Fon krizi ve bir ironi -Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet-
Haftalardır konuştuğumuz fon krizi çok boyutlu bir olay. Basitleştirirsek, bir eksoterik (yüzeyde görülebilen) boyutu var: kriminal işler, siyaset, aile, klan ilişkileri... Bir de esoterik (derin, teknik-bir anlamda altyapıya ilişkin) boyutu var: Artık-değerin üretimi, paylaşımı ve mülksüzleştirme. Aslında bir ironik boyut da var: Üretken yatırımların kaynak sıkıntısı çektiği, buna karşılık finansal kazançların ve rantın büyüdüğü bir ortamda patlayan kriz, siyasal İslamın AKP rejiminin ayakta kalmaya çalışırken kendi ekonomik dayanaklarını tükettiğini gösteriyor.
ESOTERİK BOYUT
Ekonomide yaratılan artı-değer, kâr, faiz ve rant biçimlerinde paylaşılır. Artık değerin üretildiği sektörlerde özellikle sanayide, artık-değer üretiminde, fabrikaların yenilenmesi, teknoloji, yatırımlar, istihdam uzun vadeli finansman gerektirirken finansal yatımlar, spekülasyon ve rant gelirleri çok daha kısa dönemde gerçekleştirilebilir. Üreticinin, kâr oranları gerilemeye, ekonomik istikrara, ekonomi politikalarına güveni sarsılmaya başladığında, sermaye, finansal alana, spekülasyona, rant gelirlerine yönelmeye, artık-değerin paylaşımında, finansal kazançların ve rantların payı artmaya, kârın payı azalmaya başlar. Böylece üretken sermayenin yeniden üretimi için gerekli kaynaklar daha da daralırken bunun sonucu olarak artık-değer üretimi giderek faiz ve rant gelirlerini de etkileyecek biçimde daralmaya devam eder. Bu süreç -kriz eğilimleriderinleşirken sermaye giderek toplumda daha önce birikmiş serveti (tasarruflar, “yastık altındaki” varlıklar, hatta taşınmazlarda bloke olmuş değerler), finansal ve siyasi araçlarla talan/gasp etmeye yönelir: Böylece bir mülksüzleştirme süreci başlar.
MÜLKSÜZLEŞTİRME ARACI OLARAK FON KRİZİ
Türkiye ekonomisinde, negatif reel faizler tasarrufların değerini aşındırırken insanlar birikimlerini enflasyona karşı korumak çabasıyla konuta, altına, dövize, borsaya ve yatırım fonlarına yöneldi. Ancak tasarrufların finansal sisteme akması, üretken yatırımlara kaynak sağlandığı anlamına gelmiyordu. Eksoterik boyutta işleyen siyasi kültürel etkenlerin altında finansal varlıkların büyümesiyle artık-değer üretim kapasitesinin gelişmesi birbirinden ayrıştı.
Fon krizi işte bu ayrışmanın bir sonucu, AKP rejimimin inşa ettiği finansal ve siyasi-kültürel ilişkilerin kolaylaştırdığı bir mülksüzleştirme olayıydı: Finansal varlık fiyatlarında, siyasi kültürel ilişkiler içinde gerçekleşen, ekonomik temelden yoksun, gerçekte sürdürülmesi olanaksız, olağanüstü artışlar, eksoterik ilişkilere yabancı, deneyimsiz yatırımcılarda kolay, güvenli kazanç izlenimi oluşturdu. Bunlar o finansal araçlara koşarken eksoterik düzeyde görünen aktörler, sürdürülemezlik noktasında, aslında kendilerinden sonra gelen yatırımcıların varlıklarını talan ederek çıktılar. İçleri boşalan fonlar da hızla çöktüler.
Toz duman dağılırken ortaya çıkan kayıplar, genel olarak orta ve küçük yatırımcıdan çok sınırlı sayıda yatırımcıya doğru büyük bir servet transferinin -mülksüzleştirmenin- gerçekleştiğini gösterdi. Bu mülksüzleştirmeyi (hırsızlığı) gerçekleştiren aktörlerin kimliği, kullandıkları araçlar da giderek belirginleşti.
Başkanlık sistemi altında, güçler ayrılığı, denetleyici kurumların özerkliği ortadan kalkmış, devlet kaynaklarının dağıtımıyla iktidara yakın ekonomik-kültürel ilişki ağları iç içe geçmiş, kamu çıkarıyla özel çıkar arasındaki sınır erimişti. Şimdi, mülksüzleştirmeyi (hırsızlığı) gerçekleştiren aktörlerin bu dönüşümün ürünü olarak siyasal İslamın rejimini yöneten seçkinler arasından çıkmış olmasına şaşırmamak gerekiyor.
Üretken ekonominin fon kriziyle daha da belirginleşen kaynak sıkıntısı, hızla daralan artık-değer üretme, istihdam yaratma kapasitesi, yalnızca ülkenin üretken kapasitesini halkın refahını değil, aslında rejimin geleceğini de tehdit ediyor. Rejim seçkinleri kısa dönemde servet biriktirirken aynı anda beslendikleri ekonomik siyasi rejimin dayanaklarını yıkıyorlar. Finansal mülksüzleştirme geçmişte birikmiş serveti talan ederken ekonominin gelecekte yeni değer yaratma kapasitesini de aşındırıyor. Rejim “kuyruğunu yiyerek yaşamaya çalışan yılan” misali debeleniyor.
/././
Sünni ittifak tarihçesi -Mehmet Ali Güller/Cumhuriyet-
Mekke ittifakı, ABD ve İsrail’in bölgede bir süredir üzerinde çalıştığı, kimi zaman Arap NATO’su, kimi zaman Ortadoğu NATO’su, kimi zaman da Sünni koalisyonu diye adlandırdığı projelerle ne kadar örtüşüyor? Bugün bu sorunun yanıtını arayacağız:
- İsrail İç İstihbarat Örgütü’nün (Şin Bet) eski başkanı Ami Ayalon, 2012 yılında “Sünni ittifak” kurulmasını istedi: “Türkiye önderliğindeki koalisyona İsrail’in varlığını kabullendirirsek Ortadoğu’da büyük çatışma Sünni-Şii çatışması olur, Filistin-İsrail çatışması değil. Kuracağımız Sünni koalisyon ABD ve bizim tarafımızdan destek görecek ve İsrail, İran tehdidine karşı bir güç oluşturmuş olacak. İsrail için önümüzdeki 10 yıl içinde Sünni koalisyonun kurulması çok önemli bir adım olacak. Eğer İsrail İran’a karşı tek başına hareket ederse başarılı olamaz ama Sünni koalisyon çatısı altında İran tehdidini yok edebilir.” (Arslan Bulut, Sünni İttifak İsrail projesiydi, Yeniçağ, 7.10.2026)
- 2015’te, Suudi Arabistan öncülüğünde “Teröre Karşı İslam İttifakı” kuruldu. Ancak işlevsel olmadı. Ardından ABD ve İsrail’in, bir Sünni ittifak için nasıl adım adım, aşama aşama ve koordinasyon içinde çalıştığını gösteren şu gelişmeler yaşandı:
ABD-İSRAİL’İN İTTİFAK HAMLELERİ
- ABD Savunma Bakanı James Mattis, İran’a karşı İsrail ve Körfez ülkelerinden oluşan “NATO tarzı bir bölgesel ittifak” kurmak istediklerini açıkladı. (Israel Defense, YDH, 28.4.2017)
- ABD yönetimi, Ortadoğu Stratejik İttifakı (MESA) projesini başlattı. Sünni Müslüman müttefiklerin çatı yapısını oluşturacağı projeye, Beyaz Saray ve Ortadoğu’daki kaynaklar Arap NATO’su adını veriyor (TRT Haber, 28.7.2018).
- Beyaz Saray, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ABD’nin “başlıca güvenlik ortağı” olarak tanındığını duyurdu (Cumhuriyet, 16.1.2021).
- İsrail’in “dörtlü savunma ittifakı” kurmak için Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile müzakereler yürüttüğü bildirildi. (I24News, Sputnik, 26.2.2021)
- ABD Başkanı Donald Trump, ABD Avrupa Komutanlığı görev alanında yer alan İsrail’in İran’a karşı işbirliğini teşvik etmek amacıyla artık Ortadoğu ülkeleriyle birlikte ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) çatısı altına alınması talimatı verdi. (WSJ, Sputnik, 15.1.2021)
- Önce İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, İsrail’in, ABD öncülüğünde kurulan “Ortadoğu Hava Savunma İttifakı” adlı bir oluşuma katıldığını açıkladı. Ardından Ürdün Kralı II. Abdullah, ABD yayın organı CNBC’ye yaptığı açıklamada, “Ortadoğu NATO’sunu destekleyecek ilk insanlardan biri ben olurum” dedi. (Deutsche Welle, 3.7.2022)
SON ADIM: MEKKE İTTİFAKI
Ve 7 Ağustos 2026’da Mekke ittifakı kuruldu. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın kurduğu ittifakı ilk kutlayan ABD oldu. Cumhuriyetçi Senatör Joe Wilson, “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutladı. Mekke ittifakı ABD’liler tarafından “Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası olarak yorumlandı. Trump’ın Mekke ittifakına destek açıklamasında bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.”
Mekke ittifakı Husilere karşı askeri adım kararı alınca ABD’li Senatör Joe Wilson şu açıklamayı yaptı: “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım. Mekke savunma ittifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”
ABD’NİN İŞLERİ
Gazeteci Nevzat Çiçek, ABD’nin eski Ankara büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi James Jeffrey’ye “Mekke Anlaşması’na yaklaşımınız nasıl?” diye sordu. Jeffrey’nin yanıtı şu oldu: “Bu iyi bir fikir ve bekliyoruz ki bu adım birkaç iyi şeyi ortaya çıkarsın. Amerika’nın hem Çin hem de İran ile çok işi var. Siz işimizden biraz anlıyorsunuz.” (Independent Türkçe, 8.10.2026)
Meselenin özü, Jeffrey’nin işaret ettiği “ABD’nin işleri” konusudur. Nitekim biz de haftalardır bu köşede yaptığımız analizlerde, ABD’nin “yük paylaştırma stratejisi” gereği, Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine dağıttığını ve Suudi Arabistan’ın korunması görevini Türkiye’nin üstlendiğini anlatmaya çalışıyoruz. NATO 3.0’ın bir yansıması da budur.
/././
Erdoğan’ın kadrosuna kim operasyon çekti?-Yaşar Aydın/ Birgün-
Fon vurgunu rejimin istikametinin belirleneceği iç iktidar mücadelesinin parçasına döndü. Sızıntıların kaynağı da belli ki Cumhur İttifakı içinde. Dolayısıyla ne “Operasyona eyvallah demeyiz” çıkışları ne de olayı münferit gösterip üzerini örtme çabaları bu yangını söndürmeye yetmez.
Fon skandalı AKP’yi sarsmaya devam ediyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarından birinin merkez üssünün AKP olması ve bunun isim isim ortaya çıkması, skandalı bir iktidar içi krize de dönüştürdü.
Erdoğan bugüne kadar meseleye dair çok az konuştu ve kendisini dışarıda tutarak “gereken yapılacak” türünden açıklamalarla yetindi. Ama iş durulmayınca ve ortaya çıkan isimler Saray ve etrafını işaret edince bir uyarı daha yapmak zorunda hissetti. Erdoğan, Çerkezköy-Halkalı hızlı tren açılışında yaptığı konuşmada “Kadrolarımıza operasyon çekilmesine eyvallah demeyiz” dedi. İlk bakışta hedefe Yeni Parti’yi koymuş gibi görünse de ortalıkta dolaşan isimlere bakılınca işin sadece onlarla sınırlı olmadığı çok belli. Her şeyden önce Yeni Parti, ifşa ettiği her ismi “Bakanlık kaynaklarından alındığı” notuyla duyurdu. Yani kaynak olarak Adalet Bakanlığı’nı gösterdi. Yandaş gazeteciler de çok uzun zamandır Yeni Parti’yi onaylayan bir değerlendirme yaparak isimlerin Erdoğan’ı yıpratmak amacıyla içeriden sızdırıldığını ifade ediyorlar.
İSMİ İFŞA EDENİN ASIL HESABI NE?
Adalet Bakanı Akın Gürlek, fon skandalının yargı boyutunu değerlendirirken tasfiye edilen 3 fonda 100 milyon liranın üzerinde olağandışı kazanç sağlayan toplam 214 kişinin tespit edildiğini duyurdu. Bakan Gürlek’in açıklamalarından bu listenin en azından şimdilik gizli kalacağını da öğreniyoruz. Muhtemelen Yeni Parti lideri Özgür Özel’in “Erdoğan’ın masasında” dediği liste de Gürlek’in bahsettiği isimlerden oluşuyor.
Yeni Parti ve bazı gazeteciler aracılığıyla AKP’ye, özellikle de Saray’a yakın isimler gündeme geldi. Bunların en ünlüsü Fatma Betül Sayan Kaya ve Ömer Çelik’in arkadaşı olduğu iddia edilen Osman Arıkan Nacar. Ama listede başka isimler de var; hepsinin en önemli özelliği Saray’a yakın olması. Böyle olduğu içindir ki Erdoğan, “Arkadaşlarımıza operasyon çekiliyor” diye çıkış yaptı.
Burada esas olan, isimleri kimin televizyonlara çıkıp ifşa ettiği değil, bu isimleri kimin sızdırdığı ve bunu niye yaptığıdır. Bir operasyon çekiliyorsa bunu ismi açıklayan değil, ismi muhalefet partisinin masasına koyan kişiler çekiyordur. Bazı isimlerin doğru, bazı isimlerin yanlış olması burada tali bir konudur. Burada esas olan, açıklanan isimlerin siyaseten konumlandığı yerdir. Hepsinin Saray etrafında bulunması tesadüf olmadığına göre yapılana “Erdoğan’ın etrafına ateş etmek” denmeyecek de ne denecek?
Hem gelişmeler hem partiye yakın gazetecilerin yazdıklarına göre Erdoğan’ı yıpratmaya çalışılan bir faaliyet var. Her şeyden önce ifade etmek gerekir ki Fatma Betül Sayan Kaya dahil bugüne kadar ortaya çıkanlar sızıntı ürünü. Bunu bir gerçek olarak cebe koymakta fayda var. Çünkü bu yalın gerçek bize aynı zamanda olan bitene dair değerlendirme yapma şansı verecektir. O zaman gelelim asıl soruya: Bu sızıntıları yapan kim ve neyi hedefliyor?
Kuşkusuz bir ayağı Erdoğan sonrasına dair iktidar içi çekişmedir; ama tek başına tüm bu yaşananları açıklamaya yetmez. O zaman "Meselenin bugün iktidar siyasetinde yaşanan dizilişle ve yaklaşan seçimle ilgisi olabilir mi?" sorusunu sormak da abes olmayacaktır.
İSTEDİKLERİ YERDE BİTİREMEYECEKLER
Mesele sadece bir kişinin hadi biraz daha ileriye götürelim 214 kişinin aç gözlülüğü olsa bir yerde kapanabilirdi. Ama gerçekten Erdoğan’ın masasında böyle bir liste varsa ve bu listede daha çok Saray’a yakın ismler varsa bu iş burada kapanmaz. İstemedikleri için değil kapamayı başaramayacakları için.
Çünkü karşımızdaki tablo, dışarıdan kurgulanan bir komplodan ziyade, iktidar bloğunun kendi rahminde büyüyen sert bir iç kapışmanın ve post-Erdoğan dönemine hazırlanan kliklerin kaçınılmaz hesaplaşmasıdır. Skandalla birlikte ok yaydan çıkmış, Mesele artık Saray rejiminin istikametinin belirleneceği iç iktidar mücadelesinin parçasına döndü.
Sızıntıların kaynağı da gayesi de çok açık ki Cumhur İttifakı’nın içinde. Dolayısıyla ne "operasyona eyvallah demeyiz" çıkışları ne de olayı münferit gösterip üzerini örtme çabaları bu yangını söndürmeye yetmez.
***
MHP LİDERİ DEVLET BAHÇELİ’NİN ÖNERİSİ VE AZERBAYCAN’NIN TÜRBAN YASAĞI
Devlet Bahçeli bir hafta önce Meclis grubunda bir öneri yaptı. Bahçeli açıkça Meclis’i, yani yasamayı istedi. Bunu Celal Adan ve Fethi Yıldız gibi isimler de “MHP 2028’de yapılan seçimlerde birinci parti olmalı” diyerek daha önce ifade etmişti. Bugünden ileriye bakıldığında MHP’nin büyük bir atak yaparak oylarını üç katına çıkarması çok beklenmiyor. Bu durumun gerçekleşmesi imkânsız. O zaman MHP’den bu açıklamalar neden geliyor? Hakkı Özdal, Evrensel’de yayımlanan yazısında Bahçeli’nin bu açıklamasının üzerine gitti ve bazı öngörülerde bulundu. Özdal, Bahçeli’nin esas olarak Erdoğan’a hem Meclis’in erken seçim kararı alması sürecinde hem de seçim anında MHP’ye ihtiyacı olduğunu bir kez daha hatırlattı. Yürütmeyi, yalpalamayan bir MHP’nin üstlenmesinin aynı zamanda sistemin yürümesi için mecburi bir tercih olduğunu da eklemiş oldu. Şimdiye kadar okumayan varsa Özdal’ın yazısına bir bakmasını öneririm.
Bu çıkışın bir başka nedeni, yani sistemin gidişatına dair bir farklılık olabilir mi? Örneğin Türk turancılığının ve milliyetçiliğin ana yurdu Azerbaycan’da yakın zamanda türbanın yasaklanması, İsrail’e açık destek gibi başlıklarla AKP’den ayrışmasının etkisi var mıdır? Azerbaycan modelini savunanlar kendilerini anlatacak siyasi merkez olarak MHP’yi mi görmeye başladı?
Eğer iş bu noktalara kadar geldiyse is sadece milletvekili pazarlığıyla kapanmaz.
/././
Sağlık Bakanı harikalar diyarında -Osman Öztürk/Birgün-
Sağlık Bakanlığı her yıl sonuna doğru bir önceki yıla ait Sağlık İstatistikleri Yıllığı yayınlar. Ortalama birkaç yüz sayfa civarındaki Yıllıkta genel demografik göstergelerden ölüm ve hastalık istatistiklerine, yıllara ve hizmet kapsamına göre hekime müracaat sayılarından ameliyat sayılarına, ilaç istatistiklerinden yüz bin kişiye düşen hekim, eczacı, diş hekimi, ebe, hemşire sayılarına kadar bir dizi gösterge tablolar, şekiller, haritalarla yer alır.
Sağlık İstatistik Yıllıkları sağlık ekonomisiyle, sağlık politikalarıyla ilgilenenler için son derece değerli yayınlardır. Yalnız artık her türlü verinin bilgisayar ortamında bulunduğu günümüzde bu bilgileri açıklamak için neden bir sonraki yılın Aralık ayını beklemesi haklı olarak eleştirilere yol açar.
Bakanlık da bu eleştirileri karşılamak ister gibi birkaç ay öncesinde bir Sağlık İstatistikleri Yıllığı Haber Bülteni yayınlar. Bu bültenler genellikle on, on beş sayfa kadar tutar ve asıl Yıllıkta yer alacak bilgilerin çok azına yer verilir. Gene de ilgilisi için önemlidir.
***
Bu yılki Haber Bülteni Eylül ayının son günü yayınlandı.
Geçtiğimiz yılın sağlık verilerinin bütününe yönelik değerlendirmeyi asıl Yıllık yayınlanacağı zamana bırakıp bu yazıda Bültende yer alan Tablo 15 üzerine yazmak istiyorum.
Söz konusu tablo “Kurum Türlerine Göre Toplam ve Kişi Başı Hekime Müracaat Sayısı, Tüm Sektörler, 2025” başlığını taşıyor.
AKP’nin iktidarı devraldığı 2002 yılında hekime müracaat sayısı yaklaşık 209 milyondu. İlk kez 2023 yılında 1 milyarı aşmıştı. Geçen sene 1 milyar 138 milyonu bulmuş. Yani AKP iktidarı döneminde dört kattan fazla, yaklaşık yüzde 444 artmış.
Bir başka hesaplamayla AKP’nin iktidara geldiği yıl Türkiye’de bir vatandaş yılda ortalama 3.1 defa bir hekime müracaat ediyordu. Bu sayı aradan geçen süre zarfında sadece COVID-19 Pandemisinin patladığı 2020 yılında düştü. Bir sonraki yıl ise tekrar artıp 2019 yılının üzerine çıktı.
O günden bu yana da gene düzenli olarak artmaya devam etti ve 2024’te 12,2 olan Kişi Başı Hekime Müracaat Sayısı kendi rekorunu egale edip 2025’te 13.2 oldu.
***
Peki bu artış kurumlara göre nasıl olmuş, ona da bir bakalım.
Sağlık Bakanlığı hastanelerine müracaatlar 2002’den 2025 yılına kadar yaklaşık 110 milyondan 538 milyona çıkmış. Yani yüzde 390, yaklaşık dört kat artmış.
Üniversite hastanelerine müracaatlar 2022 yılında 9 milyonu bulmazken geçen yıl 52 milyonun üzerine çıkmış. Yani, muhtemelen özel tıp fakültelerinin de yaygınlaşmasının etkisiyle yaklaşık beş kat artmış.
Peki özel hastane müracaatları nasıl olmuş?
AKP’nin iktidarı devraldığı yıl özel hastanelere müracaat eden hasta sayısı 6 milyonu bile bulmazken yüzde bin artışla geçtiğimiz yıl 66 milyona yaklaşmış.
Birileri özel hastane patronlarına “Yürü ya kulum!” demiş, onlar da pastanın kremasını kepçeyle sıyırmaya devam etmiş.
***
Şimdi de bu artışın basamaklara nasıl yansıdığına bakalım.
AKP iktidara geldiğinde ağırlıkla sağlık ocaklarından oluşan birinci basamak sağlık kurumlarında yaklaşık 75 milyon muayene yapılmıştı. Şimdilerde ağırlıkla aile hekimliklerinden müteşekkil birinci basamakta 2025 yılındaki muayene sayısı 470 milyonu geçmiş. Yani yaklaşık beş kat artmış.
İkinci ve üçüncü basamaklardaki müracaat sayıları ise 2002 yılında 134 milyonun biraz üzerinde iken 2025 yılında 668 milyona ulaşmış. Yani artış yaklaşık dört kat olmuş.
Bu sayılar Sağlık Bakanlığının hasta yükünü yıllardır istiap haddini aşan hastanelerden aile hekimliklerine doğru yönlendirdiğini açık olarak gösteriyor.
Öte yandan hani sağlık ocakları verimsiz oldukları, çalışmadıkları bahanesiyle kapatılırken “Hastaların yüzde 70-80’ini aile sağlığı merkezlerinde tedavi edeceğiz, böylece hastanelerin yükü de azalacak.” denilmişti ya, ona da bir bakalım.
AKP’nin iktidarı devraldığı 2002 yılında her yüz muayeneden yaklaşık 64’ü ikinci ve üçüncü basamakta, yaklaşık 36’sı ise birinci basamakta yapılmıştı. Aynı rakamlar geçen sene yaklaşık yüzde 59 ve yüzde 41 olmuş. Yani aradan geçen bunca yılda birinci basamakta müracaatlar oran olarak ancak yüzde 5 artmış.
Kısacası, birinci basamak sağlık kurumlarının yükü beş kat artmış ama AKP’nin Aile Hekimliği Türkiye Modeli kendisine konulan hedefin yanına değil yakınına bile yaklaşamamış.
***
Son olarak da AKP döneminde sağlıktaki bu devasa iş yükü artışının sağlık emekçilerine nasıl yansıdığına göz atalım.
Bunun için bir dizi göstergeye bakmak, bir dizi hesap yapmak gerekir ama ben şimdilik sadece Haber Bülteninde yer alan toplam hekim ve toplam sağlık çalışanı sayıları üzerinden kaba bir karşılaştırma yapmakla yetineceğim.
Türkiye’de 2022 yılında gerek devlet gerekse özelde toplam doktor sayısı yaklaşık 92 bin, toplam sağlık çalışanı sayısı ise yaklaşık 380 bin kadardı. Sene 2025 olduğunda doktor sayısı 232 bin, toplam sağlık çalışanı sayısı ise 1 milyon 440 bine çıkmış.
Kabaca doktor sayısı yüzde 240, toplam sağlık çalışanı sayısı ise yüzde 280 civarında artmış.
Sadece yıllık hekime müracaat sayılarının yüzde 444 arttığını göz önüne aldığımızda bile sonuç ortada.
Bir yandan sağlık sistemi rekora doymuyor, öte yandan olan beş dakikalık muayene için günlerce hastane hastane dolaşan hastalarla bu sistemin altında her geçen gün daha fazla ezilen sağlık çalışanlarına oluyor.
***
Peki bu arada Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu ne yapıyor dersiniz?
Geçen gün Urla’daki dünyada ayakta kalmayı başarmış, tescilli üç karantina adasından biri olan Klozamenai Adası’nda televizyonlara röportaj vermiş.
“Sağlıkta artık en üst ligdeyiz. Dünyanın en iyi sağlık hizmetini sunan ülkelerinden biriyiz.” demiş!
Belli ki Ada’nın tarihi ve doğal güzelliği, Urla’nın hoş kokulu meltem havası başına vurmuş.
/././
Kulp takıp bok atmak -Selçuk Candansayar/Birgün-
İoanna Kuçuradi 2 Ekim’de, doksanına iki gün kala öldü. Hacettepe’de felsefe bölümünü kuran, Kant’ı Türkçeye kazandıran, insan haklarını bu ülkede bir felsefe meselesi hâline getiren hocanın ardından öğrencileri ve öğrencilerinin öğrencileri “hocaların hocası” diye yazdı. Ardından “çağın olayları” hakkındaki “değerlendirmelerini” alıntılayan yüzlerce taziye paylaşımı yapıldı. Ekranlarda görünmeyen, tek bir popüler eseri olmayan, gündelik tartışmalara dair “kanaat bildirmeyen” bir felsefe hocasıydı. Ölümü ardından yapılan paylaşımlar gösteriyordu ki, meğer son anına kadar çağımızın sorunlarına “eylemle” müdahale ediyormuş.
Adını çok sayıda insanın belki de ölüm haberiyle duyduğu Kuçuradi’ye yönelik bu sevginin nereden geldiğini en iyi Musa Kaya’nın Evrensel’de yayımlanan Facebook paylaşımından anlayabiliriz.
Doksanların başında, Kaya ve arkadaşları Erzurum Özel Tip Cezaevi’nde, işkence dursun diye, ölüm orucundadır. Hücrelerde çırılçıplak tutulmaktadırlar. Bir gece Kaya’nın hücresinin kapısı açılır, karşısında İnsan Hakları Derneği’nden bir heyet durur. Heyetteki yaşlı kadın onun çıplak bedenine bakar, gözleri dolar ve baş gardiyana döner: “Bunun giysileri nerede?” Gardiyanın cevabı hazırdır: Elbiselerini yırtıp ip yapıyor, kendilerini asıyorlarmış.” “Bir insan neden kendi elbisesiyle kendini assın ki?” diye sorar kadın. “Bunlar devlet düşmanı, devleti töhmet altında bırakmak için asıyorlar.” Kadın “Yazık insanlığa” demekle yetinir. Kaya, “33 yıl önce hücremin kapısında işkence ve ölüm orucu ile yarı yarıya erimiş çıplak bedenimin karşısında gözleri dolan ve sesi titreyen o kadının öldüğü haberini yine bir işkence sahnesinde aldım” diyor ve Kürtçe “Oxir be jina dilbihuşt. Cîhê te ronî be.” diye bitiriyor; “Hoşça kal gönlü cennet kadın, mekânın aydınlık olsun.”
YARIŞA GİRDİLER
Daha cenazesi kaldırılmadan karşı dalga kapladı sosyal medyayı. Cenazenin ertesi günü de medyanın kanaatini bilgi diye satan doksozoflarının en ünlülerinden biri “iyi bir felsefeci değildi, iyi bir örgütçüydü” diye yazdı ve ekledi: “Türk değildi bir defa, Rum’du.” Hemen, Kuçuradi’nin Gazze hakkında hiç açıklama yapmadığı bulundu, başörtülülere tavrı hatırlatıldı, ikna odalarına dair anlatılar dolaşıma sokuldu. Tanıyanların sevgiyle uğurlamaya çabaladıkları bir “insanın” eylemlerine kulp takarak, varoluşuna “bok atma” yarışına girenler oldu.
“Kör ölünce badem gözlü olmaz elbet.” Ölüyü azizleştirmek de üzerine bok atmak da aynı bölünmenin iki yüzü: İnsanı bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü görmenin. Başörtüsü yasaklarının yaşandığı yıllarda üniversitelerin ve hocaların tutumu elbette tartışılabilir. Ama eleştiri ile kulp takmak aynı şey değil. Eleştiri nesnesini tanımaya çalışır, onu çelişkileriyle birlikte bir bütün olarak görmeye uğraşır. Başörtülü öğrencilere karşı tutumunu sorgulayan eleştiri, Erzurum’daki hücre kapısında “Bunun giysileri nerede?” diye soran kadını da görmelidir, aynı kadının insan hakları için çalışmalarını da.
Kulp takıp bok atmak tanımak için değil, değersizleştirmek için yapılır. Bir insanın bütünlüğünden yalnızca işine yarayan parçayı alıp, “bak burada kötüymüş demek ki zaten kötü” demeye getirir. Kuçuradi’nin felsefesi de bir bakıma bunun üzerineydi. Bir şeyi değerlendirmek için önce onu bilmek gerekir. Bilgiye dayanmayan değerlendirme, nesnesini değil, yalnızca değerlendirenin ne menem biri olduğunu gösterir. “Saygı fikirlere değil, insana duyulur” derdi Kuçuradi. İnsan, yalnızca insan olduğu için değerlidir. Fikirler ise değerlendirilir.
Kulp takıp bok atma tek bir mahalleye özgü değil, bu dönemin kişilik özelliği. Kim ölse aynı sahne tekrarlanıyor. Biri ödül alsa “kimin adamı”, biri iyi bir şey yapsa “şov”, biri ölse “ama şu yıl şunu demişti” deniyor. Biri övülmeye kalkılsa, en masum tepki “evet iyi ama şurası da şöyle” diye bir kulp takılmadan durulamıyor. İyi kabul edilen ezkaza tökezleyiverse anında tümüyle kötü biri haline getiriliyor. Mesela, Özgür Özel’i destekleyenler de en ufak hatasında onu yerin dibine sokuveriyor. Hele sosyal medyada, herhangi bir “iyi” üç saatten fazla “iyi” kalamıyor.
Rekabetçi benlik, karşılaştığı herkese bir kulp takar. Başarının da başarısızlığın da yalnızca bireyin sorumluluğu sayıldığı, ayrıcalıkların görünmez kılındığı, herkes aynı çizgiden koşmaya başlamış gibi yapılan bir dünyada, insan, karşılaştığı her ötekini kendisiyle ölçmeden duramıyor. Öteki, ya geride bıraktığım biridir ya da beni geride bırakan. Okul, iş yeri, akademi, meyhane ve şimdi ekran, ilişki kurmak için değil, kendini yüceltmek için çıkılan arenalara dönüşmüş durumda.
DOYUMSUZ AÇLIK
Böyle bir arenada, sevilen herhangi bir insana katlanılamaz, çünkü onun yüceliği diğerini kendi ezikliğiyle baş başa bırakır. İyi olanı onarmak yerine bozmak, sevilenin üzerinde bir leke bulmak işte bu yüzden rahatlatır. “O da benim gibiymiş, hatta benden de aşağıymış!” Taziyelerde “herkes ağlarken, gerçeği bir tek ben söylüyorum” pozu da aynı yerden gelir. Kalabalıktan farklı olduğunu göstermeye duyulan, doymak bilmeyen bir açlık!
Bok atmak, atılan hakkında değil, atan hakkında bilgi verir. Bok, insanın kendinden çıkardığı, kendisine ait olduğunu bildiği hâlde görmek istemediği şeydir. Atılan bok, atanın kendi kirli, utanç verici, ezik parçasıdır. Ötekine fırlatılarak uzaklaştırılır. Ne var ki her fırlatış o parçanın varlığını bir kez daha kanıtlar. Bok atan, her atışta foyasının ortaya çıkmasından biraz daha korkar ve bu yüzden bir dahaki sefere daha çok atar.
Bu rekabetçi benliğin bu topraklarda bir soy kütüğü var. Kaya’nın yazısındaki baş gardiyanın gerekçesini hatırlayın. Kurbanı kendi acısından sorumlu tutan, işkence göreni suçlu, işkenceciyi mağdur gösteren bu mantık, kulp takmanın en çıplak ve en eski hâli. 12 Eylül’den doksanların hücrelerine uzanan şiddet, insanlara öfkelerini asıl korku kaynağına, yani zalime değil, tehlikesiz ve güçsüz olana yöneltmeyi öğretti. Ardından gelen piyasa düzeniyse bu korkuyu rekabete tahvil etti. Eskiden herkes zalim devlete karşıydı, şimdi herkes herkese karşı. Sosyal medya da bu herkesin herkese karşı savaşını bir gelir modeline çevirdi: Algoritma en çok bok atanı ödüllendiriyor. Ölmüş, kendini savunamayacak, doksan yaşında bir kadının en güvenli hedef olması da bundan. Ona atılan bok, iktidara atılamayan bütün bokların yerini tutuyor.
YAZIK İNSANLIĞA
Kulp, testiyi tutup kaldırmak için takılır. Bizde ise insanlara, tutup yere çalmak için takılıyor. Kuçuradi bütün ömrünü, insanın yalnızca insan olduğu için değerli olduğunu ve haklarının buradan doğduğunu anlatmaya adadı. Onun ardından atılan bok bize onu değil, ona bok atanları anlatıyor: Kimseyi değerli bulamayan ve bu yüzden kendini de değerli bulamayan bir benliği. Bir başkasının insanlığını inkar eden, kendi insanlığından eksiltir. Otuz üç yıl önce Kuçuradi’nin o hücre kapısında söylediği söz bugün hala, hatta daha da geçerli: Yazık insanlığa
/././
AKP neden korkuyor? -Mehmet Tezkan /halkTV-
AKP Grup Başkanı Güler’in açıklaması fon dolandırıcılığı örtbas mı edilecek, üstü örtülecek mi sorusunu gündeme düşürdü…AKP Grup Başkan Vekili Özlem Zengin ve AKP ile iç içe olan yazarlar vurguncu listesinin açıklanmasını isterken, Güler ‘lekelenmeme ve masumiyet karinesine önem veriyoruz’ diyerek vurguncuların hakların savundu…İnsanlar da ister istemez…Vurguncunun, soyguncunun masumiyeti mi...
https://halktv.com.tr/makale/akp-neden-korkuyor-1060986
/././
Yeni Troya savaşı çimento tozlarına karşı veriliyor -Özer Akdemir/Evrensel Gazetesi-
Sabaha karşı, Gökçeada’nın üzerinden yükselen beyaz bir bulut, yeni doğan güneşin kızıllaştırdığı denizin yanağını okşayarak ana karaya doğru geldi. Bulut, Kumburun sahiline ulaştığında eski liman bölgesinde demir atmış kocaman bir gemiden yükselen tozları da yüklenerek Troya Antik Kenti’nin kazılabilmiş alanlarına, Karamenderes Irmağı’nın sarhoş bir adam gibi yalpalayarak ilerlediği Skamender Vadisi’ne doğru yoluna devam etti.
Gövdesinin üst tarafı lacivert, kaptan köşkü ve diğer idari binaları beyaza boyalı geminin denizle buluştuğu alt yanı ise pas rengine boyanmıştı. Gemi, AkçanSA çimento fabrikasının limanına yanaşmış, rüzgarsız, dalgasız, çarşaf gibi denizde çimento torbalarının yüklenmesini bekliyordu.
50 yılı aşkındır bu limandan her yıl milyonlarca ton çimento bunun gibi gemilere yüklenerek dünyanın dört bir yanına taşınıyor. Bir zamanlar deniz ticaretiyle, balıkçılıkla ve bereketli topraklarıyla anılan bu tarihi liman, bugün sanayinin ağır yükünü omuzluyor. Kumburun Koyu’nun güneyinde küçük bir balıkçı limanında rengarenk kayıklar demirli, kuzeyi ise devasa yük gemilerinin ve çimento silolarının gölgesinde nefes almaya çalışıyor. Çimento fabrikası yıllar içinde bu şirin koyun doğal ve tarihi silüetini yavaş yavaş değiştirerek yöreyi gri bir örtüyle örttü.
Seramik kalıntılarının arasında yükselen çimento siloları
Denizin dibinde bugün bile binlerce çanak çömlek parçası çıkıyor. Koyda, neredeyse adım başı, kimisi yosunlaşmış, kimisi denizin tuzuna, dalgasına yenilerek düzleşmiş, bazıları ise üzerindeki çizgilerin, süslerin bile hâlâ ilk günkü gibi belli olduğu bu kiremit parçalarına rastlıyorsunuz.
Antik Çağ’ın Coğrafyacısı Strabon’un bahsettiği Achaiion kentinden, Prehistorik dönemlerden Roma dönemine kadar tarihlenen kültürel katmanlarından ve Osmanlı zamanının çiftliklerinden kalan bu kiremit/seramik parçaları bugün sahilde ve denizin içinde her tarafa yayılmış durumda. Kumburun ve etrafı bu buluntular nedeniyle günümüzde 1. ve 3. derece arkeolojik sit alanı olarak tescillenerek koruma altında, güya!
Ketos efsanesinin doğduğu kıyılarda yükselen yeni canavar
Kumburun köyünün yaklaşık 3.5 km batısındaki Küçük Beşige (Agammia) Burnu kıyılarında, 1998 yılında yaşanan toprak kayması sonucu 5-4 milyon yıl öncesine ait omurgalı hayvan fosilleri (zürafa, hortumlugiller/fil, gergedan, sırtlan, atgiller vb.) açığa çıkarılmıştı. Antik Çağ’da Agammia olarak bilinen bu bölgedeki kayalardan çıkan fosil kafataslarının, Herakles’in Troia Prensesi Hesione’yi kurtarmak için öldürdüğü Troia Deniz Canavarı (Ketos) mitosuna ilham kaynağı olduğu değerlendiriliyor. Milyon yıllık bu fosiller ve dünya yazınına, siyasetine yön veren bir destandan kalan mitler de yok olma tehdidi altında bugün.
Ölmez ağaçlar çimento tozunun altında can çekişiyor
Çevresel kirliliğin en somut izleri bölgenin can damarı olan ağaçlarda ve maki topluluklarında kendini gösteriyor. Koyun etrafındaki palamut ağaçları, küçük sert meyveleri ile ahlatlar ve daha ilerilerde, Kumburun köyüne ve yazlık sitelere doğru uzanan zeytinliklerin yaprakları incecik gri bir tabaka ile kaplanmış durumda. Bozalan köyünün yanı başındaki çimento fabrikasının üretim tesisleri ve etrafına yayılmış taş ocaklarından çıkan toza, Kumburun’daki silolardan ve fabrikanın diğer ünitelerinden yayılan tozlar karışıyor. Çimento tozu ve her canlı için çok ciddi sağlık sorunlarına yol açan kimyasal partiküller rüzgarla birlikte geniş bir alana yayılarak ağaçların, çatıların, antik yapılarla dolu Troya ve Aleksandr Troia Antik Kenti’nden kalan buluntuların üstünü kaplıyor. Üzeri ince bir toz tabakasıyla örtülen zeytin ağaçları tam anlamıyla nefessiz kalıyorlar. Azalan taneleri küçücük, dalları hastalıklı, hayattan bezmiş bir görüntüye bürünüyor ağaç. Oysa “ölmez ağaç” o. Binlerce yıl bu kadim toprakların gelenini, gidenini, savaşlarını, şenliklerini görmüş, geçirmişler. Bu toprakların gerçek sahipleridir zeytin ağaçları.
Soframızdaki zehir!
Sadece zeytinler değil, bölgede yetişen diğer meyve ağaçları ve doğal bitki örtüsü de bu kirlilikten ağır yara alıyor. Çiftçiler, atalarından kalan toprakları işlemeye çalışırken gökyüzünden yağan kül rengi tozlarla mücadele etmek zorunda kalıyor.
Çimento fabrikası ve ona ham madde sağlayan taş ocakları sadece doğanın dengesini bozarak tarıma zarar vermiyor, hayvancılığı da derinden etkiliyor. Meraların ve otlakların çimento tozuyla kirlenmesi, bu alanlarda otlayan hayvanların sağlığını, sonrasında ise bu hayvanların etinden, sütünden faydalanan herkesin sağlığını riske atıyor. Ezine peyniri diye bize çimento tozu yediriyorlar yani! Geyikli’nin canım zeytin ağaçlarından süzülen zeytinyağları ile biraz da çimento üretimi sırasında çıkan zehirli gazlardaki kimyasalları içiyoruz.
Troya’yı merak ederek dünyanın bir ucundan gelen turistleri cezbeden Kumburun kıyıları, fabrikanın yarattığı görüntü ve hava kirliliği yüzünden artık turizmden de yeteri kadar faydalanamıyor.
Bugünün Troyalıları yeni bir Troya Atı’na karşı direniyor
Yıllardır Troyalıların içine sokulmuş yeni bir Truva Atı gibi çimento fabrikası. Truva Atı doğayı, denizi, tarihi içeriden yok etmek için adım adım ilerliyor. Kazılan her toprak parçası, yüklenen her çimento torbası şimdi tamamı Almanların olan fabrikanın kasasını doldururken, bugünün Troyalıları bir savaşı daha kaybediyorlar. Kapasitesini 25 kat arttıran fabrika doğayla, zeytinle, tarihle, denizle, ineklerle, keçilerle, insanlarla, ahlat ağaçları ve meşe palamutları ile verdiği savaşı 25 kat daha büyütmüş durumda. Birkaç çevre örgütü ve duyarlı yurttaşın açtığı dava dışında bir ses çıkmıyor bu savaş alanından. Yaşam adım adım geri çekilirken, çimento fabrikası 25 adım birden ilerliyor.
/././
Yeni OVP’nin esneklik kapanı -Emirhan Durmaz/Evrensel Gazetesi-
Parçaları yan yana koyunca OVP’nin hedefi netleşiyor: Emeğin satın alınma biçimini değiştirmek. Ücret sınırlanırken emeğin kullanımı serbestleştiriliyor.
Resmi Gazete’de yayımlanan 2027-2029 orta vadeli programın en çarpıcı başlığı esneklik oldu. Programa göre çalışma günleri yeniden düzenlenecek, “esnek süreli istihdam modelleri” geliştirilecek; uzaktan, hibrit, kısmi süreli ve proje bazlı çalışma ile platform ekonomisi için mevzuat hazırlanacak.
Gerekçeler ise tanıdık: “iş ve yaşam dengesi”, “çalışan verimliliği”, “kadınların ve gençlerin iş gücüne katılımı”. Gelişecek itirazların önünü kesmek için de birbirini dışlayan iki kelime yan yana getiriliyor: “Güvenceli esneklik”. Güvenceyle esnekliği aynı terazide dengeleyebileceği masalını anlatan bu formül, aslında hangisinin feda edileceğini ise baştan beyan ediyor.
OVP’deki planı anlamak için sorulması gereken soru da buradan çıkıyor: Esnek çalışmayı yaygınlaştırarak ne yapılmak isteniyor; kimin zamanı, kimin riski, kimin maliyeti kimin sırtına yükleniyor?
İstihdam hedefini tutturmanın hileli yolu
Programın en iddialı rakamları, dönem sonuna kadar yaklaşık 2.1 milyon ilave istihdam ve yüzde 7.6’lık işsizlik hedefi. Bu rakamlarla esneklik planı arasındaki bağı görmek için istihdamın nasıl ölçüldüğünü hatırlamak yetiyor. TÜİK’in uyguladığı tanıma göre, bir saat dahi ücret karşılığı çalışan kişi istihdamda sayılır. İşsiz sayılmak için ise hiç işi olmamak ve iş arıyor olmak gerekir.
Sekiz saatlik bir iş, dört saatlik iki işe bölündüğünde toplam çalışma süresi değişmez, ödenen toplam ücret artmaz, hatta belki azalır. Ama istatistiğe iki istihdam yazılır. Dolayısıyla kısmi süreli, proje bazlı, çağrıldıkça yapılan işlerin çoğalması, yeni iş yaratmadan var olan işi parçalayarak istihdam hedefini tutturmanın en ucuz ve hileli yolu.
Bilindiği üzere, TÜİK iş gücünün ne kadarının boşta kaldığını yayımlamak için iki ayrı ölçü kullanıyor. “Manşet işsizlik oranı” yalnızca hiç işi olmayan ve iş arayanları sayarken, “atıl iş gücü” oranı ise buna, istediğinden daha az saat çalışanları ve çalışmak istediği halde iş aramaktan ümit kesenleri de ekliyor. Bu oran ise manşet işsizliğin kat kat üzerinde seyrediyor. Esneklik ise bu kesimi bir kategoriden ötekine taşıyor. Dün işsiz sayılan biri, bugün haftada 15 saat çalıştığı için istihdamda görünüyor; haftanın geri kalanında fiilen işsiz olduğu gerçeği ise istatistikte “eksik istihdam” satırına iniyor ya da hiç görünmüyor. Manşet işsizlik düşerken, çalıştığı halde geçinemeyen işçilerin sayısı büyüyor. Programın 2.1 milyonluk istihdam ve yüzde 7.6’lık işsizlik hedeflerine giden yol da tam olarak bu rakam cambazlığından geçiyor.
Sekiz saatin sınırı gevşerken
OVP’nin “Çalışma günlerinin yeniden düzenlenmesi” derken neyi kastettiği henüz mevzuata dökülmedi, ama adımın hangi zemine basacağı belli. 4857 sayılı İş Kanunu, “denkleştirme” adıyla haftalık 45 saatin günlere farklı dağıtılmasına 2003’ten beri izin veriyor. Patron işçiyi bir hafta 55, ertesi hafta 35 saat çalıştırabiliyor. İki ayın ortalaması 45 saati geçmedikçe fazladan çalışılan saatler fazla mesai sayılmıyor.
Yani üretimin yoğun olduğu dönemde gün boyu çalışan işçi bu saatlerin karşılığını zamlı ücret olarak almıyor, işin durgun olduğu dönemde evde oturarak “geri ödüyor.” Mesai, sermayenin talep dalgalanmasına göre işleyen bir zaman hesabına dönüşüyor.
Mesele yalnızca sürenin uzaması da değil. Esnek rejim iş gününün “ölü anlarını” da ayıklıyor; işçi yalnızca işin yoğun olduğu saatlerde, nefes alacak boşluk bırakılmadan çalıştırılıyor. Uzayan iş günüyle sıklaşan temponun bedeli işçinin bedeninde birikiyor; bunalım ve yorgunluk, iş cinayetlerinin ve meslek hastalıklarının sessiz ortağı oluyor.
Satın alınan zaman, ödenen zaman
Esnekliğin ücrete etkisi ise bordrodaki rakamda değil, ücretin hangi zamana karşılık ödendiği hesabında görülür. Güvenceli bir iş ilişkisinde patron işçinin iş gününü satın alır ve o gün içinde iş olup olmaması patronun sorunudur. Kısmi süreli, çağrı üzerine, proje bazlı ya da platform üzerinden çalışmada ise ödenen şey kullanılan saat ya da teslim edilen iştir. Arada kalan zaman ise ücretsizdir. İşçinin çağrılmayı beklediği saatler kimsenin hesabına yazılmaz. Saat ücreti aynı kalsa bile ödenen saat azaldıkça ve aralar uzadıkça, eldeki gelir bir hanenin geçimi için gerekenin altına iner. Açık ise ikinci, üçüncü bir ek işle, olmadı kredi kartı veya ihtiyaç kredisiyle kapatılır. Böylece işçi, ücretinin bir parçasını bu kez faiz olarak bankaya devreder.
“Neden şimdi” sorusunun cevabı da burada yatıyor. Enflasyonla mücadele programı yıllardır ücretleri baskılamaya dayanıyor. Ücret artışları gerçekleşen enflasyona göre değil, hedeflenen enflasyona göre belirleniyor. Ücreti frenlemek, kâr oranlarını korumanın yollarından yalnızca biri. Öteki ise ödenen zamanın her dakikasını işe çevirmek: Patron, işin yoğun olmadığı saatin ücretini ödemek istemiyor, ücretini ödediği her saate de daha fazla iş sığdırmak istiyor. Ücret sınırlanırken emeğin kullanımı serbestleştiriliyor; esneklik planı ise dezenflasyon programını iş yerinde tamamlamanın aracı kılınıyor.
Güvence kimin için?
Programın altını çizdiği “güvenceli esneklik” kavramı yeni değil; 2014 ulusal istihdam stratejisinin ana eksenlerinden biriydi ve o günden beri her kıdem tazminatı tartışmasında yeniden dolaşıma girdi. OVP bu kez güvenceyi; çalışma süresi, fazla çalışma, dinlenme hakkı, iş sağlığı ve güvenliği ile sosyal sigorta yükümlülüklerinin “Açık kurallara bağlanması” olarak tarif ediyor.
Programın güvence ayağında şöyle bir adım da var: “İşsizlik Sigortası Fonundan finanse edilen işsizlik ödeneği, kısa çalışma ödeneği gibi pasif iş gücü programlarından yararlanma koşullarının kolaylaştırılması”. Bugün işsizlik ödeneği alabilmek için işten çıkmadan önceki 120 gün boyunca kesintisiz prim ödenmiş olması gerekiyor. Çağrıldıkça çalışan bir işçi bu şartı karşılayamaz. Şartları gevşetme vaadi ise aslında bir itiraf: Yeni düzende işçinin periyodik aralıklarla işsiz kalacağı baştan kabul ediliyor.
Bu aralıkların bedelini ise işçinin ücreti üzerinden toplanan primlerle büyüyen fon ödeyecek. Yıllardır patronlara prim teşviki olarak aktarılan, pandemide şirketlerin ücret faturasının bir kısmını üstlenen fon, şimdi de esnekliğin yarattığı gelir kesintilerini karşılamakla görevlendiriliyor. Yani patron işçiyi istediği an çalıştırıp bırakma serbestliğini alırken kâr onun hanesine, güvencesizlik işçinin hanesine yazılacak.
Kapsayıcılık maskesinin ardında: Kadınlar, gençler ve emekliler
OVP esnek çalışmanın kimlere yöneldiğini de açıkça sayıyor: “Kadınlar, gençler, öğrenciler, bakım sorumluluğu olanlar ve emeklilik sonrası çalışmak isteyenler.” Grubun ortak noktası ise, tam zamanlı ve güvenceli işe en zor erişen, patron karşısında pazarlık gücü en zayıflatılmış kesimler olmaları.
Kadınlar için önerilen formül özellikle çarpıcı. Nitekim OVP’deki esneklik hedefleri iktidarın aile yılından ayrı okunamaz. Çokça tartışıldığı üzere çalışma hayatına dair “müjdeler” de hep aynı çerçeveden geldi: Memur ebeveynlere çocuk ilkokula başlayana kadar yarım maaşla yarı zamanlı çalışma, “aile dostu” diye sunulan esnek ve uzaktan çalışma modelleri... Güncel OVP ise bağı açıkça kuruyor: Yeni nesil çalışma modellerine ilişkin mevzuat, “Kadın istihdamının yanı sıra dinamik nüfus yapısının korunması” için hazırlanacak.
Bu çerçevede kadından beklenen belli: Daha çok çocuk doğurması, çocuğa, yaşlıya, hastaya evde kendisinin bakması ve bunlardan arta kalan saatlerde kısmi çalışarak “Hane gelirine katkı sunması”. OVP de buna uygun bir formül öneriyor. Çocuk bakımı yükümlülüğü olanlar için kısmi ya da uzaktan çalışma teşvik edilirken, kreşlerin yaygınlaştırılması ise yerel yönetimlerle ve özel sektörle iş birliğine bırakılıyor. Bakım yükü parasız kamusal hizmetle hafifletilmiyor; kadının ücretli işi, bakımın arta bıraktığı saatlere sığdırılıyor.
Gençler ve öğrenciler için esnek çalışmanın Türkiye’deki adı zaten belli: Motokurye, çağrı merkezi, perakende vardiyası, uygulama üzerinden alınan iş. Emekliler için kullanılan “çalışmak isteyen” ifadesi ise başlı başına bir örtü. Emekli aylıklarının geçinmeye yetmediği bir ülkede iş aramak bir tercihten öte zorunluluk. Esneklik planı bu zorunluluğu ucuz ve güvencesiz bir emek kaynağına çeviriyor. Ezcümle “Kapı açıyor” süsüyle pazarlanan esneklik, bahse konu kesimi çalışan sınıfın en güvencesiz katmanına yerleştiriyor.
Dağıtılan iş yeri, dağıtılan örgütlenme
Esnekliğin en çarpıcı hedeflerinden biri, işçilerin bir araya gelme imkanını daraltmak. Uzaktan, kısmi süreli, proje bazlı ya da platform üzerinden çalışan işçinin ortak bir iş yeri, ortak bir mesaisi yok; sözleşmesi bireysel, ücreti kişiye göre belirleniyor.
Sendika Yasası bu dağınıklığı doğrudan sendikasızlığa çeviriyor. 6356 sayılı Kanun’a göre toplu sözleşme yetkisi için iş yerinde çalışanların yarıdan fazlası, işletmede yüzde 40’ı sendikaya üye olmalı. Çalışanların sürekli girip çıktığı, bir kısmının kısmi süreli, bir kısmının taşeronda çalıştığı bir iş yerinde bu çoğunluğu kurmak neredeyse imkansız. Platform çalışanlarının ise hazırlanacak mevzuatta işçi mi, “bağımsız” yüklenici mi sayılacağı bile belli değil.
Esneklik böylece emeğin pazarlık gücünü iki kez kırıyor: İşçiyi patronun karşısına tek başına çıkararak ve toplu sözleşmenin yasal yolunu tıkayarak.
Zamanın hükmü mücadeleyle çizilir
Parçaları yan yana koyunca planın hedefi netleşiyor: Emeğin satın alınma biçimini değiştirmek. Sekiz saatlik iş günü, patronun işçiden sınırlı bir zaman satın aldığı, günün geri kalanının işçiye ait olduğu fikrine dayanıyordu. Esnek çalışma ise bu sınırı aşındırıyor. Ödenen zaman daralırken sermayenin elindeki zaman genişler; her an çağrılmaya amade bir emir erine dönüşen işçi, ne zaman uyuyacağını, çocuğunu kime bırakacağını, gelecek ay ne kazanacağını planlayamaz hale gelir.
Patronun ücretleri bastırmak için kullandığı yedek iş gücü de artık yalnızca kapının önünde beklemiyor ne tam istihdamda ne tam işsiz bir kitle olarak bordronun içinde duruyor. İşçi bugün çalışıyor, yarın çağrılmayı bekliyor; arada kalan sürenin, bakımın, hastalığın ve yaşlılığın yükü kendi cebine, hanesine ve borca kalıyor.
Asıl soru, işçinin zamanının sınırını kimin çizeceğidir. Belirli iş günü ve güvenceli iş bu soruya verilmiş bir cevaptı; esneklik planı o cevabı geri almayı hedefliyor.
Ne var ki o cevap hiçbir zaman sermayenin ya da yasa koyucunun lütfu olmadı. Grevlerle, direnişlerle kazanıldı ve ancak savunulduğu sürece ayakta kaldı. Bu yüzden güvenceli iş, insanca yaşanacak ücret ve örgütlenme özgürlüğü talepleri etrafında birleşik bir sınıf mücadelesi örmek, bugün de tarihsel bir zorunluluktur.
/././
Fon vurgunu, tarım, çocuklara ücretsiz yemek -Sedat Başkavak / Evrensel Gazetesi-
Ne vurgun yapmışlar ama. Öyle az buz bir şey değil. Önce 2 milyar dolar diyorlardı, sonra 51 milyar dolar dediler. Şimdilerde ise fon vurgununun maliyeti 90 milyar dolar demeye başladılar. Bir çırpıda 90 milyar dolar diyoruz ama TL’ye çevirince yaklaşık 4 trilyon 500 milyar lira yapıyor.
DİSK’in açıklamasına göre, asgari ücret 8 ayda yaklaşık 7 bin lira değer kaybederek 4’te 1’i eridi. 28 bin lira asgari ücrete çalışan işçinin bırakalım kazanmayı, hayal bile edemeyeceği miktarlar konuşuluyor. Emeklinin hayali para, pul olmaktan çıkalı çok oldu. Onlar, belki maaşlarımız artar umuduyla AKP’nin iktidarda olmadığı bir ülke hayal ediyorlar. 13’e mal ettiği şeftaliyi 5’e meyve suyu fabrikasına satan, limonunu 5’e bile satamayıp dalında bekleten, mandalinası para etmeyip dalında kalan, satamadığı üzümünü bağa zarar vermesin diye toplayıp dereye döken, zeytini-zeytinyağını, geçen yılın yarı fiyatına satan çiftçilerin de hayalini kuramayacakları kadar büyük bir vurgun konuşuluyor. Onların da kurdukları tek hayal, bankalara ve tarım kredi kooperatifine ödenemez hale gelen çiftçi borçlarının silinmesi oluyor ama nafile.
Çiftçilerin bankalara olan borçları 1.5 trilyon lirayı geçti. Uzun zamandır çiftçinin borçlarının silinmesi talebini duymazdan gelen Saray iktidarı, fon vurgununda ortaya çıkan 4.5 trilyonluk faturayı ise halka kesmek üzere elinden geleni yapıyor. 15’e mal edip 5’e satan limon üreticisi başta olmak üzere, üretici köylülerin bankalar ve tarım krediye olan borçları için kılını kıpırdatmıyor. Fakat 255 liradan alıp 4 bin 482 liraya satarak, 1 lirasını 1657 lira yapan eski bakanından, bürokratına vurguncuların sebep olduğu faturayı da halkın üzerine yıkmaya çalışıyor. 25 yıldır feryat eden köylüyü duymuyor ama 25 haftada servetine servet katanların faturasını da halkın üzerine yıkmaya çalışıyor.
2026 bütçesinden tarım desteklerine ayrılan pay 168 milyar lira. Fon vurgununun toplam maliyeti olan 4.5 trilyon ülke tarımının desteklenmesi için milyonlarca çiftçiye verilen 168 milyar liranın yaklaşık 27 katı. Saray iktidarı hem tarımı çökertip çiftçiyi bitiriyor hem de çiftçiye vermediği desteğin katbekat fazlasını fon vurgununun faturası olarak bizim cebimizden karşılıyor.
Üretici köylü mandalinayı, şeftaliyi, üzümü, domatesi, fındığı, fıstığı satamıyor. İşçi emekçi aileleri ise alıp yiyemiyor. Dünya liderinin ülkesinde 15 yaş ve altı her 10 çocuktan 1’i günde en az bir kez taze meyve tüketemiyor. Saray fon vurgununun maliyeti olan parayla çocuklara meyve, kuru yemiş dağıtsa ülke köylüsünün ürünü dalında kalıp dereye dökülmez, çocuklar da taze meyve yerdi.
Gençlik Spor Bakanlığı KYK yurtlarında bir öğün yemek için şirketlere 190 lira ödüyormuş. Okullardaki 17.7 milyon çocuğa ücretsiz bir öğün yemek verilse, yıllık maliyeti 600 milyar lira demektir. Vurgunun maliyeti olan 4.5 trilyon lirayla çocuklara 7.5 yıl ücretsiz bir öğün sağlıklı yemek verilirdi.
Ülke köylüsü borç içinde yüzüp evine, tarlasına, bağına, bahçesine haciz gelirken birileri de bir yerlerde tarla, bağ, bahçe toplamış. Günlerdir Kırıkkale’nin Yahşihan Belediyesinde, 1630 tapuyu üzerine geçiren belediye başkan vekili, 236 tapuyu üzerine geçiren eski imar müdürü ve yakınları, aldıkları lüks araçlar konuşuluyor. Adamlar ilçeyi kendilerine tapulamışlar derken fon vurgununda adı en çok konuşulan AKP’li Eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya’nın da ailesi ile birlikte Tekirdağ’da arazi topladığı ortaya çıktı.
Çıkan haberlere göre, eski bakanın ailesi Tekirdağ’da çok hisseli arazilerin küçük hissesini satın alıyormuş. Kanundan yararlanarak ortaklığın giderilmesi davası açıp, mahkeme kararıyla arazilerin satışa çıkarılmasını sağlayıp, sonra da tamamını satın alıyorlarmış. Bilirkişi raporuna göre bu yöntemle alınan 42 dönümlük bir arazinin değerinin 160 milyon lira olduğu belirtiliyor. Haberlere yansıyan kısmıyla 8- 10 tarla böyle mülk edinilmiş. Onlarca yıldır başka ailelerin mülkiyetinde olan yüzlerce milyon liralık tarlalar, bir dava ile el değiştirip Sayan ailesinin malı oluyormuş. Yurdu desen yurdu değil, köyü desen köyü değil. Buğday ekmez, meyve dikmez. Bir aile Tekirdağ’ın o köyünden, bu köyünden neden tarlalar alır? Ya imar rantının ya da başka bir rantın hesabı vardır.
/././
Brezilya’da ‘beklenmedik’ sonuç -Ertan Erol/Evrensel Gazetesi-
Brezilya’da genel seçimler ve başkanlık seçimlerinin ilk turu tamamlandı. Seçimlerden önce yayımlanan tüm anketler, başkanlık seçimlerinin ikinci tura kalacağını tahmin ederken Başkan Lula da Silva’nın Eski Başkan Jair Bolsonaro’nun oğlu Flavio Bolsonaro ile neredeyse eşit oy olacağını iddia ediyordu. Bolsonaro ve partisi anketleri şaşırtarak seçimlerde büyük bir zafer kazanarak eyalet valiliklerinin büyük kısmını almakla kalmadı, Temsilciler Meclisi ve Senatoda da en büyük grup haline geldiler ve diğer sağ partilerle birlikte artık çoğunluk durumundalar. Flavio ise ilk turu Lula’nın iki puan önünde bitirerek Lula’yı daha önceki hiçbir seçimde almadığı bir sonuçla karşı karşıya bıraktı. Flavio sonuçları gazetecilerin ve destekçilerinin oluşturduğu insan kalabalığının içinden değişim isteğinin kazandığını söyleyerek değerlendirirken Lula ise neticenin ‘beklenmedik’ olduğu değerlendirmesi yapacaktı.
Lula’nın bu yenilginin yarattığı etkiden kurtulup -ve seçmenini de bu duygu halinden kurtarıp- üç hafta içinde gerçekleştirilecek ikinci turu Flavio’nun önünde bitirmesi mucize gibi görülürken, seçimleri kazanması halinde ise ülkeyi nasıl yöneteceği en büyük soru işareti olacak. Daha önce Dilma Rousseff’in azlinde olduğu gibi Lula’nın da bir yolsuzluk iddiası ile azledilmesinin kolay olacağını tahmin etmek güç değil. Ancak seçilmesi halinde Lula’nın tamamen muhalefetin elinde olan Temsilciler Meclisi ve Senatodan bırakın yasa geçirmeyi bütçeyi bile geçirmesi mümkün olmayacak. Dolayısıyla Lula kampanya sürecinde verdiği vaatlerin hiçbirini gerçekleştiremezken çoğunluğu Bolsonaro’cu olan eyalet yönetimleri ile de sürekli çatışma halinde olacak.
Her seçimden sonra doğal olarak seçimin neden kaybedildiği üzerine uzun uzun tartışılır. Brezilya solunun da benzer bir süreçten geçtiği söylenebilir. İlk olarak yaşanan şokun şiddetinin anketler yüzünden kuvvetli olduğu söylenebilir. Maalesef anketlerin yanıltıcı olduğu, her zaman birileri ve belirli çıkarları gözeterek yapıldığı ve büyük bir manipülatif etkiye sahip oldukları unutulmaktadır. Anketler Brezilya’da da Lula kampanyasını etkileyen ve sonuçlar sonrasında yenilgi hissiyatını derinleştiren bir etki yaratmıştır.
ABD’nin seçimlere olan etkisi ise yadsınamaz. İlk olarak ABD kökenli evanjelik kiliseler bugün için Brezilya’da önemli bir ekonomik ve politik bir güce ulaşmıştır. Bu kiliselerin üyelerinin yakın zamanda Brezilya’da Katolik kilisesi mensuplarının sayısını aşacağı tahmin edilmektedir. Bolsonaro ailesinin ve hareketinin evanjelik ve pentekostal kiliselerle kurduğu yakın siyasi ve ticari ilişkiler Bolsonaro’nun en büyük toplumsal desteğini oluşturmaktadır. Bu bağlamda önemli bir medya gücüne, ekonomik girişimlere ve siyasi ilişkilere hükmeden bu kilisenin faaliyetlerinde son 30 yılda açılan alanda Lula ve İşçi Partisi hükümetlerinin de büyük günahı bulunmaktadır. Brezilya solunun geç kalmış bir sekülerizm tartışması içine girdiği görülebilir. Kampanyanın son haftalarında gerçekleşen Katolik kilisesi ve evanjelik kilise arasındaki dini sembol tartışmasında Lula’nın taraf olması ve dini sembollere sarılmasının da pek bir fayda üretmediüi söylenebilir.
İkinci olarak ise Trump yönetiminin geçtiğimiz yazdan itibaren Lula ile açıktan bir çatışmaya geçmesi Lula tarafından kampanyasının bir unsuru haline getirilmişti. Trump yönetiminin ve ailesinin Bolsonaro ailesi ile yakın siyasi ve dostluk ilişkilerine sahip olduğu zaten bilinmekteydi. Ancak Trump, Lula’nın bölgedeki ABD politikalarına karşı aldığı eleştirel tutum üzerine Brezilya’ya yönelik gümrük tehditlerinde bulunması seçimlere dolaylı bir biçimde müdahale anlamına gelmektedir. Lula’nın bu tehditleri kampanyasında kullanarak ulusal egemenliği öne çıkaran bir dil benimsemesi ise aşırı sağcı ve milliyetçi Bolsonaro karşısında Lula’ya bir avantaj sağlamamış görünüyor. Demek ki bir defa daha sol adayların sağ seçmene hitap etmek için sağcı ve milliyetçi bir diskur benimsemesinin seçmende çok karşılık bulmadığı görülmüş bulunuyor.
Tüm bunların yanında hiç şüphesiz yıllardır hükümette bulunan İşçi Partisinin yıpranmış olması, Lula’nın ilerleyen yaşı, gelir adaletsizliğindeki eşitsizliğin, güvenlik sorunlarının, büyümedeki problemlerin mevcut hükümetin karesine yazılması şaşırtıcı değildir. İşçi Partisi ve bileşenlerinin Lula’dan sonra değişimi getirebilecek başka bir isim çıkaramaması ikinci turdan sonra Brezilya’daki sol hareket için önemli bir sorun olarak ortaya çıkacaktır. Bununla birlikte Bolsonaro’nun seçilmesi halinde güçlü bir Kongre desteği ile Brezilya’da hem siyasal ve insan hakları konularında çok büyük bir gerilemeye yol açacağını, El Salvador’daki Bukele deneyimini tekrarlayan bir güvenlik stratejisi benimsenmesinde, medyanın, sivil toplumun ve demokratik kurumların zayıflatılmasında, Amazonların yağması ve yok edilmesinde hem ulusal hem de eyalet düzeyinde çok büyük bir desteğe sahip olacağını tahmin etmek yanlış olmayacaktır.
/././
(Derleyen: mstfkrc)



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder