OECD 2026 Vergi Politikası Reformları raporunu yayımladı: Türkiye’de vergi politikaları ne durumda?-Murat Batı-
OECD raporundan Türkiye açısından benim çıkardığım tablo şu: 2025 yılında vergi politikasında tek bir yön yok. Bir tarafta vergi yükünü artıran ya da vergi tabanını genişleten düzenlemeler var. Sermaye gelirlerinde düşük stopaj oranlarından geri dönülmüş, kira gelirlerinde bir gider imkânı kaldırılmış ve yatırım teşvik belgelerine bağlı indirimli kurumlar vergisi uygulaması sınırlandırılmış. Diğer tarafta dijital hizmet vergisinin oranı kademeli olarak aşağı çekilmiş, belirli alanlarda yeni KDV istisnaları getirilmiş.
OECD, 8 Eylül Salı günü öğlen “Tax Policy Reforms 2026: OECD and Selected Partner Economies” başlıklı 76 sayfalık Vergi Politikası Reformları raporunu yayımladı.
Raporda esas olarak 2025 takvim yılı içinde uygulamaya konulan ya da açıklanan vergi politikası değişiklikleri inceleniyor. Kapsamı da oldukça geniş; tüm OECD ülkeleri dahil toplam 92 ülke ve yargı alanındaki vergi düzenlemeleri karşılaştırılıyor.
Tüm ülkeleri detaylı incelemek yerine ilk etapta Türkiye ile ilgili kısımlarına biraz daha dikkatli baktım.
Türkiye açısından raporda özellikle sermaye gelirlerinin vergilendirilmesi, kira gelirleri, dijital hizmet vergisi, yatırım teşvikleri, küresel asgari kurumlar vergisi ve KDV istisnaları öne çıkıyor.
Ancak Türkiye’ye geçmeden önce raporun ortaya koyduğu genel tabloya kısaca bakalım.
Türkiye açısından ilk sorun hâlâ enflasyon
Raporun Türkiye açısından dikkat çeken ilk tespiti vergi düzenlemelerinden önce, makroekonomik görünümle ilgili olmasıdır.
OECD, 2025 yılında küresel ölçekte enflasyonun gerilediğini ancak bazı ülkelerde merkez bankalarının hedeflerinin üzerinde kalmaya devam ettiğini belirtiyor. Bu ülkeler arasında Brezilya, Türkiye, Birleşik Krallık ve ABD özellikle sayılıyor.
Benzer bir tablo faizlerde de görülüyor. OECD’ye göre 2025 yılı sonunda politika faizleri ABD, Birleşik Krallık, Brezilya, Meksika, Güney Afrika ve Türkiye’de yüksek ya da kısıtlayıcı seviyelerde kalmaya devam etmiş.
Bunun vergi politikası açısından da önemi var. Çünkü yüksek enflasyon yalnızca mal ve hizmet fiyatlarını artırmıyor; vergi tarifelerinden istisna ve indirim tutarlarına, sermaye gelirlerinin reel getirisinden vergi yükünün dağılımına kadar pek çok alanı doğrudan ya da dolaylı biçimde etkiliyor.
OECD’nin bu noktada üzerinde durduğu kavramlardan biri de mali sürüklenmedir (fiscal drag). Basitçe ifade edersek, gelir vergisi tarifesindeki dilimler enflasyona uygun biçimde güncellenmezse, kişinin reel geliri artmasa bile nominal gelirindeki artış nedeniyle daha yüksek vergi dilimine girmesi mümkün. Böylece herhangi bir vergi oranı artırılmadan da kişinin üzerindeki vergi yükü artabiliyor.
Raporda bu durum Birleşik Krallık, Güney Afrika ve Hollanda örnekleri üzerinden ele alınıyor. Türkiye ise bu ülkeler arasında sayılmıyor. Dolayısıyla OECD’nin Türkiye bakımından doğrudan bir “mali sürüklenme” tespiti yaptığını söylemek doğru olmaz. Ancak rapor, özellikle yüksek enflasyon ortamında vergi tarifelerinin enflasyon karşısındaki durumunun neden önemli olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.
Ancak OECD Türkiye açısından net bir tespitte bulunmasa da ülkemizde mali sürüklenme etkisinin var olduğunu pekâlâ söyleyebilirim.
Dolaylı vergilerimiz OECD nezdinde de çok yüksek
OECD’nin vergi yapısına ilişkin karşılaştırmasında Türkiye açısından her daim dikkat çeken bir husus var: dolaylı vergilerin ağırlığı.
OECD genelinde vergi gelirlerinin GSYH’ye oranı 2024 yılında ortalama yüzde 33,7’den yüzde 34,1’e yükselmiş. Verisi bulunan 36 OECD ülkesinin 22’sinde bu oran artarken 13’ünde azalmış, bir ülkede ise değişmemiş.
Ancak asıl dikkat çekici olan vergilerin hangi kaynaklardan toplandığıdır. Çünkü ülkelerin vergi yapıları arasında önemli farklılıklar var. Bazı ülkelerde gelir ve kurumlar vergileri, bazılarında sosyal güvenlik katkıları, bazılarında ise KDV ve ÖTV gibi mal ve hizmetler üzerinden alınan vergiler daha ağırlıklı. OECD de gelir düzeyi yükseldikçe kişisel gelir vergileri ile sosyal güvenlik katkılarının ağırlığının genel olarak arttığını; orta ve düşük gelirli ülkelerde ise mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilerin daha önemli bir gelir kaynağı olduğunu belirtiyor.
Türkiye’nin yeri de bu açıdan oldukça kritik bir noktadadır. Raporun 16’ncı sayfasındaki Şekil 2.2’de Türkiye, gelir vergilerinin ya da sosyal güvenlik katkılarının baskın olduğu ülkelerden ziyade mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilerin ağırlığının yüksek olduğu ülkeler arasında yer alıyor.
Aslında bu, bizim uzun zamandır bildiğimiz bir mesele. Ancak OECD’nin ülkeleri yan yana koyduğu grafikte Türkiye’nin konumunu görmek, dolaylı vergilerin vergi sistemimizdeki ağırlığını bir kez daha açık biçimde ortaya koyuyor.
Mevduat, fon ve tahvil gelirlerinde düşük stopaj dönemi sona erdi
Türkiye’ye ilişkin rapordaki en somut tespitlerden biri sermaye gelirlerinin vergilendirilmesi konusundadır.
OECD, Türkiye’nin 2020-2025 döneminde çeşitli sermaye gelirleri için uyguladığı indirimli stopaj oranlarını sona erdirdiğini ve stopaj oranlarını artırdığını belirtiyor.
Raporda oranlar da ayrıntılı biçimde veriliyor. Buna göre özel sektör tahvillerinden elde edilen gelirlerde stopaj oranı, vadesi bir yıla kadar olanlarda yüzde 15, bir yıl ve üzerindeki vadelerde yüzde 10. Yatırım fonu katılma paylarından elde edilen gelirlerde ise oran yüzde 17,5.
Mevduat faizlerinde de vadeye göre farklı oranlar uygulanıyor. Altı aya kadar vadeli mevduatta yüzde 17,5, bir yıla kadar vadede yüzde 15, bir yıldan uzun vadede ise yüzde 10 stopaj söz konusu. Varlığa ve ipoteğe dayalı menkul kıymetlerden elde edilen gelirlerde uygulanan oran da yüzde 10.
Buna karşılık devlet tahvili, Hazine bonosu ve kira sertifikalarından elde edilen gelir ve kazançlara uygulanan geçici yüzde sıfır stopajın süresi uzatılmış.
Dolayısıyla burada yön oldukça açık. OECD de Türkiye’yi kişisel sermaye gelirlerinde vergi oranlarını artıran ülkeler arasında sınıflandırıyor.
Başka bir ifadeyle, 2020 sonrasında çeşitli sermaye gelirleri için uygulanan düşük stopaj oranlarından kademeli olarak geri dönülmüş durumda.
Kira gelirlerinde de vergi tabanı genişledi
Raporda Türkiye açısından dikkat çeken ikinci konu kira gelirlerinin vergilendirilmesidir.
OECD, 2025 yılında bazı ülkelerin konut kiralamalarına ilişkin vergi avantajlarını genişlettiğini, bazı ülkelerin ise mevcut avantajları daralttığını belirtiyor. Türkiye ikinci grupta yer alıyor.
Rapora göre Türkiye, konut kredileri ve ipotekler için ödenen faizlerin kira gelirinden indirilmesi imkânını kaldırdı. OECD de bu düzenleme nedeniyle Türkiye’yi kira gelirlerine yönelik mevcut vergi avantajlarını azaltan ülkeler arasında gösteriyor.
Bunun vergisel sonucu oldukça açık. İndirilebilecek gider tutarının azalması, diğer koşullar aynı kaldığında vergilendirilecek kira gelirinin, yani vergi matrahının artması anlamına geliyor.
Dolayısıyla sermaye gelirlerinden sonra kira gelirlerinde de benzer bir yön görüyoruz: vergi tabanı genişletiliyor.
Dijital hizmet vergisinde ise tersine bir hareket var
Türkiye’ye ilişkin dikkat çeken bir başka başlık dijital hizmet vergisidir.
OECD raporuna göre Türkiye, dijital hizmet vergisi oranını yüzde 7,5’ten 2026 yılı için yüzde 5’e, 2027 yılı için ise yüzde 2,5’e indirdi.
