Bu bir ‘Hepiniz oradaydınız’ hikâyesi -Barış Terkoğlu-
Şaşırtan suskunlukların nedeni herkesin bir kaşık aldığı günahlardır.
Adına cemaat mi dersiniz yoksa örgüt mü? O size kalmış. Ama haber halen ortada duruyor: Süleymancıların polisten kaçan liderleri İdris Naim Şahin’e tahsisli araçla kaçarken yakalandı. Tarım bakanı değil, kültür bakanı değil. İdris Naim Şahin eski içişleri bakanı. Ülkenin güvenliğini temsil eden en kritik hükümet üyesiydi. Bir zamanlar polis teşkilatı da sahil güvenlik de göç idaresi de ona bağlıydı. Sınırlarımızı sorsan o koruyordu. Gelgelelim şimdi çakarlı aracıyla taşınan örgüt liderleri, Belarus’tan fuhuş için getirilen kadınlar kendisine soruluyor. Şüphe değil, kendisi de devletin ona verdiği aracı başkalarının emrine verdiğini kabul ediyor. İşin daha da ilginci, muhalefet de dönüp iktidara “Siz bu adama nasıl içişlerini teslim ettiniz” diyemiyor. Zira ortada tam da “al birini vur ötekine” durumu var.
ERDOĞAN’IN YOL ARKADAŞI
Anlatayım.
İdris Naim Şahin, ülkenin operasyonlarla, kumpaslarla, tezgâhlarla Fethullahçı darbeye hazırlandığı 2011- 2013 döneminin içişleri bakanıydı. Buraya kadar yükselmesini elbette Erdoğan’a borçluydu. Zira 1994’te Erdoğan ilk kez İBB başkanı olduğunda, İçişleri Bakanlığı’nda bürokrat olan Şahin’i belediyede genel sekreter yardımcısı yapmıştı. Muhalefetin hedefindeki TÜRGEV’i bile 1996’da birlikte kurdular. Meşhur akbil yolsuzluğu davasında birlikte sanık oldular. Erdoğan, Şahin’i o günden başlayarak hep yakınında tuttu. AKP’nin kurucusu, üç dönem milletvekili, 10 yıl boyunca partinin genel sekreteri yaptı.
O dönem muhalefete karşı AKP ile Fethullahçılar ittifak halindeydi. İdris Naim Şahin ise ittifakın en kalın sopası olarak iş yapıyordu. Herkes kendisini görünce sevindiğini söyleyen vatandaşa “Nereden bileyim sevindiğini, hadi bir takla at, oyna da göreyim” sözleriyle onu hatırlıyor. Gerçekten davul çaldırıp vatandaşa göbek de attırdı. Olayın nerede olduğunu ise çok az kişi hatırlıyor. Erzurum’da, beş TEDAŞ işçisi iş cinayetine kurban gittikten sonra, sözümona bölgeye inceleme yapmaya gittiğinde, millet yastayken bunu yaptı. 2011’de Kızılay’da terör örgütünün bombasıyla sokakta ölen vatandaşları “adet” diye sayması, Van’da çadırdaki depremzedelerle “Sarayda yaşıyorsunuz” diye konuşması zaten insana nasıl baktığını gösteriyordu.
Bibergazını o bulmadı. Ama bibergazının konuşan herkese sıkılmasını en akıl almaz şekilde o savundu. Bibergazıyla fenalaşarak ölen öğretmen Metin Lokumcu gibi örneklere muhalefet tepki gösterdiğinde “bibergazının bitkisel, doğal ve zararsız olduğu”nu söyleyerek insanlarla alay etti.
HERKESİ TERÖRİST İLAN ETMİŞTİ
Şahin o yıllarda herkese terör yaftasını öyle kolay yapıştırıyordu ki...
