9 Eylül 2026 Çarşamba

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Eylül 2026-


'Almanya İçin Alternatif' mi?-Fatih Yaşlı-

AfD de benzeri neo-faşist akımlar da düzene gerçek bir alternatif sunmadıkları gibi gerçek bir tehdit de arz etmezler, özellikle muhalefetteyken kullandıkları radikal dil iktidar olduklarında kolaylıkla düzenle bütünleşir ve mevcut statükoyu yeniden üretir, kapitalizmin krizine bir çözüm sunar, bu haliyle de son derece etkili bir karşı-devrim aracıdır.

Geçen hafta bu köşede Daron Acemoğlu’nun “Hangi Liberalizm” adlı kitabını ve kitabın temel kavramı olan “işçi sınıfı liberalizmi”ni incelemiş, bunu yaparken de kapitalizmin 20. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanırken yaşadığı üç krize odaklanmıştık.

Kapitalizm, krizlerden ilki olan 1929 krizinden “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” liberalizmini geride bırakarak ve devletin ekonomiye müdahalesi için yeni birtakım mekanizmalar yaratarak, işçi sınıfına kimi tavizler vererek çıkmıştı. İkinci büyük kriz olan 1973’ten sonra ise işler tersine dönmüş, devletin ekonomiye müdahale etmemesi, her şeyin piyasalaştırılması ve işçi sınıfına verilen hakların geri alınması, yani neoliberal karşı-devrim, kapitalizmin krizinin güncel ilacı olarak görülmüştü. 

Kapitalizm -şimdilik- son küresel krizini 2008 yılında yaşadı ve dünya siyaseti halen o krizin gölgesinde şekilleniyor; insanlık 21. yüzyılın ilk çeyreğinde neoliberalizmin yarattığı gelir eşitsizliği, iklim krizi, göç, silahlanma, militaristleşme gibi büyük tehlikelerle karşı karşıya ama halen ona bir alternatif geliştirebilmiş değil. 

Neoliberal karşı-devrimin en önemli isimlerinden olan eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, siyasi hayatı boyunca iki önemli laf etmiş, bu iki laf da neoliberalizmin mantığını ortaya koymuş ve hafızalara kazınmıştı. Thatcher bu sözlerin ilkinde “benim en büyük eserim İşçi Partisi’dir” diyor ve neoliberal çağda İşçi Partisi’nin de tıpkı kendi partisi Muhafazakâr Parti gibi serbest piyasacılığı benimsediğine, ekonomi politikaları açısından artık aralarında bir fark kalmadığına işaret ederek bununla övünüyordu.

Thatcher’ın diğer sözü ise “There is no alternative” (Başka alternatif yok) şeklindeydi. Thatcher, izlediği neoliberal politikalara muhalefet edenlere böyle seslenmiş ve zamanın ruhunu ortaya koymuştu; sahiden de o dönemde neoliberalizm, zorunlu ve alternatifi olmayan bir politikalar manzumesi olarak görünüyor, toplumun da böyle görmesi isteniyordu.

(Hoş, Thatcher başka bir konuşmasında da “toplum diye bir şey yoktur, sadece bireyler vardır” demişti ama onu en azından bu yazı bağlamında geçelim.)

***

Tarihin bir ironisi olarak, Thatcher’ın “başka alternatif yok” sözünü yıllar sonra yine Avrupa’da ve yine bir kadın lider, Almanya Başbakanı Angela Merkel, yine bir krizin ortasında yineleyecek ve izlediği politikaların alternatifsiz olduğunu söyleyecekti. Merkel bu sözü söylediğinde yıl 2010’du ve kapitalizmin ABD merkezli 2008 krizi Avrupa’yı da etkisi altına almış, Euro bölgesindeki başta Yunanistan olmak üzere İrlanda, İspanya, Portekiz gibi ülkeler krizden ilk etkilenen ülkeler olmuştu. 

İşte Merkel, Euro’yu ve dolayısıyla Avrupa Birliği’ni kurtarmak için Dünya Bankası ve AB ortaklığında 750 milyar euro tutarında bir paketi yürürlüğe koymuş, bu paketi savunurken de defalarca “başka alternatif yok” demişti. Merkel’in bu sözü, kurtarma paketine eşlik eden kemer sıkma ve yoksullaştırma politikalarına yönelik öfkenin belirlediği bir konjonktürde, izlenen politikalarla özdeşleşecek ve çok büyük eleştiriler, tepkiler alacaktı; öyle ki 2010’da “yılın en kötü cümlesi” seçilmişti. 

İşte tam da böylesi bir konjonktürde, Merkel’in partisi Hıristiyan Demokrat Birliği’nden (CDU) Bernd Lucke adlı bir ekonomi profesörünün öncülüğünde ayrılanlar yeni bir parti kurdular. Kurdukları partinin adını ise Merkel’in “başka alternatif yok” sözüne yönelik tepkinin estirdiği rüzgâr belirledi: Almanya İçin Alternatif. 

Lucke’nin ve arkadaşlarının kurduğu yeni partinin temel talebi Euro’dan çıkılması ve Alman Markı’na geri dönülmesiydi; çünkü ulusal para biriminin ekonomideki ulusal egemenliği tesis etmenin en önemli aracı olduğunu düşünüyorlardı. Almanya İçin Alternatif, kısa adıyla AfD, kurulduğu kimliğiyle kalsaydı bugün belki de kendisinden söz etmiyor olacaktık; ancak işler öyle gitmedi ve sonuç bambaşka oldu. 

Almanya, 2008 krizinin etkileri hafiflemeye yüz tutmuşken 2015 yılında yepyeni bir krizle karşılaştı. O yıl çoğu Suriye’den olmak üzere milyonlarca göçmen Avrupa kapılarına dayandı ve Merkel açık kapı politikası dâhilinde bir milyon civarında mültecinin Almanya’ya girmesine izin verdi. Bu ise genel olarak Almanya siyasetinde, özel olarak ise AfD’de büyük bir kırılma yaratacaktı.

Partinin kurulmasından itibaren özellikle yerellerde radikal sağ gruplar partiye sızmaya başlamış, başta PEDIGA olmak üzere radikal sağ sokak hareketleriyle yerel teşkilatlar arasında organik bağlantılar gözle görülür hale gelmişti. Asıl mesele ise parti içerisinde Björn Höcke adlı bir neo-faşist öncülüğünde aynı yıl kurulan Der Flügel (Kanat) hareketiydi. Höcke, 2015’ten itibaren Kanat’ı parti içerisinde paralel bir yapı olarak örgütledi ve parti teşkilatlarının önemlice bir bölümünü ele geçirdi.

Höcke’nin idolü ise günümüz radikal Alman sağının en önemli entelektüellerinden Göntz Kubitschek’ti ve Kanat, bu ikili üzerinden “volkish milliyetçilik” denilen kan ve soya dayalı milliyetçiliği savunuyor, Batı medeniyetinin yıkımı adına göçün bir silah olarak kullanıldığını iddia eden “büyük yer değiştirme” adlı komplo teorisini benimseyerek yasal olanlar da dahil bütün göçmenlerin sınır dışı edilmesini istiyor, ülkenin Nazi geçmişini üstü örtülü bir şekilde sahiplenirken Yahudi soykırımını yine üstü örtülü bir şekilde reddediyordu. 

İşte bu neo-faşist klik, AfD’nin 4-5 Temmuz 2015 olağanüstü kongresinde kendi adayını çıkaracak, yapılan oylamada radikal sağ bir siyasetçi ve iş kadını olan Frauke Petry oyların yüzde 60’ına yakınını alarak Lucke’yi devirecek ve kurulmasının üzerinden sadece iki yıl geçmişken AfD çok keskin bir ideolojik-politik dönüşüm yaşayacaktı. 

Dönüşüm kısa sürede işe yaradı ve Lucke yenilginin ardından ekibiyle birlikte partiden ayrılırken AfD’nin radikal milliyetçi ve göçmen düşmanı söylemi özellikle eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti topraklarında ciddi bir karşılık buldu ve parti Almanya çapındaki oylarını iki katına çıkararak yüzde 12,6’lık bir oy oranıyla meclise girmeyi başardı. 

Ancak radikalleşme bir kere başlamıştı ve durdurulabilir gibi değildi; seçimlerin ardından Petry de tasfiye olacak ve Kanat’ın görünürlüğü daha da artacaktı. Bu radikalleşmeye ise parti içi bir liderlik krizi eşlik etti ve AfD 2017-2022 arasında üç farklı liderlik tarafından yönetildi. Yaklaşık beş yıl devam eden bu kriz Haziran 2022’deki kongrede çözüldü ve Alice Weidel ile Tino Chrupalla eş başkanlık görevini üstlendiler, partinin asıl yükselişi bu ikili döneminde başladı ve Temmuz 2026’da yapılan seçimlerde delegelerin oylarını kazanmayı bir kez daha başardılar.

***

Bu noktadan itibaren yavaş yavaş meselenin özüne doğru gelebiliriz. Kanat hareketinin lideri ve tipik bir neo-faşist olan Höcke, “dayanışmacı yurtseverlik” olarak adlandırılan bir ekonomik milliyetçilik anlayışının kurucusu ve temsilcisidir, küreselleşme karşıtıdır, finans kapitali ve büyük şirketleri sert bir şekilde eleştirir, Almanya’nın Euro’dan ve AB’den çıkması gerektiğini savunur, göçmenlerin sosyal devlet mekanizmalarından yararlanmasına karşıdır, bu mekanizmalardan sadece etnik Almanlar yararlanmalıdır vs. 

Eski bir boyacı ustası olan eş başkan Chrupalla, Höcke’nin bu söylemlerinin tamamlayıcısı olacak bir şekilde özellikle küçük esnaftan ve küçük ölçekli işletmelerden alınan vergilerin ve bürokrasinin azaltılmasını, bunlara yönelik koruyucu önlemlerin artırılmasını ve mesleki eğitimin yaygınlaştırılmasını savunur, kendi geldiği “küçük burjuvazi”yi söyleminin merkezine yerleştirir.   

Zaten AfD’nin Almanya’daki çalışan sınıflar ve esnaf/zanaatkâr kesimi arasında gördüğü teveccühün en büyük nedeni budur. Özellikle eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti topraklarında yaşayanlar küreselleşmenin, neoliberalizmin ve finans kapitalin saldırılarından en büyük zararı görmüş olan, yoksullaşan, işsiz kalan kesimlerdir ve şimdi tüm bunların siyasal alandaki temsilcisi ve sorumlusu olan Alman merkez siyasetine karşı, sosyalist solun da yokluğunda yüzlerini AfD’ye dönmektedirler. 

Peki ya diğer eş başkan Alice Weidel, “işçi sınıfına seslenen” bu partinin diğer eş başkanının sınıfsal kökeni ve bu meselelere bakışı nedir?