Bu düzenleme, yukarıda değindiğimiz sermaye ve kira gelirlerindeki vergi tabanını genişletici adımların aksine, dijital hizmetlerin vergilendirilmesinde yükün kademeli olarak azaltılması anlamına geliyor.
Rapora bakıldığında ülkelerin dijital ekonominin vergilendirilmesi konusunda aynı yönde hareket etmediği de görülüyor. Bir tarafta dijital faaliyetlerden elde edilen vergi gelirlerini artırmaya yönelik düzenlemeler yapılırken diğer tarafta bazı ülkeler mevcut vergileri kaldırıyor ya da oranları düşürüyor. Örneğin Kanada dijital hizmet vergisini kaldıracağını açıklarken Kenya da dijital varlık transferlerine uyguladığı yüzde 3 oranındaki vergiyi kaldırmış durumda.
Türkiye ise dijital hizmet vergisini tamamen kaldırmak yerine oranı kademeli olarak aşağı çeken ülkeler arasındayer alıyor.
Yatırım teşviklerinde OECD'nin ifadesi oldukça net: Türkiye sistemi sıkılaştırdı
Bence raporun Türkiye açısından en göze çarpan ifadelerinden biri yatırım teşvikleri bölümündedir.
OECD’nin Türkiye için kullandığı ifade oldukça net: “Türkiye tightened its discounted corporate tax regime.”Yani Türkiye, yatırım teşvik belgeleri kapsamında uygulanan indirimli kurumlar vergisi sistemini sıkılaştırdı.
OECD bu kapsamda üç değişikliği özellikle vurguluyor. İndirimli kurumlar vergisinin uygulanabileceği süre on yılla sınırlandırıldı. Yeni yatırım teşvik belgelerinde kurumlar vergisi indirim oranı yüzde 60 olarak belirlendi. Ayrıca kullanılamayan yatırıma katkı tutarlarının sonraki dönemlere taşınması imkânı kaldırıldı.
Bu düzenlemeler rapordaki genel eğilimle birlikte okunduğunda daha da dikkat çekici hale geliyor. Çünkü OECD, birçok ülkenin 2025 yılında kurumlar vergisi matrahını daraltan yatırım teşviklerini kullanmaya devam ettiğini; özellikle Ar-Ge, yeni teknolojiler ve stratejik sektörlere yönelik teşviklerin öne çıktığını belirtiyor.
Türkiye’de ise OECD’nin rapora taşıdığı önemli değişikliklerden biri, mevcut yatırım teşvikinin kullanım koşullarını sıkılaştıran bir düzenleme olmuş.
Dolayısıyla burada “Türkiye dünyadaki eğilimin tam tersine gitti” demek biraz iddialı olur. Ancak OECD’nin genel olarak yatırım teşviklerinin genişletilmesine yönelik adımlara dikkat çektiği bir dönemde, Türkiye için özellikle indirimli kurumlar vergisi rejiminin sıkılaştırıldığını vurgulaması önemli.
Küresel asgari kurumlar vergisinde Türkiye öncü grupta
Bir diğer önemli başlık OECD’nin İkinci Sütun (Pillar Two) olarak adlandırdığı küresel asgari kurumlar vergisiuygulaması.
OECD’nin raporundaki tabloda Türkiye, küresel asgari vergi mevzuatı 2024 itibarıyla yürürlükte olan ülkelerarasında yer alıyor. Aynı grupta Almanya, Fransa, İtalya, Japonya, Güney Kore, Hollanda, İsveç ve Birleşik Krallık gibi ülkeler de bulunuyor.
Dolayısıyla Türkiye, çok uluslu şirketlerin kazançlarının belirli bir asgari düzeyde vergilendirilmesini amaçlayan bu yeni uluslararası vergi sistemini mevzuatına erken dönemde taşıyan ülkelerden biri olmuştur.
Bu nokta önemli. Çünkü küresel asgari kurumlar vergisiyle birlikte çok uluslu şirketlerin vergilendirilmesi artık yalnızca ülkelerin kendi kurumlar vergisi politikalarıyla sınırlı bir mesele değil. OECD/G20 çerçevesinde geliştirilen uluslararası kurallar da bu alanın giderek daha önemli bir parçası haline geliyor.
Türkiye de OECD’nin tablosuna göre bu yeni yapıyı mevzuatına geçiren ülkeler arasındadır.
KDV’de yeni istisnalar var
OECD, Türkiye’nin 2025 yılında KDV alanında yaptığı bazı değişiklikleri de ayrıca kayda geçirmiş.
Rapora göre savunma ve iç güvenlikle görevli kamu kurumlarına teslim edilen bazı araçlar KDV’den istisna edilmiş. Ayrıca bazı vakıfların gayrimenkul işlemlerine yönelik KDV istisnaları da raporda yer alıyor.
Bir diğer düzenleme ise Türkiye’de gerçekleştirilecek büyük uluslararası spor organizasyonlarıyla ilgili. OECD; 2026 UEFA Avrupa Ligi Finali, 2027 UEFA Konferans Ligi Finali ve 2032 UEFA Avrupa Futbol Şampiyonasıkapsamında geçici KDV istisnaları getirildiğini belirtiyor.
Bunun yanında İstanbul Sismik Riskin Azaltılması ve Acil Durum Hazırlık Projesi kapsamındaki teslimlere yönelik KDV istisnasının süresi de 31 Aralık 2035’e kadar uzatılmış.
Dolayısıyla KDV tarafında genel bir istisna genişlemesinden ziyade, savunma ve iç güvenlik, belirli vakıf işlemleri, uluslararası spor organizasyonları ve deprem riskinin azaltılması gibi belirli alanlara yönelik istisnalar dikkat çekiyor.
Türkiye ile dünya aynı yöne mi gidiyor?
Raporun bütününe bakınca 2025 yılını tek yönlü bir “vergileri artırma yılı” olarak nitelendirmek pek mümkün değil.
Ülkeler bir taraftan bütçe gelirlerini artırmaya çalışırken diğer taraftan yatırım, büyüme, istihdam ve hayat pahalılığı gibi nedenlerle çeşitli vergi avantajlarını koruyor ya da yeni düzenlemeler yapıyor. Dolayısıyla vergi politikasında tek bir yön yerine, ülkelerin ekonomik ve mali ihtiyaçlarına göre farklılaşan bir tablo var.
Kurumlar vergisi bunun iyi bir örneği. OECD verilerine göre 2025 yılında 145 ülke ve yargı alanındaki ortalama birleşik kurumlar vergisi oranı yüzde 21,2 düzeyinde. 2000 yılında bu oran yüzde 28 idi. Ancak OECD, kurumlar vergisi oranlarında uzun yıllardır devam eden bu düşüş eğiliminin artık durmuş olabileceğine dikkat çekiyor.
KDV tarafında ise başka bir eğilim öne çıkıyor: dijitalleşme. OECD’ye göre ülkeler KDV uyumunu ve vergi idarelerinin risk yönetimini güçlendirmek amacıyla elektronik fatura ile gerçek veya gerçeğe yakın zamanlı işlem bildirim sistemlerini giderek daha fazla kullanıyor.
Dolayısıyla dünyadaki vergi politikası tartışması artık yalnızca “hangi verginin oranını artıralım ya da azaltalım?”sorusundan ibaret değil.
Vergi tabanının genişletilmesi ya da daraltılması, istisna ve teşviklerin yeniden düzenlenmesi, vergi süreçlerinin dijitalleştirilmesi ve çok uluslu şirketlerin vergilendirilmesine yönelik yeni uluslararası kurallar da en az vergi oranları kadar önemli hale gelmiş durumda.
Türkiye açısından sonuç ne?
OECD raporundan Türkiye açısından benim çıkardığım tablo şu: 2025 yılında vergi politikasında tek bir yön yok.
Bir tarafta vergi yükünü artıran ya da vergi tabanını genişleten düzenlemeler var. Sermaye gelirlerinde düşük stopaj oranlarından geri dönülmüş, kira gelirlerinde bir gider imkânı kaldırılmış ve yatırım teşvik belgelerine bağlı indirimli kurumlar vergisi uygulaması sınırlandırılmış. Diğer tarafta dijital hizmet vergisinin oranı kademeli olarak aşağı çekilmiş, belirli alanlarda yeni KDV istisnaları getirilmiş. Türkiye ayrıca küresel asgari kurumlar vergisi mevzuatını yürürlüğe koyan ülkeler arasında yerini almış durumda.
Ancak bence raporun Türkiye açısından asıl düşündürücü tarafı yapılan tek tek vergi düzenlemelerinden çok, bu düzenlemelerin nasıl bir vergi sistemi içinde yapıldığıdır.
Türkiye, OECD’nin 2025 fotoğrafında hem enflasyonun merkez bankası hedefinin üzerinde kaldığı hem de politika faizlerinin yüksek ya da kısıtlayıcı seviyelerde bulunduğu ülkeler arasında. Üstelik vergi sistemimizde mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilerin, yani dolaylı vergilerin ağırlığı da devam etmektedir.
Bu noktada asıl tartışılması gereken mesele, vergi oranlarını artırmanın ya da yeni istisnalar getirmenin çok ötesine geçiyor.
Çünkü yüksek enflasyonun vergi tarifeleri üzerinden mükellefin yükünü artırabildiği, dolaylı vergilerin ağırlığını koruduğu ve yatırım teşviklerinin kullanım koşullarının sıkılaştırıldığı bir sistemde “daha fazla vergi geliri” ile “daha iyi bir vergi sistemi” aynı şey değildir.
Sanıyorum Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve kurmayları, daha fazla vergi gelirini daha iyi bir vergi sistemi olarak görüyorlar. Eğer öyleyse bunun çok ciddi bir yanılgı olduğunu buradan hatırlatmak isterim. Çünkü vergi politikasının başarısı yalnızca ne kadar vergi toplandığıyla değil, o verginin kimden, hangi gelirden ve hangi yöntemle toplandığıyla ölçülür.
/././
Medyalarda şenlik var: Türk-Yunan krizi başlıyor!!!-Stelyo Berberakis-
Türkiye ile Yunanistan arasındaki karşılıklı olarak yapılan açıklamalar düzeyindeki bu sürtüşmeler, medyada şenlik havası yaratıyor gibi. Kanallar özel programlara yer veriyor. Emekli askerler, akademisyenler, gazeteciler “kim daha milliyetçi” yarışı yaparken, siyasetçiler “aman beni hain ilan etmesinler” gerekçesiyle “ülkelerinin ne denli güçlü olduğunu” kanıtlamaya çalışıyorlar. Tüm bu sürtüşmeler, hükümetlerin kendi seçmenleri nezdinde “özgüven” göstermeleri için bir fırsat olarak görülüyor.
Yunan TV kanalları, Türk TV kanallarıTürk-Yunan ilişkileri son zamanlarda, her iki tarafta yapılan karşılıklı açıklamalarla yeni bir evreye daha giriyor.
2020’de Doğu Akdeniz’de yaşanan ciddi bir krizden sonra 2023’te Türkiye’deki korkunç depremler ve Yunanistan’daki tren kazasında karşılıklı olarak gösterilen yardım ve dayanışma gösterileri iki ülke arasında ısınan suları serinletmiş, ilişkiler ılımlı bir sürece girmişti.
Ta ki, Yunanistan’ın Ege’de ilan ettiği deniz parklarından sonra Türkiye’nin de bunun karşılığında ilan ettiği deniz parklarına karşılıklı olarak yapılan itirazlar, bitmek tükenmek bilmeyen Ege ve Doğu Akdeniz anlaşmazlıklarını yeniden gündeme getirmesine kadar.
İki kıyıdaş ülke bırakın Ege’deki kıta sahanlıkları, hava sahası ve münhasır ekonomik bölgelerini ilgilendiren karmaşık anlaşmazlıklarını iki medeni devlet gibi anlaşarak ve birbirlerine danışarak çözmeyi, her iki ülkenin de “çevreye karşı duydukları hassasiyetlere, deniz kirliliğine karşı mücadele ya da yeşil enerjinin güçlendirilmesi” gibi barışçıl konularda bile bir türlü anlaşamadıklarını, ya da anlaşmak istemediklerini gösteriyor.
Yunanistan’ın aynı zamanda İsrail ile geliştirdiği savunma anlaşmalarıyla (Aşil Kalkanı) ve silahlanmalar için yaptığı 23 milyar Euro düzeyindeki harcamalarıyla etrafının “kuşatıldığını” düşünen Türkiye’nin kuşkularını artırdı.
Türkiye’nin ise Yunan adalarının kıta sahanlıklarını “yok sayan” ve TBMM’de onaylanması beklenen Mavi Vatan yasasını, -açıklandığı kadarıyla- savunma bütçesini yüzde 229 oranında artırmasını ve Yunanistan ile G. Kıbrıs arasında sualtı elektrik kablosu döşenmesine karşı gösterdiği itirazları bu kez Yunanistan’ı kuşkulandırıyor.
Yani iki ülke arasındaki güvensizlik duyguları tavan yapmış durumda.
İki ülke arasındaki bu anlaşmazlıkları her zaman körüklemeyi tercih eden Türk ve Yunan medyasına böylece yeni bir gün daha doğmuş oldu.
Basın ve özellikle TV kanalları hükümetlerin karşılıklı olarak dile getirdikleri bu itiraz ve anlaşmazlıkların üzerine atlaması zaten an meselesiydi.
Basın için böyle bir fırsat Yunanistan Başbakanlarının her yıl Selanik’teki Uluslararası Fuarın açılışlarında düzenlenen basın toplantısında doğmuştu.
Yunan gazeteciler. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in hangi yanıtı vereceğini ve Türkiye’yi rahatsız edeceğini bile bile her bir Yunan hükümetini köşeye sıkıştıran soruyu sordular.
Basma kalıp niteliğindeki bu soru: “Yunanistan Ege’deki kara sularını 12 mile kadar uzatacak mı?” oldu yine.
Miçotakis ise her bir Yunan Başbakanı’nın verdiği yanıtı tekrarlamak zorunda kaldı: “Yunanistan, uluslararası deniz hukukundan kaynaklanan hakları çerçevesinde kara sularını uzatma hakkını saklı tutmaktadır.”

Bu soru ve bu cevap 1995 yılından beri devam ediyor.
Yunan basını, Türk-Yunan ilişkileri ne zaman bir sınamadan geçse bu soruyu her bir Yunan Başbakanına soruyor ve her zaman aynı cevabı alıyor.
Ama olanlar oluyor tabii. Şöyle ki, sıra bu sefer Türk basınına sirayet ediyor.
Bu konu ne zaman gündeme gelse, Türk basını ve özellikle TV kanallarına konuk edilen “analistler”: “Yunanistan’ın böyle bir eylemi 1995’de TBMM’de alınan kararıyla bunun bir casus belli yani savaş nedeni olacağını” anımsatmakla yetinmiyor ancak “böyle bir savaşta Türkiye’nin Yunanistan’ın Ege’deki adalarını alacağı” gibi öngörüler dile getiriliyor.
Yunanistan iki ülke arasında yaşanan bunca krizde bile Ege’deki kara sularını bir mil bile uzatmadı. Zaten istese de uzatamaz.
Türk kanalları
(Not: Ege’de böyle bir uzlaşma 2003 yılında sağlanmış ancak Yunanistan’daki seçimlerden sonra iktidar değiştiğinde Ege’deki müzakereler sil baştan edilmişti. Müzakereler hala devam ediyor!!)
Çünkü biliyor ki, Yunanistan her ne kadar Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesine (UNCLOS) taraf olsa da Türkiye her ne kadar UNCLOS’a taraf olmasa da Kara sularını uzatmak isteyen bir ülke -hele Ege gibi yarı kapalı olan bir denizde- kıyıdaş ülke ile -yani Türkiye ile- anlaşmak zorundadır.
Türk ve Yunan medyasına davet edilen -çoğu asker kökenli-konuşmacılar, ya da kanalların yorumcuları aslında UNCLOS’un bu maddesine atıfta bulunmaları yerine savaş senaryoları geliştirmekten adeta haz duyuyorlar.
Türk basını, özel bir gelişme olmadıkça Türk-Yunan ilişkilerindeki gelişmeleri günlük takip etmiyor.
Oysa Yunan basınında Türk-Yunan ilişkilerinde özel bir durum olsa da olmasa da Türkiye ile ilgili haberler “olmazsa olmazların” başında geliyor.
Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar dakikalar içinde Yunan kamuoyuna duyuruluyor. Erdoğan’ın “egemenlik haklarımızı korumaya hazırız” yolundaki açıklamaları ise çoğu zaman “tahrik edici açıklamalar” olarak servis ediliyor.
Öte yandan örneğin Miçotakis’in “Aşil Kalkanı gibi hava savunma sistemi, saldırı değil; adı üzerinde savunma sistemidir” şeklindeki ifadeleri de bu kez Türk basınında “saldırı amaçlı” olduğu gibi imalarda bulunuluyor. Miçotakis’i ima ederek “Miço kendine gel, yoksa yüzmesini öğretiriz” türünde aşağılayıcı ifadeler dillendiriliyor.
Bu arada Türk basını da Yunan basını da her iki ülke liderinin “hiçbir ülkenin egemenliğinde gözümüz yok, barıştan yanayız, aramızdaki sorunları uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde çözebiliriz” gibi ifadeleri ustaca hasır altı ediliyor.
Ne var ki, Türkiye de Yunanistan da uluslararası hukuk kurallarını kendine göre yorumluyor.
Bir taraf, attığı herhangi bir adımı (örn. Deniz parkları) “uluslararası hukuk kuralları uygun olduğunu” iddia ederken karşı taraf bu adımları “uluslararası hukuk kurallarına aykırı” olarak görüyor.
Yunanistan, G. Kıbrıs ve Mısır arasındaki su altı elektrik kablosunun döşenmesi için Türkiye, “kendisine bilgi verilmesi gerektiği” şartını koşarken, Yunanistan “kimseden izin almamıza gerek yok” yanıtını veriyor.
Yani sağırlar diyaloğu gibi bir oyun oynanıyor.
Sonuç olarak Türkiye ile Yunanistan arasındaki karşılıklı olarak yapılan açıklamalar düzeyindeki bu sürtüşmeler, medyada şenlik havası yaratıyor gibi.
Kanallar özel programlara yer veriyor. Emekli askerler, akademisyenler, gazeteciler “kim daha milliyetçi” yarışı yaparken, siyasetçiler “aman beni hain ilan etmesinler” gerekçesiyle “ülkelerinin ne denli güçlü olduğunu” kanıtlamaya çalışıyorlar.
Seçimlerin de payı var
Tüm bu sürtüşmeler, hükümetlerin kendi seçmenleri nezdinde “özgüven” göstermeleri için bir fırsat olarak görülüyor.
Bu nedenle milliyetçi söylemlerin ve Miçotakis’e yönelik “Türkiye’ye ödün verdiği” ya da “pahalılığın önüne geçemediği” gibi eleştirilerin artması söz konusu.
Yunanistan, şimdilerden 2027’nin bahar aylarında yapılacağı açıklanan genel seçimlerin yörüngesine girmiş durumda.
Nabız yoklamalarına göre Miçotakis’in muhafazakâr Yeni Demokrasi Partisi (YDP) birinciliğini koruyor. Hem de ikinci gelen parti ile arasında yarı yarıya farkı var.
Buna rağmen hiçbir parti -seçim sistemine göre-yüzde 35 gibi bir oy alamazsa tek başına hükümet kuramayacak.
Nabız yoklamaları YDP’nin yüzde 28-29’larda seyrettiğini gösteriyor. Bu durumda diğer muhalefet partileriyle koalisyon hükümeti kurma hakkı var ancak hiçbir muhalefet partisi -şimdilik- YDP ile iş birliği yapmak istemiyor.
YDP’nin yüzde 40’lardan yüzde 29’lara gerilemesinde Yunan halkının hayat pahalılığından YDP hükümetini suçlamasından kaynaklanıyor. YDP hükümeti ise Dış Borçların ödenmesi için uyguladığı yüksek vergiler karşısında zorlanan çalışanların ve emeklilerin maaşlarına yaptığı zamlar yeterli bulunmuyor.
Nabız yoklamalarında ikinci yüzde 15 ile ikinci sırada bulunan SYRİZA eski lideri Aleksis Çipras’ın yeni kurduğu EL.A.S partisi var. Sosyalist PASOK ise yüzde 10 ile 3. Parti konumunda.
Siyasi gözlemciler, 2027’de yapılacak seçimlerde hükümet kurulamayacağına ve seçimlerin tekrarlanacağına inanıyor.
/././
Bulaşıcı AfD tehlikesi: Eski komünistlerin faşizm yolculuğu -Yalçın Doğan-
AfD üç gün önce, Saksonya - Anhalt eyalet seçimlerinde yüzde 43.8 oyla uzak ara birinci parti çıkıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana aşırı sağın aldığı en yüksek oy. Eyalette tek başına iktidar olabilmesi için sadece üç sandalye eksik.
“AfD milletvekilleri bizim takımımızda oynayamaz, bu takım onlara yasaktır."
Alman Federal Parlamentosu milletvekillerinden oluşan bir futbol takımı kuruyor. Son genel seçimden bir ay sonra, Mart 2025’te Parlamento’daki diğer partilerin hedefi aşırı sağcı parti: “AfD, Alternative für Deutschland”, Almanya İçin Alternatif Partisi.
AfD 2025’te yüzde 20.8 oy alarak, Parlamentoda koltuk sayısını 83’den 152’ye çıkartıyor, ana muhalefet oluyor. Diğer partiler ana muhalefete futbol takımını yasaklıyor.
Yasaktan bir buçuk yıl sonra, AfD üç gün önce, Saksonya - Anhalt eyalet seçimlerinde yüzde 43.8 oyla uzak ara birinci parti çıkıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana aşırı sağın aldığı en yüksek oy. Eyalette tek başına iktidar olabilmesi için sadece üç sandalye eksik.
Trump - AfD işbirliği
Amerika 2014 seçimlerine hazırlanırken, 2013’te Başkan adayı Donald Trump kendisine en çok oy getiren kartını açıklıyor:
“Bir ülkeniz ya vardır ya yoktur. Göçmenleri defetmeliyiz. Güney sınırına duvar inşa edeceğim, göçmenler Amerika’ya giremeyecek”.
Trump’ın Meksika’dan gelen göçmenleri kastettiği hemen aynı tarihlerde, 2013’te Almanya’da “göçmen karşıtlığını” öne çıkaran aşırı sağcı AfD kuruluyor.
AfD’nin Trump’la aynı tarihlerde benzer ideolojide buluşmasının tesadüf olmadığı sonradan ortaya çıkıyor.
Trump - İsrail işbirliğinde, AfD’ye her türlü siyasal ve mali destek akıyor.
Siegmund ile Chrupalla
Seçim akşamı Alman TV’lerindeki programları izliyorum. İki kişi dikkatimi çekiyor.
Biri AfD’nin Saksonya - Anhalt Başbakan adayı 1990 doğumlu Ulrich Siegmund politikaya 19 yaşında CDU’da atılıyor, mekan parfümü satan bir şirket kuruyor. Her otoriter propagandada olduğu gibi TV’de:
“Biz demokrasiye aykırı hiç bir karar almayız. Göçmen sorununu da demokratik biçimde çözeceğiz”.
Ardından demokrasiye aykırı ne varsa, ekliyor:
“-Bizim kültürümüze yabancı olan göç dalgasını durduracağız, ‘Sınır Dışı Görev Gücü’ kuracağız.
-Ulusal kimliğimizin korunması için tarih derslerini değiştireceğiz.
-Ukrayna’ya mali ve askeri desteği keserek, Rusya ile ilişkileri güçlendireceğiz”.
Programda ayrıca:
“-Yeni bir ordu kurmak.
-Euro’dan çıkarak, eski D - Mark para birimine dönmek.
-Göçmenlere yapılan sosyal yardımları kesmek”.
TV’de izlediğim ikinci kişi 1975 Doğu Almanya doğumlu AfD Eş Başkanı Tino Chrupalla. Berbat bir Almanca konuşuyor. Eski badanacı, sonradan inşaat firması sahibi. Diğer partilere çağrıda bulunuyor:
“Bizden kimse korkmasın, Saksonya - Anhalt’ta iktidar bizim hakkımız, üç eksiğimiz var, her partiyle anlaşabiliriz. Kim demokrat, şimdi göreceğiz”.
Az eğitimliler
AfD:
-En çok 35 - 69 yaş aralığındakilerden yüzde 52,
-70 yaş üzerindekilerden yüzde 31 oy alıyor.
Eğitim düzeyine bakıldığında...
Her otoriter rejimdeki gibi, AfD en çok daha az eğitimlilerden oy topluyor. Ülkenin kaderini az eğitimliler belirliyor. Onlardan aldığı oy yüzde 60’ı aşıyor.
Sermaye desteği
Ocak 2024, genel seçimlerden hemen önce. Alman Devlet televizyonu ZDF’in haberi:
“Alman iş dünyasının önemli temsilcileri ve bazı Alman aydınları AfD yetkilileriyle gizli bir toplantıda buluşmuştur. Göçmenlerin ülkelerine gönderilmesi ele alınmış, görüş birliği sağlanmıştır. Ayrıca, firmalar AfD’ye mali destek sözü vermiştir”.
Tarihin tekrarı gibi.
Hitler de iktidara yürürken, Gestapo’nun kurucusu Göring Almanya’nın en büyük firmalarıyla toplantılar düzenliyor. Büyük sermaye Hitler’i destekliyor. Desteğe Amerikan firmaları da katılıyor. İkinci Dünya Savaşı sonunda Amerikalılar Almanya’yı bombalarken, Amerikan kökenli firmalara nedense tek bir bomba isabet etmiyor!..
Ya “aydınlar?..” Faşizmi destekleyecek kadar soysuzlaşanlar tarihte ve bugün hiç eksik değil.
Farklı örnekler
Dünya ve Almanya büyük kaygıyla AfD’nin yükselişini tartışırken, ters örnekler de var.
Göçmen karşıtlığının öne çıktığı Almanya’da, üç ay önce Baden - Wüttemberg eyaletinde Yeşiller Partisi’nden Türk göçmen Cem Özdemir Başbakan seçiliyor.
20 Eylül’de Berlin’de yaplacak seçimlerin favorisi Sol Parti adayı Türk göçmen, Elif Eralp. Onu az farkla, AfD adayı izliyor.
Buna karşılık, 20 Eylül’de Mecklenburg - Vorpommern eyaletinde ki, eski Doğu Almanya’da, AfD anketlerde birinci parti görünüyor.
Doğu ön planda
"Almanya’ya faşizm yeniden mi dönüyor” kaygıları arasında, AfD’yi analiz etmeye çalışırken...
-Genel merkezi eski Doğu Berlin’de, kuruluş yeri orası.
-Oylarını öncelikle eski Doğu Almanya’da arttırıyor.
-Yöneticilerinin çoğu eski Doğu Almanya doğumlu.
Eski Doğu Almanya neresi?..
İkinci Dünya Savaşı bitiminde Almanya Doğu ve Batı olarak, Berlin dahil, ikiye bölünüyor.
Doğu Almanya Sovyetlerin dağıldığı 1990’a kadar Sovyet işgalinde komünizmle yönetiliyor. Diğer Sovyet peykleri arasında en katı yönetimlerin başında geliyor.
AfD’nin yükselişi siyaseten ve sosyolojik olarak, incelenmeye değer. Komünist yönetim altında doğan ve yetişenler...
Bugün aşırı sağcı, Neonazi kılığında.
Eski komünistler elle tutulan, gözle görülen faşizm yolculuğunda!..
Bir uçtan öteki uca savrulma. Almanya’da etkisini giderek arttırıyor. Öte yanda, tarihin en büyük yanılgılarından birinin tekrarı olarak:
Diğer partiler kendi felsefelerini güçlendirmek yerine, AfD’yi taklit peşinde.
Hepimiz için asıl tehlike burada.