2012’de Cumhuriyet Bayramı yürüyüşünü yasakladığında sokağa çıkanların “illegal örgüt mensubu” olduğunu söylemişti. Muhalefet konuşanın içeri atılmasına itiraz edip ülkede özgürlük olmadığını söylediğinde “Dışarıda özgürlük yoksa tutuklanınca niye şikâyet ediyorsunuz” diye dalga geçti. Dünyada en çok terör davası Türkiye’de açılırken o terörü nasıl anladığını şöyle anlatmıştı: “Belki resim yaparak tuvale yansıtıyor, şiir yazarak şiirine yansıtıyor.” Profesör Büşra Ersanlı KCK’den tutuklandığında, o sırada Ergenekon kumpasından hapiste olan Doğu Perinçek’in eski baldızı olmasını, Ersanlı hakkındaki terör delili olarak açıklamıştı.
Öyle bir içişleri bakanıydı ki...
Uludere’de PKK’li sanılarak öldürülenler için “Sağ yakalansalar kaçakçılıktan yargılanacaklardı” demeyi seçti. Alevilerin evleri işaretlenerek kışkırtma yapıldığında durumu “Çocuklar bilgisayar oyunundan etkilenerek yapmışlar” diye açıkladı.
FETÖ’NÜN SİYASET ADAMI
İdris Naim Şahin herkesi örgütle ya da terörle suçlarken ortaya çıktı ki aslında kendisi FETÖ ile iş tutuyordu. FETÖ, kumpaslar sırasında Emniyet içinde “C-5 bürosu” denen ve “ulusalcıları” takip eden illegal bir yapı kurmuştu. Beş yıl boyunca yasadışı çalıştığı ortaya çıkan büro 28 Kasım 2012’de onun imzasıyla resmiyete kavuştu.
Nitekim...
Erdoğan’la arasına giren kara kedi de FETÖ oldu. Zira Şahin, 17-25 Aralık sürecinde Erdoğan’ın değil FETÖ’nün safını seçti. Tam olarak o gün, 25 Aralık 2013’te istifa etti. Örgüte açıktan sahip çıktı: “Paralel yapı dedikleri darbe yapmışsa doğru, darbecidirler. Cehalete darbe vurmaya çalışmıştır paralel yapı. Zulme karşı çıkmıştır paralel yapı, doğrudur. (...) Tanıyorum birçok mensubunu, polisini tanıyorum.”
O günden sonra da onlar için elinden geleni yapmaya devam etti. Emniyet Genel Müdürlüğü, FETÖ’nün takibi için 25 Haziran 2014’te bir yazı hazırlayıp ilk adımı attığında, bunu Emniyet’teki paralel kuşlarından öğrenip dört gün önce duyuran Şahin’di.
Pek hatırlayan çıkmaz. AKP’den istifa ettikten sonra FETÖ’nün desteğiyle Millet ve Adalet Partisi’ni kurdu. Öyle silik, öyle etkisiz, milletin hafızasında öyle kötü yer etmişti ki... Tek bir miting yapamadan tek bir teşkilat kuramadan partiyi kapatmak zorunda kaldı.
MUHALEFETİN ADAMI OLDU
İşte Süleymancı örgütün liderlerini kaçırmak için onlara tahsisli aracını verecek kadar ileri gitmiş İdris Naim Şahin böyle bir isimdi. Mesela benim arabamda yakalansalardı tutuklanmıştım. Ama şaka yapanın bile tutuklu yargılandığı düzende Şahin’e “Erdoğan’ın eski yol arkadaşlığı” ve “çok şey biliyor” kontenjanı uygulandı.
Peki bir içişleri bakanının aracında polisin kaçanları yakalamasının, fuhuş için bile getir götürde kullanılmasının üstüne bizim muhalefet neden gidemedi, “Kim bilir daha neler yapmıştır” diye neden soramadı, derseniz... Çok basit. 2019’da İdris Naim Şahin az kalsın CHP-İYİ Parti ittifakının Ordu’da ortak adayı oluyordu. Görüşmeler yapıldı, Şahin’e herkesin gözü önünde iki parti de övgüler düzdü. Hâlâ hafızası olan cumhuriyetçi taban öyle güçlü tepki verdi ki geri adım atmak zorunda kaldılar. Şahin, Saadet Partisi’nin adayı olup seçimi kaybetti. 2023’te ise İYİ Parti Ordu’da 1. sıradan aday gösterdi. Yine seçilemedi.
