7 Ekim 2026 Çarşamba

KÖŞEBAŞI -7 Ekim 2026-


Uyarı -Öztin Akgüç/Cumhuriyet- 

Uyarı, olumsuz gelişmelerden korunmak, tehlikeleri öngörerek sakınmak, dikkat çekmek amacıyla yapılan öneri, ikazdır. Uyarı algılandığında tehlikeleri, olumsuz gelişmelere kapılmayı önler.

Günümüzdeki fon skandalı da, irdelenmeyen reklam etkisine kapılarak yüksek gelir arayan safderun vatandaşın söğüşlenmesi, birikimini aktarma oyununun sahnelenmesidir. Oyun, farklı dönemlerde, farklı efektle oynanıyor.

1950’li yıllarda köyün varsılı, “ağa” olarak tanımlanan kişileri İstanbul’a geldiğinde Sülün Osman, Osmanlar hareketlenir; ağaya Galata Kulesi’nden tramvaya kadar satış yaparlardı.

Ufak paraları -argo sözcükler için özür dilerim- söğüşlemek için de parklarda, köşebaşlarında üçkâğıt açılırdı.

Tramvayda bir gün Eminönü’nden geçerken yanımda tanımadığım bir kişi bana dert yanarak İstanbul’a geldiğinde nasıl söğüşlendiğini anlattı.

Eminönü’nde bir köşede bir kalabalık görünce yanaşır; üçkâğıtçı ve etrafında hempaları, safderun vatandaş yaklaşınca üçkâğıt açılmaya başlanır, bul karayı al parayı. Bakar hempalar kazanıyor. Önce ufak bir meblağ ile temkinli olarak oyuna girer. Argoda “mazmoz” verilir, kazanır, oltaya girer. Derken oyun büyür, büyüdükçe birikim tükenir, soyulur, “ipipullah sivri külâh” kalır.

1980’lere gelindiğinde serbest piyasa ekonomisi, Sülün Osmanların, üçkâğıtçılarının yerini bankerler oyunu kurar. Bir kasa, bir masa iki koltuk alıp büro kiralayanlar banker olarak yüksek getiri vaadinde bulunmaya başlarlar. Yüksek getiri duyan, arayan vatandaş banker kim, varlığı, gelir kaynakları ne diye sorgulamadan reklamla tanıtılan bankerlerin önünde sıraya girerek para yatırırdı. Bir süre yatırdıkları anaparanın bir bölümünü geri alarak, yüksek getiri elde ettikleri sanısına kapılarak örnek olarak tavsiyelerde bulundular, uyarıda bulunanları da “Hani batacaktı” diye sarakaya aldılar. Anapara getiri, faiz diye ödemeye yetmeyince taahhüt, para girişini aşınca bankerler battılar, kepenk indirdiler. Yurtdışına kaçanlar da oldu. Ardından vaveyla başlar, “yatırımcı” korunsun. Niçin?

Teknoloji, finansal dolandırıcılık alanında da ilerledi. Fon, borsa, kripto varlık, forex... Yüksek getiri vaadi... Buralara para kaptırmayı kim öneriyor? Reklamlar, her alanda olduğu gibi, yandaş kanallar, bu konuda da vatandaşı yanılgıya sürüklüyor. Son fon skandalı beklenen, amaçlanan sonuç -özür dilerim- 500 bine yakın kişinin söğüşlenmesi, yandaşa kaynak aktarılmasıdır. Tasfiyede kuralları öncelikleri bilmiyorum. Temenni hiç olmazsa burada “katakulli” olmamasıdır.

İktisatta yüksek kâr getiri yoktur. Neoliberal yaklaşımda da yoktur. Serbest tam rekabet piyasasında firmalar faaliyetlerini sürdürecek kadar “muhasebe kârı” üretim faktörlerinden katma değere katkıları ölçüsünde gelir elde ederler. Uzun vadede ekonomik kâr sıfıra evrilir. Aşırı bir getiri varsa bunun ardında katakulli, dalavere, dolandırıcılık, rant vardır.

Altın, bazı endüstrilerde girdi olarak kullanılan değerli bir maden olduğu gibi bir ödeme, birikim, değer koruma aracıdır. Dünyada para olarak geleneği vardır. Dünya, altının tek para olduğu “altın standardı”nın ardından banknotların, kâğıt paranın altına çevrildiği altın külçe dönemi yaşanmıştır. Günümüzde de merkez bankalarının rezervlerinin önemli bölümü altındır. Altın alınmasını önermiyorum, benim pek altınım olmamıştır. Altın borsaya, fona, kripto vb. para kaptırmaktansa güvenli bir finansal varlıktır.

Önemli olan vatandaşın birikimlerini gerçekten mal ve hizmet üreten; katma değer, sosyal fayda yaratanlara yönelmek, vatandaşa da düzenli, güvenilir, makul bir gelir ve barınma olanağı sağlamak, bunun araçlarını geliştirmektir.

/././

İstanbul Lozan’da kurtarıldı -Sinan Meydan/Cumhuriyet- 

İstanbul resmi olarak Lozan’da kurtarıldı. Lozan’da birçok konuda olduğu gibi İstanbul’un boşaltılıp Türkiye’ye teslim edilmesi konusunda da İtilaf Devletleriyle başarıyla mücadele edildi. Bu konudaki Türk tezleri neredeyse eksiksiz olarak kabul ettirildi. “Lozan Tahliye Protokolü”ne uygun olarak 6 Ekim 1923’te Türk ordusu İstanbul’u geri aldı.

Dün 6 Ekim “İstanbul’un Kurtuluş Bayramı”ydı. Evet, yanlış okumadınız, 6 Ekim 1923’te İstanbul’un kurtuluş yıl dönümleri bir zamanlar, “İstanbul’un Kurtuluş Bayramı” olarak kutlanırdı. (Akşam, 6 Ekim 1929, Cumhuriyet, 6 Ekim 1942) Ancak zamanla “İstanbul’un Kurtuluş Bayramı” unutuldu. Bilindiği gibi “Yeni Türkiye” adını verdiği yeni rejime yeni bir tarih yazmaya kalkan Siyasal İslamcı AKP iktidarı ise kentlerimizin kurtuluşlarını yok sayarak sadece fetihlerini kutluyor; İstanbul’un işgalini ve kurtuluşunu da önemsemiyor. Oysa 6-7 Ekim 1923 tarihli gazeteler, İstanbul’un kurtuluşunu “İstanbul’un İkinci Fethi”, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı da “İkinci Fatih” olarak adlandırmıştı.

Imageİşgal Kuvvetleri Kumandanları ordularıyla İstanbul’dan ayrılırken hep birlikte Türk bayrağını selamlıyorlar.

İNGİLİZLERİ ÇARESİZ BIRAKTI 

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtilaf Devletleri önce 13 Kasım 1918’de, sonra 16 Mart 1920’de İstanbul’u iki kere işgal ettiler. İtilaf Devletleri, İstanbul ve Boğazları, aslında hiç gitmemek üzere işgal etmişlerdi. Öyle ki bir ara İngilizler, Türkleri İstanbul’dan tamamen atmayı bile düşünmüşlerdi. (Bilal Şimşir, Atatürk ve Cumhuriyet, s. 59-64, 74)

Büyük Zafer’in ardından, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emiyle Türk ordusu, 9 Eylül’de İzmir’i, 18 Eylül’de Batı Anadolu’yu düşmandan temizledi. Başkomutanın ikinci hedefi Yunan işgali altındaki Doğu Trakya ve İtilaf Devletlerinin işgali altındaki İstanbul ve Boğazlardı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Türk ordusu İstanbul ve Boğazlar üzerine yürümeye başladı. Bir Türk birliği, 19 Eylül 1922’de İngilizlerin “tarafsız bölge” ilan ettiği Çanakkale Erenköy’e girdi. Buradaki İngiliz birliği geri çekilmek zorunda kaldı. Çünkü İstanbul’da ve Boğazlarda İngilizlerin Türklerle savaşabilecek sayıda yeterli gücü yoktu. Mustafa Kemal Paşa, Doğu Trakya’nın boşaltılıp kendilerine teslim edilmesini, aksi takdirde ordunun İstanbul ve Boğazlar üzerinden Trakya’ya yürümeye devam edeceğini bildirdi.