/././
Resul Emrah Şahan’ın savunması -Mehmet Y. Yılmaz-
Şişli Belediye Başkanı iken Ekrem İmamoğlu’na kurulan kumpas davasına sokulup, görevden alınan Resul Emrah Şahan’a yöneltilen ve Eylem 43 – 44 – 45 diye tanımlanan suçlama plan tadilatları ile ilgili. Plan tadilatı yapılmış ve bunun karşılığında bir kreş yaptırılıp, belediyeye devredilmiş. Söz konusu plan tadilatları Resul Emrah Şahan’ın üye olmadığı bir komisyonda yapılmış, İBB Meclisi’nden de AKP’lilerin oylarıyla geçmiş, CHP’liler ret oyu kullanmış. Resul Emrah Şahan iddiaları çürüttüğü halde hâlâ tutuklu olarak yargılanıyor.
“Türk siyasi tarihinin gördüğü en utanmaz adam” ünvanını hak etmek için çabalayan Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu davasının “siyasi olmadığı” ile ilgili resmi görüşünü tekrarladı.
Bunu daha önce de söylemişti, belli aralarla tekrarlama gereği duyması ilginç. Kendisini CHP’nin başına oturtan efendisine yaranmak için sanırım!
Bu sözü ilk söylediğinde İmamoğlu davası ile ilgili bilgileri yandaş medyadan aldığı için yanılmış olabileceğini yazmıştım.
Ancak belli ki ne kendisi ne de çevresine topladığı tipler davayı hiç takip etmemişler, iddianameyi okumamışlar, savunmaları izlememişler.
Geçen gün Şişli Belediye Başkanı iken Ekrem İmamoğlu’na kurulan kumpas davasına sokulup, görevden alınan Resul Emrah Şahan’ın savunması vardı mesela.
Şahan mahkemedeki savunmasında kendisine yöneltilen suçlamalara tek tek yanıt verdi, bunu bir bilgi notu ile de paylaştı. T24’te tam metnine ulaşabilirsiniz.
Şahan’a yöneltilen suçlamalardan birincisi, DAP Yapı’nın bir inşaatına iskân verilmesi için Şişli’ye bir park yapmasının istenmesi.
Şirket 2020 yılında işe başlarken bölgeye bir park yapacağına ilişkin taahhütte bulunmuş, bunu 2024 yılında da yenilemiş. Bunlar zaten dosyasında mevcut.
Şirket de yapacağı inşaatı pazarlarken “60 bin metrekarelik koruya komşu” diye bu yapmayı taahhüt ettiği parkı da kullanmış.
Aynı şirket Emlak Konut’un Çekmeköy’de geliştirdiği projede kamuya ait alana bir okul, hemen yanına da yeşil alan yapmış. Hatta yaptığı okula firma sahibinin annesinin ismini verilmiş.
Kimsenin cebine bir kuruş girmemiş.
Bir diğer suçlama: Mecidiyeköy’deki Profilo arazisine yapılacak inşaata ruhsat verilmesi için arazinin bir bölümünün imar planı gereğince kamuya terk edilmesi ve otopark olarak kullanılması.
Değeri bugünkü fiyatlarla 700 milyon lirayı geçen bir arazinin, plan gereği kamuya devredilmesi nasıl “irtikap” suçlamasına konu olabiliyor?
Nedeni belli: Siyaset onu istiyor çünkü!
Bir diğer suçlama: Torunlar Center’da tadilat ruhsatı ile yapılmak istenen bir fazla inşaat için ceza kesilerek rüşvete zorlamak!
“Tadilat ruhsatı” ile yapılmak istenen ek inşaat alanı 11 bin 916 metre kare.
Belediye diyor ki “bunu tadilat ruhsatı ile yapamazsın.” Ardından şirket “basit tadilat” izni alıyor ve 11 bin 916 metre karelik ek inşaatı yapıyor.
Belediye de bunun üzerine 1 milyar 15 milyon lira ceza kesiyor.
Ceza tutarı, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 42. maddesine ve Marmara Belediyeler Birliği’nin yayımladığı hesaplama tablosuna göre hesaplanıyor.
Resul Emrah Şahan, bu ceza nedeniyle 10 milyon dolar rüşvet istenip istenmediğini Torunlar Holding’in patronu Mehmet Torun’a duruşmada sordu.
Torun, Şahan’ın sorusunu, “Hayır efendim. Öleceğimi bilsem, ahirette hesap vereceğimi bilsem böyle bir şey olmadı” diye yanıtladı.
İddianamede “Eylem 41” olarak tanımlanan suçlama ise Şahan’ın belediye başkanlığından öncesine ait.
Bir diğer suçlama: Medikana hastanesinin almak istediği uygunluk yazısı için belediyeye bağış yapmaya zorlanması.
Hastanenin açılması konusunda yetki Şişli Belediyesi’ne değil, Sağlık Bakanlığı’na ait.
Ruhsatını Sağlık Bakanlığı’ndan, yapı kayıt ve cins değişikliği belgesini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan alıyor.
Sağlık Bakanlığı’nın imar affından faydalanmış binaların hastane olarak kullanılabilmesine ilişkin yazdığı yazının dağıtım yerleri arasında belediyeler yok, çünkü yetkili değil.
Medikana’nın Şişli Belediyesi’ne verdiği iddia edilen rüşvet, şirketin şartsız bağış yoluyla belediyeye bağışladığı 67 adet çöp kamyonu.
Kimsenin cebine bir şey girmemiş, Şişli Belediyesi çöp toplama filosu kurmuş.
Eylem 43 – 44 – 45 diye tanımlanan suçlama ise plan tadilatları ile ilgili. Plan tadilatı yapılmış ve bunun karşılığında bir kreş yaptırılıp, belediyeye devredilmiş.
Söz konusu plan tadilatları Resul Emrah Şahan’ın üye olmadığı bir komisyonda yapılmış, İBB Meclisi’nden de AKP’lilerin oylarıyla geçmiş, CHP’liler ret oyu kullanmış.
Resul Emrah Şahan iddiaları böyle çürüttüğü halde hâlâ tutuklu olarak yargılanıyor.
Erdoğan’ın seçilmeme korkusunu yenebilmesi için CHP’nin başına görevlendirilen utanmaz adam da “bu dava siyasi değil” diyor.
/././
NATO-Rusya sertleşmesi: Türkiye’nin önündeki kritik iki ay -Barçın Yinanç-
NATO ile Rusya arasında kinetik çatışma ihtimalinin en yüksek olduğu sınır bölgesi Baltıklar. Türkiye, NATO'nun Baltık hava savunma görevini Portekiz'den geçenlerde teslim aldı. Beş F-16 üç Baltık ülkesinin hava sahasında kesintisiz nöbet tutuyor. Bu görevi kasım ayına kadar üstlendi. Sorun yaşanması halinde ilk mukabeleyi Türk F16’ları yapacak.
Almanya’nın iki milyon nüfuslu Saksonya - Anhalt eyaletinde yapılan seçimlerde aşırı sağ AfD’nin kazanması bu hafta Avrupa’da en çok konuşulan konu olacak.
Ancak seçimlerden 5 gün önce Almanya’nın attığı ve kuşkusuz seçimlerle bağlantılı bir adımı es geçmemek gerek.
Alman hükümeti, Leipzig havalimanında ağustos başında gerçekleşen dron saldırı teşebbüsünün arkasında Rusya’nın olduğu sonucuna vardığını açıkladı. 4 Ağustos’ta Leipzig havalimanı yakınında, Ukrayna’ya ait kargo uçaklarının bulunduğu bölgede patlayıcı taşıyan bir İHA bulunmuştu. Patlayıcının ateşleme düzeneğinin arızalı olduğu ve bu nedenle infilak etmediği belirtilmişti.
Almanya Rusya’yı hedef alan bu çıkışı elbette tek bir hadise üzerinden yapmadı. Son yıllarda Almanya’da art arda gündeme gelen siber saldırılar, sabotaj girişimleri ve dezenformasyon operasyonlarının Rusya kaynaklı olduğundan şüpheleniliyor.
Geçenlerde Alman resmi haber ajansı DPA’nın geçtiği bir habere göre her beş Alman firmasından biri yurtdışı kaynaklı hibrit tehditlerden etkilendiğini söylemiş.
Almanya- Rusya itişmesi
Rusya-Ukrayna savaşı son bir yıldır şiddetlenerek, tarafların birbirini yıpratma yerine, ellerinde ne var ne yoksa kullanarak, birbirini yok etme, daha doğrusu diz çöktürtme evresine girdi. Avrupa Ukrayna’ya desteği arttırdıkça, Rusya’nın da Avrupa’ya dönük hibrit saldırıları yoğunlaştırdığından şüpheleniliyor. Aslında şüphe duyan yok da hibrit saldırılarda sorumluyu doğrudan teşhis etmek zor oluyor.
Hibrit saldırılarla Almanya’nın hedef alınmasının nedeni ise ülkenin önemli bir dönüşüm içinde olması.
Alman siyasi partileri geleneksel olarak barışçıl bir dış politika duruşunu (Friedenspolitik) ve askeri çekingenlik kültürünü (kultur der zurückhaltung) 2022’de terk etti. Dönemin başbakanının dönüm noktası ya da zamanın dönüşümü (Zeiten wende) ifadesiyle duyurduğu yeni siyasi çizgiyi, şimdiki Başbakan Friedrich Merz, Alman ordusunun Avrupa’nın en büyüğü yapma vaadiyle devam ettiriyor. Bu dönüşümün Alman kamuoyunda ne kadar karşılık bulduğu tartışılır. Zaten son seçim sonuçları da bize bir fikir veriyor. Rus sempatizanı AfD’nin başarısında, Rusya’dan gelen ucuz gazın kesilmesi ve askeri harcamaların artırılması sonucu hayat pahalılığının yükselmesi de rol oynadı. Moskova da Alman kamuoyundaki çatlakları yakından izleyip bunları derinleştirmeye çalışıyor.
NATO karargâhı hareketli
Seçimlere az zaman kala Almanya’nın Rusya’yı resmen suçladığını duyunca, ürpermedim desem yalan olur. Zira, bunun üç-beş adım sonrası tarafları sıcak çatışmaya çok daha yakınlaştırır.
Elbette Alman hükümetinin Rusya’nın Bonn Başkonsolosluğu ile kültür merkezini kapatacağı yönündeki tepkisi Moskova’nın dişinin kovuğunu bile titretmez.
Zaten Berlin Moskova’yı doğrudan karşısına almamak için tepkinin AB ve NATO’dan gelmesini istedi. NATO ve AB yetkilileri üst düzey açıklamalar yaptılar.
Öte yandan Rusya tehdidine dönük hali hazırda Doğu Avrupa, İskandinavya ve Baltıklar’daki korku NATO’nun diğer ülkelerine yayılmaya başladı. Rusya Ukrayna’ya en ciddi askeri desteği veren İngiltere’yi de hedef tahtasına koydu; geçen ay sonu Moskova’dan yapılan açıklamada İngiltere’nin askeri tesislerinin hedef alınabileceği belirtildi.
NATO karargahında Rusya’ya karşı mukabele seçeneklerine dair hummalı çalışmalar yürütüldüğüne eminim.
Kanımca şu anda NATO ile Rusya arasında kinetik çatışma ihtimalinin en yüksek olduğu sınır-cephe bölgesi Baltıklar. Rusya açısından bir nevi en kolay lokmayı Baltık ülkeleri oluşturuyor.
Rus tehdidine karşı Baltık hava sahası Türk F16’lara emanet
Türkiye NATO'nun Baltık hava savunma görevini Portekiz'den geçenlerde teslim aldı. Beş F-16 ve 76 personelle üç Baltık ülkesinin hava sahasında diğer NATO unsurlarıyla birlikte kesintisiz alarm-reaksiyon nöbeti tutuyor. Bu görevi kasım ayına kadar üstlendi. Yani sorun yaşanması halinde ilk mukabeleyi Türk F16’ları yapacak.
Hibrit saldırılarla Avrupa’nın kimyasını bozmaya çalışan Moskova, Türklerin şakasının olmadığını bilir. Malum, tarihte Rus uçağı düşüren tek NATO ülkesi Türkiye. Ortamın kırılganlığı nedeniyle sahte bayrak operasyonlarına karşı teyakkuzda olmak gerekecek.
Almanya’nın Rusya’yı suçlamasını takiben Türkiye’den “Yakın geçmişte Leipzig’de yaşanan hibrit olayın ardından müttefikimiz Almanya ile dayanışma içindeyiz” açıklaması geldi. İlginçtir açıklamayı ne İletişim Başkanlığı ne de Dışişleri Bakanlığı yaptı. Açıklama, NATO’daki Türkiye Temsilciliği’nin sosyal medya hesabından yapıldı. Bu ayrıntı, Rusya’nın da Almanya’nın da dikkatinden kaçmamıştır.
İlginçtir, Almanya’nın Kremlin’i resmen suçladığı gün, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Şangay İşbirliği Örgütü’nin zirve toplantısı için bulunduğu Kırgızistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le görüştü.
Yine ilginçtir iki lider kameralar karşısında sanki iki taraf arasında ciddi sürtüşme konuları yokmuş gibi davrandılar. ABD Kongresi’ne gönderilen bir yazıyla Türkiye’nin ABD lisansı ile yapılmış silah sistemlerini Ukrayna’ya re-export etme girişimi, ya da Ankara’nın S-400’ler konusunda Rusya karşısında kıvranması gibi uzlaşmazlık konuları yokmuş gibi iş birliğinden, iyi ilişkilerden bahsedildi. NATO ile Rusya arasındaki gerginliğin tırmanma eğiliminde olduğu bir dönemde Putin, NATO’nun önemli bir ağır topuyla sıcak görüntüler vermeyi tercih etti.
Kremlin’in AfD’nin Almanya’da yarattığı çatlağı genişletmeye çalışırken, seçim dönemine giren Fransa ve İtalya gibi ülkelerde de başta dezenformasyon ve manipülasyon olmak üzere çeşitli hibrit girişimlerde bulunmaya devam edeceği bekleniyor.
Buna karşı Avrupa ülkeleri de daha fazla dayanışma içinde olma yoluna gidecektir.
Türkiye, AB toplantısına çağrılmadı
AB, Rusya’ya verilecek tepki konusunun ele alındığı İrlanda’daki gayrıresmî Dışişleri Bakanları toplantısına Birlik üyesi olmayan bütün Avrupalı müttefikler ile (tarihte ilk kez) Kanada ve ayrıca İsviçre’yi çağırırken, Türkiye’yi davet etmedi. Bunu, aday ülke olmamıza ve adayların bu toplantıya çağrılmadığına bağladı. Halbuki Türkiye çok değil daha iki ay önce Rus tehdidinin merkezinde olduğu NATO zirvesine ev sahipliği yaptı.
AB’nin toplantısı, Rusya, Çin ve İran’ı da bir araya getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katılımıyla Türkiye’nin en üst düzeyde temsil edildiği Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Bişkek zirvesiyle aynı gün yapıldı.
Ayrıca toplantı Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesinin Türkiye’de büyük tantanayla yapılan ilk toplantısının da hemen sonrasına denk geldi.
Türkiye “bir yandan NATO hava sahasını Rusya’ya karşı korur, cephe hattında görev alırım, diğer yandan Batı karşıtı görünen girişimlerde de saf tutarım, bunlar birbiriyle çelişmez” diyor.
Ama işte Avrupalı muhatapları bunu böyle görmüyor.
Özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “AB önceliğimiz değil” demesi; AİHM kararlarının uygulanmaması, Avrupa’da, “Türkiye bizimle aynı değerleri paylaşmıyor” şeklinde okunuyor. Ardından da “Aynı değerleri paylaşmıyorsak, aynı değerleri nasıl birlikte savunabiliriz ki” diye de soruluyor.
Ama bir taraftan da Cumhurbaşkanı Avrupa’nın savunması Türkiyesiz düşünülemez diyor.
Öyle olunca da Ankara’yı Avrupa güvenlik mimarisinden dışlama yanlıları, Türkiye’yi “geleceği birlikte şekillendireceği aileden biri olarak” görmüyor. Tersine Türkiye’ye sıkışınca göreve çağıracakları Mehmetçik muamelesi yapıyor. Böyle davranmasına da maalesef Türkiye kendi tutumuyla davetiye çıkartıyor.
/././
Bir polis müdürünün “birinci sınıf”a terfi öyküsü!-Tolga Şardan-
Müfettişlere “polis müdürünün Bylock’cu olduğu” yönünde bilgi verip, önce görevden el çektirilip açığa alınmasına, sonra da soruşturmasına neden olan emniyet teşkilatının ilgili birimleri; savcılığın yürüttüğü adli soruşturmada ise, “aynı polis müdüründe Bylock bulunmadığını” bildirince, adli soruşturma şüpheli polis müdürü lehine kapandı! Polis müdürü, emniyet teşkilatından ihraç edilecekken, göreve devam olanağına sahip oldu. Hem de Menzilci olduğunu açıkça belirterek… Ve nihayet, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kısa süre önce gerçekleştirdiği atamalarla birinci sınıf emniyet müdürlüğüne terfi eden polis müdürleri arasında yer aldı.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin hemen ertesinde yaşanan günlerdi.
O zamana kadar bilinmeyen ve daha sonraları FETÖ’nün “iç haberleşme sistemi” olarak kullanıldığı anlaşılan Bylock’un, yeni ortaya çıkarıldığı günlerdi.
FETÖ’nün, Bylock’u özellikle emniyet teşkilatında bağlantılı olduğu polislere dağıttığının belirlenmesiyle başlayan görevden el çektirmelerin, gözaltına almaların, adli ve idari soruşturmaların tüm hızıyla sürdüğü günlerdi.
Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’ndaki müfettişlerin, telefonlarında Bylock çıkan polislere yönelik jet hızıyla başlatılan soruşturmalar içinde bir polis müdürünün durumu dikkat çekiciydi.
Başbakan’ın korumasındaki Bylock’cu müdür
Söz konusu polis müdürü, o dönem faaliyetteki Başbakanlık Koruma Dairesi Başkanlığı’nda şube müdürü konumundaydı. Yani dönemin Başbakanı Binali Yıldırım ve ailesinin yanı sıra Bakanlar Kurulu üyelerinin korunmasından sorumlu yöneticilerdendi.
15 Temmuz’un hızıyla başlatılan adli ve idari işlemler çerçevesinde; söz konusu polis müdürü, telefonunda Bylock bulunduğu gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla 19 Ağustos 2016 günü görev başındayken meslektaşlarınca gözaltına alındı.
FETÖ’nün organize ettiği 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminden altı hafta kadar sonra gerçekleşen olayla ilgili adli soruşturma devam ederken, Emniyet Genel Müdürlüğü de idari soruşturma başlattı.
