8 Ekim 2026 Perşembe

KÖŞEBAŞI -8 Ekim 2026-


7 Ekim’den üç yıl sonra -Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet- 

Üç yıl önce Ortadoğu jeopolitiği iskambil kâğıdından yapılmış bir kale gibiydi; taşıyıcı kolonları İsrail-Filistin, İsrail-İran ve Sünni-Şii arasından geçen fay hatları üzerinde duruyordu. Kalenin ağırlık merkezi Filistin halkı unutulmuş gibiydi. Hamas Filistin halkının bu çaresizlik durumunu 7 Ekim saldırısıyla değiştirmeye kalkınca kâğıttan kale hızla yıkılmaya başladı.

Faşist Netanyahu rejimi (önceden haberi olduğu anlaşılan) bu saldırıyı kullanarak Gazze’de bir soykırım, Batı Şeria’da etnik temizlik başlattı; Lübnan’a saldırdı, sonra da Trump rejimini İran’a saldırmaya ikna etti. İran’a yönelik saldırı enerji, hammadde tedarik zincirlerini kırarak dünyada ekonomisini bir finansal kriz, enflasyon ve resesyon ortamına taşıdı. Böylece Ortadoğu jeopolitiği, Kafkasya’dan Kızıldeniz’e, Doğu Afrika’dan Güney Asya’ya, hatta Ukrayna savaşına kadar uzanan bir alana doğru genişledi. Kimi yorumculara göre Ortadoğu’nun geleneksel tanımı artık bu gelişmeleri açıklamaya yetmiyor.

YENİ JEOPOLİTİK

Üç yıl öncesinin kâğıttan kalesi yıkılmaya başlayınca ortaya çok karmaşık, bir o kadar da patlayıcı bir jeopolitik karışım çıktı. İsrail-Yunanistan yakınlaşması; Körfez ülkelerinin İsrail’le ilişkileri; ABD’nin Irak’tan çekilmesi, Hindistan’ın İsrail’le ortaklığına karşın İran ve Rusya ile bağlarını sürdürmesi; Çin’in İran’dan petrol alırken Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini koruması, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan arasındaki Mekke Savunma Anlaşması bu “yeni jeopolitiğin” güvenlik, enerji, ticaret ve teknoloji çıkarları tarafından belirlendiğini, büyük güçler rekabeti ortamında şekillendiğini gösteriyor.

İran savaşının ABD’nin tanımladığı biçimde sonuçlanmaması, Hürmüz’ün kapanması, Husilerin Kızıldeniz’in Babülmendep çıkışını kapatma kapasitesi, Körfez’deki ABD üslerinin, enerji altyapısının saldırıya açık hale gelmesi, ABD’nin caydırıcılığının artık tartışmasız olmadığını gösterdi. Bu yeni jeopolitiğin içinde ABD’nin Ortadoğu’daki askeri kapasitesine duyulan güven sorgulanıyor, bu sorgulama Körfez ülkelerini kendi savunma kapasitelerini geliştirmeye, bölgesel güvenlik seçenekleri aramaya doğru itiyor.

Bu güvensizlik Ortadoğu halklarının algısında da karşılık buluyor. Bir 2026 Pew araştırmasında 36 ülkede ABD’yi güvenilir ortak görenlerin oranı 2022’ye göre belirgin biçimde gerilemiş. Türkiye’de nüfusun yaklaşık beşte dördü ABD’ye olumsuz bakıyormuş.

Yeni jeopolitik içinde, İsrail, Hamas ve Hizbullah’ın askeri kapasitesini büyük ölçüde geriletti; Suriye’de İran’ın etkisinin kırılmasından yararlandı; İran’a karşı bölgesel askeri üstünlüğünü gösterdi. Ancak bu üstünlük İsrail’in uzun dönemli varlığı açısından çok ciddi sorunlar yarattı. Gazze soykırımı, İsrail’in Batı’daki geleneksel diplomatik konumunu sarstı; Netanyahu hükümeti ile Avrupa arasındaki gerilim, İngiltere örneğinde olduğu gibi derinleşti. İsrail’in uluslararası hukuk, Filistin sorunu bağlamında da meşruiyeti ilk kez bu derinlikte sorgulanıyor.

VE TÜRKİYE 

Türkiye, Avrupa ile Asya, Doğu Akdeniz ile Kızıldeniz arasında “bağlayıcı” bir güç olarak “yeni jeopolitiğin” tam merkezinde. Savunma sanayisi, İHA kapasitesi, diplomatik erişimi ve Suriye’den Somali’ye uzanan askeri-siyasi ilişkileri Ankara’ya daha geniş bir hareket alanı açıyor ama yeni çok karmaşık, ekonomik kapasitelerini, rejimin iç dengelerini çok aşan riskler de getiriyor.

Yeni jeopolitik son derecede akışkan ve değişken. İran direniyor, İsrail meşruiyet kaybediyor; ABD’nin caydırıcılığı sorgulanıyor; Çin ekonomik teknolojik hatta diplomatik ağırlığını artırıyor.

