Kağıtta vakıf, aslında şirket: Patronların üniversitelerinde neler oluyor? -Emre Alım / soL-

Patronların insafına bırakılan vakıf üniversitelerinde yaz tatiliyle birlikte yeni bir kıyımın düğmesine basıldı. Onlarca öğretim üyesinin işine son verildiği İstanbul Aydın Üniversitesi ile bir açılıp bir kapanan Bilgi Üniversitesi'nden akademisyenler kampüslerdeki saldırının arka planını soL'a anlattı.

Yukarıdaki fotoğraf 1967 yılında çekildi.

Arkada yarısı görünen pankartta “Özel okullar devletleştirilmelidir” yazıyor.

Bu taleple İstanbul’dan yola çıkan devrimci öğrenciler 441 kilometre yürüdü, yol boyunca tüm il ve ilçelerde mitingler düzenledi, köylerde konuşmalar yaptı, 13 günün sonunda Ankara’ya vardı.

Yürüyüş amacına ulaştı, özel yüksekokullar kapatıldı veya devlet akademilerine dönüştürüldü. 

Patronlar 12 Eylül'le birlikte yeniden güç buldu. Özel üniversiteler darbenin ardından bu defa “vakıf” adıyla kuruldu. Vakıf üniversiteleri 40 yıl sonra bugün de kapatılıyor. Kimi kısım kısım kimiyse tümden. Hatta vazgeçilip birkaç gün içinde yeniden açılan da var.

Fakat kararı verenler bu kez devrimci öğrenciler değil, bizzat okulların sahibi olan patronlar veya AKP iktidarı. Haliyle motivasyon da farklı. Niyetleri üniversitenin devlet tarafından idare edilip kamu için var olması değil. Tek hedefleri üniversitenin kâr etmesi ya da zarar etmeyerek vergi kaçırma işlevini sürdürmesi.

Vakıf üniversitelerinde yaz tasfiyesi

Akademiyi hedef alan son saldırı dalgası içinden geçtiğimiz yaz günlerinde yaşanıyor.

Eğitim yılı biter bitmez vakıf üniversitelerinde toplu işten çıkarmalar başladı.

İstanbul Aydın, Maltepe, Beykent, Atlas, Arel, Yeni Yüzyıl, Gelişim ve Bilgi Üniversitesi’nde 100'den fazla akademisyenin işine son verildi. Sadece son iki yılda işten çıkarılan akademisyen sayısının 500'ü aştığı tahmin ediliyor.

Üniversiteler “daralmaya gidiyoruz”, “kadro fazlaydı”, “zaten sözleşmeniz bitmişti” gibi bahanelere sığınıyor. Akademisyenler ise kadroların gelir-gider hesaplarına göre daraltıldığını söylüyor.

Kâr getirmeyen bölümü gözden çıkardılar

Bunun en açık örneği İstanbul Aydın Üniversitesi’nde yaşandı.

Başta sosyal bilimler olmak üzere birçok bölümden çok sayıda akademisyen toplu olarak işten çıkarıldı. Kısa süre sonra daha kârlı bölümler için yeni kadro ilanları açıldı.

Patronların Ensesindeyiz Ağı bünyesinde bir araya gelen akademisyenler haklarını alabilmek için harekete geçti, üniversite önünden ses yükseltti ve hukuki süreç başlattı.

İşine son verilen akademisyenlerden biri de Müzik Öğretmenliği programında görev yapan Ulaş Özer. soL'a konuşan Özer, üniversitedeki tasfiye döngüsünü şu sözlerle özetledi:

"Her yıl sınavlar bittikten sonra üniversite birilerini işten çıkarıyor. Bu sene birçok arkadaşımızla yan yana gelmeyi başarabildik. Aslında olan şu: Üniversite belli alanları kârlı, belli alanları görece daha az kârlı ya da zarar eden şeklinde sınıflandırıyor. Bunun sonucunda fakülte ve bölümlerden eleman çıkarıyor. Diyelim ki bir bölümde 5 kişi var ve bu bölüm yeterince kârlı değil. Biz bu 5 kişinin yaptığı işi 3 kişiyle de yapabiliriz diyorlar."

Ulaş Özer'in hesabı kısa sürede doğrulandı. İstanbul Aydın Üniversitesi, neredeyse işten çıkardığı kadar yeni akademisyen alacağını duyurdu. 

l1İstanbul Aydın Üniversitesi, sanki onlarca emekçiyi haklarını ödemeden kapı önüne koyan kendileri değilmiş gibi “akademik kadromuzu büyütüyoruz” diye ilan vermekten çekinmedi.

'Tamamen patron şımarıklığı'

Personel azaltılan ve artırılan bölümlerin farklı olduğuna dikkat çeken Özer, "Kendilerince kârlı olan bölümlere kadro aktarıyorlar" dedi.

Nitekim vakıf üniversitelerinin işleyişi de bu mantığa dayanıyor. Vergi kaçırmak veya kamuoyu nezdinde itibarını makyajlamak isteyen sermaye grupları, bir vakıf üniversitesi kuruyor ya da satın alıyor. Üniversitenin bu işlevini sürdürebilmesi için sık sık giderlerde kesintiye gidiliyor. Getirisi düşük bölümler ya kapatılıyor ya da daraltılıyor.

Son yıllarda öğrenci sayısı düşen vakıf üniversiteleri, az tercih edilen bölümleri "masraf kalemi" olarak görüyor.

İşten çıkarılan akademisyenler bir de hak gaspıyla karşı karşıya. Üniversite yönetimi tarafından hukuksuz anlaşmalar dayatıldığını aktaran Özer, şu ifadeleri kullandı:

"Zaten hakkımız olan, üniversitenin ödemek zorunda olduğu kıdem tazminatı, ihbar tazminatı gibi başlıklar pazarlık konusu haline getirilmeye çalışılıyor. Sunulan anlaşmayı imzalamayanlara ödeme yapılmıyor ve mahkeme yolu gösteriliyor. Mahkeme 1-2 yıl içinde sonuçlanana dek ödeyecekleri paranın değerini kaybedeceğini biliyorlar. Tamamen bir patron şımarıklığı söz konusu."

Adı vakıf, işi şirket

Aslında kanunen vakıf üniversitelerinden kazanç sağlamak mümkün değil. Vakıf Yüksek Öğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 28. maddesi şöyle diyor:

“Vakıflar kendilerine kazanç sağlamak amacı ile yükseköğretim kurumu kuramazlar. Kurmuş oldukları yükseköğretim kurumundan herhangi bir surette gelir, kazanç ve hak elde edemezler.”

Ancak uygulama farklı. Vakıf üniversiteleri doğrudan olmasa da dolaylı olarak kâr etmeye uygun. 

Üniversitenin yemekhane, güvenlik, temizlik, inşaat, teknoloji altyapısı ve yayıncılık gibi ihtiyaçları mütevelli heyeti üyelerinin veya yakınlarının sahip olduğu özel şirketlerden temin ediliyor. Bu tedarikçi şirketler üzerinden kâr elde edilebiliyor.

Kampüs binaları, yurtlar veya arazi genellikle kurucu vakfa ya da kurucuların gayrimenkul şirketlerine ait oluyor. Üniversite bu mülkleri yüksek kira bedelleriyle kullanarak patronlarına düzenli nakit akışı sağlıyor.

Özellikle tıp fakültesi bulunan vakıf üniversitelerinde hastaneler başlı başına bir finansman kaynağı oluyor.

Fakat bunlar bir noktada teferruat. Çünkü vakıf statüsünün kendisi patronlar için oldukça önemli bir kapıyı aralıyor.

Vakıf statüsünde olduğu için özel üniversitelere aktarılan kaynaklar eğitime yapılan yatırım veya bağış sayılıyor. Bu da çeşitli vergi muafiyetleri, indirimler ve kamu desteklerini beraberinde getiriyor.

Holdinglerin elde ettiği kârlar normal şartlar altında kurumlar vergisine tabi olacakken, bir kısmı vakıf üniversitelerine aktarılarak şirketlerin kurumlar vergisi matrahından düşülüyor.

Kara para, kayyım, kıyım

Bu yöntemle vergiden kaçınmak kadar kara para aklamak da mümkün. Can Holding örneği bunun en taze ispatı.

AKP içerisinde büyüyen kavga Can Holding’e uzanmış, on milyarlarca lirayı akladığı tespit edilen şirketle birlikte bağlantılı olduğu Bilgi Üniversitesi de TMSF’ye devredilmişti.

İşlevi gereği TMSF’nin bir süre sonra üniversiteyi satması bekleniyordu. Ani bir kararla üniversite 22 Mayıs’ta AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla kapatıldı ama 3 gün sonra yeniden açıldı.

Öğrenciler ve akademisyenler Bilgi Üniversitesi'nin kapısına kilit vurulmasına boyun eğmedi, günlerce direndi.

Akademisyeninden öğrencisine tüm üniversite o günden bu yana diken üstünde.  

Akıbeti belirsiz olan okulda neredeyse her gün yeni bir karara imza atılıyor.

Üniversitede 21 yıldır görev yapan Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Bilmez, dönem ortasında haksızca işten çıkarıldı.

Önümüzdeki akademik yılda Tarih, Sosyoloji, Spor Yöneticiliği, Genetik ve Biyomühendislik ile İş Sağlığı ve Güvenliği programlarına yeni öğrenci alınmayacağı duyuruldu.

soL’a konuşan Bilgi Üniversitesi'nden bir akademisyen, kampüste yaşanan değişimi şöyle anlattı:

“Kampüste aylardır yoğun bir yenileme ve onarım faaliyeti var. Binaların içi, kaldırımlar yenileniyor, her köşeye yeni lambalar ve kameralar yerleştiriliyor, sayısı görünür biçimde artan güvenlik görevlilerinin altına elektrikli scooter veriliyor. Üniversite yönetimi göründüğü kadarıyla bunlara para harcamayı tercih ediyor. Ve tabii bir de üniversite tercih dönemi için reklam panolarına. Sanırım kaygıları ‘müşteri çekmek’. Üniversiteye dair ufukları da imajdan ibaret.”

Bilgi Üniversitesi neye hazırlanıyor?

Yeni öğrenci almayan bölümler kapatılacak mı? Hummalı çalışmaların sürdüğü üniversite satışa mı hazırlanıyor? Kampüsün taşınması mümkün mü? Bu defa üniversitenin kapısına kalıcı olarak kilit vurulabilir mi?

Yanıtlar belirsiz ama yaşananlardan çıkarılacak ders net. Sözü tüm sürece tanıklık eden akademisyene bırakalım:

“Kapatılma, satış, taşınma, bölüm kontenjanları gibi birçok konuda ortada sayısız dedikodu dolaşıyor. Bunların ne kadarı hayal ürünü, ne kadarı ön hazırlık, ne kadarı pazarlık kozu, ne kadarı gerçek bilemiyoruz. Dünkü Can Holding rezaletleriyle yarın için elitler düzeyinde dönen bilemediğimiz hesaplar iç içe girmiş durumda olmalı. Köklü eğitim kurumlarının bu konularla anılması bana kalırsa utanç verici. Bugün Bilgi'nin başına gelenler ileride bir eğitim kurumunu piyasacı bakış açısıyla yönetmeye çalışmanın tutarsızlıklarını gösteren bir örnek olarak okutulacaktır.”

Dünden bugüne

1967’de, devrimci öğrenciler Ankara’ya yürürken çeşitli engelleme girişimleriyle de karşılaştı. Özel okul patronları adına bu vazifeyi yerine getirenlerin başında o dönem kanlı provokasyonlara imza atan Bugün Gazetesi yer alıyordu.

Kıdemli gerici Mehmet Şevket Eygi, yürüyüş boyunca gazetede kaleme aldığı yazı dizisinde, “Özel okullar yürüyüşünün arkasında komünizmin çirkin yüzünün göründüğünü” söylüyordu.

Eygi’nin sözleri tesadüf değildi. Kendisi 1959’dan itibaren Özel Harp Dairesi’nde Fethullah Gülen ile birlikte "komünizmle mücadele faaliyetleri" için bizzat görevlendirilmişti.

Nitekim Eygi’nin temsil ettiği akıl iktidara geldiğinde hırsla kamu mallarını yağmaladı, piyasayı eğitim dahil her alana soktu.

60 yıl önce Eygi’lere rağmen üniversitelerde patronların hesaplarını yerle bir edenler, bugün de görev başında.

Patronların Ensesindeyiz Ağı’nda örgütlenen eğitim emekçileri, bu mücadeleyi büyütmeye çağırıyor:

“İstanbul Aydın Üniversitesi’nde yaşananlar münferit değildir. Bu tablo vakıf üniversitelerini birer ‘ticarethaneye’, akademisyenleri ise ‘ucuz iş gücüne’ dönüştüren sermaye düzeninin çıplak bir fotoğrafıdır. Haklarımızı gasp edenlerin, bilimi tüccar zihniyetine kurban edenlerin ensesinde olmaya davet ediyoruz!”

Emre Alım / soL

Yetmez ama evet diyenler, seyirci kalanlar ve direnenler + Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı (I) -CUMHURİYET-


Yetmez ama evet diyenler, seyirci kalanlar ve direnenler -Zülal Kalkandelen- 

Ben bu satırları yazarken PKK terör örgütüne af getiren yasa önerisi, AKP, MHP, DEM, CHP ve YENİ Parti oylarıyla TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçti. Bugün Meclis’te oylandıktan sonra AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da onaylanınca, büyük olasılıkla 10 Ağustos 2026 günü yani Osmanlı Devleti’ni hukuken ve siyasi olarak parçalayıp egemenliğini yok eden Sevr Antlaşması’nın 106. yıldönümünde kabul edilecek.

AKP, MHP, DEM/Öcalan tarafından hazırlanan yasa tasarısına CHP, HÜDA PAR ve DSP’nin de evet diyeceği belli; zaten öneriyi imzaladılar.

İmza vermeyenler arasında İYİ Parti başından beri karşı olduğunu ortaya koydu. Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, yasanın halkoyuna sunulması gerektiğini söylemişti. Yeni Yol grubunun genel kurulda ne yönde oy vereceğini göreceğiz. Yasa önerisine imza atmayan TİP, sessizliğini koruyor.

BELİRSİZLİKLE TEPKİLER DİZGİNLENMEYE ÇALIŞILDI

Özgür Özel’in kurduğu YENİ Parti’nin yönetimi ise günlerdir muğlak açıklamalarıyla kamuoyunun kafasını karıştırdı. Açılım için kurulan TBMM komisyonu kurulurken yaşanan kaos, bu kez de çerçeve yasa konusunda yaşandı.

Hatırlarsanız o zamanki CHP üyeleri, partinin komisyona girmemesi için yalvarmış ama parti yönetimi dinlemeyip girmişti. Komisyon heyetinin İmralı’ya Öcalan’ın ayağına gitmesi söz konusu olduğunda da aynı gerilime tanık olduk ve CHP, tabanın baskısıyla o heyete katılmadı.

Mutlak butlan kararından sonra CHP’den ayrılıp bir umutla YENİ Parti’ye geçen, evinin mutfak harcamalarından, çocuklarının eğitim masrafından ayırdığı paralarla partiye destek olan yüz binlerce insan, çerçeve yasa konusunda net bir tavır bekledi. Çünkü cumhuriyetçi ve Atatürk’ün ilkelerini sahiplendiğini iddia eden bir yönetim vardı karşılarında...

CUMHURİYETÇİ TABANIN TEPKİSİ BÜYÜK 

Ama yasa önerisi açıklanmadan hemen önce Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, basına açıklama yaparak silah bırakan PKK terör örgütü üyelerinin siyaset yapmalarının güvence altına alınmasını istedi. Sosyal medyada adeta kıyamet koptu ancak YENİ Parti yönetiminden hiçbir yorum gelmedi. Hemen ardından gerçekten de PKK teröristlerine siyaset yolunu açan af metni gizli kapaklı toplantıların ardından ortaya çıktı.

YENİ Parti, milletvekillerinden önce Öcalan’a sunulan yasa önerisini yalnızca kendilerine geç gönderilmesi ve kayyım uygulamalarıyla yarattığı çelişki yönünden eleştirdi ve yine tabanın tepkisinden çekindiği için o aşamada imza vermedi. Ama bazı noktalarda eksikler olduğunu Adalet Komisyonu’nda ifade etseler de orada “evet” oyu verdiler. TBMM Genel Kurulu’nda da bu yönde oy kullanacakları anlaşılıyor.

Toplumdan yansıyan yoğun tepkileri değerlendirirsek YENİ Parti, bugün Meclis’te bu tasarıyı onayladığında ölü doğmuş olacak.

KUVÂ-Yİ MİLLİYE RUHU MU DEDİNİZ! 

Hem ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki planları için tasarlanan hem de anayasa değişikliği ile Erdoğan’ın yeniden başkanlığının önünü açan, gerçekte Kürt yurttaşlarımız için değil PKK teröristleri için yapılan, barış ya da demokrasi ile bir ilgisi olmayan bu anayasaya aykırı düzenlemeye “evet” diyenlerin Kuvâ-yi Miliye ruhu ile ilgisi olamaz.

Diyeceksiniz ki o ruhu ara ki bulasın... Haklısınız! Tüm bunlar yaşanırken Le Monde’a yazı yazıp emperyalizmin savaş örgütü NATO’ya bağlılığını ısrarla ortaya koyan bir parti söz konusu sonuçta...

2010’daki yıkıcı dalgadan sonra yeni bir YETMEZ AMA EVET kasırgası ile karşı karşıyayız. Bu kasırganın geleceğini 2023 seçimlerinden sonra bu köşede duyurmuş, 2025’in başında da yeniden sahneye çıktıklarını yazmıştım. Bu süreçte kimlerin onlara katıldığını da gördük.

Çerçeve yasa konusunda susan herkes, anayasa değişikliği ve sonrasındaki bütün gelişmelere karşı da sussun ki tutarlı olsun, ikiyüzlülükle halk aldatılmasın!

/././

Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı (I)-Özdemir İnce-

PKK terör örgütü üyelerine “örtülü af” olarak değerlendirilen yasa tasarısının tezgâhlandığı şu günler, benim “Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı” adlı kitabımın gerekli ve zorunlu olduğu günler. Hiç çekinmeden, konuyu ele alan en kapsamlı ve yetkin kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitabın önsözünün giriş bölümünü okumanıza sunuyorum:

[Elinizdeki kitap bir Kürtçülük tarihi değildir, Kürtçülük isyanları tarihi de değildir. Ama bu konularda söylenip yazılan yalanları bozmayı, iftiraları dağıtmayı, konu bağlamında kurulan fesatları ortaya çıkarmayı amaç edinmiş bir gazete yazısı tomarıdır. Kürtçülük karşıtı, Kürt dostu bir kitaptır. Bakın, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Vural’ın New York’ta imzaladığı “Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi Alt Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” hakkında 3 Eylül 2000 tarihli Hürriyet gazetesinde neler yazmışım:

[Pandora’nın kutusu tam anlamıyla açılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tutumu belli olmadan Kürtçe ile ilgili görüşleri çok dikkatli dile getirmek gerekiyor. Çünkü hiçbir sözcük masum ve sorumsuz değil.

Anadilde eğitim deyişinin kapsamı çok geniş: Kürtçenin ikinci resmi dil olması; anaokulundan üniversiteye eğitimin içerdiği bütün derslerin bu dilde yapılması anlamına geliyor. Bu işin kültürel yanı. Kültürel yanın işaret ettiği politik amaç ise tam bağımsızlık değilse bile siyasal özerklikten aşağı değil. Türkiye’nin imzaladığı metinler böyle bir anlayışa yol vermiyor.

İkinci görüş ise anadilin öğrenilmesi. “Her birey kendi anadilini öğrenmek, öğretmek, yazmak ve kullanmak özgürlüğüne sahip olmalıdır” ilkesine devletin uzun süre karşı çıkabileceğini sanmıyorum.

Bu nedenle, ister okullarda ister kurslarda olsun, Kürtçe öğrenimi programının uygulanmaya başlayacağını düşünüyorum.

Uzlaşma ve verimli sonuç alma çabalarının karşısında iki engel var: Türk ve Kürt milliyetçilikleri.

İki milliyetçiliğin etkisizleşmesi Türkiye’nin gerçek demokrasiyi kurmasına bağlı.

O zamana kadar da yazarken, konuşurken çok dikkatli olalım. Çünkü dil (lisan) ve sözcükler tekin değildirler. Hiç ummadığınız zamanlarda pişmiş aşa su katarlar.]

Elinizdeki kitapta yer alan ilk yazı bu. Aydınlık gazetesinde yayınlanan “Türk-Kürt Federal İslam Cumhuriyeti” başlıklı son yazı ise 21 Kasım 2013 günü yayımlanmış. Şöyle başlıyor:

[17 Kasım 2013 Pazar günü Diyarbakır’da en azından “bölünme paranoyası” ve “şeriat paranoyası” iddiaları fiilen sona erdi. Paranoya uçup gitti. Şeriat ve bölünme kaldı.

Ne idüğü belirsiz “daha fazla demokrasi”yi isteyen İslamcılar ile Kürtçülerin, liberaller ile soldan dönmelerin, bu kavramın içinin doldurulmasını, tanımının ve öğelerinin sayımının yapılmasını isteyenlere “paranoyak” sıfatını yapıştırdıklarını anımsayalım.

“Daha fazla demokrasi”nin kuşkusuz kurumları ve kuruluşları, anayasa maddeleri, yasaları vardı, olmalıydı. Bunların ne olduğunu sır gibi saklıyorlar, söylemiyorlardı. Bu konuda soru soranları (ki sayıları fazla değildi), “şeriat paranoyası”na, “bölünme paranoyası”na kapılmakla suçluyorlardı.

İşte bu sona erdi!]

Kitabın ilk ve son yazılarında fesadın şifresi çözülüyor. Ama kurgulanan tarihsel mitoslar çok daha ilginç:

1- Kürtler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun gerçek sahibidir, Türkler bu toprakların yeni kiracılarıdır. “Kürt tarihi Subarular, Hurriler ve Mitanilerden dolayı MÖ 7250 yılına dayanır.”

O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.

İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına da itiraz etmeleri gerekmez miydi?

O halde, Türkiye’nin adı Türkiye olmamalıdır. Ama şu soruya cevap verilememektedir: Peki Kürtler, Anadolu’yu İzmir’e kadar ele geçirip kendi Kürdistan devletlerini yüzlerce yıl kuramadılar da Anadolu’yu neden Türklere ikram ettiler?

2- “1071 yılında Alparslan’ın Bizanslılarla yaptığı savaşta Mervaniler tüm güçleriyle Müslüman Türkleri desteklemiştir” ya da “Hırıstiyan Bizanslılarla savaşan Alparslan komutasındaki altmış bin kişilik Selçuklu ordusunun on beş bini Kürtlerden oluşuyordu.” (Bak: “Tarihi Çarpıtmak 2” adlı yazı)

O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.

İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına da itiraz etmeleri gerekmez miydi?

3- “Sünni Osmanlılarla Alevi Safevilerin arasında siyasi gerginliğin giderek artması üzerine, Safevi yönetiminden rahatsız olan Sünni Kürtlerde de Osmanlılarla bir olarak Safevilere karşı koyma eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilimin güçlenerek Kürtlerle Osmanlılar arasında bir siyasi ittifaka dönüşmesinde meşhur Kürt âlimi İdris-i Bitlisi’nin büyük etkisi oldu.”

İttifak iki eşit güç arasında yapılır: Bir tarafta gücünün doruklarındaki Osmanlı İmparatorluğu, bir tarafta kendilerine Yavuz Sultan Selim’in lütfettiği beylerbeyi seçme hakkını kullanamayıp sultandan bir beylerbeyi göndermesini isteyen başıbozuk Kürt beyleri.

/././

Cumhuriyet

Dünyanın en pahalı etini yiyoruz... Peki gerçekten et mi yiyoruz? + Sayılar benden önce yaşlanıyor: Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi? -T24-


Dünyanın en pahalı etini yiyoruz... Peki gerçekten et mi yiyoruz?-Gürkan Akgüneş- 

Et fiyatları elbette bir gün düşebilir. Üretim artabilir, ithalat bitebilir, yeni destekler açıklanabilir. Ama tüketicinin kaybettiği güveni yeniden kazanmak, belki de etin fiyatını düşürmekten çok daha zor olacak.

Bazen insanın aklına çok basit ama rahatsız edici bir soru geliyor.

Kırmızı etin en pahalı olduğu ülkelerden biriyiz. Peki soframıza gelen ürün gerçekten et mi?

Son birkaç yıldır Türkiye'de kırmızı et artık yalnızca bir gıda ürünü değil, ekonomik bir göstergeye dönüştü. Kasap vitrinleri, lokanta menüleri, market reyonları... Her yerde aynı tartışma var.

Bir kilo dana etinin fiyatı birçok Avrupa ülkesini geçmiş durumda. Büyük şehirlerde sıradan bir restoranda yiyeceğiniz bir porsiyon et yemeği bin liraya yaklaşıyor. Döner fiyatları öyle yükseldi ki, Ticaret Bakanlığı, artan fiyatları dizginlemek için döner restoranlarına ceza kesiyor.  

İşin ilginç tarafı ise şu...

Yıllardır canlı hayvan ithal ediyoruz.

Karkas et ithal ediyoruz.

Besilik dana ithal ediyoruz.

Hayvancılığa milyarlarca liralık destek veriyoruz, hayvancılığa başlayanların özendirici hikayelerini izliyoruz.  

Ama et bir türlü ucuzlamıyor.

Üstelik OECD verilerine göre Türkiye, kişi başına kırmızı et tüketiminde gelişmiş ülkelerin oldukça gerisinde bulunuyor. 

Elbette et bu kadar pahalıyken, tencerede yemekler de artık etsiz pişmeye başladı. Avrupa’da en az et tüketen ülkelerden biriyiz. Bir nevi zorunlu veganlık bizimki. 

Nitekim TÜİK'in son verileri de dikkat çekici. Türkiye'de kırmızı et üretimi 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 10,5 azalmış. Üretim de 2 milyon 105 bin tondan, 1 milyon 885 bin tona gerilemiş. 

Fiyat artışında bu tablonun da etkisi var. Arz daralırken fiyatların yükselmesi kaçınılmaz oluyor. Ancak bütün bunlardan daha büyük bir problemimiz var.

Et güven vermiyor!

Et artık sadece pahalı değil. Güven de vermiyor. Kasaptan, marketten satın aldığımızın, restoranlarda sipariş ettiğimizin, gerçekten dana veya kuzu eti olmama ihtimali oldukça yüksek. 

Çünkü aynı zeytinyağında veya balda olduğu gibi, fiyat arttıkça kazanca yönelik hileler de artıyor. Bunun en güncel kanıtı; gıda denetimlerinden yansıyan sonuçlar..   

Tarım ve Orman Bakanlığı'nın yalnızca 2026 yılının ilk yedi ayında yayımladığı "Sağlığı Tehlikeye Düşürecek Gıdalar" listesine baktığımızda tam 29 ayrı tek tırnaklı et vakası var. Yani; en az 29 et satış noktasında, halka “dana eti” diye, at veya eşek eti yedirilmiş.

Üstelik mesele yalnızca kasapta satılan parça etle sınırlı değil. Kıyma, sucuk, köfte, kavurma, karaciğer, tantuni, beyran, pide harcı ve çeşitli pişmiş et ürünlerinde de at ya da eşek eti tespit edildiğini görüyoruz. 

Hatta yarış atı bile var, kaçak bir şekilde kesildikten sonra kavurması yapılıp, dana kavurma diye servis edilen. 

Özetle, bugün tüketici yalnızca etin fiyatını değil, aldığı ürünün gerçekten dana eti olup olmadığını da sorgulamak zorunda. 

Üstelik bu buzdağının yalnızca görünen kısmı.

Yine aynı dönemde; yani yılın ilk 7 ayında, bakanlığın açıkladığı, "Taklit ve Tağşiş" listesinde et ve et ürünlerine ilişkin 184 ayrı uygunsuzluk yer aldı.

Bazı sucuklarda kanatlı eti...

Bazılarında mekanik ayrılmış tavuk eti...

Kimi ürünlerde baş eti, taşlık, deri dokusu ya da farklı hayvansal dokular tespit edildi.

Kısacası sorun yalnızca at ya da eşek eti değil. Et ürünlerinde hileye yönelik ciddi bir eğilim var. Dana kıyma diye yediğimiz lahmacunun içinde, deri dokuları, taşlık veya tavuk eti bulunması artık neredeyse sıradan bir tabloya dönüştü. Ödediği parayla aldığımız ürün arasındaki güven ilişkisi her geçen gün daha da zayıflıyor.

Adana - Mersin ette hile hattı

Listenin dikkat çeken bir başka yönü ise coğrafya.

Türkiye'nin tantuni denildiğinde akla gelen ilk şehri Mersin. Adana ise kebabıyla dünyanın tanıdığı gastronomi merkezlerinden biri.

Ancak bu yıl açıklanan listelerde özellikle Adana ve Mersin dikkat çekiyor. Tantuni, beyran, kavurma, ciğer ve çeşitli kırmızı et ürünlerinde peş peşe tek tırnaklı et tespitleri yapıldı.

Elbette birkaç işletmenin yaptığı usulsüzlük, o şehirlerin bütün esnafını temsil etmez.

Ama gastronomi şehirleri yalnızca lezzetleriyle değil, güven duygusuyla da marka olur. Aynı listelerde bu kadar sık yer almak, yıllar içinde oluşturulan gastronomi değerine de zarar veriyor.

Belki de en çarpıcı örnek Adana'da karşımıza çıkıyor.

Tarım ve Orman Bakanlığı'nın son listesinde yine adı geçen kasap Nurettin Sayğılı'nın hikâyesi aslında sistemin de özeti gibi.

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Sayğılı'nın adı ilk kez 2015 yılında 1,2 ton kaçak et operasyonuyla gündeme geldi.

2024 yılında bu kez aracında 1,5 ton tek tırnaklı et bulundu. İfadesinde, "Akrabalarıma dağıtacaktım." dedi.

Aynı yıl yeniden ifşa edildi.

2025 yılında yine listede yer aldı.

2026 yılında ise dondurulmuş karaciğer, kuşbaşı ve parça ette yine tek tırnaklı et tespit edildi.

Tağşiş cezaları caydırıcı değil

İster istemez insan şu soruyu soruyor: Sorun gerçekten denetim eksikliği mi? Yoksa yakalananların aynı işi tekrar yapabileceklerini düşünmelerine neden olan caydırıcılık sorunu mu?

Tarım ve Orman Bakanlığı'nın son düzenlemesine göre gıdada taklit ve tağşiş yapan işletmelere uygulanacak idari para cezalarının alt sınırı 474 bin lira, üst sınırı ise 4 milyon 740 bin lira. Ama 2025 yılında açıklanan ceza verilerine baktığımızda, denetimlerde usulsüzlük saptanan işletmelere, 32 bin 210 adet idari para cezası uygulanmış. Toplam para cezası tutarı ise 2 milyar 654 milyon lira. Bu da işletme başına ortalama yaklaşık 82 bin liralık idari yaptırıma karşılık geliyor.

Tabii tonlarca et veya zeytinyağında sahtecilik yapan bir kişi veya şirketin elde edeceği kazanç düşünüldüğünde, ne 82 bin TL’nin ne de 474 bin liranın caydırıcı bir meblağ olmayacağı aşikar. Zaten aynı isimlerin yıllar boyunca tekrar tekrar aynı listelerde yer alması, tartışmanın ceza miktarından çok uygulamanın etkinliğine kaymasına neden oluyor.

Sonuçta mesele yalnızca ekonomik de değil. Bir ülkede insanlar fiyattan da bağımsız, eğer et satın alıyorsa yediği ürünün gerçekten et olduğundan emin olmak ister.

Et fiyatları elbette bir gün düşebilir. Üretim artabilir, ithalat bitebilir, yeni destekler açıklanabilir. Ama tüketicinin kaybettiği güveni yeniden kazanmak, belki de etin fiyatını düşürmekten çok daha zor olacak.

/././

Sayılar benden önce yaşlanıyor: Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi?-Mitsuru Horiguchi- 

Yoksa bizi mutsuz eden yaşlılık değil, artık bize ihtiyaç olmadığı duygusu mu?.. Japonya yaşlı bakımını kurumsallaştırdı, ailenin yükünü azalttı. Ama yaşlılığı aile hayatından biraz uzaklaştırdı. Türkiye ise yaşlıyı ailenin içinde tuttu. Belki Japonya Türkiye’den yaşlıları ailede tutmayı, Türkiye de Japonya’dan bakımı sadece ailenin fedakârlığına bırakmamayı öğrenir.

Ben ne zaman yaşlı oldum?
Son zamanlarda yaşımı yazmam gereken bir yere geldiğimde, elim bazen bir anlığına duruyor.
Yaşımı unuttuğumdan değil.
Sadece o sayıyla, kendimi hissettiğim yaş bir türlü birbirine uymuyor.

Aynaya baktığımda elbette genç bir adam görmüyorum. Saçlarım beyazladı. Eskisine göre daha çabuk yoruluyorum.
Ama sabah uyandığımda zihnim hâlâ eskisi gibi çalışıyor.
Şimdi nereye gitsem?
Kiminle tanışsam?
Ne okusam?
Ne yazsam?

Üniversite yıllarımda sırt çantamı alıp Avrasya’yı dolaştım. Türkiye de o yıllardan beri hayatımın en uzun soluklu meselesi, belki de yaşam boyu süren yolculuğum oldu.
Sonra diplomat olarak çalıştım. Emekli olduktan sonra da yollardan kopamadım. Bugün kendimi bazen “dünyayı gezen bir editör” diye tanımlıyorum.

Geziyorum. Görüyorum. Dinliyorum. İnsanlardan öğreniyorum.
Sonra bütün bunları kendi içimde yeniden “kurguluyor”, yeniden birbirine bağlıyor ve yazıya döküyorum.
Bundan hâlâ büyük bir zevk alıyorum.
Bu yüzden kendimi neredeyse hiçbir zaman yaşlı hissetmedim.
Ama sayıların merhameti yok.
Her yıl bir tane daha ekleniyor.

Japonya’da istatistiklerde 65 yaş ve üzeri “yaşlı nüfus” kabul ediliyor. TÜİK de yaşlı nüfus tanımında 65 yaş sınırını kullanıyor.
Demek ki istatistiklere göre ben çoktan o tarafa geçmiş durumdayım.
Peki insan ne zaman yaşlı olur?
65’inde mi?
70’inde mi?
Yoksa kendisine “Ben artık yaşlıyım” dediği gün mü?

Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi?
100 yaşına kadar yaşayacağımız bir dünyada 65 yaş hayatın sonu mu?
Japonya, insanları dünyanın en uzun yaşayan toplumlarından biri.
2024 verilerine göre ortalama yaşam süresi erkeklerde 81,09, kadınlarda 87,13 yıl.
Ve bugün Japonya’da 100 yaşını aşmış yaklaşık 100 bin insan yaşıyor.
100 yaşını aşanlara centenarian, 110 yaşını aşanlara ise supercentenarian deniyor.

Japonya’da Yaşlılar Refah Yasası’nın çıkarıldığı 1963 yılında, ülkede 100 yaşını aşmış yalnızca 153 kişi vardı.
2025 yılında bu sayı 99 bin 763’e ulaştı.
Neredeyse 100 bin.
Sadece 60 yıl içinde “100 yaşına kadar yaşamak” cümlesinin anlamı tamamen değişti.
Eğer insan 100 yaşına kadar sağlıklı yaşayabilecekse, 65 yaş hayatın son dönemi değildir.
Önünde hâlâ 35 yıl vardır.
Okula git.
Çalış.
Emekli ol.
Sonra yaşlılığını geçir.
Belki de yüzyıllardır alıştığımız bu hayat çizgisi artık gerçeğe uymuyor.
Ama burada çok büyük bir “eğer” var.
Sağlıklı kalabilirsek.
Mesele kaç yıl yaşadığımız değil, kaç yıl “kendimiz” olarak kalabildiğimiz

Japonya’da son yıllarda çok sık duyduğumuz bir kavram var; sağlıklı yaşam süresi.
Yani sağlık sorunları nedeniyle günlük hayatımız kısıtlanmadan yaşayabildiğimiz yıllar.
2022 yılında Japonya’da sağlıklı yaşam süresi erkeklerde 72,57, kadınlarda 75,45 yıldı.
Ortalama yaşam süresiyle arasındaki fark erkeklerde 8,49, kadınlarda ise 11,63 yıl.
11 yıl.
Az bir zaman değil.
Bir insan hayatının başlı başına bir bölümü.
O halde asıl soru “Kaç yaşına kadar yaşayacağım” olmayabilir.
Belki soru şudur: Hayatımın son kaç yılını hâlâ kendim olarak yaşayabileceğim?

Bugün Japonya’da doktorların ve araştırmacıların longevity üzerine bu kadar yoğun konuşmasının nedeni de belki bu.
Kas gücü.
Uyku.
Kan şekeri.
Bağırsak bakterileri.
Hücresel yaşlanma.
Biyolojik yaş.

YouTube’u açıyorum. Neredeyse her gün yeni bir araştırma, yeni bir uzman, yeni bir tavsiye.
Bazen düşünüyorum:
Bunların hepsini uygulamaya kalksam, günün tamamı sağlıklı yaşamaya çalışmakla geçecek.
Yaşamaya ne zaman vakit kalacak?
Yaştan mı? Yoksa yeterince yürümediğim için mi?

Ben de bugünlerde “sağlıklı yaşam süresi” kavramını kendi bedenim üzerinden düşünüyorum.
Japonya’da ağustos ve eylül aylarında yeniden dağlara çıkacağım.
2 bin, 3 bin metre yükseklikteki dağlarda, her gün dört ila altı saat iniş çıkış yapacağım.
Dağları seviyorum.
Ama bu yıl biraz endişeliyim.
Türkiye’de kaldığım süre içinde açıkça hareketsiz kaldım.
Acaba bedenim dayanacak mı?
Elbette yaşın etkisi vardır.
Ama her şeyi yaşa bağlamak istemiyorum.
Gücüm gerçekten yaşlandığım için mi azaldı?
Yoksa yeterince yürümediğim için mi?
Kaslarımı kullanmadığım için mi?

İnsan yaşlandığı için mi hareket edemez hâle gelir?
Yoksa hareket etmeyi bıraktığı için mi daha hızlı yaşlanır?
Bu yaz cevabın en azından bir kısmını kendi bedenimde arayacağım.

Türkiye de sonsuza kadar “genç ülke” kalamayacak

Son zamanlarda Türkiye’de yaşlanmayla ilgili bazı kelimeleri daha sık görmeye başladım.
Sağlıklı yaşlanma. Aktif yaşlanma. Uzun ve sağlıklı yaşam. Longevity.
Türkiye’de 2022-2024 dönemi ortalama yaşam süresi 78,1 yıl.
Erkeklerde 75,5 yıl.
Kadınlarda 80,7 yıl.
TÜİK’in açıkladığı sağlıklı yaşam süresi ise ortalama 57,6 yıl. Erkeklerde 58,9, kadınlarda 56,3 yıl.


Nüfus piramidi, Türkiye nüfusunun yaşlanmakta olduğunu gösteriyor (Grafik: A.A, Kaynak: TÜİK)

Japonya’daki “sağlıklı yaşam süresi” verileriyle tanım ve hesaplama yöntemleri birebir aynı değil. Dolayısıyla doğrudan karşılaştırmak doğru olmaz.
Ama mesele aynı.
Uzun yaşamakla sağlıklı yaşamak aynı şey değil.
2025 yılında TÜİK ilk kez Aktif Yaşlanma Endeksi’ni resmi istatistik olarak yayımladı.
Türkiye’nin 2024 genel endeks değeri 29,7.
Erkeklerde 34,5.
Kadınlarda 25,3.

Bu fark dikkatimi çekti.
Türkiye’ye ilk geldiğim yılları hatırlıyorum.
Bu ülke gerçekten gençti.
Sokaklar çocuklarla doluydu. Nereye baksam genç insanlar görüyordum.
Ama 2025 yılında Türkiye’de 65 yaş üzerindeki nüfus 9 milyon 580 bini geçti. Toplam nüfusun yüzde 11,1’i.
2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27 olması bekleniyor.

Türkiye de yaşlanıyor.
Japonya’dan biraz daha geç.
Ama aynı büyük demografik dalganın içine giriyor.
Japonya bakımı topluma bıraktı, Türkiye ailede tuttu.

Japonya’da 2000 yılında uzun süreli bakım sigortası sistemi yürürlüğe girdi.
Sistemin temelinde basit bir düşünce vardı: Yaşlı bakımını yalnızca ailenin omuzlarına bırakmamak.
Evde bakım hizmetleri, gündüz bakım merkezleri, bakım koordinatörleri, huzurevleri, yerel sağlık hizmetleri…

Elbette Japon sisteminin de sayısız sorunu var.
Bakım personeli yetersiz. Yabancı çalışanlara duyulan ihtiyaç giderek artıyor.
Yine de sistem açısından baktığımızda Japonya’nın yaşlı bakım altyapısının Türkiye’den çok daha gelişmiş olduğunu söylemek mümkün.

Türkiye ve Japonya’nın birbirinden öğrenecekleri

Peki Japon yaşlılar Türk yaşlılardan daha mı mutlu?
Bundan o kadar emin değilim.

40 yılı aşkın süredir tanıdığım Türkiye’de yaşlanan anne ve baba uzun süre ailenin içinde kaldı.
Anne hastalanır, çocuklar harekete geçer.
Biri hastaneye götürür.
Biri yemek getirir.
Kardeşler konuşur.
“Kim doktora götürecek?”
“Kim yanında kalacak?”
“Bundan sonra nerede yaşayacak?”

Bugün muhtemelen birçok aile bunları WhatsApp gruplarında konuşuyor.
Annenin tansiyonu.
Babanın ilacı.
Doktor randevusu.

Japonya’nın giderek kaybettiği bir sıcaklığı bazen burada görüyorum.
Ama “Aile yaşlıya bakıyor” cümlesindeki özneye biraz daha dikkatli bakmamız gerekiyor.
“Aile” kim?
Kızı mı?
Gelini mi?
Hastaneye kim götürüyor?
Yemeği kim hazırlıyor?
Gece kim uyanıyor?
İşinden kim izin alıyor?
Sevginin fiyatı yoktur.
Ama sevgi adına bir insandan sonsuz fedakârlık beklemek de doğru değildir.

Japonya bakımı kurumsallaştırdı. Ailenin yükünü azalttı.
Ama belki yaşlılığı aile hayatının gündelik akışından biraz uzaklaştırdı.
Türkiye yaşlıyı ailenin içinde tuttu.
Ama “Anneye, babaya bakmak zaten evladın görevidir” diyerek aileden birini, çoğu zaman da bir kadını, sessizce feda etmiş olabilir mi?

Belki Japonya’nın Türkiye’den öğreneceği bir şey var: Yaşlı insanı ailenin ve toplumun içinde tutmak.
Belki Türkiye’nin de Japonya’dan öğreneceği bir şey var: Bakımı tek bir insanın fedakârlığına bırakmamak.

Japonya’daki yaşlı bakımevlerinde robotlar da kullanılıyor

İstanbul sabahları hiç bitmese
İstanbul’da en sevdiğim zaman, sabahın çok erken saatleri.
Belki de günün en mutlu olduğum zamanı.
Her sabah beş ile altı arasında uyanıyorum.
Beni çalar saat uyandırmıyor.
İstanbul’un gökyüzü aydınlanmaya başlıyor.
Şehir henüz sessiz.
Gün daha tam başlamamış.
İşte o saatlerde Türkiye’deki dostlarımla, Japonya’daki arkadaşlarımla ve ailemle sosyal medya üzerinden birkaç kelime paylaşıyorum.
“Günaydın.”
“Nasılsın?”
“Dün nasıl geçti?”
“Bugün ne yapacaksın?”
Bazen bir fotoğraf geliyor.
Bazen son derece önemsiz bir şey konuşuyoruz.
Belki de tam bu yüzden güzel.
O saatlerde büyük bir mutluluk hissediyorum.

Bana “Hayatta başarı nedir” diye sorsanız, gerçekten bilmiyorum.
Ama İstanbul’daki bu sabah saatleri hiç bitmese…
Bunu içtenlikle isterim.
Belki benim ikigai’m de budur.
Türkiye’de satılan “Ikigai” bana biraz farklı geliyor

Türkiye’deki kitapçılarda Japonca bir kelimeyi sık sık görüyorum.
Ikigai.
Japonların uzun ve mutlu yaşam sırrı.
Dünyada yaygınlaşan Ikigai anlatısında genellikle dört daire çiziliyor.
Sevdiğin şey.
İyi olduğun şey.
Dünyanın ihtiyaç duyduğu şey.
Para kazanabileceğin şey.
Ve deniyor ki: Bu dört dairenin kesiştiği yeri bul.

Ama Japoncadaki ikigai kelimesinin içinde aslında bu kadar stratejik bir anlam yoktur.
En azından benim bildiğim Japonların ikigai’si çok daha küçük şeylerde, gündelik hayatın içinde saklıdır.
Sabah içilen bir kahve olabilir.
Köpekle yapılan yürüyüş.
Bahçedeki bir çiçek.
Torunun telefon etmesi.
Komşuyla içilen çay.
Bir sonraki seyahat.
Yarısında bırakılmış bir kitap.

Benim içinse belki henüz sessiz olan İstanbul sabahında, dostlarımla ve ailemle paylaştığım birkaç kelime.
Ikigai, hayatı başarıya ulaştırmak için hazırlanmış bir iş planı değildir.
Para kazandırmak zorunda da değildir.
Bazen sadece…
Yarın sabah bir kez daha yataktan kalkayım” dedirten küçücük bir neden olabilir.
Belki bu kadarı yeter.

Keşke daha çok uyusaydım

Son zamanlarda uyku üzerine daha çok düşünüyorum.
İyi uyuduğum bir gecenin ertesi sabahı yüzüme bakıyorum.
Ya da uzun zamandır iyi uyuyamayan yakınımdaki bir insanın, nihayet güzel bir uykudan sonra yüzüne bakıyorum.
İnanılmaz bir fark.
Yüz sakinleşiyor.
Gözlerin çevresi değişiyor.
Bazen insan beş, hatta on yaş gençleşmiş gibi görünüyor.

Ben çalıştığım yıllarda gerçekten çok çalıştım.
Hayır.
Belki daha doğru söylemeliyim, fazla çalıştım.
İş vardı.
Sorumluluk vardı.
Bugün bitmesi gerekiyor” dediğim şeyler vardı.
Ve uyku saatlerimi azaltmayı çok da ciddi bir mesele olarak görmeden çalışmaya devam ettim.
Şimdi biraz pişmanım.
Keşke daha çok uyusaydım.
Şaka yapmıyorum.
Uyumak tembellik değilmiş.
Bedenin kendisini onardığı çok değerli bir zamanmış.

Sağlıklı yaşamdan söz ettiğimizde yeni ilaçlara, son longevity araştırmalarına bakıyoruz.
Ama belki önce biraz daha uyumalıyız.
Biraz daha yürümeliyiz.
Ve belki…
Biraz daha az çalışmalıyız.

Japon yaşlılar yalnız, Türk yaşlılar çay mı içiyor?

Çizgi: Tan Oral

Türkiye’de yürürken Japon biri olarak bazen imrendiğim bir manzara görüyorum.
Çayhanelerde, kahvehanelerde, mahalle aralarındaki küçük mekânlarda yaşlı erkekler bir araya geliyor.
Neredeyse her gün aynı yüzler.
Çay içiyorlar.
Gazete okuyorlar.
Siyaset konuşuyorlar.
Futbol konuşuyorlar.
Bazen saatlerce, aslında pek de önemli olmayan şeylerden söz ediyorlar.
Kimse özel bir buluşma düzenlememiş.
Randevu yok.
Program yok.
Sadece…
Oraya gidersen birileri var.
Yaşlılıkta bunun ne kadar önemli olduğunu düşünüyorum.

Japonya’da özellikle yaşlı erkeklerin yalnızlığı ciddi bir sorun.
Bazı erkekler emekli oldukları gün, işleriyle birlikte insan ilişkilerinin büyük bölümünü de kaybediyor.

Türkiye’de bu manzarayı her gördüğümde içimde garip bir duygu beliriyor.
Bir Japon olarak düşünüyorum:
Keşke Japonya’da da böyle manzaraları daha sık görebilsek.
Belki biraz imrenme.
Belki biraz özlem.
Belki ikisi birden.

Öte yandan Japonya’daki yaşlılar da değişiyor.
80 yaşını geçtikten sonra seyahat edenler.
90 yaşında hâlâ yazı yazanlar.
Yeni bir dil öğrenenler.
Yeni bir şeye başlayanlar.
Şaşırtıcı derecede canlı yaşayan yaşlı insanların sayısı Japonya genelinde artıyor.
Onlara baktığımda şunu düşünüyorum:
65 yaşındaki bir insanla 100 yaşındaki bir insanı aynı “yaşlı” kelimesinin içine koymak…
Artık biraz zor değil mi?

Okinawa’nın uzun yaşam efsanesi de sonsuza kadar sürmedi

Ikigai kitaplarında Okinawa sık sık karşımıza çıkar.
Dünya Okinawa’yı uzun yaşamın cenneti olarak görüyor.
Doğru.

Okinawa’dan…

Okinawa bir zamanlar Japonya’da uzun yaşamın sembolüydü.
Ama bugün artık Japonya’nın en uzun yaşayan bölgesi değil.
Dünya hâlâ “Okinawa’nın uzun yaşam sırrı”nı konuşuyor.
Japonlar ise bu efsanenin çoktan sarsılmaya başladığını biliyor.
Sebze ye.
Yürü.
İyi uyu.
İnsanlarla bağ kur.
Bir ikigai bul.

Muhtemelen hepsi doğru.
Ama insanın yaşlanmasını “Uzun yaşamın 10 sırrı” diye maddelere ayırdığımızda içimde küçük bir rahatsızlık hissediyorum.
İnsan, o kadar basit değil.
Şimdilik sadece sayılar benden önce yaşlanıyor
Ben yaş almaktan korkmuyorum.
Benim korktuğum başka bir şey.
Merakımı kaybetmek.
Bilmediğim bir şehri gördüğümde “Biraz yürüyeyim” dememek.
İlginç bir insanla karşılaştığımda hikâyesini dinlemek istememek.
Kitap açmamak.
Yazmak istememek.
Ve sabah uyandığımda birine “Günaydın” deme isteğini kaybetmek.
İşte o zaman yaşlanacağımı düşünüyorum.

Japonya’da yaşlı insanlar sık sık şöyle der:
Çocuklarıma yük olmak istemiyorum.”
Muhtemelen ben de aynı şeyi söyleyeceğim.
Ama insan gerçekten hiç kimseye yük olmadan yaşayabilir mi?
Çocukken anne babamıza ne kadar yük olduk?
Gençken arkadaşlarımız bize yardım etti.
İş arkadaşlarımız elimizden tuttu.
Birileri bizi bekledi.
Birileri bizim için endişelendi.
Sonra yaşlanıyoruz.
Ve birdenbire…
“Kimseye yük olmamak” hayatımızın son erdemi haline geliyor.
Böyle olursa insanın içi biraz üşümüyor mu?

Türkiye’deki ailelere, çayhanelerde oturan yaşlı adamlara baktığımda bazen onlarda sessiz bir güven hissediyorum.
Ben hâlâ buradayım.
Ben hâlâ bu hayatın bir parçasıyım.
Belki insanı mutsuz eden yaşlanmanın kendisi değildir.
Belki asıl ağır olan başka bir duygudur.
“Artık bana ihtiyaç yok!”

İnsanı gerçekten yaşlandıran şey bu olabilir mi?
Şimdilik…
Sayılar benden önce yaşlanıyor.
Ben hâlâ merak ediyorum.
Hâlâ yola çıkmak istiyorum.
Hâlâ sabahları birilerine “Günaydın” diyorum.

Son olarak Türkiye’deki dostlarıma sormak istiyorum:
Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi?
Yoksa bizi mutsuz eden yaşlılık değil, artık bize ihtiyaç olmadığı duygusu mu?

/././

T-24

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ağustos 2026-

Üç tavır, tek tarz-ı siyaset: 'Düşünmeyin, itaat edin' çağrısı -Yiğit Günay-  Biri, "Öcalan akılla kavranamaz, Nuh Peygamber...