7 Eylül 2026 Pazartesi

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -7 Eylül 2026-


Halka alenen anlatılması gerekenler: Faiz, sosyal güvenliğin tam iki katı!-Aziz Çelik- 

İlk 7 ayda faize 1,8 trilyon, sosyal güvenliğe 894,4 milyar lira harcandı. Faiz, sosyal güvenliğin tam iki katı, sosyal yardımın 6,3 katı. Kısaca bütçe, halka cimri faize cömert. “Kaynak yok” iddiası safsata, kaynak var ancak halk için kullanılmıyor. İşte halka alenen anlatılması gereken gerçek bu.


2026 bütçesinin 7 aylık bilançosu, Ocak-Temmuz 2026 dönemi bütçe harcamaları açıklandı. Bütçe teknik bir muhasebe metni değil, doğrudan doğruya bir bölüşüm meselesidir. Kimden alınıp kime verileceğinin yazılı olduğu bir bölüşüm sözleşmesidir. 2026 bütçesinin yedi aylık gerçekleşmeleri, bu sözleşmenin kimin lehine işlediğini verilerle ortaya koyuyor. Bakılması gereken, kısaca bütçeden halka ne aktarılıyor, varlıklı kesimlere ne aktarılıyor meselesidir.

İşte şunlar hep bütçe harcamaları meselesidir: Temmuz ayında en düşük emekli aylığı 23 bin 552 lira olarak saptandı. Biliyorsunuz, en düşük emekli aylığı ile kök aylığı arasındaki fark bütçeden karşılanıyor.  Bütçeden sosyal güvenliğe daha fazla kaynak ayrılması demek daha yüksek emekli aylığı demektir. Ancak ne yaptılar? Resmi enflasyon kadar (yüzde 17,76) milimetrik artırdılar. Kuruş fazla yok. 23 bin 560 TL, 23 bin 600 TL bile yapmadılar. Yine biliyorsunuz memurlara ödenen seyyanen zam (ilave ödeme) söz verilmiş olmasına rağmen memur emeklilerine ödenmiyor. İşte bu da bütçeyle alakalı. Bu yazıda bütçedeki faiz gerçeğini halka alenen anlatmaya devam edeceğim.

Şimdi deniyor ki “seçime doğru emekli aylıklarında bir defalık yüklü bir zam” yapılacak. Deniyor ki “kademeli emeklilik gündemde.” Böylece seçmenin ağzına bir parmak bal çalıp seçime gidilecekmiş. Bunların somut bilgiden ziyade rivayete dayalı olduğunu düşünüyorum. Bu konularda iddiada bulunmak için söylentilerin ötesinde verilere ve eğilimlere bakmak lazım. Çünkü gerek emekliler için önemli bir artış gerekse kademe vb. sosyal güvenlik düzenlemeleri için daha fazla kamu harcaması gerekli. Hükümet bunu yapar mı, istiyor mu, niyeti var mı? Şimdiye kadar ne yaptı?

FAİZE CÖMERT BÜTÇE!

7 aylık bütçe harcamalarına baktığımızda ne görüyoruz? Ocak–Temmuz 2026 için faiz giderleri 1.791 milyar TL olarak açıklandı. Yıllık başlangıç ödeneği ise 2.741,7 milyar TL idi. Ödenen faizler 7 aylık toplam bütçe harcamasının yüzde 17’si. Yıllık öngörülen oran ise yüzde 14,4’tü.

Peki faiz kime ödeniyor? Devletin borçlanma araçlarını (tahvil, bono ve kira sertifikası) elinde tutan kesime — bankalara, kurumsal ve yerli-yabancı portföy yatırımcılarına — ödeniyor. Kısacası finans oligarşisine ödeniyor!  Faizin dağılımı da oldukça öğretici. Yedi ayda ödenen faizin 1.437,4 milyar lirası (yüzde 80’i) iç borç faizi olarak ödenmiş. Buna 129,2 milyar liralık kira sertifikası ödemesi de eklendiğinde iç kaynaklı faizin payı yüzde 87’ye çıkıyor. Yani bu kaynak yerli finans kesimine akıyor.

7 ayda faize ödenen para, sosyal güvenlik ve sosyal yardımın toplamından yüzde 52 fazla. 7 ayda bütçe harcamalarının yüzde 17’si faiz ödemelerine giderken sosyal güvenlik için harcanan kaynak yüzde 8,5. Oysa öngörülen sosyal güvenlik harcamasının bütçeye oranı yüzde 9,9. Faizde ödenek, takvimin öngördüğünün epeyce önünde kullanılırken sosyal güvenlikte belirgin biçimde geride kalınmış.

Kaynak: Hazine ve Maliye Bakanlığı, Merkezi Yönetim Bütçe Giderleri, ekonomik ve program sınıflandırması tabloları, Ocak–Temmuz 2026. Faiz verisi ekonomik sınıflandırmadan, diğerleri program sınıflandırmasından alınmıştır.

Bütçedeki sosyal güvenlik kalemi, aktif ve pasif sigortalıların sağlık ve emekli aylığı ödemeleri için Sosyal Güvenlik Kurumu’na yapılan bütçe aktarımlarından oluşuyor. Bunun anlamı şu: Sosyal güvenlik kapsamındaki 77 milyon kişinin sağlık ödemeleri ve emekli aylıkları doğrudan bütçedeki bu kalemle ilgili. Çünkü tek başına primler sosyal güvenliğin finansmanı için yetersiz. O nedenle sosyal güvenlik için yapılan kamu harcamalarının düzeyi hayati öneme sahip. 7 ayda 77 milyonun sağlığı ve aylığı için bütçeden 894 milyar lira ayıran hükümet, bir avuç faizci için 1,8 trilyon lira harcayabiliyor. İşte asıl mesele budur.

Yedi ayda faize sosyal güvenliğin tam iki katı, sosyal yardımın 6,3 katı kadar ödeme yapıldı.

Bütçeden ayda ortalama 256 milyar lira faiz, 127,8 milyar lira sosyal güvenlik ve 40,7 milyar lira sosyal yardım harcaması yapıldı.

Faize ayrılan yıllık ödenek, sosyal güvenlik ve sosyal yardım ödeneklerinin toplamından 315 milyar lira fazladır. Aynı durum fiilî harcamalarda da geçerli: Tüm nüfusu kapsayan sosyal güvenlik ve sosyal yardım harcamalarının toplamı, faiz ödemesinin ciddi biçimde altındadır.

SOSYAL GÜVENLİK ÖDENEĞİ KULLANILMIYOR!

Bir başka çarpıcı nokta ise 7 ayda bütçe ödeneklerinin kullanım durumudur. Kâğıt üzerindeki bütçe ile fiilî bütçe arasındaki bu fark, en az harcanan paranın kendisi kadar politik bir meseledir.

7 ayda faiz başlangıç ödeneğinin yüzde 65,3’ü, sosyal güvenlik ödeneğinin ise yüzde 47,8’i kullanıldı. Bu bir tesadüf değil, bir öncelik sıralamasıdır. Faiz sözleşmeye bağlıdır, vadesi gelir ve ertelenemez. Sosyal harcama ise ertelenebilir, hatta savsaklanabilir. 7 aylık bütçe tablosu tam olarak bunu gösteriyor: Faize zamanında ve fazlasıyla, halka ise geç ve az ödeme yapılıyor.

Üstelik bu sadece bu yıla özgü değil. 2025 yılında faiz için başlangıç ödeneği 1.950 milyar lira idi. Gerçekleşme ise 104 milyar fazlasıyla 2.054 milyar lira oldu. Asıl çarpıcı olan şudur: 2025 yılında sosyal güvenlik için başlangıç ödeneği 1.822,4 milyar liraydı. Bunun 1.540,2 milyarı kullanıldı; 282,2 milyarı, yani yüzde 15,5’i kullanılmadı. Hatırlayın, emekli bayram ikramiyesine bin lira artış yapmamak için bin dereden su getirenler ve “kaynak yok” diyenler 2025 yılında sosyal güvenliğe ayrılan 282,2 milyar lirayı harcamamış. Yani ödenek hazırken kullanılmamış.

Üstelik bu iki sapmanın bütçe dengesine net etkisi de ortada: Faizdeki 104 milyar liralık aşım açığı büyütürken, sosyal güvenlikteki 282,2 milyar liralık eksik kullanım açığı küçültmüştür. İkisinin net bakiyesi 178,2 milyar lira ile açığı azaltıcı yöndedir. Yani 2025’te “mali disiplin” faizden değil, emekliye ayrılan ancak ödenmeyen kaynaktan sağlanmıştır.

Aynı durum 2024 yılında da yaşandı. Bütçeye sosyal güvenlik için 1.237,3 milyar lira ödenek kondu. Ancak 133 milyar eksiğiyle 1.104,2 milyar lirası harcandı. Ödeneğin yüzde 11’i harcanmadı. 2026 yılı için de benzer bir eğilim gözleniyor. Yedi aylık hız korunursa faiz ödemeleri yıl sonunda başlangıç ödeneğini aşacak; sosyal güvenlik harcamaları ise yine başlangıç ödeneğinin altında kalacak.

Bunun üzerine ne kadar durulsa azdır. Sosyal güvenliğe az kaynak ayrılıyor. Bu vahim. Ancak daha da vahim olanı ayrılan kaynak kullanılmıyor. Oysa faiz giderleri de sosyal güvenliğe yapılan transferler de aynı kurumun — Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın — bütçesindedir. O halde neden faiz için sınır aşılırken sosyal güvenlik için ayrılan ödeneğin tamamı kullanılmıyor?

Teknik ifade edecek olursam, faiz sert bir kısıttır: Sözleşmeye bağlıdır, vadesi bellidir, ödenmemesi temerrüt sayılır ve borç ödemeleri ödenek üstü olsa dahi yapılabilir.  Faiz zamanında ödenmezse yeni borç bulunması zorlaşır. Buranın efendisi piyasadır. Sosyal güvenlik ise yumuşak kısıttır: Harcamanın zamanı ve tutarı idari ve siyasi takdire bağlıdır, ertelenmesi hiçbir hukuki yaptırım doğurmaz, temerrüt sayılmaz. Buranın efendisi ise seçmendir; ama seçmenin eli kolu bağlıdır.

Günlük dilde söyleyecek olursam faizciyi kandırmak ve geçiştirmek mümkün değilken, vatandaşı “kaynak yok” diye uyutmak mümkündür.

Dolayısıyla aynı bütçede iki farklı hukuki rejim var. Biri mecburen ve otomatik ödenen (faiz), diğeri takdiren ödenen (sosyal güvenlik harcaması). Bu, mali disiplin değil, alacaklılar arasında kurulmuş bir hiyerarşidir. Faiz ayrıcalıklıdır ve önceliklidir, sosyal güvenlikte ise harcamayı kısmanın bahanesi nasılsa bulunur.

BÜTÇE BİR BÖLÜŞÜM MESELESİDİR!

İktisatta birincil bölüşüm, gelirin piyasada ücret ve kâr olarak paylaşılmasıdır. İkincil bölüşüm ise devletin vergi ve harcama yoluyla bu dağılımı yeniden düzenlemesidir. Sosyal devletin kurucu iddiası, ikincil bölüşümün birincil bölüşümdeki eşitsizliği yumuşatmasıdır. Ancak 2026 bütçesinde gördüğümüz bunun tersidir.

Vergi ağırlıklı olarak ücretlilerden ve tüketimden toplanıyor. Faiz ise devletin borçlanma araçlarını elinde tutan kesime — bankalara, kurumsal ve yerli-yabancı portföy yatırımcılarına — ödeniyor. Bu, aşağıdan yukarıya, emekten sermayeye işleyen bir aktarımdır. "Mali disiplin" olarak sunulan şey, aslında disiplinin kimin üzerinde kurulduğu sorusudur: Disiplin faiz üzerinde değil, sosyal harcama üzerinde kuruluyor. Vergiler ve sosyal transferler halk sınıfları lehine yeniden bölüştürücü biçimde çalışmıyor.

Kanıt, bütçe dengesinde saklı. Yedi ayda bütçe 1.320,9 milyar TL açık verdi. Ama faiz hariç tutulduğunda 470,1 milyar TL fazla var. Yani devlet, faiz dışındaki bütün faaliyetlerinde topluma verdiğinden 470 milyar lira fazlasını toplumdan almış. Açığın tamamı ve fazlası faizden kaynaklanıyor. Bu, bir harcama savurganlığı veya “yetersiz vergi” meselesi değil, bir transfer mekanizmasıdır.

Mekanizmanın iki ucu net. Yedi ayda toplanan 7.854,6 milyar TL vergi var. Bu verginin ağırlığı; tüketim üzerinden alınan, gelir düzeyine bakmayan dolaylı vergilerde ve kaynakta kesilen ücret gelir vergisindedir. Harcanan kısma baktığımızda bütçenin yüzde 17’si faize giderken sosyal güvenliğe yüzde 8,5 harcanıyor. Kısaca vergi toplanırken de harcama yapılırken de bölüşüm halk sınıflarının aleyhine işliyor. Bu, aşağıdan yukarıya işleyen bir ikincil bölüşümdür. “Mali disiplin” söylemi burada asıl sorunu gizliyor. Disiplin uygulanıyor, ama faiz üzerinde değil; sosyal harcama ve yatırım üzerinde uygulanıyor.

‘KAYNAK YOK’ İDDİASI NEYİ GİZLİYOR?

Emeklilik aylıkları, asgari ücret, sosyal yardım tutarları ya da öğretmen ve sağlıkçı istihdamı gündeme geldiğinde verilen standart yanıt “kaynak yok”tur. Yedi aylık tablo bu iddianın bir tercih olduğunu gösteriyor.

Birincisi: 2026 bütçesinde tek başına faize ayrılan ödenek (2.741,7 milyar TL), sosyal güvenlik (1.872,5 milyar) ve sosyal yardım (553,6 milyar) ödeneklerinin toplamından 315 milyar lira fazla. Kaynak yok değil, kaynak başka bir yere tahsis edilmiş.

İkincisi: sosyal güvenliğin yedi ayda ödeneğinin yalnızca yüzde 47,8’ini kullanmış olması kâğıt üzerinde ayrılmış olan kaynağın bile kullanılmadığını gösterir. Diğer bir ifadeyle emekliler için daha fazla harcama yapılabilecekken yapılmamış durumda.

Üçüncüsü: Faiz yükü doğal bir olgu değil, politika sonucudur. Yüksek faiz kararı, borçlanma stratejisi ve iç borcun vade yapısı birer politika tercihidir. Faizin yüzde 87’sinin iç kaynaklı olması, bu yükün büyük ölçüde içeride üretilen bir bölüşüm sonucu olduğunu gösteriyor.

Dördüncüsü: 2026 bütçesinde faiz ödeneği bir önceki yıla göre yüzde 40,6 artırılırken (1.950,0 milyardan 2.741,7 milyara), sosyal güvenlik ödeneği yalnızca yüzde 2,7 artırılmıştır (1.822,4 milyardan 1.872,5 milyara). Enflasyon karşısında bu bir artış değil, ciddi bir reel kesintidir.

Kısacası kamu kaynağı yaratmak ve bunu halk sınıfları için kullanmak mümkündür. Bu hükümet için bir tercih sorunudur. Halk için ise bir kader değildir. Daha fazla kamu kaynağı talep etmek ve bunun için örgütlü mücadele etmek şarttır. Yoksa “seçime doğru kesenin ağzını açarlar” hayaliyle beklemek işe yaramadı ve yaramaz.

/././

Yine inandırıcılıktan uzak bir OVP -Hayri Kozanoğlu- 

Yeni OVP, iktidarın ekonomi politikalarındaki başarısızlığı bir kez daha ortaya koydu. Enflasyon hedefleri yukarı çekilirken kemer sıkma politikası korundu. Halka sunulan ise gerçeklerden uzak yeni bir başarı hikâyesi oldu.


Orta Vadeli Programlar (OVP) ekonominin 3 yıllık yol haritasını belirlemek için hazırlanan, aşırı iyimser öngörüleriyle hatırlanan belgeler haline geldi. Her yıl bir önceki yılın hedefleri şaşıyor, genellikle suç dış dünyadaki gelişmelere yüklenerek bir özeleştiri yapmadan yine yeniden pembe hayaller saçılıyor. Bu kez de alışılan gerçekleşti, küresel çatışma ortamı gerekçesiyle 2026 yılına ilişkin ekonomik başarısızlıklara bir bahane bulundu.

2023 SEÇİM YILINDA NE OLMUŞTU?

2027’nin seçim sürecine girilecek bir yıl olması nedeniyle özel bir önemi var. Bu nedenle isterseniz, bir önceki seçim yılı olan 2023’ün OVP performansına bir göz atalım. 2023 yılı için TÜFE tahmini yüzde 24,9 iken, tam yüzde 64,8’lik bir enflasyon yaşandı. Cari açık 22 milyar dolar öngörülürken gerçekleşme 45 milyar dolar oldu. Bütçe açığı GSYH’nin yüzde 4’ü tahmin edilirken yüzde 5,6’sına yükseldi. Seçim ekonomisinin tüm iç ve dış dengeleri bozmasına karşın, büyüme yüzde 5 hedefinden ancak milim yukarıda yüzde 5,1 çıktı. Özetle seçim yılında OVP kağıt üzerinde kaldı, hiçbir beklenti gerçekleşmedi.

DEZENFLASYON PROGRAMI RAFA KALKTI

Dün açıklanan OVP’ye göz atınca, öncelikle “dezenflasyon” programı olarak ilan edilen enflasyonu düşürme hedefinin rafa kaldırılması dikkat çekiyor. 2026 için ortaya konulan yüzde 16 enflasyon oranı, son Merkez Bankası Enflasyon Raporu’ndaki yüzde 28 güncellemenin bile az üzerine yüzde 28,4’e çıkarılmış. Ama daha önemlisi, geçen yılki OVP’de bir sonraki yıl yani 2026 için yüzde 16 enflasyon tahmini söz konusuyken bu kez bir yıl sonrası 2027 için 5 puan yukarısı yüzde 21 düzeyi metne girmiş. Bu oranın geçen OVP’de 2027 için konulan yüzde 9, yani tek haneli hedefin tam 12 puan üzerinde olduğunu belki söylemeye bile gerek yok.

Bir an için bu OVP’nin tüm hedeflerinin tutturulduğunu varsayalım. 2027 yüzde 4,1 büyümesi potansiyelin altında bir performansa, yüzde 21 enflasyon Türkiye’nin bile kendi ortalamalarının üzerinde bir orana, yüzde 8,1 işsizlik ise dünya ortalamalarının çok üzerinde bir düzeye işaret ediyor.

OVP KANDIRILMA DUYGUSU VERİYOR

Cevdet Yılmaz’ın açıklamalarını dinleyince, kandırılmak istendiğiniz duygusunu yaşıyorsunuz. Brent petrolün fiyatı 2026 için 64,3 dolar varsayılırken ortalama 89,3 dolara yükselmiş. Buraya kadar doğru. Küresel enflasyon ise yüzde 3,6’dan yüzde 4,7’ye güncellenmiş. Peki bu 0,9 puanlık enflasyon artışının Türkiye’ye etkisi niye 12,4 puan, dünyanın 14 katına yakın gerçekleşmiş? Yılmaz, savaşın enflasyon üzerindeki etkisinin 7 puan olduğunu söylüyor. Bunu doğru kabul etsek dahi, yine de önceki OVP’den 5,4 puanlık bir şaşma gerçeği küresel enflasyon yüzde 4,7’den bile daha yüksek.

YANDAŞ BASINDA ZAM MÜJDESİ

Enflasyon tahminlerinin yükseltilmesinden sonra yandaş basın müjde gibi, “memura, emekliye yeni zam” senaryolarını açıklamaya başladı. Bu mantığa göre, enflasyon daha da yüksek çıksa halk için iyice hayra yormak gerekiyor. Bu arada çalışana büyümeden refah payı verme uygulaması tamamen unutulmuş görünüyor. Maaş güncellemeleri de enflasyonun arkasından geldiği için, ancak o andaki kayıpları telafi ediyor, aradaki dönemin zararlarını ücretlilerin sineye çekmesi isteniyor.

KEMER SIKMA PROGRAMI DEVAM EDECEK

Bilindiği gibi, AKP iktidarı yurtdışı sıcak paraya ve yerli rantiyelere enflasyonun hayli üzerinde bir faiz sunan, bunun sağladığı döviz girişleriyle ve dövizden TL’ye dönüşle TL’nin yabancı para karşısında değer kaybını enflasyonun altında tutmaya olanak veren bir kemer sıkma programı uyguluyor. Maliyeti uzun vadede daha açık hissedilecek, ülkenin tüm dış yükümlülüklerini kabartan bu programın yan etkileri de, TL mevduatın payının yüzde 61,5’e çıkması, kişi başına düşen gelirin 20 bin doları aşması gibi olgular bir başarı gibi sunuluyor.

Hele “yıllık geliriniz 20 bin doları aştı” mesajı sade yurttaşa hakaret gibi geliyor. Doğru, kurların düşük seyretmesi, 2027’de bu eğilimin süreceğinin öngörülmesi, Yunan adalarında tatil yapmak, Dubai’de alış-verişe gitmek, İsviçre’de kayağa uzanmak, ithal malı saat ve mücevherat takmak isteyenlere elverişli fırsatlar sunuyor. Ama OVP’de ifade edildiği üzere, “gıda, akaryakıt, doğal gaz ve ulaştırma” gibi enflasyonu yukarı çeken kalemleri, emeğiyle geçinen insanların yaşamlarını sürdürmek için zorunlu ihtiyaç maddelerini almayı pahalılaştırıyor.

OVP’NİN HASSAS DENGESİ

OVP’lerde hem halka bir başarı hikayesi sunmak, hem de gerçekçi imajı çizerek uluslararası yatırımcılara güven vermek için hassas bir ölçünün tutturulması gerekiyor. 2027-2029 OVP’si de bu amaçla hazırlanmış. Ama geniş halk kesimleri açısından bir inandırıcılık taşımıyor. Ne İsa’ya ne Musa’ya hitap edebiliyor.

/././

Davutoğlu, Gökçek, Bahçeli, Öcalan ve diğerleri: Biraz temizlik bolca dizayn -Yaşar Aydın- 

İktidar sallı sollu salvolarla ilerliyor. Her zaman olduğu gibi eskiyeni atarak yeniyi kurmaya çalışıyor. Sorun şu ki yeninin içinde Erdoğan olduğu sürece halka inandırıcı gelmiyor.

Geçen hafta iktidar blokunun eski yıldızları için fırtına gibi geçti. Melih Gökçek ifade verdi, eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu’na soruşturma açıldı, yine eski başbakanlardan Binali Yıldırım’ın mal varlıkları ile ilgili yabana atılmayacak iddialar ortalığa saçıldı.

Her üç konunun da üzerinde çok fazla konuşuldu. Tabii her zaman olduğu gibi Melih Gökçek başrolü kimseye kaptırmadı. Şovunu fazlasıyla yaptı. Yapmasına yaptı ama ağzından çıkarmadığı sakıza rağmen çok rahat görünmüyordu. Belli ki Gökçek, başına gelecekleri çok iyi biliyor ve kaderine razı biçimde süreci en az zararla atlatmaya çalışıyor. Gökçek’le ilgili iddiaların yurt dışına servet transferi ile ilgili olması çok tesadüf değil. Nitekim gazeteci Timur Soykan soruşturma kapsamında olmasa da benzer bir durumun Binali Yıldırım’la ilgili olduğunu yazdı. Anlaşılan o ki Erdoğan döneminde zenginleşen çok sayıda insan ülkenin ve iktidarın geldiği durumu değerlendirerek kendileri için en hayırlısının memleketten uzamak olduğuna karar vermiş. Tabii tüm birikimleriyle.

İktidar için bu durumun iki sakıncası var. Birincisi ciddi bir kaynak elinden kayıyor. İkincisi ise seçimin kaybedilme ihtimaline karşı önlem alanların sayısı artıyor. Bu da daha şimdiden bozgun görüntüsü yaratıyor. İktidar sadece Melih Gökçek hamlesiyle tüm bunların önüne geçmeyi hedefliyor.

Bu hamlenin bir doğal sonucu da AKP içinde alan açılması olacak. Merkezden ayrılmak zorunda kalanların yeri mutlaka doldurulacak.

Saray politikalarından bugün için etkili olan kesimler, rejimin öz evlatlarının evden ayrılmasına izin vermedi. Tam tersine cephede onları gerektiğinde feda edileceklerle birlikte yeni bir yerde konumlandırdı.

DEVLET BAHÇELİ NE TALEP EDİYOR

Ahmet Davutoğlu’nun durumu biraz daha farklı. Davutoğlu üzerinden verilen mesajda “Ya Bülent Arınç gibi suya sabuna dokunmadan konuşur gibi yapacaksın ya susacaksın” deniyor. İktidar Davutoğlu hamlesiyle seçime kadar çözüm süreci dâhil hiçbir konuda iç cephenin bozulmasına izin vermeyeceğini net şekilde gösterdi.

MHP lideri iki gazete röportajında seçim sisteminin değişmesi ile ilgili sözler sarf ediyor. Türkgün Gazetesi’nde ifade ettiği fikri Habertürk’te biraz daha açtı. Ama hala net bir talep yok. Habertürk söyleşisinde “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle uyumlu ve yeni anayasayla desteklenen” diyerek bir çerçeve çizdi. Yani rejim devam edecek. Aynı zamanda anayasal değişikliğin zorunlu olduğu yeni biçimlerle devam edecek. Şimdiye kadar anladığımız bu kadar. Tanımdaki boşluklar ancak Bahçeli’nin daha önce söyledikleri ve itiraz ettikleri üzerinden doldurulabilir.

Bahçeli’nin fikrinin kendine mi ait yoksa Cumhur İttifakı’nın ortak düşüncesi mi sorusuna yanıt aramadan önce bir gerçeğin altını çizmekte fayda var. MHP lideri çözüm süreci dâhil pek çok konuda görüş bildiriyor. Bu görüşlerin bazıları Erdoğan’la çelişiyor olarak da değerlendiriliyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin bağlayıcılığı ile yaklaşık 10 yıldır AKP ve MHP liderlerinin siyam ikizi haline geldiği çok çabuk unutuluyor. Çözüm süreci dâhil her temel mesele birlikte istişare edilerek ilerliyor. Kuşkusuz iki farklı geleneğin, iki farklı tabanın yaklaşımlarında örtüşmeyen şeyler olabilir. Ama işin esasında ortak yürüyüşü bozacak hiçbir adım atılmadı, rejim ortaklığı devam ettikçe de atılma olanağı yok.

Bahçeli’nin ağzındaki baklanın da Saray mutfağında pişirilmediğini düşünmek çok saflık olur. Bahçeli, ABD Büyükelçisi Barack’ın ifade ettiği Ortadoğu planına uygun bir Türkiye’nin yolunu döşüyor. Tıpkı çözüm sürecinde olduğu gibi bu konuda da sunuculuk görevi Bahçeli’ye kalmış anlaşılan.

TUTANAKLARIN ARTÇISI DA YIKICI

Yaklaşık 15 gündür ülke gündemini aynı noktadan meşgul eden diğer bir başlık da İmralı tutanakları. Her ne kadar Öcalan, DEM ve yetkililer tarafından yalanlansa da kamuoyunun çok ikna olduğunu söylemek mümkün değil. İkna olmama ve tartışmanın giderek boyutlanmasının birkaç nedeni var. Birincisi hem DEM Eş Başkanı Tuncer Bakırhan’ın, hem de Suriye Cumhurbaşkanı Müsteşarı Mazlum Abdi’nin söyleşilerinde verdiği mesajlar tutanakların ana fikriyle çok örtüşür vaziyette. Öte yandan iki siyasetçi de argümanlarını tutanakları savunma üzerinden kurdu. Nitekim DEM Parti’nin yasal zorunluluk olarak gerçekleştirdiği dünkü kongredeki konuşmalarda aynı tınıyı görmek mümkün.

İktidar cenahından gelen açıklamalarda ise yalanlamadan çok “provokasyon” vurgusu vardı. Tutanağın içeriğine itirazdan çok sızıntı ile uğraştılar. AKP-MHP iktidarının çözüm diye sunduğu projeye ülkede yaşayan demokrat, ilerici, devrimci güçlerin desteklemesi mümkün değil. Anlaşılan odur ki Alevi topluluğu da gidişattan rahatsız. Kürt siyasetinin temsilcileri Bahçeli ve Erdoğan’ın rota belirlediği yoldan ilerlemesi durumunda bu çevrelerle makasın daha da açılması kaçınılmaz bir sonuç olacak. DEM Parti bunu görüyor ve önlem almaya çalışıyor. Ama kolay olmayacağı ortada. Ortadoğu’da ABD’nin önerdiği Türk, Kürt, Arap ittifakını bölgedeki gerici güçlerle ittifak halinde realize edip, bu durumun Türkiye’ye demokrasi getireceğini iddia etmek ikna edici olmuyor. Hele işin içinde siyasi varlığını Kürt sorunun şiddetle çözme savunusuna borçlu MHP ve 25 yıllık iktidar pratiğiyle AKP olduğu sürece durum değişmez. Yaklaşık 15 aydır devam eden süreç ve son yayınlanan tutanaklar Kürt siyasetinin bugüne kadar etrafında topladığı demokratik güçlerde sarsıntıya yol açtı. Bu hat ilerletildiği oranda sorunun derinleşmesi kaçınılmaz olacak.

ORTAK NOKTALARI YENİ OLANIN İNŞASI

İktidar her hamle ve tartışma başlığıyla bir yandan geçmişin yükünü üzerinden atacak yol temizliği yaparken diğer yandan yeniyi dizayn etmeye çabalıyor. Ancak bu makinenin ana çarkında Erdoğan olduğu sürece, halka vaat edilen "yeni" hikâye halk nezdinde güven vermiyor. Çünkü krizin bizzat faili olanlar çözüm merci olamaz. Aksine, yürütülen bu operasyonlar, toplumsal muhalefetin taleplerini bastırma, olası bir bozgun görüntüsünü engelleme ve rejimi kendi içinde tahkim etme çabası olarak kabul görüyor.

Demokrasiye, eşitliğe ve barışa sırtını dönen bu otoriter eksen, belli ki halkın gerçek sorunlarını çözmek yerine yalnızca kendi iktidar ömrünü kurtarmanın telaşındadır.

Saray rejimi muhalefet bloku dışına ittiği her siyasi odağı, her bireyi, her siyasal ve ekonomik gelişmeyi kendi rejiminin bekası için birbirine bağlıyor.

İktidarın bu taktiği muhalefet güçleri için de yol gösterici: Bölgede ve Türkiye’de eşitlik, özgürlük ve barış için hep beraber demokrasi mücadelesine.

/././

32 programa sadece ilk 500'den öğrenci -Semra Kardeşoğlu- 

Üniversiteye girişte tamamını ilk 500’den öğrenciyle kapatan bölümler ve bağlı olduğu kurumlar belli oldu. 427 öğrencinin yerleştiği bu 32 programdan 30’u vakıf üniversitesine ait. Devletten tek okul Galatasaray.


Üniversiteye yeni başlayacak adaylar artık geri sayıma geçti. Bu yıl kontenjanların büyük oranda dolmuş olmasından ÖSYM ve MEB memnun. Ancak ayrıntılar meselenin farklı yönlerini, sorun ve sıkıntılarını ortaya çıkarıyor. YÖK, geçen hafta SAY, SÖZ ve EA’da ilk 1000’e giren öğrencilerin hangi bölümleri tercih ettiğini duyurdu. Ancak ilk 1000’e giren adayların hangi üniversiteleri seçtiği bilgisi yer almadı. Şampiyon öğrencilerin tercih ettiği bölümler yıllar içinde çok değişmese de üniversiteler de farklılık vardı. Rehberlik Uzmanı Salim Ünsal biliyorsunuz merkezi sınavların sonuçlarını didik didik edip oradan hem öğrencilere hem yetkililere önemli ipuçları sağlayan veriler sunuyor. Merak edip kendisini aradım. İlk 1000’deki öğrenciler hangi üniversitelerin programlarına giriyor? İki tablo hazırlayıp gönderdi.

367 ŞAMPİYON VAKIFTA

İlki tüm kontenjanını sadece ilk 500 öğrenci arasından dolduran programları gönderdi. Bu programların tamamına ilişkin bir ortak nokta vardı; Galatasaray hukuk ile iletişim bölümleri hariç hiçbirinin devlet üniversitesi olmaması. 32 Programdan 2'si  devlet, 30'u vakıf üniversitesi. Bu bölümlere  427 öğrenci yerleşti. Onlardan 367'si vakıfta. 60 öğrenci ise Galatasaray'da.  Örneğin, Medipol Tıp Fakültesi burslu bölümü 3 kişilik kontenjanı “birinciler”den, 7 kontenjanlı ücretli bölümünü ise ilk 27 aday arasından almıştı. Sıralamada ikinci sırada yer alan 11 kontenjanlı Koç Tıp burslu kısmına ise ilk 65 sıradan adaylar yerleşti.  Şampiyonlarla kontenjanlarını dolduran okullar arasında Medipol ve Koç dışında TOOB, Acıbadem, Bilkent, Sabancı, İstanbul Ticaret Üniversitesi ve Özyeğin yer alıyor.

Sanıyorum bu tabloların ilgililere anlatacağı çok şey var. Şampiyon öğrencilerin giderek vakıf üniversitelerini tercih etmelerinin nedeni sadece bir bölümüne sağlanan yurt ve cep harçlığı olamaz.  Çünkü bu programların ücretli bölümlerinde de tavan başarı sıralarının yüksekliği dikkat çekiyor. Yine iş bulma imkanı, iyi dil eğitimi, araştırma ve sosyal imkanların genişliği hepsi bir neden olabilir. Örneğin Boğaziçi’nin bazı bölümlerinde düşüşün nedenleri, ayrıca gözden geçirilmeli.

Tüm kontenjanını ilk 500 öğrenci arasından dolduran vakıflardaki programların neredeyse tamamı burslu. Rehberlik Uzmanı Salim Ünsal, bu bölümlerde ücretli okuyanlarla aradaki makasın çok geniş olduğunu hatırlatıyor.

ÖZELLERİN SATIŞ STRATEJİSİ ETKEN

Verileri hazırlayan Rehberlik Uzmanı Salim Ünsal şunları söyledi: Kontenjanının tamamını ilk 500’den dolduran öğrencilerle kapatan üniversitelerin büyük bölümü evet vakıf üniversiteleri.

Ancak bunu bu öğrenciler devleti seçmiyor diye okumak doğru değil. Bu aynı zamanda vakıf üniversitelerinin bir satış stratejisi. Öğrencilere artı burs, belki para da sunuluyor olabilir. Bir de vakıfları burslu kontenjanlarının çok az öğrenciyle kapattığı unutulmamalı. Yoksa derece yapmış bir öğrenci neden bir özel üniversitede “Yapay Zeka ve felsefe” seçsin. Aşırı idealist olmalı. Sayısalda ilk 1000’deki öğrencinin 924’ü sayısaldan tıp ve mühendislik tercih etmiş. EA’daki ilk 1000’dekilerden 537’si EA’ya giderken 92’si sayısal bölüme gitmiş. Sözelde ise ilk 1000’deki öğrencilerden 282’si sözel, 83’ü EA’ya gitmiş.

/././

Matemsiz barış -Selçuk Candansayar- 

Otuzlu yaşlarında bir kadın düşünün. Babası, o daha üç yaşındayken devlet eliyle işkenceyle öldürülmüş. Kadın büyümüş, kendi hayatını kurmuş. Politikayla ilgili ve babasının politik inancına bağlı ama aktif ve örgütlü değil; olmak istememiş ve bu seçimi anlaşılabilir. Sıradan bir hayat yaşamak istiyor ama mümkün olmuyor. Her ölüm anmasında örgütün propaganda töreninde hazır olmak ve tüm ciddiyetiyle ve “çelik gibi kararlılığıyla” hazır olmak zorunda. Gündelik hayatında hep “ölü babasına layık olarak” davranmalı. Örneğin bir meyhanede kahkaha atıverse yanına biri gelip "sen falancanın kızısın, sana yakışıyor mu bu" diye azarlayabiliyor. Flört ettiği erkekler, kimin kızı olduğunu öğrendiklerinde geri çekiliyor, çünkü ölü babanın saygınlığı öyle büyük ki, sıradan bir ilişkide olabilecek en ufak çekişme bile bir küfür gibi görünüyor onlara. Kadın kendi hayatını yaşamaya çalıştıkça, görünmez bir mahkeme onu babasının anısına ihanetle yargılıyor.

Bu sahnede tuhaf bir şey var: kimse kötü niyetli değil. Meyhanedeki adam da, geri çekilen erkek de kendini babanın müttefiki, kadının koruyucusu sanıyor. Ama bu "koruma," kadını bir insan olmaktan çıkarıp bir sembolün bekçisine çeviriyor. Toplum, ödemediği bir borcu, hesabı hiç sorulmamış bir işkenceyi, hiç açılmamış bir dosyayı bu kadının bedeni üzerinden tahsil ediyor. Devlet hesap vermediği için, kadının neşesi hesap veriyor.

Ben buna matem diyorum, yas değil. Yas, bireyin kaybı içselleştirdiği ve aştığı olağan bir süreç. Matem ise daha ağır bir töreni, cenazeyi, kolektif bir acıyı çağrıştırıyor. Alevi geleneğindeki Muharrem matemi gibi; bu topraklarda kayıpların matemi yürüyüşlerle tutulur ve tamamlanamaz. Matem, bireysel olanla toplumsal olanı birleştirir. Tam da bu yüzden matem, bugün Türkiye'de en çok korkulan şey.

Güney Afrika'nın Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu dünyaya "örnek geçiş adaleti" diye pazarlanmıştır. Komisyon, Apartheid'i birkaç yüz failin işkence ve cinayet itirafına indirgeyerek dosyaları kapadı. Oysa Apartheid'in gerçek gücü toprak gaspında, iş gücü sömürüsünde, bütün beyaz nüfusun yıllarca faydalandığı bir düzendeydi. Birkaç yüz kişi itiraf etti, af diledi; toplumun vicdanı rahatladı ama mülkiyet hiç sorulmadı. Kolektif sorumluluk, bireysel bir af törenine feda edildi. Ardından siyah elitlerle beyaz elitlerin ortaklaşa kurdukları düzende, sömürü ve siyahlar aleyhine eşitsizlik daha da derinleşti.

Şimdi sürdürülen süreçte ise daha da “çiğ” bir şey oluyor.  Olmakta olan hakikatin arandığı bir süreç bile değil, hakikatin hiç sorulmadığı bir süreç. Öcalan, Bahçeli, Erdoğan cephesinin kurduğu "terörsüz Türkiye," bir itiraf, bir dosyalama, bir kürsü bile öngörmüyor; doğrudan statü, fesih, çerçeve yasa diline atlıyor. Güney Afrika'nın kusurlu modelinde bile mağdurlar bir gün kürsüye çıkıp anlatabilmişlerdi. Burada o kürsü bile kurulmayacak gibi. Üç tarafın da (devlet aygıtının, milliyetçi tabanın, örgütün kendi meşruiyetinin) işine gelmiyor. Çünkü hakikat açılırsa hepsinin dosyası birlikte açılacak. Demem o ki "kalanların" (ailelerin, yakınların, o kadının) matem tutma hakkı, yukarının siyasi mutabakatına kurban ediliyor.

Bu yüzden bu barışa matemsiz barış diyorum. Silahın susması tabi ki iyidir, kimse bunu küçümsemesin. Ama susan silahın altında hâlâ gömülü, hiç sayılmamış, hiç adı anılmamış bir ölüler listesi var ve o liste sayılmadan kurulan her barış, bir gün o kadının meyhanedeki kahkahası gibi, birinin "sana yakışıyor mu" diye sorduğu bir borç olarak geri dönecek.

/././

Eski MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu’nun şüpheli ölümü: 10 cezaevi personeli gözaltında 


MİT’te uzun yıllar görev yapan Kaşif Kozinoğlu’nun 2011’de Silivri Cezaevi’nde şüpheli ölümüyle ilgili soruşturma yeniden başlatıldı. Soruşturma kapsamında dönemin cezaevi personeline yönelik operasyonda 11 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken 10 şüpheli yakalandı.  https://www.birgun.net/haber/eski-mit-gorevlisi-kasif-kozinoglunun-supheli-olumu-10-cezaevi-personeli-gozaltinda-733351

***

Orta Vadeli Özelleştirme Programı -Havva Gümüşkaya- 

Ülke ekonomisinin üç yıllık yol haritasını çizen OVP’de enflasyon tahmini 12,4 puanlık sapma ile yüzde 28,4’e çıkarıldı. OVP’den devasa özelleştirme çıktı. 2026 sonunda özelleştirme gelirinin 105 milyar düzeyinde gerçekleşmesi beklenirken 2027-2029 döneminde 489,5 milyarlık özelleştirme hedeflendi.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, 2027-2029 dönemini kapsayan yeni Orta Vadeli Program'ı (OVP) açıkladı. Her yıl güncellenen ve yıl sonu gerçekleşmeyen hedeflerin yer aldığı program, yine tutarlılığı konusunda eleştirilerin odağı oldu.

Resmi Gazete’de yayımlanan programın detaylarında ise devasa özelleştirme geliri beklentisi yer aldı.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, “OVP'yi hazırlarken seçimlerin zamanında olacağını düşünerek hazırladık, spekülatif varsayımda olmadık” derken program seçim ekonomisine giriş olarak değerlendirildi.

Programda 2026 yılına ilişkin ekonomik tahminlerde önemli değişikliklere gidildi. Geçen yıl yayımlanan OVP'de 2026 sonu için yüzde 16 olarak öngörülen tüketici enflasyonu, yeni programda yüzde 28,4'e çıkarıldı. Böylece iktidarın enflasyon tahmini bir yılda 12,4 puan yükselmiş oldu.

Ağustos ayında resmi enflasyon yüzde 31,51 olarak açıklanmıştı. Yeni OVP'de enflasyonun yılın kalan bölümünde gerileyerek 2026'yı yüzde 28,4 seviyesinde tamamlayacağı öngörüldü.

Bugünün BirGün'ü

HER ŞEY SAVAŞTAN!

Yılmaz, 2026 yılına ilişkin tahminlerin değiştirilmesini savaşın yol açtığı enerji ve emtia fiyatlarındaki artış ile Türkiye'nin başlıca ihracat pazarlarındaki yavaşlamaya bağladı.

Merkez Bankası'nın hesabına göre savaşın enflasyona yaklaşık 7 puanlık etkisi bulunduğunu söyleyen Yılmaz, yapılan değişikliklerin ekonomi programının "yönünde veya ana çerçevesinde bir değişiklik" anlamına gelmediğini savundu.

TEK HANE TARİHE KARIŞTI

Yeni OVP'de enflasyonun 2027'de yüzde 21'e, 2028'de yüzde 13,5'e ve 2029'da yüzde 9'a gerilemesi hedefleniyor. 2023 yılında açıklanan OVP’lerde tek haneli enflasyonun 2026 sonunda, 2024 yılında açıklanan OVP’de 2027 sonunda, 2025 yılında açıklanan OVP’de ise 2028 sonunda gerçekleşeceği belirtirken yeni program döneminde bu hedefin ancak 2029 sonunda gerçekleşeceği açıklandı.

BÜYÜME TAHMİNİ GERİLEDİ

Ancak OVP’de yapılan revizyon yalnızca enflasyonla sınırlı kalmadı. Büyümenin ise 2026'daki yüzde 3,3 seviyesinden 2027'de yüzde 4,2'ye, 2028'de yüzde 4,6'ya ve 2029'da yüzde 5'e yükselmesi öngörülüyor.

Yeni programda enerji ithalatına ilişkin beklenti de yükseltildi. Geçen yıl 2026 için 63 milyar dolar olarak öngörülen enerji ithalatının 71 milyar dolara ulaşacağı tahmin edildi. Dış ticaret açığı beklentisi de 96 milyar dolardan 105 milyar dolara çıkarıldı. 2026 yılı turizm geliri beklentisi ise 68 milyar dolardan 65 milyar dolara indirildi. Cari işlemler açığının milli gelire oranının yüzde 2,6 olması bekleniyor.

Program döneminin sonunda milli gelirin 2,2 trilyon doların üzerine, mal ve hizmet ihracatının ise 450 milyar dolara çıkarılması hedefleniyor.

Yılmaz, ayrıca 2026 sonunda milli gelirin 1,8 trilyon doları, kişi başına gelirin ise 20 bin doları aşmasının beklendiğini söyledi.

DEVASA ÖZELLEŞTİRME ÇIKTI

Ülke ekonomisinin yol haritasını çizen OVP, önümüzdeki yıllarda iktidarın özelleştirmede yeni hamlelerde bulunacağını açığa çıkardı. Programda yer alan “genel devlet dengesi” başlığı altındaki veriler, kamunun elindeki varlıkların satışına dayalı gelir beklentilerinin boyutunu gözler önüne serdi.

Önceki OVP’de 2026 yılı için 185 milyar lira olan özelleştirme geliri hedefinin, 105 milyar lira düzeyinde gerçekleşeceği tahmin edildi. Ancak önümüzdeki üç yılda devasa özelleştirmelere imza atılacağı dikkat çekti. Yeni Programa göre 2027-2029 arasında toplam 489,5 milyar liralık özelleştirmenin gerçekleştirilmesi hedeflendi.

Son olarak 2003 ve 2010 tarihli kararlarla daha önce özelleştirme kapsam ve programına alınan otoyol ve köprülerin de yeni kararla özelleştirme kapsamına alınan otoyollarla birlikte özelleştirilebilmesine karar verilmişti. Önceki gün Resmi Gazete’de yayımlanan kararla Boğaziçi Köprüsü ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü de yer aldığı otoyol, köprü ve bağlantı yollarına Niğde-Pozantı Otoyolu, Gaziantep Çevre Otoyolu ve Bursa Çevre Otoyolu'nun Çağlayan Kavşağı-Yenişehir Kavşağı arasındaki bölümü de eklendi.

ÖNCEKİ SONRAKİ

∗∗∗

FAİZ BÜTÇEYİ REHİN ALDI

OVP’de bütçe harcamalarına ilişkin beklentiler de yer aldı. 2026 yılında faiz harcamalarının 2 trilyon 824,9 milyar lira olacağı öngörülerken bu harcamanın GSYH’ya oranının yüzde 3,3 olması bekleniyor. 2027 yılında bütçede faiz giderinin 3 trilyon 975 TL’ye çıkacağı tahmin edildi. Bütçedeki faiz harcamasının GSYH’ya oranın 2027 yılında yüzde 3,6’ya çıkması bekleniyor. 2027’de bütçe açığı ise 3 trilyon 865 milyar TL olması öngörülüyor. Buna göre faiz gideri, bütçe açığının kendisinden daha yüksek olacak.

∗∗∗

ÖRTÜK KUR TAHMİNİ

OVP’de yer alan TL ve dolar bazlı GSYH tahminleri, programın önümüzdeki yıllar için varsaydığı ortalama döviz kurunu da ortaya koyuyor. Buna göre ortalama dolar kuru 2026’da 46,9 TL, 2027’de 56,1 TL, 2028’de 63,7 TL, 2029’da ise 68,8 TL seviyesine çıkıyor. Kur artışının 2026’da yüzde 18,7, 2027’de yüzde 19,6 olması bekleniyor.

∗∗∗

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Eylül 2026-

Asgari ücrete yeni tırpan: AKP yüzde 21 zammın yolunu yapıyor.  İktidar, 2027'deki enflasyon hedefini yüzde 21 olarak belirledi. AKP, ge...