Türkiye ise farklı jeopolitik alanları birbirine bağlamaya çalışıyor. Bu konumu onu İsrail ile çatışma olasılığı içine sokuyor. Suudi Arabistan’ın ABD’nin şemsiyesine bütünüyle bağımlı kalmadan kendi güvenlik ağlarını kurma amacıyla Türkiye ve Pakistan’la imzaladığı Mekke İttifakı da Türkiye’ye yeni sorumluluklar, askeri riskler getiriyor: İttifakın 5 Ekim tarihli ikinci toplantısı sonrasında yapılan ortak açıklamaya göre ortak savunma taahhüdü kapsamında Türkiye ve Pakistan askerlerinin “hızlı” şekilde Suudi Arabistan’a intikali gerçekleştirilecek.

Peki, kime karşı ve Türkiye bu yeni jeopolitiğin risklerine hazır mı? Ekonomisiyle, asalak sınıfların talan aracına dönüşmüş devlet kapasitesiyle...

/././

Mekke Antlaşması’nın zor imtihanı - Hediye Levent / Evrensel Gazetesi

Türkiye ve Pakistan Mekke Antlaşması gereği Suudi Arabistan’a askeri destek vereceklerini duyurdular. Haliyle bir kez daha “Türkiye, Yemen’de savaşa mı sürükleniyor?” gibi sorular çerçevesinde tartışmaları alevlendirdi.

Peki Suudi Arabistan neden anlaşmanın iki imzacı ülkesinden destek istedi? Türkiye ve Pakistan Riyad’ın sahadaki askerine mi dönüşecek? Cephenin diğer tarafındaki Husiler ve İran ne yapmaya çalışıyor? Türkiye Husilerin hedefi olur mu, Ankara-Tahran ilişkileri dağılır mı?

Türkiye’yi en çok ilgilendiren sorudan başlayacak olursak mevcut duruma göre;

-Türkiye’nin ve Pakistan’ın Yemen’e müdahale etmesi hâlâ çok uzak bir olasılık.

-Her iki ülke de Suudi Arabistan’ın stratejik komplekslerinin ve petrol tesislerinin savunmasının güçlendirilmesi çerçevesinde destek sağlayacak.

-Türkiye’nin radar, hava savunma sistemi, İHA, stratejik noktaların izlenmesini sağlayacak teknik altyapı gibi destekler vermesi beklenirken Pakistan’ın eğitim ve asker sağlamanın yanı sıra Suudi Arabistan’ın kara savunmasına katkıda bulunması bekleniyor.

-Hem Türkiye hem de Pakistan Yemen’de devam eden savaşa dahil olma niyetinde görünmüyor. Keza her iki ülke de İran ile ilişkilerini korumak istiyor. Sonuçta Türkiye ve Pakistan, Yemen’deki savaşa dahil olursa İran’ın da açıktan dahil olması ya da üç ülkenin farklı cephelerde hesaplaşması riski ortaya çıkabilir.

Elbette bu noktada bir başka soru daha ortaya çıkıyor; İran ile ilişkilerini korumaya çalışan Türkiye ve Pakistan, Suudi Arabistan savunmasını güçlendirmek için bile olsa neden sürece dahil olmaya karar verdi?

Aslında Yemen savaşı alevlendiğinden beri sürece dahil olma konusunda temkinli olan sadece Türkiye ve Pakistan değil. Suudi Arabistan bölge ülkeleri başta olmak üzere uluslararası platformu sürece dahil olmaya, Bab El Mendeb Boğazı’nın dünya enerji piyasası ve tedarik zinciri için önemine dikkat çekerek Husilere karşı hareketlendirmeye çalışıyor bir süredir. Suudi Arabistan özetle “Bab El Mendeb krizi sadece benim sorunum değil. Bu boğazdan geçen gemilerin taşıdıkları yükün satıcıları da alıcıları da sorumlu” şeklinde özetlenebilecek söylemlerle diplomatik trafiğine devam ediyor. Ancak nükleer silah tehdidinden çok daha etkili olan Hürmüz ve Bab El Mendeb Boğazlarını kapatma tehdidi iki tarafı keskin bıçak. Bu kart, İran’ın ve Yemen’deki Husilerin elini güçlendirse de kış kapıdayken enerji piyasalarındaki dengesizlik ve tedarik hattındaki belirsizlik İran savaşına ve Yemen’e müdahaleye katılmak istemeyen ülkeleri de yavaş yavaş pozisyon olmaya zorlamaya başladı.

İran destekli olsa da kendi ajandaları çerçevesinde hareket eden Husiler, Yemen’de yeni bir hükümet dahil düzenin kurulacağını biliyor ve yeni yapılanma müzakereleri başlamadan önce ellerini mümkün olduğunca kuvvetlendirmeye çalışıyor. Suudi Arabistan destekli koalisyon güçlerinin zayıflığı ile sahada hızla ilerleyen Husiler ile masaya oturmak istemeyen Riyad, mevcut şartlarda başlayacak müzakerelerin tamamen Husilerin lehine olacağının farkında. Diğer taraftan Hürmüz ve Bab El Mendeb Boğazlarının dünya enerji ihtiyacının yüzde 30’undan fazlasını sağladığı göz önüne alındığında Husilerin, “Suudi Arabistan ve İsrail dışında hiçbir ülkeye tehdit değiliz” garantileri pek etkili olamıyor. Sonuçta Suudi Arabistan petrolünün alıcısı bütün ülkeler Husilerin bu politikasından olumsuz etkileniyor. Ayrıca Suudi Arabistan’ın kuzeyde Irak’taki İran destekli birkaç silahlı grubun petrol tesislerine yönelik saldırıları güneyde Yemen’den artarak devam eden saldırıları petrol alıcısı ülkeleri Riyad’dan çok daha fazla korkutuyor. Bu duruma ek olarak son günlerde Husilerin ağır silahlarını ve güçlerini Suudi Arabistan sınırına yığmaya başladıklarına dair haberler petrol transferinin yanı sıra üretiminin de tehdit altında olduğu şeklindeki inancı iyice pekiştirdi. İran’ın ve Husilerin Suudi Arabistan üzerindeki baskısı, Riyad’a uluslararası desteği artıran bir politikaya dönüşmeye başladı. Bu çerçevede İngiltere ve Fransa Riyad’a hava ve deniz savunmasında destek vereceğini duyurmuştu.

Bab El Mendeb’deki gemi trafiğinin neredeyse yüzde 70 azaldığı bugünlerde savunma kapasitesini artıran Suudi Arabistan epeyce rahatlayacak gibi görünüyor.

Türkiye ve Pakistan, iş birliklerini Riyad’ın savunması ile sınırlı tutsalar da savunma yükü hafifleyen Suudi Arabistan’ın Yemen’de desteklediği taraflara ayırdığı silah, finans, eğitim gibi ihtiyaçlara daha fazla odaklanabilir. Ki, kısa süre önce Suudi Arabistan’ın dikkat çekici silah desteği sayesinde toparlanan Yemen’deki koalisyon güçleri başkent Sana’yı Husilerden almak üzere saldırılar başlattı. Suudi Arabistan’ın Husilerin silah ve füze depoları gibi savaşın seyrini değiştirebilecek stratejik noktalarına yönelik hava saldırıları yaparak dahil olduğu savaş sahada bütün şiddeti ile sürüyor.

Aslında hem Mekke Antlaşması’nın hem de Türkiye’nin bu antlaşmaya dahil olmasını sağlayan savunma sanayi gücünün ilk ciddi sınavı ile karşı karşıya olduğu söylenebilir.

Türkiye’nin ürettiği savunma ve saldırı sistemleri, silahları sahada görünür olacak ve özellikle stratejik tesislere/noktalara yönelik saldırılara karşı etkisi herkes tarafından takip edilebilecek. Bu durum Türkiye’ye Suudi Arabistan’ı ürettiği silahları uygulamalı olarak gösterdiği bir ‘showroom’a dönüştürürken aynı zamanda test ve veri toplama imkanı da sağlayacak. Ancak diğer taraftan küçük başarısızlıklar bile Türkiye’nin bir süredir diplomasinin bir parçası haline getirdiği savunma sanayisinin yeterliliğinin sorgulanmasının önünü açacak gibi görünüyor.

Mekke Antlaşması bölgede yeni ittifakların yükseldiği ve bölgenin ekonomik ilişkiler ağı çerçevesinde yeniden yapılandırıldığı bir dönemde yapılmıştı. Türkiye’nin ve Pakistan’ın Riyad’a destek verme kararı da ABD-İran müzakerelerinin uzadıkça uzadığı, İsrail’in Netanyahu’suz bir döneme hazırlandığı, bölgedeki gerilimin Afrika’ya ve hatta Kuzey Afrika’ya yayıldığı bir dönemde verildi. Bu nedenle Türkiye ve Pakistan, Yemen iç savaşına katılmasa da Mekke Antlaşması bölgedeki yeni şartları ve ittifakları şekillendiren bir faktör olacak muhtemelen. Bu nedenle hem antlaşmanın hem de Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan iş birliğinin sert denemelere sınanması beklenebilir. Elbette Türkiye’nin Yemen gibi coğrafyalarda iç savaşlara çekilmemek için oldukça dikkatli politika yürütmesi ve aynı zamanda yüzlerce km ortak sınırı olan İran ile ilişkilerini de neredeyse bıçak sırtında ama dengede tutması gerekebilir.

/././

AKP’ye Ortadoğu’da yeni görev -Mehmet Ali Güller/ Cumhuriyet- 

Mekke İttifakı’ndan Suudi Arabistan’a “askeri destek” kararı çıkmasını ilk kutlayan kişinin ABD’li Senatör Joe Wilson olması bile yeterince uyarıcı olmalı. Wilson, kararın hemen ardından yaptığı açıklamada iki kritik mesaj verdi: 

1) “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım.”

2) “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”

TRUMP’IN MEKKE İTTİFAKI’NDAN BEKLENTİSİ 

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, Cumhuriyetçi Senatör Wilson, daha ilk günden “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutlamıştı.

Wilson ve benzerlerine göre Mekke İttifakı, “ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası. Nitekim Trump’ın Mekke İttifakı’na destek açıklamasında da bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor. Bahsi geçen üç ülkenin büyük liderliklerini tebrik ediyorum. Bu, büyük, cesur ve önemli bir ilk adım. Vay canına.”

ABD’NİN SUUDİLERİ KORUMA GÖREVİ TÜRKİYE’YE 

Trump’ın açıklamasındaki anahtar cümle şu: “Nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.”

Trump yönetiminin hazırladığı Donroe Doktrini’nin müttefiklerle ilgili kısmı tam da buydu. ABD Batı Yarımküre’ye egemen olmayı önüne hedef koyarken Avrupa ve Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine paylaştıracaktı. ABD’li yetkililer bunu “yük paylaştırma stratejisi” olarak yorumluyorlar.

İşte Trump’ın “Nihayet kendilerini savunacaklar” derken kastettiği bu: ABD’nin Suudi Arabistan’ı savunma işini fiilen Türkiye ve Pakistan üstlenmiş oluyor!

MEKKE İTTİFAKI İSRAİL’LE AYNI CEPHEDE 

Başından beri Mekke İttifakı’nın ikili yönüne işaret ediyoruz: ABD’nin güvenlik mimarisine alternatif olabildiği ölçüde olumlu ama ABD’nin yük paylaştırma stratejisiyle uyumlu olarak onu tamamlayan nitelikte İran’a karşı pozisyon aldığı ölçüde olumsuzdur.

Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı, “ABD’yle ittifaklarını tamamlar” nitelikte yorumlamaları, ikinci olasılığın güçlü olduğunu gösteriyordu. Artık Yemen’de Husilere karşı Suudi Arabistan’a askeri destek kararı alarak, ağırlığı tümden terazinin ikinci kefesine koyduklarını ortaya koymuş oldular.

Yemen’de Ensarullah Hareketi’ne (Husilere) karşı pozisyon almak, fiilen Ortadoğu’da da İran’a karşı konumlanmak demektir. Daha önemlisi, Husilere ve İran’a karşı konumlanmak, ABD ve İsrail ile aynı cephede olmak demektir.

ABD’NİN HEDEFİ: ORTADOĞU NATO’SU 

Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı ABD’yle ittifakın bütünleyeni olarak değerlendirmeleri ile Trump’ın işaret ettiği gibi “ABD’nin Suudileri koruma görevinin Mekke İttifakı’nca yüklenilmesi” toplandığında, Wilson’un temenni ettiği asıl hedef ortaya çıkıyor: “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”

Peki iktidar bu görevi neden üstleniyor? Yemen’de Suudileri desteklemenin Türkiye’nin ulusal çıkarıyla ilgisi ne? Mesele bu adımın salt Körfez sermayesini çekebilmeyi kolaylaştırması mı, ya da AKP’nin “askeri sanayi”ye dayalı ekonomi modeliyle uyumu mu, yoksa ABD’nin işlerini üstlenerek Ortadoğu’da yine “neo-Osmanlıcı liderlik” hedeflemek mi?

Üçünün toplamı olduğu anlaşılıyor zira her biri diğerini kolaylaştırıyor ve bütünlüyor. Sorun şu ki ve 24 yılda birkaç kez görüldü ki bu tür hamleler, stratejik düzlemde ciddi sorunlar doğuruyor ve geri dönüşü ağır maliyet yaratıyor.

/././

Son CHP’li belediye kalana kadar! -Mehmet Tezkan / halkTV-

İktidar kararlı. Yerel yönetimlerde CHP/Yeni Parti ağırlığını bitirmek istiyor. Bence hedefi bununla sınırlı değil, çok daha büyük…Cumhurbaşkanı Erdoğan TBMM’nin açılış konuşmasında amaçlarını, hedeflerini anlattı. Dedi ki; “mutabakat içinde rekabeti esas alan yeni siyaseti Türkiye’ye hakim kılacağız.”Hakim kılma işine belediyelerden başladılar. Gözaltılar, tutuklamalar, transferler yeni...https://halktv.com.tr/makale/son-chpli-belediye-kalana-kadar-1060188

/././

Aklın, bilginin ve insan haysiyetinin izinde iki Cumhuriyet kadını -Zeynep Altıok Akatlı/Birgün-

Ekim’in ilk günleri bu yıl iki büyük kaybı yan yana getirdi. İoanna Kuçuradi’yi 2 Ekim’de kaybettik; 6 Ekim’de, Bahriye Üçok’un katledilişinin yıldönümüydü. İki kadın, iki ayrı hayat, iki ayrı mücadele. Birini çocukluğumdan beri tanıdım; ötekinin hayatını, kitaplarını ve kamusal mücadelesini yıllardır saygıyla izledim. Onları aynılaştırmadan, Cumhuriyet’in açtığı düşünce ve kamusal sorumluluk alanlarında bıraktıkları izleri birlikte anmak istiyorum.

İoanna Kuçuradi benim için önce annemin yakın dostlarından biriydi. İlkokula başladığım yıllarda okul kapandıktan sonra günlerimi annemle Hacettepe’de geçirirdim. Annemin odasında kitap okumaktan sıkılınca Felsefe Bölümü’nün uzun, aydınlık koridorunda Oruç ve Zeynep Aruoba’ya, Kurtuluş Dinçer’e uğrar, en çok da Bilge Karasu’nun odasında vakit geçirirdim. İoanna’nın odası koridorun diğer ucundaydı. Kapının hemen önünde neredeyse boyu boyuma eş kocaman beyaz bir Nietzsche büstünü o yıllarda kalın ve görkemli bıyıklarıyla ben Oruç Aruoba zannederdim çocuk aklımla. Nietzsche o odaya girenleri karşılayan heybetli bir ev sahibi gibiydi.

İoanna’yı özenle toplanmış saçları, mavi gözleriyle duru ve zarif hâliyle, göz alıcı güzelliğiyle hatırlıyorum. Bahriye Üçok’la böyle bir kişisel yakınlığım olmadı; onu düşünceleri ve kamusal mücadelesi üzerinden tanıdım. Üçok, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Ortaçağ Türk ve İslam tarihi eğitiminin ardından önce öğretmenken, daha sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde akademik çalışmalarını sürdürürken ilahiyat alanında kadınların önünü açan akademik varlığı ve laiklik üzerine sözünü sakınmayan kamusal tutumuyla kendi döneminin sınırlarını zorlayan net bir aydındı. Senatör ve milletvekili olarak siyaset içinde de sorumluluk üstlendi.

Bu iki hayatın kesiştiği yer, doğrudan aynı düşünceleri savunmaları ya da aynı yolu izlemeleri değil. İoanna, felsefe, etik ve insan hakları alanında insanı ve insan haysiyetini merkeze alan bir düşünce dünyası kurdu. Bahriye Üçok, İslam tarihini bilgiyle ele aldı; dinin ve tarihin siyasal amaçlarla çarpıtılmasına karşı, laikliği ve Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık vaadini savundu. Biri felsefenin kavramlarıyla, diğeri tarih ve ilahiyat bilgisiyle kamusal hayata katıldı. Her ikisi de kadınların bilgi üreten, öğreten, söz söyleyen ve karar süreçlerinde yer alan kişiler olma hakkını hayatlarıyla görünür kıldı. Her ikisi de nice aydınlık dimağ yetiştirdi.

Bahriye Üçok’un mücadelesi ölüm tehditleriyle kuşatıldı. 6 Ekim 1990’da evine gönderilen bombalı paketle öldürüldü. Bu cinayet, laiklik üzerine konuşma, dinî tarihsel bilgiyle inceleme ve kamusal alanda itiraz etme hakkına yönelikti. Aradan geçen yıllar, onun sözünü ve emeğini susturmadı. Üçok’u bugün de yalnızca faili bilinçli olarak hâlâ meçhul bırakılmış o meşum cinayetle değil, araştırmalarıyla, dersleriyle ve laiklik konusunda üstlendiği sorumlulukla anmak gerekiyor.

İoanna’nın yaşamı ve mücadelesi başka bir biçimde ilerledi. Henüz gencecik bir kızken ayrımcılığın dehşetini yaşadı. 6-7 Eylül olaylarında babasının eczanesine saldırıldığında babasının eve sağ döndüğüne sevinecek ortam yoktu.

İoanna’nın yitimiyle birçok olumlu paylaşım yanında sorgucular da devreye girdiler. Kimi konformistlikle, kimi “barikatta” göremeyişiyle dile getirdi. Kimi abartılmış saygıyı hak etmeyişinden dem vurdu. Eleştiriler arasında kimi konuda benim de kendisiyle kısmi görüş ayrılığım olmasına rağmen mesnetli eleştiri için de ölüm acısının, yas tutana saygının ve en başta insan olmanın koşullarını ararım. Eleştiri hattının yanında yaşamsal varlık ve tutarlılık ararım. Nitekim YÖK döneminde akademide kalmayı tercih etmekle ihbarcılık arasındaki çizgiyi ancak bir sayfa olsun İoanna Kuçuradi okumamış, onun derslerinde anlattıklarından ve yaşam felsefesinden bihaber olanlar koyamazlar. O dönem annemle fikir ayrılığına düştüler. Annemin akademiden istifa ettiği dönemde de yürüttükleri dostluk yıllara yayıldı. Eleştiri, yargı ve infaz arasındaki fark düşünce, sağduyu ve birikimde saklıdır.

Orhan Gazi Ertekin’in paylaşımını gördüğümde “hiçbir hesaplaşması, gerilimi, derdi olmayan bir taşra felsefe öğretmeni” tanımı ve “Okullarda felsefe öğretsek 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur” sözünü alaya alması “kültürel iktidarını kuramamış” olanları hak ve özgürlük savunusunda görebilen yaklaşımını bir kez daha açıklar nitelikte oldu benim için. Oysa sözün kaynağı ve bağlamı ortada: Kuçuradi, öğretmenlerin yetiştirilmesi koşuluyla üniversite öncesi eğitimde felsefeye yer verilmesini, dört dersin düşünme ve değerlendirme becerilerini geliştirebileceğini savunuyordu. Şüphesiz önünden ve ardından koparılmış bu cümleyle Türkiye’nin bir anda Finlandiya standartlarına erişeceğini vaat etmiyor; eğitimin niteliğini dönüştürecek uzun soluklu bir çalışmanın önemini işaret ediyordu. Bir düşünceyi eleştirmek elbette mümkün. Ancak popüler sosyal medya vecizelerini bilgi olarak kabul etmemek için de felsefenin soru soran tedrisatının hakkını vermek gerekli. Bu kolaycılıkla bir söze indirgenen koca bir yaşam birikimini ölümün ardından keyifle dalga konusuna dönüştürmek ise gözümde işaret edilen tehlikeli kültür kaybı ve yozlaşmanın üstelik kötücül bir tezahürü. Doğru anlamaya çalışmak, kendi fikrine hayranlıktan öte bir kavrayış peşine düşmek de düşünsel sorumluluğun parçası. Düşüncesini İoanna’nın devlet takibiyle hiç karşılaşmamış olduğu savıyla doğrulamak da onun kimliğinden, biyografisinden bile habersizliğe işaret eder. Cumhuriyet’in kurumları içinden insan haklarını savunmayı görev bilmiş Kuçuradi’yi, o kurumlarla temas ettiği için bugün mahkûm etmek ne kadar kolay; peki o kurumların demokratikleşme adına tasfiyesine destek verenlerin, tasfiyenin sonunda ortaya çıkan yeni otoriter kurumsallaşma karşısındaki tarihsel sorumluluğunu nasıl değerlendireceğiz?

1974’te Kuçuradi öncülüğünde Türkiye Felsefe Kurumu’nun kuruluş çalışmaları başladığında, aralarında annem Füsun Akatlı’nın, Nusret Hızır’ın ve Takiyettin Mengüşoğlu’nun, Oruç ve Zeynep Aruoba’nın, Suat Sinanoğlu’nun ve Cemal Yıldırım’ın bulunduğu bu çevre, felsefi bilgiyi üniversitenin dışına taşıma çabasındaydı. Babam Metin Altıok da kuruluş sürecini destekleyenler arasındaydı; kurumun naif logosunu o tasarlamıştı. İoanna’nın yıllar boyunca sürdürdüğü öğretmenlik ve kurum çalışması, düşünmenin yalnızca uzmanların işi olmadığını, toplumun ortak ihtiyacı olduğunu anlatıyordu. Şimdi dönüp baktığımda “Türkçe ile felsefe yapamazsınız. Ya Osmanlıca ya İngilizce kullanmanız lazım” sözleriyle bilimden ve kültürden uzak gerici anlayışın ilk fişeğini ateşleyenlerin felsefeyi orta eğitim müfredatından çıkartarak derinleştirdiği kopuşun bugün içinde bulunduğumuz karanlıkla bağını ve süreci acıyla ve çok daha iyi kavrıyorum. Bugün kültürel bir iktidar için önce kültür, kavrayış ve birikim gerektiğini göremeyen, felsefenin her sorun için çok yönlü düşünceyle çözüm aradığını, hiçbir soru, sorun veya kişiyi dışarıda bırakmayacak şekilde incelikle maddi ve manevi gelişme sağladığını bilmeyenlerin hoyratlığına, kabalığına ve zorbalığına rağmen düşüncenin limanında soluk alabiliyor, direnebiliyoruz.

Onun insan hakları savunuculuğunun nasıl bir yerde durduğunu Musa Kaya’nın cezaevinden aktardığı bir anı çok yalın biçimde gösteriyor. 1990’larda Erzurum Cezaevi’nde işkencelerin durdurulması talebiyle ölüm orucunda olan tutsaklar çıplak hücrelerde tutulurken gelen insan hakları heyetindeki tutumu ve insanlığıyla belleğinde nasıl bir iz bıraktığını Musa Kaya, bir işkence filminin hazırlığında aldığı ölüm haberinin ardından anlatmış.

İoanna’nın heyette bulunması, insan haysiyetinin ihlal edildiği yerde gören, soran ve müdahale eden olması da bir mücadele biçimidir. Hak ihlallerini kalıcı, koruyucu evrensel kriterlere taşımak için akademik çaba, sonuç alıcı eylem için elini taş altına koyma halinin ta kendisidir. Bahriye Üçok’un kürsüde, Meclis’te ve kamusal tartışmalarda yürüttüğü mücadele de öyle. İki kadının eylem alanları farklıydı; ikisi de bilgiyi ve sözü insanın yaşamını korumak için kullandı.

Bu iki kadının yaşamı, kadınların kamusal alanda söz sahibi olma çabasının her zaman kolay karşılanmadığı bir ülkede, kadınların daimi ikinci sınıf vatandaş ya da öteki olduğu bir toplumda çok önemli. Bahriye Üçok tehdit edildi ve katledildi. İoanna’nın adı, kökeni ve düşünceleri de zaman zaman kendi sözünü tartışmak yerine onu kimliğine indirgemek isteyenlerin hedefi oldu. İnsan hakları savunusunda akademik ve uluslararası temsili küçümsenerek bilgisizce hak ihlalleri için sözü, emeği sorgulandı. Elbette tam da onun isteyeceği ve öğrettiği yerden her adımının doğru olmadığını bilerek eksik bulabilir, eleştirebiliriz ama bu eleştirilerimizi düşünsel bir temelden ziyade cehaletle, kibirle hele ölümden sonra mutlaka bir beyanda bulunma ve önemsenme güdüsüyle yaparsak gülünç duruma düşeriz.

Benim için İoanna, bir filozof olmanın ötesinde, annemin ve ailemin dünyasında yeri olan, çocukluğumun Ankara’sından bugüne taşıdığım bir yakınım, akıl ve insanlık pusulam. Bahriye Üçok ise Cumhuriyet’in eğitim ve düşünce alanında açtığı imkânları büyüten, dinî ve tarihî bilgiyle ele almanın önemini savunan, hayatını kamusal sorumluluktan ayırmayan bir örnek aydın kadın. Birini anılarımda, ötekini kamusal hafızamızda taşıyorum. İkisini yan yana getiren şey, aklı, bilgiyi, eğitimi ve insan onurunu savunma ısrarları.

Cumhuriyet, kadınlara yalnızca yeni haklar tanıyan bir hukuk düzeni değildi, onların bilginin üreticisi ve kamusal hayatın öznesi olabileceği bir ufuk açtı. Bu ufuk her dönemde genişletilmek ve yeni kuşaklara aktarılmak zorunda. İoanna Kuçuradi ve Bahriye Üçok’un hayatları, bu çabanın iki ayrı tanıklığı. Onları aynı tarihlerde birlikte anmak, farklılıklarını örtmek değil; Cumhuriyet’in düşünce, laiklik, eşitlik ve insan haysiyeti adına biriktirdiği değeri birlikte görebilmek anlamına geliyor benim için.

Yıldızları hep parlak kalacak, ışıtmayı sürdürecek.

/././

Zeynep Oral tarihi!-Nazım Alpman/Birgün- 

Tarih kitapları dönemlerine göre, ülkelerine göre veya devletlerine göre sınıflandırılır. Rönesans dönemi, Çarlık Rusya’sı, Cumhuriyet Tarihi gibi… Bir de yazarlarına göre isimlendirilen tarih kitapları vardır. Heredot Tarihi, Taberi Tarihi, İbn Batuta Tarihi hemen akla gelenler arasındadır. Strabon’un Coğrafya kitabı ile Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi de yazarları adlarıyla anılan tarih kitapları olarak kabul ediliyor.

Bu kadar tarihi bilgiyi özetlememin nedeni Zeynep Oral’ın “80 Yaşım Merhaba” adlı son kitabıdır. Adından yola çıkarak bir otobiyografi bekleyen okur daha kitabın başında farklı bir metinle karşılaşıyor. Sayfaları çevirdikçe anlıyorsunuz ki, katiyen Zeynep Oral’ın hayatı değil bu…

Bu kitap, Türkiye Cumhuriyeti’nin son çeyrek yüzyılını kanlı canlı yaşayan herkesin “makûs tarihini” anlatıyor! Yani Türkiye’nin AKP’li yıllarını…

Zeynep Oral öncelikle çok iyi bir gazetecidir. Abdi İpekçi’nin yakın çalışma arkadaşıdır. O yüzden en ince detaylarına kadar her şeyi okur, araştırır, izler, gözlemler, kontrol eder ancak ondan sonra kaleme alır.

“80 Yaşım Merhaba” Türkiye’nin sonraki yıllarına yazılmış bir kitap. Zaten Zeynep de eserini torunları Lara, Yuna, Aslan, Maya, Tara, Noah ve Emma’ya ithaf etmiş.

Ülkeye “gerçek demokrasiyi getireceğiz” vaadiyle iktidara gelen AKP için kendileri ve destekçileri şöyle diyorlardı:

-Avrupa’da Hıristiyan demokratlar var, bizde de Müslüman demokrat bir partinin faaliyet göstermesinde ne sakınca olabilir ki?

Ayrıca kimsenin yaşam tarzına karışmayacaklarını da beyan ediyorlardı.

Bu ılıman iklim yavaş yavaş değişirken Zeynep Oral hepsini not ediyordu:

*Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum.

*Çalışan kadın fuhuşa destek oluyor.

*Ankara’da polis panzerine tırmanan bir tane kız mıdır kadın mıdır bilemem…

*En az üç çocuk… Bazıları diyor iki yeter. Sakın ha bu bir tuzaktır…

Bunlar “siyasetçi” vaazları… Bir de dini ulemalar var:

*Kocası için süslenmeyen kadın erkeğin reisliğine itaat etmeyen kadın dövülebilir.

*Çok eşlilik iyidir. Huysuz karısı olan erkek kadını boşayıp onu başka bir erkeğe bela etmek yerine ikinci eşi alarak ilkini dize getirirse daha iyi olmaz mı?

Bunlar Diyanet İşleri Başkanlığında görev yapan Hasan Çalışkan’ın “Evlilik ve Aile Hayatı” adlı kitabından alınmış birkaç satırmış. Kitap AKP’li belediyelerde kıyılan nikahlarda evlenen çiftlere hediye ediliyormuş. Ayrıca bu önemli eser(!) Meclis Kütüphanesinde de bunuyormuş. Mişli geçmiş zamanla yazıyorum, çünkü Zeynep’in kitabını okuyan pek çoğumuz bu detayları bilmiyoruz.Sanki Taliban rejimi altında yönetilen bir başka ülkedeymişiz gibi görülebilir. Peki Afganistan’dan ne kadar uzağız? Zeynep Oral sekseninci yaşından yolladığı selamda bunun da bir belgesini kitabına koymuş:

“Kadın bedeni üzerinden yapılan bu çağdışı söylemler kadına yönelik şiddetin artmasına neden oluyor. Ancak benim içime en çok dokunan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Taliban düşüncesi ve Taliban inancıyla bizim ters düşen bir yanımız yoktur’ demesiydi.”

Kitabın ağırlığını adalet adına yapılanlar oluşturuyor. Zeynep, Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen hapishanelerde tutsak edilenlerin durumunu ironik bir bakışla şöyle dile getiriyor:

“Ah be dostlarım… Keşke şöyle ABD Başkanı Donalt Trump gibi bir tanıdığınız olsaydı da bir telefonla, hani şu asla hapisten çıkarmayız denilen rahip Bronson gibi sizler de evinize dönebilseydiniz demek geçiyor içimden!”

Kitap hepimizin yaşadıklarını anlatıyor. Ama çok uzun sürede azar azar “tattırdıklarını” topluca bir arada görünce ister istemez ürperiyorsunuz:

-Vay biz nereden nereye gelmişiz?

Başa dönüyorum. Bu kitap ancak ansiklopedik çalışma yapan deneyimli bir araştırma ekibinin yıllarca uğraşarak ortaya çıkarabileceği nitelikte zengin birikim oluşturuyor. Gelecek kuşaklar için -elbette- yazarının markalaşmış imzasıyla:

-Zeynep Oral Tarihi!

/././

Bitmeyen kriz, derinleşen çöküş -Erkan Aydoğanoğlu/ Evrensel-

Ekonomi yönetiminin dilinden düşmediği “büyüme hedefleri”, “geçici dalgalanma” veya fon krizi gibi durumlarda söylediği “her şey kontrol altında” gibi teknik masallar, sokaktaki gerçekliğin üzerini örtmeye yetmiyor. Çünkü kriz, kâğıt üzerindeki rakamlarda değil; her geçen gün mutfağı küçülen, cebi boşaltılan ve geleceği çalınan milyonlarca emekçinin hayatında yaşanıyor. Sermaye sahipleri için krizleri fırsata çevirmek ne kadar kolaysa, emeğiyle geçinenler için bu bitmeyen çöküşten sıyrılmak o kadar imkânsız hale geliyor.

TÜİK’in her ay açıkladığı enflasyon verileri, sokaktaki gerçeklik tam aksini gösterse de, enflasyonda sanki düzenli bir düşüş varmış algısı yaratmaya çalışıyor. Son olarak açıklanan Eylül ayı %1,84’lük enflasyon oranı da bu sanal tablonun son halkası oldu. Ancak masa başında kurgulanan bu oranlar, pazarda ve markette uçuşan fiyatları gizlemeye yetmiyor. Çünkü mutfaktaki çöküş TÜİK tablolarından değil, pazardaki boş filelerden ölçülüyor.

TÜİK verilerinden yola çıkarak bakacak olursak asgari ücret yıl başından bu yana resmi olarak yüzde 20 eridi. Dört kişilik bir ailenin sadece açlık sınırını aşabilmesi için bile en az iki kişinin çalışması gerekiyor. Yoksulluk sınırı ise artık geniş kitleler için yanına dahi yaklaşılamaz bir hayale dönüşmüş durumda.

Çöküşü derinleştiren bir diğer etken, sadece asgari ücretlilerin değil, daha yüksek ücretle çalışan nitelikli kesimin de gelirlerinin hızla gerilemesi. Ortalama ücret ile asgari ücret arasındaki makas kapandıkça tüm toplum ucuz iş gücü havuzunda buluşuyor. Patronlar emeği ucuzlatarak kendini kurtarırken, hükümet ise uyguladığı vergi rejimiyle faturayı tamamen emekçinin sırtına yüklüyor.

Yıllardır ağır koşullarda hayatta kalmaya çalışan işçi ve emekçilerin yaşam stratejisi zorunlu olarak borçlanmaya dayalı hale geldi. Maaş günü geldiğinde kapatılan kredi kartı borçları, ertesi gün temel ihtiyaçlar için yeniden açılıyor. Ülke çapında dayatılan bu “borçla yaşama modeli” sayesinde bankalar rekor faiz gelirleriyle kârlarına kâr katarken, halk geleceğini ipotek altına alıyor. Geçim krizi, sadece bugünü değil, yarını da esir alan bir çöküşe dönüşmeye başladı.

Sürekli eriyen alım gücü; üç kuruşluk birikimini enflasyona karşı korumak isteyen ücretlileri sistemin kurduğu finansal tuzakların kucağına itiyor. Son dönemde patlak veren fon skandalları, derinleşen bu çöküşün en çarpıcı özeti. Dişinden tırnağından arttırdığı üç kuruşunu erimeden koruma telaşıyla yüksek getirili fonlara yatıran mağdur ücretliler; sistemin denetimsizliği ve çürümüşlüğü yüzünden elindekinden de oldu. Tamamına yakını hükümetle iş tutan sermaye sahipleri ihaleler, teşvikler ve silinen vergi borçlarıyla koruma altındayken; emekçi hem pazarda hem de finansal sistemde soyulmaya devam ediyor.

Sermaye açısından bakıldığında elbette bir krizden söz etmek mümkün değil. Kriz onlar için daha fazla sömürü, daha düşük maliyet ve daha yüksek kâr demek. Bu nedenle “kriz” kavramı net bir sınıfsal ayrımı açığa çıkarıyor. Yaşananlar emekçiler için derinleşen bir çöküş, sermaye içinse iştahla büyütülen yeni bir kazanç fırsatı anlamına geliyor.

Türkiye ekonomisinin son yıllarda yaşadığı tabloyu geçici bir ekonomik dalgalanma değil; bilinçli bir tercih, sınıfsal ve siyasal bir yönelim olarak okumak gerekiyor. Emeği değersizleştiren, örgütlülüğü baskılayan ve sermayeyi koruyan bu sistemde, emekçinin krizi aslında rejimin kendi istikrarı haline gelmiş durumda.

Halkın ekmeğinin küçülmediği, hiçbir çocuğun okula karnı aç gitmediği, herkesin güvenceli bir işe ve insanca yaşayacak ücrete kavuştuğu ve yarına umutla baktığı bir ülke için mücadele etmedikçe, yaşanan kriz de derinleşen çöküş de son bulmayacak.

/././

(Derleyen: mstfkrc)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ekim 2026-

Kemalistler ve biz -Mesut Odman-  Var oldukları kuşkusuz. Ama, keşke biraz daha çok olsalardı! O zaman işimiz kolaylaşırdı. Tekrar etmekten ...