Fransa ve İtalya artık Türklerle savaşmak istemiyordu. İngilizler sömürgelerinden ve Balkan ülkelerinden de istedikleri yardımı alamadılar. Fakat her şeye rağmen İngiliz Parlamentosu, İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri Komutanı General Ç. Harington’a, Mustafa Kemal, İstanbul ve Boğazları tehdit etmeye devam ederse Türklerle savaşa girilmesini emretmişti. Ancak elinde yeterli kuvvet olmayan Harington, sağduyulu davranıp bu emri uygulamayacaktı.

23 Eylül 1922’de İtilaf Devletleri, Mustafa Kemal Paşa’ya bir nota verdiler. Buna göre barış antlaşması imzalanıncaya kadar İstanbul ve Boğazlara girilmemesi şartıyla Doğu Trakya’nın boşaltılıp TBMM’ye teslim edilmesini kabul ettiklerini bildirdiler.

Gerçek şu ki, Kurtuluş Savaşı kazanıldığı için emperyalizmin İstanbul’la ilgili planları suya düştü; Kurtuluş Savaşı kazanıldığı için, Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Barış Antlaşması imzalandığı için İstanbul kurtarılıp yeniden vatana katıldı.

MUDANYA’DAN LOZAN’A İSTANBUL

11 Ekim 1922’de TBMM ile İngiltere, Fransa ve İtalya arasında Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı. Mudanya Ateşkes Antlaşması’na göre Yunanlar, Doğu Trakya’yı 15 gün içinde boşaltıp İtilaf Devletlerine teslim edecekler, İtilaf Devletleri de bölgenin yönetimini 15 gün içinde TBMM’ye bırakacaklardı.

TBMM, 8000 kişilik jandarma ile bölgeyi kontrol edecekti. Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın 11. ve 12. maddelerine göre İtilaf Devletlerinin kuvvetleri barış antlaşması imzalanıncaya kadar şimdi bulundukları topraklarda (İstanbul ve Gelibolu’da) kalacaklardı. TBMM, Doğu Trakya’yı teslim almak için Refet Paşa’yı görevlendirdi.

Refet Paşa, Doğu Trakya’ya İstanbul üzerinden gidecekti. Böylece bahaneyle İstanbul’u da kontrol etmesi planlanmıştı. Refet Paşa, 19 Ekim 1922’de 100 jandarma ile İstanbul’a gitti. İngilizler gönülsüz de olsa halkın tepkisinden çekinerek Refet Paşa’nın jandarmalarıyla İstanbul’a girmesine izin verdiler.

Refet Paşa İstanbul’da İstanbul Hükümetinin yaptığı tüm kanun, anlaşma, sözleşme ve ekonomik hükümlerin geçersiz olduğunu ilan etti. Bu arada TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdı. 4 Kasım 1922’de Tevfik Paşa Hükümeti istifa etti. Refet Paşa, TBMM adına İstanbul’daki Osmanlı saraylarının yönetimine el koydu. Halife Vahdettin’in muhafızlarını bile değiştirdi. Refet Paşa daha sonra İstanbul’daki işgal yönetimini etkisiz hale getirmek için harekete geçti. İtilaf Devletlerinin İstanbul’da kurmuş olduğu Müttefikler Arası Polis Komisyonu, Gümrük Rejimi, Geçici Mali Komisyon, Karma Mahkemeler, Müttefikler Arası Sağlık Komisyonu, Müttefikler Arası Pasaport Komisyonu ve Müttefikler Arası Sansür Komisyonu’nu kapattı. 1922 yılı İngiliz Yıllık Raporu’na göre “Bu önlemler Müttefik güçlerin hakimiyetine açık bir meydan okumaydı.” Böylece her geçen gün İstanbul’daki etkisini ve otoritesini kaybeden İngilizler panik halinde İstanbul’da sıkıyönetim ilan etmeye kalktılar. Ancak bu durumun İstanbul’da karışıklığa neden olacağı ve “Kemalist ordunun ilerlemesine yol açacağı” endişesiyle bu karardan vaz geçtiler.

Bu sırada Türk ordusu olası bir savaşa karşı gerekli hazırlıklarını yapmış, diplomatik gelişmelerin sonucunu bekliyordu. İşte 1922 yılı Kasım ayı sonundaki Lozan Görüşmeleri bu koşullarda başladı.

LOZAN’DA İSTANBUL TARTIŞMASI

Türkiye Lozan’da, Misakımilli’nin 4. maddesinde belirtildiği gibi “İstanbul şehriyle Marmara Denizi’nin güvenliğinin sağlanması için” İstanbul’un kayıtsız şartsız biçimde boşaltılarak TBMM’ye bırakılmasını istedi. Buna karşın İtilaf Devletleri ise artık İstanbul’da uzun süre kalamayacaklarını anlamışlardı. Fransa’nın ve İtalya’nın İstanbul için Türklerle savaşmayacağı kesindi. İngiltere ise yalnız başına Türklerle savaşacak durumda değildi. Bu nedenle İtilaf Devletleri Lozan’da İstanbul’un boşaltılmasını başka konularda bir pazarlık kozu olarak kullanmak istediler. Örneğin Fransa, eğer Türkiye Osmanlı borçlarının altınla ödenmesini kabul etmezse İstanbul ve Boğazları boşaltmayacaklarını bildirdi. İngiltere ise İstanbul’un boşaltılmasına karşılık Türkiye’deki 3 yabancı şirketin ayrıcalıklı durumlarının devam etmesini sağlamaya çalıştı. İsmet Paşa Lozan’da her iki isteği de reddetti.

İtilaf Devletleri Lozan’da, “işgal kuvvetleri” kavramına deniz kuvvetlerin dahil olmadığını iddia ederek İtilaf Devletlerinin deniz kuvvetlerinin çekilmesine karşı çıktılar. Bunun üzerine Türk heyeti, İstanbul ve Boğazların boşaltılması söz konusu olduğunda buna deniz kuvvetlerinin de dahil olmasının doğal olduğunu belirterek İtilaf Devletlerin deniz kuvvetlerinin de çekilmesini istedi.

Türkiye’nin kararlılığı etkisini gösterdi. 12 Temmuz 1923’te Lozan’daki İngiliz Heyeti Başkanı Sir Horace Rumbold, Lord Curzon’a gönderdiği bir telgrafta Türkiye’nin kararlılığı karşısında açıkça geri adım atmayı önerdi:

“Bugünkü özel toplantıda İsmet Paşa işgale son verirken İtilaf Devletlerinin bütün savaş gemilerinin de Türk sularından çekilmesini istedi. Bu olmadıkça hiçbir tahliye teklifini imzalamayacağını söyledi. Gerilemek niyetinde değilim ama, eğer donanma için (Boğazlardan) sınırsız geçiş hakkı elde edersem Majesteleri Hükümeti acaba son dakikada bu sularda hiçbir savaş gemisi bırakmama kararı veremez mi?”

Çok açıkça görüldüğü gibi Türkiye’nin kararlılığı karşısında sıkışan Lozan’daki İngiliz temsilci Rumbold, Türk sularında “hiçbir savaş gemisi bırakmadan” çekilmenin yolunu arıyordu.

İstanbul’u boşaltırken deniz kuvvetlerini İstanbul’da bulundurmak isteyen İtilaf Devletleri, Türkiye’nin kararlılığı karşısında büyük bir geri adım atmak zorunda kalarak Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlüğe girene kadar İstanbul’da sadece 2 kruvazör ve küçük savaş gemileri bulundurmak istedi. Türkiye, 31 Aralık 1923 tarihine kadar İtilaf Devletlerinin İstanbul’da 1’er kruvazör ve 2’şer destroyer bulundurmalarını kabul etti.

Ayrıca Türkiye, İtilaf Devletlerinden, İstanbul ve Boğazları boşaltıp Türkiye’ye teslim ederken, savaş sırasında el koydukları Yavuz Sultan Selim gemisi dahil, savaş gemileri ile Ümit vapurunda el koydukları toplar dahil, savaş sırasında el koydukları silah ve cephaneyi de Türkiye’ye iade etmelerini istedi. Bunun yanında Türkiye, tahliye protokolünün imzalanmasına kadar geçecek birkaç gün içinde İstanbul’da bulunan silah, cephane ve her çeşit malzemeye dokunmamalarını; önceden Maçka Kışlası’ndan aldıkları ve Kilikya’da korudukları tüfek kapaklarını da iade etmelerini İtilaf Devletlerine kabul ettirdi.

