7 Ekim 2026 Çarşamba

KÖŞEBAŞI -7 Ekim 2026-


Uyarı -Öztin Akgüç/Cumhuriyet- 

Uyarı, olumsuz gelişmelerden korunmak, tehlikeleri öngörerek sakınmak, dikkat çekmek amacıyla yapılan öneri, ikazdır. Uyarı algılandığında tehlikeleri, olumsuz gelişmelere kapılmayı önler.

Günümüzdeki fon skandalı da, irdelenmeyen reklam etkisine kapılarak yüksek gelir arayan safderun vatandaşın söğüşlenmesi, birikimini aktarma oyununun sahnelenmesidir. Oyun, farklı dönemlerde, farklı efektle oynanıyor.

1950’li yıllarda köyün varsılı, “ağa” olarak tanımlanan kişileri İstanbul’a geldiğinde Sülün Osman, Osmanlar hareketlenir; ağaya Galata Kulesi’nden tramvaya kadar satış yaparlardı.

Ufak paraları -argo sözcükler için özür dilerim- söğüşlemek için de parklarda, köşebaşlarında üçkâğıt açılırdı.

Tramvayda bir gün Eminönü’nden geçerken yanımda tanımadığım bir kişi bana dert yanarak İstanbul’a geldiğinde nasıl söğüşlendiğini anlattı.

Eminönü’nde bir köşede bir kalabalık görünce yanaşır; üçkâğıtçı ve etrafında hempaları, safderun vatandaş yaklaşınca üçkâğıt açılmaya başlanır, bul karayı al parayı. Bakar hempalar kazanıyor. Önce ufak bir meblağ ile temkinli olarak oyuna girer. Argoda “mazmoz” verilir, kazanır, oltaya girer. Derken oyun büyür, büyüdükçe birikim tükenir, soyulur, “ipipullah sivri külâh” kalır.

1980’lere gelindiğinde serbest piyasa ekonomisi, Sülün Osmanların, üçkâğıtçılarının yerini bankerler oyunu kurar. Bir kasa, bir masa iki koltuk alıp büro kiralayanlar banker olarak yüksek getiri vaadinde bulunmaya başlarlar. Yüksek getiri duyan, arayan vatandaş banker kim, varlığı, gelir kaynakları ne diye sorgulamadan reklamla tanıtılan bankerlerin önünde sıraya girerek para yatırırdı. Bir süre yatırdıkları anaparanın bir bölümünü geri alarak, yüksek getiri elde ettikleri sanısına kapılarak örnek olarak tavsiyelerde bulundular, uyarıda bulunanları da “Hani batacaktı” diye sarakaya aldılar. Anapara getiri, faiz diye ödemeye yetmeyince taahhüt, para girişini aşınca bankerler battılar, kepenk indirdiler. Yurtdışına kaçanlar da oldu. Ardından vaveyla başlar, “yatırımcı” korunsun. Niçin?

Teknoloji, finansal dolandırıcılık alanında da ilerledi. Fon, borsa, kripto varlık, forex... Yüksek getiri vaadi... Buralara para kaptırmayı kim öneriyor? Reklamlar, her alanda olduğu gibi, yandaş kanallar, bu konuda da vatandaşı yanılgıya sürüklüyor. Son fon skandalı beklenen, amaçlanan sonuç -özür dilerim- 500 bine yakın kişinin söğüşlenmesi, yandaşa kaynak aktarılmasıdır. Tasfiyede kuralları öncelikleri bilmiyorum. Temenni hiç olmazsa burada “katakulli” olmamasıdır.

İktisatta yüksek kâr getiri yoktur. Neoliberal yaklaşımda da yoktur. Serbest tam rekabet piyasasında firmalar faaliyetlerini sürdürecek kadar “muhasebe kârı” üretim faktörlerinden katma değere katkıları ölçüsünde gelir elde ederler. Uzun vadede ekonomik kâr sıfıra evrilir. Aşırı bir getiri varsa bunun ardında katakulli, dalavere, dolandırıcılık, rant vardır.

Altın, bazı endüstrilerde girdi olarak kullanılan değerli bir maden olduğu gibi bir ödeme, birikim, değer koruma aracıdır. Dünyada para olarak geleneği vardır. Dünya, altının tek para olduğu “altın standardı”nın ardından banknotların, kâğıt paranın altına çevrildiği altın külçe dönemi yaşanmıştır. Günümüzde de merkez bankalarının rezervlerinin önemli bölümü altındır. Altın alınmasını önermiyorum, benim pek altınım olmamıştır. Altın borsaya, fona, kripto vb. para kaptırmaktansa güvenli bir finansal varlıktır.

Önemli olan vatandaşın birikimlerini gerçekten mal ve hizmet üreten; katma değer, sosyal fayda yaratanlara yönelmek, vatandaşa da düzenli, güvenilir, makul bir gelir ve barınma olanağı sağlamak, bunun araçlarını geliştirmektir.

/././

İstanbul Lozan’da kurtarıldı -Sinan Meydan/Cumhuriyet- 

İstanbul resmi olarak Lozan’da kurtarıldı. Lozan’da birçok konuda olduğu gibi İstanbul’un boşaltılıp Türkiye’ye teslim edilmesi konusunda da İtilaf Devletleriyle başarıyla mücadele edildi. Bu konudaki Türk tezleri neredeyse eksiksiz olarak kabul ettirildi. “Lozan Tahliye Protokolü”ne uygun olarak 6 Ekim 1923’te Türk ordusu İstanbul’u geri aldı.

Dün 6 Ekim “İstanbul’un Kurtuluş Bayramı”ydı. Evet, yanlış okumadınız, 6 Ekim 1923’te İstanbul’un kurtuluş yıl dönümleri bir zamanlar, “İstanbul’un Kurtuluş Bayramı” olarak kutlanırdı. (Akşam, 6 Ekim 1929, Cumhuriyet, 6 Ekim 1942) Ancak zamanla “İstanbul’un Kurtuluş Bayramı” unutuldu. Bilindiği gibi “Yeni Türkiye” adını verdiği yeni rejime yeni bir tarih yazmaya kalkan Siyasal İslamcı AKP iktidarı ise kentlerimizin kurtuluşlarını yok sayarak sadece fetihlerini kutluyor; İstanbul’un işgalini ve kurtuluşunu da önemsemiyor. Oysa 6-7 Ekim 1923 tarihli gazeteler, İstanbul’un kurtuluşunu “İstanbul’un İkinci Fethi”, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı da “İkinci Fatih” olarak adlandırmıştı.

Imageİşgal Kuvvetleri Kumandanları ordularıyla İstanbul’dan ayrılırken hep birlikte Türk bayrağını selamlıyorlar.

