7 Ekim 2026 Çarşamba

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Ekim 2026-

Kanıksanan büyük soygunun yanında fonların lafı mı olur?-Gülay Dinçel- 

Türkiye’de sadece yoksulluk derinleşmiyor, sömürü de derinleşiyor. 2020-2025 döneminde işçi sınıfı daha fazla çalıştı, daha fazla değer yarattı, çok daha az kazandı. Sömürü ya da soygunda tarihi denebilecek bir rekor kırıldı. Kumara, bahise, regüle edilmiş kumar denebilecek Borsa’ya, fonlara açılan alan bu nedenle büyük soygundan bağımsız düşünülemez.


Fon soygunu tartışılıyor. soL, konuyu değişik boyutlarıyla yakından takip ediyor. Nasıl bir mekanizma kuruldu, kimler tarafından tasarlandı, kimler göz yumdu, kimler vurgun vurdu… Bu sorulara yanıt aramaya devam edilecek. Ancak Komünist Bakış programında Kemal Okuyan’ın hem geçen hafta hem de dün akşam vurguladığı gibi bir “soygun düzeni”nde yaşıyoruz, Borsa ve sermaye piyasaları da bu düzene içkin. Esas soygunu, sömürüyü göz ardı ederek olan biteni anlamak da, doğru tavır geliştirmek de güç. Yine geçen haftaki köşe yazısında Oğuz Oyan da önemli bir bölümü tartışmasız değişik emekçi kesimlerden oluşan küçük yatırımcıların derin yoksullaşmaya çare ararken bu soygun mekanizmasının kucağına itildiğine dikkat çekmişti. Serdal Bahçe, borsa ve fonların kumar ve bahisten hiçbir farkının olmadığını, bu nedenle “temiz” ve “düzenlenmiş” bir kumarhane olamayacağını hatırlattı.

Sadece Türkiye kapitalizmine değil, tarihsel olarak kapitalizme içkin, sermaye birikiminin olmazsa olmazı mekanizmaları “anomali” olarak nitelemek mümkün değil. Finans sektörünün sistem içindeki rolü, mali sermayenin ulaştığı güç, finansallaşma düzeyi ya da fiktif sermaye hacmindeki muazzam genişleme sistemin arızası değil, aksine emperyalist-kapitalist sistemin olağan işleyişinin ürünü. Bu perspektiften bakıldığında Türkiye için de finans sistemini ve sermaye piyasalarını kapitalizmden ayrı değerlendirmek mümkün değil. Kapitalizm koşullarında her tür aşırılığıyla düzenin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş finansal piyasalar da olmak zorunda. Finans sisteminden izole bir sanayi üretimi, birbirinden bağımsız mali ve sanayi sermaye düşünmek pek mümkün değil.

Türkiye kapitalizminin emperyalist-kapitalist sistem içindeki yeri, bağımlılık ilişkileri finans sisteminin yapısındaki önemli belirleyenlerden biri. Ancak Türkiye kapitalizmi için üretim bağlantısı kopmuş ya da fazla dolayım kazanmış, büyük ölçüde fiktifleşmiş bir sermayeden söz etmek, bu anlamda bir aşırı finansallaşma değerlendirmesi yapmak da doğru değil. Finans sisteminin hacmi, yapısı, toplam borçlanma düzeyi, borçlanma araçları, sermaye piyasalarının hacmi ve derinliği gibi bir dizi ölçüt Türkiye kapitalizminin gelişmişlik düzeyinin altında bir finansallaşma düzeyine işaret ediyor. Ya da tersinden hâlâ üretim merkezi unsur olmaya devam ediyor. Tersine ilişkin iddialar fazlaca dillendirilse de Türkiye, emperyalist-kapitalist zincir içinde uluslararası sermayeye önemli miktarda değer aktaran, finans sistemi tasarımının/yapısının güçlü biçimde bu aktarıma hizmet ettiği bir ülke. Biraz bu nedenle biraz da Türkiye kapitalizminin gelişme dinamikleriyle ilişkili biçimde finans sistemi bankacılık, esas olarak kurumsal-ticari bankacılık ağırlıklı bir yapıya sahip.

Ek soygun mekanizmalarına üretimsiz büyüme mi yol veriyor?

Fon soygunu, Türkiye kapitalizminin üretime dayalı bir sermaye birikim modeli içinde daha temiz ve adil olacağı yönündeki tezleri gündeme taşıdı. Sadece düzen muhalefeti değil, Cumhurbaşkanı’nın damadı Selçuk Bayraktar gibi iktidar çevresinden isimler de bu eksende açıklamalar yapıyor. Oysa ki iktidar cephesinde “yoldan çıkanlara”, düzen muhalefeti cephesinde “AKP’nin eseri nepotizme” daraltılmaya çalışılan mekanizmalar, Türkiye kapitalizminin yapısı ve gelişimiyle, sermaye sınıfının ve temsilcilerinin tercihleriyle, bir bütün olarak sermaye düzeninin işleyişiyle doğrudan bağlantılı.

2020-2025 döneminde Türkiye kapitalizmi önemli bir genişleme kaydetti. Bu genişleme büyük ölçüde imalat sanayi ve bağlantılı sektörlerdeki büyümeden kaynaklandı. Pandemi dönemini bir kaldıraç olarak kullanan sermaye sınıfı, bir bölümü geçici bir bölümü kalıcı pazar olanaklarını iyi değerlendirdi. Hiç tartışmasız söz konusu genişlemenin ana itici gücü sömürü koşullarındaki ağırlaşma, işçi sınıfının daha düşük ücretlerle daha fazla çalışmaya mecbur edilmesi konusunda yeni bir aşamaya geçilmesi oldu. Türkiye kapitalizminin bu genişleme dalgası, “üretimsiz büyüme” iddialarının aksine finans sisteminden yasadışı alanlara sistemdeki hareketlerin üretimle, üretimde yaratılan değerle doğrudan ilişkili ele alınmasını gerekli kılıyor. Üretim temelli soygun büyüdükçe, sömürü oranı arttıkça genişleyen değer havuzu her tür faaliyetin dalga boyunu da büyütücü etki yapıyor.

Ortaklaşa dergisinin Ağustos ayında yayımlanan 10. sayısında yer alan “Ekonomiye hayat öpücüğü: Kara transformasyon” başlıklı yazıda Türkiye’nin kara para ya da suç ekonomisindeki payının artışının Türkiye kapitalizminin gelişiminden ayrı ele alınamayacağına işaret ediliyordu. Geniş ve görece gelişkin üretim altyapısı, hem ithalat bağımlılığı hem de ihracat düzeyiyle yüksek dış ticaret hacmi, sermayenin yurtdışı yatırımları ve ticari faaliyetlerinin karmaşıklığı gibi unsurlarla ifade edilebilecek dinamizm, genişleyen değer havuzunu daha yüksek getirilerle genişletmeye yönelik arayışlarda bir sıçrama yarattı. Kara para ya da yasadışı faaliyetlerle finans sistemi, sermaye piyasaları arasındaki hiç de hafife alınamayacak geçişkenlikler bir yana aynı genişleme dalgasının açığa çıkardığı değer havuzunun Borsa ve fon manipülasyonları konusunda cesaretlendirici olduğu söylenebilir. Sadece küçük yatırımcının birikimlerine el koyma hevesi değil, sömürüdeki muazzam artışın açığa çıkardığı değere, paraya yönelik bir iştah da dikkate alınmalı.

Büyük soygunun resmi

İmalat sanayisinin GSYH içindeki payının dalgalı seyri bir yana 2020-2025 dönemine bakıldığında üretim miktar bazında yüzde 30’un üzerinde arttı. Buna karşılık üretim değeri ve katma değer artışı çok daha yüksek oldu. Üretim değeri dolar bazında yüzde 75’e yakın artarken, katma değer artışı yüzde 100’ü aştı. Bu artışların dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmelere bağlı olarak fiyat hareketlerinden kaynaklandığı düşünülebilir. Ancak hem katma değer hem de artı değer havuzu yaklaşık iki katına çıkarken, artı değer oranı da önemli ölçüde arttı. 2009-2019 döneminde yüzde 109 olan ortalama artı değer oranı, 2020-2025 döneminde yüzde 168’e ulaştı. 2022 yılında artı değer oranında yüzde 250 ile bir rekor kırıldı. Çalışan başına katma değer artışı, artı değer oranındaki artışın muazzamlığını daha kolay anlaşılır kılıyor. Tablo 2020 yılında başlıyor, ancak 2019 yılında 20 bin dolar civarında olan çalışan başına katma değer 2025 yılında 38 bin dolara ulaştı. 2023 sonrası kurun baskılandığı ve önceki yılların kayıplarını telafi etmese de asgari ücret artışının görece yüksek tutulduğu ileri sürülebilir. Ancak 2020-2023 arası artış, bu dönemde kur da yukarı gitmesine rağmen yeterince çarpıcı.

Yukarıdaki tablonun detaylarına inmeden sömürüdeki bu çarpıcı artışa önemli sayılabilecek bir sermaye yoğunlaşmasının eşlik ettiğini not edelim. 2025 yılında üretim gerçekleştiren şirket sayısı 465 bin 755 iken, yaratılan değerin yüzde 60’ına 2 bin 377 şirket el koymuş. Bunların bir bölümünün aynı sermaye grubu bünyesinde olduğu da dikkate alındığında sayısı bine bile ulaşmayan bir sermayedar topluluğundan söz edildiği söylenebilir. Sözü edilen 2 bin 377 şirket için çalışan 1,7 milyon işçinin 2025 yılında yarattığı değer 112 milyar dolar, bu değerin 51,7 milyar doları işçilere ödenirken, 60,3 milyar dolarına artı değer olarak el konuyor. Bu hesaba sermaye gruplarının kendi lojistik şirketleriyle yaptıkları taşımalar, hammadde ve girdi teminini yaptıkları şirketleri gibi operasyonlar üzerinden sızdırdıkları değer dahil değil.