İtilaf Devletleri, Türkiye- Irak sınırının belirlenmesi (Musul sorunu) için yapılacak görüşmelere İstanbul’un tahliyesiyle birlikte başlanmasını isterken Türkiye, o görüşmelere İstanbul’un tahliyesinden sonra başlanmasını istedi ve bunu da İtilaf Devletlerine kabul ettirdi.

Türkiye, İtilaf Devletlerinin, Yunan işgali altındaki İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada’nın tahliye edilip Türkiye’ye teslim edilmesi sırasında Milletler Cemiyeti’nden tayin edilecek bir temsilcinin gözlemcilik yapması teklifini de reddetti.

Görüldüğü gibi Lozan’da İstanbul’un boşaltılmasının şartları büyük oranda Türkiye’nin istediği biçimde belirlendi.

LOZAN TAHLİYE PROTOKOLÜ VE AÇIKLAMASI

Lozan Barış Antlaşması’na ek 24 Temmuz 1923 tarihli “İngiltere, Fransa, İtalya’nın Silahlı Kuvvetlerince İşgal Edilen Türkiye Topraklarının Boşaltılmasına İlişkin Protokol ve Açıklama” imzalandı.

Bu protokol ve açıklamanın 1.maddesine göre Lozan Barış Antlaşması’nın TBMM’de onaylandığı İtilaf Devletlerine bildirilir bildirilmez, bu devletlerin silahlı kuvvetlerinin işgal etmiş oldukları toprakların boşaltılmasına başlanacaktı. Boşaltma işlemi, Boğazlardaki ve Marmara Denizi’ndeki İngiliz, Fransız ve İtalyan savaş gemilerini de kapsayacaktı. Protokolün 2. maddesine göre boşaltma işlemi 6 hafta içinde bitirilecekti.

Protokolün 3. maddesine göre Türkiye’ye ait olan ancak İtilaf Devletlerinin kullandıkları her türlü taşınır taşınmaz mallar Türkiye’ye geri verilecekti. Her türlü el koyma ve haciz işlemi kaldırılacaktı.

Protokolün 4. maddesine göre daha önce Osmanlı’ya ait olan ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması ile İtilaf Devletlerinin eline geçen Yavuz Sultan Selim de dahil olmak üzere diğer savaş gemileri ile silah ve cephane gibi çeşitli araç ve gereçler 6 hafta içinde Türkiye’ye geri verilecekti.

Protokolün 7. maddesine göre Türkiye-Irak sınırı (Musul konusundaki) görüşmelerine İstanbul ve Boğazların tahliyesi tamamlandıktan sonra başlanacaktı.

Açıklamanın 1. maddesine göre Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlüğe girene kadar üç Müttefik Devletin donanması Boğazlardan serbestçe geçebilecekti.

Açıklamanın 2. maddesine göre Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlüğe girene kadar veya 31 Aralık 1923 tarihine kadar Türkiye Boğazlarda üç Müttefik Devletin her biri için 1 kruvazör ve 2 torpido muhribinin bulunmasına izin verecekti.

Açıklamanın 3. maddesine göre İtilaf Devletleri, Lozan Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden itibaren kabotaj hakkının ve liman hizmetlerinin “yalnız Türk ulusal bayrağına ait olduğunu” kabul edecekti. Bununla birlikte 1 Ocak 1923’te Türkiye’de kabotaj yapan veya kuruluşlarını işleten şirketlerin 31 Aralık 1923 tarihine kadar işlerini serbestçe sürdürmelerine izin verilecekti.

İstanbul Komutanı Selahattin Adil Paşa, Lozan Barış Antlaşması Tahliye Protokolü’ne uygun olarak İtilaf Devletlerinin, Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası el koydukları savaş araç gereçlerini, silah ve cephaneleri geri almak için 1 Ekim 1923’te İtilaf Devletlerine bir tutanak imzalattı. 1923 Ağustos ayı başında da bir Tahliye ve Teslim Komisyonu kuruldu.

İSTANBUL’UN BOŞALTILMASI

TBMM, 23 Ağustos 1923’te Lozan’ı onayladı. Lozan’da imzalanan Tahliye Protokolü’ne göre Lozan Barış Antlaşması’nın TBMM’de onaylandığı İtilaf Devletlerinin İstanbul’daki temsilcilerine bildirilir bildirilmez İtilaf Devletleri işgal etmiş oldukları Türk topraklarını 6 hafta içinde tamamen boşaltacaklardı. Türk Dışişleri Bakanlığı TBMM’nin Lozan’ı onayladığını 23 Ağustos 1923 akşamı saat 19.30’da İstanbul’daki Türk Dışişleri Temsilcisi Adnan (Adıvar) Bey’e duyurdu. Aynı gece saat 22.00’de İsmet Paşa da TBMM’nin Lozan’ı onayladığını ve Tahliye Protokolü’ne göre, işgal edilmiş Türk topraklarının boşaltılmasını bir notayla İngiliz, Fransız ve İtalyan yüksek komiserlerine bildirdi.

İtilaf Devletleri, 24 Ağustos 1923 tarihinde Anadolu yakasından İstanbul’u boşaltmaya başladılar. 2 Ekim 1923’te İstanbul tamamen boşaltıldı. O gün sabah saat 09.00’da yapılan bir törenle İşgal Kuvvetleri Genel Karargâhı olarak kullanılan Harbiye Mektebi’nde İtilaf Devletlerin bayrakları indirildi ve Türk bayrakları çekildi. Törende İtilaf Devletlerinin komutanlarıyla birlikte Selahattin Adil Paşa da yer aldı. Saat 11.00 sularında ise Dolmabahçe’de hükümet temsilcileri, İtilaf Devletinin generalleri; Harington, Monbelli ve Chapry ile Türkiye’yi temsilen Selahattin Adil Paşa’nın hazır bulunduğu bir törende İstanbul’daki son işgal birlikleri Türk bayrağını ve Türk birliklerini selamlayarak gemilerine binip İstanbul’dan ayrıldılar.

4 Ekim 1923’te Şükrü Naili (Gökberk) Paşa komutasındaki 3. Kolordu 1. Tümen birlikleri Gebze’den İstanbul’a doğru hareket ettiler. 5 Ekim 1923’te Haydarpaşa’dan bir vapurla karşıya geçtiler. 6 Ekim 1923’te Gülhane’de toplandılar ve geniş katılımlı bir törenle İstanbul’u geri aldılar. (Ayrıntılar ve belgeler için bkz. Sinan Meydan, Lozan, Onurlu Barış, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2024, s. 304-316)

Dönemin gazeteleri İstanbul’un kurtuluşunu, “İstanbul’un İkinci Fethi”, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı da “İkinci Fatih” olarak adlandırdı. (İleri, Tevhid-i Efkâr, 6 Ekim 1923, Tan, 7 Ekim 1923)

***

Gerçek şu ki, İstanbul resmi olarak Lozan’da kurtarıldı. Lozan’da birçok konuda olduğu gibi İstanbul’un boşaltılıp Türkiye’ye teslim edilmesi konusunda da İtilaf Devletleriyle başarıyla mücadele edildi. Bu konudaki Türk tezleri neredeyse eksiksiz olarak kabul ettirildi. Lozan Tahliye Protokolü’ne uygun olarak İstanbul kurtarıldı.

“İstanbul’un Kurtuluş Bayramı” kutlu olsun.

/././

Fon çarkının başı-ucu aynı yerde -Berkant Gültekin/ Birgün-

Fon meselesini bireylerin cezai sorumluluklarıyla sınırlayan, iktidarın siyasi sorumluluğunu tartışmayan her yaklaşım kasıtlı ve sorunludur.


İktidar mensupları ile iktidara yakın isimlerin merkezinde yer aldığı fon skandalı tartışılmaya devam ediyor. “Ucu kime dokunursa dokunsun sonuna kadar gideceğiz” denilen skandalla ilgili henüz Fatma Betül Sayan Kaya’nın (FBSK) tanık sıfatıyla bile ifadesi alınmadı. Hileli vurgunla para kazanan Kaya’ya dokunulmazken Vahap Seçer gibi rekor oyla seçim kazanan belediye başkanları ise tutuklanıp cezaevine gönderiliyor.

Fon meselesi AKP’yi ve etrafını hayli karıştırdı. Bu belirsizlik içinde kimse nasıl pozisyon alacağını tam olarak bilmiyor. AKP İstanbul Milletvekili Serkan Bayram krizin patlamasından sonra “ahlak timsali” rolüyle sahneye çıktı ama pek uzun soluklu bir performans sergileyemedi. Belediye başkanlarına yapılan operasyondan FBSK’nin yaptığı vurguna kadar birçok konuda eleştiriler yönelten Bayram, sonunda özür dileyerek sahneden çekildi. Çünkü bu kadar etik, göstermelik bile olsa, AKP’ye fazla geldi.

Şimdi şöyle bir kurgu yapılıyor: “Foncuları, vurguncuları, göze batanları ayıralım, buradan bir temizlik hikâyesi çıkaralım. Muhalefetin de eleştirilerini boşa düşürelim. Biz hesap soruyoruz, siz soramadınız diyelim.” Birkaç gündür iktidar çevrelerinde “Reis çok kızdı, kabahati olan herkesten hesap sorulması talimatı verdi” hikâyesi işleniyor. Ortada AKP’nin genel başkan yardımcılığı makamına kadar uzanan koca bir skandal var ama ülkenin en sorumlu siyasi aktörü olan bitenin mağduru gibi yansıtılıyor. Yeni Türkiye’ye özgü bir tuhaflık…

Ortada sistemin ortasında doğup büyümüş, iktidardan güç ve yetki alan isimlerin yürütücüsü oldukları devasa bir vurgun çarkı var. Tutuklulardan Tera YK Üyesi Emre Alkin, eski Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Kurulu Üyesi, Topkapı Üni. Rektörü; Tera yatırım yöneticisi Kerem Alkin 2021-2024 yılları arasında OECD Daimi Temsilcisi/Büyükelçi/Türkiye Varlık Fonu ve Halkbank YK Üyesi, ayrıca Sabah yazarı; Tera yöneticisi Abdulkadir Özkan eski başbakan başdanışmanı, eski MEB ve Diyanet müşaviri; Tera Finansal Yatırımlar CEO’su Erkan Kilimci eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı; Pusula Portföy yöneticisi Muhammed Yarız eski AKP Gençlik Kolları yöneticisi; Özata Denizcilik YK Başkanı Özdemir Ataseven eski AKP Tuzla ilçe örgütü yöneticisi… Dosyada AKP’nin bir diğer genel başkan yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu, Adil Varlık Yönetim AŞ’nin sahibi ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili Mustafa Yazıcı da var. Mustafa Yazıcı’nın ifadesi alındıktan sonra mal varlığı üzerindeki tedbir aynı gün kaldırıldı ama yurt dışına çıkış yasağı duruyor. Böyle bir tabloda, iktidarın siyasi sorumluluğu nasıl reddedilebilir? Bir de üstüne SPK gibi kurumların üzerine düşeni yapmaması, piyasayı denetleyememesi ekleniyor.

Bu baştan sonra AKP iktidarının sorumluluk alanındaki bir skandal. Kimsenin görevini layıkıyla yaptığını söylenemez. Sıklıkla Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in geçen yıl 4 Kasım günü Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresi'nde yaptığı “Bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz” açıklaması hatırlatılarak “Şimşek uyarmıştı” deniyor. Peki bu uyarıdan sonra kendi bakanlığı ya da SPK, hangi önemleri aldı? Ayrıca Şimşek’in yakın çalışma ekibinde yer alan Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı İskender Balcı'nın da soruşturma kapsamında tutuklananlar arasında olması çarpıcı bir ironi. Balcı, Özata Denizcilik eski bağımsız YK üyesi. Özata şirketi malum, FBSK’nin eşiyle birlikte 163 milyon lira yatırıp 2,2 milyar lira kazanmasına vesile olan fonların sahibi…

Bir gazetede ya da internet sitesinde herhangi bir haberle ilgili soruşturma başlatılsa, hemen o yayının yöneticileri, sorumluları gözaltına alınıyor, en iyi ihtimalle ifadeye çağırılıyor. Bunun örneğini defalarca gördük. Ancak ülkeyi sarsan tarihi fon vurgununda, iktidara yakın onca isim işin içinde olmasına ve denetleyici kurumlar ayan beyan ortada olan bir manipülasyon karşısında görevini yapmamasına rağmen ülkeyi yöneten siyasi irade skandaldan ayrı tutuluyor. Bu akla, mantığa sığacak bir durum değil. Fon meselesini bireylerin cezai sorumluluklarıyla sınırlayan, iktidarın siyasi sorumluluğunu tartışmayan her yaklaşım kasıtlı ve sorunludur.

24 yıllık AKP iktidarı kendi zenginlerini yarattı ve bu tabaka gelinen aşamada halktan tamamen koptu. İktidar olanaklarından yararlanarak tartışmalı yöntemlerle servetlerini büyüten bu elitler, ağır geçim krizi içinde geleceklerinden endişe eden milyonların olduğu bir ülkede istisnai bir hayat yaşıyor. AKP düzenin yarattığı derin sınıfsal ve ekonomik çelişkiler, kendi kaymak tabakasının su yüzüne çıkan devasa servetleriyle kristalize oluyor. Her skandal birkaç ismi tartışılır hale getirse de aslında düzenin kazananları çok daha fazla.

Açık ki fon dosyası birkaç kişinin üzerine yıkılarak kapatılmak istenecek. “Gerekli temizlik yapıldı” mesajının verilebilmesi için taşınmasının maliyeti ağır olacak isimler kontrollü bir şekilde yol kenarında bırakılacak. Ancak asla gerçek bir hesap sorulmayacak. Çünkü süreç, AKP iktidarına zarar vermeyecek şekilde tasarlanacak.

Her şeye rağmen etkili bir muhalefet, iktidarın tüm planlarını bozabilir. Eşitsizliklerle örülü AKP düzeni, adaletsizliğin zırhıyla kendini koruma altına almaya çalışırken geniş halk kesimlerine bu çarkların kimin için döndüğünü, ülke kaynaklarının nerede biriktiğini anlatmak gibi önemli görev tüm muhalif aktörlerin ve kurumların önünde duruyor.

Emeğiyle geçinen ve sistemli şekilde yoksullaştırılan yurttaşların, parmağını bile kıpırdatmadan milyarlarca lira kazanan elit takımından alacağı var. Muhalif siyaset bu haklı talebin taşıyıcısı ve yürütücüsü olabilirse AKP’nin tüm baskı ve kutuplaştırma siyasetine karşın başarıya ulaşacaktır.

/././

İfade ve basın özgürlüğüne X -Can Ertuna/Birgün- 

Sosyal medya sansüründe platformların sorumluluğunu konuşma zamanı gelmedi mi? Sadece geçen ay, 2025’in toplamından daha fazla hesabın engellendiği X (Twitter), sansüre uyum sağlarken, başka bazı platformlar şimdilik daha fazla direnç gösterebiliyor. Bu süreçte platformların sahiplik yapısı, şirketlerin faaliyet alanları, marka imajı kaygısı ve hükümetlerle pazarlık güçleri rol oynuyor.

Bir zamanlar internet ve sosyal medyanın özgürlük getirdiğine inanılıyordu: Ana iletişim olanaklarının iktidarların tekelinde olduğu, gündemin ve söylemin güç sahipleri tarafından belirlendiği rejimlerde bir yandan alternatif bir iletişim alanı, diğer yandan da yatay örgütlenme olanağı sağlaması, teknolojinin toplumsal dönüşümün de lokomotifi olduğu yanılsamasına yol açmıştı.

2009’da İran’da rejim karşıtı protestolar, 2011 yılında ekonomik eşitsizliklere karşı ABD’de başlayan “Occupy Wall Street” (Wall Street’i işgal et) eylemleri, bambaşka iki coğrafyada sosyal medyanın örgütlenmede yoğun olarak kullanıldığı toplumsal eylemlerdi. Yine aynı dönemde Arap isyanlarının ilk ateşinin yakıldığı Tunus’ta rejime karşı öfkenin Facebook’tan, bir sonraki durak Mısır’da yine Facebook ve Twitter’dan yayılan mesajlarla çığ gibi büyümesi, Türkiye’de Gezi eylemlerinin bir yandan alandan sansürsüz takip edilmesi, diğer yandan gösterilerin koordinasyonu için Twitter’ın kullanılması geniş bir kesimde “hiçbir şeyin artık eskisi gibi olamayacağı” inancını yaratmıştı.