Kısacası muhalefetin Erdoğan’ın eski yol arkadaşı Şahin’in karıştığı skandalda iktidar gibi sessiz kalmasının nedeni çok değil birkaç yıl önce Şahin’den bir muhalif politikacı çıkarma çabasında bulunup başarısız olmasıydı. İktidara “Bu adam içişleri bakanınızdı” diye hatırlatsa iktidar da “Sonra da sizin yol arkadaşınızdı” diye cevap verecekti. Toplu sessizlik töreninin sebebi işte buydu.
Ortak işlenen günahların yükünü suskunluk taşır.
/././
Ufukta bir borç krizi mi var?-Ergin Yıldızoğlu-
Dünya tahvil piyasalarında yaşanan sarsıntılar, “Ufukta bir borç krizi mi var” sorusunu gündeme getirdi. OECD ülkelerinde hükümetler ve şirketlerin 2026’da tahvil piyasalarından yaklaşık 29 trilyon dolar borçlanması bekleniyor; bunun büyük bölümü eski borçların çevrilmesi için. OECD ülkelerinin merkezi hükümetlerinin mevcut tahvil borcu stoku 61 trilyon dolara ulaşmış. Japonya’da 10 yıllık tahvil faizi 30 yıl sonra ilk kez yüzde 3’ü aşarken ABD’de 10 yıllık hazine faizi yüzde 4.8’e yaklaşarak son yılların zirvesine çıktı; 30 yıllık ABD tahvili faizi yüzde 5.3’ü aştı.
ekonomDünya ekonomisi son otuz yılda kabaca şöyle işledi: Çin, ABD devlet tahvillerini satın aldı, gelişmekte olan ülkelere kredi verirken (sermaye ihraç ederken) dünya pazarına giderek daha fazla mal sundu; Japonya düşük faizlerle biriken tasarruflarını dünyaya ihraç etti; ABD ise dünyanın en büyük tüketicisi ve dolar ile küresel finans sisteminin merkezi olarak bu sermayeyi emdi. Amerikan ekonomisi küresel üretim ile finans arasındaki bu özel ilişkiden beslendi. Şimdi bu ilişkinin iki ayağı aynı anda aşınıyor.
Japonya’da 10 yıllık devlet tahvili faizi yüzde 3’ün üzerine çıktı. Yıllarca dünyanın başlıca ucuz para kaynağı olan Japonya’da “carry trade” (2 trilyon dolar) çözülüyor, sermayenin bir bölümü ülkeye dönüyor, ABD tahvillerine talep azalıyor ve Amerikan borçlanma maliyetleri yükseliyor.
ABD’nin sorunu daha temel. Washington Çin’e bağımlılığı azaltmak, sanayiyi ülkeye geri getirmek, savunma harcamalarını, kamu yatırımlarını artırmak istiyor; fakat bunları 40 trilyon doları aşan bir borç yükü üzerinde gerçekleştirmesi gerekiyor. Üstelik eski küresel düzenin sağladığı ucuz yabancı sermaye artık aynı ölçüde istekli değil. Amerika’nın ekonomik, siyasi ve askeri üstünlüğünü korumanın maliyeti artıyor.
Çin’de devasa üretim kapasitesi karşısında yetersiz iç talep sorunu var. Tasarrufların içeride emilebileceği alanlar daralırken ihracatın önemi artıyor. Çin, klasik bir aşırı üretim krizinin basıncını yüksek rekabet gücüyle dünya ekonomisine, özellikle de merkez ülkelerin ekonomilerine aktarıyor. Böylece küresel kapitalizmin kronik aşırı üretim eğilimi yeniden güçleniyor.