Katma değer

Üretim miktar artışının 2020-2025 döneminden daha yüksek olduğu başka alt dönemler var. Üretim değerindeki artışın ne ölçüde reel olduğu döviz bazında bakıldığında kur baskılandığı için, TL bazında da resmi enflasyon rakamlarının doğruluğu üzerinden şüpheli bulunabilir. Ancak faktör maliyetiyle katma değer artışı, şüpheye yer bırakmayacak bir gelişimi gösteriyor. Faktör maliyetiyle katma değer, üretim değerinden üretim sürecinde kullanılan hammadde ve diğer ara girdi maliyetleri, üretim üzerindeki vergi ve sübvansiyonların çıkarılması sonrası el ede edilen değeri, yani net işletme artığı (net kâr) ve ücretlerin toplamını ifade ediyor. Çok kabaca üretimden elde edilen gerçek değer diyebiliriz. Tabii ki ekonominin bütününde üretilen değerin önemli bir bölümüne tekabül etmekle birlikte tamamına karşılık gelmiyor. Toplam değer için, diğer sanayi sektörleri (madencilik, enerji vb) başta olmak üzere üretken sektörlerde üretilen değer ve imalat sanayisinden ileri-geri bağlantılı sektörlere sızan değerin de hesaplanması gerekir. Ancak imalat sanayisinde gözlemlenen katma değer artışı, çok kısa sayılabilecek bir zamanda sömürünün nasıl derinleştiğini açıkça ortaya koyuyor. Nitekim uzun yıllardır dillere pelesenk olan katma değer oranında da (katma değerin üretim değeri içindeki payı) önemli bir artış olduğu görülüyor.

Ana akım iktisatçıların refah artışının koşulu olarak öne sürdüğü katma değer artışı, üstelik teknoloji düzeyi ayırt etmeksizin az ya da çok hemen tüm alt sektörlerde gerçekleşirken işçi sınıfı daha çok çalışıp daha az kazanmaya mahkum edildi. İmalat sanayi ortalama katma değer oranı yüzde 20’ler seviyesinden yüzde 26 civarına çıktı. Türkiye kapitalizmi, işçi sınıfını öğüterek gıda gibi, hazır giyim gibi sermaye ve teknoloji yoğunluğunun düşük olduğu sektörlerde bile görülmemiş katma değer oranlarına ulaştı.

Kaynak: TÜİK Yıllık Sanayi ve Hizmet İstatistikleri

Yukarıdaki veriler, ayrı bir yazının konusu olarak Türkiye kapitalizminin önümüzdeki dönemdeki eğilimleri açısından çok daha detaylı ele alınmayı hak ediyor. Öncelikle sermaye birikimindeki bu genişlemenin nicel ve nitel sonuçlarını iyi değerlendirmek gerekiyor. Çarpıcılığı tartışmasız gelişimin geçici ve kalıcı dinamiklerini ayrıştırmak önem taşıyor. Özellikle alt sektörler bazındaki gelişmelerin değerlendirilmesi de kritik.

Bu resim, sadece daha esas soygunu betimlemiyor. Bu gelişim çizgisi aynı zamanda sermaye düzeninin ek soygun alanları konusundaki potansiyeline de işaret ediyor.

/././

Kore'den Suudi çöllerine bitmeyen 'diyet': Türkiye askerinin Arabistan'da ne işi var?-Yalçın Çuğ-

ABD’nin Ortadoğu’da bizzat göğüslemek istemediği askeri risk, Riyad'da kurulan masayla Türkiye ve Pakistan ordularının omuzlarına yıkıldı. Yeni Osmanlıcılık hevesleri ve iflah olmaz Amerikancılığın zehirli karışımıyla alınan askeri sevkiyat kararı, ülkemizi tarafı olmadığı bir savaşın merkezine çekiyor. 


1950 yılında, sırf NATO'nun kapısından içeri girebilmek ve ABD'nin küresel çıkarlarına sadakatini kanıtlamak için binlerce askeri Kore'de ölüme gönderen Adnan Menderes hükümeti, bugün yeni bir kılıfla karşımızda. O gün Amerikan çıkarları için ödenen kanlı "diyet", bugün Ortadoğu çöllerinde bir kez daha önümüze konuyor.

Saraylarda kurulan şatafatlı masalar, kapalı kapılar ardında bağlanan pazarlıklar, kameralar karşısında sergilenen sahte "bölgesel liderlik" pozları ve emperyalizmin bitmek bilmeyen kanlı vaatleri… 

Türkiye, AKP iktidarının Yeni Osmanlıcılık hülyaları ve iflah olmaz Amerikancılığının zehirli karışımıyla, kendi sınırlarından binlerce kilometre uzaktaki bir emperyalist bataklığın içine sürükleniyor.

Dün Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da toplanan Mekke Savunma İttifakı Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi'nden çıkan karar, aylardır adım adım örülen bu tehlikeli senaryonun son perdesi oldu. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Selçuk Bayraktaroğlu’nun bizzat katıldığı olağanüstü toplantının ardından yayımlanan resmi bildiriyle; Türkiye ve Pakistan'a ait askeri birlik ve imkanların "hızla Suudi Arabistan topraklarına konuşlandırılmasına" karar verildi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden kaçırılan, halktan gizlenen ve içeriği sır gibi saklanan bu anlaşmayla birlikte, Türkiye'nin evlatlarının Suudi monarşisinin çıkarlarını, petrol kuyularını ve küresel tekellerin ticaret rotalarını korumak üzere ateşe atılması kararlaştırıldı.

Ancak dün ilan edilen bu askeri sevkiyat, anlık bir krizin ya da ani bir refleksin ürünü değil. Aksine, birkaç yıldır ilmek ilmek işlenen Ankara-Riyad-İslamabad yakınlaşmasının, doğrudan Washington’ın icazeti ve denetimi altında sahaya sürülen en somut faturası olarak karşımıza çıkıyor.

Bataklığa giden yol: Deniz paktından Mekke İttifakı’na

Bugün Türkiye askerini Suudi çöllerine sürme noktasına getiren sürecin köşe taşlarını hatırlamak, kurgulanan emperyalist tezgahın boyutunu görmek açısından oldukça elzem.

Türkiye, bu maceranın içine birdenbire girmedi. Sürecin ilk kritik virajı, geçtiğimiz Temmuz ayı sonunda dönüldü. Yemen’i 12 yıldır açlığa, kuşatmaya ve acımasız bombardımanlara mahkum eden Suudi Arabistan; Ensarullah hareketinin Kızıldeniz’de ilan ettiği deniz ablukasıyla felç olunca, can havliyle 14 devletlik "Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı"nı kurdu. İsrail ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarını korumayı hedefleyen bu deniz gücüne balıklama atlayan AKP iktidarı, böylece tarafını belli etmeye dönük utangaçlığını kırmış oldu.

Fakat bu hamle Riyad'ın yangınını söndürmeye yetmedi. Hemen ardından, 7 Ağustos’ta AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif kameralar karşısına geçerek "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nı imzaladı. Kamuoyuna "İslam dünyasının dayanışması" ambalajıyla pazarlanan bu paktın belkemiğini, NATO’nun meşhur 5. maddesine öykünülerek hazırlanan "Taraflardan birine yapılan silahlı saldırı, hepsine yapılmış sayılır" kuralı oluşturdu.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın "büyük bir caydırıcılık unsuru" diyerek övündüğü bu madde, aslında daha en başından itibaren Suudi Arabistan'a atılacak herhangi bir füzeyi doğrudan Türkiye’ye atılmış kabul ettirmeyi, yani Türkiye’yi Yemen’deki savaşın doğrudan tarafı yapmayı hedefleyen pimi çekilmiş bir bombaydı. Nitekim dün Riyad’da alınan "hızlı askeri konuşlandırma" kararı da bu ön kabulü tescillemiş oldu.

7 Ağustos'ta AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in, Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde üçlü savunma anlaşmasını imzaladığı tören.

Delinen 'ABD şemsiyesi' ve Körfez'in güvenlik paniği

Peki, Türkiye’yi bu maceraya iten, Suudi Arabistan’ı ise Türkiye ve Pakistan’ın askeri gücüne muhtaç bırakan asıl dinamik neydi?

Bu sorunun yanıtı da yılın başından bu yana Ortadoğu’yu yangın yerine çeviren emperyalist saldırganlıkta yatıyor. 

28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı kapsamlı askeri saldırılar ve Tahran yönetiminin bölgedeki tüm ABD üslerini meşru hedef ilan ederek başlattığı misillemeler, Körfez monarşilerinin yıllardır arkasına saklandığı "Amerikan güvenlik şemsiyesini" delik deşik etti. İran’ın binlerce füze ve İHA ile gerçekleştirdiği misillemler Körfez’deki ABD yerleşkelerini vururken, petrol ticaretinin ana damarlarından olan Hürmüz Boğazı da fiilen trafiğe kapatıldı. Körfez ülkeleri yalnızca birkaç ay içinde 15 milyar doları aşan devasa enerji gelirlerini kaybetti.

Washington’ın vadettiği koruma kalkanının Tahran füzeleri karşısında kevgire döndüğünü gören Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi bölge aktörleri derin bir güvenlik krizine sürüklendi. Masada üç seçenek tartışılıyordu: Tam boy Amerikancılık, İran’la yeni bir denge kurulması ya da bölgesel yeni askeri ittifakların teşkil edilmesi.

İşte tam da Körfez ülkelerinin Washington’a olan güveninin çöktüğü ve arkadan iş çevirmekle suçlanan ABD yönetiminin Marco Rubio gibi isimlerle bölgede ikna turları attığı bir vasatta "Mekke İttifakı" devreye sokuldu. Suudi Arabistan, Hürmüz kapanınca petrol ihracatını Kızıldeniz kıyısındaki Yenbu limanına kaydırmaya çalışmış; ancak bu defa da Ensarullah’ın Kızıldeniz ablukasına, Doğu-Batı boru hattını vuran İHA saldırılarına ve Aramco tesislerine inen balistik füzelere toslamıştı. Kendi yarattığı yangının alevleri içinde kalan Riyad, faturayı ve riski paylaştıracak bir "kalkan" arayışına girdi. Çare ise ABD’nin gözetiminde Ankara ve İslamabad’ın masaya oturtulması oldu.

ABD askeri riskten kaçıyor, taşeronlarını öne sürüyor

Her ne kadar masadaki aktörler "bağımsız İslam devletleri" gibi gösterilmeye çalışılsa da projenin ipleri doğrudan Washington'a uzanıyor.

Halihazırda kendi yarattığı İran kriziyle boğuşmakta olan ABD, doğrudan askeri kayıplar vermemek, kendi askerini Yemen gibi 12 yıldır kırılamayan asimetrik bir gerilla savaşına sokmamak için bölgesel taşeronlarını öne çıkarıyor.

Planın işleyiş mekanizması son derece kurnaz ve bir o kadar da acımasız: Bir tarafta petrol zengini ancak askeri açıdan kırılgan, kendi topraklarını bile korumaktan aciz Suudi monarşisinin devasa finansmanı; diğer tarafta ise derin ekonomik krizler, cari açıklar ve döviz darboğazıyla boğuşan Türkiye ve Pakistan gibi köklü muharip ordular... 