İşte bu noktada faşist hareketlerin gerçek doğası ve kapitalizm karşısındaki ikiyüzlülükleri ortaya çıkar, çünkü bir zamanlar Hayek Cemiyeti üyesi de olan Weidel tipik bir neoliberaldir. Hayek Cemiyeti, küresel neoliberal karşı-devrimin peygamberi Friedrich Hayek adına Almanya’da kurulan bir dernektir ve Weidel, 2021’de Hayek Cemiyeti AfD’ye dair bir “uyumsuzluk beyanı” yayınlayana kadar da bu derneğin üyesi olarak kalmıştır.

Ancak mesele bununla sınırlı değildir; Weidel bir ekonomisttir ve uluslararası finans kapitalin en önemli kurumlarından Goldman Sachs’ta çalışmıştır. O da retorik düzeyde Almanya’nın Euro’dan ve AB’den çıkışından yana olsa da liberteryen bir bakış açısıyla büyük sermaye üzerindeki vergilerin düşürülmesini, bürokrasinin azaltılmasını, asgari ücret uygulamasının kaldırılmasını, yani asgari ücretin altında çalışmanın yasal hale gelmesini savunur. 

“Almanya için Alternatif” adlı partinin eş başkanının kendisine en çok Merkel’e de esin olan ve partinin adını belirleyen “başka alternatif yok”  sözünün sahibi Thatcher’ı örnek aldığını ve ona hayran olduğunu söylemesi ise yine tarihin bir ironisidir ve hakikat de burada saklıdır. Weidel de tıpkı Thatcher gibi neoliberal karşı-devrimin bir ürünüdür ve görevi ise Thatcher’dan farklı olarak doğrudan işçi sınıfına savaş açmak değil, partisiyle birlikte işçi sınıfını ve onun öfkesini manipüle edip gerçek bir sınıf savaşının zeminini sabote etmek, ortadan kaldırmaktır.

Peki mesele Weidel’in kişisel tutumu olabilir mi ya da “AfD Alman sermayesini gerçek fikirleriyle ürkütmemek için onu vitrine yerleştirmiştir” şeklinde bir okuma yapabilir miyiz? 

Bu sorunun da yanıtı “hayır”dır; çünkü AfD’nin parti programı da büyük ölçüde piyasacı ve büyük sermaye yanlısı bir karakter taşır. Bu program büyük şirketler üzerindeki vergi yükünün ve devlet denetimlerinin azaltılmasını savunur, servet, emlak ve veraset vergilerinin tamamen kaldırılmasını talep eder, gelir vergisinin en üst gelir grubunda yer alanların vergi oranlarının düşürüleceğini söyler, devletin küçültülmesini bir gereklilik olarak görür. 

Kuşkusuz işçi sınıfına seslenme ihtiyacı parti programında sosyal devlet mekanizmalarının özellikle etnik Almanlar için ve Alman ailesini güçlendirmek adına savunulmasını ve güçlendirilmesini, yani bir “refah şovenizmi”ni gerektirir. Ancak bir yandan sermaye ve şirketler üzerindeki vergi yükünü sıfıra çekip bir yandan da sosyal devlet vaadinde bulunmak açıkça çelişkilidir ve gerçeklerden uzaktır, dolayısıyla sözünü ettiğimiz ikiyüzlülük parti programında da mevcuttur.

***

Velhasıl tıpkı klasik faşizmlerde olduğu gibi günümüz faşizmi de kapitalizmin kriz koşullarında ortaya çıkmış, bu krizin en çok vurduğu alt sınıfları sözde düzen karşıtlığıyla etkisi altına almış, işçi sınıfının sınıfsal öfkesini manipüle ederek başka yerlere (en çok göçmenlere) yönlendirmiş, yarattığı hayali düşmanlarla sınıf mücadelesinin hakiki düzlemini sabote etmiştir; tüm bunların toplamı ise düzenin, kapitalizmin bekasına hizmettir.

AfD de benzeri neo-faşist akımlar da düzene gerçek bir alternatif sunmadıkları gibi gerçek bir tehdit de arz etmezler, özellikle muhalefetteyken kullandıkları radikal dil iktidar olduklarında kolaylıkla düzenle bütünleşir ve mevcut statükoyu yeniden üretir, kapitalizmin krizine bir çözüm sunar, bu haliyle de son derece etkili bir karşı-devrim aracıdır. Yakın zamanda AfD’nin Alman sermayesi ve müesses nizamıyla uzlaşması da bu nedenle şaşırtıcı olmayacaktır. 

Bugün tüm bunlara tanıklık ediyor oluşumuzun esas nedeni mi? 

Elbette ki sosyalizmin içinde bulunduğu durumla doğrudan ilgilidir hepsi. Sosyalizmin dünya ölçeğindeki geri çekilişi ve işçi sınıfıyla birbirlerine uzak düşmüş olmaları, faşizmin kendisini bir alternatif olarak sunmasını kolaylaştırmakta, bu da nihayetinde kapitalizmin krizine sözde çareler sunmakta ve düzeni yeniden üretmektedir. 

Demek ki mesele bu sözde alternatiflerin dışında hakiki bir alternatifi dünya ölçeğinde yaratıp işçi sınıfının önüne koyabilmek, işçi sınıfıyla sosyalizm arasındaki bariyerleri ortadan kaldırabilmektir. Bu yoksa faşizm vardır.

/././ 

Mizah ve toplumsal mücadele -İnci Boyacıoğlu- 

"Mizah, sonucu iyi olsun kötü olsun, kendiliğinden halkın bir mücadele aracı olarak var olur, yaşar, yaşatılır. Çağlar boyunca da yeni kuşaklara aktarılır ki insanlar mizahın onarıcı ve güçlendirici etkisini kendi zamanlarında yeniden ve yeniden deneyimleyebilsin." 

Mizah ve güldürünün faydaları sorulsa hepimiz aşağı yukarı benzer şeylerden bahsederiz: Ortamı ısıtır, gerginlikleri azaltır, başa çıkması zor bir durumu kolaylaştırır. En basit ifadesiyle, güleriz işte... Ama mizahın çoğumuzun farkında olmadığı önemli bir toplumsal işlevi vardır: Halkın bir kesimince korkutucu ve tehdit edici algılanan olay ve olasılıklara olan psikolojik mesafemizi artırır. Hani bazen kendimize uzaydan, sonsuzluktan baktığımızda küçücük olmanın getirdiği rahatlatıcı etki gibi…

Mizahın psikolojik mesafe yaratma etkisini aslında birçoğumuz gündelik hayatta kişisel olarak deneyimlemişizdir. Canımızı çok yakan bir cenazede, deprem gibi travmatik bir olay anında, sevgilimizle ayrılırken veya cebimizde bir ekmeğe bile yetecek para olmadığında… O tür anlarda dostlar arasındaki gülüşmelerin hiçbiri yersiz değildir. Cenazede gülenlere kızmayın o yüzden, çoğu durumda acının büyüklüğüne delalettir… Gerçekten de kendi iç sesimizin bir esprisi veya yanımızdaki kişiyle mizahi bir diyalog sayesinde bir anlığına bile olsa, içinde bulunduğumuz o korkunç durum sanki zamansal, mekânsal ve duygusal olarak bizden biraz öteye itelenir. O bir an bile soğukkanlı olabilmeye, mantıklı düşünebilmeye ve cesaretimizi toparlamaya büyük bir fırsat yaratır.

Toplumsal sorunlarda mizahi paylaşımlar, psikolojik mesafeyi daha fazla insanla daha geniş zamanlara yayılan etkilerle yaratır. İkinci Dünya Savaşı'nda faşistlere karşı verilen ölümüne çatışmalarda, Latin Amerika’da gerilla mücadelesi verildiği dönemlerde veya Gezi'de insanların birbirini ön saflara çağırırken yaptığı espriler veya duvarlara çizdikleri görseller halkın ortak belleğine işlenir. Bu mizah unsurları sıklıkla kitaplarda, belgesellerde ve filmlerde yerini alır, çünkü dikkatli sanatçılar o detayı atlamaz: Mizah insana dair önemli şeyler anlatır. Çoğu toplumsal olayda mizah, kitleleri zorlu bir sınava hazırlar, safları sıklaştırır. Duvarlardaki “Oh biber!”, “Bu biber gazı bi harika dostum!”, “Biberi bal eyledik, meydanları dar eyledik!” gibi yazılamalara sürtünerek geçen insanların mizahla zırhlandığını bilen biliyor.

Tersi etkileri ise mizahın dinamik ve karmaşık doğasını ortaya koyar. Kitle gelen dalgayı göğüslemeye artık hazırken, psikolojik olarak hedefine odaklanmış ve ahenkli bir bütünlüğe kavuşmuşken mizah dikkat dağıtıcı ve sönümleyici bir etki yaratır. Açıkçası mizahın toplumsal mücadelede artı ve eksi etkilerini kestirebilmek siyasi bilinç gerektirmekte. Mizahın toplumsal birlik haline zarar verdiği durumlarda cephedeki komutanın, eylemin öncülüğünü yapan sendika ve örgüt liderlerinin veya toplumu bilinçlendirme misyonunu taşıyan aydınların ciddiyete çağıran tok sesi önemlidir. Kabul edelim, sınıftaki haylaz arka sıra homurtularıyla, entelektüel bir dille yazılmış sekterlik suçlamalarının benzerlik taşıdığı zamanlar var tarihimizde. 

İstesek de istemesek de toplumsal hayatta hemen her şey politiktir; dolayısıyla mizah da iktidar dahil her siyasi öznenin elinde kolayca politik bir araca dönüşebilir. Mizahın toplumsal olarak o dönemki etkilerini analiz edebilecek siyasal bilinç gerekli demiştik, çünkü iktidarların kendilerini görece güvende hissettikleri dönemlerde politik mizahın yaygınlaşmasından memnun oldukları bile söylenebilir. Eyleme dönüşmesindense kahkahaya dönüşen her tür politik muhalefet, iktidarlar için sistemin ideolojik devamlılığını sağlayan enstrümanlardan biri olarak takdir edilir. 

Tüm bu karmaşık çıktılarıyla birlikte mizah, sonucu iyi olsun kötü olsun, kendiliğinden halkın bir mücadele aracı olarak var olur, yaşar, yaşatılır. Çağlar boyunca da yeni kuşaklara aktarılır ki insanlar mizahın onarıcı ve güçlendirici etkisini kendi zamanlarında yeniden ve yeniden deneyimleyebilsin. Bu sayede, kıvrak zekasıyla Timur’a kafa tutan Nasreddin Hocanın hikayeleri kim bilir kaç kuşak daha anlatılmaya devam edecek… 

Ülkemizde siyasal baskının arttığı, seçme ve seçilme hakkının bile kâğıt üzerinde bir hakka dönüşmekte olduğu son yıllarda, mizah işte bu cesaret verici etkisi yüzünden cezalandırılmaya başlandı, hepimiz biliyoruz. Nereye gittiğimizin, hatta daha kötüsü, nereye varmak üzere olduğumuzun önemli bir göstergesi. 

