9 Ekim 2026 Cuma

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ekim 2026-


Kemalistler ve biz -Mesut Odman- 

Var oldukları kuşkusuz. Ama, keşke biraz daha çok olsalardı! O zaman işimiz kolaylaşırdı.

Tekrar etmekten genellikle zarar gelmez. Doğrudur, gelmez; ama bir koşulla: Tekrar edilen, yanlış olmayacak. Yanlışlar tekrarlanırsa, zararın en büyüğü gelir. Öğrenmenin vazgeçilmezlerinden biri tekrar olduğuna göre, yanlışlar öğrenilmiş olur, o yüzden.

Burada sözünü edeceğimiz, Kemalizm ve Kemalistler ile ilgili olarak yaptığımız ve yapmakta olduğumuz tekrarlardan bazıları. Kullanılan “biz” öznesi ise kendilerine komünist, sosyalist, devrimci adlandırmalarını yakıştıranların nitelik ve nicelik olarak kayda değer sayılabilecek olanlarını kapsıyor.

Bütün siyasal mücadelemiz boyunca Kemalistlerden farklı olduğumuzu anlatmak için epeyce çaba ve zaman harcadık. Böyle derken, bundan başka bir şey yapmadık değil, yaptıklarımız içinde bu her zaman belli bir yer tuttu, demek istiyorum elbette. Doğal olarak da bu farklılığı kanıtladık; hatta, kanıtlayışımızın üstünden çok zaman geçti. Doğal olarak deyişim, bir özsaygının ürünü. Öyle ya, kırk yıl uğraşıp da hiçbir iş becerememek gibi bir durumu kendimize niye reva göreyim, üstelik de hiçbir anlamda hak etmemişken!

Nasıl kanıtladık peki? Bir kez, yazıp çizerek, anlatarak… Biz şöyleyiz, onlar böyledir diyerek… Doğrudan doğruya farklılıklarımızı, benzemezliklerimizi ortaya koyarak…Zaten, bu anlatmak dediğim, bizim en büyük hünerlerimizden biridir. Yoksa, en büyüğü müydü?

İkincisi, Kemalistlerin yaptıklarına ve söylediklerine itiraz edip karşı çıkarak kanıtladık. Karşı çıktık bu karşı çıkışı, zaman zaman, düpedüz kavga etmeye vardırdık.

Üçüncüsü, kendi içimizde, birbirimizi Kemalistlikle suçlayarak kanıtladık. Biraz ilkel bir yoldu. Ama, bunu yaparak, öyle olmamak gerektiğini, öyle olmaktan kaçınmanın kimliğini korumanın bir gereği olduğunu hep aklımızda bulundurmuş ve birbirimize hatırlatmış oluyorduk.

Dördüncüsüyse, Kemalizm ya da Kemalistler tarafından kırılıp dökülerek kanıtladık. Daha doğrusu, bunu kendimiz değil karşımızdakiler yaparak, bir bakıma, bize yardımcı oldular.

Bütün bunları yaptık, bunlar olup bitti ve sonunda biz haklı çıktık.

Siyasette ya da sınıf mücadelesinde haklı çıkmak, iktidarı almaktan bu kadar bağımsız olabilir mi? İktidarı alamadığımıza göre, nasıl haklı çıkmış olabiliriz?

Bu sorunun ilk akla gelen yanıtı ya da bunu anlamlı bir soruya dönüştüren şudur: Nicedir onlar da iktidarlarını sürdürüyor sayılmazlar! Sürdürüyor olsalardı, haklılığımızı bu kadar rahatlıkla dile getiremezdik.

Haklı çıkmanın hem anlamını hem de göstergelerini ise en kısa yoldan şöyle anlatmak mümkün:

Birincisi, bizim dediklerimizin doğruluğu ortaya çıktı. Pek çok örnek gösterebiliriz ama, şu kadarı ile yetinelim: İsmet Paşa, büyük devletlerle ilişki kurmak bir ayı ile aynı yatağa girmeye benzer, yollu bir söz etmişti. Onlarla ilişki kurmadan yaşayamayız ama bunu yaparken akıllı ve dikkatli olursak, ezilmeden yataktan çıkabiliriz, demek istiyordu. Kaynak karıştırıp eksiksiz bir alıntı yapma gereği duymuyorum; anlam olarak tam da böyleydi. Büyük devlet sözünün yanlış kullanıldığını, emperyalizm demek gerektiğini ve ayılarla yatağa girenlerin, ne kadar akıllı, dikkatli, uyanık davransalar da, çaresiz, dümdüz olacaklarını söylemeye uğraştık. Söylediğimizin doğruluğundan emindik. Tehditlere, baskılara aldırmadan söyleyip durduk. Dediğimiz çıktı dümdüz oldular. Ülkemiz de öyle oldu. Her türlü kötülüğe karşı çıplak, korunaksız bırakıldı.

İkincisi, dediklerimizin doğruluğu ortaya çıkmakla kalmadı, sonunda Kemalistler, nesnel olarak, bize muhtaç duruma geldiler. Nesnel olarak derken, onlar bunun pek de farkında değiller ama, görünen köyün kılavuz istemediği anlaşılacaktır, demeye getirdiğimiz bellidir.

Az önce değindiğimiz kırılma konusuna dönecek olursak, bu konuda tarihe geçmiş bir yığın olgu var. Bütün cumhuriyet dönemi boyunca pek çok kırıma uğratıldığımız ortadadır. En eskiden, kitleselleşmenin çok uzağında olduğumuz için kırılmamız sayılara döküldüğünde dikkat çekici büyüklüklere ulaşmazdı. Buna karşılık, kitleselleştiğimiz 1960 ile 80 arasındaki yirmi yılın ortasında ve sonunda uğradığımız kırımların, sadece şiddet açısından değil, yaygınlık bakımından da çok büyük olduğu, artık tarihe geçmiş bir gerçektir.

Yine de, bütün o kırımların sonunda, beynimizi kırdırmadık. O arada, ilkel intikamcılığa düşmemeyi, genellikle, başarabildik. En ağır koşullarda bile, Kemalist olduklarını söyleyerek meşruiyet ve iktidar elde edenlerin üstümüze saldığı halk kesimlerine intikamcılıkla yaklaşmadık. Bu anlamda, bir derviş tavrı gösterebildik. Ama o halkımız da, genellikle değilse bile hiç de seyrek olmayan bir biçimde, bizi kendisine öğrettikleri yere koymadı; düşman bellemedi.

Böyle derken, bundan aşağı yukarı 50 yıl kadar önce dev bir hapishaneye dönüştürülmüş ülkemizin başlıca kentlerinde kurulan toplama kamplarının birinde tutulurken gardiyanlığımızı yapan çavuş geliyor aklıma. Çoğumuz onun büyük ağabeyi, kimilerimiz de amcası ya da babası yaşlarındaydık. Ufak tefek, güleç yüzlü bir çocuktu. Bizim koğuşun nöbetleşe görev yapan iki üç gardiyanından biriydi. Çavuşluğa yükseltilmişti ama askerliğinin bitmesine daha epeyce vardı. Ötekiler de kendilerine verilmiş talimatlarla öğretilmiş davranış biçimlerine tam olarak uymazlardı gerçi, ama bu güleryüzlü çocuk hiç mi hiç uymazdı. Neler miydi o talimatlar? Örneğin, en küçük bir disiplinsizlikte, daha doğrusu, disiplinsizlik yorumunda bütün koğuşu sıraya dizip açtırılan avuç içlerinin her birine ikişer üçer okkalı cop vuruşundan oluşan sıra dayağı. O çocuk bunu hiç yapmazdı. Daha üst  rütbelilerin bulunduğu ortamlarda yapmak zorunda kaldığında ise vuruşları disiplin meraklısı babaların tembel oğullarına uyguladıkları cetvel vuruşlarından daha acıtıcı olmazdı. Bu kesinlikle hoşlanmadığı işi yaparken de yüzünden hiç eksilmeyen gülümsemesi biraz ağlamaklı olurdu sanki. Bana öyle gelirdi. Disiplini sağlama konusunda kendi sorumluluğu ile baş başa kaldığında ise koğuşun yaşça ve bedence en küçük tutuklusu gibi davranır, ranzalarımızın bir köşesine ilişerek konuşmalarımızı merakla dinlerdi.

Bu ülkede belli bir yaş yaşamış hemen her devrimcinin belleğinde buna benzer kişiler ve öyküler bulunur.

Bize gelince, sadece sıradan insanlara karşı değil, bize yapılanların birincil, hadi o kadar demeyelim, ikincil derecedeki sorumlularına karşı bile “intikamcı” olmayanlarımızın, içten içe, başını yastığa koyduğunda bile intikamcı olmayanlarımızın çoğunluğu oluşturduklarını sanıyorum. Demek ki, şöyle bir olgunluğa çoktan ulaşmış olmamız gerekir: Biz onlardan farklıyız. Bunu yüz küsur yıldır, en azından bu uzun sürenin belirli dilimlerinde, yeterli açıklıkta ortaya koyduk. Ama Kemalistler ya da kendilerine içtenlikle öyle diyenlerle bir alıp veremediğimiz, bir hesap görme takıntımız yoktur. Bu artık zavallı konumuna düşmüş/düşürülmüş cumhuriyetin “bağımsızlık, aydınlanmacılık-laiklik, halkçılık-kamuculuk” diye özetlenebilecek kuruluş ilkelerine sadakatini yitirmemiş Kemalistler hâlâ varsa eğer, öylelerinin başımızın üzerinde yerleri var demektir.

Var oldukları kuşkusuz. Ama, keşke biraz daha çok olsalardı! O zaman işimiz kolaylaşırdı.

/././

Meşru çocuklar olarak Cemil Tugaylar -Cangül Örnek- 

İşte bu çürümüş siyaset ortamında Cemil Tugaylar, doğal birer sonuç ve bu siyaset biçiminin meşru çocukları olarak ortaya çıktı. Merkezde Türkiye’nin tarihsel ve yapısal çöküşünün vahametiyle uyumsuz bir siyaset oyunu, yerelde ise rantçı belediyecilik; bu tür sığ isimlerin beslendikleri bugünkü siyasi bataklığı yarattı. 

“Catch-all party”, Türkçesiyle “toplayıcı parti/herkesi yakala partisi” kavramını siyasi literatüre kazandıran akademisyen Otto Kirchheimer, 1950’li yıllardan itibaren Avrupa’da siyasi partilerin bir dönüşümden geçtiğini, bu dönüşümün ideolojiyi seyreltip lideri güçlendirdiğini belirtiyordu. Bu partiler, farklı sınıflardan bir seçmen tabanı yaratmaya çalışıyor, bu nedenle pragmatik olmayı oyunun bir kuralı olarak benimsiyorlardı.

Böylece Avrupa’daki merkez partiler kendilerini tam bir “seçim canavarına” dönüştürdüler. Sosyal demokratlar ve Hristiyan demokratlar bu yola giren ilk partilerdi. Siyasi hedef sandıkta galip gelmek olunca; karizmatik lider siyaseti, egemen sınıfları ve istikrar tutkunu orta sınıfları memnun edecek bir uzlaşmacılık ile farklı siyasi konumlar arasında kolaylıkla yer değiştirmeyi sağlayan bir pragmatizm bu başarı hedefinin yöntemi olarak benimsendi. Soğuk Savaş boyunca Avrupa’da, sosyal devletin sağladığı konfor sayesinde, katı ideolojiler olmadan ya da sınıfların çelişen çıkarları yokmuş gibi davranılarak her şeyin yolunda gideceği zannedildi. Fakat gitmedi. Sosyal devleti çökerttiler, emeğin haklarını elinden aldılar; ancak kitle partileri birbirinin kopyası profesyonel aygıtlar olarak ortaya çıkabilecek radikal tepkileri soğurma işleviyle sistemdeki yerlerini bugüne kadar korudular. Avrupa’da bugün yaşanan çok yönlü kriz, nihayet onları da sarsıyor...

Türkiye siyasi tarihinde de 1950’lerden itibaren “catch-all” (toplayıcı) partilerden söz edebiliyoruz. Ancak Avrupa’dan farklı olarak, özellikle 1960-1980 döneminde toplumdaki yüksek dozlu siyasileşme ve işçi sınıfı siyasetinin güç kazanması, partileri ideolojiler ekseninde şekillenmeye itti. Burada amacım Türkiye’nin siyasi tarihini anlatmak değil; o yüzden konuyu ayrıntılandırmadan yakın döneme gelmek istiyorum.

CHP, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde “catch-all” (toplayıcı) parti anlayışına sıkı sıkıya tutundu. Katı ilkelerle siyaset yapılamazdı; karşı mahalleden oy almak için söylem ona göre değiştirilmeli, kavga yerine uzlaşmacı bir görüntü sergilenmeli ve ideolojileri kesen ittifaklar kurulmalıydı. Bu esnekliği bir başarı reçetesi olarak parlatan “siyaset bilimciler”, “siyasal iletişimciler” de eksik olmayınca, AKP’nin rejim değişikliği programına karşı cumhuriyetçilerin gardı önemli ölçüde düşürüldü. İktidarın attığı her radikal adım karşısında halktan, CHP liderliğinin bir planı olduğuna inanarak beklemesi istendi. Kitle protestoları; istikrar bozucu ve kutuplaştırıcı siyaset yöntemleri olarak karalandı. O süreçte, örneğin laikliğe yönelik saldırılar, karşı mahalleyle kutuplaşma yaşanmasın diye önemsizleştirildi. Seçimde mühürsüz zarfların geçerli sayılması gibi Seçim Kanunu’nu çiğneyen uygulamalara karşı radikal bir tepki verilmesi engellendi. İki seçim arası adeta siyaset tatil edilmek istendi. Seçim hukuku çok yönlü olarak yok sayılırken, sandıkta başarı tek siyaset yapma biçimi olarak kutsallaştırıldı.

“Catch-all” (toplayıcı) partinin tüm siyasi kademeleri de bu yeni siyaset doğrultusunda şekillendirildi. Koltuğu kazanmaya odaklanan, ilkeleri ve ideolojileri geniş kesimleri kucaklamanın önünde bir engel olarak gören, her kalıba uyan siyasetçiler ortalığı kapladı. Partilerde liderler tek adam haline gelirken partilerin il ve ilçe teşkilatları kendi derebeylerini yarattı.

Haklı olarak şu sorulabilir: CHP’li siyasetçiler daha önce farklı mıydı? Özellikle 1970’li ve 1980’li yıllarda CHP’de ve CHP geleneğinden gelen partilerde görev üstlenen kadrolarla kıyaslandığında, niteliksel olarak büyük bir düşüş yaşandığı inkar edilemez. Tabii ki bu düşüşün tek nedeni, "herkesi yakala" mantığının bir gereği olarak ideolojisiz siyaset yapılması değil. Dünyada ve Türkiye’de siyasi elitlerin niteliksizleştiğine dair çok sayıda araştırma var. Ama Türkiye’nin çok önemli bir özgünlüğü bulunuyor: Bu süreçte Türkiye’de, Cumhuriyet’in üzerine kurulu olduğu halk egemenliği, laiklik ve bağımsızlık gibi temel ilkeler yerle bir edilirken, tarihin görmediği büyüklükte bir sermaye yağması ve yolsuzluk ekonomisi tüm sınıfsal dengeleri altüst etti. Siyasi kadroların tarihsel bir sorumlulukla sınandığı böyle bir dönemde, gidişatın vahametiyle uyuşmayan hafiflikte bir "siyaset oyunu" oynamak siyaset sınıfında da büyük bir çürümeye yol açtı. Üstelik bu çürüme, halkın oyu da kullanılarak derinleştirildi: Verilen oylar farklı partilerden gelen sağcı siyasetçilerin seçilmesi için harcandı; kazanılan belediyelerde kritik makamlara bu tür isimler getirildi.

Ek olarak, belediye pratiklerinin muhalefetin elindeki Batı Ege belediyelerinde arazi, inşaat, turizm rantıyla şekillendiği herkesin bildiği bir gerçekti. Bu pratikler içinde kariyer yapan yerel siyasetçilerin büyük çoğunluğu için, halkçı belediyecilikle de siyasi ahlakla da ilişkileri kalmadığını söylemek lazım.

İşte bu çürümüş siyaset ortamında Cemil Tugaylar, doğal birer sonuç ve bu siyaset biçiminin meşru çocukları olarak ortaya çıktı.

Merkezde Türkiye’nin tarihsel ve yapısal çöküşünün vahametiyle uyumsuz bir siyaset oyunu, yerelde ise rantçı belediyecilik; bu tür sığ isimlerin beslendikleri bugünkü siyasi bataklığı yarattı.

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım ve hâlâ sürdürülen bu siyaset biçimi, daha çok Cemil Tugaylar yaratır. İronik ama AKP’nin, iktidarın elinden alınan her koltuk için ağır bedeller ödeten saldırıları, bundan sonrası için bu tür siyasetçileri siyasete atılmaktan alıkoyan tek etken olabilir.

Bu siyasi çürümüşlük karşısında, Türkiye gibi seçimlere katılımın her daim yüksek olduğu bir ülkenin tarihinde, insanlar ilk kez oy kullanmanın anlamsızlaştığını konuşmaya başladılar. Bir dahaki seçimde insanları sandığa götürecek tek etken, AKP iktidarına karşı duyulan öfke olabilir. Ancak halk, daha şimdiden gelecekteki bir seçimin hakiki bir seçim olmayacağının bilinciyle endişeli. Gelişmeleri yakından takip edenler arasında önemli bir kesimin, sandıktaki iradeye sahip çıkmanın yolunun siyasetin radikalleşmesinden geçtiğinin farkında olduğunu düşünüyorum. Ancak bana kalırsa, bundan sonraki dönemde tüm oyunu bozabilecek tek hakiki soru şu: Halk, bu siyaseti yıkıp geçecek mi?

Cemil Tugay’ın AKP’ye geçişi sonrası İzmir’de, Yeni Parti önünde yapılan protesto eyleminde bir yurttaşın il yönetimine tepki gösterdiğine şahit olduk. Polisin gelmesi üzerine eylemi sonlandıran Yeni Parti il başkanına tepki gösteren o yurttaşın tepkisi, halk egemenliğinin yok sayılmasının ağırlığını sonuna kadar yansıtan bir siyasete çağrıydı. Bu tepki üzerine yurttaşların arasından hızla ayrılan, daha sonra sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda “provokasyon”dan bahseden il başkanının tavrı ise Cemil Tugaylar çıkaran siyasetin son bir örneği olarak kayda geçti.

Cemil Tugay’ın, bir siyaset yapma biçiminin sonucu olduğunu belirttim; ancak bir siyasetçinin basit insani ilkelerden ve ahlaki kaygılardan kendisini bu denli arındırmış olmasının insanı yine de hayrete düşürdüğünü söylemem lazım. “Böyle bir insan olmak nasıl bir şeydir?” sorusu, sanırım her ahlaklı insanın kafasını meşgul ediyordur; özellikle de AKP tarafından rozetlendiği törende yaptığı konuşmadan sonra...

Yine de biz yazının sonunda Cemil Tugay’ın hakkını yemekten sakınalım: Katıksız bir ilkesizliği ete kemiğe bürünme başarısı, bir gün Atatürk’ü överken ertesi gün Erdoğan’ı göklere çıkarma kabiliyeti... Kendisine “Türkiyeli Fouché” diyeceğim ama ne o kadar nitelikli ne de o kadar becerikli. Fouché, kendine hayran bırakan öz benliği gelişkin, pragmatik bir zekaydı; Cemil Tugay örneğinin uyandırdığı duyguların ise hayranlıkla uzaktan yakından alakası yok.

/././

PISA 2025 sonuçları ve okul güvenliği -Rıfat Okçabol- 

Eğitim öğretim adına yapılması gerekenlerin tam da tersini yapan bir iktidarın alacağı polisiye önlemlerle okul güvenliği sağlanabilir mi? Şimdi de bir an için, Eğitim Bakanı'nın hâlâ bu görevde neden tutulduğunu düşünün!

PISA 2025’te de öğrencilerin kendilerini okulda güvende hissetmeleri ile okula aidiyet hissi konusundaki ortalamaları, öğrencilerin çoğu başarılı liselerden gelmiş olsa da, OECD ülkeleri ortalamasının altında kalmış!

PISA 2025 sonuçlarına göre bizim öğrencilerin;

  • %22,3’ü, diğer öğrencilerin onu sevmediklerini düşünüyor!
  • %20,1’i, kendini okulun bir parçası olarak hissetmiyor!
  • %19,6’sı, okulda diğer öğrencilerle kolaylıkla arkadaşlık kuramıyor!
  • %17,3’ü, kendisini aykırı ve okula ait değilmiş gibi hissediyor!
  • %17,2’si, okulda kendini yalnız hissediyor!
  • %15,5’i, okulda kendini yabancı (ya da dışlanmış gibi) hissediyor!
  • %8,7’si, sınıflarda kendini güvende hissetmiyor! 
  • %13,2’si, okulun diğer yerlerinde kendini güvende hissetmiyor!
  • %12,6’sı, okula giderken kendini güvende hissetmiyor!
  • %12,7’si, okuldan eve giderken kendini güvende hissetmiyor!  
  • %3,2’si, diğer öğrenciler tarafından tehdit ediliyor!
  • %15,7’si, ayda en az bir kez, diğer öğrenciler tarafından alay ediliyor!
  • %9,5’i hakkında, ayda en az bir kez, çirkin dedikodular çıkarılıyor!
  • %3,8’i, ayda en az bir kez, diğer öğrenciler tarafından itiliyor ya da şiddete maruz kalıyor!

Kimileri örneğin 3,2 ya da 3,8 gibi yüzdelerin önemsiz olduğunu düşünebilir. Oysa yukarıda değinilen sorunları yalnız PISA örneklemine giren 15 yaşındaki çocukların değil her yaştaki çocukların yaşayabildiği gerçeği karşısında %3,2’nin, 500 küsur bin öğrenci anlamına geldiğini unutmamak gerekiyor. Ayrıca PISA örnekleminin %74 kadarı başarılı liselerden seçilmiş olacağına diğer liselerden seçilmiş olsaydı yukarıdaki yüzdelerin çok daha yüksek olacağını da düşünmek gerekiyor.

Her PISA sonrasında, üç aşağı beş yukarı benzer sonuçlar alınıyor; ancak Eğitim Bakanlığı bu konularla ilgilenmek yerine, PISA’ya katılan ülkeler içinde sırası yükseldi diye, neredeyse göbek atmaya kalkıyor!  

Bu arada öğrencilerimizin PISA kapsamına alınmayan sorunlarla karşı karşıya olduğunu unutmamak gerekiyor. Öğrenciler arasında;

* Evinde annesi, kardeşleri ve/ya da kendisi şiddet görenler var!

* Açlık sınırının altındaki bir ücretle çalışan 11 milyondan fazla emekçinin çocukları var!

* Okula aç gidenler var!

* Depremde enkaz altında kalan, ailesini ve arkadaşlarını kaybeden çocuklar var!

* İş kazasına uğrayanlar var!

* İstemeye istemeye oruç tutanlar, camiye götürülenler ve türbana girenler var! 

* Ailesi ya da LGS/YKS nedeniyle hiç istemediği okullarda okumak zorunda olanlar var!

* Dayak yiyen de var, soru sorduğunda azarlanan da var!

* İnancı ve/ya etnik kökeni küçümsenen var!

* Başarısız olursa okuldan ayrılma, açık öğretime ya da MESEM’e gönderilme korkusu yaşayanlar var!

* Mali yolsuzluk yapanlara, mafya eylemlerine, televizyonlarda birbirlerine hakaretler yağdıranlara, … özenenler var!

Bir an için kendinizin bu öğrencilerden biri olduğunuzu varsayın!

Yukarıda değinilen konular karşısında öğrencilerin ne hissettiği sorulsaydı, bu konulardaki olumsuz yanıt yüzdesinin ne olacağını insan düşünmek bile istemiyor.  

Okula giden çocuklar;

* Yeterince beslenmek istiyor. Oysa devlet çocukların aç açına okula gitmesine aldırmıyor!

* Yeterince sevgi, şefkat ve anlayış görmeyi özlüyor. Oysa devlet, çocukların imam hatiplere ya da meslek liselerine gitmesi için elinden geleni yapıyor, MESEM’lerdeki iş kazalarına (cinayetlerine) aldırmıyor, cinsel istismar yapanları görevlerine iade edebiliyor, çocuk evliliklere izin veriyor, çocukları Cumhurbaşkanı'na hakaretten tutuklayabiliyor!

* Derdini anlatabilecek yetkin rehber öğretmenlerle psikolojik danışmanlara gereksinim duyuyor. Oysa devlet, ancak ilkokullarda 300 ve liselerde ise 150 öğrenci için bir rehber ya da psikolojik danışman atarken, okulları imam ve hafızlarla dolduruyor,  “manevi rehberlerden” medet umuyor. Öte yandan da sorunlarla boğuşan öğrenciyi, bir de, “sol elle yemek yemek şeytanın işidir” gibi söylemlerle/fetvalarla yobazlık kıskacına alıyor!

* Kendisini ifade edebileceği spor, resim, müzik ve edebiyat derslerine ve etkinliklerine gereksinim duyuyor. Oysa devlet, bu tür derslerin saatlerini azaltırken dini derslerin sayısını artırıyor. Çocukları gerici kişilerin konferanslarına götürüyor. Tarikat niteliğindeki kuruluşlarla yaptığı protokollere hız veriyor!

Öğrencilerin önemli bir bölümünün yukarıda değinilen türden sorunları olan bir ülkede, eğitim öğretim adına yapılması gerekenlerin tam da tersini yapan bir iktidarın alacağı polisiye önlemlerle okul güvenliği sağlanabilir mi?  

Şimdi de bir an için, Eğitim Bakanı'nın hâlâ bu görevde neden tutulduğunu düşünün!

/././

Bir eşiğin kıyısında: Altın Koza Ulusal Yarışma notları -Cemali Coşkunırmak- 

Festivalin ulusal yarışmalarında öne çıkan filmler, orta sınıfın çıkmazlarından taşra anlatılarına, yapay zekâ destekli üretimlerden heyecan veren yeni kuşak kısa filmcilere uzanan geniş bir yelpazede sinemamızın güncel eğilimlerine dair önemli ipuçları sundu.

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 33. Uluslararası Altın Koza Film Festivali, 26 Eylül – 4 Ekim tarihlerinde gerçekleştirildi. Festivalde 210 film, 450 gösterimle birçok farklı kategoride izleyiciyle buluştu.

Festivali iki farklı yazıda ele alacağım. Bu ilk yazıda ulusal yarışmalarda dikkat çeken filmleri ve bazı konu başlıklarını değerlendireceğim. İkinci yazıda ise festivalin uluslararası seçkisinde bulunan önemli filmleri inceleyeceğim. Ancak başlamadan belirtmem gerekir ki maalesef izlemek istediğim filmlerden bilet bulamadığım için kaçırdıklarım oldu. Birçok insanın da aynı sorundan mustarip olduğunu gördüm. Böyle köklü ve değerli bir festivalin gittikçe dar bir sinema çevresine sıkışması, sıradan insanlar için filmlere ulaşmanın zorlaşması Altın Koza mirasına ve geleneğine ters düşüyor (hem ülkemizde hem de dünyada festivallerin gidişatının daha bütünlüklü bir değerlendirmeyi gerektirdiğini bir not olarak belirtelim). Gelecek yıllarda festivalin daha fazla salon ve lokasyona taşması ve böylelikle daha çok insanın filmleri izleyebilmesi dileğiyle, filmlere geçelim.

Ulusal uzun metraj film yarışması

Jüriden en iyi film ödülünü alan yönetmen Ali Vatansever’in “Bir Arada Yalnız” filmi ve SİYAD en iyi film ödülünü alan yönetmen Nuri Cihan Özdoğan’ın “Ölü Köpekler Isırmaz” filmi ne yazık ki kaçırdığım filmler arasında. Bu iki filmi ilerleyen zamanlarda izledikten sonra ayrıca başka bir yazıda ele alacağım.

Karanlıkta Islık Çalanlar: En iyi senaryo ve Film-Yön en iyi yönetmen ödüllerini alan Pınar Yorgancıoğlu’nun bu ilk uzun metraj filmi, anlatım dili ve konu tercihiyle festivalin dikkat çeken filmlerinden biri oldu. Film özetle orta sınıf bir ailenin hayal kırıklıklarını anlatıyor. Müzeden emekli olduktan sonra boşluğa düşen, bu yaşına kadar yapamadıklarının burukluğuyla yüzleşen bir baba, gençlik ideallerini kendi kızına dayatmaları üzerinden gerçekleştirmeye çalışan, üst sınıf kültürüne imrenerek kolay yoldan sınıf atlama girişimlerinde bulunan hemşire bir anne ve bu çiftin yazar olmak isteyen, oyun bağımlısı, işsiz kızı Toprak. Aynı evde yaşayan ama birbirlerinden oldukça uzakta kendi pişmanlıklarını, üzüntülerini, sıkışmışlıklarını yaşayan üç kişi.

Karanlıkta Islık Çalanlar

Son zamanlarda çok fazla filmde benzer temaları görmeye başladık. İçinde yaşadığımız kapitalist sistemin teklemeye başlaması ve artık vadettiklerini yerine getiremiyor oluşu özellikle hâlâ bu sistemden olumlu bir şeyler bekleyen orta sınıfları ciddi bir şekilde çarpmış görünüyor. Bu beklenti ve sonrasında ortaya çıkan hayal kırıklığı aslında bu filmleri belirleyen temel dinamik. Buradan bakıldığında “Karanlıkta Islık Çalanlar” sistemin çıkmazını güzel bir şekilde ortaya koyuyor diyebiliriz. Öte yandan, tespitten ötesi yani herkesin kendince ıslık çaldığı ama birbirini göremediği bu karanlık nasıl dağıtılacak sorusu hâlâ cevaplanmayı bekliyor.

Günyüzü: Yönetmen Banu Sıvacı’nın değerli Yılmaz Güney Ödülü’nü alan bu filmi yine iki üç senedir sıkça rastladığımız bir atmosfere taşıyor bizi: taşra, obruk ve bir cinayet. Ancak bu sefer filmin öznesi dışarıdan değil içeriden biri. Yönetmen dışarıdan köye gelen kentli, aydın profilini tersine çevirerek zamanında kendi köyünden kaçıp büyük şehre giden ve ünlü bir sanatçı olarak bir düğün vesilesiyle köyüne geri dönen Suna’nın kardeşinin cinayeti üzerinden geride bıraktığı gerçeklik ile yüzleşmesini anlatıyor. Bu tercih benzeri filmlerdeki “burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” anlatısına bir karşı yanıt olarak aydının memleketine karşı sorumsuzluğunu ve ikiyüzlülüğünü suratımıza çarpıyor. Ancak yönetmen bunu yaparken insaflı davranıyor ve Suna’nın kaçışını, içinde bulunduğu kuşatmayı gözeterek insanileştiriyor.

Bir de Fidan var. O da Suna’nın gençken olduğu gibi asi, farklı, müziğe yetenekli… Ancak Fidan köyden gitmeyi anlamsız buluyor, şehre gitmenin kendisine mutluluk getirmeyeceğini düşünüyor. Tam bu noktada filmin eksik kaldığını düşünüyorum. Finalde Suna’nın ve Fidan’ın yollarının kesiştiğini ve kaybolan kedi imgesi üzerinden bir şeyler aramaya başladıklarını görüyoruz. Öte yandan, bu son çok soyut ve havada hissettiriyor. Çünkü Suna’nın yüzleştiği şeyin onu nasıl değiştirdiğini, Fidan’ın bütün bu yaşananlarla nasıl bir ilişki kurduğunu ve son olarak Suna’nın ve Fidan’ın yolunun hangi doğrultuda kesiştiğini bilmiyoruz. Her şeye rağmen “Günyüzü” sorumluluktan kaçan taşra anlatılarına iyi bir cevap vermeyi başarıyor.

Günyüzü

Moda Evlilik: Festivalden Jüri Özel Ödülü ile dönen yönetmen Miraç Atabey, yine orta sınıf diyebileceğimiz, kentten kaçıp deniz kenarı bir yere yerleşen yeni evli bir çiftin gündelik hayatının anlamsızlığını gözler önüne seriyor. Sürekli kendi sosyal medya hesaplarını büyütmeye çalışan ve tüm hayatlarının neredeyse bu çaba etrafında şekillendiğini gördüğümüz bu çiftin nasıl geçindiklerini, neyi neden yaptıklarını tam olarak bilmiyoruz. Tek bildiğimiz 500 kişinin takip ettiği bir hesaptan paylaşılacak bir yemek videosunun nasıl çekilmesi gerektiğini dakikalarca tartışıp kavga edebilecek kadar faydasız bir hayat yaşadıkları.

Altı uzun sahneden oluşan bu minimal filmde kameranın da gözlemci bir konumda sürekli sabit bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Konu ve bazı biçimsel tercihler bana Haneke sinemasını anımsattı. Ancak film çok tekrara düşüyor ve ciddi bir derinleşme problemi var. Karakterler toplumdan çok izole biçimde ele alınıyor, ayrıca bu insanların nasıl bu noktaya geldiklerine dair bir temellendirme göremiyoruz.

Moda Evlilik

Yapay zeka kısa film yarışması

Ne izleyeceğimi çokça merak ettiğim bu kategori ilk kez bu yıl açıldı. Kimileri Altın Koza gibi büyük bir festivalin tartışmalı yapay zekâ içeriklerine alan yaratmasını eleştirirken kimileri ise bunu önemli bir yenilik ve öncü bir adım olarak yorumladı. Ben de bu kategorinin açılmasına sevinenlerdenim. Toplam on kısa film izledik ancak filmlerin detayına tek tek burada girmektense genel olarak bu gelişmeyi ve yapılan tartışmaları değerlendirmek istiyorum.

Öncelikle, kendi adıma izlediklerimin ufuk açıcı olduklarını söyleyebilirim. Video üretme modellerinin gelişimini takip eden biri olmama rağmen bu araçların hikâye anlatıcılığı için ne düzeyde kullanılabileceğine dair soru işaretlerim vardı ve bu gösterim bunları net bir şekilde giderdi. İçeriğin niteliği konusunu bir kenara bırakırsak teknik olarak bütünlüklü, izleyiciyi filmin içine alabilen, duygusunu iletebilen işlerin yapılabildiğini görüyoruz.

Özellikle oyunculuklar yerine atmosferin daha önemli olduğu deneysel, fantastik anlatılarda yapay zekânın olanakları çok geniş. Çünkü hâlâ bir karakterin jest ve mimiklerini yönetmek oldukça uğraştırıcı. Zaten yönetmenlerin söylediklerinden anlaşılacağı üzere yapay zekâ ile film üretmek daha kolay ya da daha hızlı bir süreç değil, tersine çokça deneme yanılma yapmanız gerekiyor istediğiniz sahneleri yaratabilmek için. Gerçek bir oyuncuyu ya da bir görüntü yönetmenini yönlendirmek, yapay zekâya onlarca komut (prompt) girmekten çok daha pratik, ancak paranız ve ekibiniz varsa… Dolayısıyla, yapay zekâ tercihinin temel sebebi ekonomik kısıtlılıklar. Örneğin, bazı yönetmenler konvansiyonel yöntemlerle de film çekmeye devam ettiklerini, sadece bu filmleri için yapay zekâ kullanmayı tercih ettiklerini söylediler. 

Özetle, yapay zekânın uygun senaryo ve imkânlara göre tercih edilebilecek, doğru ellerde iyi filmler yapmayı mümkün kılan yeni bir araç olduğunu söyleyebiliriz. Bu gelişmenin geleneksel sinemaya karşı bir tehdit unsuru olmadığını, tersine orayı besleyecek, yeni hikâye anlatıcılarının kendilerini göstermelerine yardımcı olacak bir fırsat yaratabileceğini düşünüyorum.

Ulusal kısa film yarışması

Kaçırdığıma en çok üzüldüğüm yarışma bu oldu. Ancak yine de bu filmlere dair birkaç şey söylemek istiyorum çünkü hem film özetlerinden okuduğum hem de filmleri izleyenlerin izlenimlerinden anladığım kadarıyla cesur, politik, büyük umutlar vadeden genç bir sinemacı kuşağı var. Kısaların en az uzun metrajlar kadar konuşulduğu az festival vardır. (Filmleri başka bir yerde yakalayabilirsem izledikten sonra detaylı olarak ayrıca yazacağım.) Bireyci, yılgın ve topu taca atan anlatıların hâkim olduğu sinemamıza bu gençlerin toplumcu, sorumluluk alan yeni bir dinamizm getireceğine inanıyorum.  

Bir sonraki yazı 33. Altın Koza’daki uluslararası seçkide bulunan önemli filmler üzerine olacak…

/././

214 isim 187 milyar lirayı kasasına koymuş: Fon vurguncuları kim, isimler neden saklanıyor?

Fon krizinde soruşturmanın çizgisini 2024'ten geçen yargı, vurgunculuğun kriterini de "100 milyondan fazla kazanan" olarak belirledi. Bu listede 214 isim olduğu açıklandı ama isimleri paylaşılmadı. İktidar vurguncuların isimlerini halktan gizlemeye devam ediyor. Oysa bazı AKP'li vekiller bile "tüm liste açıklansın" demişti.

Fon vurgununda yeni bir rakam ortaya çıktı. Rakam yine çok büyük. Sorular da öyle.

Sabah gazetesine konuşan Adalet Bakanı Akın Gürlek, 100 milyon liranın üzerinde kazanç sağlayanları belirlediklerini açıkladı.

Liste 214 isimden oluşuyor. 141'i gerçek kişi, 73'ü şirket. Bu 214 isim, üç fondan toplam 187 milyar 653 milyon lira kazanmış.

Ortalama kazanç kişi başına 714 milyon lira, şirket başına 1 milyar 190 milyon lira.

Paranın 5'te 1'i bu listede

Fon fon bakalım.

Tera fonlarında 102 gerçek kişi yaklaşık 28 milyar lira kazandı. 38 şirket yaklaşık 62 milyar 77 milyon lira kazandı.

Pusula fonlarında 19 gerçek kişi yaklaşık 69 milyar 700 milyon lira kazandı. 20 şirket yaklaşık 10 milyar lira kazandı.

Hedef fonlarında 20 gerçek kişi yaklaşık 2 milyar 976 milyon lira kazandı. 15 şirket yaklaşık 14 milyar 900 milyon lira kazandı.

Pusula’daki tablo çarpıcı. Sadece 19 kişi var. Ama kazançları yaklaşık 69,7 milyar lira. Kişi başına ortalama yaklaşık 3 milyar 670 milyon lira.

Bu küçük bir para değil. Krizin yaşandığı fonlarda toplam yaklaşık 900 milyar lira var. 214 isim, bunun yaklaşık beşte biri kadar para kazanmış.

Bir not düşelim. Bu rakamların hepsi Bakan Gürlek'in Sabah’a yaptığı açıklamaya dayanıyor. Liste ve belgeler kamuoyuyla paylaşılmadı.

Gürlek'in aktardığına göre soruşturmanın odağında önceden haberli çıkış yapanlar var. Bu kişiler, kendilerine verilen bilgiler doğrultusunda fonlardan çıkmış.

Bakan ayrıca 13, 14, 15 ve 16 Eylül’de yani kriz patlamadan günler önce fonlardan satış yapanların mercek altına alındığını söyledi. 

İsimler neden açıklanmıyor?

Başsavcılık 214 ismi TMSF'ye bildirdi. TMSF, listedeki kişilere resmi bildirim yapmaya başladı. 187 milyar 653 milyon liranın “gönüllü iade hesaplarına” yatırılması istenecek. Para TMSF bünyesinde kurulan fona aktarılacak, oradan mağdurlara ulaştırılacak.

Yani devlet bu 214 isme “parayı geri verin” diyor. İsimleri biliyor ama halka söylemiyor.

Tutuklananlar hariç tutulursa halkın bildiği tek isim var: Fatma Betül Sayan Kaya. Onun adını duyuran da Yeni Parti oldu.

Akın Gürlek'in açıklaması bir şeyi çözmedi. Daha çok soru doğurdu.

214 isim kim? Neden bu isimler halktan saklanıyor? “Gönüllü iade” ne anlama geliyor? Parayı geri verenler yargılanacak mı? Vermeyenlere ne olacak?

Alan kadar veren de bilinmeli

Burada bir soru daha var. Bu bilgiyi kim verdi?

Çünkü kamuya açıklanmamış bilgiyle işlem yapmak borsada suçtur. Sermaye Piyasası Kanunu bunu suç sayar, hatta hapis cezası öngörür.

Hikayeyi tekrar hatırlayalım. Suni olarak şişirilmiş fonlara yüz binlerce kişi elde avuçta ne varsa yatırdı. Bir grup önceden haber aldı, parasını çekip çıktı. Götürdükleri içinde yüz binlerce kişinin anaparası da vardı. Geride boş bir kasa ve parasını geri isteyen yüz binler kaldı.

Bu yüzden bilgiyi alanlar kadar, bilgiyi verenler de bilinmeli.

Özlem Zengin: Hepsinin açıklanmasını istiyorum

Üstelik bu talep AKP içerisinde de dillendiriliyor.

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, dün Meclis'te konuştu, listenin tamamının açıklanmasını istedi. "Listenin tamamının açıklanmasını istiyorum, hepsinin açıklanmasını istiyorum. Nasıl olursa bilmiyorum ama bu liste açıklansın. Herkes bence sulhe ulaşsın."

Zengin’e göre mesele sadece kimin ne kadar kazandığı değil. Suçun nasıl işlendiği ve kamuda kimlerin işin içinde olduğu da bulunmalı. Kim hukuku ihlal ettiyse, siyasi görüşüne, makamına, kimin yakını olduğuna bakılmadan hesap vermeli. Kamuda görevini ihmal edenlerin de ortaya çıkarılması gerektiğini söyledi. Bunu da Devlet Denetleme Kurulu’nun bulacağını belirtti.

İktidar partisinin grup başkanvekili "açıklansın" diyor. Muhalefet "açıklansın" diyor. Mağdurlar zaten bekliyor. O zaman soru şu: Kim engel oluyor?

Sadece 214 kişi mi?

Öte yandan fon vurguncularının 214 isimden ibaret olmadığı aşikar.

Çünkü Başsavcılığın incelediği işlemlerin en eskisi 2024'e uzanıyor. Oysa vurgunun merkezindeki fon 2021'de kurulmuştu.

Tera Portföy’ün 1 numaralı fonu 1 Ekim 2021'de kuruldu. 7 Temmuz 2025'e kadar dışarıya kapalı kaldı. Yani sıradan bir vatandaş bu fona giremedi. Fon, 12 kişiyle kuruldu, sonra kişi sayısı arttı. Ortalama 25 civarında seyretti. Bu kapalı dönemde fonun değeri yüzlerce kat arttı.

Fon dışarıya açılmadan hemen önce hareketlilik başladı. Yatırımcı sayısı yaklaşık 100'den 8 bin 380'e çıktı. Aynı ayda fondaki toplam pay adedi yüzde 67 eridi. İlk yatırımcılar, yeni gelen halkın parasıyla birlikte pozisyonlarını küçültüp çıkmaya başlamıştı.

Bakan’ın açıkladığı 214'lük liste hangi tarihleri kapsıyor? Bu açıklanmadı.

Eğer inceleme 2024'ten başlıyorsa, 2021 ile 2024 arasında kazanç sağlayanlar bu listede olmayabilir. Fonun en sessiz ve en kazançlı yılları tam da bunlar. Fon kapalıyken kazananlar listede yoksa, liste eksiktir. O zaman 214 son rakam olmaz, başlangıç olur.

Liste açıklanmalı

Yüz binlerce kişi fonlardaki parasına ulaşamıyor. Varlıklar tek tek satılacak. Yurttaş parasını aylar sonra, belki de azalmış olarak alabilecek.

Tam 187 milyar lirayı kasasına koyan 214 kişiyse isterse parasını iade edecek.

Bu yüzden liste tam ve resmi olarak açıklanmalı, soruşturma 2021'e kadar uzamalı, ilk 12 isim ortaya çıkmalı, bilgiyi veren de bilgiyi alan da hesap vermeli.

***

İzmir’e çöp göndermesi yapan AKP Avrupa’nın çöplerini topladı: Geri dönüştürülmüyor 

AKP, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın partiye katılışını çöp dağlarıyla gösteredursun, Türkiye, 2025 yılında Avrupa Birliği’nden ithal ettiği 503 bin ton plastik atıkla Avrupa’nın atıklarının bir numaralı alıcısı oldu.


AKP, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın katılışını, arkasında İzmir Marşı çalan bir videoda çöp kaplı bir dağ göstererek ilan etmişti.

Buna karşın AKP iktidarında Türkiye’nin, Avrupa’nın çöplerini ithal ediyor oluşu, sıfır atık projesi ve videoda anlatılan görüntüyle oluşan çelişkiyi gözler önüne serdi. 

Eurostat tarafından yayımlanan verilere göre, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden Türkiye’ye gönderilen plastik atık miktarı 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 19 artarak 503 bin tona ulaştı. Türkiye’ye gönderilen plastik atık miktarı, 2004 yılına kıyasla 435 kat arttı. Türkiye, AB’den üye olmayan ülkelere ihraç edilen plastik atıklar için tarihi bir rekorla, açık ara en büyük varış noktası oldu. 

Atık ithalatında zirvedeyiz

Cumhuriyet'ten Emirhan Çoban'ın haberine göre, 2004’te AB’den yapılan 1.156 tonluk ithalatla başlayan plastik atık ithalatı, 2005’te 4 bin 986, 2006’da 2 bin 32, 2007’de 9 bin 750, 2008’de 3 bin 622, 2009’da 3 bin 967 ton olarak seyretti. 2010 yılında 14 bin 929 ton ile başlayan ithalat oranı, 2016’ya kadar öngörülebilir yükseliş ve düşüşlerle kaydedilmeye devam etti. Türkiye’nin 2016 yılında 22 bin 178 ton olan plastik atık ithalat seviyesi, 2017 yılında kayda değer bir tırmanış göstererek 85 bin 894 tona ulaştı.

Bu istatistik 2018’de 189 bin 807, 2019’da 255 bin 264, 2020’de 447 bin 167, 2021’de 391 bin 22, 2022’de 342 bin 226, 2023’te 314 bin 798 ton olarak kaydedildi. 

Son istatistikler, Türkiye’nin AB’den ithal ettiği plastik atık miktarının 2024’te 424 bin 400 ton, 2025’te ise 503 bin 132 ton olduğunu gösterdi. Türkiye, bu istatistikler ışığında 2025’te AB’nin en çok plastik atık ihraç ettiği ülke konumuna geldi. Türkiye’nin ardından Malezya, Endonezya ve Vietnam sıralandı.

Geri dönüştürülemeyen atıklar çevreye karışıyor ya da yakılıyor

Bu yılın Kasım ayında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak Türkiye’nin sıfır atık noktasında gündeme getireceği konular, atık ithalatı verileri ışığında merak konusu oldu. Uzmanlar tarafından hazırlanan raporlara göre, Türkiye tarafından ithal edilen bu atıkların yalnızca bir kısmı geri dönüştürülebiliyor.

Atık işleme süreçleri kapsamında, atıkların yaklaşık olarak yalnızca 3’te 1’inden geri dönüşüm kapsamında verim alınabiliyor. Geri dönüştürülemeyen atıklar ise ya çevreye karışıyor ya da geri dönüşüm tesislerinde yakılıyor.

soL TV'nin belgeseli "Çöpova" da Adana'da halk sağlığını tehdit eden çöp sorununu konu alıyor: 

https://youtu.be/TW36YVuhP04?si=NvYpyokHt2aXAOAO

***

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ekim 2026-

Kemalistler ve biz -Mesut Odman-  Var oldukları kuşkusuz. Ama, keşke biraz daha çok olsalardı! O zaman işimiz kolaylaşırdı. Tekrar etmekten ...