ABD, Ortadoğu’da bizzat göğüslemek istemediği askeri riski, Suudi sermayesinin sponsorluğunda Türk ve Pakistan askerinin omuzlarına yıkarak kenara çekiliyor.

Yeni Osmanlıcılık illüzyonunun hazin çöküşü: Kural koyucu 'ağabey' iddiasından sermaye bekçiliğine

İşte AKP iktidarının yıllardır kitlelere bir masal gibi anlattığı "Yeni Osmanlıcılık" vizyonu, tam da bu noktada utanç verici bir çelişkiye çarpıyor.

İç kamuoyuna "Dünya beşten büyüktür", "Ecdat topraklarında oyun kuruyoruz", "Bölgesel sorunlara yerli çözümler getiriyoruz" hamaseti yapan iktidar, ülkemizi Körfez sermayesinin emir eri ve paralı muhafızı haline getiriyor.

AKP, sıcak paranın ve bölgesel çıkarların diyetini Türk ordusunu Suudi çöllerine sürerek ödemeye hazırlanıyor.

Kendi sınır güvenliğiyle, Türkiye halkının refah ve geleceğiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan Yemen coğrafyasında, Ensarullah füzelerine karşı Suudi Arabistan'ın milli petrol şirketi Aramco’nun tesislerine göğsünü siper etmek "büyük devlet vizyonu" değil, olsa olsa paralı bekçilik mesaisi.

7 Ağustos'ta imzalanan anlaşmayla kurulan "Mekke İttifakı".

Washington'ın 'minnettarlık' itirafları: İttifakın ipleri kimin elinde? 

Türkiye’nin bu adımı ABD’den bağımsız attığı, hatta Batı’ya karşı yeni bir "İslami güç odağı" kurduğu yalanı, bizzat Amerikalı yetkililerin açıklamalarıyla da yerle bir oluyor.

Kendi politikalarına hizmet etmeyecek her girişimi tehditler, yaptırım kararları ve kınamalarla boğmaya çalışan Washington cephesinden, "Mekke İttifakı"na karşı sadece memnuniyet ve övgü sesleri geliyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Mekke Anlaşması'nın imzalandığı ilk günlerde süreci memnuniyetle karşıladığını belirtiyor ve bu adımı "büyük ve cesur bir hamle" olarak niteliyordu. 

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee de ittifakın ilanının ardından yaptığı değerlendirmede son derece rahat bir dille "Washington’da 'Aman Tanrım, bu çok korkunç bir şey' şeklinde bir kaygı olduğunu sanmıyorum" diyerek anlaşmanın İsrail ve ABD çıkarlarını asla tehdit etmediğini açıkça teyit ediyordu.

ABD Kongresi üyeleri ise basına verdikleri demeçlerde Mekke Anlaşması’nı doğrudan "Ortadoğu’nun NATO’su" olarak selamlıyor, ABD’nin üstündeki askeri ve mali yükü aldıkları için bu ülkelere "minnettar" olduklarını açıkça itiraf ediyordu.

Aslında ortadaki tablo son derece net: Mekke İttifakı, NATO’nun ve ABD güvenlik mimarisinin bölgedeki tamamlayıcı bir alt taşeronu olarak karşımıza çıkıyor. Bu ittifakın İsrail’e karşı Filistin direnişine destek veren Ensarullah’ı boğmak ve İran’ı kuşatmak üzere tasarlanmış bir Amerikan kalkanı olduğu aşikar.

Kore'den Suudi çöllerine: 'Diyetimi istiyorum, alacağım da'

Dün Riyad'da verilen kararlar, iktidarın pazarlamaya çalıştığı gibi Türkiye'ye ne bir "güvenlik" ne de bir "bölgesel itibar" sağlayacak. Suudi Arabistan çöllerine gönderilecek askerler, tıpkı yıllar evvel Kore'de olduğu gibi iktidarın Amerikancılığı uğruna canlarını kaybedecek.

Nâzım Hikmet'in, sırf NATO'ya girebilmek için ABD çıkarları uğruna Kore'ye asker gönderen Adnan Menderes için yazdığı 25 Haziran 1959 tarihli "Diyet" şiiri ise hala güncelliğini koruyor. Dün Kore'de Amerikan emperyalizmi uğruna ölüme yollanan askerlerin hesabını soran o dizelerin güncelliğini anlamak için yalnızca "Adnan" ismini değiştirmek yeterli:

"Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
çığlığımı duymamanız için
kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.

Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
kopuk ellerim,
kesik bacaklarımla peşinizdeyim.

Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da."

/././

TOKİ köylünün toprağına da göz dikti: Rant politikaları sofradaki ekmeği tehdit ediyor -Özkan Öztaş-

Her yıl onlarca ilde yüzlerce arazi TOKİ eliyle satılıyor. Bu arazilerin önemli bir bölümü tarım alanı. Köylüler, tarlalarını parçalayan satışlara itiraz bile edilememesinden yakınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Murat Kapıkıran ve tarım ekonomisti Dr. Burak Öztornacı ise tarım topraklarının rant uğruna feda edilmesinin gıda güvenliğinde geri dönüşsüz kayıplara yol açacağı uyarısında bulunuyor.

Emlak Yönetim, 47 ilde yüzlerce araziyi satışa çıkardı. 

TOKİ'nin yaptığı duyuruya göre satış 1 milyon 767 bin metrekare büyüklüğündeki 405 arsayı kapsıyor. Toplam tahmini bedeli 10,8 milyar lirayı aşan bu araziler için geçtiğimiz hafta açık artırmaya gidildi. 

Birçok kentte bilboardlar ve panolarla duyurulan satışlar, tarım ve hayvancılıkla geçinen köylülerin üretim faaliyetlerini olumsuz etkileme riski taşıyor. 

Satış listesinde konut, ticaret, turizm, eğitim, sanayi ve spor alanlarının yanı sıra tarım alanı niteliğindeki arsalar da bulunuyor. 

Üstelik bu satışlar tek seferlik değil. Birçok kez tekrar eden satışlar için hâlâ ilan duyuruları yapılıyor, yeni araziler görücüye çıkarılıyor.

TOKİ'nin benzer ihaleleri düzenli aralıklarla yinelendi: Nisan 2025'te 44 ilde 552 arsa, Haziran 2026'da ise 45 ilde 343 arsa satışa çıkarıldı.

Birçok kentte asılan ilanlar ile satışlar duyuruluyor. 

'Yarın onca koyunu geçiren çiftçiye kim ne diyecek?'

Konuya dair soL'a konuşanlardan Seçkin Aydemir, Balıkesir'in Bandırma ilçesinde bir köyde yaşıyor. Kendisi de tarım ve hayvancılıkla uğraşan Aydemir, köy arazilerinde yapılan satışların basit bir mesele olmadığını, bu satışlarla birlikte atılan adımların tarım ve hayvancılığı engellediğini söylüyor.

Köylerde TOKİ tarafından satılan arazilerden birine örnek. Bu satışların köylerdeki tarım ve hayvancılık faaliyetlerini engellediği ve tarımsal üretimde bütünlüğe zarar verdiği ifade ediliyor. Uzmanlar aynı zamanda satışlardaki rant gündemine de dikkat çekiyor.

Aydemir durumu şu sözlerle ifade ediyor: "Şimdi Büyükşehir Yasası'ndan sonra buralar köy yerine mahalle olarak geçiyor yasal olarak. Ama buraya köy değil mahalle deyince üretim faaliyeti değişmiyor. Buradaki insanlar tarımla uğraşıyor, hayvancılıkla uğraşıyor. Mesela burada satılan arazilerden birinde zeytinlik var. Şimdi ben zeytinliğin olduğu yerde ilaçlama yapınca buradaki ev sorun yaşamayacak mı? Yetkililer seçeneği arsayı satmaktan yana kullanınca anlaşılıyor ki hikayenin sonunda burada zeytinliğin bitmesi lazım. Yarın onca koyunu, keçiyi buradan geçiren bir çiftçiye kim ne diyecek? 'Burayı kirletmeyin' mi diyecek arsayı satın alan kişi?"

Aydemir ayrıca köylerde satılan bazı arazilerde yüz yıllık ağaçların bulunduğuna, bu örneklerin tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin bütünlüğüne zarar verdiğine dikkat çekiyor.

Satışı yapılan arazilerde yaşlı ağaçlar da yer alıyor

'Kırsal arazi arsaya dönüştürülüp rant alanı yapılıyor'

Konuya dair soL'a konuşan Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Murat Kapıkıran ise bu tür uygulamaların bir rant devşirme yöntemi olduğunu söylüyor. Kapıkıran'a göre Büyükşehir Yasası sonrasında kentler yeniden kurgulanan çevre düzeni planlarıyla yeni yerleşim alanları yaratarak büyütülüyor ve bu süreç tarım arazilerine sıçrıyor. 

Kapıkıran süreci şöyle anlatıyor: "Bunu da TOKİ eliyle yapıyorlar. Toplu konut yapılacak, yeni yerleşim alanları yapılacak. Kimi yerde rezerv yapı alanı olarak değerlendiriliyor. Bu tür yerler Toplu Konut İdaresi'nin kontrolüne geçiyor. Sonra idare, bir başka yeri finanse edebilmek için buraları elden çıkarmaya başlıyor. Oralara imar da çıkarmış oluyor imarlı arsa olarak." 

Kapıkıran, TOKİ'nin bu yolla elde ettiği kaynağın özellikle seçim dönemlerinde kullanıldığını ifade ediyor. "Kırsal alandaki arazi arsaya dönüştürdükten sonra oluşan o büyük imar rantını satışa çıkararak parasal hale getiriyorlar. O parayla da örneğin bir bölgede, kritik bir bölgede seçimlerde bir propaganda çalışması olarak sosyal konut ya da toplu konut veya TOKİ'nin yapabileceği herhangi bir yatırım ihtiyacı varsa mevzuatına uygun, orada yaptırıp oradan oy devşirmiş oluyorlar. Bu bir finansal kaynak yaratma konusu aslında."

Murat Kapıkıran

Kapıkıran, sürecin üreticiyi doğrudan etkilediğini belirtiyor ve tarım arazilerinin bütünlüğü sorununa işaret ediyor. Tarım arazisinin tarım dışı amaçla kullanımı Toprak Koruma Kurulu'na geldiğinde, arazinin bütünlük arz edip etmediğine bakıldığını anlatıyor: "Bu tür faaliyetler gelecekte daha büyük sorunlara yol açıyor. Yanından yol geçiyorsa, yanında orman varsa, yanında bir yerleşim alanı varsa bu tarım arazisinin bütünlüğü yoktur. Dolayısıyla tarım dışına çıkarılabilirliğini kolaylaştıran bir unsur haline geliyor. Yanındaki, civarındaki tarım arazilerinin de ilerleyen bir dönemde arazi vasfını kaybedip arsaya dönüştürülmesinin, plan dahiline alınmasının önü açılmış oluyor."

Kapıkıran'a göre ikinci risk ise kentlerin kırlara yaklaşmasından doğuyor. Kent büyüdükçe tarım arazileri kirliliğe ve ısı adası etkisine daha açık hale geliyor. Kırsalda kullanılan tarım ilaçlarının da yaklaşan kente olumsuz etkisinden söz etmek mümkün.

'Toprak yenilenemez bir kaynaktır'

Konuya dair soL'a konuşan Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nden tarım ekonomisti Dr. Burak Öztornacı, Türkiye'de tarım alanlarının amaç dışı kullanımının çok büyük bir sorun olmaya devam ettiğini söylüyor. Öztornacı, çayır ve mera alanları dahil toplam tarım alanının 2002'de 41 milyon dekardan fazlayken 2025'te 38 milyon dekara gerilediğini belirtiyor ve ekliyor: "Yaklaşık 25 yılda 3 milyon dekar tarım arazimizi kaybetmiş görünüyoruz."

Öztornacı, kaybın yalnızca toprakla sınırlı kalmadığını vurguluyor: "Tarım alanlarının üstüne beton döküp orayı mühürlemek sadece toprak kaybına yol açmıyor. Tarım alanları dediğimiz alanlar sıradan toprak parçaları değildir. O topraktan ürettiğimiz gıdayı, tarımsal ürünleri kaybediyoruz. O toprağın bağlı bulunduğu ekosistemi, su ve karbon döngülerini kaybediyoruz."

Öztornacı, 2005'te yürürlüğe giren Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu'nun tarım arazilerinin planlanması ve amaç dışı kullanımının engellenmesi için yasal güvence oluşturduğunu hatırlatıyor. Ancak yetki ve sorumlulukların çok sayıda kurum arasında dağıldığına, koordinasyon eksikliği bulunduğuna dikkat çekiyor: "Rant odaklı pek çok politikaya tarım arazileri kurban edilirken maalesef bu yasa çok da yürürlükteymiş gibi davranılmıyor."

Dr. Burak Öztornacı

Öztornacı, kuraklık ve su kıtlığı gibi iklim krizinin etkilerinin yaşandığı bir dönemde tarım arazilerinin inşaat alanlarına açılmasının hem geleceği tehdit ettiğini hem de gıda güvenliği açısından hayati bir sorun oluşturduğunu söylüyor. Buna rağmen tarımsal üretim ve ihracatta artış yaşandığına dikkat çeken Öztornacı, bu tablonun arazi kaybını gölgelememesi gerektiğini belirtiyor: "Şunu unutmamak lazım. Toprak yenilenemez bir kaynaktır. Her santimetresinin oluşması binlerce yıl sürer. Verimli toprakları beton dökerek mühürlemek geri dönüşü olmayan bir kayıptır. Toprak Koruma Kanunu kesinlikle tavizsiz bir şekilde uygulanmalıdır. Bunun için de bu kanunu uygulamak isteyen, Türkiye'nin tarım topraklarını korumak isteyen bir siyasi irade gerekir. Tarım arazilerinin rant uğruna amaç dışı kullanımına bir an önce son verilmelidir."

soL'a konuşan köylüler, yasal haklarını bilmediklerini ifade ediyor ve bu duruma dikkat çekiyor. Köylüler satıştan çoğunlukla satış gerçekleştikten sonra haberdar oluyor. Bu nedenle itiraz haklarını da kullanamıyorlar.

/././

Söğütlüçeşme’de sermayenin 'vizyon' masalı: Terminal Kadıköy ve ‘kamusal hayat’ iddiası -İrem Yıldırım- 

Diken'de yayımlanan ve Söğütlüçeşme’deki rantı terk edilmiş bir viyadük altının hayata döndürülmesi olarak sunan yazı, sermayenin kent hafızasını nasıl büktüğünü gözler önüne seriyor. Kadıköylülerin itirazlarına, mahkeme süreçlerine ve kesilen yüzlerce ağaca değinilmeyen bu anlatıda, kamusal alanın ticari ranta kurban edilişi “davranış tasarımı” ambalajıyla gizleniyor.  https://www.diken.com.tr/terminal-kadikoy/

Diken’de 4 Ekim’de yayımlanan “Terminal Kadıköy” başlıklı yazı, Mutfak Sanatları Akademisi (MSA) kurucusu Mehmet Aksel’in kaleminden bir övgüyle başlıyor ve “müjdeyle” bitiyor. 

Yazıda, Söğütlüçeşme Tren İstasyonu'nun viyadük altındaki alanının, Akfen Holding ve MSA işbirliğiyle “kimsenin sahip çıkmadığı karanlık bir köşeden canlı bir buluşma noktasına” dönüştürüldüğü iddia ediliyor. Hatta aynı kâr modelinin Yeşilköy, Zonguldak ve Hakkari'ye de taşınacağı belirtiliyor.

Ancak Aksel'in tasvir ettiği bu “başarı hikâyesinde” eksik olan devasa bir gerçeklik var: Kadıköylülerin iradesi, yok edilen yeşil alanlar, rant uğruna atılan adımlar ve sermaye ile devletin el ele vererek gasp ettiği kamusal mekânlar.

Yok edilen hafıza

Aksel, yazısına başlarken alanın uzun yıllar boyunca “kimsenin sahiplenmek istemediği bir boşluk” olduğu masalını inşa ediyor. Oysa söz konusu arazi, TCDD’ye ait istasyon bahçesi, yani doğrudan kamunun malıydı. 1985 yılında Kadıköylü esnaf İhsan Bey’in diktiği cevizden hünnaba, şeftaliden duta kadar sayısız meyve ağacıyla kaplı bu alan, İstanbulluların nefes aldığı, gölgesinde hatıralar biriktirdiği bir yerdi. Patronlar bu alanı “sahiplenirken", tek bir gecede TIR’larla bölgeye girip 500 ağacı katletti.

Burada sorulması gereken temel sorular yıllardır yanıtsız. Haydarpaşa Garı neden kasıtlı olarak devre dışı bırakıldı ve Söğütlüçeşme bir gara dönüştürüldü? Terminal inşa edilirken oradaki alan neden atıl bırakıldı?

Burası sahipsiz değildi, bu sermayenin meşruiyet üretmek için uydurduğu bir anlatıydı.

Fotoğraf: Gülsün Gökalp

Açık hava AVM’si

Söğütlüçeşme'nin bir tüketim merkezine dönüştürülme süreci, baştan sona bir kent suçu dosyası. TCDD, 2020 yılında “”yap-işlet-devret" modeliyle 7 blok ve 76 dükkândan oluşan bir “AVM Gar” projesi açıkladı. Mimarlar Odası, Kadıköy Belediyesi ve Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası'nın (BTS) açtığı davalar sonucunda proje iptal edilse de sermaye geri adım atmadı. Hızla revize edilen projede dükkân sayısı 108’e çıkarıldı.

2022'ye gelindiğinde, “AVM yapmıyoruz, yiyecek içecek merkezi yapıyoruz” söylemiyle imaj yenilendi. Ortada viyadük gerekliliği dahi yokken, sırf viyadük altı dükkânları meşrulaştırmak için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'ndan onaylar alındı.

Kadıköy Kent Suçları Takip Ağı ve Kadıköy Halk Temsilcileri Meclisi imzalar toplayıp süreci yargıya taşırken, yerel yönetimler büyük bir sessizliğe büründü. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) yapılmadan itirazlar reddedildi.

Kent Suçları Takip Ağı'nın çağrısıyla yapılan eylemde Türkiye Komünist Partisi adına Fulya Girginer konuşuyor, yıl 2023.

Nisan 2025'te ise alan, “Terminal Kadıköy” ve “7de7” adıyla açıldı. Tabanlıoğlu Mimarlık tasarımı olan yapı, 45 bin metrekarelik alanın 16 bin metrekaresini kiralanabilir ticari alanlara ayırdı. 70 milyon avroya mal olan bu tesisi Akfen Turizm 29 yıl boyunca işletecek. Mayıs 2026'da ise TCDD, İstanbullulara hiçbir açıklama yapmadan istasyonun adını Katar merkezli QNB'ye sattı.

Akfen Holding Yönetim Kurulu Üyesi Pelin Akın Özalp, Gazete Oksijen'e verdiği demeçte ilk projenin AVM olduğunu kabul ederek, “Biz o projeyi tamamen değiştirdik. İnsanlar evinin alışverişini yapabilir, buluşabilir” diyordu. Oysa projeyi değiştiren şey onların vizyonu değil, Kadıköylülerin haftalarca süren eylemleri, topladığı imzalar ve açtığı davalardı. Sadece AVM demeden bir AVM inşa etmenin yolunu buldular.

Süslü kelimelerin ardındaki gerçek: Kamusal alan gaspı

Yazısında Terminal'i “kamusal hayat üreten bir yer” olarak tanımlayan Aksel, aslında kamusal mekânın nasıl ticarileştirildiğini kendi cümleleriyle itiraf ediyor:

1- Yapının kendisi artık yalnızca metrekare üzerinden okunan bir gayrimenkul değil, sürekli çalışan ve değer üreten bir makineye dönüştü.

2- Proje sahibi için sadece düzenli ve güçlü bir gelir akışı değil, aynı zamanda başka yerlerde ve başka ölçeklerde de çoğaltılabilecek bir sistem ve bir marka anlamına geldi.

Sermaye için “değer” üreten bu makine, yurttaşlar için bir tüketim cenderesinden ibaret. Tasarım gücü, insanları para harcamaya iten bir silah gibi. Söğütlüçeşme'de insanların konforlu bir şekilde tren bekleyebileceği ücretsiz bir bekleme alanı yok. Dışarıdaki banklar yazın güneşte kavrulacak, kışın ise dondurucu soğukta kalınacak şekilde tasarlandı. Amaç açık, insanları iç kısımdaki yeme-içme mekânlarına ve mağazalara mecbur bırakmak.

Aksel’in “davranış tasarımı” diyerek süslediği bu kentsel rant projesi, aslında Fenerbahçe taraftar kültürünün sokakla kurduğu organik bağı ambalajlı bir metaya dönüştürme hamlesinden ibaret. Dünyanın en büyük "sports bar"ını yaratma hayaliyle yola çıkarken yapılan şey, taraftarın maç öncesi sokaktaki ücretsiz ve kente entegre sosyalleşme pratiğine el koyuyor apaçık. Kamusal alanların yerini ancak belli bir bütçesi olanın girebildiği, sosyalleşmenin doğrudan tüketime bağlandığı ticari kurgular yerleştirirken, zaten giderek ticarileşen tribün kültürünü de yüksek fiyatlı menülere meze edilen steril bir “konsepte” çeviriyor.

Ortadaki asıl çelişki ise stadyumlarının başka bir alana taşınmaması için direnen taraftarın savunduğu “Fenerbahçe Kadıköy’dür" ruhunun, bizzat Kadıköy’ün ekolojik ve kamusal dokusunu tahrip edenlerce bir tema parka dönüştürülmesi. Taraftarın savunduğu o aidiyet, rant projelerinin betonla şekillendirebileceği yapay bir alışveriş merkezi kurgusu değil, kentin ve sokağın kolektif hafızasını içeriyor. Yaşanan süreçte sermaye, kendi elleriyle yok ettiği kentsel kültürü vitrine koyup üzerinden kâr elde etmeyi “vizyon” diye sunarken, aslında taraftara kendi çaldığı sokağını fahiş fiyatlarla geri satıyor.

Üstelik bu ticari “vizyon”, kentin fiziksel yaşamını da felç ediyor. 

Hafta sonları metrobüs güzergâhında yürümek imkânsız hale geldi. Maç günlerinde dolaşım duruyor, konser salonunun devasa reklam panosu gibi parlayan duvarı sürücüleri kör ediyor. Tuvaletine bile para ödeyerek girilen bu alan uğruna, Kadıköy’ün en büyük deprem toplanma alanlarından biri yok edildiği de acı bir gerçek.

Önce atıl bırak, sonra ranta aç

Aksel yazısında bir gözlemci gibi davransa da, mekânı tasarlayan ekibin içinde yer alan, ticari bir paydaş. Yazının yayımlandığı sayfada bu ticari ilişkiyi belirten ayrı bir not da mevcut değil.

İnsanlar burada sadece yemek yemiyor.

– Duruyor, bekliyor,

– Yürüyor, karşılaşıyor,

– Buluşuyor, konuşuyor,

– Kalıyor, gülüyor, eğleniyor, maç seyrediyor.

Ve belki de en kritik ve güzel eşik… artık korkmadan.

Yıllarca süren ihmalin, kamusal bir alanı dönüştürme ve ticarileştirme bahanesi olarak sunulması sermayenin klasik taktiği burada da işliyor. Önce kamunun olan atıllaştırılır, sonra "kurtarıcı" olarak rant projeleri devreye sokulur. Hele burası YHT, metrobüs, Marmaray, minibüs ve otobüs duraklarının dibiyse; bu da bitmek bilmeyen bir insan akışı demekse tabii ki “sahipleneni” bol olur.

Sermaye sahiplerinin kâr hırsı ve buna uygun bir şekilde yeniden yapılandırılmış siyasi düzenekler, temel yurttaşlık haklarının yok sayıldığı ve yaşam alanlarının işgal edildiği kentler ortaya çıkarıyor.

Halbuki, Kadıköy'ün en büyük eksiği kamusal alanlar. O kamusal alanı korumanın, betona ve ranta karşı yaşanabilir bir kenti savunmanın tek yolu da bunun için mücadele etmekten, sorgulamaktan geçiyor.

/././

Fon krizinde adı geçiyordu, ölü bulundu: Ali Emre Ballı kimdir?

Fon krizinde mal varlığına tedbir konulan, bu tedbir kararı jet hızıyla kaldırılan isimlerden biriydi. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu Mustafa Yazıcı’nın ortağı olduğu iddiası gündemdeydi. Finansal Kurumlar Birliği Başkanı, aynı zamanda da TBF yönetim kurulu yedek üyesi olan Ballı, hakkındaki tüm iddiaların ardından bugün şüpheli şekilde yaşamını yitirdi.

Fon vurgunu sürecinde ilginç gelişmeler yaşanmaya devam ediyor.

Bugün sürecin seyrini etkileyebilecek isimlerden olduğu belirtilen biri aracında ölü bulundu.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu Mustafa Yazıcı’nın ortağı olduğu ifade edilen, mal varlığına Mustafa Yazıcı ile birlikte tedbir konulan ve bu tedbir kararı kısa sürede kaldırılanlar arasındaydı Ali Emre Ballı.

Haliyle ölümü de tartışmalara konu oldu.

Peki, kimdir Ali Emre Ballı?

Türkiye Basketbol Fedarasyonu’nun yedek yönetim kurulu üyesi olan Ali Emre Ballı, federasyonun resmi sitesinde şu ifadelerle tanıtılıyor: “1980 yılında Mersin'de doğdu. Öğrenim hayatına Mersin’de başlayan Ballı, Sakarya Üniversitesi Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Bir süre teknoloji alanında özel sektörde çalışan Ali Emre Ballı, 2001 yılında girişimci olarak iş hayatına atılarak kendi şirketlerini kurdu. Digital Katılım Bankası, finansman şirketi, elektronik para ve ödeme şirketi, teknoloji, alacak yönetimi ve varlık yönetimi şirketlerinde ortaklıkları bulunan Ali Emre Ballı, aynı zamanda Varlık Yönetim Şirketleri Sektör Başkanlığı ve Finansal Kurumlar Birliği Başkanlığı görevlerini sürdürüyor.”

Ballı, basketbol federasyonundaki bu görevi dışında, basketbolun son yıllarına damga vuran Fenerbahçe’nin basketbol takımlarının  2026-2027 sezonunda isim sponsoru olan Tarfin’in Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapıyordu.

Ballı’nın başında bulunduğu Finansal Kurumlar Birliği ise Finansal Kiralama, Faktoring, Finansman ve Tasarruf Finansmanı Şirketleri Kanunu’nun ilgili maddelerine göre teşekkül eden, tüzel kişiliği haiz, kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşu olarak tanımlanıyor.

Ali Emre Ballı’nın ne iş yaptığına ilişkin en çarpıcı iddialar Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre’den gelmiş, Emre şu ifadeleri kullanmıştı: “Ali Emre Ballı ile Mustafa Yazıcı'nın ortak faaliyette bulunduğuna yönelik ciddi iddialar bize ulaşmış durumda. Ve bu iddialar içerisinde de yine Ali Emre Ballı'nın yaklaşık 9 milyar TL'ye yakın bir işlem yapması söz konusu. Ne ne kadar para çıkartıldı, çıkartılmadı; bu fonlardan bazıları kapalı fon, oralara ilişkin bilgi almak diğerlerine göre elbette biraz daha zor oluyor. Ama bu 9 milyara TL'ye yakın bir işlem yaptığı bilgisi ortada. Bir diğer bilgi de Mustafa Yazıcı'nın da 600 milyon TL kendi adına işlem yaptığı bilgisi. Türk hukuk tarihinde, yargı tarihimizde gece yarısı böyle bir el koyma işlemi yapılıp da bir saat geçmeden bundan vazgeçildiği başka bir örnek var mı? Aynı gün gece yarısı, iki işlem. Bu kendiliğinden olamaz. Böyle bir örnek başka var mı? Arada ne gerçekleşti? Hangi işlem, hangi belge bilgiler oldu da savcılık bunu kaldırdı? Bizim bahsettiğimiz şekilde Ali Emre Ballı ve Mustafa Yazıcı’nın ortaklığı var mı? HTS kayıtları, görüşme trafiği, birlikte ticaret var mı? Bu verdiğimiz rakamlar özelinde baktığımızda da Ali Emre Ballı'nın 9 milyara yakın bir işlem yaptığı, Mustafa Yazıcı'nın da 600 milyonluk bir alım yaptığı doğru mudur?”

Tüm bu soruların ve tartışmaların ardından Ballı’nın ölüm haberi gelmiş oldu.

***

Meclis 3 saat bile çalışmadı, fon vurgunu konuşulmasın diye tekrar kapatıldı 

Meclis'in yeni yasama yılındaki ilk mesaisi yalnızca 2 saat 45 dakika sürdü. Muhalefetin fon vurgununa ilişkin araştırma komisyonu kurma hazırlığı, AKP'nin yoklama taktiğiyle engellendi. AKP'li vekiller yoklamaya girmeyince Genel Kurul kapandı.

Meclis aylar süren aranın ardından bugün yeni yasa döneminin ilk mesaisini yaptı.

Ancak bu mesai sadece 2 saat 45 dakika sürdü.

İlk olarak gündeme ilişkin değerlendirmeler alındı. Muhalefet vekilleri yaptıkları konuşmalarda fon vurgununa ilişkin araştırma komisyonu kurulması gerektiğini dile getirdi. 

Ama vekillerin bunu bir teklif olarak sunmasına fırsat kalmadan AKP grubu yoklama istedi. Bu sırada AKP'li vekillerin neredeyse hiçbiri Genel Kurul'da değildi.

Böylece AKP katılmadığı oturumda yoklama isteyerek Meclis'i sabote etti ve resmen işlemez hale getirdi. Oturum sonlandırıldı.

'Fon krizinin faili bunlar, kaçıyorlar'

Muhalefet vekilleri, AKP'nin Meclis'te fon vurgununun konuşulmasını istemediği için böyle bir adım attığını vurguladı.

Yeni Parti Grup Başkanvekili Murat Emir, fon vurgununda AKP'nin rolüne dikkat çekerek şöyle konuştu: "Meclis’te biz bu fon vurgununu kimler yaptı, kimler göz yumdu, kimler bunun içerisinde, bunun siyasi sorumlusu Cumhurbaşkanı, diğer bakanlar niye hiçbir şey yapmadılar diye soracağımız sırada Meclis’ten kaçmayı tercih ediyorlar, kayboluyorlar. Ve bu tartışma burada yapılmasın diye, verecek cevapları olmadığı için, bu sözleri dinleyecek yüzleri kalmadığı için kaçıyorlar, Meclis’i kapatmaya çalışıyorlar. Bu fon krizinin faili bunlar, Meclis’i açması gereken bunlar."

AKP kapanan oturumdan muhalafeti sorumlu tuttu

DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit de Meclis'in bilinçli olarak çalıştırılmadığını vurgulayarak, "Biz bu tutumu asla kabul etmiyoruz. Her yerde bu sürecin hesabını soracağız" dedi.

CHP Grup Başkanvekili Sevda Erdan Kılıç, "Yıllardır muhalefet yoklama istiyor, karar yeter sayısı istiyor diye bize suratına bağırıp çağırıp isyan eden iktidar vekillerinin şu anda tıpış tıpış kaçtığını görmekten üzüntü duyduk" ifadelerini kullandı.

Yeni Yol Partisi Grup Başkanı Mehmet Emin Ekmen, Genel Kurul kapansa dahi kürsüden önergelerini okuyacaklarını söyledi ve "Bunu milletimizin vicdanına havale edeceğiz" dedi.

Eleştirilere yanıt veren AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise Meclis oturumunun kapanmasında muhalefeti sorumlu tutarak "Muhalefete tam kadro Genel Kurulda olmayı tavsiye ederim" dedi. Zengin, AKP'li vekillerin fon vurgununu takip edeceğini iddia ederek, "Devletimiz bütün bu konuya dair hukuken yapılması gereken her ne varsa yapacak" diye konuştu.

İddia: AKP kanun teklifi sunacak 

NTV'nin haberine göre, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın yarın konuya dair TBMM’yi bilgilendirmesi bekleniyor.

Ayrıca AKP'nin önümüzdeki günlerde konuya ilişkin Meclis'e 10 maddelik bir kanun teklifi sunmaya hazırlandığı kaydedildi. Bu düzenlemeyle fonlarda 1 milyon liranın altında parası bulunan yaklaşık 350 bin kişiye bu ay içinde ödeme yapılacağı öne sürülüyor. Kulislerede yer alan bilgilere göre, hak sahiplerine ana paralarının yanı sıra enflasyon farkı verilecek. Ödemeler, tasfiye edilen fonlara ait menkul kıymet, taşınmaz ve diğer varlıkların nakde çevrilmesiyle karşılanacak ve iddiaya göre herhangi bir kamu kaynağı kullanılmayacak. 

***

Konut sorunu: ABD, Almanya, İspanya -Fatih Yaşlı- 

“Komünistler iş başına gelirse hepimizin evini elinden alacaklar” retoriğinin yıllardır tedavülde olduğu bir ülkede bizzat kapitalizmin kendisi ev sahibi olmanın önündeki en büyük engele dönüşmüş durumda.

Engels “Konut Sorunu”nu yazdığında yıl 1872’ydi ve Engels’e göre konut sorunu basitçe günümüze ve modern işçi sınıfına dair olmayıp ezilen sınıflar bütün bir tarih boyunca bununla karşı karşıya kalmışlardı. Kapitalizm çağında böylesine yoğun bir biçimde konuşulması ise konut sorununun sadece işçi sınıfını değil küçük burjuvaziyi de etkiliyor oluşuyla, yani küçük burjuvazinin de mülksüzleştirilmesiyle ilgiliydi. 

Konut Sorunu’nun yazılışının üzerinden neredeyse yüz elli yıldan fazla bir zaman geçti ama tam da Engels’in “kapitalizm içerisinde çözülmesi imkânsızdır” demesine uygun bir şekilde konut sorunu süreklileşmiş bir kriz başlığı olarak günümüzde de devam ediyor; üstelik hem ABD hem de Avrupa gibi kapitalizmin en gelişkin olduğu iki coğrafya bugün bir kez daha bu sorunla sınanıyor.

Geçtiğimiz yıl Kasım ayında ABD’de yapılan seçimlerde New York belediye başkanlığını kazanan “demokratik sosyalist” Zohran Mamdani’nin başarısının gerisindeki en büyük faktör, sosyal belediyeciliğe dair vaatlerinin merkezine şehirde yaşanan konut krizine dair çözüm önerilerini yerleştirmesiydi. 

Mamdani’nin hızlı bir şekilde uygulamaya koyacağını söylediği ilk vaadi kiraların üst sınırlarının belediye tarafından belirlendiği “kira denetimli” konutlarda kiraların dondurulmasıydı. Sahiden de 1 Ekim 2026 itibarıyla bu konutlardaki kira artış oranı sıfırlandı ve böylelikle milyonlarca kişinin geçim koşulları görece de olsa hafiflemiş oldu.

Mamdani’nin konut sorununa dair diğer bir vaadi ise sosyal konut projeleriydi. Mayıs 2026’da duyurulan ve 28 milyar dolarlık çok büyük bir bütçeye sahip olan bu projelerde hedef, önümüzdeki on yıl içinde uygun fiyatlı 200 bin konut inşa edilmesi ve mevcut 200 bin konutun da kamu tarafından uygun fiyatlı bir şekilde kiraya verilmesiydi. 

Mamdani bununla da yetinmedi ve New York toplu konut idaresine belediyeden önemli ölçüde para aktararak alt sınıfların yaşadığı bölgelerdeki mevcut binaların bakım ve onarımının hızlanmasını sağladı, ev sahiplerine karşı kiracıları koruyacak kontroller ve cezalar artırıldı, şehrin lüks bölgelerinde sosyal konut yapımını zorlaştıran bürokratik düzenlemeleri baypas edecek yasal adımlar atıldı ve buralara da sosyal konutlar yapılabilmesinin önü açıldı. 

Tüm bunlar elbette ki sosyalist politikalar değil, en fazla “sosyal demokrasi” kapsamında değerlendirilebilecek politikalardı; zaten ABD siyasetinde “demokratik sosyalizm” de ancak “sosyal demokrasi” olarak değerlendirilebilirdi. Ancak yine de bu önlemler bile taşıdıkları sosyalizan karakter nedeniyle Mamdani’yi ve temsil ettiği “demokratik sosyalizm”i ABD halkı nezdinde muteber kılmaya yetti. Tüm dünyada olduğu gibi merkez siyaset ABD’de de çözülürken radikal sağ ile birlikte ABD koşullarında “radikal” denilebilecek bir solun yükselişinin önü açıldı. 

***

Mamdani’nin kazandığı zafer, Almanya’daki Die Linke (Sol Parti) için de bir örnek teşkil etti. Ülke çapında ve özellikle Doğu Almanya’da radikal sağ AfD ile birlikte yükselirken Berlin eyalet seçimlerini Türkiye kökenli Elif Eralp’in başbakan adayı olduğu Die Linke kazandı ve burada da meselenin merkezinde konut krizi vardı.

Bu konut krizinin gerisinde Berlin’in son yıllarda aldığı yoğun göç ve konut arzındaki yetersizlik gibi nedenler de bulunmaktaydı ama esas neden iktidarların uzun zamandır izlediği neoliberal politikalardı. 2000’li yılların başından itibaren devlete ait sosyal konutlar özelleştirme kapsamında büyük gayrimenkul fonlarına satılmış ve sektörde tekel niteliğinde olan fon sahibi şirketler, satın aldıkları binlerce konutta kiraları düzenli olarak ve fahiş bir şekilde artırmaya başlamıştı. Yine neoliberal politikalar doğrultusunda devletin yeni sosyal konutlar yapmamasıyla birlikte kriz giderek derinleşmiş, konut sistemi bütünüyle bir kâr ve rant kapısına dönüşmüştü.

İşte Die Linke Mamdani’yi de örnek alarak, hatta seçimler öncesi New York’a bir istişare heyeti de göndererek seçim vaatlerini belirledi ve kampanyasının merkezine de konut krizini çözmeyi yerleştirdi. Eralp’in ve Die Linke’nin izleyeceği politika ise Mamdani’ye nazaran biraz daha radikaldi; büyük konut tekellerinin elindeki yüz binlerce konutun parası ödenerek de olsa kamulaştırılması öngörülüyordu. Böylece konut piyasası tekellerin elinden kurtarılabilecekti.

Kiralara belli bir tavan sınırı getirilmesi, “soylulaştırma” projeleriyle kiraların fahiş bir şekilde artırılması teşebbüslerine karşı yasal düzenlemelerin yapılması ve belediye iştirakleri üzerinden kamunun yeniden sosyal konut yapımına girişmesi de Die Linke’nin konut krizine dair topluma sunduğu vaatler arasında yer alıyordu. Bunların hepsi bir bütün olarak seçimin kazanılmasında en büyük rolü oynadı. 

Kuşkusuz ABD’deki “demokratik sosyalizm” gibi Almanya’da da Die Linke’nin sosyalist olduğunu, kapitalist üretim ilişkilerini ilga ve sosyalizmi inşa etme hedefiyle hareket ettiğini söylemek mümkün değil. Ancak tıpkı ABD’de olduğu gibi Almanya’da da alt sınıfları kollayan birtakım politika vaatlerinin toplumda hızlıca karşılık buluyor oluşu, sahici bir sosyalist siyasetin hangi zemin üzerine kurulması gerektiğini bir kez daha göstermesi bakımından son derece önemli. 

***

23 Eylül günü İspanya’nın başkenti Madrid’de 87 yaşında olan ve artık yürüyemediği için tekerli sandalye kullanan Maricarmen Abascal isimli bir kadın 71 yıldır yaşadığı evden polis zoruyla çıkartıldı. Çünkü evi satın alan bir yatırım fonu kirayı 500 avrodan 2 bin 650 avroya çıkarmıştı. Bu, Abascal’ın emekli maaşının iki katına tekabül ediyordu ve elbette ki ödemesi mümkün olmayan bir miktardı. 

Görüntülerin medyaya düşmesi İspanya’da büyük bir öfkeyi tetikledi ve ülke çapında yüz binlerce insan sokaklara çıktı, başını Kiracılar Sendikası’nın çektiği büyük protesto eylemleri düzenlendi. Ancak bu öfke basitçe yaşlı bir kadına yapılan kötü muameleye yönelik değildi; esas mesele Abascal’ın başına gelenlerin İspanya halkının büyük bir çoğunluğunun yaşadıklarını sembolize etmesi, konut krizini açığa çıkarmasıydı. İspanya’da ev sahibi olmak ya da kiraya çıkmak o kadar zorlaşmıştı ki 26-34 yaş arasındaki İspanyolların yüzde 47,3’ü aileleriyle birlikte yaşamaya mecbur bir durumdaydılar.

Bunun da gerisinde elbette ki yine kapitalizm vardı. ABD’deki 2008 krizine kadar düşük faizler üzerinden çılgınca bir konut yapımına girişilmiş ama krizle birlikte tıpkı ABD’de olduğu gibi finansal yatırıma dönüştürülmüş olan konut balonu patlamış, bu nedenle krediler geri ödenemez hale gelmiş, sektör de çökmüştü. Şimdi ise konut arzında fazlalık olmasına rağmen, konut bedeli ve kirası o kadar yüksek bir haldeydi ki halkın büyük çoğunluğu bunlara ulaşamıyordu. Ayrıca tıpkı Almanya’da olduğu gibi İspanya’da da neoliberal politikalar doğrultusunda sosyal konutlar satılmış, yeni sosyal konut yapımı projelerine de artık girişilmez olmuştu. 

Aslında Sanchez hükümeti son yıllarda krizi çözmek adına kimi adımlar atmış, örneğin Mayıs 2023’te bir ulusal konut yasası çıkararak kira artış oranlarına sınırlamalar getirmişti. Ayrıca turistik kiralamalara ve boş tutulan konutlara yönelik de kimi düzenlemeler yapılmış ve çeşitli cezalar belirlenmişti. Ancak İspanya’da konut politikalarında inisiyatif esas olarak yerel yönetimlerdeydi ve muhalefetteki sağcı Halk Partisi “komünist bir müdahale” dediği bu uygulamalara başta Madrid olmak üzere yönettiği bölgelerde izin vermemişti.

Sanchez hükümeti son yaşanan protestolarla birlikte krizi biraz da olsa hafifletmek için iki acil eylem planını parlamentoya sundu ama merkez sağ Halk Partisi’yle birlikte radikal sağcı Vox Partisi de “hayır” yönünde oy kullandı. Ancak hayır oyları bununla da sınırlı kalmadı ve hükümeti dışarıdan destekleyen ayrılıkçı Katalan partisi Junts da “hayır” dedi. 

Sanchez hükümeti muhalefetin bu blok halindeki restine başka bir restle cevap verdi ve ülkeyi 29 Kasım’da erken seçime götüreceğini açıkladı. Bir konut tekelinin 87 yaşındaki bir kadını polis zoruyla tahliye ettirmesinin neticesi ülkenin erken seçime götürülmesi oldu ve belki de Sanchez hükümeti için yolun sonunu getirdi. Yapılacak seçimlerden Sanchez bir kez daha iktidar olarak çıkabilecek mi yoksa daha yüksek bir ihtimal olduğu söylenen Halk Partisi-Vox Partisi koalisyonu mu İspanya’yı yönetmeye başlayacak, bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bildiğimiz şey ise konut krizinin her iki durumda da öyle kolay kolay çözülemeyecek olması. 

***

Peki Türkiye’nin bir konut sorunu, bir konut krizi yok mu? Elbette ki var, üstelik son yaşanan fon krizi bile bir yerinden konut sorununa bağlanıyor aslında. 2014 yılında konut sahipliği oranı yüzde 61,1 seviyesinde iken 2025 itibarıyla bu oran yüzde 57,7’ye geriledi. Yani ev sahibi olma oranı düştü, kiracı sayısı arttı. 

Bunun gerisinde elbette ki ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik ve politik durum var. “Enflasyonla mücadele programı” doğrultusunda yüksek tutulan faiz oranlarıyla birlikte ev alabilmek emekçi sınıflar için giderek imkânsız hale geliyor. Ayrıca ücretlerin bilinçli bir şekilde düşük tutulduğu ve ortalama ücretlerin asgari ücrete yakınsadığı, asgari ücretle çalışanların oranının da arttığı bir emek rejiminde ev sahibi olmak artık pek mümkün değil. 

Dolayısıyla “komünistler iş başına gelirse hepimizin evini elinden alacaklar” retoriğinin yıllardır tedavülde olduğu bir ülkede bizzat kapitalizmin kendisi ev sahibi olmanın önündeki en büyük engele dönüşmüş durumda, bu da özel mülkiyeti kutsayan ama mülksüzleştirme üzerine kurulu bir sistem açısından gayet normal. Anormal olan ise memleketin sahici birçok meselesi gibi konut krizinin de bir siyasi gündem başlığı haline getirilemiyor ve bunun üzerinden kitlesel bir mobilizasyon yaratılamıyor oluşu.

/././

Hatırlamak da bir direniş biçimidir -İnci Boyacıoğlu- 

Geçmişin susturulması ile bugünün dilsizliği aynı tarihsel olgunun iki yüzüdür. Geçmişine sahip çıkmak, gelecek üzerinde söz sahibi olmayı mümkün kılar. Geçmişimiz sadece acılardan ve yenilgilerden oluşmuyor, hatırlamak isteyenler için insanlık tarihi nice zaferle dolu.

Bellek, kişisel deneyimlerimiz için bir depolama alanı olmanın ötesinde anlamlara sahiptir. O, aynı zamanda sınıflar arası mücadelenin en çetin savaş meydanlarından biridir. Düzen, ideolojik hegemonyasını kurabilmek için insanların ortak geçmişlerine dair neyi nasıl hatırlayacaklarını ve belki daha önemlisi neleri unutacaklarını yönetmeye çalışır. Çünkü geçmişi kontrol eden, geleceğe de yön verebilir. 

Gerçekten de bellekte saklanan geçmiş ve gelecek ilişkisi sandığımızdan daha güçlüdür. Hatta, bellek geçmişe dair bilişsel bir sistemden çok, geleceğe yönelik işlevleriyle öne çıkar. Geçmişe dair anılarımızı saklarız, çünkü bu anılar “bozulan bir arkadaşlık”, “vazgeçilen mesleki bir hedef” gibi sosyal problemlerin nasıl çözüleceğine dair önemli bilgiler taşır. Bu anıları duygusal olarak yeniden deneyimleyerek hatırlarız, çünkü sevgilimize kavuşmak veyahut haftaya gireceğimiz sınavda başarılı olmak gibi kişisel amaçlarımıza dair motivasyonu, kişisel yaşantılar bütünümüzden damıtırız. Anıları birbirine eklemleyerek bir yaşam öyküsü yazarız, çünkü “dün, bugün ve gelecek” arasında tutarlı bir benliği ancak anılarımıza basarak inşa edebiliriz. 

Sebepler çoğaltılabilir, bunların ortak noktası açık: Belleğimizin işleyişinde hep geleceğe uzanan bir amaçlar silsilesi vardır. İşte tam da bu yüzden geçmiş anılarımız tamamen silinse, sadece geçmişi değil, şimdiki ve gelecekteki benliğimizden de kaybederiz. Birisi sorsa size, “Neyi kaybedersen artık sen olamazsın?” Anılar, böyle bir soru için iyi bir cevaptır. Toplumsal belleğimizin parçası olmuş kolektif anılarımız da böyledir. Geçmişini unutan bir toplum, geleceğin iplerini başkalarının ellerine vermiştir. 

Halk olarak bize reva gördükleri gelecek oldukça karanlık. Bu karanlığı, geçmişten gelerek nasıl inşa ettiklerinden bahsetmek istiyorum bu yazıda. Ortak geçmişimiz, yani kolektif anılar, kendimizi ait hissettiğimiz sosyal gruplardaki kişilerin ortak deneyimlerini temsil eder. Bu anılar kimi zaman bir kuşağın üyeleri olarak birlikte çilesini çektiğimiz ekonomik krizlere, darbelere, depremlere, savaşlara dairdir; kimi zaman da voleybolda bir dünya kupası, ortak bir direnişin dayanışma deneyimleri, toplumsal bir kazanımın zafer günleri gibi ortak mutluluklarımızla ilgilidir. 

Kolektif bellek, insan ömrünün sınırlarını aşarak kuşaklar öncesinden aktarılan deneyimlere de ev sahipliği yapar. Atalarımızın göç deneyimleri, Kurtuluş Savaşı hikayeleri veya üyesi olduğumuz dini inanç grubuna, etnik kimliğe yönelik kanlı saldırılara dair anılar da bir kuşaktan diğerine aktarılır. 

Peki siyasi iktidarların anılarımızla eğitimden medyaya incelikle ve sürekli uğraşmalarının sebebi ne? Siyasi kimliklerimizi de ortak anılarımız ve kuşaklar arası aktarılan hikayeler temelinde anlamlandırırız çünkü. Kendi hikayemiz, bizden olanların ortak hikayesinin içinde demlenir. Bireyin kendi yaşam öyküsüne dair anıları, hiçbir zaman toplumsal anlatıların matrisinden bağımsız şekillenmez. Kişi kendini ait hissettiği siyasi grubun önündeki herhangi bir engeli aşıp aşamayacağı, siyasi hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağı konusunda karar verirken de farkında olmadan o kolektif belleğe başvurur. 

Demiştik, belleğin asıl işi gelecekle ilgilidir. Kişi grubunu yetkin bulursa, birlikte başarabileceğine inanırsa, siyasal eylemlere katılmaya daha istekli olur. İşte biraz da bu yüzden liberaller bugün Sovyetler Birliği’ni kötülemekte 1990’lardaki kadar iştahlılar veya dünyaya iyilikten başka hiçbir şey yapmamış küçücük bir adaya, Küba’ya tahammül edemiyorlar veya 70’lerde solun ülkemizde ulaştığı devasa kitleselliği yok sayıp “muhafazakâr bir ülkeyiz” yalanını yılmadan usanmadan dolaşıma sokuyorlar. 

Egemen sınıf, elinde okullar, finansal güç, medya, sanat, akademisyenler, sosyal medya algoritmaları gibi sayısız enstrüman ile rehavete hiç kapılmadan, geçmişi nasıl hatırladığımızı ince ince dokuyarak, bugün kim olduğumuzu ve geleceği nasıl tahayyül edeceğimizi kontrol etmeye çalışıyor. Çünkü belleğimiz üzerinde hep kazanmak zorunda oldukları sınıfsal bir mücadele yürütmekteler. 

Bu mücadelede bir dönüm noktasıdır 80 darbesi. 12 Eylül’ün işkence tezgâhları, cezaevleri ve gerçekleştirilen idamlar emek hareketinin belleğini zor kullanarak yeraltına itmiştir. Egemen anlatıya uymadığı ve hatta o anlatının sahteliğini ifşa ettiği için kamusal alandan dışlanan sol hareketlerin geçmişi, aile içinde bile ancak fısıltıyla konuşulabilen anılara mahkûm edilerek cılızlaştırılmıştır. Kolektif belleğimiz geçmişinden bir kez şiddetle koparıldıktan sonra sol örgütlerin bu bağları onarıp yeniden kurması pek de mümkün olmadı. Sebepleri çok ama başka bir yazının konusu… 

Geçmişimizle birlikte kaybettiğimiz nice şey var. Emekçi halklar direniş deneyimlerini birbirine eklemleyerek öğrenir, yenilgilerden öğrendikleriyle kazanırlar. Bugün sendikalar sadece yasakçı yasa maddeleriyle değil, geçmiş deneyimleriyle aralarındaki kolektif bellek köprüleri yıkıldığı için de çaresizleşmiştir. 

12 Eylül kuşağının yaşam öykülerinde büyük boşluklar vardır örneğin. Yenilgi, travma, ihanet veya salt çocukları koruma dürtüsüyle, devrimci geçmişin eylem pratikleri sonraki kuşaklara aktarılamamıştır. 

Psikoloji alanında yapılan az sayıdaki deneysel çalışma, insanların ortak bir olayı hatırlarken yüksek statülü kişilerin olayı nasıl hatırladığını referans aldığını ve kendi anısını buna göre değiştirdiğini göstermekte. Kişiler, gruplarında daha üstün gördükleri kişilere itaat etmiyorlar, farkında olmadan olayın o versiyonuna ikna oluyor ve çok sonra kendilerine olay tekrar sorulduğunda anının o versiyonunu hatırlıyorlar. İşte bu nedenle, direngen bir aydın sınıfı halkların yazgısında hep söz sahibidir. 

Ne yazık ki 80 darbesi, dönemin aydın kuşağını da acımasızca ezip geçti. Ama yine de aydın en acımasız eleştirilere göğüs gererek güçlenir. Kolektif belleğimizde açılan her yarada aydın sınıfının da sorumluluğu var. Kuşaklar arası bellek aktarımının darbeyle sekteye uğraması ve bu saldırıya etkili cevaplar üretilememesi, ilerici toplumsal kesimlerin tarihsel köklerinden koparılmasına, bir tür toplumsal amneziye yol açtı. 12 Eylül’ün yarattığı bu belleksizlik, bugünkü siyasal İslamcı ve neoliberal hegemonyanın üzerine inşa edileceği bir tür "tabula rasa" yarattı. Yani, geçmişin susturulması ile bugünün dilsizliği aynı tarihsel olgunun iki yüzüdür.

80 darbesiyle başlayan ve bugün onun bir devamı olarak "Yeni Osmanlıcılık" adı altında cisimleşen gerici, piyasacı ve yayılmacı egemen düşünce, ideolojik alanda büyük bir yol kat etti. Hedeflerine ulaşmak için, önce emekçi halkın ilerici kazanımlarını, dayanışma kültürünü, aydınlanmacı değerlerini tasfiye etmek ve bir yandan da muhafazakâr değerlerin piyasacı yorumlarına gönlü açık, bencil ve itaatkâr bir halk inşa etmeleri gerekmekteydi. Düzen siyaseti, sınıf ve siyasi görüş temelli kimliklenmeyi tehlikeli bulduğu için, yana yakıla "ecdad” ve “ümmet" etrafında kümelenen hiyerarşik bir sosyal kimliklenme mekanizması kurmak istemekte. 

Bugün gelinen noktada, 12 Eylül, emekçilerin dünyayı değiştirebileceğine dair o tarihsel özgüvenini paramparça etmiş; susturulmuş dayanışma anıları, toplumsal düzeyde öğrenilmiş çaresizliğe evrilmiştir. Sosyalist hareket içinde “iktidarı hedeflemek” üzerinden yapılan tartışmalar bu yüzden önemlidir ve hâlâ günceldir. Düzen siyaseti, cumhuriyet kazanımlarını yok etme hedefinde başarıya kavuşsa da Yeni Osmanlıcılığa uygun bir ülkeyi ve o ülkeye uygun insanı yaratma konusunda sorunlar yaşamaktadır. Kolektif belleğimizde koparamadıkları bir damar inatla kan taşıyor sinir hücrelerimize… 

Başa dönelim. İnsan belleği, sistemin müdahalelerine açık pasif bir anı deposu değil, aktif bir eylemlilik alanıdır. Geçmişine sahip çıkmak, gelecek üzerinde söz sahibi olmayı mümkün kılar. O yüzden, bazen hatırlamak etkili bir direniş biçimidir. Unutulanlar siyasal iradeyle ve örgütlü pratiklerle yeniden hatırlanabilir. Not düşelim bugüne, geçmişimiz sadece acılardan ve yenilgilerden oluşmuyor, hatırlamak isteyenler için insanlık tarihi nice zaferle dolu.

/././

Paketlenen demokratik haklar ve özgürlükler -Sinan Sönmez- 

Kapitalizmin özündeki sömürü ve ayrımcılığın faşizmi doğuran temeli oluşturduğu da çok iyi bilinmekte. Führer, Duçe ve benzerlerinin, taklitçilerinin kapitalist-emperyalist sistemin farklı versiyon ve uygulamalarından filizlendiği yadsınamaz bir gerçektir.

Günümüzde ülkemizin bir fotoğrafı çekilirse hemen hemen her gün gözaltılar, tutuklamalar, kadın cinayetleri, uyuşturucu çeteleri, çocukların tetikçi olarak kullanımı, silahlı çatışmalar ön plana çıkıyor. Geçmişte yurtdışında ders verdiğim bir dönemde üniversite yerleşkesindeki lojmanı paylaştığım akademisyen arkadaşımın Türkiye’nin Avrupa’dan suçlular ülkesi olarak görüldüğünü belirtmesini abartılı bulmuştum. Ya şimdi ne diyebilirim? Üstelik tablo daha da vahim ve karmaşık bir duruma gelmiş bulunuyor. Futbol dünyasındaki skandallar zinciri bir yana gündemdeki çok boyutlu finansal skandal, CHP-Yeni Parti’den AKP’ye önü alınamayan belediye başkanı ve meclis üyelerinin göçü, milletvekili transferleri, “Açılım” rüzgârı(!) ve bu çerçeveye sığdırılacak uyumlu politika ve yeni anayasa tartışmaları… MESEM ve çocuk işçiliği, iş cinayetleri ve genelde kurumlardaki erozyon… Tüm bu olumsuzlukların giderilmesinde ilk ve en önemli adımın demokrasinin korunması ve geliştirilmesi olduğu açıktır. Bu noktada yönümüzü Türkiye dışına çevirelim.

Dünya genelinde demokratik haklar ve özgürlüklerin yaşadığımız dönemde otokratik ve otokrasiye evrilen yönetimlerde tahrip edildiği ve/veya bu doğrultuda politika uygulandığı bir gerçek. ABD’de Trump yönetiminin çizgisi ve uygulamaları, Latin Amerika’da birkaç ülke dışında -aşırı- sağın iktidara gelmesiyle birlikte otoriterleşmenin somutlaşması söz konusu. Avrupa’da aşırı sağın çok ciddi bir risk olmanın ötesinde iktidar yürüyüşü somutlaşmakta. Örneğin gelecek yıl 18 Nisan’da ilk tur, 2 Mayıs’ta ikinci tur Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak Fransa’da ırkçı aşırı sağda başkanlık için adaylığını açıklayan birkaç isim var. Ortak söylemlerine karşın babasından devraldığı bayrağı ellerinde tutan Marine Le Pen en önemli ve dikkate alınması gereken aday. Irkçı ve aşırı sağcı söyleme sıkı sıkıya sarılan Le Pen ve partisi RN (Rassemblement National- Ulusal Birlik) anayasayı değiştireceklerini açıkça beyan etmektedir. Aşırı sağcıları diğer sağın bir bölümü de desteklemekte ve anayasa değişikliğinin gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Ne yönde mi? Demokratik haklar ve özgürlükleri kuşa çevirecek yeni bir faşizan anayasayı yürürlüğe koyarak! Demokrasiyi savunan çevreler “ülkenin gerçek bir anayasal darbeyle” karşı karşıya kalacağını vurguluyor. Yakın geçmişe dönüldüğünde 2022’deki başkanlık seçimlerinde Marine Le Pen ve partisi anayasal kısıtlar, “yargıçlar yönetimi” ve Avrupa normlarının önceliğinden şikayetçi olarak eleştirilerini sıralamış ve anayasal değişikliği gerekliliğini gündeme taşımıştı.

Bu konuda Le Monde gazetesi editörlerinden Philippe Bernard’ın geçtiğimiz 3 Ekim tarihindeki yazısından bir bölümü aktarmak istiyorum: “… tehdit altındayken ‘hukuk devleti’nin -yani yasa önünde eşitlik, yargı bağımsızlığı, kamu yönetiminin yasaya tabi olması- uygulanması kolay değildir”. Editörün Danıştay ve Yargıtay’da avukatlık yapan Patrice Spinasi’nın önemli kitabından (Menaces sur l’Etat de Droit-Hukuk Devletine Tehdit, 2025) yaptığı alıntıda “Böyle bir toplumda keyfi olarak gözaltına alınabilirsiniz, her an polis evinize girer, mahkemeler verilen emir üzerine masumları mahkûm eder, basın hükümet tarafından denetim altına alınır, muhalifler susturulur veya tutuklanır, otoriter rejimde güçlünün hükmü geçerliyken bireysel haklar artık güvencede değildir” vurgusu yapılıyor.

Philippe Bernard kapıdaki tehlikeyi işaret ederek uyarıda bulunuyor: “Tüm azınlıklara -siyasi, etnik, cinsel- karşı ayrımcı bir politika getirecek göçmen karşıtı demagojinin arkasında ‘Hukuk Devleti’ne olan saldırı bireysel haklar ve özgürlükleri tehdit etmektedir. Koruma ve uyarı organlarının1 zayıflaması, en güçlülerin çıkarı doğrultusunda eşitliğin tahrip edilmesi, fişleme ve kontrolsüz gözetim, gösteri hakkının, bilgi edinme ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması, muhaliflere baskı, vd. Bizi bekleyenin ne olduğunu görmek için tüm yetkileri elinde toplayan Donald Trump’ın ABD’yi ne duruma getirdiğini dikkate almak yeterli gözükmektedir”.

Editörün kaleme aldığı Fransa’ya ilişkin uyarı niteliğindeki saptamalar dünyada giderek yükselen otoriterleşme ve neo-faşizme karşı risk altındaki diğer ülkeleri de kapsamaktadır. Buraya kısa bir not eklemek isterim: Kapitalizmin özündeki sömürü ve ayrımcılığın faşizmi doğuran temeli oluşturduğu da çok iyi bilinmekte. Führer, Duçe ve benzerlerinin, taklitçilerinin kapitalist-emperyalist sistemin farklı versiyon ve uygulamalarından filizlendiği yadsınamaz bir gerçektir.

1Kamu yararını korumak için usulsüzlükleri raporlayan organlar, kurumlar

/././

soL

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

KÖŞEBAŞI -7 Ekim 2026-

Uyarı -Öztin Akgüç/Cumhuriyet-  Uyarı, olumsuz gelişmelerden korunmak, tehlikeleri öngörerek sakınmak, dikkat çekmek amacıyla yapılan öneri,...