Görevden el çektirilen, diğer değişle açığa alınan polis müdürü hakkında başlatılan idari soruşturma kapsamında polis müfettişleri görevlendirildi.
Müfettişler, FETÖ’yle bağlantılı olduğunu gösteren Bylock’u telefonuna yüklediği belirlenen üst düzey polis müdürünün ifadesine başvurdu. Amaç, Başbakanlık Koruma Dairesi’nde görevli polis müdürünün FETÖ’yle bağını ortaya koymaktı.
“FETÖ’cü değilim, Menzil’e giderim”
Müfettişler, şüpheli polis müdürüne Bylock kullanması konusunda tam 11 ayrı soru yöneltti.
Dosyaya giren resmi ifadesinde yer alan sorulardan birisi, polis müdürünün teşkilat içindeki kariyeriyle ilgiliydi. Ayrıca, mesleki çalışmalarından dolayı aldığı taltiflerden FETÖ’ye “himmet verip vermediği” soruldu.
Taltif konusunda müfettişlere şu yanıtı verdi polis müdürü:
“(…) Toplam yaklaşık 40 taltifim var. Aldığım taltiflerde FETÖ/PDY örgütüne yardımda bulunmadım. Herhangi bir yerde üyeliğim yok aile fertlerimle birlikte. Yalnız 2001 yılından bu yana Menzil’e gider gelirim. Büyük oğlum A.T., AK Parti’nin lise gençliğine ait Aklıselim koluna gidip gelmektedir. (…)”
Polis müdürü, ifadesinde kendisine yöneltilen “FETÖ/PDY tarafından organize edilen yurt içi veya yurt dışındaki ev toplantılarına, gezilerine katıldınız mı? Katıldıysanız ne zaman ve nerede katıldınız? FETÖ/PDY örgütüne ‘himmet’ adı altında ya da başka herhangi bir yardımda bulundunuz mu?” sorusuna şöyle yanıtladı:
“(…) Katılmadım. Menzil toplantılarına katıldım. Adana’da, Mardin’de, Konya’da ve Ankara’da kesintisiz Menzil toplantılarına katılımım olmuştur. Belirttiğim yerlerde araştırma yapılabilir. Himmet adı altında herhangi bir yere herhangi bir aktarımım olmamıştır. (…)”
Soruşturma çerçevesinde müfettişlere ifade veren polis müdürü, “darbe girişiminden önce size bununla ilgili herhangi bir bilgi verildi mi? Size herhangi bir görev verildi mi? Darbe giriminden ne zaman haberiniz oldu?” sorularına şu yanıtı verdi:
“(…) Herhangi bir mesaj gelmedi. Öncesinde de herhangi bir bilgi verilmedi, görev verilmedi, verilemez de. Darbe girişimi olduğu gece, beş kişi Menzil’e gitmek için yola çıkmıştık. Elmadağ civarında eşimden gelen telefonla durumu öğrenip hemen geri dönüp senelik izinde olmama rağmen ve herhangi bir çağrı olmamasına rağmen görev yerim olan Başbakanlık Koruma Dairesi Başkanlığı resmi konut yerleşkesinde görev aldım. Kamera kayıtlarından ve görevli personelden durumun teyidi alınabilir. (…)”
FETÖ’cü olduğu iddiasıyla soruşturulan polis müdürü, kariyeri sırasında Özel Harekât’ta, asayiş ekiplerinde, karakollarda, Çevik Kuvvet’te çalışmıştı. Peşinden 2013’te Başbakanlık Koruma Dairesi Başkanlığı’nda görevlendirildi.
Müfettişlere ifade veren polis müdürünün FETÖ’yle bağı olmadığını iddia ederken; ısrarla kendisinin Menzilci olduğunu vurguladığı sözlerini bizzat okudunuz siz de.
İdari soruşturmadaki Bylock verisi, adli soruşturmada buhar oldu!
Peki sonra ne oldu?
Müfettişlere “polis müdürünün Bylock’cu olduğu” yönünde bilgi verip, önce görevden el çektirilip açığa alınmasına, sonra da soruşturmasına neden olan emniyet teşkilatının ilgili birimleri; savcılığın yürüttüğü adli soruşturmada ise, “aynı polis müdüründe Bylock bulunmadığını” bildirince adli soruşturma şüpheli polis müdürü lehine kapandı!
Polis müdürü, emniyet teşkilatından ihraç edilecekken, göreve devam olanağına sahip oldu. Hem de Menzilci olduğunu açıkça belirterek…
Zaman içinde polis müdürü, mevcut konumuyla gerekli terfilerini almaya devam etti. Ve nihayet, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kısa süre önce gerçekleştirdiği atamalarla birinci sınıf emniyet müdürlüğüne terfi eden polis müdürleri arasında yer aldı.
Çalıştığı Anadolu kentindeki kadrosunda bir üst rütbeye yükselme başarısını elde edip, Polis Teftiş Kurulu bünyesinde polis başmüfettişi oldu. Bundan sonra polisiye olaylarda müfettişlik yapacak!
Okuduğunuz süreçte, bu işleri yakından takip edenlerin aklına, “polis müdürü FETÖ’cülerin kullandığı Bylock’u telefonuna yüklediyse nasıl Menzilci oluyor? Eğer FETÖ’cü değil, Menzilci ise şahsi telefonunda Bylock neden yüklü?” Soruları gelebilir.
Aslolan, bu soruları sorup yanıtlarını istemesi gerekenler, elbette terfi listesini hazırlayıp onaylayanlar olmalı.
Ne diyelim; vatana, millete ve polis teşkilatına hayırlı olsun.
Birinci sınıfa terfilerdeki tuhaf yaklaşım
İktidar partisinin ilçe başkanından gelen bir telefonla “kişiye özel terfi” kararına imza atanlar, şimdilerde iktidar nezdinde itibarlı gözüken dini cemaat üyesi olduğunu resmi ifadesinde anlatanları, özel hayatında dikkat çeken yaşam şekline sahip olması nedeniyle açığa alınanları terfi ettirdi.
Buna karşın, Garson kod adlı gizli tanığın verilerinde (F) olarak adlandırılan ve farklı hayat görüşüne sahip, örgütle bağı olmayan veya örgüte zarar verebileceği değerlendirilen personel konumunda bulunanları, 15 Temmuz gecesi ve sonrasında özellikle FETÖ soruşturmalarında aktif görev alıp mücadele eden polis müdürlerini “çeşitli gerekçelerle” terfi ettirmedi maalesef.
Gerekçelerin başında “yedi kriter” geldiği ifade ediliyor kulislerde. Ancak bu yedi kriterin ne olduğunu, kriteri uygulayanların dışında kimse bilmiyor!
Kararlara imza atanlar, yeri geldiğinde gördükleri tepkileri yumuşatmak amacıyla elde kalan birinci sınıf müdür kadrolarını hatırlatıp “2027 yılı terfi dönemini” işaret ediyor. Sanki, gelecek yıl yedi kriter ortadan kalkacakmış gibi!
Önemli olan, terfi etmesi gereken polis müdürlerinin özlük dosyalarının ne kadar detaylı incelendiği. Geçmişte özellikle FETÖ döneminde geçirilen soruşturmaların içeriği, gerekçesi ile sonuçlarının ne kadar gündeme geldiği meçhul.
Terfi listesini hazırlayan başkanın kaç devresi terfi etti?
Bu arada sorularla küçük bir ipucu vereyim; terfi edenler arasında görevdeki Personel Başkanı Ali Süllü’nün devresi olan kaç polis müdürü var? Bu isimler arasında “sıkıntılı / sakıncalı / sorunlu” polis müdürü var mı?
Bilindiği üzere, süreçte Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan ile İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ön planda gözükse de terfi listelerini hazırlayan birim Personel Başkanlığı. Dolayısıyla Personel Başkanı Süllü’yü ilgilendiren soruların yanıtları önemli.
Birinci sınıfa terfi takvimi ve yaşananlar, teşkilatta çok ciddi sıkıntı oldu, bilmem ilgilileri farkında mı?
İlgililer, “sessiz kalarak, sürecin zaman içinde unutulacağını” sanıyor olabilirler ama polis teşkilatı kendisine özgü ve çok ciddi arka kapı diplomasisi yürüten bir teşkilattır.
Polis memurundan müdürüne kadar yapılan iyilikleri de kötülükleri de unutmaz.
Emniyet kararnamesinin eli kulağında!
Birinci sınıfa terfilerden sonra teşkilatın gerek merkez gerekse taşra kadrolarında yapılacak yeni atamaların eli kulağında.
Çok acil bir durum gelişmediği takdirde bu hafta sonu kararname çıkacak.
Emniyet kulislerinden gelen bilgilere göre, özellikle taşra kadrolarında yapılacak atamalarda “çözüm süreci ve genel seçim dönemi” önemli kriter olacak. Doğu ve Güneydoğu’da -isim vermeyelim- epeyce il emniyet müdürü değişecek. Bu isimlerden birkaçı merkezde görevlendirilecek ancak büyük bölümü maalesef merkeze çekilecek. Yeni terfilerden kimi isimler kararnamede yer alacak.
Ankara ve İstanbul’un dışında batıda ve doğuda bazı büyük kentlerin emniyet müdürlerinin değiştirileceği bilgisi mevcut kulislerde.
Ayrıca, İstihbarat Başkanlığı, Personel Başkanlığı, KOM Başkanlığı, Terörle Mücadele Başkanlığı, Özel Harekât Başkanlığı’nda “sıra dışı durum” olmadıkça bir değişiklik yaşanmayacağı belirtiliyor.