Önce “sosyal medya devrimleri” miti dağıldı: Evet sansürlenen bilgiler dolaşıma sokuluyor, kalabalıklar bir araya geliyor, dijital ağlar üzerinden bir sanal kamusal alan oluşuyordu ancak bu fiziksel dünyada karşılığını bulamayınca, kent meydanlarındaki kalabalıklar eksiliyor, işgal çadırları sökülüyor, muktedirler statükoyu yeniden inşa etmekte gecikmiyorlardı. Yine de elde en azından alternatif haberleşme ağları, gazetecilik platformları kalmıştı. Geleneksel medya ele geçirilip yaldızlı haber merkezleri sansür ve otosansürün karanlığına gömülürken, internette yeni bir gazetecilik alanı şekilleniyordu. Gazetelerin tirajı, televizyonların reytingi düşerken, internet sitelerinin trafiği artıyor, YouTube görsel yayıncılığın ana mecralarından biri haline geliyor, podcastler radyonun yerini almaya başlıyordu. Sosyal medya bu ortamı daha da hareketlendirdi: Twitter, Instagram, Facebook hatta TikTok gazetecilerin çoğunlukla sitelere ve YouTube’a gömülü hikayelerine trafik sağladığı yer yer de başlı başına ürünlerini kamuoyuyla paylaştıkları platformlar haline geldi. Ta ki bir avuç büyük teknoloji şirketi, dijital iletişim pazarını ele geçirip bilgiye, habere, eğlenceye erişimin tekeli haline gelinceye kadar. İnterneti sömürgeleştirdiler. Teknolojik altyapı ele geçince, sıra insanlara reklam satmaya geldi. Sponsorlu içerikler platformları kapladı. İnternette görünürlüğe yatırım yapabilenlerin içerikleri diğerlerini baskılamaya başladı. Eğlenceli ve sansasyonel içerik ilgi ekonomisini besliyor, belki çok önemli ancak algoritmaların duvarını aşamamış içerikler görünmez hale geliyordu.

Piyasa dinamiklerinin insafına kalmış olsa da her içerik üreticisi “15 dakikalığına viral olabileceği” günün hayalini kurabiliyordu. Oysa geleneksel medyada işleyen sistem burada da devreye girdi. Bir yandan platformlar başka sektörlerde de kazanç kovalayan tekno-oligarkların eline geçmeye başladı, diğer yandan başta bir arama motoru ya da alışveriş sitesi olan teknoloji şirketleri iş alanlarını devletlerle girift ilişkilere girmelerini gerektirecek kadar genişletip çeşitlendirdiler. Bu uzun girişten sonra yukarıda bahsettiğim dönüşümün ilk biçimine, Twitter’ın Elon Musk tarafından satın alınıp X’e dönüşmesine değineceğim. Çünkü bu platform Türkiye’de alternatif bir iletişim alanı olmaktan çıkıp, sansürün ve gözetimin ortağı haline geldi.

YURTTA X, CİHANDA X

Kendi X hesabı da engellenen İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD), geçtiğimiz günlerde yayımladığı raporda yalnızca Eylül 2026’da en az 1.270 hesap hakkında erişim engeli talebi verildiğini X’in bunların %90’ını Türkiye’de görünmez kıldığını belirtti. Bu, geçen yılın toplamında engellenen hesap sayısından fazlaydı ve verilere göre bu hesapların takipçi sayıları 35 milyonun üzerindeydi.

X platformu temel değerlerinden bir olarak “kullanıcıların kendi seslerini duyurma hakkını savunma ve buna saygı göstermeyi” sıralıyor. Daha uzun bir blog yazısında ise şöyle deniliyor: “X, kâr da dahil olmak üzere her şeyin üzerinde, kamunun ifade özgürlüğü hakkını korumayı gözetir... Herkesin ne okuyacağına, ne izleyeceğine ya da ne dinleyeceğine kendi başına karar verme hakkı olduğuna inanıyoruz; çünkü ifade özgürlüğünün gücü de buradan gelir.”

Elon Musk Twitter’ı satın aldığı zaman burayı bir kasabanın ve sakinlerinin buluştuğu toplantı salonuna benzeterek kamusal alan işlevine vurgu yapmıştı. Zamanla, kendi ideolojisinin yansıması olarak aşırılıkçı ve ayrımcı görüşleriyle dışlananları bu salona doldurdu; parayı verene sesinin daha çok duyulması vaadiyle mavi tık rozetleri dağıttı; algoritmaları nitelikli içerikten değil, sansasyonel paylaşımlardan yana kırdı. Merakla takip ettiğimiz insanların sesini zar zor duyar hale geldik ve dikkat dağıtan, boş içeriklerin arasında bilgi ve haberi süzme çabasına giriştik. Gerek bu yönetim anlayışı, gerek Musk’ın bir aşırı sağ vaize dönmesi dünyada da çok sayıda kurum ve kişiyi başka arayışlara itti; bir kısım Bluesky adlı platforma, daha az sayıda insan Mastodon’a göçtü. Bu tepki dalgalarına rağmen X’in siyasetçiler, gazeteciler, sivil toplum liderleri ve akademisyenler ile onlardan haber almak isteyenleri tarafından ana platform olmasının önüne geçilemedi.

Otomobillerini sattığı Türkiye pazarında fabrika kurma teklifi alan, Türkiye'nin ilk astronotu Alper Gezeravcı’yı uzaya götüren Musk, Türkiye’nin en üst düzeyde teveccüh gösterdiği iş adamlarından biriydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile hem Ankara’da sarayda hem de New York’ta Türk evinde görüşüp sıcak pozlar verdi; Musk’ın yükselişi Trump yönetimiyle birlikte sürerken, Washington’ın iltifatlarına mazhar olan Ankara’yla sorun yaşamayacağı ortadaydı.

PLATFORMLARIN SANSÜR TERAZİSİ

Sektörden görüştüğüm bazı isimlerin aktardığına göre META, YouTube, TikTok, X gibi platformlara içerik engelleme talepleri geldiğinde bunların her zaman “gözü kapalı” uygulanması gibi bir durum söz konusu değil. Bir sosyal medya platformunun, bir yandan otoritelerin şimşeklerini üstüne çekmeyecek, diğer yandan da Türkiye ve dünya kamuoyundaki marka değerini zedelemeyecek bir denge arayışı içinde, kamu otoriteleriyle süregelen bir diyalog kapsamında bu konulara yaklaştığı bilinen bir durum.  Yani durum kamuoyunda genel olarak bilinenin aksine “tak diye mahkeme kararı geldi, şak diye uyguladım” kadar basit açıklanacak bir süreç değil. Burada sosyal medya platformunun küresel ölçekteki sahip ve yöneticilerinin marka değerlerini ifade özgürlüğüne referansla nasıl konumlandırdıklarından tutun, o şirketlerin yerelde iktidarla kurdukları iş ilişkilerinin derinliğine kadar birçok faktör devrede. Şirketler talepleri hukuki birimlerinde incelemeye alıyor; küresel ölçekte politikalarına aykırı (örn: Aşırı şiddet, çocuk istismarı, terörizm vd.) içerikler tespit ederlerse bunları zaten tereddütsüz engelliyor. Ancak özellikle ifade özgürlüğü, kamuoyunun bilgi alma hakkı gibi konularda yurttaşlardan tepki çekebilecek bazı engelleme kararları uygulanmayabiliyor ve otoritelere bunu açıklamak için bir diyalog kanalı açık tutuluyor. Engelleme taleplerinin sayısına ve uygulanma hızına bakınca anlaşılan o ki, X artık böylesi bir iç değerlendirme mekanizmasını işletmiyor ya da göstermelik bir şekilde yürütüyor. Musk’ın Türkiye kamuoyu nezdinde bir itibar hesabı yapmadığı da ortada. Bu patronlar öncelikle iktidarlarla iyi geçinmeye bakıyor.

ÇÖZÜM PLATFORM GÖÇÜ MÜ?

X’in sansür konusundaki tutumu ortaya çıktığında yeniden Bluesky adlı alternatif platforma geçiş çağrıları yapıldı. Ancak buranın bir ana akım sosyal medya platformu olması kısa vadede pek mümkün gözükmüyor. Üstelik İFÖD kurucusu Prof. Dr. Yaman Akdeniz’in de gazeteci Hilmi Hacaloğlu’nun yayınında belirttiği gibi, bu platform da engelleme kararlarını uyguluyor. Haberlere yeniden internet tarayıcıları, uygulamalar üzerinden doğrudan erişim ve sosyal medya platformu bağımlılığını aşmak bir çözüm gibi gözüküyor, ancak bunun da sınırları var. Sorun sadece kullanıcı alışkanlıklarının zor değişmesiyle sınırlı değil. T24 İnternet sitesinin erişime engellendiği de hatırlanınca, bu stratejinin kırılganlığı ortada. Üstelik sosyal medya sadece haber ve bilgiye erişim aracı değil, bir diyalog ve etkileşim platformu. Bir yandan çoklu alternatifler geliştirirken diğer yandan da mevcut platformlarda temsil ve ifade hakkını korumak için de mücadele etmek gerekiyor. Elbette internet var olduğu sürece tam bir karartma söz konusu olamıyor ancak sürekli sıfırdan başlamak önemli bir direnç gerektiriyor. Bu süreçte Türkiye’deki internet sansüründe platformların iş birliğini dünyaya duyurabilmek de eş zamanlı bir çabanın aşamalarından biri olabilir.

/././

Liberal masallara vedanın sancısı -Kavel Alpaslan/ Evrensel Gazetesi-

İnsan zihni kaçınılmaz felaket anlarında şaşırtıcı kaçış rotaları üretir. Zihinsel çöküşü engellemek için imkansızlığı su götürmeyen ihtimallere sarılır. Bazen de hiçbir şey olmamış gibi davranarak inkarı tercih eder.

Akıl sağlığını korumak için bilincimizin ürettiği acil durum protokolünün anlaşılabilir yanları var. Zihin kaldıramayacağı bir yükü taşıdığı takdirde kalıcı hasarlarla karşılaşabilir. Ya da ani yüklemelerde acıyla baş etmek o kadar kolay olmayabilir.

Ancak benzer bir refleksi gördüğümüz siyasal sahne için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Gerçekliğin irrasyonel reddi, bazı ideolojik yaklaşımlar için istisnai anlardan ibaret olmadığı gibi daimi felaketin önünü açıyor.

Örneğin burjuva-liberaller için her koşulda kulağa hoş gelen masallar anlatmak, son derece sistematik ve sınıfsal bir düşüncenin ürünü.

Soykırımlar, savaşlar, kapitalist kuşatmanın örtülü barbarlıktan açık barbarlığa geçişi… tüm bunlar yaşanırken bugün artık işlemeyen birkaç kavramı, kurumu ve hatta mücadele biçimini hâlâ kutsal emanet gibi önümüze koyuyorlar. Bu durumu sadece ahmaklıkla açıklamak da bir o kadar ahmaklık olacaktır. O sebeple meseleye biraz daha yakından bakalım.
**
Hepimizin fark ettiği üzere Gazze’de yaşanan ve bugün hâlâ tüm şiddetiyle devam eden soykırım savaşı, en çarpıcı haliyle bize hangi dilin eskidiğini gösterdi. Düne kadar ‘demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘özgürlükler’ gibi kavramların arkasına sığınanlar, bariz bir kasaplık karşısında doğrudan ya da dolaylı olarak katilin arkasında hazır ola geçmekten çekinmediler.

Kendilerine ‘sosyal demokrat’ diyen hükümetlerin ezici çoğunluğu, tıpkı Ukrayna savaşında olduğu gibi çözümü daha fazla askeri yığınakta gördü. Tel Aviv, burjuva-liberal hukukun kendi kurallarıyla alay ederek akla hayale gelebilecek her savaş suçunu göstere göstere işlerken, silah sevkiyatı başta olmak üzere ABD ve onun küçük ortakları desteğini bir an olsun esirgemedi. Dünya nüfusunun ezici çoğunluğunun açık tepkisine rağmen İsrail’e uluslararası meşruiyet halesi biçildi. Görünürde dile getirilen ‘kınamalar’ hatta atışmalar ne soykırıma askeri desteği ne de örtülü ticareti engelledi.

Üstelik bunu gündelik siyasi dengelerle de açıklayamayız. 7 Ekim 2023’den bu yana başta ABD olmak üzere pek çok ülkede hükümet bir partiden öbürüne geçti. Seçimler çoğu ülkede sözde ‘büyük’ değişimler yaşattı. Ancak alanda yaşanan tek gerçek değişim ‘burjuva-liberal’ ambalajlara ihtiyacın azalması oldu.

Bundan kısa bir süre önce İsrail’in Maliye Bakanı Bezalel Smotriç, ‘Güney Lübnan’da yapmakta oldukları temizliğin eşi benzeri görülmediğinden’ gururla bahsetti. Yerle bir ettikleri köylerin sahiplerini kastederek “Şimdi geri dönecek yerleri kalmadı. Nasıl göründüğüne bir bakın” dedi ve “Ayrıca dünya bizi engelleyemiyor” sözleriyle kendilerine tanınan uluslararası dokunulmazlığı hatırlattı.
**
Geride bıraktığımız üç yıl içerisinde dünya burjuva-liberal argümanların fiili eriyişine defalarca tanıklık etti. ABD’nin Filistin’den Venezuela’ya, İran’dan Küba’ya… izlediği kas gücüne dayanan sınır tanımaz agresif dış politika, uluslararası ilişkilerde itici gücün sadece sermaye olduğunu bir kez daha gösterdi. Şiddetlenen emperyalist politikaların dünyasında kuralların ancak sermaye tarafından belirlendiği ve onun da kârdan başka hiçbir desturunun olmadığını tasdik edilirken bugünün dünyasında bu gerçeği gizleyecek bir maske bulmak artık her zamankinden daha güç.

Uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler, tarafsız seçimler… Sermaye egemenliğinde tüm bunların kritik anlarda hiçbir şey ifade etmediği gerçeğine karşı ayak direyenler hâlâ var. O eski ve keyifli tiyatrolarını artık oynayamadıkları dünyanın kabalığı karşısında çaresiz kalan burjuva-liberaller çağın ritmi içerisinde ‘temenni’ niteliğindeki argümanlarla uyumsuz notalar basıyorlar.

Zararları sadece kendilerine olsa anakronik yaklaşımlarını konuşmaya gerek olmazdı. Fakat kan gölünün derinliği korkunç bir hızla artarken, siyasal boşluk sermayenin en gerici kanadının önüne eşsiz bir fırsat sunuyor. Burjuva-liberaller ‘aşırı-sağın yükselişine karşı’ kendilerini ‘makul seçenek’ olarak sunmaya çalışsalar da geçmişte olduğu gibi yine savaş çığırtkanlığına ve kapitalist yağmaya gayet bilinçli bir şekilde yol veriyorlar. Temsil ettikleri sınıfsal arka plan nedeniyle bir takım laf cambazlıkları haricinde ortaya koyabilecekleri herhangi bir alternatif bulunmuyor. Nihayetinde savaş ve soykırım trenine bu kadar aceleyle atlamaları da gösteriyor ki bu doğrultuda bir niyetleri de yok.
**
Her şeyden önce siyasal söylemlerin sınıfsal yansımalarını daha dikkatli bir şekilde yapmak gerekiyor. İllüzyonların silikleşmesi bu anlamda işimizi epey kolaylaştırıyor. İşin zor kısmı zamanın göze-kulağa hiç de hoş gelmeyen gerçekliğini iliklerine kadar fark edebilmek.

Elbette her kaptan gemisini dalgasız denizlerde yüzdürmek ister. Herkes masalların gerçek olmasını diler. Hayatı Otomatik Portakal’daki aletler gözümüze takılmış gibi izlemek gerekiyor. En karanlık ihtimallerin her zaman yarına ertelenmiş bir spekülasyon olmadığını, bazen bizzat yaşanmakta olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak bu kabulden sonra siyasal tavrı berraklaştırıp mücadelenin zor da olsa gerçek yöntemlerine erişebiliriz.

/././

Uluslararası düzen: Hem var, hem yok -Mustafa Yalçıner / Evrensel Gazetesi-

“Uluslararası toplum” ve “uluslararası düzen”den söz etmek ve her sıkışmış hissedildiğinde ikisine vurgu yapmak adettendi.

Herhangi ülke içinde zorluklarla karşılaşıldığında “uluslararası toplum”a gönderme yapılır ve hâlâ “Ne der”, “Bu hoş karşılanmaz” denir örneğin. Gerçekte böyle bir toplum yoktur ya da paramparçadır, bir bütün oluşturmaz. Olduğu kadarıyla ise, dünyayı paylaşamıyor ve çatışıyor olsalar da, zaten ekonomik olarak egemen olan tekellerin, emperyalistlerin ideolojik, politik, kültürel vb. hegemonyası altında ve kontrolündedir.

Dolayısıyla beklentiyle ve sanki herhangi yaraya merhem olabilirmiş gibi “uluslararası toplum” denerek boşuna emperyalizmden medet ummak çıkar yol değildir.

“Uluslararası düzen” de böyledir. Bir uluslararası düzen var mıdır? Hem vardır hem yoktur!

Tıpkı tek tek ülkelerin düzenleri gibi. Örneğin Türkiye ya da bir başkasının, örneğin ABD’nin mevcut birer düzenleri şüphesiz vardır. Kapitalist düzenlerdir. Ancak o kadardır ve tanımda bir adım daha atılabilmesi fazlasıyla zordur; düzen demeye bin şahit gerekir denen türden düzenler ya da düzensizliklerdir. Türkiye’de bir anayasa olmasına karşın anayasal düzen bulunduğu ileri sürülemeyecek olmasına benzer biçimde ve “gömleği” birkaç numara büyük olan ABD’de de anayasaya uyum giderek tamamen göstermelik hale gelmektedir. Kapitalizmdir, önünde sonunda uydurulacak bir kitap bulunmaya çalışılmaktadır; ancak kapitalistlerin kendi yazdıkları kitaplara da uymama eğilimleri giderek daha da belirginleşmektedir. Örnekse, Trump kendi partisine oy verecek her yetişkin Amerikalıya 5 bir dolar verileceğini açıklayabilmiş bunu Amerikan düzenine sığdırabileceğini öngörebilmiştir. Bizde fon dolandırıcılığında gidilebilecek yere kadar gidebilmek, vurgunu vurabildiği kadar vurabilmek öngörülebildiği gibi…

“Uluslararası düzen” gerçekte tam bir düzensizliktir. Ve gücü yeten yetenedir. Geçerli ve iri kıyım emperyalist güçler arasında hesaplaşma ve çatışmaların, dolayısıyla zorlukların artışı ölçüsünde artarak kararlaştırıcı olan “orman kanunu”dur! Emperyalist kapitalist çıkarların karşı karşıya geldiği dünyada belirleyici olan sadece ve sadece güçtür, sorunların güçten başka çözümü yoktur. İlişkilerin güce dayalı olduğunu ve sorunların sadece güçle ve güce dayanarak çözülebileceğini en iyi emperyalistler ve onların peşinden yürümeyi fazilet bilen işbirlikçileri bilir. Avrupalı emperyalistler bu nedenle kendi ordularını kurmaya girişti. Şimdi “tek kutuplu dünya” yerine “çok kutuplu dünya”yı ABD’nin birinci dereceden rakibi Çin savunuyor ve sadece ABD’nin dayatmaları yerine kendisinin de dayatıcılığını talep ediyor.

Son yılların olan biteni ardından artık savunulması olanaksız hale gelse bile, yakın zamana kadar bu düzenin “kurallı” olageldiğini ileri sürmek ve bunun BM, Uluslararası Adalet Divanı vb. türü aygıtlarını kurmaya çalışmak adettendi. Bununla görece olağan dönemlerde “hak” “hukuk”, tabii ki “uluslararası hukuk” gibi masallarla egemenlikleri altına aldıkları halkları uyutma ve yedeklemeyi denemelerinin yanı sıra, hiç değilse emperyalistler arasındaki ilişkiler olabildiğince kurala bağlanmaya çalışılırdı. Eh, doğrusu, II. Büyük Savaş’ın ardından Amerikan şemsiyesi altında “hür dünya” adı altında kurulan bir “uluslararası düzen” dünyayı yakın zamanlara kadar taşıyabilmişti. Amerikan şemsiyesi ya da adıyla sanıyla hegemonyası altında patronajlı bir “uluslararası düzen”di, ABD’nin dayatmaları baştan kabullenilmişti ve “patron”a ancak ufak tefek itirazlar yapılabiliyordu. Ama yine de önce SSCB ve sonra “haydut devletler” türü dışlanmışlar bir yana bir “düzen”di!

Tabii ki güçle, son büyük savaşın asıl galibi Amerikan emperyalizminin devasa ekonomik, mali, politik ve tabii ki askeri gücüyle belirlenmişti.

Ondan önce, belirleyici olan “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olan İngiltere’nin gücüydü. Sömürgecilikle Hindistan’dan Avustralya, oradan Latinlerle -Fransa’nın bazı itirazlarıyla karşılaştığı- Afrika’ya dünyaya gücünü dayatan İngiltere “Patron benim” demekteydi. Uluslararası düzenle uluslararası hukuk ya da düzensizlikle hukuksuzluğu o belirlemekteydi. Almanya’nın sonuncusu Hitler’le olan itirazlarının ardından dayatıcı güç ABD’nin elinde birikti. Değişmeyense, sömürgecilik ve sonra yeni-sömürgecilikle emperyalistlerin, başta önce İngiltere ve sonra ABD olmak üzere, kendilerini halklara ve rakiplerine dayatmalarıydı.

Bu dayatmanın, güç ilişkilerindeki asimetri nedeniyle görece yumuşak ve barışçıl biçimlerle gerçekleştiği dönemlerde uluslararası düzenin kurallı olduğu ileri sürüldü.

Şimdiyse, kendi düzeni kurallıymış gibi, hem de iki sene önce, Erdoğan dahi kuralsızlıktan söz ediyor. Antalya’daki “diplomasi forumu”nda “Herkesin diline pelesenk ettiği ‘kural temelli uluslararası düzen’ anlamını ve ağırlığını kaybetmekte, bir slogandan öteye geçememektedir” demiş vurguyu Gazze ve İsrail’e yapmıştı: “Kural temelli uluslararası düzenin iflas bayrağını çektiği asıl yer Gazze olmuştur.” Devamı, “Söz konusu İsrail olunca İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin,… BM Güvenlik Konseyinin, AB’nin… ne kadar aciz ve işlevsiz olduğunu gördük” şeklindeydi.

Türkiye’nin İsrail’le ticaretini sürdürmesi bir yana, yanlış oradadır ki, İsrail tabii ki kural tanımazdır, ama o değil, asıl ABD söz konusu olduğunda güç ve “kuralsızlık”ın belirleyici olduğu görülmüş, “kurallı uluslararası düzen”e dair tartışma da asıl ABD’nin kural tanımaz saldırganlığı dolayısıyla başlamıştır.

/././

Bir boğazdan milyarlarca boğaza, kapitalizm savaşta nasıl işliyor?-Koray Y. Yılmaz/Evrensel Gazetesi-

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğine küresel kriz, Covid 19 ve Rusya Ukrayna savaşı damgasını vururken, ikinci çeyreği ABD İran Savaşı’nın gölgesinde başladı. Emperyalizmin çirkin yüzü daha da görünür hale gelirken, yaşananlar günümüz kapitalizminin savaşın maliyetini çevre ülkelere ve emekçi sınıflara nasıl yüklediğini anlamak için önemli bir laboratuvar niteliği taşıyor. Hürmüz’ü merkeze koyarak biraz daha yakından bakalım.

Hürmüz Boğazı çevresinde başlayan gerilimin iktisadi veçheleri ilk günlerde esas olarak petrol fiyatları üzerinden tartışıldı. Bu anlaşılırdı. Dünya enerji dolaşımının en kritik geçiş noktalarından birinde yaşanan askeri çatışma tanker trafiğini önemli ölçüde aksattı, sigorta ve navlun maliyetlerini artırdı ve petrolü kısa sürede 100 doların üzerine taşıdı.

Fakat aradan geçen haftalar, meselenin petrolden ibaret olmadığını gösterdi. Hürmüz’de başlayan şok giderek daha geniş bir ekonomik mekanizmaya yayılma eğilimi gösteriyor: Enerji maliyetlerinden enflasyona, oradan tahvil faizlerine ve borçlanma maliyetlerine, güçlü dolardan çevre ülkelerin döviz sorununa, nihayet ücretlere ve kamu harcamalarına uzanan bir zincir…

Bu mekanizma savaşın maliyetinin finansallaşması ve dünya ekonomisinin daha kırılgan halkalarına doğru aktarılmasını beraberinde getiriyor.

Son veriler petrol vb. bağlamında üretim değilse de ihracat rakamlarının savaşın yarattığı şok etkisini atlatmaya başladığını gösterir nitelikte. Toparlanmanın önemli bir kısmı alternatif güzergâhlardan geliyor. Suudi Arabistan gibi ülkeler Hürmüz’ü kısmen baypas eden boru hatlarını yeniden devreye sokuyor, gemiden gemiye transferler artıyor, tanker rotaları değişiyor, stratejik rezervler piyasaya sürülüyor. Başka bir ifadeyle kapitalist dünya ekonomisi ilk şoka uyum sağlıyor. Ancak bu uyumun ciddi bir maliyeti var.

Marx’ın sermayenin dolaşımının önemine yaptığı vurguyla biliyoruz ki, bir metanın üretilmiş olması yeterli değildir, onun satılabilmesi yani dünya piyasalarına ulaşabilmesi elzemdir. Bu dünya piyasalarına arz da ha deyince olmaz… Bunun altyapısının sağlanmış olması ve bu ulaşım zaman ve maliyetinin kârlılık için uygun hale getirilmiş olması gerekir. Hürmüz örneğinde daha uzun rotalar, pahalı tankerler, artan sigorta primleri, askeri güvenlik, yeni boru hatları ve depolama ihtiyacı aynı miktar petrolün ya da dizelin tüketiciye ulaşmasını daha maliyetli hale getiriyor. Petrol vb. arzında artış olsa da sayılan bu gerekçeler sermayenin devrini yavaşlatıp maliyet artışlarını belirsiz bir süre için kalıcılaştırabilir. Diğer bir deyişle üretim ve ihracat artsa da dolaşımın yükselen maliyeti fiyatlarda istenen gerilemeyi henüz mümkün kılmayabilir.

Asıl önemli dönüşüm ise bu fiyat artışlarıyla ilişkili olarak görünür olan enerji şokunun finansal sisteme geçmesiyle başladı. Petrol ve özellikle dizel fiyatlarındaki artış enflasyon beklentilerini yukarı çekti. Merkez bankalarının faiz indirimlerine ilişkin beklentiler zayıfladı, aksine politika faizleri ve uzun vadeli tahvil getirileri yükselmeye başladı. Bu süreçteki en çarpıcı gelişmelerden biri olan ABD’nin 10 yıllık devlet tahvili faizinin yüzde 5’in üzerine çıkması ise yalnız Amerikan ekonomisini değil bütün ülkeleri etkileyecek bir gelişme olarak belirdi. ABD tahvili dünya finans sistemi açısından referans fiyatlardan biridir. O yükseldiğinde şirketler, haneler ve gelişmekte olan ülkeler de daha yüksek finansman maliyetiyle karşılaşır.

Yüksek faiz, toplumsal artı-değer üzerinde finansal sermayenin talebini büyütür. Bir şirketin kârlılığı değişmese bile borçlanma maliyeti yükseliyorsa yatırımın anlamı değişir. Yatırım kararları ertelenebileceği gibi, aynı kâr oranını elde etmek için ücretlerin baskılanması da söz konusu olabilir.

Bu noktada devlet bütçesi de önemlidir. Daha yüksek tahvil faizi “siyasal ve makroekonomik tercihlerle” bütçenin daha büyük bölümünün faiz ödemelerine ayrılmasını beraberinde getirebilir. Tam burada teknik gibi görünen bir finans meselesi doğrudan sınıfsal bir meseleye dönüşür. Siyasal tercihler, yükselen faizlerle birlikte gelen borçlanma artışını yaygın olarak kamu yatırımlarını ertelemek, sosyal harcamaları kısmak, kamu çalışanlarının ücretlerini, emeklilerin maaşlarını baskılamak için kullanır.

Çevre ülkeler açısından durum daha da zorlaşabilir. ABD kendi para biriminden borçlanır. Buna karşılık birçok gelişmekte olan ülkenin dış borcu dolar cinsindendir. Aynı ülkeler enerji ithalatını da dolarla yapmak zorundadır. Dolayısıyla petrol fiyatı yükselirken dolar da değer kazanıyorsa, enerji ithalatçısı bir çevre ekonomisi için durum iki kez kötüleşir: Hem petrol pahalanır hem de o petrolü satın almak için gereken dolar pahalanır.

Faiz oranlarındaki artış yatırımcıların gelişmekte olan ülkelere borç verirken artık daha yüksek getiri talep etmesine yol açar. Böylece enerji şoku, kur şoku ve faiz şoku aynı ekonomide birleşebilir. Hindistan’ın son haftalardaki durumu bunun iyi örneklerinden biri. Yüksek petrol fiyatları, güçlü dolar ve artan ABD tahvil faizleri rupiyi baskılarken yerli tahvil faizleri de yükseliyor. Bu baskı yalnız Hindistan’da da değil, Endonezya rupisi ve başka Asya para birimlerinde de görülüyor. Benzer mekanizma Türkiye gibi cari açık ve dış finansman ihtiyacı bulunan ekonomiler açısından da açık bir güçlük yaratıyor. TL’nin dolar karşısında değer kaybettiği son haftalarda, yabancı yatırımcıların özellikle TL tahvil piyasasında satışa başladığı görülebiliyor. Öyle görünüyor ki küresel faizler yükselirken ve Türkiye’nin risk primi artarken uluslararası finansal sermaye TL tahvillerden daha yüksek getiri talep ediyor veya pozisyon azaltıyor.

Peki bütün bunların işçi sınıfı açısından karşılığı nedir?

İşçi sınıfı bu şoku en az iki kanaldan yaşıyor, yaşayacaktır. Enerji, gıda ve ulaşım fiyatlarının yükselmesi nominal ücret değişmezken reel ücretlerin düşmesi anlamına gelir. Özellikle de gıda fiyatlarındaki artışın bu sınıfsal etkiyi daha da sertleştirme eğilimi taşıdığını söyleyelim. Savaşın başladığı şubat ayından bu yana artmakta olan gıda fiyat endeksi Eylül ayında da arttı. FAO’nun son raporuna göre tahıl fiyatları bir ayda %5,1, buğday %6,3, şeker %6,1 yükseldi. Türkiye’de de benzer şekilde gıda fiyat endeksi 2025 sonunda 110,01 iken 2026 Eylül ayı itibariyle 134,01’e çıktı. Düşük gelirli hanelerin gelirlerinin çok daha büyük bölümünü gıdaya harcadığı düşünülürse durumun ciddiyeti anlaşılabilir olacaktır.

İkinci kanal, merkez bankalarının enflasyonla mücadele amacıyla uyguladığı yüksek faiz politikasıdır. Yüksek faiz, bir yandan tüketimini ve gündelik yaşamını kredi sistemi üzerinden finanse eden işçi sınıfının borçlanma maliyetini artırırken, diğer yandan firmaların finansman maliyetlerini yükselterek yatırımları ve toplam talebi zayıflatır. Nitekim merkez bankalarının kendi araştırmaları, parasal sıkılaşmanın kredi arzını ve şirket yatırımlarını aşağı çektiğini gösteriyor. Bu ise işgücü talebinde azalma eğilimini beraberinde getirebilir.

Hürmüz Savaşı bize gösterdi ki, savaşın maliyeti petrol tankerlerinden tahvil piyasalarına, oradan döviz kurlarına, kamu bütçelerine ve işçi sınıfına taşınıyor. Ve bu maliyet her zaman olduğu gibi yine eşit dağılmıyor.

Yüksek enerji maliyetleri ile yüksek faizlerin aynı anda kalıcılaşması, yalnız büyümeyi yavaşlatmaz. Çevre ülkelerin dış finansman kırılganlığını derinleştirir, kamu bütçelerini faiz ödemelerine doğru iter ve uyum maliyetini ücretli sınıfların üzerine taşır. Şüphesiz farklılıklar olsa da 1980’lerin başlarındaki borç krizlerini düşündürüyor insana…

Nihai olarak Hürmüz dünya ekonomisi açısından bir petrol hikayesi olarak başlamış olsa da bugün artık savaşın maliyetinin çevreye aktarılması ve sınıfsallaştırılmasının hikayesine dönüşmektedir.

/././

(Derleyen: mstfkrc)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

KÖŞEBAŞI -7 Ekim 2026-

Uyarı -Öztin Akgüç/Cumhuriyet-  Uyarı, olumsuz gelişmelerden korunmak, tehlikeleri öngörerek sakınmak, dikkat çekmek amacıyla yapılan öneri,...