NEOLİBERALİZM TÜKENİRKEN
Neoliberal inanca göre, piyasa kaynakları daha etkin dağıtıyor ve mali disiplin istikrar sağlıyordu. Oysa bugün devletlerin gereksinimleri ters yönde gelişiyor: Artan savunma harcamaları, yaşlanan nüfus, enerji dönüşümü ve iklim yatırımları, yeniden gündeme gelen sanayi politikası ve yapay zekâ altyapısı devasa kaynaklar gerektiriyor. Vatandaşlar da “öfkeli”! Buna karşılık kamu borçları tarihsel olarak yüksek, tahvil piyasaları daha yüksek faiz talep ediyor.
Bu durumda neoliberal reçete-bütçe disiplini, harcama kesintileri ve kemer sıkma-zaten yetersiz olan toplumsal talebi daha da daraltıyor, kamu hizmetlerini geriletiyor, gelir dağılımını bozuyor, vatandaşların öfkesini büyütüyor. Hükümetler reçeteyi uygulamadığında ise tahvil piyasaları faizleri yükselterek yatırım, üretim ve tüketimin maliyetini artırıyor. Neoliberal model ile ekonomik ve toplumsal istikrar arasındaki çelişki keskinleşiyor.
Fransa bu açmazın çarpıcı bir örneği. Borçlanma maliyetleri yükselirken hükümetin mali hareket alanı daralıyor; “kemer sıkma” ise seçim ortamında ateşe benzin dökmek gibi. Merkez partileri iki ateş arasında kalıyor: Tahvil piyasalarını yatıştırmak için topluma bedel ödetmek veya piyasanın güvenini kaybetmek.
Tam bu noktada “süreç olarak faşizm” kavramı önem kazanıyor. Ekonomik ve toplumsal-ekolojik kriz derinleştikçe önce mevcut siyasal temsil mekanizmalarının meşruiyeti aşınıyor; ardından toplumsal hoşnutsuzluk faşist hareketler tarafından örgütleniyor, ırkçı-faşist propaganda seçim sistemi içinde normalleşiyor, faşist parti devlet iktidarına talip olacak noktaya geldiğinde de büyük sermayenin temsilcileriyle uzlaşma kanalları açılıyor.
Tarih bize şunu gösteriyor: Tahvil piyasalarının baskısı, bir borç krizinin toplumsal etkileri kaçınılmaz olarak faşizmi beslemez. Güçlü bir sosyal demokrat-sosyalist cephe, süreci başka bir yöne çevirebilir. Fransa bugün tam da bu kavşakta. Büyük sermaye, olası bir sol koalisyona karşı bir faşist koalisyonu desteklemeye hazırlanıyor.
/././
Yapay zekânın gözünden AK-Yargı -Mehmet Ali Güller-
Emekli Tuğamiral Türker Ertürk 20 gündür tutuklu. Yarın hâkim karşısına çıkacak. Neden tutuklu? 3.5 yıl önce yaptığı bir siyasi değerlendirme nedeniyle!
Tarih 20 Mart 2023. Türkiye 14 Mayıs seçimlerine gidiyor. Seçim güvenliği ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tartışılıyor. Ertürk, Tele1 yayınında şöyle diyor: “Bakın artık iktidar değişecek. Ama acılı ama acısız, iktidar değişecek. Onun için herkes aklını başına devşirmeli.”
Ardından “siz de, ben de, tabii ki herkes” diyerek kendisini de bu uyarının içine katıyor ve YSK üyelerinin “vicdanlarına ve hukuka göre” karar vermelerini beklediğini söylüyor.
Şimdi bu sözlerden “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” suçu çıkarılıyor.
NEDEN 3.5 YIL SONRA?
Burada çok önemli bir ayrıntı var. Ertürk’ün sözleri üç buçuk yıl sonra keşfedilmiş değil!
A Haber, daha 20 Mart 2023 günü saat 17.50’de şu başlıkla haber yaptı: “CHP’li emekli Amiral Türker Ertürk yine tehdit etti: Ama acılı ama acısız bu iktidar değişecek.”
Takvim aynı gün saat 17.07’de şu başlığı kullandı: “CHP’li emekli Amiral Türker Ertürk’ten skandal tehdit! ‘Ama acılı ama acısız, bu iktidar değişecek.’”
Yani Ertürk’ün sözleri gizli değildi, gözden kaçmamıştı, yeni ortaya çıkmadı. Tam tersine iktidar medyası daha o gün sözleri “tehdit” diye manşete çıkarmıştı. Öyleyse soralım: Neden 3.5 yıl sonra?
3.5 YILDIR KİM KORKUYOR?
Suçlama “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” ise ortada yanıtlanması gereken basit sorular var: 3.5 yıldır kim korkuyor? Kim paniğe kapıldı? Bu sözler nedeniyle hangi toplumsal olay yaşandı?
Nitekim Ertürk de hâkimlik sorgusunda aynı çelişkiye işaret etti: “3.5 yıldır kimse sokağa çıkmadı.”
Dahası, sözlerin tamamına bakıldığında ortada bir siyasi değerlendirme olduğu açık. Ertürk, iktidarın değişeceğini öngörüyor; seçim güvenliğini tartışıyor; YSK’ye hukuka uygun davranma çağrısı yapıyor ve aksi durumda ülkenin sorun yaşayacağını savunuyor.
Katılırsınız, katılmazsınız. Öngörüsünü doğru ya da yanlış bulursunuz. Ama siyasi öngörü başka şeydir, tehdit başka şey.
‘ONAYLAMA ŞEKLİNDE TEPKİ’
İddianamede daha da ilginç bir değerlendirme var. Program sunucusu, “Elbette bedelini biliyorlardır değil mi efendim?” diyor. Ertürk’ün buna verdiği “onaylama şeklindeki tepki” de suçlamanın unsurları arasında değerlendiriliyor.
Sözden suç çıkarma aşılmış, “tepki”den suç çıkarılıyor artık!
Asıl sorun da burada. Çünkü Türkiye’de tutuklama giderek bir tedbir olmaktan çıkarılıp cezalandırma aracına dönüştürülüyor. Önce tutukla, sonra yargıla...
NEDEN ŞİMDİ?
Gelelim asıl soruya.
20 Mart 2023’te söylenen sözleri iktidar medyası aynı gün görmüş, hatta “tehdit” diye haberlere taşımış. Aradan 3.5 yıl geçmiş. Sonra o görüntüler yeniden dolaşıma sokulmuş, savcılık resen soruşturma başlatmış ve Ertürk tutuklanmış. Peki neden şimdi?
Türker Ertürk, iktidarın başlattığı yeni açılım sürecine en açık biçimde karşı çıkan isimlerden biri. Öyleyse sorulması gereken bir soru daha var: Yoksa bu tutuklama, iktidarın başlattığı yeni açılım sürecine karşı çıkanlara bir gözdağı mı?
Çünkü 3.5 yıl önce herkesin bildiği, iktidar medyasının o gün “tehdit” diye haberleştirdiği sözlerin tam da bugün raftan indirilmesi, ister istemez tutuklamanın zamanlamasını siyasi açıdan sorgulatıyor.
MESELE ERTÜRK DEĞİL
Türker Ertürk’ün görüşlerine katılırsınız ya da katılmazsınız. Mesele bu değildir. Mesele, siyasi değerlendirmenin suç haline getirilmesidir. Mesele, yıllar önce söylenmiş sözlerin gerektiğinde raftan indirilip soruşturma dosyasına dönüştürülebilmesidir. Ve mesele, iktidarın politikalarına karşı çıkanlara yargı eliyle sınır çizilip çizilmediğidir.
Yarın Bakırköy’de yalnız Türker Ertürk yargılanmayacak. Siyasi eleştiri hakkı da yargılanacak.
Ve mahkemenin önündeki soruyla kamuoyunun önündeki soru birbirinden farklı: Mahkemenin yanıtlaması gereken soru, Ertürk’ün 3.5 yıl önceki sözlerinin nasıl olup da “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” oluşturduğu. Kamuoyunun yanıtını araması gereken soru ise şudur: Neden üç buçuk yıl sonra ve neden tam şimdi?
HUKUKU KURTARMAK
Değerli Cumhuriyet okurları, yukarıdaki yazıyı başlık dışında ben yazmadım. Türker Ertürk dosyasını incelemesini istediğim ve o incelemeden hareketle sorular sorduğum yapay zekâ yazdı. Ertürk’ün sözlerinin 3.5 yıl önce iktidara yakın medyada nasıl haberleştirildiğini de yapay zekâ anımsattı.
Yapay zekânın gözünden bile Türkiye’de yargının siyasallaştırılmasının geldiği aşama ne yazık ki acı bir şekilde görülüyor. Hukuku bu tablodan kurtarmak hepimizin görevi.
/././
ABD’den Donroe ile İsrail’e nefes -Mehmet Ali Güller-
ABD’nin Güney Amerika üzerinde tam hegemonya kurma stratejisinden İsrail de kazanıyor. Washington, uluslararası alanda yalnızlaşan İsrail’e, Güney Amerika ülkeleri üzerinden nefes aldırmaya çalışıyor.
Trump yönetiminin “Yeni Montroe Doktrini” ya da sevdikleri isimlendirmeyle “Donroe Doktrini”, binlerce kilometre öteden İsrail’e destek sağlıyor.
İSRAİL’DEN KOLOMBİYA’YA KARAKÜP OPERASYONU
Yeni Kolombiya hükümeti, Suriye’deki Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını açıkladı. Oysa önceki Kolombiya hükümeti, İsrail’in Gazze soykırımına karşı çok net bir karşı duruş sergilemiş ve İsrail’in tecridi için dünya çapında etki göstermişti. Nitekim eski Başbakan Gustavo Petro, yeni yönetimin kararını kınayarak “Kolombiya halkı halen Golan Tepeleri’nin İsrail’e ait olduğunu kabul etmiyor” dedi. (AA, 16.8.2026)
Görevi boyunca İsrail’e karşı etkili tutum alan Petro, 21 Haziran’daki seçimleri, İsrail yanlısı Abelardo de la Espriella’ya kaybetmiş, seçime müdahaleyi şöyle anlatmıştı: “Bautista kardeşlere bu şaibeli algoritmaları ve diğer destekleri sağlayan şirket ‘Black Cube’ adındaki İsrailli bir özel istihbarat şirketidir. ‘Balart’ ise Abelardo’nun oldukça lekeli olan imajını temizlemek için kendisine milyonlarca dolar ödenen ve Trump’ı, Abelardo’yu desteklemeye ikna etmekle görevlendirilen lobicilik şirketidir.”
PERU, İRAN’LA İLİŞKİLERİNİ KESTİ
Peru hükümeti, ABD ve İsrail’in saldırısı altındaki İran’la diplomatik ilişkilerini kesme kararı aldı.
Peru, İran’ı “Ortadoğu’daki çatışmaları kışkırtmakla” suçluyor: Peru Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre; Peru hükümeti İran’ı “nükleer tesislere yönelik uluslararası denetimleri engellemekle” ve “Hürmüz Boğazı’ndaki uluslararası ticareti aksatmakla” suçluyor. Her ikisi de Peru’dan önce ABD ve İsrail’in suçlaması tabii ki.
Peru’ya göre 12 bin kilometre öteden Ortadoğu’ya gelip İran’a saldıran ABD ile İsrail değil ama topraklarını savunan İran suçlu!
VENEZUELA’DA ÇİFTE İHANET
Venezuela ve İsrail, bu ay yaptıkları anlaşmayla konsolosluk hizmetlerini yeniden başlatma kararı aldılar. 17 yıl sonra gelen bu kararın ardında elbette emperyalist ABD vardı.
İsrail, 2008 yılının sonunda Gazze’ye “Dökme Kurşun Operasyonu” düzenlemiş ve binlerce Filistinliyi katletmişti. O tarihte İsrail’in bu saldırısına karşı dünyada onurlu tavır gösteren liderlerin başında Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez geliyordu. Chavez, Ocak 2009’da İsrail’le diplomatik ilişkileri kesti. Ardılı Maduro da İsrail’e karşı bu onurlu tutumu sürdürdü.
Ne zaman ki emperyalist ABD Maduro’ya karşı alçakça bir operasyon yaptı ve onu New York’a kaçırdı, Karakas’ın tutumu değişti. Maduro’ya ihanet edenler bir yandan Trump’ın isteklerine teslim olup Venezuela’nın petrol rezervlerini ABD’nin enerji şirketlerine peşkeş çekerken bir yandan da İsrail’le diplomatik ilişkileri başlatma kararı aldılar.
ARJANTİN’DE İSRAİL’İN EN ÖNEMLİ DOSTU
İsrail’in en önemli dostlarının başında Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei geliyor. Öyle ki İsrail’e verdiği destek nedeniyle özel bir ödül bile aldı!
Arjantin’in İsrail’e desteği, ABD’de yapılan Futbol Dünya Kupası finaline bile yansıdı. Netanyahu finalde İspanya’yla mücadele eden İsrail’e videolu destek yayınladı. Zira İspanya’nın sosyalist başbakanı Sanchez, İsrail’in Gazze soykırımına karşı en etkili tutum alan Avrupalı liderdi.
Milei’nin İsrail’e desteğini sıralamaya bu sütun yetmez. Milei’nin seçim kampanyası sırasında İsrail bayrağı taşımasından, Arjantin’in Tel Aviv büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma sözü vermesine kadar uzun bir destek listesi var.
ABD’DEN İSRAİL İÇİN UCM ÇAĞRISI
Öte yandan ABD, İsrail yönetimini mahkûm eden Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) karşı da Güney Amerika ülkelerinden destek arıyor. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Güney Amerika ülkelerine, UCM’den ayrılmaları çağrısı yaptı. (AA, 13.8.2026)
UCM’nin yargıçlarına baskı uygulayan, ABD’ye giriş yasağı getiren, hatta haklarında operasyonel haber yaptıran Washington yönetimi, birkaç ülkenin UCM’den ayrılmasının İsrail’e nefes aldıracağını umuyor.
/././
İklim krizi önce yoksulu vuruyor -Jale Özgentürk-
İklim değişikliği dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan. Bu sorunu yaratan da dünyanın ortalama sıcaklığının giderek yükselmesi yani küresel ısınma.
Bunu şöyle düşünebiliriz: İnsanlar kömür, petrol ve doğalgaz yakıyor. Otomobiller, fabrikalar, elektrik üretimi, uçaklar ve binalar nedeniyle atmosfere başta karbondioksit olmak üzere sera gazları salınıyor. Bu gazlar dünyadan uzaya gitmesi gereken ısının bir bölümünü atmosferde tutuyor. Yani dünyanın çevresine giderek kalınlaşan bir battaniye serilmiş gibi oluyor.
Dünya ısındıkça yalnızca yazlar daha sıcak hale gelmiyor. Yağış düzenleri değişiyor, kuraklıklar ve sıcak hava dalgaları artıyor, bazı bölgelerde aşırı yağış ve seller daha sık veya şiddetli hale geliyor.
Bu konuda dünya ülkeleri Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansları (COP) ile ortak mücadele yolları arıyor. COP’ların 31’incisi de 9-20 Kasım’da Antalya’da gerçekleşecek.
Hacer Foggo son yıllarda “derin yoksulluk” kavramını gündemimize taşıyan, en yoksulların yaşadıklarını görünür kılmaya çalışan bir sivil toplum gönüllüsü.
Geçen günlerde aradı ve “Nihayet iklim krizi ve yoksulluk ilişkisini birlikte ele alan bir araştırma yayımlandı” dedi. Climatic Change dergisinde yayımlanan ve Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı ve ekibi tarafından hazırlanan çalışmadan söz ediyordu.
Yavaşlı, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi ve coğrafi bilgi sistemleri uzmanı. Ben de Yavaşlı’yı arayarak sıcaklık tehlikesini yoksullukla birlikte değerlendiren araştırmayı konuştum.
SICAKLIK AYNI, HAYATLAR FARKLI
Araştırmada 1980-2024 arasındaki 44 yıllık veriler kullanılarak Türkiye’nin 973 ilçesindeki aşırı sıcaklık koşulları hesaplanmış ve hanehalkı gelir yapılarıyla karşılaştırılmış.