Kararname dengesiyle ilgili farklı değerlendirmeler var. Hangi tarafın baskın olduğu liste açıklanınca netleşecek doğal olarak.
Kimi gruplarca “göreve getirilmesi istenen” emniyet müdürlerinin isimleri farklı mecralarda kamuoyuna yansıyor. Bu isimleri görünce akla “Süleyman Soylu, İçişleri Bakanı mı?” sorusu geliyor!
/././
Başörtüsü sorunu çözüldü!-Umur Talu-
İktidarın “en büyük başörtüsü sorunu” artık bu: “Oyları ve huyları cepte” sanılan kadınların, kızların “muhalif” olması! İnançlarıyla da elbette, ama muhakemeleriyle, “bu böyle olmaz” demeleri; hayatı, dünyayı, ülkeyi iktidar tepesinden veya tepsisinden değil, vicdan ve muhakeme penceresinden görmeleri.
Doğru, bir zamanlar “böyle bir sorun” vardı!
Ders verdiğim fakültelerdeki başörtülü öğrencilerin birden kapı dışına atıldığı dönemler mesela. İstanbul Üniversitesi İletişim’deki üç öğrencimi, kimi derslere alınmasalar dahi, ısrarla sınıfta tutmuş, çekildikleri bir köşeden diğer arkadaşlarının yanına davet etmiştim. Bilgi’de de benzer şeyleri yaşadım. Zaten birçok yazı da yazdım o dönemler.
Silahlı Kuvvetler’de de başörtülü eşlerin, kızların askeri lokallere alınmaması AKP döneminde de uzun süre devam etti. Böyle birçok örnek olay yazdım o zamanlar da. Biri de lise sondaki bir genç kızdı. Yazdıktan bir süre sonra sanırım bu engel kalktı. O öğrenci beni aradı, “Sayenizde hukuk okuyacağım ve insan haklarını savunacağım” dedi ve sanırım öyle de yaptı!
“O sorun” o şekliyle çoktan bitti. Hatta ötesine de açıldı kapılar. Ve derken “öteki kadın öğretmenler hiza verilme” aşamasına da gelindi. Başka örnekleri de biliyorsunuz: Hayata, kıyafete, toplumsal cinsiyet kimliklerine müdahale, hatta savaş!
Fakat iktidarın yeni bir “başörtüsü sorunu” var: AKP’liyken muhalif olan kadınlar, kızlar… Başörtülü muhalifler… AKP’li bile olmadan karşı safa geçen başörtülü gençler!
Eski yıllardakini kullanır, hatta istismar edersin, “zulüm” filan dersin, ki haklı yanları da vardı; bunu ne yapacaksın!
Bu kadınlar, köyden şehre, başörtülü, inançlı, hayata ve esas zulümlere karşı bilinçli… ve başörtüleriyle iktidarın karşısına geçme “cüreti” gösteriyor!
Onlardan biri de Amine Cansu Çelik. Sinem Dedetaş’ın başkan seçildiği Üsküdar Belediyesi’nde onun yardımcısı(ydı.)
Siyasete çok gençken AKP’de başlamış, yükselmişti de. Sonra, artık ne hissetti, ne gördü, neye isyan ettiyse CHP’li (artık Yeni Partili) oldu ve Üsküdar’ın (ve İBB Meclisi’nin) en çalışkan kişilerinden sayıldı.
İşte iktidarın “en büyük başörtüsü sorunu” artık bu. “Oyları ve huyları cepte” sanılan kadınların, kızların “muhalif” olması! İnançlarıyla da elbette, ama muhakemeleriyle, “bu böyle olmaz” demeleri; hayatı, dünyayı, ülkeyi iktidar tepesinden veya tepsisinden değil, vicdan ve muhakeme penceresinden görmeleri.
Bilgi Üniversitesi direnişinde gözaltına alınan kız öğrenci de Boğaziçi Üniversitesi’ne polis müdahalelerinde keman çalan genç kız da böyleydi.
AKP’nin “başörtü sorunu” şu ki, çoğunluk olmasalar dahi, böyle kadınlar, kızlar çoğalıyor. Ya artık oyu orada değil; ya da eğitimiyle, gençliğiyle, hayat deneyimleriyle, inancından vazgeçmeden siyasi tavrını iktidar karşısına konuşlandırıyor.
Çünkü “o eski zulüm” bitti; bin tür başka zulüm sökün etti. Yerlerde sürüklenen başörtülü başörtüsüz köylü kadınlar, aç bırakılan madenci ailelerin kadınları, kızları, katledilen korumasız kadınlar, işyerlerinde ezilen, yanan, kül olan, boğulan “başörtülü-başörtüsüz işçi sınıfı” kadınları… okulları işgal edilen öğrenciler!
Elbette bunun da “cezası” var! Çünkü kökten muhalif zaten belli de, ama bu da bir dalga olabilir tabii. O yüzden “başörtüsüz” Sinem Dedetaş da, onun başörtülü “yoldaşı” Amine Cansu Çelik de içeride. Sadece ceza değil, seçimle kaybettiğin önemli bir belediyeyi daha gasp harekâtı tabii. Aynı belediyede AKP grup başkanı iken “haksızlıklar” yüzünden muhalif olan erkek de içeri alınıyor o yüzden. O yüzden, Amine Cansu, son bir hamleyle, seçim gaspını önlemek için gözaltında iken istifa edip yedek üyenin oyuna yer açıyor.
Bunu en çok AKP’ye oy vermiş, verecek kadınlar, kızlar görebilmeli. Ezberlerini bırakıp vicdana ve muhakemeye sarılarak! Çünkü acılar ve zulüm, yoksulluk ve hayatın şiddeti, elbette kayırdıkları da az değil ama, saldırırken, genellikle başörtülü-başörtüsüz ayrımı yapmıyor.
Bunu atölyelerde yanan kadın işçiler de biliyordu, madenci eşleri de yaşadı; toprakları, zeytin ağaçları, suları kanka holdingler için gasp edilen köylü kadınlar da gördü!
/././
İddia: En az üç bakanın iPhone cihazları, casus yazılımlarla hedef alındı; saldırının arkasında çok çeşitli gruplar olabilir!-Buse Söğütlü-
Söz konusu bakanların, hassas bilgileri korumak amacıyla gelişmiş güvenlik önlemleri bulunan telefonlar kullandığı ve özel olarak şifrelenmiş uygulamalardan yararlandığı belirtildi.https://t24.com.tr/dunya/iddia-en-az-uc-bakanin-iphone-cihazlari-casus-yazilimlarla-hedef-alindi-saldirinin-arkasinda-cok-cesitli-gruplar-olabilir,1346790
***
Okul kantinlerinde yeni dönem başlıyor: ‘Okul Gıdası Logosu’ 14 Eylül’de hayata geçiyor, cips ve çikolata yasak
'Okul Gıdası Logosu' kampanyasıyla uzmanlar tarafından bazı gıdalar yasaklanırken tam buğday ekmeği, taze meyve ve çeşitli yemişler tavsiye edilecek. Milyonlarca öğrencinin merakla beklediği 'Okul Gıdası Logosu' uygulaması 14 Eylül’de başlıyor. 675 ürünün ambalajında yer alacak logoyla, kantinlerde şeker, tuz ve yağ oranı sınırlandırılmış sağlıklı atıştırmalıklar satılacak. Çikolata, cips, enerji içecekleri ve şerbetli tatlıların satışı ise tamamen yasaklandı.https://t24.com.tr/egitim/okul-kantinlerinde-yeni-donem-basliyor-okul-gidasi-logosu-14-eylulde-hayata-geciyor-cips-ve-cikolata-yasak,1346783
***
Mahan Air bağlantısı gerekçe gösterildi: Üç Türk şirketi ABD'nin yaptırım listesinde -Cengiz Anıl Bölükbaş-
Mahan Air, ABD tarafından İran Devrim Muhafızları ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle 2011’den bu yana yaptırım altında tutuluyor. Washington son paketle yalnızca İran’daki havayolu şirketlerini değil, bunların dış ülkelerde kullandığını öne sürdüğü tedarik, lojistik ve aracılık ağlarını da hedef aldı.ABD yönetiminin İran'ın havacılık sektörünü hedef alan yeni yaptırım paketinde Türkiye merkezli üç şirket de yer aldı. ABD Hazine Bakanlığı'na bağlı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC), İzmir merkezli Sky Phoenix Hava Yolları Taşımacılığı Ticaret Ltd. Şti. ile İstanbul merkezli S Sistem Lojistik Hizmetleri AŞ ve Mes Kargo Taşımacılık Turizm ve Dış Ticaret Ltd. Şti.'yi yaptırım listesine ekledi.https://t24.com.tr/ekonomi/mahan-air-baglantisi-gerekce-gosterildi-uc-turk-sirketi-abdnin-yaptirim-listesinde,1346766
Kredi kartlarında otomatik limit artışına son; artık SGK verileri değerlendirilecek
Risk Merkezi ve Sosyal Güvenlik Kurumu'nun verilerinin birleşmesiyle bankalar tarafından yapılan otomatik limit artışları sonlanıyor. Artık kredi kartı için talep edilen limitler, SGK veri tabanındaki gerçek gelir düzeyleri üzerinden belirlenecek.https://t24.com.tr/foto-haber/kredi-kartlarinda-otomatik-limit-artisina-son-artik-sgk-verileri-degerlendirilecek,42549
***
T-24










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder