Dünyanın krizi, Fransa’nın krizi, büyük insanlık -Fatih Yaşlı-
Fransa’nın en yoksul semtlerinin liselerinden başlayıp bütün bir ülkeye yayılan eylemler, şirketlerin ve elitlerin yönettiği Fransa’yı, Fransa’nın düzenini hedef alıyor. Bunu yaparken de kamuyu yeniden göreve çağırıyor, kamuculuk talebini yükseltiyor, şirketlerin egemenliğine ve savaş tüccarlarına meydan okuyor, Filistin’i de sonuna kadar sahipleniyor.
ABD Başkanı Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin 9 Ekim’de yaklaşık bir buçuk saat süren bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi, görüşmenin merkezinde “enerji” meselesi vardı ve böyle olması kaçınılmazdı; çünkü Trump 3 Kasım seçimleri yaklaşırken kendi başına açtığı İran savaşı belasından bir türlü kurtulamıyordu.
Trump iş başına gelirken ABD halkına düşük faiz, düşük enflasyon, düşük enerji fiyatları ve ucuz gıda vaat etmişti; ancak İran savaşıyla birlikte bu vaatlerin hepsi çöp oldu. Enerji fiyatları yükseldi, bu yükseliş maliyetleri artırdı, maliyet artışı fiyatları artırdı, fiyat artışları yüksek enflasyonu getirdi, enflasyonun neticesi de FED’in faizleri artırması oldu.
Şimdi ABD’deki 3 Kasım ara seçimlerine çok az kala, yumurta kapıya dayanmışken, Trump karşılaşacağını herkesin ve kendisinin de bildiği hezimeti hafifletmek için kimi adımlar atmaya çalışıyor. Geçen hafta seçimlere kadar İran’a saldırmayacağını açıklaması, petrol fiyatlarını düşürmek adına yaptığı hamlelerden biriydi. Son Putin görüşmesi de yine aslında büyük ölçüde 3 Kasım’la ilgili.
Bu görüşmede iki şey üzerinde mutabakat sağlandığı duyuruldu. Birincisi, Trump Ukrayna tarafıyla da görüştükten sonra bir “enerji barışı” üzerinde uzlaşıldığını öne sürdü. Zaten bir süredir Zelenskiy’e Rusya’daki dizel üretim tesislerini vurmaması çağrısında bulunuyordu; çünkü Rusya’ya yönelik her saldırı ABD’deki dizel fiyatlarının artışına yol açıyordu. İkincisi, yaptırımları da esnetecek bir şekilde, Rusya’nın ABD ve küresel piyasalara 5 milyon ton dizel yakıt sevkiyatı yapması hususunda bir anlaşmaya varıldı.
Tüm bu hamlelerin ABD seçimleri üzerinde nasıl bir etki yaratacağını göreceğiz, Ukrayna da Rusya da Trump’ın bahsettiği ateşkesi tanımıyor, petrol fiyatlarında da elle tutulur bir düşüş yok, ancak enerji meselesinin şu an uluslararası sistemi belirleyen en önemli başlık olduğunu, bütün ekonomik ve siyasi gelişmelerin merkezinde bulunduğunu görmemiz gerekiyor.
***
Bugün dünyada üç büyük çatışma alanı bulunuyor: Ukrayna-Rusya savaşı, şimdilik fiili bir ateşkes olsa da ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı yürüttüğü savaş, Yemen’deki Ensarullah hareketiyle Suudi Arabistan’ın ve desteklediği güçlerin savaşı. (İsrail’in Gazze’de ve güney Lübnan’da yürüttüğü yıkım ise elbette ki devam ediyor.)
Bu üç savaş da gerçekleştiği coğrafya itibarıyla enerji-merkezli bir karakter taşıyor, üç savaştaki gelişmeler enerji üzerinden küresel ölçekte ekonomiyi ve dolayısıyla da siyaseti belirliyor, her üç savaş da enerji fiyatlarını, enflasyonu ve faizleri artırarak küresel ölçekli ve çoklu krizi tetikliyor.
Ukrayna-Rusya savaşı başladığında petrol ve doğalgaz fiyatlarının bundan nasıl etkilendiğini biliyoruz, fiyatlardaki artışın zamanla en çok Avrupa’yı vurduğunu da. Çünkü Avrupa elitleri, ABD’nin vassalları olarak yürüttükleri savaş nedeniyle Rusya’dan gaz ve petrol almayı bıraktılar ve kendilerini çok daha pahalı olan ABD gazına ve petrolüne teslim ettiler. Bunun ekonomi üzerindeki etkisinin ne olacağı açıktı ve şimdi o etkileri birazdan daha ayrıntılı bir şekilde anlatacağımız üzere Avrupa’da ve özellikle Fransa’da görüyoruz.