Politik mizah, artık sık sık kimi dini ve kültürel değerleri aşağılama suçuyla yargılanır oldu. Oysa mizahı mizah yapan iki temel unsurdan birisidir “ihlal”. Bir durumun, bir sözün veya davranışın komik bulunabilmesi için toplumsal bir kuralı ihlal etmesi gerekir. Bu ihlalin gerçek bir tehdit olmadığı anlaşıldığında, insanlar durumun özündeki bu çelişkiyi komik bulurlar. “İhlal” yoksa durumu kimse komik bulmaz. İhlal koşulu sağlandıktan sonra, insanları bir espriyi “komik bulan ve bulmayanlar” olarak ayıran temel mevzu, yapılan “ihlal”in o insanlarca tehlikeli görülüp görülmediğidir. Kimi muhafazakârlar için dini konularda yapılan mizah, toplumun yozlaşması tehlikesini barındırmaktadır ve onlar için din hep bir tabu, dokunulamaz bir konu olacaktır. Toplumun büyük bir kesimi ise dini inançları konuşulamaz, tartışılamaz yasaklar bütünü olarak değil, laiklik ilkesiyle de uyumlu olarak varoluşlarını anlamlandıran bir değerler bütünü şeklinde algılar ve yaşar. Siyasi iktidarlar ise konuya elbette komik bulup bulmama açısından bakmazlar; mizah sanat, akademi veya bilim gibi ideolojik hegemonya kurma hedeflerinde şekillendirmek istedikleri alanlardan biridir. O yüzden “… ama bu konuda mizah yapılmasını biz de uygun görmüyoruz” gibi açıklamalar yapan aymazları Timur’un filleri tepsin!

Bu tavır aymazlıktır çünkü mizahla yapılan “ihlal” toplumsal ilerleme açısından işlevseldir. Toplumlar kimi baskıcı ve irrasyonel kuralları geçersiz kılıp yerlerine daha ileri, daha insani kural ve değerleri koyarak ilerler, bunu da bazen gülerek yaparlar. Yine kişisel deneyimlerimizden biliyoruz; ciddi bir sohbette asla tartışmaya açtırmayacağımız romantik ilişki kuralları, ölüm gibi ağırlığı olan hassas konular veya insanların onur ve haysiyetleriyle ilişkilendirdikleri tabular mizah aracılığıyla konuşulabilir hale gelir. Halk arasında konuşulabilir olan geliştirilebilir ve ilerletilebilir bir toplumsal müdahale alanına dönüşür. Bir güldürü sayesinde, toplumsal cehaletimize birlikte gülerken fark etmeden gelişiriz. Paragöz üfürükçüleri makaraya saran eserlerin toplumsal aydınlanmamıza sağladığı fayda, hepimizin malumu... 

Gülmek insan evriminin en incelikli niteliklerinden birisi. İçinde insana dair pek çok güzel hikâyeyi barındırıyor. İşte bu yüzden, en kötü esprilerimize bile gülen vefalı dostlarımızın, bir de şu korkutucu siyasal atmosferde bizlere cesaret veren sevgili Deniz Göktaş’ın kıymetini bilelim. 

/././

Mekke İttifakı'nın ilk kanlı faturası: Yemen Türkiye'ye mi saldırdı?-Yalçın Çuğ- 

NATO'nun 5. maddesine öykünülerek kurulan "Mekke İttifakı" ilk zorlu sınavıyla karşı karşıya. İttifakta yer alan "bir üyeye yapılan saldırı diğerlerine de yapılmış sayılır" maddesi, Ensarullah'ın Suudi Arabistan kentlerini vurmasıyla devreye girecek mi? Suudi Arabistan'ı hedef alan bu füzeler Türkiye'ye de atılmış sayılacak mı? İşte AKP'nin ülkemizi sürüklediği yeni "maceradan" manzaralar...

Başlıktaki sorunun cevabıyla başlayalım: Hem evet, hem hayır.

Fiziki olarak hayır. Çünkü Yemen'deki Ensarullah hareketi Türkiye'nin değil, Suudi Arabistan'ın şehirlerini vurdu ve en az 73 Suudiyi öldürdü. 

Teknik olarak evet. Peki, Suudi Arabistan'a yapılmış bir saldırının Türkiye ile ne ilgisi var?

İlgisi, geçtiğimiz ay imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından imzalanan anlaşmayla "Mekke İttifakı" kuruldu ve bu ittifakta yer alan bir ülkeye saldırı gerçekleştiğinde, saldırının diğer ittifak üyesi ülkelere de yapılmış sayılması kararlaştırıldı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın teknik olarak NATO Antlaşması'nın "kolektif savunmaya" ilişkin 5. maddesiyle aynı olduğunu söylemesinin nedeni de bu. Fidan'a göre Mekke İttifakı'nın "alametifarikası" da bu maddede gizli: "Zaten onun için bir güvenlik paktı kuruyorsunuz. Onun için nihai derecede bir ittifaka katılma kararı alıyor diğer ülkeler. Birbirinin koruyucu desteğinden faydalanmak için."

Çünkü Fidan bu maddenin oldukça "caydırıcı" olduğunu düşünüyor:  "NATO'nun da en büyük caydırıcılığı defansif pozisyonda bir caydırıcılık yeteneği geliştirmek. Sen bana saldırsan ben hazırlığını yapmış, bu kadar büyük bir topluluğa sahip askeri gücüm. Benim gücümü test etme. Dolayısıyla ben saldırıya uğramıyorum. Benim bulunduğum coğrafyada siyasi, ekonomik ne kadar sorunu varsa hallederek kalkınıyor ve daha normal bir yolda gidiyor."

Ancak Fidan'ın "temennileri" tutmamış, Ankara, Riyad ve İslamabad'ın "caydırıcılığı" pek de işe yaramamış gibi gözüküyor.

Peki Ensarullah'ın Suudi Arabistan'a düzenlediği bu saldırı Türkiye'ye yapılmış sayılacak mı?

Biten ateşkes, vurulan tesisler, büyüyen savaş: Yemen'de ne oluyor?

Bugün Suudi Arabistan'ı hedef alan füzelerin ve dağılan "caydırıcılık" masalının arkasında, Yemen'i 10 yılı aşkın süredir açlığa, yıkıma ve istikrarsızlığa mahkum eden Suudi öncülüğündeki kuşatma yatıyor. Nisan 2022'de sağlanan ateşkesin ardından dört yıldır süren "yarı barış" ortamı, geride bıraktığımız haftalarda yerini yeni çatışmalara bıraktı.

Sürecin fitilini ateşleyen gelişme, Riyad yönetiminin Sana Uluslararası Havalimanı'nı hedef alması oldu. Halka yönelik ablukanın gayrimeşru olduğunu belirten Ensarullah, 20 Temmuz'da Suudi Arabistan'a karşı resmi olarak deniz ablukası başlattığını ilan etti. Kızıldeniz'de geçiş yasağını ihlal eden iki petrol tankeri İHA'lar ve füzelerle vuruldu.

Bunun üzerine Suudi yönetiminin öncülüğündeki Arap Koalisyonu da Ensarullah'ın kontrolündeki çeşitli şehirlere düzenlediği hava saldırılarıyla sivil ve askeri varlıkları hedef aldı. Ensarullah'ın yanıtı ise Suudi ekonomisinin kalbini hedef almak oldu: Suudi Arabistan'ın Cazan ve Yenbu kentlerindeki milli petrol şirketi Aramco'ya ait kritik tesisler balistik füzelerle vuruldu. 

Fakat savaş sadece denizle ve petrol tesisleriyle sınırlı kalmadı, emperyalizmin faturası doğrudan Yemen topraklarında kesilmeye başlandı. Suudi Arabistan'ın fonladığı ve silahlandırdığı işbirlikçi Yemen hükümet güçleri, Ensarullah'a karşı geniş çaplı bir kara harekatı başlattı. Riyad destekli güçler, Hudeyde'deki stratejik Hais bölgesini ele geçirdiğini duyururken, Ensarullah ise çok daha stratejik bir hedefe yöneldi ve dünyanın en önemli enerji geçiş güzergahlarından Babülmendep Boğazı'na doğru taarruza geçti.

Karşılıklı hamlelerle giderek genişleyen bu çatışmalar, sadece birkaç günde yüzlerce insanın hayatına mal oldu. Suudi savaş uçaklarının El Bayda, Marib ve Taiz'i bombalaması, El Cevf'teki bir hapishaneyi vurarak sivilleri katletmesi gerilimi biraz daha tırmandırdı. Ancak Suudilerin hesaba katmadığı bir şey vardı: 12 yıldır bombaladıkları Ensarullah, artık sadece savunmada bekleyen yerel bir milis gücü değildi. Kendi desteklediği güçlerle sahada sonuç alamayan ve hava saldırılarına sığınan Riyad yönetimine karşı Ensarullah, bir kez daha namlusunu doğrudan Suudi Arabistan'a çevirdi.

Abha, Hamis Muşayt, Cizan ve Necran kentlerindeki sivil ve ekonomik tesisler dün gece Ensarullah'ın füze ve İHA'larının hedefi oldu. Yıllardır Yemen'de sivil katliamlara imza atan Suudi monarşisi, savaşın faturasını bir kez daha kendi şehirlerinde ve kendi vatandaşlarının kanıyla ödedi. Gerçekleştirilen bu saldırılarda en az 73 Suudi Arabistan vatandaşı öldü. 

Bugün giderek genişleyen çatışmalar, Riyad'ın bizzat kendi yarattığı savaşın bedelini topraklarında ödediği çok denklemli yeni bir cepheye dönüşmüş durumda.

Ensarullah tarafından yayınlanan bu görüntüde, Suudi Arabistan'dan Yemen'e askeri teçhizat taşıyan kamyonlara yönelik balistik füze saldırısı düzenlendiği belirtildi.

Yeni Osmanlıcılık hülyaları: Başka ülkelerin içişlerine uzanan 'askeri' eller

İşte tam bu noktada Riyad, Kızıldeniz sularında batan ticaretini, kapanan vanaları ve topraklarına düşen füzelerin yarattığı enkazı kaldırmak için maliyet ve riskleri paylaştıracağı yeni ittifaklara sarıldı. ABD destekli Suudi sermayesinin sponsorluğunda kurulan bu masaya oturanların başında ise AKP iktidarı yer aldı.

Bir süredir komşularıyla "dengeli" ilişkiler yürütmeye çabaladığını iddia eden AKP iktidarı, Yeni Osmanlıcılık hayalleriyle bölge ülkelerinin içişlerine müdahale eden bir rota çizmeye başladı. AKP'nin bu tavrı sadece Yemen'de taraf olmakla da sınırlı değil. Türkiye, bölgesel bir güç olma hevesiyle Ortadoğu ve Afrika'daki ateşin de tam ortasına sürükleniyor.

Hakan Fidan'ın bu ifadelerle somutladığı zihniyeti, bir yandan AKP'nin attığı adımları meşrulaştırma hedefi barındırırken, diğer yandan Türkiye'yi tehlikeli "maceralara" sokmaya devam ediyor: "Akdeniz'in en önemli ülkesi kim? Biziz. Büyük limanların olduğu, ticari hareketlerin olduğu Akdeniz'deki bütün kargo gemilerini bir yerden bir yere taşırken muhakkak durduğu liman. Yine biz dolayısıyla bizim oradaki bir oluşum üzerinde tabii ki söz sahibi olmak için var olmamız gerekiyor. Yani ondan daha normal bir şey 

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-09/kizildeniz-2.mp4

Sacın diğer ayağı: Amerikancılık

Ancak Türkiye'yi bekleyen tehlike salt Yeni Osmanlıcı politikalarda değil, bu maceraların doğrudan Amerikancılığın rotasında ve Washington icazetiyle ilerlemesinde yatıyor.

Karadeniz'de Rusya'ya karşı Ukrayna cephesinde konumlanmaya başlayan AKP iktidarı, şimdi de Ortadoğu'da saflarını açıkça ABD'nin bölgesel stratejileri doğrultusunda sıklaştırıyor. Fidan'ın "yayılmacı değiliz, savunma odaklıyız" diyerek pazarladığı Mekke İttifakı, her ne kadar inkar edilse de doğrudan İran'a ve Ensarullah'a karşı kurgulanmış bir taşeron projesi.

ABD'nin Körfez'deki askeri yükünü hafifletmeyi ve Washington'ın ticari çıkarlarını yerel orduların kanıyla korumayı amaçlayan bu yapı, Ortadoğu'daki savaş cephelerini Tel Aviv ve Washington'a hizmet edilecek şekilde örgütlüyor. AKP de Ensarullah'a, yani İsrail'e karşı direnişin en aktif aktörlerinden birine karşı Suudi Arabistan saflarında fiili bir pozisyon alarak, kendini ABD'nin İran'ı kuşatma stratejisinin uzantısı haline getiriyor.

7 Ağustos'ta AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in, Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde üçlü savunma anlaşmasını imzaladığı tören.

Yeni Osmanlıcılık hevesleri ile Amerikancılığın tehlikeli bir sentezini yapan AKP iktidarı, Türkiye'yi tarafı olmadığı bölgesel ve emperyalist çatışmaların koçbaşı yapmaya çalışıyor.

NATO'nun 5. maddesine öykünen anlaşmalarla, kilometrelerce ötedeki bir Suudi Arabistan şehrine düşen füzeyi "Türkiye'ye yapılmış bir saldırı" saymayı taahhüt etmek, ülkeyi her an patlamaya hazır bir dinamitin üzerine oturtmaktan başka bir anlam taşımıyor.

Bugün Riyad'da veya Mekke'de atılan o imzalar, iktidarın iddia ettiği gibi bölgeye "istikrar" veya "güvenlik" getirmiyor. Aksine tarihin ve sahanın gerçekleri çok daha çıplak: Kurulan bu yeni askeri ittifaklar, Ortadoğu'ya barış değil, emperyalizmin çıkarları ve tehlikeli hülyalar uğruna akıtılacak yeni kanlar vaat ediyor.

/././

Aynı tema, üç film, iki farklı yönetmen: Yılmaz Güney'in canlı mirası -Cemali Coşkunırmak

Farklı tarihsel dönemlerde “emekçileri” anlatan üç yönetmenin filmlerini karşılaştırmak, hem filmlerin ufkunu belirleyen tarihsel - politik koşulları hem bu ufkun kadraja alınan emekçi profilini nasıl farklılaştırdığını hem de ufkun sınırlarının nasıl zorlanabileceğini düşünmeye davet ediyor.

Bugün Yılmaz Güney’imizin 42. ölüm yıl dönümü… 

Her sene bu tarihte bir yazıyla onu ve bıraktığı mirası anıyoruz, hatırlatıyoruz. Bu sene de aynısını yapacağız ancak farklı bir şekilde. Aynı temayı işleyen seçtiğimiz üç film üzerinden ilgili yönetmenlerin yaklaşım farklılıklarını karşılaştırmalı olarak ortaya koyarak Yılmaz Güney’in farkını ve değerini somutlamaya çalışacağız. 

Seçtiğimiz filmler şöyle:

Başka Yolu Yok (No Other Choice) – Park Chan-wook – 2025

Ölümcül Çözüm (Le Couperet) – Costa Gavras – 2005

Düşman – Yılmaz Güney – 1979

Bu filmlerin dert edindiği temel ortak mesele işçi sınıfının kendi arasındaki rekabettir. Her yönetmen kendi bilinç düzeyince ve anlatım diliyle özetle “biz birbirimizi yerken patronlar kendi ceplerini dolduruyor” demektedir aslında. Tek cümleye indirgeyince ne kadar farklı anlatılmış olabilir ki diye düşünüyor insan, bir anda filmler birbirlerine yakınlaşıyorlar. Halbuki, bu üç film arasında aşılması zor uçurumlar var… Film konuları ve anlatım tercihleri açısından “Başka Yolu Yok” ve “Ölümcül Çözüm” filmlerinin bir diğer ortak noktası da aynı kitaptan uyarlanmış olmalarıdır. Bu anlamda, yazar Donald E. Westlake’in “Balta” (The Ax) romanından beslenen bu iki film arasındaki anlayış farkı da çok daha çarpıcı hale geliyor.

Her bir filmin diğerinden farkını daha net ortaya koyabilmek adına ele aldıkları meseleyi kavrayış düzeyleri açısından kötüden iyiye doğru anlatacağım.

Başka Yolu Yok

En güncel olanın aynı zamanda en niteliksiz olması manidar olsa da bu başka bir yazının tartışması; biz filme geçelim. Ana karakterimiz Yoo Man-su kâğıt sektöründe çalışan deneyimli, nitelikli bir kimya mühendisidir. Çalıştığı şirket ABD’liler tarafından satın alındıktan sonra yapılan işten çıkarmalarda kendi üretim hattının müdürü olmasına rağmen kovulur. Bir süre aldığı tazminat ile ailesini geçindirir ancak yeni iş bulma süreci uzadıkça ekonomik sıkıntılar büyümeye başlar. Yoo Man-su eve para girsin, en azından çocukların masrafları çıksın diye bir yandan niteliksiz işlerde çalışır, eşi de destek olmak için bir dişçide yarı zamanlı asistan olarak çalışmaya başlar ancak durum kötüye gitmektedir, eve haciz gelir.

Kâğıt sektöründe işleri iyi giden tek bir şirket vardır. Bu şirkette Yoo Man-su’nun pozisyonunda çalışan kişi popüler biridir, şirketin reklam yüzüdür ve kendi sosyal medya içeriklerini üretir. Yoo Man-su bu adamın yağmur altında çekilmiş bir videosunu imrenerek izlerken eşi “yıldırım düşse ya kafasına; yerine sen geçersin” gibi bir şaka yapar. O an buna gülseler de işsiz mühendisin kafasında bir ışık yanar ve “başka yolu yok” diye düşünür.

Başta tüm rakiplerini sonra da videolarını izlediği adamı öldürecek böylece şirketteki boşa çıkan pozisyon için tek seçenek olacaktır. Bunu yapabilmek adına iş ilanı açar ve yapılan başvuruları değerlendirir, kendisinden iyi olduğunu düşündüğü adayları seçer ve plan yaparak tek tek öldürür.

İlk öldürdüğü adam iş bulamadığı için alkolik olmuş, eşi tarafından aldatılıyordur. Eşinin babası ona müzik kafe açmak istemiş ancak o “ben mühendisim benim yerim kâğıt fabrikasıdır” diyerek bu teklifi reddetmiştir. Bir diğeri ayakkabıcıda çalışıyordur, sattığı ayakkabı başına komisyon kovalamaktadır.

Sıra şirkette yerine geçmeyi planladığı Choi Seon-chul’a gelir. Yoo Man-su öldürmek için geldiği bu adamla içki masasında bulur kendini. Aslında o adamın da mutlu olmadığını öğreniriz, o kadar çok çalışıyordur ki aldığı lüks evin bahçesinde bir kere bile mangal yakmaya zamanı olmamıştır! Yaptığı işin tek kişilik olmadığını düşünür bunu söylediğinde Yoo Man-su kendisini önermesini söyler, ikinci müdür, olarak ancak adam “tamam konuşurum” diyerek geçiştirir. Ana karakter işini sağlama almak adına Choi Seon-chul’u da öldürerek planını tamamlar.

Bir süredir karşılıklı güven problemi yaşadığı ve aldatıldığını düşündüğü eşi, gömülen cesetlerden birini bulur ancak o da “başka yolu yok” düşüncesiyle bu plana göz yumar. En sonunda, plan başarılı olur ve Yoo Man-su, Choi Seon-chul’un yerine geçer. Ancak durumlar biraz değişmiştir, girdiği bu şirketteki üretim hattı yapay zekâ ile otomatize edilmiş dolayısıyla birçok insan işten çıkarılmıştır, kendisine de tek başına denetleyici görevi verilmiştir.

Filmin en büyük sorunu ana karakterin insandan çok bir canavara benzemesidir. Bu canavar duygusuz bir eşya gibidir. Sadece belirlenendir, film boyunca bir karakter gelişimi, bilinç değişimi göremeyiz. Yoo Man-su’nun sınıfsal öfkesi çok yüzeyseldir, örneğin, yerine geçmeye çalıştığı Choi Seon-chul çok çalıştığını ve yaptığı işin tek kişilik olmadığını söylediğinde, Yoo Man-su “aslında işsizliğin sebebi bu, boşuna insanları öldürdüm” diye düşünmez, onun yerine ağzı sulanır çünkü tek düşündüğü iş bulmaktır. 

Aynı şekilde eşi de çok hızlı bir şekilde bu çürümenin itirazsız parçası olur; örneğin oğlunun basit bir hırsızlık suçundan dolayı 1 sene ceza almasını önlemek için Yoo Man-su’yu dükkân sahibiyle aldatmayı göze almıştır ya da evlendiği adamın seri katile dönüşmesi ilişkinin devam etmesi için bir problem değildir, yeter ki düzenleri bozulmasın.

Bu kadar dramatik bir öyküde ana karakterle duygusal bir bağ bile kuramıyoruz. Bunda filmin anlatım dilinin çok büyük payı var. Ana karakterin “rakiplerini” canice öldürmesi ve bunu yaparken ya da “25 yıldır çalıştığım şirketten 25 dakikada kovuldum” cümlesini kurarken hafif eğlenceli gerilimli bir müzik duyuyor olmamız, karakteri de filmi de insan dışı hale getiriyor. 

Filmin diğer problemlerine üç filmi beraber kıyasladığım bölümde değineceğim.

Ölümcül Çözüm

Bir önceki filmle aynı romandan uyarlanan “Ölümcül Çözüm” Fransa’da geçiyor, bu sefer kahramanımız “Bruno”. Kendisi de üst düzey bir kimya mühendisi ve çalıştığı şirketten kovuluyor, 600 işçiyle beraber. Ancak bu sefer farklı bir şey görüyoruz: durumu kabullenmeyen ve eylem yapan emekçiler… Bruno aldığı 15 maaş tazminatın büyüsüyle ve sıradan emekçilere göre daha hızlı iş bulabileceği düşüncesiyle başta bu kovulma olayından çok etkilenmez, eylemlerin bir parçası olmaz.

Ancak aradan iki yıl geçmesine rağmen iş bulamaz. Kâğıt etiketleme gibi işlere başvurur ancak fazla yetkin bulunarak reddedilir. Artık iyi görünümlü ve genç olmamasının da işe alınmaması üzerinde etkili olduğunu düşünür, hem yaşlanıyor hem de sektörde işler iyi gitmiyordur. Bu sıkışmışlık onu “ölümcül çözüm”e götürür, gazeteye ilan verir, rakiplerinin özgeçmişlerini inceler ve başta rakibi olarak gördüklerini daha sonra da önemli bir şirkette çalışan, yerine göz koyduğu Machefer’i öldürmeyi planlar.

Bu filmin bir öncekinden en önemli farkı, Bruno’nun, izleyiciye karşısındakini düşündükleriyle, pişmanlıklarıyla, duygularıyla dönüşen, değişen bir insan gibi hissettirmesidir. İki yıl önce kovulmayı umursamayan Bruno artık yaptığı planı “bin kişi öldüren on genel müdürü öldürsem ne kazanırım, hiç! Onlar benim düşmanım ama sorunum bu değil” cümleleriyle gerekçelendirir hale gelir, burada “sınırlı” da olsa bir sınıf bilincinden bahsedebiliriz. Sürekli tereddüt eder halde ve yaptıklarını rasyonalize etme uğraşı içerisindedir.

Film bir otel odasında Bruno’nun inanılmaz bir pişmanlıkla bir ses kaydediciye yaptığı itiraf ile açılır. Öldürdüğü “rakiplerinden” biri onu tahmin edemeyeceği düzeyde sarsmıştır. Bruno bu adamı gizlice takip eder ve onun bir mekânda garsonluk yaptığı öğrenir. İçeri girer, adamı gözlemlemeye başlar. Kendisine servis yaptığı sırada adam Bruno’nun işsiz olduğunu anlar ve muhabbet başlar, dertleşirler. Mevcut sistemden rahatsızlıklarını paylaşırlar ve Bruno sorar: “Ne yapmak gerek? Adamın cevabını, Bruno’nun itirafından duyarız:

“Patronlar gülüp bizi fark etmezlerken bizim el ele vermemiz gerek. Ekmek kavgası için mutlaka kavga etmemiz gerek.” Aslında Park Chan-wook’un aksine Costa Gavras bize gerçekleşmeyen bir ihtimal olarak başka bir yolu -pek derinleştirmese de- işaret etmiştir. Bruno’yu da sarsan bu lafların doğruluğudur, kol kola girmesi gereken yoldaşını öldürmüştür.

“Sonuç aracı haklı çıkarır mı? Hayır, ancak savaş zamanı hariç! Anlam bolluğu denen şey aslında mutlu azınlığa ayrılmış bir lüks o kadar.” Bruno’nun çocukları arasında geçen bu diyalog bize onun ruh halini çok iyi yansıtır: O, herkesin yalnız olduğu bir savaşta yaşam mücadelesi verdiğini düşünmektedir. Ancak son tahlilde o da sınıfdaşlarını vurmuş ve canavarlaşmıştır…

Her şeye rağmen öteki filmin aksine bu filmdeki karakterlerin belirli bir düzeyde sınıf bilinçlerinin olması her fırsatta ortadaki bu rekabetin yanlışlığına ve sınıf dayanışmasına ilişkin vurguyu güçlendirir. Öyle ki, Bruno’nun yerine geçmek istediği Machefer, şirketlerin birleşerek tekelleşmesinden dert yanar hatta “bu kadar insan işsiz kalırsa üretilen malları kime satacaklar?” sorusunu sorabilecek düzeyde neler olup bittiğinin farkında biridir. Bu farklılık filmin finali de yansır. Bruno Machefer’in yerine geçmeyi başarır ancak bu başarı çok uzun sürmez çünkü onu da öldürmek için takip eden birileri vardır. Özetle, Costa Gavras buradaki çözümsüzlüğü çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyar.

Park Chan-wook neden yirmi sene sonra aynı kitaptan uyarlama bir film daha çekmek istemiş; herhalde yeni bir şey söyleyecek, konuyu derinleştirecek diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama görüleceği üzere bırakın ileriye götürmeyi çok daha kötü bir versiyonunu yapmış. O zaman sebep başka… Güney Kore’de artan yoksulluk son dönemde sinemada da daha sınıfsal konuları ön plana taşıdı. Bu tarz filmlerin yaygınlaşması sevindirici ancak belirli bir bilgi birikimi, özümsenmiş bir politik konumlanışa sahip olunmadan, “tutar bu” ile hareket edilince ortaya çıkan iş böyle oluyor.

Bu anlamda Costa Gavras’ın hakkını teslim etmek gerek. Peki “Ölümcül Çözüm” mükemmel bir film mi? Bunun için bir kıyasa, bu kıyası mümkün kılacak düzeyde bir filme ve büyük bir sanatçıya ihtiyaç var…

Düşman

İsmail işsiz genç bir adamdır. Günübirlik bir iş bulmak umuduyla amele pazarına gider. Bir işveren geldiğinde işçiler birbirlerinin üstlerine çıkarak seçilmek için yarışırlar. Seçilen o gün eve ekmek götürür, seçilemeyen açlığa mahkûmdur. Bu karmaşa içinde ne yapacağını bilemez halde eşini ve çocuğunu geçindirme derdindedir İsmail.

Film boyunca birçok işçi karakter görürüz: Yanında ölen başka bir işçiyi umursamazca olduğu yerde bırakan da vardır, işteyken kendi evinde eşinin başka erkeklerle para karşılığı birlikte olmasına yoksulluğu nedeniyle göz yummak zorunda kalan da, seçilmek için arkadaşıyla itişen de; dilekçe yazma kisvesinin ardında herkesi dolandırarak vurgun yapan ikinci bir Bahtiyar olma hayaliyle yaşayan Nuri gibileri... Ancak bundan ibaret değildir: kavga eden işçileri ayıran, pazar yerinde ölen emekçinin neden öldüğünü sorgulayan yaşlı Diyarbakırlı, bütün bunların parçası olmak istemeyen, çok sevdiği eşi ve çocuğuyla dürüst, namuslu bir hayat yaşamak isteyen İsmail de vardır. Bir tarafta umursamazlık ve teslimiyet diğer tarafta sorgulama ve mücadele...

“Bugün amele pazarına gittim, durumlar o kadar kötü ki, kimse kimsenin derdine ilgi duymuyor, herkes herkese kapalı, kayıtsız. Kutsiye’yi gördüm, eski komşumuz, onu gördüm bu sabah dövmüşlerdi, mosmordu gözleri, sarhoştu, bir otel balkonunda. Kimsenin umurunda değildi intiharı, kadın kendini attı atacak, milletin aklı kadının orasında burasında, çıplaktı çünkü Kutsiye, çırılçıplaktı.”

Eve döndüğünde, gece yatağa uzandığında tavana bakarak eşi Naciye’ye bu lafları söyler İsmail. Tüm gün bir sürü şey görmüş, kafasındaki sorulardan ve içinde dolup taşan sıkıntılardan biraz olsun uzaklaşarak hayattaki tek tutunabildiği kişiye, eşine sığınmak istemiştir. 

Ancak o her taraftan kuşatılmıştır. İsmail son bir çare arayışıyla destek istediği babası tarafından terslenir. Üstelik kendisi bütün bu zorluklarla mücadele ederken eşi Naciye, güzel bir kadın olduğunun bilinciyle popüler kültür figürlerine imrenmeye başlamış, büyük şehre gitme ve şöhret olma hayalleri kurmaktadır. İsmail’in canla başla evini uzak tutmaya çalıştığı çürüme ailesine de bulaşmıştır. Yoksulluk ve geleceksizlik Naciye’yi de sahte hayaller uğruna önce fuhuşa, sonra İstanbul’a sürüklemiştir.

“Suçlu biziz, her şeye sinema seyircisi gibi baktık, her kötülüğe, ahlaksızlığa. Bizim dışımızda, bize bulaşmayacakmış gibi baktık, suçlu biziz. Oysa her şey bizimle o kadar ilgiliydi ki, bize o kadar yakındı ki… Bir yerde bulaşıcı bir hastalık varsa, o herkesi ilgilendirir. Biz ne yaptık, hep uzak durduk, “dur” diyemedik, ne oluyor diyemedik, her şeyi kendi haline bıraktık, karışmadık.”

Filmin sonunda bu acı laflar dökülür İsmail’in ağzından. Ancak yolu İsmail ile kesişen, grevdeki sosyalist işçi Selim’in de dediği gibi bu düzen var oldukça binlerce Naciye olacaktır, İsmail acılarını göğüslemeli ve önüne bakmalıdır.

“Düşman”a dair daha birçok şey söylenebilir, film bu yazıda değinemediğim ayrıntı zenginliğiyle doludur. Öte yandan, Yılmaz Güney’in diğerlerinden farkını ortaya koyabilmek adına bu kadarı fazlasıyla yeterli olacaktır. Filmin onun hapiste olduğu bir dönemde çok büyük zorluklar altında çekildiğini, normalde çok daha uzunken istenmeyen sebepler dolayısıyla kısaltılmak zorunda kaldığını da belirtmek gerek.

Bu değerlendirmelerin ardından iki ana başlıkta, bu filmlerdeki temel ayrımları ortaya koyabiliriz.

Sınıfın yüzleri

Hem değindiğimiz yönetmenlerin yaklaşımını yansıtan hem de ilgili filmlerin ufkunu belirleyen temel mesele kadraja alınan emekçi profilinin farklı olmasıdır. Bir tarafta müdürlük yaptığını bildiğimiz, iyi eve, arabaya sahip olan, orta sınıf diyebileceğimiz, şık görünümlü, kalifiye kimya mühendisleri vardır. Onlar, dans ederler, terapistlere giderler, çocukları çello çalar. Diğer tarafta ise, toplumun en yoksul kesiminin temsili olarak İsmail ve ailesi vardır.

Filmlerin bütün gelişimini ve atmosferini bu ayrım belirler. Örneğin, ilk iki filmdeki ana karakterlerin kendilerine rakip olabileceklerini düşündükleri başka emekçileri öldürme fikirleri buradan doğar. Çünkü, onlar niteliklilerdir, kendi alan ve pozisyonlarında açılacak yeni bir iş ilanına başvurabilecek insan sayısı sınırlıdır dolayısıyla “rakiplerini” ortadan kaldırarak işsizlik sorunlarını çözebilme ihtimali onlara mümkün görünür. Bu mümkünlükten ilgili yönetmenler de Hollywood tipi sürükleyici bir gerilim atmosferi yaratarak yararlanmışlardır.

Bu farklılık yalnızca yönetmenlerin kişisel tercihlerine indirgenemez, dünya-tarihsel bir mantığı vardır: Yılmaz Güney’in “Düşman”ı yaptığı yıl, Türkiye’de işçi hareketinin yüzbinlerle sokakta, grevde olduğu, toplumsal yaşamı eylemleriyle de biçilendirmeye çalıştığı bir dönemdir; oysa Costa-Gavras’ın filmini yaptığı dönem “artık işçi sınıfı filan kalmadı, SSCB bile yıkıldı” denilen bir dönemdir, keza Chan-wook’un dönemi de aynı şekilde bir işçi hareketinden, toplumsal ölçekte siyasal yaşama katılımın esamisinin okunmadığı bir dönemdir. Yine de meseleyi sadece tarihsel-politik konjonktürle açıklamak yeterli değildir; yönetmenlerin yaklaşımlarının ayrıldığı noktalara dair kafa yormak, yarına dair sonuçlar çıkarmak önemli.

“Ölümcül Çözüm” filminde tam da bu ayrımı işaret eden çok önemli bir sahne vardır. Bruno’nun arabası bozulur ve bir tamirciye götürür. Mavi yakalı tamircinin eşi işten atılmıştır; şakayla karışık “eğer ben de işten atılırsam, kendimi öldürürüm” der. Tamircide üç kişi olduklarını, en yüksek maaşı kendisinin aldığını dolayısıyla ilk gözden çıkarılabilecek kişi olduğunu ekler. Bunun üzerine Bruno adama “aynı yerde çalışan diğer iki işçinin beynini uçurmayı hiç düşündün mü?” diye sorar sonra da ekler “önlem olarak!” Bunun üzerine mavi yakalı işçi birkaç kere “önlem olarak” şeklinde tekrar ederek kahkaha atar. 

Bruno bu gülüşü tam anlayamaz ama biz anlıyoruz. Onun sorduğu şey araba tamircisi için sadece absürtlüktür çünkü “rakiplerinin” milyonlarca olduğunu bilir. Aynı şey, İsmail için de geçerlidir, onun içinde bulunduğu koşullar nedeniyle böyle saçma bir planın onun aklına gelmesi mümkün değildir. Peki bu fark ne anlama geliyor? İşçiler arasındaki “birbirlerini öldürmeye” varan bu rekabet özellikle daha net ve çarpıcı bir şekilde gösterilmek istenmiş ve karakterler ve olaylar bu amaca uygun tercih edilmiş olamaz mı?

Olabilir ancak bu tercihin yanında getirdiği birçok problem var. İlk sorun temsiliyet. Dün ve bugün dünyadaki emekçilerin büyük çoğunluğu Bruno’ya değil İsmail’e yakın bir yaşam sürdürmektedirler. Alışkanlıklarıyla, mutluluklarıyla ve dertleriyle… “Başka Yolu Yok” filminde Yoo Man-su tarafından öldürülen bir karaktere değinmiştim. Eşinin babasının ona sunduğu kafe açma önerisini oraya ait olmadığını düşünerek reddetmişti. Başka bir sahnede ise problem yaşadığı eşi ona “sorun işini kaybetmen değil, bununla başa çıkma şeklin” der. Aynı filmde Yoo Man-su’nun kızına çello alamadığı için üzüldüğünü de görürüz. Burada bir çaresizlik ya da çıkışsızlıktan ziyade biraz daha “ayrıcalıklı” dertlerin daha ağır bastığını söylemek yanlış olmaz. Bu problemler de önemlidir ancak temsiliyeti olan Bruno’nun ikinci arabasını satmak zorunda kalması değil, İsmail’in çocuğunun karnını doyurma kaygısıdır.

Temsil sorunuyla bağlantılı diğer bir problem ise canavarlaşma. İlk iki filmdeki karakterlerin dertleri orta sınıflaştıkça kendileri de daha kötücül hale gelirler. Çünkü, izleyici için yapılan radikal eylemlerin gerçek gerekçe zemini çok dardır. Özetle “başka yolu yok” denmesi inandırıcı değildir. Bu anlamda Yoo Man-su ile Bruno arasında bir fark da görmek mümkün. Ancak ister canice olsun ister “sınırlı” sınıf bilincinin getirdiği büyük bir üzüntüyle olsun iki karakter de artık insanlıklarından büyük ödünler vermişler, teslim olmuşlardır ve bu nedenle seyircinin bu karakterlerle bir özdeşlik, duygudaşlık kurması çok zordur.

“Düşman”a gelirsek, örneğin, bir sahnede İsmail’in eve ekmek götürmek için belediyenin görevlendirmesiyle köpekleri zehirlediğini görürüz. Düzenin yarattığı yoksulluğun insanları nasıl canavarlaştırdığına çarpıcı bir şekilde tanık oluruz. İsmail kötü bir şey yapmıştır ancak bu tek başına o karakteri kötücülleştirmez çünkü onun çaresiz olduğunu gerçekten bilirsiniz; ayrıca diğer filmlerdeki karakterlerin aksine İsmail’in iyi, doğru davranmak için elinden geleni yaptığı birçok başka mesele görürsünüz. Dolayısıyla, İsmail’in zorunda kalarak yaptığı kötü şeyler seyirciyi uzaklaştırmaz tersine ona acır, daha çok sahiplenirsiniz. Aynı ayrım Yoo Man-su’nun eşi Mi-ri ile İsmail’in eşi Naciye’nin eylemleri üzerinden de yapılabilir.

Tespitten ötesi

Üç film de aslında kapitalizme ve işçi sınıfına dair bir tespit yapar. Ancak yönetmenlerin yukarıda değindiğimiz tercihleri ve bunların yarattığı sonuçlar filmlerini ve karakterlerini bambaşka yerlere götürür. Park Chan-wook’un karakteri hiçbir dönüşüm yaşamazken Costa Gavras’ın Bruno’su ise ancak sendikacılık düzeyine varabilecek kısıtlı bir sınıf bilincine ulaşır. 

Karakterler için yaratılan hareket alanı ve onların eylemlerindeki radikallik bu filmleri ehlileştirmektedir aslında. Zaten bundan daha fazlası mümkün müdür? Müdürlükten kovulana kadar hayatındaki her şeyden memnun olan karakterler ile sistem eleştirisi nereye kadar götürülebilir. Öte yandan, Yılmaz Güney’in İsmail’i büyük bir dönüşüm içerisindedir çünkü o doğduğundan beri yoksuldur, mutsuzdur ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak da sorgulamaktadır. Yaşadıklarını anlamlandırmaya açtır. Yaşadığı dönüşüm Selim karakterinin de devreye girmesiyle İsmail’e ve filme eşik atlatır. “Namusunu temizlemek” değil başka bir ufuk sunar Selim İsmail’e: Naciye’yi öldürse, arkadan gelecek binlerce Naciye ne olacak? Ya kızı? 

“Yeni hayata uğurlar olsun; artık ileriye bakmalısın” der Selim, işçi olmaya yola çıkan İsmail’e. Selim’in bahsettiği gelecek, bireysel değil toplumsal bir karakter taşımaktadır. Tam bu noktada tespitten ötesine geçilmiştir artık, “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” yeni bir dünya mücadelesine davet edilmektedir. Asıl çarpıcı ve radikal olan, yıllar geçse de Yılmaz Güney’i ve sinemasını güncel ve değerli kılan da budur.

/././

Norveç demiryollarında şirketleşmenin faturası: Trenler aksıyor, hatlar bakım, bakım işçileriyse iş bekliyor -Gamze Özdemir

Norveç demiryollarında artan arızalar krize yol açtı. Oslo çevresinde yoğun saatlerde her 3 trenden biri gecikiyor. 130 milyar kronluk bakım açığına rağmen bakım işçileri geçici olarak işten uzaklaştırıldı. Sektörün parçalı ve kâr odaklı yapısı kamu hizmetini çıkmaza sokuyor.

Son haftalarda Norveç’in Østlandet bölgesinde tren rayları, enerji hatları ve sinyal sistemlerinde peş peşe arızalar yaşandı. Çok sayıda sefer gecikti, bazıları tamamen iptal edildi.

Oslo ve çevresinde Ağustos ayının ilk üç haftasında yoğun saatlerde trenlerin yalnızca yüzde 67,4’ü zamanında çalıştı. Her üç trenden biri gecikti. Ülke genelinde yolcu trenlerinin dakiklik oranı ise yüzde 80,1’de kaldı. Bu, son beş yılın yaz aylarında kaydedilen en düşük oran.

Ulaştırma Bakanı Jon-Ivar Nygård, 19 Ağustos’ta Norveç demiryolları altyapısından sorumlu devlet kuruluşu Bane NOR ve demiryolu sektörünün stratejik ve idari merkezi olan Norveç Demiryolları Müdürlüğü’nü acil toplantıya çağırdı. Nygård, özellikle Oslo çevresindeki gecikme ve iptalleri “kabul edilemez” olarak nitelendirdi. Toplantının ardından Bane NOR Genel Müdürü Agnete Johnsgaard-Lewis yolculardan özür diledi.

Hatlar bakım, işçiler iş bekliyor

Demiryollarında pandemi sonrası dönemden beri daha gözle görülür hale gelmiş olan bir yetersizlik ve altyapı eksikliği var. Ulaştırma Bakanı Nygård bugün 130 milyar kronluk bir bakım açığı olduğunu ifade ediyor. Bane NOR da altyapının önemli bölümünün eskidiğini ve bakım ihtiyacının arttığını kabul ediyor. Buna rağmen taşeron olarak çalışan bakım ve yenileme şirketleri, Bane NOR’dan yeterli sipariş alamadıkları gerekçesiyle işçileri geçici olarak işten uzaklaştırıyor.

Norveç İnşaat Müteahhitleri Birliği’nin (EBA) araştırmasına göre yaklaşık 150 işçi bu durumda. Bu sayı, demiryollarının işletme, bakım ve yenileme işlerini üstlenen şirketlerdeki toplam işgücünün yüzde 10’undan fazlasına karşılık geliyor.

EBA’nın verileri, Bane NOR’un açtığı ihalelerin toplam değerinin 2024’ün ilk yarısındaki yaklaşık 6 milyar Norveç kronundan, 2026’nın aynı döneminde 4 milyar krona düştüğünü gösteriyor.

EBA Genel Müdürü Audun Blegen, “Bakım ihtiyacı büyürken demiryollarındaki kapasiteyi küçültüyoruz. Bu, Norveç demiryollarındaki durumun gerektirdiğinin tam tersidir” dedi. Blegen’e göre sonbaharda yeni sipariş verilmezse geçici uygulama kalıcı işten çıkarmalara dönüşebilir.

Norveç’te permittering adı verilen uygulamada işçinin sözleşmesi feshedilmiyor. Ancak işverenin ücret ödeme yükümlülüğü ilk 15 iş gününün ardından sona eriyor. İşçi daha sonra, koşulları karşılaması halinde, normal ücretinden daha düşük olan işsizlik ödeneğine başvurabiliyor. Dolayısıyla 150 işçi resmen işini kaybetmiş değil, fakat düzenli ücretinden ve çalışma güvencesinden mahrum kalıyor.

Bane NOR, piyasadan yaptığı toplam alımların görece istikrarlı olduğunu savunuyor. Kurum, geçici işten uzaklaştırmalardan kaygı duyduğunu ve konuyu sektör temsilcileriyle görüşmek istediğini açıkladı. Ancak EBA’nın ortaya koyduğu ihale kaybıyla kendi verileri arasındaki farkı açıklamadı.

Demiryolu reformu neyi değiştirdi?

Bakım ihtiyacı artarken bakım şirketlerinin “sipariş yok” demesi, Norveç demiryollarının nasıl yapılandırıldığıyla ilgili.

2015’te kararlaştırılan demiryolu reformuyla mevcut yapı daha fazla parçaya ayrıldı. Altyapı, tren işletmeciliği, araçlar, bilet sistemi, istasyonlar ve bakım işleri farklı kurum ve şirketlere dağıtıldı. 

Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı Demiryolları Müdürlüğü genel koordinasyon, planlama, ve bütçeden, Bane NOR altyapıdan, Norske Tog trenlerden, Vy ve Flytoget yolcu taşımacılığından, Entur bilet sisteminden, Ticaret, Sanayi ve Balıkçılık Bakanlığı’na bağlı Mantena ise dermiryolu araçlarının bakımından sorumlu hale geldi. Yenileme ve önleyici bakım işlerinin önemli bölümü de ihale yoluyla taşeron şirketlere bırakıldı.

Günlük bakım hizmetlerinin tamamını "rekabete açma" bahanesiyse 2019’da Bane NOR’dan ayrılarak Spordrift şirketi kuruldu. İşçi örgütleri ve muhalefet, bu adımın sorumluluğu daha da parçalayacağı uyarısında bulundu. İhale süreci 2021’de durduruldu, Spordrift 2023’te yeniden Bane NOR bünyesine alındı.

Fakat bakım ve yenileme işleri hâlâ çok sayıda taşeron şirket ve süreli ihale üzerinden yürütülüyor. Bu şirketlerin hepsi özel değil. Örneğin sektörün en büyük yüklenicilerinden olan Baneservice’in hisselerinin tamamı devlete ait. Buna karşın şirket anonim şirket statüsünde çalışıyor ve devletin Baneservice için belirlediği hedef, “sürdürülebilir sınırlar içinde uzun vadede mümkün olan en yüksek getiri”.

Sorun yalnızca kamu işletmelerinin özelleştirilmesiyle ilgili değil. Norveç'te devlet mülkiyetli anonim şirketler, ülke ekonomisinde çok büyük bir paya sahip. Ticaret, Sanayi ve Balıkçılık Bakanlığı ile diğer ilgili bakanlıklar tarafından doğrudan yönetilen 69 aktif şirket bulunuyor. Devlete ait şirketler de ticari hedeflerle çalıştırılıyor. Demiryolları gibi önemli ve merkezi planlamaya ihtiyaç duyan bir sektörde ise bu durum, bakım ve onarım gibi kesintisiz yürütülmesi gereken bir kamu hizmetinin, kâr amacı güden şirketlerin kazanacağı ihalelere bağlanması anlamına geliyor.

Sayıştay da parçalanmaya işaret etmişti

Norveç Sayıştayı (Riksrevisjonen) 2024 tarihli raporunda, demiryolu sektörünün çok sayıda aktöre bölündüğünü ve bu aktörler arasındaki koordinasyonun yetersiz olduğunu belirtmişti. 2016-2023 dönemini kapsayan raporda, gecikme ve iptallerin boyutunun arttığı, demiryolu altyapısında bakımsızlık ve yenilenme eksikliğinin dikkat çektiği belirtilirken, sektördeki birçok şirketin demiryolu sisteminin genel çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri için net teşviklerden yoksun olduğuna, bir veya birden fazla aktörün yapacağı küçük hataların, demiryolu sisteminin tamamı için sonuçlar doğurabileceğine dair uyarılar yer alıyordu.

Ulaştırma Bakanı 2025 yılının Mart ayında Demiryolu Forumu’nda yaptığı konuşmada, demiryolu sektöründeki organizasyon ve yönetimi kapsamlı bir şekilde gözden geçirdiklerini ifade etmiş, yaptıkları incelemenin şunları ortaya çıkardığını belirtmişti: "Görev dağılımı yeterince netleştirilmemiş, yönergeler yeterince iyi koordine edilmemiş, sektör ortak bir stratejiden yoksun kalmış."

Buna rağmen, 2025 yılının Nisan ayında Sosyalist Sol Parti tarafından sayıştay raporuna atıfla Norveç Parlamentosu’na sunulan, hükümetten demiryolu reformunun bağımsız bir değerlendirmesini başlatmasını ve demiryolu sektörünün kurumsal yapısını ve organizasyonunu gözden geçirmesini talep etmeye yönelik öneri, Ulaştırma ve İletişim Komisyonu’nda tartışılmasının ardından çoğunluk oylarıyla reddedilmişti. 

Kapitalizm kötürümleştiriyor

Son haftalardaki arızalara sadece 150 bakım işçisinin işten uzaklaştırılmasının neden olduğu söylenemez. Ancak yaşananlar, Norveç demiryolları altyapısında büyük bir açık olduğunu ortaya koyuyor. Demiryollarındaki bakım-onarım açığı büyürken, tam da bu işler için yetişmiş olan işçilerin sipariş gelmediği gerekçesiyle çalışamaz durumda bırakılmaları ve ücretlerinden olmaları ise kapitalizmin çelişkisini gözler önüne seriyor. Norveç’te merkezi planlama ve devletçi politikaların tasfiyesiyle birlikte giderek kâr odaklı hale gelen, şirketleşen ve bölünen, bölündükçe de kötürümleşen demiryolu düzeninin bugün geldiği nokta bu.

/././

Serhat Kılıç'ın ölümünün ardından: Sanat dünyasından bihaberler -Gündüz Aydın- 

"Sustukça, yanlış işleyiş karşısında seyirci kaldıkça, kazanç mücadelesi içinde payımı alayım gerisi beni ilgilendirmez dedikçe, sistemi kendi ellerimizle biz de beslemiyor muyuz?”


Her yeni güne, biraz daha kanıksadığımız, biraz daha az şaşırdığımız “ölüm” haberleriyle başlıyoruz. İsimler, şehirler, hikayeler sürekli değişiyor ama başlıklar nedense hep aynı! 

Şimdi sanat dünyasından haberler:

“Pandemiden bu yana yaşamına son veren müzisyenlerin sayısı 102’ye ulaştı.”

“Beykoz’da reklam setinde 16 saat süren çalışmanın ardından evine dönmeye çalışan kameraman Deniz Küçükler trafik kazasında yaşamını yitirdi.”

“Lenf kanseri olan ve fıtık rahatsızlığı sebebiyle sete gidemeyen oyuncu Serhat Kılıç, yer aldığı projeden çıkarıldıktan iki gün sonra evinde ölü bulundu.”

“Oyuncu Merve Kayaalp babasının silahıyla kendisini vurarak intihar etti. Baba ifadesinde, kızının bir süredir iş durumlarından kaynaklı ciddi psikolojik sorunlar yaşadığını belirtti.”

“İstanbul Şehir Tiyatroları sanatçısı Seda Fettahoğlu bir parkta ölü bulundu.”

“Sette çıkan yangında yoğun dumana maruz kalan ve kalp krizi geçiren set çalışanı Taki tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.”

*** 

Sayfalara sığamayacak daha nice ölüm haberi… Peki ya bunların ardından sorulması gereken asıl sorular? 

Oyuncu Serhat Kılıç’ın ölümünün ardından, kırmızı listede olduğu için adını veremediğimiz bir sanatçı dostu o soruları şöyle soruyor:

“Cenaze kombinlerinizle magazin kameralarının önünde, bir hayli kalıplaşmış cümleleriniz yeterince fark edilmenizi sağladıysa, artık asıl sorulması gereken soruları sorabilir miyiz?

Serhat Kılıç’ın yaşadıklarına sebep olan ve kız arkadaşını ağlamaklı bir şekilde arayarak ‘diziden attılar beni’ demesinin sebebi neydi? Bir oyuncu, boyun fıtığı yüzünden aksiyon sahnelerinde oynayamayacağını belirtmek zorunda kalamaz mı? 

Bu kadar tecrübeli bir oyuncuya uygun koşullar sağlamak yerine diziden çıkarmak insan öğüten dizi sektörünün şaşırmadığımız hamlelerinden biri değil mi?

Çünkü bir sistem var ve o sistem; yapımcıya, kanal sahibine en hızlı ve en uygun şekilde para kazandırmalı! Senin yeteneğinin, emeğinin, açtığın okul için ödemen gereken borcunun, liyakatinin, bilginin bir önemi yok. O sistem için son derece sağlıklı ve sorunsuz çalışan bir makine olmalısın.

Öte yandan yurt dışı satışı yüksek, kanalına ve yapımcısına fazlasıyla para kazandıran asgari yeteneğe sahip bir isim aynı rahatsızlığa sahip olsa, sözleşmeler o ismin koşullarına göre imzalanmaz mıydı?

Dün cenazesinde konuşan, üzüntüsünü dile getiren yapımcısından oyuncusuna hepimiz yaşadığımız kayıptan dolaylı olarak sorumlu değil miyiz?

2025’te sette çıkan yangında yoğun dumana maruz kalan set işçisinin hayatını kaybetmesinden de sorumlu değil miyiz?

Uzun çalışma saatleri sonrası evine gitmeye çalışırken, uykusuzluktan trafik kazası geçirip hayatını kaybeden görüntü yönetmeninden de biz sorumlu değil miyiz?

Sustukça, yanlış işleyiş karşısında seyirci kaldıkça, kazanç mücadelesi içinde payımı alayım gerisi beni ilgilendirmez dedikçe, sistemi kendi ellerimizle biz de beslemiyor muyuz?”

- Soruların cevabı?
- Yok. Var da… Yok!
- Peki sorumlular?
- Onlar da yok. Aslında var da… Yok!

Kültür-sanat alanında yaşanan ölümler yalnızca somut kayıplarla da olmuyor. Yaşarken insanları yavaş yavaş öldüren bir düzen ve işleyişin içinde; mesleklerini icra etmeye çalışan binlerce sanat emekçisi, her gün yaşamda kalmak için insanlık dışı bir eforla güne başlıyor. Kendi mesleği olmayan işlerde çalışmak zorunda kalanlar, mesleğini ağır çalışma koşulları altında yapmaya çalışanlar, güvencesizlik, belirsizlik, yarınsızlık…

Aza tamah et, bugüne şükret şiarıyla azdan alıp çok olanın heybesini daha da dolduruyor düzen. Günden güne iş yükü ve çalışma saatleri artarken, emeğin karşılığı değerini gitgide yitiriyor. Olsun, buna da şükür de diyor…

Neyse ki bu girdapta yalnız değiliz. Çok şükür!

Maden işçileri, sanatçılar, market çalışanları, sağlık emekçileri, eğitim emekçileri, akademisyenler, gazeteciler, siyasetçiler, derken, zulümden payına düşeni içine alan epey kalabalık bir çoğunluk var. Nasıl da çoğuz! 

Sektörler farklı olsa da, işleyişteki zeminsizlik, adalet noksanlığı, emek sömürüsü noktasında hep birlikte aynı gemideyiz! 

“Gemi su alıyor” diye çığlık atıyor insanlar, bu yoldan geri dönün diye bağırıyorlar… Çoluk çocuk, ana baba, yaşlı, genç "batıyoruz!" diyor koca bir halk! 
- Sesimizi duyan var mı?
- ….
- Sesimizi duyan var mı!
Var! Var! Hâlâ birileri var…

Sadece duyan da değil: o sesleri yanyana getirip büyütecek ve bütün bu rezilliğe son verecek bir mücadeleyi örgütleyecek birileri de var!

/././

Gebze'de 37 otomotiv patronu ücretleri baskılamak için gizli anlaşma yapmış: 'Patronlar örgütlüyse, biz de geleceğimiz için örgütlenelim' 

Rekabet Kurumu, otomotiv yan sanayisinde işçi ücretlerini bilinçli olarak baskılayan ve "çalışan ayartmama" anlaşmaları yapan 37 şirket ile TOSB ve TAYSAD hakkında soruşturma başlattı. Ortaya çıkan gizli anlaşmalara tepki gösteren işçiler düşük ücretlere, hak gaspına ve sömürü düzenine karşı örgütlenme çağrısı yaptı.

Rekabet Kurumu, otomotiv yan sanayisinde faaliyet gösteren 37 şirket ile patron örgütleri TOSB (Otomotiv Tedarik Sanayi İhtisas Organize Sanayi Bölgesi) ve TAYSAD (Taşıt Araçları Tedarik Sanayicileri Derneği) hakkında soruşturma başlattı. 

Soruşturmanın temelinde, bu kurumların aralarında gizli anlaşmalar yaparak işçilerin daha yüksek maaş veren diğer firmalara geçişini engellemesi ve maaşları ortaklaşa baskılaması yatıyor.

"Çalışan ayartmama" adı verilen bu sistemde şirketler, birbirlerinden personel transfer etmemek için sözleşiyor ve maaş, zam, yan hak gibi bilgileri birbirleriyle paylaşıyor. Bu uygulama, binlerce işçinin daha yüksek bir gelir elde etmesinin önüne geçerek emeği sistemli bir şekilde ucuzlatıyor.

'Ücretlerimizin patron masalarında baskılanmasına izin vermeyeceğiz'

Soruşturmayla açığa çıkan gerçeğe tepki işçilerden geldi.

Gebze Fabrika İşçileri Dayanışma Ağı'ndan yapılan açıklamada patronların gizli anlaşmalarla ücretleri bilinçli olarak baskılandığı dönemde otomotiv şirketlerinin kâr rekorları kırdığı, işçilerinse yoksulluk sınırının altında ücretlerle yaşam mücadelesi verdiği hatırlatıldı.

Sermayenin örgütlü saldırısına karşı işçilerin de kendi birliğini kurması gerektiği vurgulayan açıklamada şu ifadelere yer verildi: "Rekabet Kurumu’nun son açıklaması, Gebze ve çevresinde otomotiv tedarik sanayisinde faaliyet gösteren onlarca dev patronun ve patron örgütlerinin, aralarında gizli 'centilmenlik' anlaşmaları yaptığını gözler önüne sermiştir. Yıllardır hayat pahalılığı ve açlık sınırının altındaki ücretlerle yaşam mücadelesi veren biz emekçilere geçim hakkı tanınmazken, patronların kendi aralarında yaptıkları bu anlaşma ile çalışan ayartmama ve ücret bilgisinin paylaşılması adı altında çalışma hakkımız gasp edilmiş, ücretlerimiz bilinçli olarak aşağı çekilmiştir. Kendi kârlarını rekor seviyelere çıkarırken biz işçileri düşük ücretlere mahkum eden bu patronları uyarıyoruz. Ücretlerimizin patron masalarında baskılanmasına ve geleceğimizin çalınmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Türkiye’nin en çok kazanan sektörlerinden birinde, sırtımızdan milyarlar kazanan patronların karşımızda nasıl yekvücut olduğunu bir kez daha net bir şekilde görüyoruz. Sermayenin bu örgütlü saldırısına, ancak ve ancak emekçilerin örgütlü mücadelesiyle yanıt verilebilir. Gebze’deki bütün fabrika işçilerini, yan yana gelmeye ve bu sömürü düzenine karşı örgütlülüğümüzü büyütmeye çağırıyoruz!"

'Birçoğunun sendikaya bile tahammülü yok'

Konuyu soL'a değerlendiren Türkiye Komünist Partisi Gebze İlçe Başkanı ve İşçi Temsilcileri Meclisi Dönem Sözcüsü Aydaner Aktaş, patronların işçi düşmanı uygulamaları örgütlü biçimde yürüttüklerinin bir kez daha ispatlandığını söyledi.

Bu organize saldırıya karşı işçilerin de örgütlü hareket etmesi gerektiğinin altını çizen Aktaş, şöyle konuştu:  "Organize bir şekilde işçi ücretlerini baskılamak, çalışma koşullarını belirlemek için tekel oluşturmaları, patron düzeninin kirli yüzünü göstermektedir. Söz konusu fabrikaların birçoğunda sendikaya bile tahammüllerinin olmaması, işten çıkarmaların ve düşük ücretlerin sürekli tehdit olarak kullanılması biz işçilere nasıl bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Patronlar kendi aralarında örgütlüyse bizler de yaşamımızı, geleceğimizi, çocuklarımızın yarınlarını kazanmak için örgütlenelim. Kuralsızlığın kural olduğu günümüzde emeğinden başka sermayesi olmayanlar patronlar düzenini örgütlü mücadele ile dizginleyebilir."

'Gebze işçisi patronların saldırılarını kabul ederse diğer yerlere örnek olacak'

soL'a konuşan Patronların Ensesindeyiz Dayanışma Ağı Gebze Temsilcisi Furkan Anlar ise Gebze'nin işçi düşmanı uygulamalar için "pilot" bölge işlevi gördüğüne dikkat çekti. 

İşyerindeki sorunlardan kurtuluşun yeni bir işyeri olmadığının ortaya çıkan gizli anlaşmalarla ispatladığını vurgulayan Furkan Anlar, şu ifadeleri kullandı: "Türkiye sermayesi için oldukça önemli bir bölge burası. Metal, demir çelik ve otomotiv sektörleri yoğun olarak burada ve tabiri caizse burayı kurtarılmış bölge yapmaya çalışıyorlar. Bu nedenle de patronların sürekli saldırılarıyla karşı karşıyayız. İşten çıkarmalar, iş kazaları, düşük ücretlerle çalışmayı bu bölgede kanıksattırmaya çalışıyorlar. Burası kabul ederse diğer yerlere örnek olacak. Buna izin vermemeliyiz. Bazen işçi arkadaşlarımız fabrikasında mücadele etmektense iş değiştirmekle sorunlarını çözeceğini daha fazla maaş alacağını düşünüyorlar ama görüyorsunuz patronlar aralarında anlaşmış bile hatta çalışma hakkına da müdahale ediyorlar. Bütün işçi arkadaşlarıma buradan çağrı yapıyorum. Yan yana gelerek kendi fabrikalarımızı aşan sınıfımızın çıkarlarını öne koyduğumuz örgütlülükler yaratmalıyız."

Rekabet Kurumu'nun soruşturmasına konu olan şirketlerin isimleri şöyle:

  • A Raymond Bağlantı Elemanları
  • Aisin Otomotiv
  • Alba Kalıp
  • Assan Hanil
  • Autoliv Cankor
  • Benteler Gebze
  • Beyçelik Gestamp
  • Birinci Otomotiv
  • Cavo Otomotiv
  • Cengiz Makina
  • Coşkunöz Metal Form
  • Denso Otomotiv
  • Diniz Adient
  • Ecoplas Otomotiv
  • Egebant Zımpara
  • Eku Fren ve Döküm
  • Farba Otomotiv
  • Fark Holding
  • Farplas Otomotiv
  • Ferro Döküm
  • Galsan Plastik
  • İleri Mekanik
  • Kanca El Aletleri
  • Kaynak Tekniği
  • Küçükoğlu Holding
  • Mata Ahşap
  • Parsan Makina
  • Pimsa Otomotiv
  • Tekno Kauçuk
  • Tırsan Treyler
  • T.K.G. Otomotiv
  • Tm Pressform
  • Toksan Yedek Parça
  • Toyota Boshoku
  • Toyotetsu Otomotiv
  • Van Leeuwen Distribution
  • Zf Sachs Süspansiyon Sistemleri

***

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -9 Eylül 2026-

Yunus Emre Vakfı soygunu Macaristan’a uzandı: “Uluslararası bir skandalın parçası olabilir”-İsmail Arı-  Naylon faturalarla soyulan Yunus Em...