İNGİLİZLERİ ÇARESİZ BIRAKTI 

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtilaf Devletleri önce 13 Kasım 1918’de, sonra 16 Mart 1920’de İstanbul’u iki kere işgal ettiler. İtilaf Devletleri, İstanbul ve Boğazları, aslında hiç gitmemek üzere işgal etmişlerdi. Öyle ki bir ara İngilizler, Türkleri İstanbul’dan tamamen atmayı bile düşünmüşlerdi. (Bilal Şimşir, Atatürk ve Cumhuriyet, s. 59-64, 74)

Büyük Zafer’in ardından, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emiyle Türk ordusu, 9 Eylül’de İzmir’i, 18 Eylül’de Batı Anadolu’yu düşmandan temizledi. Başkomutanın ikinci hedefi Yunan işgali altındaki Doğu Trakya ve İtilaf Devletlerinin işgali altındaki İstanbul ve Boğazlardı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Türk ordusu İstanbul ve Boğazlar üzerine yürümeye başladı. Bir Türk birliği, 19 Eylül 1922’de İngilizlerin “tarafsız bölge” ilan ettiği Çanakkale Erenköy’e girdi. Buradaki İngiliz birliği geri çekilmek zorunda kaldı. Çünkü İstanbul’da ve Boğazlarda İngilizlerin Türklerle savaşabilecek sayıda yeterli gücü yoktu. Mustafa Kemal Paşa, Doğu Trakya’nın boşaltılıp kendilerine teslim edilmesini, aksi takdirde ordunun İstanbul ve Boğazlar üzerinden Trakya’ya yürümeye devam edeceğini bildirdi.

Fransa ve İtalya artık Türklerle savaşmak istemiyordu. İngilizler sömürgelerinden ve Balkan ülkelerinden de istedikleri yardımı alamadılar. Fakat her şeye rağmen İngiliz Parlamentosu, İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri Komutanı General Ç. Harington’a, Mustafa Kemal, İstanbul ve Boğazları tehdit etmeye devam ederse Türklerle savaşa girilmesini emretmişti. Ancak elinde yeterli kuvvet olmayan Harington, sağduyulu davranıp bu emri uygulamayacaktı.

23 Eylül 1922’de İtilaf Devletleri, Mustafa Kemal Paşa’ya bir nota verdiler. Buna göre barış antlaşması imzalanıncaya kadar İstanbul ve Boğazlara girilmemesi şartıyla Doğu Trakya’nın boşaltılıp TBMM’ye teslim edilmesini kabul ettiklerini bildirdiler.

Gerçek şu ki, Kurtuluş Savaşı kazanıldığı için emperyalizmin İstanbul’la ilgili planları suya düştü; Kurtuluş Savaşı kazanıldığı için, Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Barış Antlaşması imzalandığı için İstanbul kurtarılıp yeniden vatana katıldı.

MUDANYA’DAN LOZAN’A İSTANBUL

11 Ekim 1922’de TBMM ile İngiltere, Fransa ve İtalya arasında Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı. Mudanya Ateşkes Antlaşması’na göre Yunanlar, Doğu Trakya’yı 15 gün içinde boşaltıp İtilaf Devletlerine teslim edecekler, İtilaf Devletleri de bölgenin yönetimini 15 gün içinde TBMM’ye bırakacaklardı.

TBMM, 8000 kişilik jandarma ile bölgeyi kontrol edecekti. Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın 11. ve 12. maddelerine göre İtilaf Devletlerinin kuvvetleri barış antlaşması imzalanıncaya kadar şimdi bulundukları topraklarda (İstanbul ve Gelibolu’da) kalacaklardı. TBMM, Doğu Trakya’yı teslim almak için Refet Paşa’yı görevlendirdi.

Refet Paşa, Doğu Trakya’ya İstanbul üzerinden gidecekti. Böylece bahaneyle İstanbul’u da kontrol etmesi planlanmıştı. Refet Paşa, 19 Ekim 1922’de 100 jandarma ile İstanbul’a gitti. İngilizler gönülsüz de olsa halkın tepkisinden çekinerek Refet Paşa’nın jandarmalarıyla İstanbul’a girmesine izin verdiler.

Refet Paşa İstanbul’da İstanbul Hükümetinin yaptığı tüm kanun, anlaşma, sözleşme ve ekonomik hükümlerin geçersiz olduğunu ilan etti. Bu arada TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdı. 4 Kasım 1922’de Tevfik Paşa Hükümeti istifa etti. Refet Paşa, TBMM adına İstanbul’daki Osmanlı saraylarının yönetimine el koydu. Halife Vahdettin’in muhafızlarını bile değiştirdi. Refet Paşa daha sonra İstanbul’daki işgal yönetimini etkisiz hale getirmek için harekete geçti. İtilaf Devletlerinin İstanbul’da kurmuş olduğu Müttefikler Arası Polis Komisyonu, Gümrük Rejimi, Geçici Mali Komisyon, Karma Mahkemeler, Müttefikler Arası Sağlık Komisyonu, Müttefikler Arası Pasaport Komisyonu ve Müttefikler Arası Sansür Komisyonu’nu kapattı. 1922 yılı İngiliz Yıllık Raporu’na göre “Bu önlemler Müttefik güçlerin hakimiyetine açık bir meydan okumaydı.” Böylece her geçen gün İstanbul’daki etkisini ve otoritesini kaybeden İngilizler panik halinde İstanbul’da sıkıyönetim ilan etmeye kalktılar. Ancak bu durumun İstanbul’da karışıklığa neden olacağı ve “Kemalist ordunun ilerlemesine yol açacağı” endişesiyle bu karardan vaz geçtiler.

Bu sırada Türk ordusu olası bir savaşa karşı gerekli hazırlıklarını yapmış, diplomatik gelişmelerin sonucunu bekliyordu. İşte 1922 yılı Kasım ayı sonundaki Lozan Görüşmeleri bu koşullarda başladı.

LOZAN’DA İSTANBUL TARTIŞMASI

Türkiye Lozan’da, Misakımilli’nin 4. maddesinde belirtildiği gibi “İstanbul şehriyle Marmara Denizi’nin güvenliğinin sağlanması için” İstanbul’un kayıtsız şartsız biçimde boşaltılarak TBMM’ye bırakılmasını istedi. Buna karşın İtilaf Devletleri ise artık İstanbul’da uzun süre kalamayacaklarını anlamışlardı. Fransa’nın ve İtalya’nın İstanbul için Türklerle savaşmayacağı kesindi. İngiltere ise yalnız başına Türklerle savaşacak durumda değildi. Bu nedenle İtilaf Devletleri Lozan’da İstanbul’un boşaltılmasını başka konularda bir pazarlık kozu olarak kullanmak istediler. Örneğin Fransa, eğer Türkiye Osmanlı borçlarının altınla ödenmesini kabul etmezse İstanbul ve Boğazları boşaltmayacaklarını bildirdi. İngiltere ise İstanbul’un boşaltılmasına karşılık Türkiye’deki 3 yabancı şirketin ayrıcalıklı durumlarının devam etmesini sağlamaya çalıştı. İsmet Paşa Lozan’da her iki isteği de reddetti.

İtilaf Devletleri Lozan’da, “işgal kuvvetleri” kavramına deniz kuvvetlerin dahil olmadığını iddia ederek İtilaf Devletlerinin deniz kuvvetlerinin çekilmesine karşı çıktılar. Bunun üzerine Türk heyeti, İstanbul ve Boğazların boşaltılması söz konusu olduğunda buna deniz kuvvetlerinin de dahil olmasının doğal olduğunu belirterek İtilaf Devletlerin deniz kuvvetlerinin de çekilmesini istedi.

Türkiye’nin kararlılığı etkisini gösterdi. 12 Temmuz 1923’te Lozan’daki İngiliz Heyeti Başkanı Sir Horace Rumbold, Lord Curzon’a gönderdiği bir telgrafta Türkiye’nin kararlılığı karşısında açıkça geri adım atmayı önerdi:

“Bugünkü özel toplantıda İsmet Paşa işgale son verirken İtilaf Devletlerinin bütün savaş gemilerinin de Türk sularından çekilmesini istedi. Bu olmadıkça hiçbir tahliye teklifini imzalamayacağını söyledi. Gerilemek niyetinde değilim ama, eğer donanma için (Boğazlardan) sınırsız geçiş hakkı elde edersem Majesteleri Hükümeti acaba son dakikada bu sularda hiçbir savaş gemisi bırakmama kararı veremez mi?”

Çok açıkça görüldüğü gibi Türkiye’nin kararlılığı karşısında sıkışan Lozan’daki İngiliz temsilci Rumbold, Türk sularında “hiçbir savaş gemisi bırakmadan” çekilmenin yolunu arıyordu.

İstanbul’u boşaltırken deniz kuvvetlerini İstanbul’da bulundurmak isteyen İtilaf Devletleri, Türkiye’nin kararlılığı karşısında büyük bir geri adım atmak zorunda kalarak Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlüğe girene kadar İstanbul’da sadece 2 kruvazör ve küçük savaş gemileri bulundurmak istedi. Türkiye, 31 Aralık 1923 tarihine kadar İtilaf Devletlerinin İstanbul’da 1’er kruvazör ve 2’şer destroyer bulundurmalarını kabul etti.

Ayrıca Türkiye, İtilaf Devletlerinden, İstanbul ve Boğazları boşaltıp Türkiye’ye teslim ederken, savaş sırasında el koydukları Yavuz Sultan Selim gemisi dahil, savaş gemileri ile Ümit vapurunda el koydukları toplar dahil, savaş sırasında el koydukları silah ve cephaneyi de Türkiye’ye iade etmelerini istedi. Bunun yanında Türkiye, tahliye protokolünün imzalanmasına kadar geçecek birkaç gün içinde İstanbul’da bulunan silah, cephane ve her çeşit malzemeye dokunmamalarını; önceden Maçka Kışlası’ndan aldıkları ve Kilikya’da korudukları tüfek kapaklarını da iade etmelerini İtilaf Devletlerine kabul ettirdi.

İtilaf Devletleri, Türkiye- Irak sınırının belirlenmesi (Musul sorunu) için yapılacak görüşmelere İstanbul’un tahliyesiyle birlikte başlanmasını isterken Türkiye, o görüşmelere İstanbul’un tahliyesinden sonra başlanmasını istedi ve bunu da İtilaf Devletlerine kabul ettirdi.

Türkiye, İtilaf Devletlerinin, Yunan işgali altındaki İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada’nın tahliye edilip Türkiye’ye teslim edilmesi sırasında Milletler Cemiyeti’nden tayin edilecek bir temsilcinin gözlemcilik yapması teklifini de reddetti.

Görüldüğü gibi Lozan’da İstanbul’un boşaltılmasının şartları büyük oranda Türkiye’nin istediği biçimde belirlendi.

LOZAN TAHLİYE PROTOKOLÜ VE AÇIKLAMASI

Lozan Barış Antlaşması’na ek 24 Temmuz 1923 tarihli “İngiltere, Fransa, İtalya’nın Silahlı Kuvvetlerince İşgal Edilen Türkiye Topraklarının Boşaltılmasına İlişkin Protokol ve Açıklama” imzalandı.

Bu protokol ve açıklamanın 1.maddesine göre Lozan Barış Antlaşması’nın TBMM’de onaylandığı İtilaf Devletlerine bildirilir bildirilmez, bu devletlerin silahlı kuvvetlerinin işgal etmiş oldukları toprakların boşaltılmasına başlanacaktı. Boşaltma işlemi, Boğazlardaki ve Marmara Denizi’ndeki İngiliz, Fransız ve İtalyan savaş gemilerini de kapsayacaktı. Protokolün 2. maddesine göre boşaltma işlemi 6 hafta içinde bitirilecekti.

Protokolün 3. maddesine göre Türkiye’ye ait olan ancak İtilaf Devletlerinin kullandıkları her türlü taşınır taşınmaz mallar Türkiye’ye geri verilecekti. Her türlü el koyma ve haciz işlemi kaldırılacaktı.

Protokolün 4. maddesine göre daha önce Osmanlı’ya ait olan ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması ile İtilaf Devletlerinin eline geçen Yavuz Sultan Selim de dahil olmak üzere diğer savaş gemileri ile silah ve cephane gibi çeşitli araç ve gereçler 6 hafta içinde Türkiye’ye geri verilecekti.

Protokolün 7. maddesine göre Türkiye-Irak sınırı (Musul konusundaki) görüşmelerine İstanbul ve Boğazların tahliyesi tamamlandıktan sonra başlanacaktı.

Açıklamanın 1. maddesine göre Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlüğe girene kadar üç Müttefik Devletin donanması Boğazlardan serbestçe geçebilecekti.

Açıklamanın 2. maddesine göre Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlüğe girene kadar veya 31 Aralık 1923 tarihine kadar Türkiye Boğazlarda üç Müttefik Devletin her biri için 1 kruvazör ve 2 torpido muhribinin bulunmasına izin verecekti.

Açıklamanın 3. maddesine göre İtilaf Devletleri, Lozan Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden itibaren kabotaj hakkının ve liman hizmetlerinin “yalnız Türk ulusal bayrağına ait olduğunu” kabul edecekti. Bununla birlikte 1 Ocak 1923’te Türkiye’de kabotaj yapan veya kuruluşlarını işleten şirketlerin 31 Aralık 1923 tarihine kadar işlerini serbestçe sürdürmelerine izin verilecekti.

İstanbul Komutanı Selahattin Adil Paşa, Lozan Barış Antlaşması Tahliye Protokolü’ne uygun olarak İtilaf Devletlerinin, Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası el koydukları savaş araç gereçlerini, silah ve cephaneleri geri almak için 1 Ekim 1923’te İtilaf Devletlerine bir tutanak imzalattı. 1923 Ağustos ayı başında da bir Tahliye ve Teslim Komisyonu kuruldu.

İSTANBUL’UN BOŞALTILMASI

TBMM, 23 Ağustos 1923’te Lozan’ı onayladı. Lozan’da imzalanan Tahliye Protokolü’ne göre Lozan Barış Antlaşması’nın TBMM’de onaylandığı İtilaf Devletlerinin İstanbul’daki temsilcilerine bildirilir bildirilmez İtilaf Devletleri işgal etmiş oldukları Türk topraklarını 6 hafta içinde tamamen boşaltacaklardı. Türk Dışişleri Bakanlığı TBMM’nin Lozan’ı onayladığını 23 Ağustos 1923 akşamı saat 19.30’da İstanbul’daki Türk Dışişleri Temsilcisi Adnan (Adıvar) Bey’e duyurdu. Aynı gece saat 22.00’de İsmet Paşa da TBMM’nin Lozan’ı onayladığını ve Tahliye Protokolü’ne göre, işgal edilmiş Türk topraklarının boşaltılmasını bir notayla İngiliz, Fransız ve İtalyan yüksek komiserlerine bildirdi.

İtilaf Devletleri, 24 Ağustos 1923 tarihinde Anadolu yakasından İstanbul’u boşaltmaya başladılar. 2 Ekim 1923’te İstanbul tamamen boşaltıldı. O gün sabah saat 09.00’da yapılan bir törenle İşgal Kuvvetleri Genel Karargâhı olarak kullanılan Harbiye Mektebi’nde İtilaf Devletlerin bayrakları indirildi ve Türk bayrakları çekildi. Törende İtilaf Devletlerinin komutanlarıyla birlikte Selahattin Adil Paşa da yer aldı. Saat 11.00 sularında ise Dolmabahçe’de hükümet temsilcileri, İtilaf Devletinin generalleri; Harington, Monbelli ve Chapry ile Türkiye’yi temsilen Selahattin Adil Paşa’nın hazır bulunduğu bir törende İstanbul’daki son işgal birlikleri Türk bayrağını ve Türk birliklerini selamlayarak gemilerine binip İstanbul’dan ayrıldılar.

4 Ekim 1923’te Şükrü Naili (Gökberk) Paşa komutasındaki 3. Kolordu 1. Tümen birlikleri Gebze’den İstanbul’a doğru hareket ettiler. 5 Ekim 1923’te Haydarpaşa’dan bir vapurla karşıya geçtiler. 6 Ekim 1923’te Gülhane’de toplandılar ve geniş katılımlı bir törenle İstanbul’u geri aldılar. (Ayrıntılar ve belgeler için bkz. Sinan Meydan, Lozan, Onurlu Barış, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2024, s. 304-316)

Dönemin gazeteleri İstanbul’un kurtuluşunu, “İstanbul’un İkinci Fethi”, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı da “İkinci Fatih” olarak adlandırdı. (İleri, Tevhid-i Efkâr, 6 Ekim 1923, Tan, 7 Ekim 1923)

***

Gerçek şu ki, İstanbul resmi olarak Lozan’da kurtarıldı. Lozan’da birçok konuda olduğu gibi İstanbul’un boşaltılıp Türkiye’ye teslim edilmesi konusunda da İtilaf Devletleriyle başarıyla mücadele edildi. Bu konudaki Türk tezleri neredeyse eksiksiz olarak kabul ettirildi. Lozan Tahliye Protokolü’ne uygun olarak İstanbul kurtarıldı.

“İstanbul’un Kurtuluş Bayramı” kutlu olsun.

/././

Fon çarkının başı-ucu aynı yerde -Berkant Gültekin/ Birgün-

Fon meselesini bireylerin cezai sorumluluklarıyla sınırlayan, iktidarın siyasi sorumluluğunu tartışmayan her yaklaşım kasıtlı ve sorunludur.


İktidar mensupları ile iktidara yakın isimlerin merkezinde yer aldığı fon skandalı tartışılmaya devam ediyor. “Ucu kime dokunursa dokunsun sonuna kadar gideceğiz” denilen skandalla ilgili henüz Fatma Betül Sayan Kaya’nın (FBSK) tanık sıfatıyla bile ifadesi alınmadı. Hileli vurgunla para kazanan Kaya’ya dokunulmazken Vahap Seçer gibi rekor oyla seçim kazanan belediye başkanları ise tutuklanıp cezaevine gönderiliyor.

Fon meselesi AKP’yi ve etrafını hayli karıştırdı. Bu belirsizlik içinde kimse nasıl pozisyon alacağını tam olarak bilmiyor. AKP İstanbul Milletvekili Serkan Bayram krizin patlamasından sonra “ahlak timsali” rolüyle sahneye çıktı ama pek uzun soluklu bir performans sergileyemedi. Belediye başkanlarına yapılan operasyondan FBSK’nin yaptığı vurguna kadar birçok konuda eleştiriler yönelten Bayram, sonunda özür dileyerek sahneden çekildi. Çünkü bu kadar etik, göstermelik bile olsa, AKP’ye fazla geldi.

Şimdi şöyle bir kurgu yapılıyor: “Foncuları, vurguncuları, göze batanları ayıralım, buradan bir temizlik hikâyesi çıkaralım. Muhalefetin de eleştirilerini boşa düşürelim. Biz hesap soruyoruz, siz soramadınız diyelim.” Birkaç gündür iktidar çevrelerinde “Reis çok kızdı, kabahati olan herkesten hesap sorulması talimatı verdi” hikâyesi işleniyor. Ortada AKP’nin genel başkan yardımcılığı makamına kadar uzanan koca bir skandal var ama ülkenin en sorumlu siyasi aktörü olan bitenin mağduru gibi yansıtılıyor. Yeni Türkiye’ye özgü bir tuhaflık…

Ortada sistemin ortasında doğup büyümüş, iktidardan güç ve yetki alan isimlerin yürütücüsü oldukları devasa bir vurgun çarkı var. Tutuklulardan Tera YK Üyesi Emre Alkin, eski Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Kurulu Üyesi, Topkapı Üni. Rektörü; Tera yatırım yöneticisi Kerem Alkin 2021-2024 yılları arasında OECD Daimi Temsilcisi/Büyükelçi/Türkiye Varlık Fonu ve Halkbank YK Üyesi, ayrıca Sabah yazarı; Tera yöneticisi Abdulkadir Özkan eski başbakan başdanışmanı, eski MEB ve Diyanet müşaviri; Tera Finansal Yatırımlar CEO’su Erkan Kilimci eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı; Pusula Portföy yöneticisi Muhammed Yarız eski AKP Gençlik Kolları yöneticisi; Özata Denizcilik YK Başkanı Özdemir Ataseven eski AKP Tuzla ilçe örgütü yöneticisi… Dosyada AKP’nin bir diğer genel başkan yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu, Adil Varlık Yönetim AŞ’nin sahibi ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili Mustafa Yazıcı da var. Mustafa Yazıcı’nın ifadesi alındıktan sonra mal varlığı üzerindeki tedbir aynı gün kaldırıldı ama yurt dışına çıkış yasağı duruyor. Böyle bir tabloda, iktidarın siyasi sorumluluğu nasıl reddedilebilir? Bir de üstüne SPK gibi kurumların üzerine düşeni yapmaması, piyasayı denetleyememesi ekleniyor.

Bu baştan sonra AKP iktidarının sorumluluk alanındaki bir skandal. Kimsenin görevini layıkıyla yaptığını söylenemez. Sıklıkla Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in geçen yıl 4 Kasım günü Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresi'nde yaptığı “Bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz” açıklaması hatırlatılarak “Şimşek uyarmıştı” deniyor. Peki bu uyarıdan sonra kendi bakanlığı ya da SPK, hangi önemleri aldı? Ayrıca Şimşek’in yakın çalışma ekibinde yer alan Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı İskender Balcı'nın da soruşturma kapsamında tutuklananlar arasında olması çarpıcı bir ironi. Balcı, Özata Denizcilik eski bağımsız YK üyesi. Özata şirketi malum, FBSK’nin eşiyle birlikte 163 milyon lira yatırıp 2,2 milyar lira kazanmasına vesile olan fonların sahibi…

Bir gazetede ya da internet sitesinde herhangi bir haberle ilgili soruşturma başlatılsa, hemen o yayının yöneticileri, sorumluları gözaltına alınıyor, en iyi ihtimalle ifadeye çağırılıyor. Bunun örneğini defalarca gördük. Ancak ülkeyi sarsan tarihi fon vurgununda, iktidara yakın onca isim işin içinde olmasına ve denetleyici kurumlar ayan beyan ortada olan bir manipülasyon karşısında görevini yapmamasına rağmen ülkeyi yöneten siyasi irade skandaldan ayrı tutuluyor. Bu akla, mantığa sığacak bir durum değil. Fon meselesini bireylerin cezai sorumluluklarıyla sınırlayan, iktidarın siyasi sorumluluğunu tartışmayan her yaklaşım kasıtlı ve sorunludur.

24 yıllık AKP iktidarı kendi zenginlerini yarattı ve bu tabaka gelinen aşamada halktan tamamen koptu. İktidar olanaklarından yararlanarak tartışmalı yöntemlerle servetlerini büyüten bu elitler, ağır geçim krizi içinde geleceklerinden endişe eden milyonların olduğu bir ülkede istisnai bir hayat yaşıyor. AKP düzenin yarattığı derin sınıfsal ve ekonomik çelişkiler, kendi kaymak tabakasının su yüzüne çıkan devasa servetleriyle kristalize oluyor. Her skandal birkaç ismi tartışılır hale getirse de aslında düzenin kazananları çok daha fazla.

Açık ki fon dosyası birkaç kişinin üzerine yıkılarak kapatılmak istenecek. “Gerekli temizlik yapıldı” mesajının verilebilmesi için taşınmasının maliyeti ağır olacak isimler kontrollü bir şekilde yol kenarında bırakılacak. Ancak asla gerçek bir hesap sorulmayacak. Çünkü süreç, AKP iktidarına zarar vermeyecek şekilde tasarlanacak.

Her şeye rağmen etkili bir muhalefet, iktidarın tüm planlarını bozabilir. Eşitsizliklerle örülü AKP düzeni, adaletsizliğin zırhıyla kendini koruma altına almaya çalışırken geniş halk kesimlerine bu çarkların kimin için döndüğünü, ülke kaynaklarının nerede biriktiğini anlatmak gibi önemli görev tüm muhalif aktörlerin ve kurumların önünde duruyor.

Emeğiyle geçinen ve sistemli şekilde yoksullaştırılan yurttaşların, parmağını bile kıpırdatmadan milyarlarca lira kazanan elit takımından alacağı var. Muhalif siyaset bu haklı talebin taşıyıcısı ve yürütücüsü olabilirse AKP’nin tüm baskı ve kutuplaştırma siyasetine karşın başarıya ulaşacaktır.

/././

ÇİZGİLERİN DİLİ -7 Ekim 2026-







Araya fakir bir mü'min sıkışmış!.




(Derleyen: mstfkrc)

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Ekim 2026-

Kanıksanan büyük soygunun yanında fonların lafı mı olur?-Gülay Dinçel- 

Türkiye’de sadece yoksulluk derinleşmiyor, sömürü de derinleşiyor. 2020-2025 döneminde işçi sınıfı daha fazla çalıştı, daha fazla değer yarattı, çok daha az kazandı. Sömürü ya da soygunda tarihi denebilecek bir rekor kırıldı. Kumara, bahise, regüle edilmiş kumar denebilecek Borsa’ya, fonlara açılan alan bu nedenle büyük soygundan bağımsız düşünülemez.


Fon soygunu tartışılıyor. soL, konuyu değişik boyutlarıyla yakından takip ediyor. Nasıl bir mekanizma kuruldu, kimler tarafından tasarlandı, kimler göz yumdu, kimler vurgun vurdu… Bu sorulara yanıt aramaya devam edilecek. Ancak Komünist Bakış programında Kemal Okuyan’ın hem geçen hafta hem de dün akşam vurguladığı gibi bir “soygun düzeni”nde yaşıyoruz, Borsa ve sermaye piyasaları da bu düzene içkin. Esas soygunu, sömürüyü göz ardı ederek olan biteni anlamak da, doğru tavır geliştirmek de güç. Yine geçen haftaki köşe yazısında Oğuz Oyan da önemli bir bölümü tartışmasız değişik emekçi kesimlerden oluşan küçük yatırımcıların derin yoksullaşmaya çare ararken bu soygun mekanizmasının kucağına itildiğine dikkat çekmişti. Serdal Bahçe, borsa ve fonların kumar ve bahisten hiçbir farkının olmadığını, bu nedenle “temiz” ve “düzenlenmiş” bir kumarhane olamayacağını hatırlattı.

Sadece Türkiye kapitalizmine değil, tarihsel olarak kapitalizme içkin, sermaye birikiminin olmazsa olmazı mekanizmaları “anomali” olarak nitelemek mümkün değil. Finans sektörünün sistem içindeki rolü, mali sermayenin ulaştığı güç, finansallaşma düzeyi ya da fiktif sermaye hacmindeki muazzam genişleme sistemin arızası değil, aksine emperyalist-kapitalist sistemin olağan işleyişinin ürünü. Bu perspektiften bakıldığında Türkiye için de finans sistemini ve sermaye piyasalarını kapitalizmden ayrı değerlendirmek mümkün değil. Kapitalizm koşullarında her tür aşırılığıyla düzenin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş finansal piyasalar da olmak zorunda. Finans sisteminden izole bir sanayi üretimi, birbirinden bağımsız mali ve sanayi sermaye düşünmek pek mümkün değil.

Türkiye kapitalizminin emperyalist-kapitalist sistem içindeki yeri, bağımlılık ilişkileri finans sisteminin yapısındaki önemli belirleyenlerden biri. Ancak Türkiye kapitalizmi için üretim bağlantısı kopmuş ya da fazla dolayım kazanmış, büyük ölçüde fiktifleşmiş bir sermayeden söz etmek, bu anlamda bir aşırı finansallaşma değerlendirmesi yapmak da doğru değil. Finans sisteminin hacmi, yapısı, toplam borçlanma düzeyi, borçlanma araçları, sermaye piyasalarının hacmi ve derinliği gibi bir dizi ölçüt Türkiye kapitalizminin gelişmişlik düzeyinin altında bir finansallaşma düzeyine işaret ediyor. Ya da tersinden hâlâ üretim merkezi unsur olmaya devam ediyor. Tersine ilişkin iddialar fazlaca dillendirilse de Türkiye, emperyalist-kapitalist zincir içinde uluslararası sermayeye önemli miktarda değer aktaran, finans sistemi tasarımının/yapısının güçlü biçimde bu aktarıma hizmet ettiği bir ülke. Biraz bu nedenle biraz da Türkiye kapitalizminin gelişme dinamikleriyle ilişkili biçimde finans sistemi bankacılık, esas olarak kurumsal-ticari bankacılık ağırlıklı bir yapıya sahip.

Ek soygun mekanizmalarına üretimsiz büyüme mi yol veriyor?

Fon soygunu, Türkiye kapitalizminin üretime dayalı bir sermaye birikim modeli içinde daha temiz ve adil olacağı yönündeki tezleri gündeme taşıdı. Sadece düzen muhalefeti değil, Cumhurbaşkanı’nın damadı Selçuk Bayraktar gibi iktidar çevresinden isimler de bu eksende açıklamalar yapıyor. Oysa ki iktidar cephesinde “yoldan çıkanlara”, düzen muhalefeti cephesinde “AKP’nin eseri nepotizme” daraltılmaya çalışılan mekanizmalar, Türkiye kapitalizminin yapısı ve gelişimiyle, sermaye sınıfının ve temsilcilerinin tercihleriyle, bir bütün olarak sermaye düzeninin işleyişiyle doğrudan bağlantılı.

2020-2025 döneminde Türkiye kapitalizmi önemli bir genişleme kaydetti. Bu genişleme büyük ölçüde imalat sanayi ve bağlantılı sektörlerdeki büyümeden kaynaklandı. Pandemi dönemini bir kaldıraç olarak kullanan sermaye sınıfı, bir bölümü geçici bir bölümü kalıcı pazar olanaklarını iyi değerlendirdi. Hiç tartışmasız söz konusu genişlemenin ana itici gücü sömürü koşullarındaki ağırlaşma, işçi sınıfının daha düşük ücretlerle daha fazla çalışmaya mecbur edilmesi konusunda yeni bir aşamaya geçilmesi oldu. Türkiye kapitalizminin bu genişleme dalgası, “üretimsiz büyüme” iddialarının aksine finans sisteminden yasadışı alanlara sistemdeki hareketlerin üretimle, üretimde yaratılan değerle doğrudan ilişkili ele alınmasını gerekli kılıyor. Üretim temelli soygun büyüdükçe, sömürü oranı arttıkça genişleyen değer havuzu her tür faaliyetin dalga boyunu da büyütücü etki yapıyor.

Ortaklaşa dergisinin Ağustos ayında yayımlanan 10. sayısında yer alan “Ekonomiye hayat öpücüğü: Kara transformasyon” başlıklı yazıda Türkiye’nin kara para ya da suç ekonomisindeki payının artışının Türkiye kapitalizminin gelişiminden ayrı ele alınamayacağına işaret ediliyordu. Geniş ve görece gelişkin üretim altyapısı, hem ithalat bağımlılığı hem de ihracat düzeyiyle yüksek dış ticaret hacmi, sermayenin yurtdışı yatırımları ve ticari faaliyetlerinin karmaşıklığı gibi unsurlarla ifade edilebilecek dinamizm, genişleyen değer havuzunu daha yüksek getirilerle genişletmeye yönelik arayışlarda bir sıçrama yarattı. Kara para ya da yasadışı faaliyetlerle finans sistemi, sermaye piyasaları arasındaki hiç de hafife alınamayacak geçişkenlikler bir yana aynı genişleme dalgasının açığa çıkardığı değer havuzunun Borsa ve fon manipülasyonları konusunda cesaretlendirici olduğu söylenebilir. Sadece küçük yatırımcının birikimlerine el koyma hevesi değil, sömürüdeki muazzam artışın açığa çıkardığı değere, paraya yönelik bir iştah da dikkate alınmalı.

Büyük soygunun resmi

İmalat sanayisinin GSYH içindeki payının dalgalı seyri bir yana 2020-2025 dönemine bakıldığında üretim miktar bazında yüzde 30’un üzerinde arttı. Buna karşılık üretim değeri ve katma değer artışı çok daha yüksek oldu. Üretim değeri dolar bazında yüzde 75’e yakın artarken, katma değer artışı yüzde 100’ü aştı. Bu artışların dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmelere bağlı olarak fiyat hareketlerinden kaynaklandığı düşünülebilir. Ancak hem katma değer hem de artı değer havuzu yaklaşık iki katına çıkarken, artı değer oranı da önemli ölçüde arttı. 2009-2019 döneminde yüzde 109 olan ortalama artı değer oranı, 2020-2025 döneminde yüzde 168’e ulaştı. 2022 yılında artı değer oranında yüzde 250 ile bir rekor kırıldı. Çalışan başına katma değer artışı, artı değer oranındaki artışın muazzamlığını daha kolay anlaşılır kılıyor. Tablo 2020 yılında başlıyor, ancak 2019 yılında 20 bin dolar civarında olan çalışan başına katma değer 2025 yılında 38 bin dolara ulaştı. 2023 sonrası kurun baskılandığı ve önceki yılların kayıplarını telafi etmese de asgari ücret artışının görece yüksek tutulduğu ileri sürülebilir. Ancak 2020-2023 arası artış, bu dönemde kur da yukarı gitmesine rağmen yeterince çarpıcı.

Yukarıdaki tablonun detaylarına inmeden sömürüdeki bu çarpıcı artışa önemli sayılabilecek bir sermaye yoğunlaşmasının eşlik ettiğini not edelim. 2025 yılında üretim gerçekleştiren şirket sayısı 465 bin 755 iken, yaratılan değerin yüzde 60’ına 2 bin 377 şirket el koymuş. Bunların bir bölümünün aynı sermaye grubu bünyesinde olduğu da dikkate alındığında sayısı bine bile ulaşmayan bir sermayedar topluluğundan söz edildiği söylenebilir. Sözü edilen 2 bin 377 şirket için çalışan 1,7 milyon işçinin 2025 yılında yarattığı değer 112 milyar dolar, bu değerin 51,7 milyar doları işçilere ödenirken, 60,3 milyar dolarına artı değer olarak el konuyor. Bu hesaba sermaye gruplarının kendi lojistik şirketleriyle yaptıkları taşımalar, hammadde ve girdi teminini yaptıkları şirketleri gibi operasyonlar üzerinden sızdırdıkları değer dahil değil.

Katma değer

Üretim miktar artışının 2020-2025 döneminden daha yüksek olduğu başka alt dönemler var. Üretim değerindeki artışın ne ölçüde reel olduğu döviz bazında bakıldığında kur baskılandığı için, TL bazında da resmi enflasyon rakamlarının doğruluğu üzerinden şüpheli bulunabilir. Ancak faktör maliyetiyle katma değer artışı, şüpheye yer bırakmayacak bir gelişimi gösteriyor. Faktör maliyetiyle katma değer, üretim değerinden üretim sürecinde kullanılan hammadde ve diğer ara girdi maliyetleri, üretim üzerindeki vergi ve sübvansiyonların çıkarılması sonrası el ede edilen değeri, yani net işletme artığı (net kâr) ve ücretlerin toplamını ifade ediyor. Çok kabaca üretimden elde edilen gerçek değer diyebiliriz. Tabii ki ekonominin bütününde üretilen değerin önemli bir bölümüne tekabül etmekle birlikte tamamına karşılık gelmiyor. Toplam değer için, diğer sanayi sektörleri (madencilik, enerji vb) başta olmak üzere üretken sektörlerde üretilen değer ve imalat sanayisinden ileri-geri bağlantılı sektörlere sızan değerin de hesaplanması gerekir. Ancak imalat sanayisinde gözlemlenen katma değer artışı, çok kısa sayılabilecek bir zamanda sömürünün nasıl derinleştiğini açıkça ortaya koyuyor. Nitekim uzun yıllardır dillere pelesenk olan katma değer oranında da (katma değerin üretim değeri içindeki payı) önemli bir artış olduğu görülüyor.

Ana akım iktisatçıların refah artışının koşulu olarak öne sürdüğü katma değer artışı, üstelik teknoloji düzeyi ayırt etmeksizin az ya da çok hemen tüm alt sektörlerde gerçekleşirken işçi sınıfı daha çok çalışıp daha az kazanmaya mahkum edildi. İmalat sanayi ortalama katma değer oranı yüzde 20’ler seviyesinden yüzde 26 civarına çıktı. Türkiye kapitalizmi, işçi sınıfını öğüterek gıda gibi, hazır giyim gibi sermaye ve teknoloji yoğunluğunun düşük olduğu sektörlerde bile görülmemiş katma değer oranlarına ulaştı.

Kaynak: TÜİK Yıllık Sanayi ve Hizmet İstatistikleri

Yukarıdaki veriler, ayrı bir yazının konusu olarak Türkiye kapitalizminin önümüzdeki dönemdeki eğilimleri açısından çok daha detaylı ele alınmayı hak ediyor. Öncelikle sermaye birikimindeki bu genişlemenin nicel ve nitel sonuçlarını iyi değerlendirmek gerekiyor. Çarpıcılığı tartışmasız gelişimin geçici ve kalıcı dinamiklerini ayrıştırmak önem taşıyor. Özellikle alt sektörler bazındaki gelişmelerin değerlendirilmesi de kritik.

Bu resim, sadece daha esas soygunu betimlemiyor. Bu gelişim çizgisi aynı zamanda sermaye düzeninin ek soygun alanları konusundaki potansiyeline de işaret ediyor.

/././

Kore'den Suudi çöllerine bitmeyen 'diyet': Türkiye askerinin Arabistan'da ne işi var?-Yalçın Çuğ-

ABD’nin Ortadoğu’da bizzat göğüslemek istemediği askeri risk, Riyad'da kurulan masayla Türkiye ve Pakistan ordularının omuzlarına yıkıldı. Yeni Osmanlıcılık hevesleri ve iflah olmaz Amerikancılığın zehirli karışımıyla alınan askeri sevkiyat kararı, ülkemizi tarafı olmadığı bir savaşın merkezine çekiyor. 


1950 yılında, sırf NATO'nun kapısından içeri girebilmek ve ABD'nin küresel çıkarlarına sadakatini kanıtlamak için binlerce askeri Kore'de ölüme gönderen Adnan Menderes hükümeti, bugün yeni bir kılıfla karşımızda. O gün Amerikan çıkarları için ödenen kanlı "diyet", bugün Ortadoğu çöllerinde bir kez daha önümüze konuyor.

Saraylarda kurulan şatafatlı masalar, kapalı kapılar ardında bağlanan pazarlıklar, kameralar karşısında sergilenen sahte "bölgesel liderlik" pozları ve emperyalizmin bitmek bilmeyen kanlı vaatleri… 

Türkiye, AKP iktidarının Yeni Osmanlıcılık hülyaları ve iflah olmaz Amerikancılığının zehirli karışımıyla, kendi sınırlarından binlerce kilometre uzaktaki bir emperyalist bataklığın içine sürükleniyor.

Dün Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da toplanan Mekke Savunma İttifakı Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi'nden çıkan karar, aylardır adım adım örülen bu tehlikeli senaryonun son perdesi oldu. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Selçuk Bayraktaroğlu’nun bizzat katıldığı olağanüstü toplantının ardından yayımlanan resmi bildiriyle; Türkiye ve Pakistan'a ait askeri birlik ve imkanların "hızla Suudi Arabistan topraklarına konuşlandırılmasına" karar verildi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden kaçırılan, halktan gizlenen ve içeriği sır gibi saklanan bu anlaşmayla birlikte, Türkiye'nin evlatlarının Suudi monarşisinin çıkarlarını, petrol kuyularını ve küresel tekellerin ticaret rotalarını korumak üzere ateşe atılması kararlaştırıldı.

Ancak dün ilan edilen bu askeri sevkiyat, anlık bir krizin ya da ani bir refleksin ürünü değil. Aksine, birkaç yıldır ilmek ilmek işlenen Ankara-Riyad-İslamabad yakınlaşmasının, doğrudan Washington’ın icazeti ve denetimi altında sahaya sürülen en somut faturası olarak karşımıza çıkıyor.

Bataklığa giden yol: Deniz paktından Mekke İttifakı’na

Bugün Türkiye askerini Suudi çöllerine sürme noktasına getiren sürecin köşe taşlarını hatırlamak, kurgulanan emperyalist tezgahın boyutunu görmek açısından oldukça elzem.

Türkiye, bu maceranın içine birdenbire girmedi. Sürecin ilk kritik virajı, geçtiğimiz Temmuz ayı sonunda dönüldü. Yemen’i 12 yıldır açlığa, kuşatmaya ve acımasız bombardımanlara mahkum eden Suudi Arabistan; Ensarullah hareketinin Kızıldeniz’de ilan ettiği deniz ablukasıyla felç olunca, can havliyle 14 devletlik "Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı"nı kurdu. İsrail ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarını korumayı hedefleyen bu deniz gücüne balıklama atlayan AKP iktidarı, böylece tarafını belli etmeye dönük utangaçlığını kırmış oldu.

Fakat bu hamle Riyad'ın yangınını söndürmeye yetmedi. Hemen ardından, 7 Ağustos’ta AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif kameralar karşısına geçerek "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nı imzaladı. Kamuoyuna "İslam dünyasının dayanışması" ambalajıyla pazarlanan bu paktın belkemiğini, NATO’nun meşhur 5. maddesine öykünülerek hazırlanan "Taraflardan birine yapılan silahlı saldırı, hepsine yapılmış sayılır" kuralı oluşturdu.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın "büyük bir caydırıcılık unsuru" diyerek övündüğü bu madde, aslında daha en başından itibaren Suudi Arabistan'a atılacak herhangi bir füzeyi doğrudan Türkiye’ye atılmış kabul ettirmeyi, yani Türkiye’yi Yemen’deki savaşın doğrudan tarafı yapmayı hedefleyen pimi çekilmiş bir bombaydı. Nitekim dün Riyad’da alınan "hızlı askeri konuşlandırma" kararı da bu ön kabulü tescillemiş oldu.

7 Ağustos'ta AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in, Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde üçlü savunma anlaşmasını imzaladığı tören.

Delinen 'ABD şemsiyesi' ve Körfez'in güvenlik paniği

Peki, Türkiye’yi bu maceraya iten, Suudi Arabistan’ı ise Türkiye ve Pakistan’ın askeri gücüne muhtaç bırakan asıl dinamik neydi?

Bu sorunun yanıtı da yılın başından bu yana Ortadoğu’yu yangın yerine çeviren emperyalist saldırganlıkta yatıyor. 

28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı kapsamlı askeri saldırılar ve Tahran yönetiminin bölgedeki tüm ABD üslerini meşru hedef ilan ederek başlattığı misillemeler, Körfez monarşilerinin yıllardır arkasına saklandığı "Amerikan güvenlik şemsiyesini" delik deşik etti. İran’ın binlerce füze ve İHA ile gerçekleştirdiği misillemler Körfez’deki ABD yerleşkelerini vururken, petrol ticaretinin ana damarlarından olan Hürmüz Boğazı da fiilen trafiğe kapatıldı. Körfez ülkeleri yalnızca birkaç ay içinde 15 milyar doları aşan devasa enerji gelirlerini kaybetti.

Washington’ın vadettiği koruma kalkanının Tahran füzeleri karşısında kevgire döndüğünü gören Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi bölge aktörleri derin bir güvenlik krizine sürüklendi. Masada üç seçenek tartışılıyordu: Tam boy Amerikancılık, İran’la yeni bir denge kurulması ya da bölgesel yeni askeri ittifakların teşkil edilmesi.

İşte tam da Körfez ülkelerinin Washington’a olan güveninin çöktüğü ve arkadan iş çevirmekle suçlanan ABD yönetiminin Marco Rubio gibi isimlerle bölgede ikna turları attığı bir vasatta "Mekke İttifakı" devreye sokuldu. Suudi Arabistan, Hürmüz kapanınca petrol ihracatını Kızıldeniz kıyısındaki Yenbu limanına kaydırmaya çalışmış; ancak bu defa da Ensarullah’ın Kızıldeniz ablukasına, Doğu-Batı boru hattını vuran İHA saldırılarına ve Aramco tesislerine inen balistik füzelere toslamıştı. Kendi yarattığı yangının alevleri içinde kalan Riyad, faturayı ve riski paylaştıracak bir "kalkan" arayışına girdi. Çare ise ABD’nin gözetiminde Ankara ve İslamabad’ın masaya oturtulması oldu.

ABD askeri riskten kaçıyor, taşeronlarını öne sürüyor

Her ne kadar masadaki aktörler "bağımsız İslam devletleri" gibi gösterilmeye çalışılsa da projenin ipleri doğrudan Washington'a uzanıyor.

Halihazırda kendi yarattığı İran kriziyle boğuşmakta olan ABD, doğrudan askeri kayıplar vermemek, kendi askerini Yemen gibi 12 yıldır kırılamayan asimetrik bir gerilla savaşına sokmamak için bölgesel taşeronlarını öne çıkarıyor.

Planın işleyiş mekanizması son derece kurnaz ve bir o kadar da acımasız: Bir tarafta petrol zengini ancak askeri açıdan kırılgan, kendi topraklarını bile korumaktan aciz Suudi monarşisinin devasa finansmanı; diğer tarafta ise derin ekonomik krizler, cari açıklar ve döviz darboğazıyla boğuşan Türkiye ve Pakistan gibi köklü muharip ordular... 

ABD, Ortadoğu’da bizzat göğüslemek istemediği askeri riski, Suudi sermayesinin sponsorluğunda Türk ve Pakistan askerinin omuzlarına yıkarak kenara çekiliyor.

Yeni Osmanlıcılık illüzyonunun hazin çöküşü: Kural koyucu 'ağabey' iddiasından sermaye bekçiliğine

İşte AKP iktidarının yıllardır kitlelere bir masal gibi anlattığı "Yeni Osmanlıcılık" vizyonu, tam da bu noktada utanç verici bir çelişkiye çarpıyor.

İç kamuoyuna "Dünya beşten büyüktür", "Ecdat topraklarında oyun kuruyoruz", "Bölgesel sorunlara yerli çözümler getiriyoruz" hamaseti yapan iktidar, ülkemizi Körfez sermayesinin emir eri ve paralı muhafızı haline getiriyor.

AKP, sıcak paranın ve bölgesel çıkarların diyetini Türk ordusunu Suudi çöllerine sürerek ödemeye hazırlanıyor.

Kendi sınır güvenliğiyle, Türkiye halkının refah ve geleceğiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan Yemen coğrafyasında, Ensarullah füzelerine karşı Suudi Arabistan'ın milli petrol şirketi Aramco’nun tesislerine göğsünü siper etmek "büyük devlet vizyonu" değil, olsa olsa paralı bekçilik mesaisi.

7 Ağustos'ta imzalanan anlaşmayla kurulan "Mekke İttifakı".

Washington'ın 'minnettarlık' itirafları: İttifakın ipleri kimin elinde? 

Türkiye’nin bu adımı ABD’den bağımsız attığı, hatta Batı’ya karşı yeni bir "İslami güç odağı" kurduğu yalanı, bizzat Amerikalı yetkililerin açıklamalarıyla da yerle bir oluyor.

Kendi politikalarına hizmet etmeyecek her girişimi tehditler, yaptırım kararları ve kınamalarla boğmaya çalışan Washington cephesinden, "Mekke İttifakı"na karşı sadece memnuniyet ve övgü sesleri geliyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Mekke Anlaşması'nın imzalandığı ilk günlerde süreci memnuniyetle karşıladığını belirtiyor ve bu adımı "büyük ve cesur bir hamle" olarak niteliyordu. 

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee de ittifakın ilanının ardından yaptığı değerlendirmede son derece rahat bir dille "Washington’da 'Aman Tanrım, bu çok korkunç bir şey' şeklinde bir kaygı olduğunu sanmıyorum" diyerek anlaşmanın İsrail ve ABD çıkarlarını asla tehdit etmediğini açıkça teyit ediyordu.

ABD Kongresi üyeleri ise basına verdikleri demeçlerde Mekke Anlaşması’nı doğrudan "Ortadoğu’nun NATO’su" olarak selamlıyor, ABD’nin üstündeki askeri ve mali yükü aldıkları için bu ülkelere "minnettar" olduklarını açıkça itiraf ediyordu.

Aslında ortadaki tablo son derece net: Mekke İttifakı, NATO’nun ve ABD güvenlik mimarisinin bölgedeki tamamlayıcı bir alt taşeronu olarak karşımıza çıkıyor. Bu ittifakın İsrail’e karşı Filistin direnişine destek veren Ensarullah’ı boğmak ve İran’ı kuşatmak üzere tasarlanmış bir Amerikan kalkanı olduğu aşikar.

Kore'den Suudi çöllerine: 'Diyetimi istiyorum, alacağım da'

Dün Riyad'da verilen kararlar, iktidarın pazarlamaya çalıştığı gibi Türkiye'ye ne bir "güvenlik" ne de bir "bölgesel itibar" sağlayacak. Suudi Arabistan çöllerine gönderilecek askerler, tıpkı yıllar evvel Kore'de olduğu gibi iktidarın Amerikancılığı uğruna canlarını kaybedecek.

Nâzım Hikmet'in, sırf NATO'ya girebilmek için ABD çıkarları uğruna Kore'ye asker gönderen Adnan Menderes için yazdığı 25 Haziran 1959 tarihli "Diyet" şiiri ise hala güncelliğini koruyor. Dün Kore'de Amerikan emperyalizmi uğruna ölüme yollanan askerlerin hesabını soran o dizelerin güncelliğini anlamak için yalnızca "Adnan" ismini değiştirmek yeterli:

"Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
çığlığımı duymamanız için
kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.

Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
kopuk ellerim,
kesik bacaklarımla peşinizdeyim.

Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da."

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ekim 2026-

Kemalistler ve biz -Mesut Odman-  Var oldukları kuşkusuz. Ama, keşke biraz daha çok olsalardı! O zaman işimiz kolaylaşırdı. Tekrar etmekten ...