak siyasetçiler gibi güvenlik etiketi altında yoksul ve emekçi düşmanlığı yaptı. Fransa’nın sömürgecilik tarihinin doğrudan ürünü olan banliyölerdeki halkı beyaz orta ve üst sınıfların önüne atmaya dayanan bir politika güttü. Zenginleri daha da zengin kılarak zenginleşmek için şiddeti tırmandırması gerekiyordu. İçişleri Bakanlığı bunun için bulunmaz fırsattı.


Polis şiddetini en üst seviyeye taşımak için elinden geleni ardına koymadı. En önemlisi de, aşırı sağcı sendikaların polis içerisinde örgütlenmelerini destekledi. 2025’te yapılan bir kamuoyu yoklaması kolluk gücü mensuplarının neredeyse yüzde 60’ının aşırı sağcı RN (Ulusal Toplaşma3) seçmeni olduğunu gösteriyordu. RN’nin ulusal düzeydeki oy ortalamasının yüzde 30-35 olduğunu eklersek tablo netleşir.

Bu “başarı”yı sadece Sarkozy’nin hanesine yazamayız. Onu izleyen Hollande ve Macron da İçişleri Bakanlığı’na hep bulup bulabilecekleri en alçak siyasetçileri getirdiler. Sarkozy’nin Guéant’ı, Hollande’ın Valls’ı, Macron’un Darmanin ve Retailleau’su aşırı sağcı alçaklık düzleminde Sarkozy’den geri kalmadılar ve adım adım Fransız polisini RN’ye teslim ettiler.

Biraz geriye gidersek Sarkozy bu politikası ve “Sosyalist” etiketli sosyal demokratların geleneksel ihaneti, yolunu ve solunu çoktan yitirmiş Fransız Komünist Partisi’nin ataleti sayesinde Cumhurbaşkanlığı’na kadar yükseldi.

Cumhurbaşkanlığı döneminde eğitimden sağlığa kadar her türlü kamu hizmetini bilinçli olarak geriletti. Eşitsizliği zirveye çıkarttı. Eşitsizlik deyip geçmeyelim. Eşitlik Fransız Devrimi’nin üç temel kavramından biri ve Fransız halkının sıkı sıkıya bağlı olduğu bir ilkeydi. 1990’lara kadar Fransa’da zengin olmak ayıp, zenginlik sergilemek alçaklık kabul ediliyordu. Sarkozy bu ar damarını çatlatmayı başardı.

Sermaye desteğini arkasına aldı. Zengin seviyordu ama zenginliği, parayı daha da çok seviyordu. Halen yargılandığı yolsuzluk davalarının arasında şimdilik yok ama en büyük parayı Fransa’nın ve dünyanın en büyük kozmetik tekellerinden olan L’ Oréal grubundan çarptığı kesin. Sarko’nun cebine giren birkaç milyonun şirkete birkaç milyarlık vergi indirimi olarak döndüğüne de kuşku yok.

Geçen hafta kimi kaynaklara göre 400, kimilerine göre ise 900 okulu işgal eden, sokaklara çıkan liselilerin eylemlerinin arka planında kapsamlı bir sermaye saldırısına karşı duruş var. Peki önde ne var?

Olayların büyümesi ise aşırı sağcı bir çete gibi hareket eden Fransız polisinden kaynaklanıyor. Adeta işgal döneminde işbirliği yaptığı SS’lerden ilham almış gibi davranan Fransız polisi 15-16 yaşındaki çocuklara karşı sadece ölçüsüz şiddet uygulamakla kalmıyor aynı zamanda patronlarından aldığı talimat çerçevesinde bir psikolojik operasyon da yürütüyor.

Fransa’da ve dünyada artık tümüyle sermaye emrine girmiş medyaya değil bireylerin çektiği görüntülere sosyal medyada denk geldiğinizde açıkça görüyorsunuz. Maskeli ve gösterici gibi giyinmiş polisler, karşılarındaki üniformalı polislere bir şeyler fırlatıyor, mağaza vitrinlerini indiriyor, otobüs duraklarını tahrip ediyor. Sonra da CNEWS, BFM gibi sermaye borusu öttüren kanallar bu görüntüleri öğrenci şiddeti başlığıyla yayıyorlar. “Fışkiyeyi kırdılar/Camiye ayakkabıyla girdiler/Bacımızı incittiler”in daha organize bir versiyonu.

Bu arada şu ayrımı yapalım. Sokakta kabaca üç grup var. Birincisi polise mensup provokatörler. İkincisi, kapitalist sistemin çoktan beridir kaderine, yani işsizlik, suç ve uyuşturucuya terk ettiği, topluma baskısını arttırmak için bahane olarak kullandığı banliyö gençleri, üçüncüsü ise liseliler. İkinci grup da şiddete başvuruyor.

Liselileri kendi içinde iki gruba ayırabiliriz. İlk grup kamuya ayrılması gereken kaynakların sermayeye aktarılması yüzünden kalabalık, havasız, sağlıksız, adeta dökülen okullarda, yetersiz sayıda öğretmenle eğitim görenler. Bunlar en büyük grup. İkinci grup ise azınlık ama açıkçası Fransa’da ve dünyada insanlığın ölmediğine dair umutlarımızı taze tutuyor. Bunlar başta Paris olmak üzere kent merkezlerinde bulunan son derece donanımlı okullarda eğitim gören gençler. Sokağa çıkma sebeplerinden biri kendilerinin yararına gibi görünen eşitsizliğe duydukları tepki. Liselilerin ezici çoğunluğu, medyada yansıtıldığı gibi şiddete filan başvurmuyorlar. Aksine polis şiddetinin hedefindeler. Bu arada başvursalar da bu kendi başına bir suç değil. Hakkını vermiyor ve sana şiddet uyguluyorlarsa karşılık vermekte bir gariplik yok.

Bu arada insanlık adına bir güzellik de öğretmen ve okul yöneticilerinin, velilerle birlikte çocukları sermayenin itinayla  faşistleştirilmiş kolluğundan korumak için gösterdikleri gayret.

Fransa’da bu direniş ve dayanışma insanı umutlandırıyor ancak şunu unutmayalım. Yaklaşık 8 ay sonra Cumhurbaşkanı ve parlamento seçimleri yapılacak.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin en güçlü adayı aşırı sağcı Marine le Pen. En iyimser tahmine göre bile ilk turda yüzde 30’u geçecek. Solda ise, solcuya benzer tek aday var. Boyun Eğmeyen Fransa (LFI-BEF) adayı Mélenchon. Anket şirketlerinin manipülasyon payını da hesaba katsak ilk turda yüzde 20’yi aşması zor. Üstelik esas rakibi Le Pen ve ilk fırsatta onun kuyruğuna takılacak diğer sağcı adaylar değil. Mélenchon’un Cumhubaşkanı olmasını, hatta ikinci tura geçmesini engellemek için en çok uğraşanlar sosyal demokrat ve sosyal liberaller. BEF ve Mélenchon’a karşı yürütülen kampanyanın odağında Yahudi düşmanlığı suçlaması var. Batı Avrupa’yı bilenler için çok tanıdık bir araç. Sermayeyi rahatsız ediyorsan neredeyse aynı anda Yahudi düşmanlığıyla suçlanıyorsun. Bu kampanyanın kaynağı İsrail ve Fransa’daki uzantısı olan CRIF. CRIF bir Yahudi çatı kuruluşu. Şu an tümüyle İsrail’in kontrolünde. Üstelik CRIF’e tavır koyan ve Mélenchon’u destekleyen birçok Yahudi örgütü, aydını ve bireyi de var. Elbette mesele Yahudiler değil, İsrail ve onun temsil ettiği sermaye.

İşin en gülünç yanı ise Mélenchon’a karşı olanların sonuçta Le Pen’i ve partisini destekleme çizgisine gelmiş olmaları. Oysa Yahudi düşmanlığı Fransız aşırı sağının genetiğinde var. Le Pen’in partisi Alman işgali ile işbirliği yapan, Fransa’daki Yahudileri trenlere doldurup ölüm kamplarına gönderen bir siyasi geleneğin doğrudan mirasçısı. Siyasi söylem düzeyinde şu an için gizlenen bu düşmanlık, parti militanları seviyesinde çok canlı. Aksi olması da mümkün değil. Irkçılık, şovenizm ve yabancı düşmanlığı aşırı sağın olmazsa olmazı.

İsrail ve ABD şu an birçok ülkede olduğu gibi Fransa’da da aşırı sağı destekliyor. Filistin soykırımı konusunda tavizsiz bir çizgi tutturan Mélenchon’u baltalamak için de bu silaha başvuruyor. Fransa sermayesi de aynı gemide.

Liseliler ve onunla dayanışan kitleler bu gidişi durdurabilirler mi göreceğiz. Yine de şunu teslim etmek zorundayız. Neoliberal zehirle iyice beyinsizleşmiş Anglosaksonlar, medyaları ve dünyayı o pencereden izleyen yarım akıllılar ne derlerse desinler Fransızlar direnmeyi seviyor, bir kavgaya girerken “kazanır mıyız” diye düşünmüyorlar.

Komün’ün duvarı orada duruyor. İnsanlığın eşitlik mücadelesi devam ediyor.

1Dassault grubu uçak üretiminde uzmanlaşmış özel bir firmadır. Fransa’nın medarı iftiharı Rafale avcı uçakları bu firma tarafından üretilir. Dassault ailesi, ülkenin en eski ve en sermaye yanlısı gazetelerinden Le Figaro’nun da sahibidir. Le Figaro merkez sağ görünümü altında aşırı sağcı tezleri yayma ve popüler hale getirme işlevi görür.

2“Reaganomics” ABD başkanı Reagan döneminde uygulanan ekonomik politikaya verilen isimdir. Tek bir kavramla özetlemek gerekirse halk düşmanlığına dayanır. Ayrıntısını internette bulabilirsiniz.

3Rassemblement National’ın Türkçe karşılığı genellikle Ulusal Birlik olarak veriliyor. Bununla birlikte ben Ulusal Toplaşma, Toplanma ya da Buluşma’nın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

/././

Coğrafyanın insan hâli*-Fadime Uslu-

Adana’nın sinema kültürü sinemayı halka götürmekle kalmamış, halkın içinden sinemacı yetiştiren kültürel bir habitata dönüşmüştür. Değişmeyen ise toplumsal çelişkilerin yeni hayatların içinde yeniden biçimlenmesi. Banu Sıvacı’nın Günyüzü filminin Altın Koza’da Yılmaz Güney Ödülü’nü alması pek çok açıdan anlamlı oldu.

Bir kent sinemacı kuşakları yetiştirir mi? 

Bir kentin ekonomik yapısı, sokakları, sınıfsal karşılaşmaları ve seyretme alışkanlıkları, hikâyelerle birlikte onları anlatacak insanları da yaratabilir mi? 

Adana’da sinema gündelik hayatın içinde kurulmuş bir yaşama biçimiydi. Özellikle 1960-1975 arasında kentte doksana yakın film işletmesinin, yüz onu aşkın açık hava ve salon sinemasının faaliyet göstermesi bu ilişkinin ekonomik boyutunu yansıtır. Bu dönemde Adana’nın sinema ekonomisi ulusal film üretimini ön ödemelerle destekleyebilecek büyüklüğe ulaşmıştı. Bölge işletmeciliği sistemi içinde İstanbul’da henüz çekilmemiş bir filme Adana’dan sermaye giriyor, gösterime çıkan filmin seyircide bulduğu karşılık yeni yapım kararlarını etkiliyordu. 

Adanalı seyirci sinema üretiminin dolaylı aktörüydü. Beğenisi gişeye, gişe işletmeciye, işletmecinin tercihi yapımcıya ulaşıyor; halkın filmle kurduğu ilişki üretime geri dönüyordu. Bu dolaşımın ardında Çukurova’nın kendine özgü ekonomi politiği vardı. Büyük toprak mülkiyetinin yanı sıra sanayileşmenin yaygınlaşmasıyla biriken sermayenin karşısında ırgatlar, mevsimlik işçiler ve yoksul köylüler de artıyordu. Kırdan kente göç eski hayatları çözerken yenilerini kuruyor; mülk sahibiyle mülksüzler, servetle yoksulluk, köyle kent aynı coğrafyada karşılaşıyordu. 

Sinemanın hikâye ham maddesi de burada çoğalıyordu. 

Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Yılmaz Güney aynı büyük hikâye alanına benzer bir iradeyle baktığı için eserlerindeki temel çelişki birbirine temas ediyor; emeğin sömürülmesi, göç, mülkiyet, yoksulluk, kentleşme ve bunların insan ilişkilerindeki karşılığı nedenleriyle boyutlanarak romanlara, filmlere yansıyordu. Aynı kültürel ortamdan Osman Şahin, Nihat Ziyalan, Ali Özgentürk, Yılmaz Duru, Arif ve Abdurrahman Keskiner gibi yazarların, şairlerin, yönetmenlerin, yapımcıların çıkması rastlantı sayılmamalı. 

Yılmaz Güney’i de onu var eden bu koşulların içinde düşünmek gerekir. Sinemanın mahalleye kadar girdiği, halk çocuklarının perdeyle erken yaşta karşılaştığı bir yerde seyirci sanata daha aktif katılır. Çocuk önce seyirci, sonra sinema çevresinde çalışan bir emekçi, sonunda gördüğü hayatı anlatmaya girişen bir hikâye kurucusu olabilir. 

Adana’nın sinema kültürü sinemayı halka götürmekle kalmamış, halkın içinden sinemacı yetiştiren kültürel bir habitata dönüşmüştür.  Bu ilişkinin geçmişte kalmadığını 2026 Altın Koza’nın ödül gecesinde bir hatıra yeniden gösterdi. Günyüzü filminde Ayhan’ı canlandıran Adanalı oyuncu Süleyman Kadim Kabaali, Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü İlyas Salman’ın elinden aldı. Kabaali, henüz gençken Altın Koza günlerinde Şarlo kostümüyle festival kalabalığının içinde dolaştığını, İlyas Salman’ın basın mensuplarının dikkatini ona yönelttiğini anlattı. Yıllar sonra aynı festivalin sahnesinde bir oyuncu olarak duruyor, ödülünü gençliğinin sinema belleğinde yer etmiş sanatçının elinden alıyordu. Küçük bir karşılaşma bu; yine de bir kentin sinema kültürünün nasıl işlediğini gösteriyor. Bir zamanların Şarlo kostümlü genciyle bugünün ödüllü oyuncusu arasındaki mesafede kişisel yetenek ve emeğin yanında, ona sinemayı yakından görme imkânı veren kent de vardır. 

Yılmaz Güney bu imkânı başka bir sinema diline dönüştürdü. Onun sanatındaki kırılma noktası yoksulu perdede göstermesi değil, yoksulluğa bakışındadır. Sözgelimi Umut’taki Cabbar’ın karşısına çıkan otomobil, onun geçim biçimini tasfiye eden dönüşümün gündelik hayattaki görüntüsüdür. Borç, işsizlik, mülkiyetsizlik ve giderek define arayışına bağlanan umut birbirinden bağımsız talihsizlikler olmaktan çıkar, aynı toplumsal düzen içinde birbirini üretir. Güney, toplumsal yapıyı kahramanların ağzından açıklamak yerine insanın hayatında gösterir. Hikâye, toplumsal yapının insan hayatında aldığı biçimdir.

Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Üretim ilişkileri değişti, kentlerin fiziksel yayılma sahası büyüdü, yazlık sinemalar kayboldu, Yeşilçam’ın bölge işletmeciliğine dayanan sistemi ortadan kalktı. Değişmeyen ise toplumsal çelişkilerin yeni hayatların içinde yeniden biçimlenmesi.

Banu Sıvacı’nın Günyüzü filminin Altın Koza’da Yılmaz Güney Ödülü’nü alması pek çok açıdan anlamlı oldu. 

Günyüzü’nde karakterler coğrafyanın insanlaşmış hâli olarak beliriyor. Mekân, yaşantıların izine dönüşüyor. Zaman, doğanın ritmiyle dile geliyor. 

Yerin altında açılan yarıklar, büyüyen obruklar, duvarları çatlayan ve boşaltılmayı bekleyen evler yaşantıların sözcüsü oluyor. 

Kamera bozkırın açıklığını, suyu, sazlığı, hayvanları izlerken doğaya şiirsel bir genişlik kazandırıyor. İnsan doğanın karşısında değil, onun içinde var oluyor. Coğrafyanın çeşitliliği manzara olmaktan çıkıp bir yurt duygusuna dönüşüyor. 

Ayhan bu dünyanın içinde yetişmiş karakterlerden biri. Borçlanarak aldığı manda sürüsü onun geçimi, emeği, hayata tutunma yolu. Ayhan, mandalara hükmeden iktidar olarak değil, onların ritmine karışmış biri gibi hareket ediyor. Yürüyüşü, bekleyişi, kimi seslenişleri, hayvanlara yaklaşma biçimi karakter hakkında diyalogların söylemediği pek çok şeyi anlatıyor. İnsanla coğrafya arasındaki mesafe sanatçının küçük jestleriyle dahi kısalıyor.

Kabaali’nin oyunculuğundaki doğallık filmin genel estetik yasasıyla örtüşüyor. Sıvacı da bölgeyi uzaktan seyreden bir gözün egzotik merakıyla değil, dilini ve yaşama biçimini tanıyan birinin içeriden bilgisiyle, duygusuyla kuruyor karakterlerini. Onların konuşma biçimleri, davranışları, düğünleri, müzikleri, hayvanla ve toprakla ilişkileri aynı hayat bilgisinden besleniyor. Kültürel ayrıntılar bu nedenle hayatın dokusuna karışıyor.

Filmin kritik konuşmalarından biri Suna ile Fidan arasında geçiyor:  

“Hayattaki en büyük kötülük kayıtsızlık bence” diyor Suna.
“Neye kayıtsız?” diye soruyor Fidan. 
Kısa bir sessizlikten sonra Suna soruya kaçamak bir yanıt veriyor: “Fidan, baban hiç iyi gözükmüyor, onu doktora götürmek lazım.”

Sahnenin asıl vurgusu yanıtın verilmediği yerde açılıyor: “Neye kayıtsız?” sorusu havada kalırken olay akışı soruyu Suna’ya doğru çeviriyor.

Suna çocukluğunda yaşadığı büyük acının ardından köyden çıkmış, yatılı okumuş, müzik eğitimi almış, ülke çapında tanınan bir müzisyen olmuştur. Köyden ayrılışı sınıfsal ve kültürel bir tavra dönüşür. Yıllar sonra yeğeninin düğünü için döndüğünde eğitimli, kentli, modern bir kadın olarak karşımızdadır. Fakat yönetmen bu karşıtlığı “modern kadın-geride kalmış köy” kolaylığına teslim etmez.

Suna’nın duyarlılığının kör noktaları vardır. Kardeşi Yıldız’ın ölümünün ardındaki gerçeği yıllarca aramış, kuşkusunu Fidan’ın babası üzerinde yoğunlaştırmıştır. Geçmişteki suça gösterdiği dikkat, gözünün önündeki hayatın bütün belirtilerinde aynı açıklıkla işlemez. Örneğin, duvar sıvası yiyen çocuğun durumunu kansızlıkla ilişkilendirir ama müdahale etmez. “Kayıtsızlık” böylece başkalarına yöneltilmiş ahlaki bir suçlama olmaktan çıkar; Suna’ya da döner. Eğitim, kentlilik ve sanat ona başka bir hayatın yolunu açmış, kendi kör noktalarını ortadan kaldırmamıştır.

Günyüzü, kırsal hayatın içindeki şiddetin üzerini örtmüyor. Miras kavgasını, tecavüzü, akrabalık ilişkilerinin karanlık yüzünü, suskunluğu gösteriyor. Yeraltında yarıklar açılırken evlerin duvarları çatlıyor. Toprağın sınırları çözülürken mülkiyetin, akrabalığın ve bedenin sınırları ihlal ediliyor. Koruyucu olması beklenen akrabalık şiddetin saklanabileceği bölgeyi işaret ediyor. 

Doğrudan söylenmeyen ama varlığı sezdirilen tecavüz ise aile ve akrabalık düzeni içinde beden üzerindeki en ağır sınır ihlallerinden birini açığa çıkarıyor. 

Obruk ise bunları birbirine bağlayan güçlü bir imge. Önce maddi bir gerçektir. Sonra, aileye, belleğe, bedene doğru simgesel anlamını derinleştirir. Obruk, doğanın kendiliğinden açtığı bir yarıktan çok, toprağın ve suyun kullanım biçimlerinin de açtığı bir yaradır.

Umut ile Günyüzü arasında sinemasal bir akrabalık kurabiliriz. Umut’ta otomobil neyse Günyüzü’nde obruk bir ölçüde odur. Her ikisi de önce maddi dünyanın unsurudur; sonra insanın hayatına müdahale eder, sonunda filmin anlamını taşıyan imgeye dönüşür.

Banu Sıvacı’da da toplumsal olan, evin, toprağın, yolun ve bedenin içinde yaşar.

Filmin öteki güçlü damarı müziktir. Suna’nın köyden çıkışının yolu müzikten geçmiştir. Fidan’la yakınlığını da müzik kurar. Türküler kuşaklar arasında taşınan bir hafızadır. Suna’nın kentteki profesyonel müzik dünyasından köyün seslerine yaklaşması başlı başına takip edilen bir yolculuk hattıdır.

Toprakla müzik arasında ince bir karşıtlık kurar film. Toprak miras yoluyla bölünür, mülkiyete dönüşür, insanları karşı karşıya getirir. Toprağın kültürünü taşıyan türkü ise el değiştirdikçe, aktarıldıkça yaşar. Biri, “benim” ile “senin” arasına sınır çizerken öteki kuşaklar arasında başka türlü bir akrabalık kurar. 

Günyüzü geleneği romantikleştirmez. Aynı dünyanın içinde türkü kadar suskunluk, dayanışma kadar şiddet, akrabalık kadar tahakküm vardır. Sıvacı’nın güçlü bakışı “köy-kent”, “gelenek-modernlik” karşıtlıklarına kolay bir ahlaki değer yüklememesindedir. Köyün kapalılığı kadar kentin kayıtsızlığı, geleneksel bağların şiddeti kadar modern bireyin seçici duyarlılığı filmin bakış alanındadır. 

Günyüzü filminin Yılmaz Güney sinemasıyla akrabalığı belki de bakışın niteliğinde aranmalıdır. Güney sinemasının ham maddesi, coğrafyayla özdeşleşmiş insanın hikâyesiydi. Coğrafya onda aynı zamanda insanın yaşayışını biçimlendiren üretim ilişkileri, mülkiyet, gelenek, yoksulluk ve iktidardı. İnsan tüm bunların masum kuklası olmadığı gibi onlardan bağımsız, soyut bir ahlaki özne de değildi. Dış koşullardaki çelişkilerle insanın iç dünyasındaki çelişkiler hep temas hâlindeydi. 

Sıvacı’nın kamerasında da buna yakın bir merak ve şefkat var. Obrukların açıldığı, evlerin çatladığı, mirasın aileyi parçaladığı, geçmişteki suçların akrabalık ilişkileri içine saklandığı bu coğrafyada insan ne yapar? Kaçar mı, susar mı, kayıtsız mı kalır, geri mi döner? 

Sinema sormayı sürdürüyor: İnsanın başına geleni yalnızca insanın hikâyesi olarak mı göreceğiz, yoksa o hikâyenin içinde toprağın, hayvanın, mülkiyetin, emeğin, ailenin ve iktidarın izlerini okuyabilecek miyiz?

*Bana yazının başlığını armağan eden, Günyüzü ve izleyebildiğimiz festival filmleri üzerine uzun uzun konuştuğumuz, düşünceleriyle bu yazıya eşlik eden arkadaşlarım Eren Ezgi Gevher Avcı’ya ve Akif Avcı’ya teşekkür ederim.

/././

Vatanını en çok seven kapitalizmi en çok sorgulayandır -Berkay Kemal Önoğlu-

Bugün kapitalizmi sorgulamak için kimsenin komünist olmasına gerek yok. İnsan olma onuruna sahip çıkmak, vicdanlı olmak yeterli. Ama eğer bir insan bu olan biteni ciddiyetle sorgular, bu çürümüşlüğün üzerine cesaretle düşünürse, varacağı tek bir mantıksal sonuç vardır; o da kapitalizmin tek alternatifinin sosyalizm olduğudur.

Vatanı sevmek elbette kimsenin tekelinde değil ve olamaz. Kimseye vatan haini demek de öyle kolay ve sıradan hâle gelmemeli. O yüzden biz meselenin pozitif tarafından ilerleyelim; nedir vatan, niçin seviyoruz vatanımızı?

Öyle bir kara parçasını, dağını, taşını, verimli topraklarını, ırmaklarını, yeşilini, mavisini sevmek midir sadece? Elbet bunlar da bir bütündür, tekrar ve tekrar “Yaşamak güzel şey be kardeşim!" dedirtir her biri. Ama bunların hepsi insan varsa değerlidir. Vatan sevgisi de en başta o toprağın üzerinde yaşayan insanı sevmekle; onun mutluluğunu, refahını, yarınlara güvenle bakabilmesini merkeze alan bir anlayışla mümkündür. Bu olmadığında gerisi içi boş bir hamasetten ibarettir. Şimdi gelin şu soruyu sorun bakalım: Kapitalizmin insanla, insan onuruyla zerre kadar alakası kalmadığı bu çağda, bu düzen sürdüğü müddetçe bir halkın kendi topraklarında mutlu, onurlu, neşe içinde yaşaması nasıl mümkün olabilir?

Mustafa Kemal Atatürk’ün hepimizin bildiği meşhur bir sözü vardır, "Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır" diye. "En çok çalışandır" diye söylendiği de olur. Bir değerler sisteminin ürünüdür bu. Bugün baktığınız zaman, içinde vatan sevgisi taşıyan namuslu bir yurttaşın bu ülkeye, halkımıza karşı taşıyacağı sorumluluğun gereği ne olmalıdır? Emeği, alın terini yeniden değerli kılacak olan nedir? Bunların düşmanlarıyla nasıl hesaplaşılır?

Günlerdir ne yaşıyoruz, ekranlarda ne anlatılıyor, nelerden söz ediyoruz bir düşünün… Hisse senetleri, banka çekleri, temerrütler, likidite krizleri, SPK, batan fonlar, Tera’lar, Pusula’lar, portföyler… Bu sömürü çarkı, bu doymak bilmez asalaklık alın teriyle yaşayan bu onurlu insanlara, halkımıza, bu topraklara, memleketimize yakışıyor mu?

Trilyonlar buharlaşmış, milyonlar dolandırılmış, neymiş; kurallar ihlal edilmiş, sistemin dışına çıkılmış... Geçiniz bunları, sisteminiz batsın! Hilesiz kapitalizm olacağına inanan bir kişi var mı? Biraz gözünü açan borsanın yanlış bir mekanizma olduğunu, paradan para kazanmanın adil olmadığını söylüyor. Her türlü sermaye, sermayeden kazanılır bu düzende. Her türlü zenginliği havadan kazanır sermaye sahipleri. Çünkü sermaye sermayeyi çeker. Temel bir yanlış var yani bu düzende. Bu da görülüyor ve görülecek elbet…  Kesin bir şey varsa o da bu ülkede sermaye sahipleriyle, para babalarıyla kavga etmeden bu halkın yararına en ufak bir gelişme elde edilemeyeceğidir. Ne kazanırsak patronların hilafına ve onlara rağmen kazanıyoruz yazın bunu bir kenara. Patronlarla, vurguncularla, borsa simsarlarıyla; işçiler, çiftçiler, esnaflar, öğrenciler yan yana gelemez ve aynı gelişmelerden fayda sağlayamazlar. Öyle bir ülkede, öyle bir dünyada yaşamıyoruz!

İşte sorsanız Türkiye büyüyor, Türkiye uçuyor! Çarşıda, pazarda insanın hâli ortada; filesi boş, faturası ödenmemiş… Bu ülkenin insanları; muhafazakârı, milliyetçisi, Kemalist’i siyasi aidiyeti ne olursa olsun el yordamıyla, sezgileriyle lanet ediyor kapitalizme. Borsasına da, fonuna da, yasalına da, yasa dışısına da... Kumar masasından farkı yok; tüyü bitmemiş yetimin, sabunu, tuvalet kâğıdı olmayan okullarda okuyan çocuklarımızın, kimsesiz yaşlılarımızın, yaşam hakkı elinden alınan emeklilerimizin hakkını yiyenlerden nefret ediyor.

Evet, Türkiye’de birileri büyüyor, palazlanıyor. Hatta içerideki sömürü yetmiyor onlara, başka coğrafyalara da el atıyorlar ve oralara nüfuz etmek için gerektiğinde Mehmetçiğin süngüsünden, kanından, canından faydalanıyorlar. Peki bu yeni Osmanlıcı yayılmacı sermaye sınıfımızın, "Uçuyoruz, kaçıyoruz, büyüyoruz!" edebiyatı yapanların ikiyüzlülükleri nerede patlıyor biliyor musunuz? Onlar kârına kâr katarken, sıvasız, briket, yoksul evlerde asılan bayraklar patlatıyor o ikiyüzlülüğü.

Şimdi tutturmuşlar düzeni kurtarmak için, "Ah bu vahşi kapitalizm iyi değil, neoliberalizm bizi bu hâle getirdi" diye mırıldanıyorlar. Karnınızdan konuşmayın! Üzerinden atlıyorsunuz, saklamaya çalışıyorsunuz ama vahşi olmayan kapitalizm yoktur. Ehli kapitalizm yoktur; bu sistem doğası gereği vahşidir, sömürücüdür.
Ülkenin canına okudunuz piyasacılar!

Bugün kapitalizmi sorgulamak için kimsenin komünist olmasına gerek yok. İnsan olma onuruna sahip çıkmak, vicdanlı olmak yeterli. Ama eğer bir insan bu olan biteni ciddiyetle sorgular, bu çürümüşlüğün üzerine cesaretle düşünürse, varacağı tek bir mantıksal sonuç vardır; o da kapitalizmin tek alternatifinin sosyalizm olduğudur. İnsanı yaşatacak, bu toprakları yaşanası bir vatan hâline getirecek, adaleti ve eşitliği sağlayacak başka da bir seçenek yoktur. İki kere iki dört.
Var diyen varsa buyursun, her mecrada tartışalım.

Vatanını en çok seven; onu, içinde yaşayan insanları, cumhuriyeti içten içe kemiren kapitalizmi en çok sorgulayan ve hesaplaşandır.

/././

Fonun ardı kriz -Aydemir Güler-

Önümüzdeki günler için en yüksek olasılık, fon krizinin yazıdaki tüm argümanları boşa düşürecek şekilde dallanıp budaklanmayı sürdürmesidir. “Sistem krizi yok” lafını yutmak zorunda kalacakları günler yakındır. Sorulduğu söylenen hesaplar ortalığı yatıştırmayacaktır. Üstelik iktidarın bu kez karşısında “destan yazacağı”, yani faturayı keseceği bir eski ortağı da yoktur.

Mehmet Şimşek’e bakılırsa “sistemik bir problemden bahsetmiyoruz.” Hazine ve Maliye Bakanı, yani basbayağı ekonominin sorumlusu, aileleriyle beraber iki milyon kadar insanın dolandırılmasını, dolandıran şebekenin bu operasyonu -Şimşek’in gözleri dâhil- göz göre göre yürütmesini sorun saymıyor. Haksız değil; bu tür vakalar, mali sistemin dışında “boş boş duran”, çoğunlukla kendi başına pek bir işe yaramayacak kadar küçük parçalardan oluşan bir servet birikiminin ekonomiye “kazandırılmasının” yoludur. Kapitalizmde buna çok rastlanır.

Ta 1982’de, iktidarda darbe hükümeti varken bir banker skandalı yaşanmıştı. Vaat edilen muazzam faiz oranlarını denemeye kalkanlar birkaç yıl mahkemelerde uğraştırılıp kaderine terk edilecekti. Bu arada en büyük banker Kastelli’nin sahibi intihar etti. Para çuvalları çoktan büyük bankalara taşınmıştı, yani “sermaye birikimine” dâhil edilmişti. Türkiye ekonomisi “çağ atlayacaktı…” O krizin politik faturası iki bakana çıktı. Ama müstafi bakanlar yeni parti kurup kendilerini 12 Eylül mağduru diye yutturmayı becereceklerdi. 1983 seçimlerinden sonra Turgut Özal başbakan, Kaya Erdem başbakan yardımcısı oldu. Daha sonra ilki Cumhurbaşkanı, ikincisi Meclis başkanı… Banker krizi, birileri tarafından iyi yönetilmişti. Belli ki “sistemik sorun” yoktu!

Bugüne dönersek, elimizde o “küçük parçalara” dair magazin haberleri var yalnızca. Kimisinin maaşı, ötekinin site aidatları gitmiş… Buraya kadarı gerçekten düzenin derdi değil. Ama ekranlarda bazı gerçekçi uzmanlar var ki, onlar maaşını veya topladığı aidatları kaptıranları soğuk su içmeye davet ediyorlar. Mantık da aşağı yukarı şöyle: Paralar şişirilmiş kâğıtlar karşılığında, yani karşılıksız olarak toplanmış, sonra da balon patlamış. Yani artık öyle bir şişkinlik yok. Oysa mağdurlara geri ödeme, “tasfiye süreci” ile yapılacak. Kayyım atanan bankalar devraldıkları varlıkları tekrar şişiremeyeceklerine göre tasfiye konusu fonda ne varsa, o kadar geri ödeme olabilecek… Para nerde? İnek içti!

Gerçekçi uzmanlar, düzenin bu fon bataklığından kibire tutunarak çıkabileceğini sanıyorlar!

Mağduriyet giderilsin diye değil, ibret için birkaç kişinin üstünde tepinilecektir. Çok sıkıştıran olursa ne yanıt verileceğini, popülist olmamakla övünen başka uzmanlar söyledi bile. Durduk yerde, olmadık oranlarda para kazanmak için maceraya girenlerin zararını karşılamak kimsenin yükümlülüğü olamaz-mış… Devletin işi gücü yok, dağda inek mi arasın?

Popülist olmayan uzmanlar, mekanizmanın bütününün hırsızlık olduğunu, o nedenle hırsızlığın suçlama konusu yapılamayacağını ifşa etmiş oluyorlar aslında!

Bir başka gazeteci/yorumcu/uzman öbeği -üstelik “muhalif” mecralara yerleşip- kimlerin ibretlik seçileceğini çoktan ilan etti: “Efendim, AKP’nin ilk zamanlarında inanmış, mütedeyyin kadroları ve tabanı varmış. Sonradan, bu idealist insanların yarattığı başarı öyküsüne, ‘duyan’ sahtekâr koşmuş gelmiş. Bu ikinci kategorinin maksadı, iktidar nimetlerine çökmekmiş. Yolsuzluğu, hırsızlığı onlar yapıyormuş…” Erdoğan da dememiş mi, kim olursa olsun hesap verecek diye…

AKP’ye sonradan eklendiği iddia edilen hırsızların öyküsünü yazanlara, isim isim hatırlatsanız, buna uymayanların listesini yapsanız, yanıtları muhtemelen hazırdır: AKP tabanını küstürmemek, “laikler ile Müslümanları kutuplaştırmamak gerek” falan diyeceklerdir.

Bunların iktidar kanadında simetrikleri var. Skandalın üstüne -Reis sağ olsun- “zaten gidilmektedir” ve daha fazlası art niyettir. Yerine göre kâh “Müslümanlara” kâh “terörsüz Türkiye’ye” karşıdır o kötü niyetliler… Daha duymadık, ama yakındır, yolsuzluk, hırsızlık diyenin İsrail ajanlığıyla suçlanmasının eli kulağında olabilir…

Kimsenin inanmadığı iddialarla ideolojik mücadele verebileceklerini sanıyorlar…

Naif bir yorumcu “böyle bir kriz başka ülkede olsa, hükümet çoktan gitmişti” diyordu. Durum kötüydü, bunlar hak hukuk, kural kurum dinlemiyordu…

Diğer argümanlarda olduğu gibi bu sonuncu da yanlıştır: Fonun ardı krizdir!

Kast ettiğim ekonomik bir kriz değil. İşin o kısmının özeti, yukarıda söylendiği gibi, “kendi başına bir işe yaramaz” küçük birikimlerin sermaye birikiminin parçası kılınması. Birikimleri fazla göze batanlar törpülenir; adı “hesap soruldu” olur. Devede kulak…

Asıl ilginç olan, iktidar cephesinden yükselen toz duman. Erdoğan, uzun iktidar yıllarında kriz anlarını konsolidasyon için değerlendirmeyi hep bildi. Lakin geçmiş deneyimlerin meşhur sloganı, “krizi fırsata çevirmek” bugün kimsenin aklına gelmiyor.

Ama AKP bu ortamda bile çözüm sürecinden, yeni Anayasa hazırlamaktan söz etmeye, seçimsiz belediye kazanmaya ve memleketi adım adım Erdoğan’ın yeni başkanlık dönemine hazırlamaya devam ediyor. Ne var ki, bu icraatlar, krizi fırsata çevirmekten ziyade mezarlıkta ıslık çalmaya benziyor. Bir siyasi iktidarda böyle derin ve karışık bir bölünmüşlük hali kolay kolay görülemez.

Önümüzdeki günler için en yüksek olasılık, fon krizinin yukarıdaki tüm argümanları boşa düşürecek şekilde dallanıp budaklanmayı sürdürmesidir. “Sistem krizi yok” lafını yutmak zorunda kalacakları günler yakındır. Sorulduğu söylenen hesaplar ortalığı yatıştırmayacaktır. Üstelik iktidarın bu kez karşısında “destan yazacağı”, yani faturayı keseceği bir eski ortağı da yoktur. Hak hukuk, kural kurum tanımamak artık güç göstergesi değildir. İktidar her sabah daha zayıf, daha kırılgan, daha yorgun halde uyanacaktır.

Yine çoktandır olduğu gibi iktidarın en büyük şansı muhalefet! Ana muhalefet günün sonunda lafı “sosyal patlama geliyor” uyarısına (!) bağlıyor. Bir diğeri de çözüm süreci adına çoktan hizaya girmiş. Geri kalanlar ise her yeni haftaya AKP’ye transfer olan kadrolarını sayarak giriyorlar. Muhalefette iktidar adayı olmaya dönük herhangi bir parıltı, en ufak bir heyecan seçilmiyor.

Kriz belirsizlik anlamına da gelir. Şimdilik belirginleşen, bu krizin düzeni itibarsızlaştıracağı, düzen dışı arayışları aydınlatacağıdır.

/././

İnsanlığa yapay zekâ hakkında sorular?-Erhan Nalçacı-

Yapay zekânın insanlığa zarar verme potansiyeli yasalarla önlenemez. Kavramamız gereken onun kendi başına bir unsur değil sermaye sınıfının mülkiyetinde oluşudur. Tekelci sermayenin ve insanlık dışı eğilimlerinin yasalarla kontrol edilebileceği kadar saçma bir şey olamaz. Günümüzdeki bütün gelişmeler devletlerin de yasaların da sermaye sınıfına ait olduğunu göstermiyor mu?

Aslında son iki ay içinde yapay zekâ ile ilgili iki yazı yer aldı bu köşede. İlki yapay zekâ ile birlikte kapitalizmin üretici güçleri artık geliştiremeyeceği bir evreye girmesine dairdi: 

İkincisi ise dünyada emekçi sınıflarının yapay zekâya karşı nasıl direndiklerine dairdi: 

Ancak son haftalarda öyle gelişmeler oldu ki bu konuyu tekrar ele almak gerekti.

Malum herkes her konuyu yapay zekâya sormaya teşvik ediliyor, arama motorlarında ise sorma işlemi dayatılıyor. Bu yazıda tersini yapalım ve yapay zekâ hakkında insanlığa sorular soralım.

1- Yapay zekâya karşı duyulan korku, kaygı ve şüpheler aslında sermaye sınıfına karşı duyulan korku, kaygı ve şüphelerden farklı mı?

Son haftalara damgasını vuran olay yapay zekâ şirketlerinde çalışan uzmanların korkunç kaygılara işaret ederek istifa etmeleri veya şirket yöneticilerinin frene basma çağrıları oldu.

Bir uzman istifa mektubunda yapay zekânın 10 sene içinde insanlığın sonunu getirebileceğini, bütün güç ve kaynakları ele geçirebileceğini yazdı. Şirketlerden Anthropic’in yöneticisi bu hızla gidilirse kontrol dışı kalabileceğini ve gelişim hızını kısıtlamak gerektiğini bildirdi. Açık kaynakların biyolojik silah üretenlere, siber saldırı yapabileceklere yol gösterebileceğini iddia etti. Bill Gates kötü niyetli kişilerin elinde yapay zekânın bir milyar insanı öldürebileceğini söyledi. Avustralya’da ise yapay zekâ ile devlet verilerine sızıldığı ortaya çıktı.

İstifa eden uzmanların korkuları gerçeği yansıtıyor olabilir, ancak şirket yöneticilerinin iddialarının şirket lehine bir yönlendirme olduğu düşünüldü. Bazı sınırlar koyarak daha küçük şirketlerin rekabet edemez hale gelmeleri, böylece bu alanda tekelleşmenin ilerlemesi amaçlarından biriydi. Ayrıca açık kaynak kullanan Çinli şirketlerin kodlarına ulaşılmasının “kötü niyetli” odaklar tarafından suistimal edilebileceğini telkin ediyor, böylece Çin yapay zekâ şirketlerini rekabetten elemeye çalışıyorlardı. Yoksa hem şirketler arasında hem uluslararası rekabet yapay zekâ sürecinde yavaşlamaya veya kontrole izin vermiyor.

İddialarda geçen biyolojik silah üretme, bir devletin verilerine sızma, savaşta kullanma, siber saldırı bunların hepsi yapay zekâya değil onun sahiplerine, sermaye sınıfına ait. Bir çocuğu mafyanın yanında yetiştirirseniz onlar gibi olur, bugün de bütün kötülükler, emekçi düşmanlığı, emperyalist rekabete bağlı olarak her türlü cinayet ve katliamı gerçekleştirmeye hazır olmaları sermaye sınıfın özelliği değil mi?

Yapay zekâya atfedilen kötülükler emperyalist düzenin mide bulandırıcı bütün özelliklerinin yansımasından başka bir şey değil.

2- Bernie Sanders ve arkadaşlarının ABD Senatosuna sundukları yapay zekâyı sınırlama yasa taslağı halkı kandırmıyor mu?

ABD senatosu sosyal demokrat üyelerinden Bernie Sanders ve Greg Casar yapay süper zekânın geliştirilmesini kısıtlayan ve yaptırım öngören bir yasa taslağı hazırladılar.

Süper zekâdan kendi kendine karar alan ve kendini geliştirebilen bir seviye kast ediliyor ve buraya çok yaklaşıldığı söyleniyor.

Yaptırımlar içinde 20 yıla kadar hapis cezası bile öngörülmüş.

20. yüzyılın başına kadar sosyal demokratlar işçi sınıfının kitle partilerinin üyeleriydi. Ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bariz bir şekilde sermaye tarafına geçtiler ve emekçi sınıfları düzen adına bir yanılsamaya uğratma görevini üstlendiler.

Yapay zekânın insanlığa zarar verme potansiyeli yasalarla önlenemez. Kavramamız gereken onun kendi başına bir unsur değil sermaye sınıfının mülkiyetinde oluşudur. Tekelci sermayenin ve insanlık dışı eğilimlerinin yasalarla kontrol edilebileceği kadar saçma bir şey olamaz. Günümüzdeki bütün gelişmeler devletlerin de yasaların da sermaye sınıfına ait olduğunu göstermiyor mu?

Yapay zekâ insanlığın hizmetine diğer üretim araçları gibi sermayenin elinden alınıp tüm toplumun malı yapıldığı zaman girebilecektir.

Bugün geliştirilen algoritmalarla milyonlarca çocuk ve yetişkin dijital uygulamalara bağımlı duruma düşürülüyor, beyinleri küçültülüyor, bütün yaşamları boyunca köle haline getiriliyorlar. Savaşlarda başta Gazze savaşı olmak üzere katliamları düzenlemek için yapay zekâ kullanılıyor.

Yapay zekâ bugün kültürel bir olay değil. Eğer yapay zekâ uygulamalarına ve onun sahiplerine bir sempatiyle yaklaşıyorsanız vay halinize. Dünyada korkulacak, kaygı duyulacak ve kin beslenecek bir olgu varsa bu sermaye sınıfının ta kendisidir.

3- Yapay zekâ üretimi esnasında bu kadar çok enerji ve su harcanması insanlığın kontrolü altında mı?

Yapay zekâ şirketlerinin üretim istasyonlarının çok fazla enerji harcadığı ve çok ısınan devreleri soğutmak için büyük miktarda su kullanıldığı biliniyor. Örneğin tek bir yapay zekâ sorgusu 2,9 Watt elektrik tüketilmesine yol açıyor. Yine tek bir komutta 0,3 mililitre su harcanıyor. Bunların milyarlarcasının kısa sürelerde gerçekleştiğini düşünürseniz tüketimin boyutu anlaşılabilir.

Hiçbir yapay zekâ şirketi iktisadi bir planlamanın parçası değil, emekçi halkların enerjinin ve suyun nerede kullanılacağına ilişkin karar verme hakkı bulunmuyor.

Köleleşmeye, işsiz kalmaya, savaşlarda katledilmeye, yanlış yönlendirilmeye, siyasi olarak takip edilmeye ve insanın çok yönlü gelişiminin elinden alınmasına hepimize ait olan enerjiyi ve suyu irademizin dışında tüketmeleri eşlik ediyor.

4- Çin yapay zekâ şirketleri masum mu?

Çinli yapay zekâ şirketlerinin açık kaynak kullanımı nedeniyle daha demokratik olduğu söyleniyor ve şirketlere getirilen eleştirilerden bir ölçüde kayrılıyor.

Oysa Çinli şirketler de kâr odaklı çalışıyorlar. Yapay zekâ uygulamaları ve robot teknolojisi nedeniyle Çinli işçiler de işsiz kalıyor. Çin şirketlerinin de hisseleri borsada işlem görüyor ve pazarlar için ciddi bir rekabete giriyorlar.

Bir de şu var, açık kaynaktan günümüzde kim yararlanacak? Tekstil işçileri mi, mevsimlik tarım işçileri mi, atanmayan öğretmenler mi?

Açık kodlardan yararlanacak olan esas unsurlar yine diğer şirketler ve onların devletleri gibi gözüküyor.

En nihayet yapay zekânın kapitalizmin üretici güçleri geliştirebileceği son nokta olduğunu hatırlatalım.

Dünyanın sosyalizme geçmesi, ulusal düzeydeki sosyalist birimlerin birbiriyle bütünleşmesi ve sosyalist bir dünyaya yol vermesi için bütün nesnel koşullar tamamlanmış gözüküyor.

İş geliyor bunu gerçekleştirecek öznelerin güç kazanmasına.

/././

Hayat sevmeğe değer…-Atilla Özsever- 

Avusturyalı yazar Stefan Zweig, “Üç Büyük Usta” adlı eserinde Balzac, Dickens ve Dostoyevski’yi anlatır. Bu dünyaca ünlü üç yazarın yaşam öykülerinin yanı sıra edebi özelliklerini de konu eder. Kitapta Goethe’nin “Hayat, her şeye rağmen güzeldir” sözü de yer alıyor. Yani, hayat sevmeğe değer…

Avusturyalı yazar Stefan Zweig, varlıklı bir Yahudi ailesinin çocuğudur. 1881’de Viyana’da doğan Zweig, kültür ve edebiyat alanında sıkı bir eğitim görmüş, ana dili Almancanın yanı sıra İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca lisanlarını da bilen bir kişidir.

O dönemin Viyana’sı Avrupa’nın çok önemli bir kültür merkeziydi. Stefan Zweig da, bu ortamda müzikten edebiyata çok yönlü bir gelişme sağlamış ve aynı zamanda felsefe doktoru unvanı almış bir fikir insanıdır.

Psikoloji ve psikiyatri alanının usta ismi Sigmund Freud’la arkadaşlık yapmış, Paul Valery, Thomas Mann, Maksim Gorki gibi edebi şahsiyetlerle, ünlü heykeltıraş Rodin ve İtalyan orkestra şefi Toscanini ile yakın dostluklar kurmuştur.

Üç Büyük Usta, Stefan Zweig, çev. Nafer Ermiş, 228 sf., İş Bankası Kültür Yayınları, 2021.

'Üç Büyük Usta'

Stefan Zweig, birçok ünlü eserinin yanı sıra “Üç Büyük Usta” isimli kitabıyla da dünyaca ünlü yazarlar olan Balzac, Dickens ve Dostoyevski’nin yaşam öykülerini ve edebi yapıtlarını anlatan bir eser kaleme almıştır.

İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan bu kitabın ilk baskısına önsöz yazan Dr. Ayda Yörükan, Zweig’ın eserlerinin çok büyük bir bölümünün biyografi (özgeçmiş) türünde olduğunu belirtir. Zweig, bir biyografi yazarı olarak hayatını incelediği kişilerle ilgili çok derin ve kapsamlı araştırmalar yapan bir yazardır.

Stefan Zweig, empati (kendisini başkasının yerine koymak) düzeyi yüksek bir yazar olarak Balzac’ın, Dickens’ın, Dostoyevski’nin ve diğer birçok yazarın yaşam dünyasını ve acılarını onların gerçekliği içinde aktarmayı bilmiştir.

Yoksulluk, hor görülme, kürek mahkumluğu, sürgün, sara hastalığı gibi dertlerin acısını çeken Dostoyevski; açlığın, parasızlığın, borçluluğun, yükselme tutkusunun, para hırsının pençesinde kıvranan Balzac; çocukken çok acılar çeken Dickens; Zweig’ın bu eserinde anlatılmaya çalışılır.

Zweig’ın intiharı

Stefan Zweig, hayat hikayelerini anlattığı kişileri kusurlarına rağmen sevmesini bilen ve okura da bunu hissettiren bir yazardır. Birçok eserinin yanı sıra “Bir Kadının Hayatında Yirmi Dört Saat”, “Dünün Dünyası”, “Yıldızın Parladığı Anlar” gibi kitapları da ülkemizde değişik yayınevleri tarafından tekrar tekrar basılmış eserlerdir.

Bu büyük yazar, 1934 yılına kadar Avusturya’da yaşamış fakat Yahudi asıllı olması nedeniyle Nazi Almanyası'nın baskılarından kurtulmak için 1934’te Avusturya’yı terk etmiş, uzun bir sürgün hayatının ardından 1941 yılında Brezilya’ya yerleşmiştir.

Faşizmin yayılmasından ve İkinci Dünya Savaşı’nın vahşetinden derin bir umutsuzluğa kapılan Zweig, "yeni vatanı" olarak gördüğü Brezilya'da da bu depresif psikolojiden kurtulamamıştır. 1942 yılında ikinci eşi ile birlikte 61 yaşında iken Brezilya’da intihar ederek yaşamına son vermiştir.

Aslında Zweig, bir üç sene daha dayanmış olsa savaşın bittiğine ve faşizmin yenilgiye uğradığına şahitlik edebilirdi. Neyse, şimdi onun tekrar “Üç Büyük Usta” kitabına dönelim…

İhtiraslı Balzac

Stefan Zweig’a göre, Honore de Balzac’ın (Fransa vatandaşı, 1799-1850) roman kahramanları da kendisine benzer, hepsinde dünyayı fethetme hırsı vardır. Her biri servete hücum etmiş, birinin cesedi üzerinden ötekilerin atları gelip geçmiştir.

Balzac, ölçülü insanlarla ilgilenmez, ihtiraslı kişileri roman kahramanı yapmıştır. Fransa’nın bu ünlü yazarının en önemli özelliklerinden biri, acısını çalışmakla dindirmek isteyişidir. Tutkulu bir yazar olan Balzac, bir insanın yüzünü ve çevresini inceleyerek onun iç dünyasını keşfe çalışır.

Yüzüne, kılığına kıyafetine ve yürüyüşüne bakarak sokaktan geçen her insanın mesleğini kestirmekle övünen bir yazardır, sezgi gücü yüksektir. İnsanlık Komedyası, Goriot Baba, Vadideki Zambak, en tanınmış eserleridir.

Yoksul çocukların yazarı

İngiliz yazar Charles Dickens (1812-1870), Victoria dönemi İngiltere'sinin en büyük romancılarından biridir. Babasının borçları yüzünden hapse girmesi üzerine henüz 11 yaşındayken bir boya fabrikasında çalışmak zorunda kalmıştır. Bu zorlu dönem, onun eserlerindeki ezilen ve yoksul çocuk karakterlerine ilham vermiştir.

Stefan Zweig, Dickens’ı halk nezdinde büyük bir üne kavuşan bir yazar olarak tanımlar. Dickens’ın bir toplantıda konuşma yapması üzerine halkın salonlara hücum ettiğini, hatta insanların sevdikleri bu yazarın sesini işitebilmek için sürünerek kürsünün altına girmeye çalıştığını yazar.

Zweig, Dickens’ın İngiliz geleneklerine bağlı bir yazar olduğunu, bu çerçevede muhafazakar fakat burjuva eğilimlerine de sahip İngiliz halkının ortalama hayatlarını konu eder, bu anlamda da devrimci bir kişiliği olmadığını belirtir.

Dickens, eserlerinde zayıf ve güçsüz insanların yardımına koşmakla birlikte düzeni suçlamamış, devlet yönetimine başkaldırmamıştır. Aslında İngiliz toplumunun bu yöndeki özelliği, o dönemde Avrupa 1848 ihtilalleriyle çalkalanırken bu devrimci sürece katılmayan tek Avrupa ülkesinin İngiltere olmasıyla da belliydi.

Üç yazarı karşılaştırma

Stefan Zweig, Balzac’ın kahramanlarının açgözlü ve haris, güçlü olmak için sonsuz bir arzu ile yanıp tutuşan, anarşist nitelikli olduğundan söz eder. Dostoyevski için de kahramanlarının ateşli ve coşkun olduğunu, hayatlarından memnuniyet duymadığını belirtir.

Balzac’ın kahramanları dünyaya hükmetmek isterken Dostoyevski’nin kahramanları dünyayı aşmak ister. Dickens ise, tamamen tersine, romanlarındaki insanların hepsi alçakgönüllüdür. Dickens, sıradan insanların yaşamlarını ortaya koymaya çalışır.

Dickens’ın hayallerinde sosyalist bir radikallik yoktur, sevgi ve merhametle dolu olarak küçük burjuva dünyası içinde kalmalarını savunur. Dickens’ın kahramanları tehlikelerle karşılaşsalar bile okuru korkutmazlar, Dostoyevski’nin kahramanları ise uçurumlarla baş başa kalabilirler, okur da bu bilinmeyen uçurum ve karanlıklar karşısında boğucu bir duyguya kapılabilir.

Çocuk kahramanlarına önem veren Dickens’ın eserlerinde, çocuk demek cennet demektir. Bu ünlü yazarın çocuklarla ilgili en önemli eseri Oliver Twist’tir. Diğer çok okunan eserleri de David Copperfield, Büyük Umutlar, İki Şehrin Hikâyesi’dir.

'Vahşi İnsan: Dostoyevski'

Ünlü Rus yazar Fyodor Dostoyevski (1821-1881) dünya edebiyatının ve psikolojik roman geleneğinin en büyük ve en etkili yazarlarından biridir. Çocukluğu yoksul bir ailede, sert bir babanın ve şefkatli ama erken ölen bir annenin yanında geçmiştir.

1849 yılında siyasi fikirleri nedeniyle tutuklandı ve kurşuna dizilmek üzereyken idam cezası son anda affedildi; ardından Sibirya'da zorunlu kürek cezası ve hapis yattı. Yaşamı boyunca epilepsi (sara) nöbetleri, ekonomik sıkıntılar ve ağır bir kumar bağımlılığıyla mücadele etti.

Dostoyevski’nin başlıca eserleri de şunlardır: Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Budala, Karamazov Kardeşler.

Stefan Zweig’a göre, Dostoyevski hayatı boyunca sessiz sedasız, vahşi bir insan olarak yaşamıştır. Gençliğinde birkaç dostu varken olgunluk çağında ise tek başına bir hayat sürmüştür.

Yine Zweig açısından Dostoyevski, “bütün insanlık için duyduğu sevgiden bir pay ayırarak birine bağlanmak, kendini birine hasretmek istememiş gibidir”. Hayatının uzun yılları, bütün gençlik çağı karanlıklarla örtülüdür.

Çar’a biat

Dostoyevski’de her şey aşırı ve ölçüsüzdür ancak Zweig’a göre asıl büyüklüğü ruhunun derinliklerindedir. Duyduğu acı ve ıstıraplar karşısında acı ve ıstırap duymaktan zevk alır hale gelmiştir.

Hayat onu üç kere yükseltmiş ama her üçünde de tekrar yere vurmuştur. Bununla birlikte hiçbir zaman kadere başkaldırmamış, kadere yumruk sallamamıştır. Sefalet, parasızlık ve sara hastalığı peşini bırakmamış, 10 ruble (Rus para birimi) için beş kere İsa’nın adını anmış, parasızlık nedeniyle birkaç kuruş için ağlayıp sızlandığı mektupları yazmıştır.

Zweig’a göre, en büyük mutluluğu sonsuz güçlere boyun eğmekten geçiyordu, dindardı, haçı öpmekten zevk alırdı. Sibirya’da cezaevinde iken Rus Çarı’na övgü dolu bir mektup yazıp anlaşılmaz bir alçalma, küçülme ile af dilemiş, bir anlamda kendisini vuran eli öpmüştür.

Kumar düşkünü Dostoyevski, rulet oynamak için karısının elbisesini ve parasını çalmıştır. Bu ünlü Rus yazarının kahramanlarının mutlu olmak gibi bir dertleri yoktur, acıdan beslenirler, hepsi ya uçuruma ya da en yüksek zirvelere doğru çılgınca bir koşu içerisindedirler.

Balzac’ın kahramanları topluma galebe çaldıkları anda zafere ulaşırlar; Dickens’inkiler ise sosyal sınıf içerisinde, burjuva hayatında, aile ve iş hayatında yerlerini aldıkları zaman başarı kazanırlar. Oysa Dostoyevski’nin kişilerinin yönelmiş olduğu toplum sosyal değil dinidir.

Hayatı sevmek

Tüm bunlara rağmen Dostoyevski’nun tutkulu yazımı, okuru çok etkileyebilir. Aslında bu ünlü yazar, insanlığın sırrını şu son ve unutulmaz formülü ile açıklamıştır: “Hayatın anlamından çok, hayatın kendisini sevmek gerekir”.

Zweig’ın bu kitabında ünlü Alman yazar ve şair Goethe’nin şu sözüne de yer verilmiştir:  “Hayat, her şeye rağmen güzeldir”.

İşte biz de bu sözden esinlenerek hayatın her şeye rağmen sevmeğe değer olduğunu belirtmeye çalışalım. Ve yazımızı Nâzım Hikmet’in “Yaşamak ne güzel şey” isimli şiiri ile sonlandıralım:

Yaşamak ne güzel şey
Anlayarak, bir usta, kitap gibi

Bir sevda şarkısı gibi

Bir çocuk gibi şaşarak yaşamak...

Yaşamak birer birer ve hep beraber

İpekli bir kumaş dokur gibi

Hep bir ağızdan sevinçli sevinçli bir destan okur gibi.

/././

soL





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -5 Ekim 2026-

  (DERLEYEN: mstfkrc)