ABD-İsrail ikilisinin kendisine karşı başlattığı savaşa İran’ın verdiği en önemli yanıt Hürmüz Boğazı’nın kapatılması olmuştu. Hürmüz’ün kapatılması ise basitçe bir savaş stratejisi değil, bütün bir küresel ekonomiyi felç etmeye yönelik çok daha büyük bir hamleydi. Bugün gelinen noktada tüm dünyada enerji fiyatlarından taşımacılığa, petrokimya ürünlerinden tedarik zincirlerine uzanan genişlikte bir kriz halinin ortaya çıkmasının nedeni işte bu savaş tam olarak ve yine bu krizden en çok etkilenen coğrafya kendi enerji kaynaklarına sahip olmayan Avrupa.
Bir diğer savaşta, İran’ın müttefiki Ensarullah Hareketi tıpkı İran’ın Hürmüz’ü kapatması ve zaman zaman Körfez ülkelerinin enerji tesislerini vurması gibi hem Kızıldeniz’deki Babülmendeb Boğazı’nı kontrolü altına alarak gelişmelere göre boğazı kapatabileceğinin sinyallerini verdi hem de Suudi Arabistan’ın enerji tesislerine ağır hasar verdirecek saldırılar düzenledi. Bu da yine küresel enerji arzına ve dolayısıyla küresel sisteme vurulmuş büyük bir darbe oldu.
İşte Ukrayna ile Rusya arasındaki yıllardır süren savaş, ABD-İsrail ikilisinin İran’a açtığı savaş, bu savaşa Yemen savaşının tekrar başlamasının eklenmesi ve Hürmüz’le Babülmendeb’in kaderinin ortaklaşması, dünyayı bugün içinde bulunduğu hale getirdi ve bundan en çok etkilenen ülkelerden biri Fransa oldu.
***
Fransa’daki Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin lideri ve cumhurbaşkanı adayı Jean-Luc Melenchon pazar günü partisinin düzenlediği toplantıda konuşurken şöyle diyordu:
Bize diyorlar ki, "Piyasaları yatıştırmalıyız." Piyasaları yatıştırmak mı? Onların adları ne? Nerede yaşıyorlar? Gidip onları yatıştırayım! Hangi piyasa? Neyden bahsediyorsunuz? Piyasa diye bir şey yok. Hedge fonları, finans şirketleri ve sigorta şirketleri var.
Melenchon haklı, kapitalizmin “serbest piyasası” bir mitostan ibarettir ve sistemin esas belirleyicisi olanlar holdingler, tekeller, şirketlerdir. Piyasa kendi haline bırakıldığında kendiliğinden dengeye gelmez, bir vampir misali kârlılığını artırma arayışında olan sermaye, kamusal ne varsa yok eder, sosyal devleti ortadan kaldırır, doğayı mahveder, yoksulluğu ve sefaleti derinleştirir, savaşları tetikler. Sonra da tüm bunların bedelini halka ödetir.
Şimdi Fransa tam olarak bunu yaşıyor. Kapitalizmin son elli yılına damgasını vuran neoliberal politikalarla birlikte kamusal olan her şeyin piyasalaştırılması ve özelleştirme talanına açılması, devletin sosyal niteliklerinden arındırılması ve küçültülmesi, sermayeden vergi almak yerine kamu açıklarının yine sermayeden borç alınarak kapatılması gibi neoliberal politikalar bugün Fransa’nın bu şekilde devam ettiremeyeceği bir krizin temelini oluşturuyor.
Bugün gelinen noktada Fransa’da devlet borçları 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki en yüksek seviyesine çıkarak 3,5 trilyon avroyu geçmiş durumda, bu ise Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın yüzde 119’una tekabül ediyor, yani toplam borçlanma Fransa’nın bir yıllık toplam üretimini geçmiş durumda.
AB’nin ekonomik kurallarını belirleyen Maastricht Kriterleri’nde bu oranın en fazla yüzde 60 olarak belirlendiği hatırlandığında borcun büyüklüğü daha iyi anlaşılabiliyor. Bugün gelinen noktada, devletin temel borçlanma aracı olan tahvillerde faiz oranları yüzde 5’e çıkmış durumda ve bu da hem borçlanma maliyetlerini artırıyor hem de borcun çevrilmesini giderek zorlaştırıyor.
Karşımızda bir neoliberal çöküş hikâyesi var ama olan biteni anlamak için bu tek başına yeterli değil; başka bir yere daha bakmamız gerekiyor: Hem AB hem de Fransa elitlerinin, Avrupa ve Fransa yönetici sınıfının son yıllardaki siyasi tercihlerine.
Az önce üç savaştan bahsetmiştik. Ukrayna-Rusya, ABD-İsrail-İran ve Ensarullah Hareketi-Suudi Arabistan savaşı. Bu üç savaş, AB ve Fransa yönetici sınıflarının tercihlerini ve o tercihlerin bugünkü sonuçları nasıl doğurduğunu anlamak açısından son derece önemli.
Ukrayna-Rusya savaşı başladığında Avrupa petrol ithalatının yüzde 30’dan fazlasını Rusya’dan yaparken, bu ülkeye yapılan yaptırımlar kapsamında bugün bu oran yüzde 1’e kadar düşmüş durumda. Aynı şekilde kimi uzun vadeli anlaşmalar nedeniyle halen yüzde 10’lar seviyesinde olsa da artık Avrupa’nın doğalgaz tedarikçisi Rusya değil.
Peki Rusya’nın yerini hangi ülke aldı bu süreçte? Siyasi bir tercih olarak elbette ki bu ülke Amerika Birleşik Devletleri oldu ve ABD bugün Avrupa’nın baş enerji tedarikçisi konumunda. Ancak ABD petrolü ve doğalgazı Rusya’nınkinden en az yüzde 30 daha pahalı ve bütün bir Avrupa ve Fransa şu an bu siyasi tercihin bedelini ödüyor.
Mesele tek başına enerji maliyetleri değil elbette; Fransa diğer AB ülkeleriyle birlikte Rusya’yı baş tehdit olarak ilan etmiş durumda ve bunu da hızla militaristleşmek için bir bahane olarak kullanıyor. 2021 yılında 39 milyar avro civarında olan savunma bütçesi, 2026’ya gelindiğinde neredeyse iki katına yaklaşarak 68 milyar avroya çıkmış durumda. Buna bir de Ukrayna’ya yapılan askeri yardımları eklemek gerekiyor ve şu an için 10 milyar avro civarında olan bu yardımlar için toplam taahhüt edilen tutar 58 milyar avroya ulaşıyor.
Aynı Fransa, İran’a yönelik savaşta ABD-İsrail ikilisini, Ensarullah’a karşı yürütülen savaşta Suud Krallığı’nı destekliyor. Oysa her iki savaş da enerji fiyatlarını artırıyor, bu da küresel enflasyonu tetikliyor ve merkez bankaları faiz artırırken, devlet tahvillerinin faizi de artıyor. Yani Fransa, dış politikadaki tercihleriyle de kendi krizini kendisi derinleştirmiş oluyor.
Peki ya çözüm? Elbette ki yönetenlerin aklına servet vergisi, büyük şirketlerin vergi yükünün artırılması, askeri harcamaların kısılması vs. gelmiyor; bilakis neoliberalizmin doğasına uygun bir şekilde Fransa halkına yeni bir “kemer sıkma” programı dayatılmak isteniyor. Bu program kapsamında kamunun sosyal harcamalarının daha da aşağıya çekilmesi, eğitim ve sağlığa ayrılan tutarın küçültülmesi, sosyal güvenlik harcamalarının kısılması, emeklilik yaşının yükseltilmesi gibi tam da sermayenin talep ettiği şeyler var.
Ve işte bugün, Fransa’nın en yoksul semtlerinin liselerinden başlayıp bütün bir ülkeye yayılan eylemler tam da buna itiraz ediyor, şirketlerin ve elitlerin yönettiği Fransa’yı, Fransa’nın düzenini hedef alıyor. Bunu yaparken de kamuyu yeniden göreve çağırıyor, kamuculuk talebini yükseltiyor, şirketlerin egemenliğine ve savaş tüccarlarına meydan okuyor, Filistin’i de sonuna kadar sahipleniyor.
Tüm dünyada ve Avrupa’da merkez siyasetin çöküşünü izlediğimiz bir dönemde, bir yandan karşı-devrim hızla yoluna devam ederken ve faşizm yükselirken öte yandan da dünyanın başka yerlerinde Fransa örneğinde olduğu gibi “büyük insanlık” sesini çıkarıyor, teslim olmuyor, direniyor.
Artık öyle bir yerdeyiz ki ya büyük insanlık kazanacak ya da dünya daha önce görmediği bir barbarlığa sürüklenecek, bu yüzden bizde ve her yerde büyük insanlığın sesinin, kavgasının, öfkesinin daha da yükselmesi gerekiyor.
/././
Hukuk ve yargıda çürümeler -Ali Rıza Aydın-
Yalnızca hukuk ve yargı alanında değil tüm düzen içinde tepkici tavırlarla yetinilerek savaşım verilemeyeceği açık. Hem paramparça edilmiş, çürütülmüş düzeni analiz ederek yönetmeye aday ve hazır olmak hem de devrimcilikle koşut bir savaşım vermek cumhuriyeti tüm yönleriyle kazanmanın önemli adımlarından olacak.
Hukuk ve yargı birbirinden koparılacak alanlar değil. İkisi birbirini besleyerek geliştirip ilerletiyor, düzeni ve adaleti sağlıyor ya da birbirlerini çürümeye, eşitsizliğe, adaletsizliğe sürüklüyor.
Anayasaya göre “bağımsız ve tarafsız” olan yargının yetkisi ve işlevi büyük. “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak” vicdani kanaatlere göre hüküm verilirken bir yandan usul hukuku başta olmak üzere silahların eşitliği ilkesine uyulması, bir yandan bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesine uygun olarak hukukun sözü ve özüyle yorumlanması, bir yandan da içtihatlarıyla hukuka değer katılması söz konusu. Denetim düzenekleriyle kararları kesinleşen bir kurum yargı.
Öte yandan hukuk, yargı ve bütünüyle devlet ekonomik, siyasal, toplumsal ilişkilerden soyutlanacak araçlar değil. Sonuçta çürüme, yönetememe genel.
Hukuk ve yargıya dönersek; hak ve özgürlükleri tanımlayıp sınırlandıran, buyruk, yasak ve yaptırımları koyan, görev, yetki, sorumluluk ve yükümlülükleri belirleyen, düzeni hukuksal meşruiyet kılıfına sokan bu ikili en etkin ve bağlayıcı düzenleme ve denetim araçlarından.
Anayasanın “Cumhuriyetin nitelikleri”ni belirten 2. maddesindeki “adalet anlayışı” içindeki ilkelere dayanan “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti”, 5. maddesindeki “devletin temel amaç ve görevleri”, 10. maddesindeki herkesin “ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olması”, İkinci Kısmındaki “temel hak ve ödevler”, 36. maddesindeki “hak arama özgürlüğü” ve “adil yargılanma hakkı” hükümleri ve bütünü okunduğunda ne kadar iyi niyetli, masum bir görüntü var değil mi?
Burjuvazinin bağımsızlık, tarafsızlık, demokrasi, adalet ve eşitlik yanılsaması hukuk ve yargıyla perdelenirken, gerçekte üstü örtülen sınıflı toplum ve sömürü düzeni oluyor. Hukuk ve devlet bu ekonomik ve toplumsal ilişkilerin ürünü. Egemen sermaye sınıfı ve siyasal iktidar hukukla oynayarak düzenini sürdürmekte, yasama organı bu yönde araç olarak kullanılmakta. Kapitalizmin ve emperyalizmin ekonomi politiği olan sömürü hukuk ve devletle sürdürülmekte.
Ancak bu düzen o kadar doyumsuz ve sınırsız ki istediği ve gereksinim duyduğu zaman istediği gibi oynadığı hukuka karşın yargıyla oynamaktan, yargıyı örgütlemekten ve organize etmekten, yargıda kadrolaşmaktan, ödül-ceza yöntemiyle yönlendirmekten, yargı kararlarını uygulamamaktan geri durmuyor.
Yargının, yargıç ve savcıların yönetim ve denetiminde yetkili ve görevli Hakimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) başkanı doğal olarak Adalet Bakanı bir doğal üyesi de Bakanlık müsteşarı olacak, aynı Adalet Bakanı, yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin görevler hariç olmak üzere hakim ve savcılar üzerinde gözetim hakkına haiz olacak, hakim ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlı olacak, yürütme yetkisi ve görevini kullanan partili ve üstelik parti başkanı cumhurbaşkanı HSK ve yargı üzerinde de yetkili olacak ama yargı bağımsız ve tarafsız olacak, bağımsız ve tarafsız yargının örgütlenme ve usul yasaları yürütme organında hazırlanıp siyasal iktidar partisince teklif edilecek… İşte burjuva hukuku ve yargısı.
Sıkça karşılaşılan güvenlik güçleri kaynaklı kurgusal iddianameler, tutarsız ve çelişkili gizli tanıklar, keyfi gözaltılar ve tutuklamalar, yandaşlara sızdırılan iddianame ve kararlar, görevden almalar, transfer baskıları, transferler; basın ve yayın susturmaları, sansürler, engellemeler; hukuksuzluklar, Anayasa ve hukuk tanımayan yargı kararları, uygulanmayan yargı kararları; Anayasal güvence altındaki siyasi faaliyet, seçme ve seçilme haklarının, yargı genel yönetim ve denetimindeki seçimlerin yok sayılması; siyasi partiler üzerinde operasyonlar ve demokratik siyasal yaşamın uygulanmaması ve dahası böylesi bir burjuva hukuku ve yargısının içinde somutlaşıyor. Hemen her alanda gözüken ayrımcılığı, çifte standart uygulamaları masumiyet karinesinin, zedelenmeme hakkının ve savunma hakkının kullanılmasında daha yaygın görüyoruz.
Hukuk ve yargıyı araçsallaştırarak sürdürülen, altüst edilen bir düzen tüm çürümüşlüğüyle kanıksatılarak yaygın ve kalıcı olmaya devam ediyor.
Adil yargılanma hakkının temelini oluşturan sav, savunma, karar sacayağının birincisi yürütme organı ve idare içindeki emniyet güçlerince yürütülürken ikincisi -egemen sermaye sınıfı ve siyasal iktidar yanlı olanlar dışında- avukatlar üzerindeki baskı ve savunmalarına dayalı suçlamalarla, tutuklamalarla felç edilmek isteniyor.
Karar ayağıysa genel deyişle yönetim, denetim, atama, kadrolaşma ve ödül-ceza gibi yöntemlerle teslim alınmış durumda. Teslim almanın tipik örneklerinden birini güncel olarak Ankara 2 sayılı Baro Başkanı itirafında gördük.
2007’de avukatlıktan yargıç ve savcılığa geçişin yolu yasayla açıldığında ciddi olarak tartışmaya açılmıştı bu konu. Başlangıçta 5 yıl olan meslekte geçen süre, 2014’te 3 yıla indirildi. Birçok hukukçunun saçını başını yolduran genç, deneysiz, yargı bağımsızlığını ve yargıya güveni bozan yargıç ve savcı akımı kısır tartışmalarla sürerken söz konusu ikinci barolar da uyarılar dikkate alınmadan yine hukukla savunma örgütlenmesine eklendi. Her iki konuda da görünen köy kılavuz istemedi.
Parti-devlet tablosunun yargı sütununa eklenen bu tür örnekler kapitalist sistem içinde halkın verdiği hak savaşımları ve burjuvazinin aklının buluşmasıyla uluslararası nitelik kazanan ilkelerin, belgelerin, kararların birikimiyle ortaya çıkan hukuksal ve yargısal durumdan sapmalar gibi gösteriliyor. Ancak özü kapitalist sisteme dayanıyor, çürüten ve çürüyen aynı yapı içinde. Hukuku ve yargıyı da içine alan yönetememe krizi, sermaye sınıfının ve gerici ortaklarının çıkarına yönetimle özdeş yol alıyor; o da sınıfsal.
Yalnızca hukuk ve yargı alanında değil tüm düzen içinde tepkici tavırlarla yetinilerek savaşım verilemeyeceği açık. Hem paramparça edilmiş, çürütülmüş düzeni analiz ederek yönetmeye aday ve hazır olmak hem de devrimcilikle koşut bir savaşım vermek cumhuriyeti tüm yönleriyle kazanmanın önemli adımlarından olacak.
/././
İşsizlerin yüzde 82’si maaştan yoksun!-Atilla Özsever-
TÜİK’in resmi işsiz sayısı, 2 milyon 740 bin. Bu işsizlerin ancak yüzde 18’ine, yani 492 bin kişiye işsizlik maaşı ödeniyor. Bizde işsizlik maaşı alma koşulları katı. İşsizlik ödeneği de, en fazla asgari ücretin yüzde 80’i kadar. İspanya’da asgari ücretin 1,5 katından fazla, Portekiz’de ise 2,5 katı.
Türkiye’de işsizlik çok ciddi ve büyük bir sorun. DİSK-AR’ın (DİSK Araştırma Merkezi) Eylül 2026 tarihli “İşsizliğin Görünüm Raporu”na göre, Türkiye’de geniş tanımlı işsiz sayısı 12 milyon 608 bin kişiye ulaştı.
Geniş tanımlı işsizlik, aktif iş arayanların yanı sıra part-time (kısa süreli) çalışanları, iş arama umudunu kaybedenleri, mevsimlik işçiler gibi kesimleri de kapsıyor. TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) resmi (dar) kapsamlı işsizlik tanımında ise, sadece son dört hafta içinde iş aramış ve 15 günde işbaşı yapmaya hazır olan kişiler kapsanıyor.
TÜİK’in Ağustos 2026 tarihi itibarıyla dar tanımlı işsiz sayısı, 2 milyon 740 bin kişidir. İŞKUR’un (Türkiye İş Kurumu) Ağustos 2026 İşsizlik Sigortası Bülteni verilerine göre de, işsizlik ödeneği alabilenlerin sayısı 492 bin 169’dur.
Görüldüğü gibi Ağustos 2026’da resmi işsizlerin sadece yüzde 18’i işsizlik ödeneği alabildi. 2,2 milyonu aşkın işsiz, işsizlik ödeneğinden yoksun kaldı. Bu da, işsizlerin yüzde 82’sinin işsizlik ödeneği alamadığı anlamına geliyor.
İşsizlik ödeneğinin koşulları
TÜİK’in resmi, dar tanımlı işsizlerin ezici çoğunluğu işsizlik ödeneğinden yararlanamıyor. İşsizlik ödeneğinden yararlanma koşullarının ağır olması ve işsizlik sigortası kaynaklarının amacı dışında kullanılması nedeniyle işsizlerin büyük çoğunluğunun işsizlik ödeneğinden faydalanmaması söz konusu oluyor.
4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu’na göre, işsizlik ödeneği alabilmek için iş sözleşmesinin işveren tarafından ve işçinin bir kusuru olmaksızın feshedilmiş olması gerekir. Kendi isteğiyle istifa edenler, evlilik veya bedelli askerlik gibi nedenlerle işten ayrılanlar (haklı fesih şartları hariç) resmi olarak işsiz olsalar bile ödenek alamıyorlar.
Bir işçinin işsizlik maaşına hak kazanabilmesi için işten çıkıştan önceki son üç yılda en az 600 gün (20 ay) işsizlik sigortası primi ödemiş olması ve son 120 gün (4 ay) kesintisiz olarak hizmet akdine bağlı çalışması zorunludur.
Yeni mezunlar, iş hayatına yeni atılan gençler veya düzensiz/mevsimlik işlerde çalışanlar ya da son 120 günde bir gün prim eksiği olanlar, bu prim gün sayılarını dolduramadıkları için kapsam dışında kalıyorlar.
Keza Türkiye'de kayıt dışı (sigortasız) çalışan milyonlarca kişi işini kaybettiğinde resmi işsiz statüsünde yer alabilse de, sisteme prim ödemedikleri için yasal olarak işsizlik maaşına başvuramıyorlar.
İşsizlik maaşı ne kadar?
İşsizlik Sigortası Fonu kesinti oranları, 1 Mayıs 2026 tarihinde yapılan yasal değişiklikle yeniden güncellendi. Buna göre işçinin payı brüt ücretinin yüzde 1’i, işverenin payı yüzde 2 ve devlet katkısı da yüzde 0,5’tir. Daha önce devlet katkısı yüzde 1’di. Toplamda brüt ücretin yüzde 3,5’i oranında kesinti yapılarak İşsizlik Sigortası Fonu’na aktarılmaktadır.
İşsizlik ödeneği, sigortalının işten ayrılmadan önceki son dört aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanıyor. İşsizlik maaşı, en düşük olarak asgari ücretin yüzde 40’ı, en yüksek olarak da yüzde 80’i oranında ödenmektedir.
2026 yılı itibariyle en düşük (taban) işsizlik maaşı, 13 bin 111 liradır. En yüksek (tavan) işsizlik maaşı ise, 26 bin 223 liradır.
İşsizlik ödeneğine hak kazanabilmek için çalışırken son üç yılda 20 ay prim ödeyenlere 6 ay, 30 ay prim ödeyenlere 8 ay ve 36 ay ve daha fazla prim ödeyenlere de 10 ay süreyle maaş ödenir. İşsizlik maaşı ödemesi, 10 ayı geçemez.
Avrupa’da işsizlik maaşı
Türkiye’de işsizlik ödeneğinden en fazla yararlanma süresi 10 ay iken bu süre İskandinav ülkelerinde ortalama 24 ayı buluyor. Yine Fransa, Hollanda, İspanya ve Portekiz’de de 24 aydır. Almanya, Yunanistan ve Polonya’da ise 12 ay dolayındadır.
Avrupa’da işsizlik ödeneği miktarı da, çalışırken son alınan maaşın yüzde 62-85’i arasında değişiyor. Asgari ücretle bağlantısı açısından da İspanya’da asgari ücretin yüzde 175’i (1,5 katından fazla), Portekiz’de de 2,5 katına ulaşıyor.
İşverene destek fonu
DİSK-AR’ın 2026 İşsizlik Raporu’na göre, İşsizlik Sigortası Fonu “İşveren Destek Fonu”na dönüştü. Rapordaki bilgiler şöyle:
* İşsizlik Sigortası Fonu (İSF) giderlerinin büyük bölümü işsizlere değil işveren teşvik ve desteklerine ayrılmaya devam ediyor.
* 2016 ve 2026 (Ocak-Temmuz) arasında İSF giderleri içinde işsizlik ödemelerinin payı yüzde 37,4’ten yüzde 31’e inerken doğrudan ve dolaylı işveren teşvik ve desteklerinin payı yüzde 20,3’ten yüzde 44,3’e yükseldi.
* 2016-2026 arası dönemde İSF’den işçilere ayrılan pay 6,4 puan azalırken işverenlere aktarılan kaynaklar 24 puan arttı.
* 2023-2026 (Temmuz) arası dönemde İSF’den işverenlere işçilerin yaklaşık 2 katı fazla kaynak ayrıldı.
* Son üç buçuk yılda işverenler, İSF giderlerinden yüzde 51,6 pay alırken işçiler yalnızca yüzde 28,5 pay alabildi.
Rapordaki değerlendirmede, “Emekçilere yönelik ekonomik ve sosyal politikalarda sıklıkla dile getirilen ‘kaynak yok’ söyleminin aksine İşsizlik Sigortası Fonu kaynaklarının önemli bir bölümü işverenlere yönelik teşvik ve destekler ile çeşitli istihdam programlarının finansmanında kullanılıyor” denildi.
DİSK’in talepleri
DİSK’in İşsizlik Sigortası Fonu (İSF) uygulaması ile ilgili talepleri de şöyle:
* İşçilerin emeğiyle oluşturulan İSF kuruluş amacına uygun biçimde kullanılmalı ve işsiz kalan bütün işçiler için gerçek gelir güvencesine dönüştürülmelidir.
* İSF işverenleri teşvik etmenin değil, işsiz kalan işçileri korumanın fonudur. Fon kaynaklarının işveren teşvik ve desteklerine aktarılmasına son verilmeli, kaynaklar işsizliğin yarattığı gelir kaybını telafi etmek, işsizleri yoksulluğa karşı korumak ve işçilerin sosyal güvenliğini güçlendirmek için kullanılmalıdır.
* İşsizlik ödeneğine hak kazanma koşulları kolaylaştırılmalı, prim gün sayısı ve kesintisiz çalışma koşulları işçilerin ödeneğe erişimini engellemeyecek biçimde yeniden düzenlenmelidir
* İşsizlik ödeneğinden yararlanma süresi uzatılmalı ve ödenek miktarı insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak düzeye yükseltilmelidir.
* İşsizlik ödeneğinin alt sınırı asgari ücretin altında olmamalı ve ödenekler ücretlerdeki ve enflasyondaki artış karşısında korunmalıdır.
* Aktif işgücü piyasası programları ucuz, güvencesiz ve geçici istihdam yaratmanın bir aracı olmaktan çıkarılmalı, bu programlar güvenceli, kayıtlı ve nitelikli istihdama geçişi sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmelidir.
* Fon’un gelir ve giderleri denetlenebilir ve kamuoyuna açık hale getirilmeli, fon yönetiminde işçilerin ve sendikaların söz ve karar hakkı güçlendirilmelidir.
* İSF’nin bütçe açıklarını kapatma, işveren maliyetlerini azaltma veya sermayeye kaynak aktarma aracı olarak kullanılmamalıdır. Talebimiz “İşçinin Parası İşçiye, İşsizlik Sigortası Fonu İşsizlere!”…
/././
Fırıldak Kubi-Alpaslan Savaş-
Düzen siyaseti emanetçiyle yürür. Bu nedenle Kubi’si Tugay’ı eksik olmaz. Ülkeyi değiştirebilmenin yolu ise örgütlü siyasettedir. Türkiye’nin bu ağır krizden çıkışı, güvenliği, refahı, her bir yurttaşı için yaşanabilir bir ülke olması buna bağlı. Halkın siyasete örgütlü katılımına.
Kendi ifadesiyle sağ görüşlü bir ailenin ülkücü oğlu.
Baba Demokrat Partili. Ankara’da ilçe belediye başkanlığı, sonra milletvekilliği, Yassıada’da da yatmışlığı var.
Siyasetin ticaret gibi babadan oğula geçtiğini düşünüyor. 12 Eylül’den sonra sıranın kendisine geldiğini düşünüp serbest ticaretten serbest siyasete geçmeye karar veriyor.
Babanın nüfuzu sayesinde birkaç dönem belediye encümenliği yapıyor. Ardından Meclis’e kapılanmanın yolunu aramaya başlıyor. O kapı bu kapı derken, 1995 seçimlerinde Ecevit’in DSP’sinden Afyon adayı olmayı başarıyor. O seçimde MHP baraj altı kaldığı için kendisinden daha fazla oy alan adayın yerine milletvekili oluveriyor.
Kapağı Meclise attı ya, onu artık kimse tutamıyor. Altı ay sonra ‘babamın partisi’ deyip DYP’ye geçiyor. Transfer Çiller’in Ecevit’e golü diye konuşulurken sadece dört gün sonra “hata ettim, pişman oldum” diyerek DSP’ye geri dönüyor.
Karakteri böyle, çabuk pişman oluyor. Hatta pişmanlıklarından da pişmanlıklar duyduğu oluyor. 20 gün sonra tekrar DYP’ye geçiyor.
Bir ayda üç kez parti değiştirmesi alay konusu oluyor haliyle. Bozuluyor kendisine edilen laflara ve biraz duruyor Çiller’in yanında. Ama huylu huyundan vazgeçmez derler ya, bir yıl geçmeden bu sefer “ben aslında ülkücüydüm” diyerek MHP’ye transfer oluyor. Hangisi aslı, hangisi kopyası anlamakta zorlanıyor herkes. Çünkü bundan da bir ay sonra soluğu Cindoruk’un DTP’sinde alıyor. Dönemi nihayet bu partide tamamlamayı başarıyor.
Kubilay Uygun ismini hatırlayanlar vardır. 90 yılların ortalarında, Türkiye siyasetindeki gelgitlerin trajikomik örneğidir kendisi. Kendisinden yüksek oy alan rakibinin ülke barajına takılmasıyla milletvekili seçilip sonraki bir ay içinde üç, iki yıl boyunca toplam altı kez parti değiştirerek kırılması güç bir rekora imza attı. Halkımız ona ‘Fırıldak Kubi’ lakabını uygun gördü. Öyle hatırlamaya devam ediyoruz.
Kubi düzen siyasetinin bir karikatürü de olsa bugün tartıştığımız halinin aynası aslında. Siyasette saf değiştirmek bu kadar kolay mı? Ya da söz konusu bir baskı ve şantajsa bedel göze almadan siyaset yapılır mı? Şimdilerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye geçmesi nedeniyle daha çok soruyoruz bu soruları.
Tugay’ın AKP’ye geçişinin, fırıldaklık diye nitelenemeyecek kadar ağır sonuçları var. İki yıldır AKP ağır bir baskı iklimi yaratarak rakiplerini etkisiz kılmayı deniyor. CHP’yi böldü. Onlarca belediye başkanını tutuklattı. Bir o kadarını satın aldı. Tüm bu hamlelerin AKP’yi içine düştüğü gerilemeden çıkarıp çıkarmayacağı ayrı konu. Fakat İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın AKP’ye geçmesi, son seçimden bu yana siyaset alanını daraltmak için yapılan hamlelerin içinde İmamoğlu’nun tutuklanmasından sonra en büyük operasyon olarak adlandırılmalı.
Çünkü bu operasyon tüm tepkilere rağmen yurttaşların siyasetten soğumasına neden oluyor. Seçilen kişinin iradesinin seçmenin iradesinden üstün olduğuna ikna ediyor. Siyasetteki çürümeyi normalleştiriyor.
Peki yok mu buradan çıkış?
Var elbet.
Ama önce Kubi’yi fırıldak, Tugay’ı hain ilan etmekle sorunun çözülmediğini bilmek zorundayız. Zerre değerleri yok. “AKP’ye geçersem beni boşar” dediği eşiyle Erdoğan’ın elini tutarak poz veren biri gittiği yerde de değersizdir çünkü.
Düzen siyaseti emanetçiyle yürür. Bu nedenle Kubi’si Tugay’ı eksik olmaz. Ülkeyi değiştirebilmenin yolu ise örgütlü siyasettedir. Türkiye’nin bu ağır krizden çıkışı, güvenliği, refahı, her bir yurttaşı için yaşanabilir bir ülke olması buna bağlı. Halkın siyasete örgütlü katılımına.
/././


