Sonuç çarpıcı:
120 ilçede, yani yaklaşık her sekiz ilçeden birinde, yüksek sıcaklık tehlikesi ile yoksulluk kesişiyor.
En geniş küme Güneydoğu Anadolu’da. Şanlıurfa, Mardin ve Batman’ın yanı sıra Diyarbakır, Siirt ve Şırnak’ın bazı ilçeleri bu grupta. Çukurova da riskli bölgelerden.
Ancak araştırmanın şaşırtıcı sonucu başka: İç Ege’nin bazı kesimleri ile Malatya, Elazığ ve Tunceli’nin alçak vadileri de risk haritasına giriyor. Sıcağın merkezi güneydoğuda olsa bile ekonomik kırılganlık, riski Türkiye’nin iç bölgelerine doğru taşıyor.
Araştırmanın bize anlattığı sorunun yalnızca termometrenin kaç dereceyi gösterdiği değil. O sıcaklıkla hangi koşullarda karşı karşıya kaldığınız.
Yavaşlı bunun için Antalya ile Harran örneğini veriyor.
Antalya’da termometre 42 dereceyi gösterdiğinde insanların önemli bir bölümü klimalı bir eve, işyerine ya da başka bir kapalı mekâna geçebilir. Aynı sıcaklık Harran Ovası’nda yaşandığında ise toplumun önemli bir kısmının klimaya erişimi olmayabilir.
Geliriniz, oturduğunuz evin yalıtımı, klimaya erişiminiz, yaptığınız iş, çalışma saatinizi değiştirme imkânınız ve sağlık hizmetlerine ulaşabilmeniz, sıcaklığın hayatınızdaki karşılığını değiştiriyor.
Araştırmanın önemli noktalarından biri de “tropik geceler”.
En düşük sıcaklığın 25 derecenin altına inmediği geceler özellikle Adana-Mersin-Hatay hattındaki riski büyütüyor. Çünkü insan bedeni gündüz maruz kaldığı ısı stresinden gece serinleyerek kurtulmaya çalışıyor. Gece de sıcak kalınca vücut toparlanamıyor.
İKLİM KRİZİ SINIF MESELESİ
Araştırmanın anlattığı bir gerçek var. İklim krizi aynı zamanda bir sınıf meselesi.
Paranız varsa evinizi yalıtabiliyor, klima kullanabiliyor, serin bir yere gidebiliyor, özel sağlık hizmetine ulaşabiliyorsunuz. Açık havada çalışmıyorsanız günün en sıcak saatlerinde dışarı çıkmayabiliyorsunuz.
Ama bir tarım işçisiyseniz?
İnşaat işçisiyseniz?
Motokuryeyseniz?
Ya da elektrik faturasını düşünerek klimayı açamayan bir emekliyseniz?
İklim krizinin faturası işte o zaman ağırlaşıyor.
Bu nedenle çözüm de yalnızca “Sıcak hava geliyor, dikkatli olun” uyarısı olamaz.
KAMUSAL SERİNLEME ALANI
Araştırma, riskli ilçelerde kamuya açık serinleme alanları oluşturulmasını, aşırı sıcak saatlerinde açık alanda çalışmanın durdurulmasını, konutlara yalıtım ve pasif serinletme desteği verilmesini öneriyor.
Oysa iklim krizinin bir de eşitlik boyutu var.
Aynı ülkede, aynı gün, aynı 42 dereceyi yaşayan iki insanın karşı karşıya olduğu tehlike aynı değil.
Birinin önünde klimanın düğmesi var.
Diğerinin önünde çalışmak zorunda olduğu tarla.
Bugüne kadar iklim değişikliğini konuşurken çoğunlukla dereceleri, karbon salımını, enerji dönüşümünü konuşuyoruz. COP31’e ev sahipliği yapacak Türkiye’nin belki de önce bu farkı görmesi gerekiyor.
/././
CUMHURİYET

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder