15 Ekim 2026 Perşembe

soL "Köşebaşı + Gündem" -15 Ekim 2026-


 Dünyanın krizi, Fransa’nın krizi, büyük insanlık -Fatih Yaşlı-

Fransa’nın en yoksul semtlerinin liselerinden başlayıp bütün bir ülkeye yayılan eylemler, şirketlerin ve elitlerin yönettiği Fransa’yı, Fransa’nın düzenini hedef alıyor. Bunu yaparken de kamuyu yeniden göreve çağırıyor, kamuculuk talebini yükseltiyor, şirketlerin egemenliğine ve savaş tüccarlarına meydan okuyor, Filistin’i de sonuna kadar sahipleniyor.

ABD Başkanı Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin 9 Ekim’de yaklaşık bir buçuk saat süren bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi, görüşmenin merkezinde “enerji” meselesi vardı ve böyle olması kaçınılmazdı; çünkü Trump 3 Kasım seçimleri yaklaşırken kendi başına açtığı İran savaşı belasından bir türlü kurtulamıyordu.

Trump iş başına gelirken ABD halkına düşük faiz, düşük enflasyon, düşük enerji fiyatları ve ucuz gıda vaat etmişti; ancak İran savaşıyla birlikte bu vaatlerin hepsi çöp oldu. Enerji fiyatları yükseldi, bu yükseliş maliyetleri artırdı, maliyet artışı fiyatları artırdı, fiyat artışları yüksek enflasyonu getirdi, enflasyonun neticesi de FED’in faizleri artırması oldu. 

Şimdi ABD’deki 3 Kasım ara seçimlerine çok az kala, yumurta kapıya dayanmışken, Trump karşılaşacağını herkesin ve kendisinin de bildiği hezimeti hafifletmek için kimi adımlar atmaya çalışıyor. Geçen hafta seçimlere kadar İran’a saldırmayacağını açıklaması, petrol fiyatlarını düşürmek adına yaptığı hamlelerden biriydi. Son Putin görüşmesi de yine aslında büyük ölçüde 3 Kasım’la ilgili.   

Bu görüşmede iki şey üzerinde mutabakat sağlandığı duyuruldu. Birincisi, Trump Ukrayna tarafıyla da görüştükten sonra bir “enerji barışı” üzerinde uzlaşıldığını öne sürdü. Zaten bir süredir Zelenskiy’e Rusya’daki dizel üretim tesislerini vurmaması çağrısında bulunuyordu; çünkü Rusya’ya yönelik her saldırı ABD’deki dizel fiyatlarının artışına yol açıyordu. İkincisi, yaptırımları da esnetecek bir şekilde, Rusya’nın ABD ve küresel piyasalara 5 milyon ton dizel yakıt sevkiyatı yapması hususunda bir anlaşmaya varıldı. 

Tüm bu hamlelerin ABD seçimleri üzerinde nasıl bir etki yaratacağını göreceğiz, Ukrayna da Rusya da Trump’ın bahsettiği ateşkesi tanımıyor, petrol fiyatlarında da elle tutulur bir düşüş yok, ancak enerji meselesinin şu an uluslararası sistemi belirleyen en önemli başlık olduğunu, bütün ekonomik ve siyasi gelişmelerin merkezinde bulunduğunu görmemiz gerekiyor.

***

Bugün dünyada üç büyük çatışma alanı bulunuyor: Ukrayna-Rusya savaşı, şimdilik fiili bir ateşkes olsa da ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı yürüttüğü savaş, Yemen’deki Ensarullah hareketiyle Suudi Arabistan’ın ve desteklediği güçlerin savaşı. (İsrail’in Gazze’de ve güney Lübnan’da yürüttüğü yıkım ise elbette ki devam ediyor.)

Bu üç savaş da gerçekleştiği coğrafya itibarıyla enerji-merkezli bir karakter taşıyor, üç savaştaki gelişmeler enerji üzerinden küresel ölçekte ekonomiyi ve dolayısıyla da siyaseti belirliyor, her üç savaş da enerji fiyatlarını, enflasyonu ve faizleri artırarak küresel ölçekli ve çoklu krizi tetikliyor. 

Ukrayna-Rusya savaşı başladığında petrol ve doğalgaz fiyatlarının bundan nasıl etkilendiğini biliyoruz, fiyatlardaki artışın zamanla en çok Avrupa’yı vurduğunu da. Çünkü Avrupa elitleri, ABD’nin vassalları olarak yürüttükleri savaş nedeniyle Rusya’dan gaz ve petrol almayı bıraktılar ve kendilerini çok daha pahalı olan ABD gazına ve petrolüne teslim ettiler. Bunun ekonomi üzerindeki etkisinin ne olacağı açıktı ve şimdi o etkileri birazdan daha ayrıntılı bir şekilde anlatacağımız üzere Avrupa’da ve özellikle Fransa’da görüyoruz.

ABD-İsrail ikilisinin kendisine karşı başlattığı savaşa İran’ın verdiği en önemli yanıt Hürmüz Boğazı’nın kapatılması olmuştu. Hürmüz’ün kapatılması ise basitçe bir savaş stratejisi değil, bütün bir küresel ekonomiyi felç etmeye yönelik çok daha büyük bir hamleydi. Bugün gelinen noktada tüm dünyada enerji fiyatlarından taşımacılığa, petrokimya ürünlerinden tedarik zincirlerine uzanan genişlikte bir kriz halinin ortaya çıkmasının nedeni işte bu savaş tam olarak ve yine bu krizden en çok etkilenen coğrafya kendi enerji kaynaklarına sahip olmayan Avrupa. 

Bir diğer savaşta, İran’ın müttefiki Ensarullah Hareketi tıpkı İran’ın Hürmüz’ü kapatması ve zaman zaman Körfez ülkelerinin enerji tesislerini vurması gibi hem Kızıldeniz’deki Babülmendeb Boğazı’nı kontrolü altına alarak gelişmelere göre boğazı kapatabileceğinin sinyallerini verdi hem de Suudi Arabistan’ın enerji tesislerine ağır hasar verdirecek saldırılar düzenledi. Bu da yine küresel enerji arzına ve dolayısıyla küresel sisteme vurulmuş büyük bir darbe oldu. 

İşte Ukrayna ile Rusya arasındaki yıllardır süren savaş, ABD-İsrail ikilisinin İran’a açtığı savaş, bu savaşa Yemen savaşının tekrar başlamasının eklenmesi ve Hürmüz’le Babülmendeb’in kaderinin ortaklaşması, dünyayı bugün içinde bulunduğu hale getirdi ve bundan en çok etkilenen ülkelerden biri Fransa oldu. 

***

Fransa’daki Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin lideri ve cumhurbaşkanı adayı Jean-Luc Melenchon pazar günü partisinin düzenlediği toplantıda konuşurken şöyle diyordu: 

Bize diyorlar ki, "Piyasaları yatıştırmalıyız." Piyasaları yatıştırmak mı? Onların adları ne? Nerede yaşıyorlar? Gidip onları yatıştırayım! Hangi piyasa? Neyden bahsediyorsunuz? Piyasa diye bir şey yok. Hedge fonları, finans şirketleri ve sigorta şirketleri var. 

Melenchon haklı, kapitalizmin “serbest piyasası” bir mitostan ibarettir ve sistemin esas belirleyicisi olanlar holdingler, tekeller, şirketlerdir. Piyasa kendi haline bırakıldığında kendiliğinden dengeye gelmez, bir vampir misali kârlılığını artırma arayışında olan sermaye, kamusal ne varsa yok eder, sosyal devleti ortadan kaldırır, doğayı mahveder, yoksulluğu ve sefaleti derinleştirir, savaşları tetikler. Sonra da tüm bunların bedelini halka ödetir.

Şimdi Fransa tam olarak bunu yaşıyor. Kapitalizmin son elli yılına damgasını vuran neoliberal politikalarla birlikte kamusal olan her şeyin piyasalaştırılması ve özelleştirme talanına açılması, devletin sosyal niteliklerinden arındırılması ve küçültülmesi, sermayeden vergi almak yerine kamu açıklarının yine sermayeden borç alınarak kapatılması gibi neoliberal politikalar bugün Fransa’nın bu şekilde devam ettiremeyeceği bir krizin temelini oluşturuyor. 

Bugün gelinen noktada Fransa’da devlet borçları 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki en yüksek seviyesine çıkarak 3,5 trilyon avroyu geçmiş durumda, bu ise Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın yüzde 119’una tekabül ediyor, yani toplam borçlanma Fransa’nın bir yıllık toplam üretimini geçmiş durumda. 

AB’nin ekonomik kurallarını belirleyen Maastricht Kriterleri’nde bu oranın en fazla yüzde 60 olarak belirlendiği hatırlandığında borcun büyüklüğü daha iyi anlaşılabiliyor. Bugün gelinen noktada, devletin temel borçlanma aracı olan tahvillerde faiz oranları yüzde 5’e çıkmış durumda ve bu da hem borçlanma maliyetlerini artırıyor hem de borcun çevrilmesini giderek zorlaştırıyor.

Karşımızda bir neoliberal çöküş hikâyesi var ama olan biteni anlamak için bu tek başına yeterli değil; başka bir yere daha bakmamız gerekiyor: Hem AB hem de Fransa elitlerinin, Avrupa ve Fransa yönetici sınıfının son yıllardaki siyasi tercihlerine.

Az önce üç savaştan bahsetmiştik. Ukrayna-Rusya, ABD-İsrail-İran ve Ensarullah Hareketi-Suudi Arabistan savaşı. Bu üç savaş, AB ve Fransa yönetici sınıflarının tercihlerini ve o tercihlerin bugünkü sonuçları nasıl doğurduğunu anlamak açısından son derece önemli.

Ukrayna-Rusya savaşı başladığında Avrupa petrol ithalatının yüzde 30’dan fazlasını Rusya’dan yaparken, bu ülkeye yapılan yaptırımlar kapsamında bugün bu oran yüzde 1’e kadar düşmüş durumda. Aynı şekilde kimi uzun vadeli anlaşmalar nedeniyle halen yüzde 10’lar seviyesinde olsa da artık Avrupa’nın doğalgaz tedarikçisi Rusya değil. 

Peki Rusya’nın yerini hangi ülke aldı bu süreçte? Siyasi bir tercih olarak elbette ki bu ülke Amerika Birleşik Devletleri oldu ve ABD bugün Avrupa’nın baş enerji tedarikçisi konumunda. Ancak ABD petrolü ve doğalgazı Rusya’nınkinden en az yüzde 30 daha pahalı ve bütün bir Avrupa ve Fransa şu an bu siyasi tercihin bedelini ödüyor. 

Mesele tek başına enerji maliyetleri değil elbette; Fransa diğer AB ülkeleriyle birlikte Rusya’yı baş tehdit olarak ilan etmiş durumda ve bunu da hızla militaristleşmek için bir bahane olarak kullanıyor. 2021 yılında 39 milyar avro civarında olan savunma bütçesi, 2026’ya gelindiğinde neredeyse iki katına yaklaşarak 68 milyar avroya çıkmış durumda. Buna bir de Ukrayna’ya yapılan askeri yardımları eklemek gerekiyor ve şu an için 10 milyar avro civarında olan bu yardımlar için toplam taahhüt edilen tutar 58 milyar avroya ulaşıyor. 

Aynı Fransa, İran’a yönelik savaşta ABD-İsrail ikilisini, Ensarullah’a karşı yürütülen savaşta Suud Krallığı’nı destekliyor. Oysa her iki savaş da enerji fiyatlarını artırıyor, bu da küresel enflasyonu tetikliyor ve merkez bankaları faiz artırırken, devlet tahvillerinin faizi de artıyor. Yani Fransa, dış politikadaki tercihleriyle de kendi krizini kendisi derinleştirmiş oluyor. 

Peki ya çözüm? Elbette ki yönetenlerin aklına servet vergisi, büyük şirketlerin vergi yükünün artırılması, askeri harcamaların kısılması vs. gelmiyor; bilakis neoliberalizmin doğasına uygun bir şekilde Fransa halkına yeni bir “kemer sıkma” programı dayatılmak isteniyor. Bu program kapsamında kamunun sosyal harcamalarının daha da aşağıya çekilmesi, eğitim ve sağlığa ayrılan tutarın küçültülmesi, sosyal güvenlik harcamalarının kısılması, emeklilik yaşının yükseltilmesi gibi tam da sermayenin talep ettiği şeyler var.

Ve işte bugün, Fransa’nın en yoksul semtlerinin liselerinden başlayıp bütün bir ülkeye yayılan eylemler tam da buna itiraz ediyor, şirketlerin ve elitlerin yönettiği Fransa’yı, Fransa’nın düzenini hedef alıyor. Bunu yaparken de kamuyu yeniden göreve çağırıyor, kamuculuk talebini yükseltiyor, şirketlerin egemenliğine ve savaş tüccarlarına meydan okuyor, Filistin’i de sonuna kadar sahipleniyor.

Tüm dünyada ve Avrupa’da merkez siyasetin çöküşünü izlediğimiz bir dönemde, bir yandan karşı-devrim hızla yoluna devam ederken ve faşizm yükselirken öte yandan da dünyanın başka yerlerinde Fransa örneğinde olduğu gibi “büyük insanlık” sesini çıkarıyor, teslim olmuyor, direniyor. 

Artık öyle bir yerdeyiz ki ya büyük insanlık kazanacak ya da dünya daha önce görmediği bir barbarlığa sürüklenecek, bu yüzden bizde ve her yerde büyük insanlığın sesinin, kavgasının, öfkesinin daha da yükselmesi gerekiyor.

/././

Hukuk ve yargıda çürümeler -Ali Rıza Aydın- 

Yalnızca hukuk ve yargı alanında değil tüm düzen içinde tepkici tavırlarla yetinilerek savaşım verilemeyeceği açık. Hem paramparça edilmiş, çürütülmüş düzeni analiz ederek yönetmeye aday ve hazır olmak hem de devrimcilikle koşut bir savaşım vermek cumhuriyeti tüm yönleriyle kazanmanın önemli adımlarından olacak.

Hukuk ve yargı birbirinden koparılacak alanlar değil. İkisi birbirini besleyerek geliştirip ilerletiyor, düzeni ve adaleti sağlıyor ya da birbirlerini çürümeye, eşitsizliğe, adaletsizliğe sürüklüyor. 

Anayasaya göre “bağımsız ve tarafsız” olan yargının yetkisi ve işlevi büyük. “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak” vicdani kanaatlere göre hüküm verilirken bir yandan usul hukuku başta olmak üzere silahların eşitliği ilkesine uyulması, bir yandan bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesine uygun olarak hukukun sözü ve özüyle yorumlanması, bir yandan da içtihatlarıyla hukuka değer katılması söz konusu. Denetim düzenekleriyle kararları kesinleşen bir kurum yargı.   

Öte yandan hukuk, yargı ve bütünüyle devlet ekonomik, siyasal, toplumsal ilişkilerden soyutlanacak araçlar değil. Sonuçta çürüme, yönetememe genel.

Hukuk ve yargıya dönersek; hak ve özgürlükleri tanımlayıp sınırlandıran, buyruk, yasak ve yaptırımları koyan, görev, yetki, sorumluluk ve yükümlülükleri belirleyen, düzeni hukuksal meşruiyet kılıfına sokan bu ikili en etkin ve bağlayıcı düzenleme ve denetim araçlarından.   

Anayasanın “Cumhuriyetin nitelikleri”ni belirten 2. maddesindeki “adalet anlayışı” içindeki ilkelere dayanan “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti”, 5. maddesindeki “devletin temel amaç ve görevleri”, 10. maddesindeki herkesin “ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olması”, İkinci Kısmındaki “temel hak ve ödevler”, 36. maddesindeki “hak arama özgürlüğü” ve “adil yargılanma hakkı” hükümleri ve bütünü okunduğunda ne kadar iyi niyetli, masum bir görüntü var değil mi? 

Burjuvazinin bağımsızlık, tarafsızlık, demokrasi, adalet ve eşitlik yanılsaması hukuk ve yargıyla perdelenirken, gerçekte üstü örtülen sınıflı toplum ve sömürü düzeni oluyor. Hukuk ve devlet bu ekonomik ve toplumsal ilişkilerin ürünü. Egemen sermaye sınıfı ve siyasal iktidar hukukla oynayarak düzenini sürdürmekte, yasama organı bu yönde araç olarak kullanılmakta. Kapitalizmin ve emperyalizmin ekonomi politiği olan sömürü hukuk ve devletle sürdürülmekte. 

Ancak bu düzen o kadar doyumsuz ve sınırsız ki istediği ve gereksinim duyduğu zaman istediği gibi oynadığı hukuka karşın yargıyla oynamaktan, yargıyı örgütlemekten ve organize etmekten, yargıda kadrolaşmaktan, ödül-ceza yöntemiyle yönlendirmekten, yargı kararlarını uygulamamaktan geri durmuyor. 

Yargının, yargıç ve savcıların yönetim ve denetiminde yetkili ve görevli Hakimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) başkanı doğal olarak Adalet Bakanı bir doğal üyesi de Bakanlık müsteşarı olacak, aynı Adalet Bakanı, yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin görevler hariç olmak üzere hakim ve savcılar üzerinde gözetim hakkına haiz olacak, hakim ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlı olacak, yürütme yetkisi ve görevini kullanan partili ve üstelik parti başkanı cumhurbaşkanı HSK ve yargı üzerinde de yetkili olacak ama yargı bağımsız ve tarafsız olacak, bağımsız ve tarafsız yargının örgütlenme ve usul yasaları yürütme organında hazırlanıp siyasal iktidar partisince teklif edilecek…  İşte burjuva hukuku ve yargısı.   

Sıkça karşılaşılan güvenlik güçleri kaynaklı kurgusal iddianameler, tutarsız ve çelişkili gizli tanıklar, keyfi gözaltılar ve tutuklamalar, yandaşlara sızdırılan iddianame ve kararlar, görevden almalar, transfer baskıları, transferler; basın ve yayın susturmaları, sansürler, engellemeler; hukuksuzluklar, Anayasa ve hukuk tanımayan yargı kararları, uygulanmayan yargı kararları; Anayasal güvence altındaki siyasi faaliyet,  seçme ve seçilme haklarının, yargı genel yönetim ve denetimindeki seçimlerin yok sayılması; siyasi partiler üzerinde operasyonlar ve demokratik siyasal yaşamın uygulanmaması ve dahası böylesi bir burjuva hukuku ve yargısının içinde somutlaşıyor. Hemen her alanda gözüken ayrımcılığı, çifte standart uygulamaları masumiyet karinesinin, zedelenmeme hakkının ve savunma hakkının kullanılmasında daha yaygın görüyoruz. 

Hukuk ve yargıyı araçsallaştırarak sürdürülen, altüst edilen bir düzen tüm çürümüşlüğüyle kanıksatılarak yaygın ve kalıcı olmaya devam ediyor.

Adil yargılanma hakkının temelini oluşturan sav, savunma, karar sacayağının birincisi yürütme organı ve idare içindeki emniyet güçlerince yürütülürken ikincisi -egemen sermaye sınıfı ve siyasal iktidar yanlı olanlar dışında- avukatlar üzerindeki baskı ve savunmalarına dayalı suçlamalarla, tutuklamalarla felç edilmek isteniyor. 

Karar ayağıysa genel deyişle yönetim, denetim, atama, kadrolaşma ve ödül-ceza gibi yöntemlerle teslim alınmış durumda. Teslim almanın tipik örneklerinden birini güncel olarak Ankara 2 sayılı Baro Başkanı itirafında gördük.  

2007’de avukatlıktan yargıç ve savcılığa geçişin yolu yasayla açıldığında ciddi olarak tartışmaya açılmıştı bu konu. Başlangıçta 5 yıl olan meslekte geçen süre, 2014’te 3 yıla indirildi. Birçok hukukçunun saçını başını yolduran genç, deneysiz, yargı bağımsızlığını ve yargıya güveni bozan yargıç ve savcı akımı kısır tartışmalarla sürerken söz konusu ikinci barolar da uyarılar dikkate alınmadan yine hukukla savunma örgütlenmesine eklendi. Her iki konuda da görünen köy kılavuz istemedi.

Parti-devlet tablosunun yargı sütununa eklenen bu tür örnekler kapitalist sistem içinde halkın verdiği hak savaşımları ve burjuvazinin aklının buluşmasıyla uluslararası nitelik kazanan ilkelerin, belgelerin, kararların birikimiyle ortaya çıkan hukuksal ve yargısal durumdan sapmalar gibi gösteriliyor. Ancak özü kapitalist sisteme dayanıyor, çürüten ve çürüyen aynı yapı içinde. Hukuku ve yargıyı da içine alan yönetememe krizi, sermaye sınıfının ve gerici ortaklarının çıkarına yönetimle özdeş yol alıyor; o da sınıfsal.

Yalnızca hukuk ve yargı alanında değil tüm düzen içinde tepkici tavırlarla yetinilerek savaşım verilemeyeceği açık. Hem paramparça edilmiş, çürütülmüş düzeni analiz ederek yönetmeye aday ve hazır olmak hem de devrimcilikle koşut bir savaşım vermek cumhuriyeti tüm yönleriyle kazanmanın önemli adımlarından olacak.

/././

İşsizlerin yüzde 82’si maaştan yoksun!-Atilla Özsever- 

TÜİK’in resmi işsiz sayısı, 2 milyon 740 bin. Bu işsizlerin ancak yüzde 18’ine, yani 492 bin kişiye işsizlik maaşı ödeniyor. Bizde işsizlik maaşı alma koşulları katı. İşsizlik ödeneği de, en fazla asgari ücretin yüzde 80’i kadar. İspanya’da asgari ücretin 1,5 katından fazla, Portekiz’de ise 2,5 katı.

Türkiye’de işsizlik çok ciddi ve büyük bir sorun. DİSK-AR’ın (DİSK Araştırma Merkezi) Eylül 2026 tarihli “İşsizliğin Görünüm Raporu”na göre, Türkiye’de geniş tanımlı işsiz sayısı 12 milyon 608 bin kişiye ulaştı.

Geniş tanımlı işsizlik, aktif iş arayanların yanı sıra part-time (kısa süreli) çalışanları, iş arama umudunu kaybedenleri, mevsimlik işçiler gibi kesimleri de kapsıyor. TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) resmi (dar) kapsamlı işsizlik tanımında ise, sadece son dört hafta içinde iş aramış ve 15 günde işbaşı yapmaya hazır olan kişiler kapsanıyor.

TÜİK’in Ağustos 2026 tarihi itibarıyla dar tanımlı işsiz sayısı, 2 milyon 740 bin kişidir. İŞKUR’un (Türkiye İş Kurumu) Ağustos 2026 İşsizlik Sigortası Bülteni verilerine göre de, işsizlik ödeneği alabilenlerin sayısı 492 bin 169’dur.

Görüldüğü gibi Ağustos 2026’da resmi işsizlerin sadece yüzde 18’i işsizlik ödeneği alabildi. 2,2 milyonu aşkın işsiz, işsizlik ödeneğinden yoksun kaldı. Bu da, işsizlerin yüzde 82’sinin işsizlik ödeneği alamadığı anlamına geliyor.

İşsizlik ödeneğinin koşulları

TÜİK’in resmi, dar tanımlı işsizlerin ezici çoğunluğu işsizlik ödeneğinden yararlanamıyor. İşsizlik ödeneğinden yararlanma koşullarının ağır olması ve işsizlik sigortası kaynaklarının amacı dışında kullanılması nedeniyle işsizlerin büyük çoğunluğunun işsizlik ödeneğinden faydalanmaması söz konusu oluyor.

4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu’na göre, işsizlik ödeneği alabilmek için iş sözleşmesinin işveren tarafından ve işçinin bir kusuru olmaksızın feshedilmiş olması gerekir. Kendi isteğiyle istifa edenler, evlilik veya bedelli askerlik gibi nedenlerle işten ayrılanlar (haklı fesih şartları hariç) resmi olarak işsiz olsalar bile ödenek alamıyorlar.

Bir işçinin işsizlik maaşına hak kazanabilmesi için işten çıkıştan önceki son üç yılda en az 600 gün (20 ay) işsizlik sigortası primi ödemiş olması ve son 120 gün (4 ay) kesintisiz olarak hizmet akdine bağlı çalışması zorunludur.

Yeni mezunlar, iş hayatına yeni atılan gençler veya düzensiz/mevsimlik işlerde çalışanlar ya da son 120 günde bir gün prim eksiği olanlar, bu prim gün sayılarını dolduramadıkları için kapsam dışında kalıyorlar.

Keza Türkiye'de kayıt dışı (sigortasız) çalışan milyonlarca kişi işini kaybettiğinde resmi işsiz statüsünde yer alabilse de, sisteme prim ödemedikleri için yasal olarak işsizlik maaşına başvuramıyorlar.

İşsizlik maaşı ne kadar? 

İşsizlik Sigortası Fonu kesinti oranları, 1 Mayıs 2026 tarihinde yapılan yasal değişiklikle yeniden güncellendi. Buna göre işçinin payı brüt ücretinin yüzde 1’i, işverenin payı yüzde 2 ve devlet katkısı da yüzde 0,5’tir. Daha önce devlet katkısı yüzde 1’di. Toplamda brüt ücretin yüzde 3,5’i oranında kesinti yapılarak İşsizlik Sigortası Fonu’na aktarılmaktadır.

İşsizlik ödeneği, sigortalının işten ayrılmadan önceki son dört aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanıyor. İşsizlik maaşı, en düşük olarak asgari ücretin yüzde 40’ı, en yüksek olarak da yüzde 80’i oranında ödenmektedir.

2026 yılı itibariyle en düşük (taban) işsizlik maaşı, 13 bin 111 liradır. En yüksek (tavan) işsizlik maaşı ise, 26 bin 223 liradır.

İşsizlik ödeneğine hak kazanabilmek için çalışırken son üç yılda 20 ay prim ödeyenlere 6 ay, 30 ay prim ödeyenlere 8 ay ve 36 ay ve daha fazla prim ödeyenlere de 10 ay süreyle maaş ödenir. İşsizlik maaşı ödemesi, 10 ayı geçemez.

Avrupa’da işsizlik maaşı

Türkiye’de işsizlik ödeneğinden en fazla yararlanma süresi 10 ay iken bu süre İskandinav ülkelerinde ortalama 24 ayı buluyor. Yine Fransa, Hollanda, İspanya ve Portekiz’de de 24 aydır. Almanya, Yunanistan ve Polonya’da ise 12 ay dolayındadır.

Avrupa’da işsizlik ödeneği miktarı da, çalışırken son alınan maaşın yüzde 62-85’i arasında değişiyor. Asgari ücretle bağlantısı açısından da İspanya’da asgari ücretin yüzde 175’i (1,5 katından fazla), Portekiz’de de 2,5 katına ulaşıyor.

İşverene destek fonu

DİSK-AR’ın 2026 İşsizlik Raporu’na göre, İşsizlik Sigortası Fonu “İşveren Destek Fonu”na dönüştü. Rapordaki bilgiler şöyle:

* İşsizlik Sigortası Fonu (İSF) giderlerinin büyük bölümü işsizlere değil işveren teşvik ve desteklerine ayrılmaya devam ediyor.

* 2016 ve 2026 (Ocak-Temmuz) arasında İSF giderleri içinde işsizlik ödemelerinin payı yüzde 37,4’ten yüzde 31’e inerken doğrudan ve dolaylı işveren teşvik ve desteklerinin payı yüzde 20,3’ten yüzde 44,3’e yükseldi.

* 2016-2026 arası dönemde İSF’den işçilere ayrılan pay 6,4 puan azalırken işverenlere aktarılan kaynaklar 24 puan arttı.

* 2023-2026 (Temmuz) arası dönemde İSF’den işverenlere işçilerin yaklaşık 2 katı fazla kaynak ayrıldı.

* Son üç buçuk yılda işverenler, İSF giderlerinden yüzde 51,6 pay alırken işçiler yalnızca yüzde 28,5 pay alabildi.

Rapordaki değerlendirmede, “Emekçilere yönelik ekonomik ve sosyal politikalarda sıklıkla dile getirilen ‘kaynak yok’ söyleminin aksine İşsizlik Sigortası Fonu kaynaklarının önemli bir bölümü işverenlere yönelik teşvik ve destekler ile çeşitli istihdam programlarının finansmanında kullanılıyor” denildi.

DİSK’in talepleri

DİSK’in İşsizlik Sigortası Fonu (İSF) uygulaması ile ilgili talepleri de şöyle:

* İşçilerin emeğiyle oluşturulan İSF kuruluş amacına uygun biçimde kullanılmalı ve işsiz kalan bütün işçiler için gerçek gelir güvencesine dönüştürülmelidir.

* İSF işverenleri teşvik etmenin değil, işsiz kalan işçileri korumanın fonudur. Fon kaynaklarının işveren teşvik ve desteklerine aktarılmasına son verilmeli, kaynaklar işsizliğin yarattığı gelir kaybını telafi etmek, işsizleri yoksulluğa karşı korumak ve işçilerin sosyal güvenliğini güçlendirmek için kullanılmalıdır.

* İşsizlik ödeneğine hak kazanma koşulları kolaylaştırılmalı, prim gün sayısı ve kesintisiz çalışma koşulları işçilerin ödeneğe erişimini engellemeyecek biçimde yeniden düzenlenmelidir

* İşsizlik ödeneğinden yararlanma süresi uzatılmalı ve ödenek miktarı insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak düzeye yükseltilmelidir.

* İşsizlik ödeneğinin alt sınırı asgari ücretin altında olmamalı ve ödenekler ücretlerdeki ve enflasyondaki artış karşısında korunmalıdır.

* Aktif işgücü piyasası programları ucuz, güvencesiz ve geçici istihdam yaratmanın bir aracı olmaktan çıkarılmalı, bu programlar güvenceli, kayıtlı ve nitelikli istihdama geçişi sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmelidir.

* Fon’un gelir ve giderleri denetlenebilir ve kamuoyuna açık hale getirilmeli, fon yönetiminde işçilerin ve sendikaların söz ve karar hakkı güçlendirilmelidir.

* İSF’nin bütçe açıklarını kapatma, işveren maliyetlerini azaltma veya sermayeye kaynak aktarma aracı olarak kullanılmamalıdır. Talebimiz “İşçinin Parası İşçiye, İşsizlik Sigortası Fonu İşsizlere!”…

/././

Fırıldak Kubi-Alpaslan Savaş- 

Düzen siyaseti emanetçiyle yürür. Bu nedenle Kubi’si Tugay’ı eksik olmaz. Ülkeyi değiştirebilmenin yolu ise örgütlü siyasettedir. Türkiye’nin bu ağır krizden çıkışı, güvenliği, refahı, her bir yurttaşı için yaşanabilir bir ülke olması buna bağlı. Halkın siyasete örgütlü katılımına.

Kendi ifadesiyle sağ görüşlü bir ailenin ülkücü oğlu.
 
Baba Demokrat Partili. Ankara’da ilçe belediye başkanlığı, sonra milletvekilliği, Yassıada’da da yatmışlığı var.  
 
Siyasetin ticaret gibi babadan oğula geçtiğini düşünüyor. 12 Eylül’den sonra sıranın kendisine geldiğini düşünüp serbest ticaretten serbest siyasete geçmeye karar veriyor.
 
Babanın nüfuzu sayesinde birkaç dönem belediye encümenliği yapıyor. Ardından Meclis’e kapılanmanın yolunu aramaya başlıyor. O kapı bu kapı derken, 1995 seçimlerinde Ecevit’in DSP’sinden Afyon adayı olmayı başarıyor. O seçimde MHP baraj altı kaldığı için kendisinden daha fazla oy alan adayın yerine milletvekili oluveriyor.
 
Kapağı Meclise attı ya, onu artık kimse tutamıyor. Altı ay sonra ‘babamın partisi’ deyip DYP’ye geçiyor. Transfer Çiller’in Ecevit’e golü diye konuşulurken sadece dört gün sonra “hata ettim, pişman oldum” diyerek DSP’ye geri dönüyor.
 
Karakteri böyle, çabuk pişman oluyor. Hatta pişmanlıklarından da pişmanlıklar duyduğu oluyor. 20 gün sonra tekrar DYP’ye geçiyor.
 
Bir ayda üç kez parti değiştirmesi alay konusu oluyor haliyle. Bozuluyor kendisine edilen laflara ve biraz duruyor Çiller’in yanında. Ama huylu huyundan vazgeçmez derler ya, bir yıl geçmeden bu sefer “ben aslında ülkücüydüm” diyerek MHP’ye transfer oluyor. Hangisi aslı, hangisi kopyası anlamakta zorlanıyor herkes. Çünkü bundan da bir ay sonra soluğu Cindoruk’un DTP’sinde alıyor. Dönemi nihayet bu partide tamamlamayı başarıyor.
 
Kubilay Uygun ismini hatırlayanlar vardır. 90 yılların ortalarında, Türkiye siyasetindeki gelgitlerin trajikomik örneğidir kendisi. Kendisinden yüksek oy alan rakibinin ülke barajına takılmasıyla milletvekili seçilip sonraki bir ay içinde üç, iki yıl boyunca toplam altı kez parti değiştirerek kırılması güç bir rekora imza attı. Halkımız ona ‘Fırıldak Kubi’ lakabını uygun gördü. Öyle hatırlamaya devam ediyoruz. 
 
Kubi düzen siyasetinin bir karikatürü de olsa bugün tartıştığımız halinin aynası aslında. Siyasette saf değiştirmek bu kadar kolay mı? Ya da söz konusu bir baskı ve şantajsa bedel göze almadan siyaset yapılır mı? Şimdilerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye geçmesi nedeniyle daha çok soruyoruz bu soruları. 
 
Tugay’ın AKP’ye geçişinin, fırıldaklık diye nitelenemeyecek kadar ağır sonuçları var. İki yıldır AKP ağır bir baskı iklimi yaratarak rakiplerini etkisiz kılmayı deniyor. CHP’yi böldü. Onlarca belediye başkanını tutuklattı. Bir o kadarını satın aldı. Tüm bu hamlelerin AKP’yi içine düştüğü gerilemeden çıkarıp çıkarmayacağı ayrı konu. Fakat İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın AKP’ye geçmesi, son seçimden bu yana siyaset alanını daraltmak için yapılan hamlelerin içinde İmamoğlu’nun tutuklanmasından sonra en büyük operasyon olarak adlandırılmalı. 
 
Çünkü bu operasyon tüm tepkilere rağmen yurttaşların siyasetten soğumasına neden oluyor. Seçilen kişinin iradesinin seçmenin iradesinden üstün olduğuna ikna ediyor. Siyasetteki çürümeyi normalleştiriyor.
 
Peki yok mu buradan çıkış? 
 
Var elbet. 
 
Ama önce Kubi’yi fırıldak, Tugay’ı hain ilan etmekle sorunun çözülmediğini bilmek zorundayız. Zerre değerleri yok. “AKP’ye geçersem beni boşar” dediği eşiyle Erdoğan’ın elini tutarak poz veren biri gittiği yerde de değersizdir çünkü.
 
Düzen siyaseti emanetçiyle yürür. Bu nedenle Kubi’si Tugay’ı eksik olmaz. Ülkeyi değiştirebilmenin yolu ise örgütlü siyasettedir. Türkiye’nin bu ağır krizden çıkışı, güvenliği, refahı, her bir yurttaşı için yaşanabilir bir ülke olması buna bağlı. Halkın siyasete örgütlü katılımına.

/././

14 Ekim 2026 Çarşamba

ÇİZGİLERİN DİLİ -14 Ekim 2026-

 



(Derleyen: mstfkrc)


GÜNDEM -14 Ekim 2026-

Skandal Saray’ın ayağına dolandı -BİRGÜN- 

Saray yönetimi fon vurgununu münferit bir vaka gibi göstermeye çalışsa da halk ikna olmadı. Anketlere göre yurttaşın ezici çoğunluğu sorumluların ceza alacağını düşünmüyor. En büyük sorun ise açık ara geçim sıkıntısı.


Asrın vurgunu olarak değerlendirilen fon skandalı toplumsal tabanda büyük öfke yarattı. Vurgunu münferit bir vaka gibi sunmaya çalışan Saray
yönetimi skandalın ucunun kendisine uzanmaması için tüm imkanlarını seferber etti. Vurgunda adı geçenlerin listesini kamuoyu baskısına rağmen açıklamadı. Gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışın gazeteciler cezaevine konuldu, ev hapsiyle cezalandırıldı. Yüzlerce yurttaşın sosyal medya hesabına erişim engelleri getirildi. Muhalefetin elindeki belediyelere “yolsuzluk” soruşturması adı altında operasyonlar tam gaz sürerken yandaşlar da manşetlerinde yolsuzluk gündemini muhalefetin üzerine yıkmaya çalıştı. Ülkenin açık ara en önemli sorunu geçim sıkıntısı, enflasyon, işsizlik olurken Saray’ın bahçesindeki isimlerin dudak uçuklatan servetler kazanması halk ile iktidar elitleri arasındaki uçurumu bir kez daha gözler önüne serdi. Fon vurgununun iktidarın yumuşak karnı haline geldiği, ülkenin de en önemli gündem maddeleri arasına girdiği son yapılan kamuoyu yoklamalarına yansıdı.

EKONOMİ POLİTİKASI AÇIK ARA BAŞARISIZ

Area Araştırma’nın 5- 9 Ekim tarihleri arasında 26 ilde yaptığı “Türkiye Siyasi Durum Araştırması” başlıklı kamuoyu yoklamasının sonuçlarından çıkan veriler dikkat çekti. Ankette hükümetin ekonomi politikası yüzde 71,5 oranında “Başarısız” bulundu. Seçmenin yüzde 63’ü ise ülke ekonomisinin daha da kötüye gideceğini beyan ediyor. Bu oran AKP seçmeninde yüzde 32,1 olurken MHP seçmeninde ise yüzde 54,7’ye kadar çıkıyor.

Araştırmanın en dikkat çeken başlığı ise fon yolsuzluğu üzerine sorulara verilen yanıtlarda ortaya çıktı.

Seçmenin yüzde 59,4’ü fon yolsuzluğuna adı karışanlar için gerekli soruşturmanın yapılıp ceza verileceğine inanmıyor. Yüzde 61,9’u ise elde edilen haksız kazançların geri alınıp mağdurlara iade edileceğini düşünmüyor. AKP seçmeni içinde bu oran yüzde 25’e yaklaşıyor. MHP seçmeninde ise yüzde 40,4.

Araştırmada CHP’li belediyelere yönelik yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları da soruldu. Bu iddialara “katılmadığını” belirtenlerin oranı yüzde 42,9 ile birinci sırada yer aldı. İktidarın onca propagandasına rağmen çıkan sonuç dikkat çekiyor. CHP’li belediyelere yönelik yolsuzluk iddiaları sonrasında görevden alma ve tutuklamaları nasıl karşılıyorsunuz? “Sorusuna Yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarına katılmıyorum, iddialar siyasi amaçlıdır” diyenlerin oranı yüzde 43.

SANDIK İRADESİNE SAYGISIZLIK GÖRÜLDÜ

Öne çıkan başlıklardan biri de AKP’ye geçen belediye başkanları ve belediye Meclis üyeleri. Muhalefet partilerinden seçilen belediye başkanları veya meclis üyelerinin AKP’ye geçişini “seçmenin iradesine ve verilen oylara saygısızlık” olarak değerlendirenlerin oranı yüzde 46,9. Bu soruya “Belediyeler üzerindeki siyasi ve finansal baskıların bir sonucudur” diyenlerin oranı yüzde 18,8 olurken “Hizmet kolaylığı açısından makul bir tercih” olarak görenlerin oranı da yalnızca 18,8’de kaldı.

Araştırmada öne çıkan bazı diğer başlıklar ise şöyle: Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın CHP’den istifa etmesini nasıl karşıladınız? “Olumlu” karşılayanların oranı yüzde 56,7 iken olumsuz karşılayanların oranı yüzde 24,7. “Olumlu” karşılama oranı en yüksek YENİ Parti seçmeninde ölçülüyor.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın istifadan sonra nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda; bağımsız kalmalı diyenler yüzde 35, fikir belirtmeyenlerin oranı ise yüzde 34,9 olarak gerçekleşti.

***

ASAL’DA DA DURUM AYNI

Asal Araştırma da “Sizce Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?” sorusunun yöneltildiği bir kamuoyu yoklamasının sonuçlarını paylaştı. Area Araştırma’da olduğu gibi Asal Araştırma’dan çıkan sonuçlar da ekonominin açık ara birinci sorun olduğu görüldü.

Fon krizi ise ikinci en önemli sorun olarak halkın gündemine girdi. Bu soruya “ekonomi/hayat pahalılığı” diyenlerin oranı yüzde 46.6, “fon krizi” diyenlerin oranı yüzde 16.5, “adaletsizlik” diyenlerin oranı yüzde 9.2, “eğitim” diyenlerin oranı yüzde 5.3 “işsizlik” yüzde 4.9 olarak ölçüldü.

***

29 İSİM ‘SEHVEN’ YAZILMIŞ

İstanbul Başsavcılığının nitelikli dolandırıcılık, Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet ve bu suçlardan elde edildiği değerlendirilen malvarlığı değerlerinin aklanması iddiaları kapsamında yürüttüğü soruşturmada, 141 kişinin malvarlığına tedbir uygulanmasına yönelik yazı ilgili kurumlara gönderildi. Gazeteci Bahadır Özgür’ün aktardığına göre, söz konusu listede bulunan 29 kişinin adının sehven yazıldığı, daha sonra resmi makamlar tarafından ilgili birimlere yazılı olarak bildirildi. Hatalı olduğu belirtilen 29 kişinin kimler olduğu açıklanmazken, ilk listede adının bulunduğu öne sürülen eski AKP’li bakan Fatma Betül Sayan Kaya’nın durumu da gündeme geldi. Cumhuriyet’in resmi kaynaklardan edindiği bilgiye göre, Fatma Betül Sayan Kaya, düzeltmenin ardından tedbir uygulanan kişiler arasında bulunmuyor. Tedbir uygulanan kişiler arasında TERA yöneticisi Emre Tezmen ile şarkıcı Mustafa Sandal’ın eşi Melis Sütşurup Sandal’ın da bulunduğu bildirildi.

***

Depremzedeye bütçe yok: Konut verilemedi, yardım kesildi -Mustafa Bildircin/Birgün- 


2023 depreminde evini kaybeden yurttaşa tahsisli kalıcı konutun Ekim 2026 itibarıyla tamamlanamadığı, depremzedenin kira yardımının ise kesildiği ortaya çıktı. Yardımların, “Bütçe imkânları doğrultusunda” yapıldığını belirten kamu kurumlarının savunmasına karşın Kamu Başdenetçisi, “Konutların teslimine kadar kira yardımının yeniden bağlanması” gerektiğini belirtti. https://www.birgun.net/haber/depremzedeye-butce-yok-konut-verilemedi-yardim-kesildi-740254

***

Öğretmenlere 5’er ay hapis cezası -İsmail Arı- 


Açıklama yapmak istedikleri için gözaltına alınan öğretmenlere 5’er ay hapis cezası verildiği ortaya çıktı. Gaz sıkma ve zor kullanma emri veren dönemin Emniyet Müdür Yardımcısı Mukadder K. için ise soruşturma izni çıkmadı. https://www.birgun.net/haber/ogretmenlere-5er-ay-hapis-cezasi-740267

***

Eriyen gelir, büyüyen finansal ‘risk’-Havva Gümüşkaya/ Birgün-


Yüksek enflasyon, eriyen gelirler ve zayıflayan gelecek güvencesi milyonlarca yurttaşı birikimini korumak için fonlara ve sermaye piyasalarına yöneltti. Fon vurgununda tasarruflarını kaybeden yurttaşlar zararlarının karşılanmasını beklerken Doç. Dr. Karaçimen’e göre tasarrufların nasıl yönetildiği, risklerin kimlere aktarıldığı ve devletin sorumluluğu da sorgulanırsa, bu kriz daha geniş bir hak mücadelesinin konusu haline gelebilir.

Ülke tarihinin en büyük skandallarından biri olarak tarihe geçen fon vurgununda binlerce yurttaşın tasarrufları dolandırıcılık ağı içinde buharlaştı. Milyarlarca liranın kimlerin eline geçtiği ve kurulan tezgâhın kimlere kadar uzandığı tartışılırken, çok sayıda siyasetçi ve bürokratın adı da iddialarda geçiyor. Tüm düzenleyici ve denetleyici kurumların gözü önünde yaşanan skandalın ekonomik ve siyasi sonuçları yıllarca tartışılmaya devam edecek.


Doç. Dr. Elif Karaçimen ile fon krizinin arkasındaki ekonomik modeli, devletin ve düzenleyici kurumların sorumluluğunu, küçük tasarruf sahibinin neden giderek daha fazla finansal piyasalara itildiğini ve krizin çözümü için hangi yapısal adımların atılması gerektiğini konuştuk.

Fon krizini birkaç vurguncunun yol açtığı bir finans skandalı olarak mı okumalıyız, yoksa ücretlerin baskılandığı, hanehalkının borçlandığı ve küçük tasarrufların giderek sermaye piyasalarına yöneldiği ekonomik modelin ürettiği bir krizle mi karşı karşıyayız?

Tasfiyeye alınan 131 fonun büyüklüğü Ağustos sonunda yaklaşık 1,3 trilyon TL’ydi. Bu, Türkiye’nin yaklaşık 1,6 trilyon dolarlık yıllık milli gelirinin yüzde 1,5'inden fazlası. Bu fonların en büyüğünü yöneten Tera Portföy ise yalnızca sekiz ayda beş kattan fazla büyümüştü. Kaybın gerçek boyutunu tasfiye bitmeden bilemeyeceğiz. Ama bu ölçekte bir fon kütlesinin birkaç vurguncunun marifetiyle oluşmadığı açık.

Dolandırıcılık iddiaları elbette yargının konusu; sorumlular belirlenmeli, haksız kazançlar geri alınmalı ve cezalandırılmalıdır. Ancak krizi yalnızca birkaç vurguncunun hikâyesi olarak okursak, bu tür işlemleri mümkün kılan ekonomik ve kurumsal koşulları gözden kaçırırız.

Bence burada daha temel bir soru var. Yatırım fonları nasıl oldu da birkaç yıl içinde milyonlarca insanın sıradan tasarruf aracı haline geldi? Fonların toplam büyüklüğü 2021 sonunda 326 milyar TL iken 2025'te 8 trilyon TL'yi aştı. Enflasyondan arındırıldığında bu, dört yılda yaklaşık beş katlık bir büyüme demek. Yatırımcı sayısı da 3,2 milyondan 5,9 milyona çıktı. Bu ölçekte bir dönüşümü birkaç Ponzi tipi kişinin faaliyetleriyle açıklayamayız.

Bu büyümenin arkasında yüksek enflasyon, gelirlerin alım gücündeki aşınma ve faizleri baskılayarak tasarrufların sermaye piyasalarına yönelmesini teşvik eden ekonomi politikaları var. Öte yandan fonların büyümesi, bu fonlarda biriken varlıkların nasıl yönetildiği ve denetlendiği sorusunu da beraberinde getiriyor. Tasarruf sahipleri paralarını ‘profesyonel’ yöneticilere emanet ederken, bu paraların nasıl kullanıldığına ilişkin kararlar kendi denetimlerinden uzaklaşıyor. Tasarrufların kullanımı açısından tam bir irade teslimiyeti. Ne var ki ortaya çıkan riskin sonuçlarını yine onlar üstleniyor.

Dolayısıyla yaşananlar yalnızca belirli fonlarda ortaya çıkan usulsüzlük iddialarından ibaret değil. Yapısal bir sorun üzerine şekilleniyor. Süre gelen kriz, hanehalkı tasarruflarının giderek finansal piyasalara bağlandığı, buna karşılık bu tasarrufların yönetimi üzerindeki kontrolün finansal aracılarda toplandığı bir yapının kırılganlıklarını açığa çıkarıyor.

Sermaye piyasaları nasıl oldu da mevduatın ikamesi haline geldi? Milyonlarca insanın birikimini koruyabilmek için fonlara ve portföy yönetim şirketlerinin ürünlerine yönelmesinin arkasında hangi ekonomik koşullar var?

Bu dönüşümün başlangıcını Bakan Şimşek döneminden önceye götürmek gerekiyor. Yüksek enflasyon ve enflasyonun altında kalan mevduat faizleri, birikimlerin alım gücünü aşındırdı. İnsanlar ücretlerinden artırabildiklerini, emeklilik ikramiyelerini veya geçmiş birikimlerini koruyabilmek için başka araçlara yöneldi.

Müge Neda Altınoklu'nun Daimon Yayınları'ndan çıkan B Planı: Türkiye'de Borsa Katılımı ve Telafi Edici Finansallaşma başlıklı kitabında geliştirdiği "telafi edici finansallaşma" kavramı burada oldukça açıklayıcı. Özellikle küçük tasarruf sahibi insanlar gelirleriyle ve mevcut sosyal güvencelerle karşılayamadıkları ihtiyaçlarını, uğradıkları kayıpları ya da gelecek güvencelerine dair kuşkularını finansal getirilerle telafi etmeye çalışıyor. Dolayısıyla sermaye piyasalarına yönelişi yalnızca daha fazla kazanma isteğiyle açıklayamayız. Elbette fonların yüksek getirisi bu yönelimi de kamçılıyor.

Haziran 2023 sonrasında faiz artışlarıyla başlayan ortodoks dönüş bu arayışı sona erdirmedi, yönünü değiştirdi. Mevduat yeniden cazip hale gelirken, yüksek kısa vadeli faizlerden yararlanan para piyasası fonları da öne çıktı. Ancak burada önemli olan yalnızca faizlerin ne kadar yükseldiği değil, insanların bu getirilerin birikimlerinin alım gücünü korumaya yetip yetmeyeceğine ilişkin beklentileri. Yıllardır yüksek enflasyonla yaşayan insanlar açısından bugünkü yüksek faiz, gelecekteki fiyat artışları karşısında bir güvence anlamına gelmiyor. Enflasyonun süreceği beklentisi ve geçmişte yaşanan kayıpları telafi etme ihtiyacı, mevduatın sunduğu getiriyi yetersiz görmelerine ve alternatif finansal araçlara yönelmelerine yol açabiliyor. Dolayısıyla faiz artışları tasarrufları yeniden mevduata çekse de daha yüksek getiri arayışını ortadan kaldırmadı. Günlük nakde erişim imkânı, bazı dönemlerdeki vergi avantajları ve banka uygulamalarından kolayca alınabilmeleri bu ürünlerin yaygınlaşmasını destekledi. Önceki kayıpları telafi etme ve daha yüksek getiri arayışı da sürdü.

Ancak fonlara yönelen paranın tamamının mevduattan çıkıp borsaya gittiğini düşünmemeliyiz. Fonlar da mevduata ve repo gibi araçlara yatırım yapıyor. Değişen yalnızca tasarrufların hangi finansal varlıklarda değerlendirildiği değil, aynı zamanda bu tasarrufların kim tarafından ve nasıl yönetildiği. Daha önce vurguladığım gibi tasarruf sahibi parasının yönetimini ‘profesyonel’ bir aracıya devrediyor; ancak yaptığı yatırımın kayıp riskini taşımaya devam ediyor. ‘Profesyonel’ yatırımcı ise yalnızca ponzi tipi değil işin doğası gereği spekülasyona yöneliyor. Çünkü finans piyasalarının doğasında spekülasyon vardır. Bir fonun göreli getirisinin istikrarlı bir durgunluk vaat etmesi çok da mümkün değildir.

Bu dönüşümde ekonomi yönetiminin rolü neydi? Hanehalkı tasarruflarının mevduattan sermaye piyasalarına yönlendirilmesi bilinçli bir kamu politikası mıydı? Bugünkü krizde nasıl bir sorumluluk payı bulunuyor?

Finansal piyasaları devletin dışında, kendi kendine işleyen alanlar olarak düşünmemek gerekiyor. Hangi finansal araçların yaygınlaşacağı, kimlerin bu araçlara erişebileceği, hangi işlemlerin sınırlandırılacağı ve nasıl denetleneceği kamusal kararlarla şekilleniyor. Dolayısıyla yalnızca yapılan düzenlemeler değil, düzenleme yapılmaması veya gerekli önlemlerin geciktirilmesi de bu piyasalarda doğrudan sonuçlar üreten politika tercihleridir.

Türkiye'de hanehalkının sermaye piyasalarına yönelişi de yalnızca bireylerin kendiliğinden aldığı kararlarla oluşmadı. Vergi düzenlemeleri, halka arzlara bireysel katılımı genişleten uygulamalar, bireysel emeklilik sisteminde biriken kaynakların kullanımına ilişkin kararlar ve tasarrufların TL finansal varlıklarda tutulmasını teşvik eden politikalar bu dönüşümde rol oynadı. Farklı dönemlerde farklı amaçlarla uygulanan bu politikalar, hanehalkının sermaye piyasalarıyla bağını güçlendirdi.

Meselenin diğer tarafında şirketlerin finansman ihtiyacı var. Özellikle krediye erişimin zorlaştığı koşullarda şirketler açısından sermaye piyasalarından kaynak sağlamak daha önemli hale gelebiliyor. Ancak burada bir ayrım yapmak gerekiyor: Borsada mevcut hisselerin el değiştirmesi ile şirketlere yeni sermaye girişi aynı şey değildir. İşlem hacminin veya borsaya katılımın artmasını doğrudan üretime kaynak aktarılması olarak değerlendiremeyiz. Şirketlerin sermaye piyasalarından sağladığı kaynakların nasıl kullanıldığı ve iştirakçilerine ya da hisse sahiplerine hangi bilgilerin sunulduğu da önem taşıyor.

Devletin sorumluluğunun bir diğer boyutu da elbette denetim. SPK'nın kendi açıklamasına göre sorunlu fiyat hareketleri 2025'in son çeyreğinde gözlenmiş, konu 2 Aralık 2025'te Finansal İstikrar Komitesi'nde görüşülmüş. Arada bazı önlemler alınmış olsa da kapsamlı düzenleme 28 Ağustos 2026'da açıklanmış. Yani dokuz ay sonra. Bu dünyanın her yerinde borsalar için çok büyük bir zaman. Dolayısıyla bilinen risklerin neden daha erken ve etkili biçimde sınırlandırılamadığı sorgulanmalı.

Hanehalkı tasarruflarının bu piyasalara yönelmesini teşvik eden kamu otoritesinin sorumluluğu, kriz ortaya çıktığında yatırımcılara risk aldıklarını hatırlatmakla sona ermez. Çünkü bu piyasalar sonuçta düzenlenmiş yani yasayla yapılandırılmış piyasalardır.

Krizin ekonomi politik bilançosunu nasıl çıkarmak gerekiyor? Kimler kazandı, kimler kaybetti, küçük tasarruf sahibinin üstlendiği risk ile finansal sistem içinde elde edilen kazançlar arasında nasıl bir dağılım ortaya çıktı?

Öncelikle kesin bir kazanç ve kayıp bilançosu çıkarabilmek için fonlarda yapılan işlemlerin, para transferlerinin ve yatırımcı çıkışlarının incelenmesi gerekiyor. Olağandışı fiyat artışlarından yararlanarak zamanında satış yapanlar kazanç sağlamış olabilir. Fonların hızla büyümesi, portföy yönetim şirketleri açısından da yönetim ücreti gelirleri yarattı. Ancak fonlara yönelen paranın tamamının mevduattan çıkıp borsaya gittiğini düşünmemeliyiz. Fonlar da mevduata ve repo gibi araçlara yatırım yapıyor. Değişen yalnızca tasarrufların hangi finansal varlıklarda değerlendirildiği değil, aynı zamanda bu tasarrufların kim tarafından ve nasıl yönetildiği. Daha önce vurguladığım gibi, tasarruf sahibi parasının yönetimini ‘profesyonel’ bir aracıya devrediyor; ancak yatırımın kayıp riskini taşımaya devam ediyor. Üstelik spekülasyonu yalnızca Ponzi tipi yapılara veya usulsüz işlemlere özgü görmemek gerekiyor. Finansal piyasalarda gelecekteki fiyat ve getiri beklentilerine dayalı spekülatif faaliyetler işleyişin bir parçası. Fonlar arasındaki getiri rekabeti de yöneticiler üzerinde rakiplerinin gerisinde kalmama baskısı yaratıyor ve daha yüksek getiri arayışı onları daha fazla risk almaya yöneltebiliyor. Dolayısıyla sorun yalnızca bazı yöneticilerin kuralları ihlal etmesi değil, finansal piyasaların kendi işleyişinin de risk üretmesidir.

Elbette kaybedenleri de tek bir grup olarak düşünmemeliyiz. Bir yanda kısa vadeli birikimini, likit ve düşük riskli olduğunu düşündüğü para piyasası fonunda tutan tasarruf sahipleri var. Bu kişiler, ilişkili taraflar arasındaki borçlanma işlemleri nedeniyle, yatırım yaptıkları fonun niteliğinden beklemedikleri risklere maruz kalabildi. Üstelik ilk karşılaştıkları sorun yalnızca değer kaybı değil, ihtiyaç duyduklarında kendi paralarına erişememek oldu.

Diğer yanda serbest fonların pay sahipleri var. Bu fonlar daha geniş yatırım serbestisine sahip ve yalnızca nitelikli yatırımcılara açık. Ancak serbest fon yatırımcılarını doğrudan çok varlıklı kişilerle özdeşleştirmek de doğru değil. Aralık 2025'e kadar nitelikli yatırımcı olabilmek için aranan finansal varlık eşiği 1 milyon TL'ydi; daha önce bu statüyü kazanmış olanlar da statülerini korudu. Ayrıca daha riskli bir fonu tercih etmiş olmak, usulsüz işlemlerden doğabilecek zararları da bilerek kabul etmek anlamına gelmez.

Burada önemli olan, kayıpların farklı toplumsal kesimleri nasıl etkilediği. Müge Neda Altınoklu ile Katman Portal'da yayımladığımız yazıda da gösterdiğimiz gibi, fon yatırımcısı sayısının artması finansal servetin yaygınlaşması anlamına gelmedi. Eylül 2025 verilerine göre yatırımcıların yüzde 62,6'sı toplam fon varlıklarının yalnızca binde 0,7'sine sahipti. Fon servetinin büyük bölümü ise çok daha dar bir kesimin elinde yoğunlaşıyordu.

Bu dağılım doğrudan kimin krizden kazançlı çıktığını göstermiyor. Ama kayıpların neden herkes için aynı anlama gelmediğini anlamamıza yardımcı oluyor. Bütün birikimi fondaki 200 bin TL olan biriyle, toplam servetinin küçük bir bölümünü kaybeden kişi aynı krizden etkileniyor olabilir. Ancak kaybın yaşamları üzerindeki sonuçları çok farklı. Sistemin toplamı içinde küçük görünen bir tutar, bir hane için yılların birikimi, geçim güvencesi veya geleceğe ilişkin planları anlamına gelebilir.

Dolayısıyla yalnızca kaç lira kaybedildiğine değil, bu kaybın kimin hayatında ne anlama geldiğine de bakmalıyız. Üstelik özellikle küçük tasarruf sahipleri açısından önemli bir eşitsizlik daha var: Paralarının hangi ilişkiler içinde kullanıldığını belirlemiyorlar, çoğu zaman bu ilişkileri göremiyorlar; buna rağmen ortaya çıkan sonuçlara katlanıyorlar.

Bugün yüz binlerce yatırımcıyı etkileyen bu krizden çıkış için nasıl bir yol izlenmeli? Meclis’e sunulan tasfiye ve yatırımcıların korunmasına ilişkin yasa teklifleri mevcut zararı gidermek için yeterli mi?

Meclis’te iki teklif öne çıkıyor. AKP’nin 9 Ekim’de sunduğu teklif, tasfiye kararı verilen 131 fonla sınırlı geçici bir düzenleme. Kişi başı en fazla 1 milyon TL ara ödeme yapılabilmesini, usulsüz işlemlerden doğan zararların öncelikle portföy yönetim şirketlerinden, gerektiğinde diğer sorumlulardan tahsil edilmesini öngörüyor; olağanüstü kazanç sağlayanların bu kazancı iade etmesini ise gönüllülüğe bırakıyor. YENİ Parti’nin Eylül sonunda sunduğu teklif ise bağımsız bir tasfiye kurulu kurulmasını ve fazla alınan yönetim ve performans ücretlerinin geri ödenmesini öneriyor.

İki teklifin ortak noktası, yatırımcı zararlarının kamu bütçesinden karşılanmaması. Olağan piyasa risklerinin kamuya yüklenmemesi anlaşılabilir. Ancak usulsüz işlemlerden doğan zararlarla olağan yatırım kayıplarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Üstelik kamu otoritesinin denetim sorumluluğu da bu tartışmanın dışında bırakılamaz.

Daha temel sorun ise her iki teklifin de esas olarak tasfiye sürecine odaklanması. Yani mevcut zararın nasıl giderileceğini düzenliyorlar, ama krizi mümkün kılan yapısal koşullara yönelik kalıcı bir çözüm getirmiyorlar.

Örneğin mevduatın yerine kullanılan para piyasası fonlarında likidite ve karşı taraf riski çok daha sıkı düzenlenmeli. Ancak yalnızca finansal düzenlemeler de yeterli değil. Sermaye piyasaları şirketlere finansman sağlayabilir ama bu piyasaların büyümesi, tasarrufların üretken yatırımlara yöneldiği anlamına gelmez. Daha önemlisi, insanların geçimlerini ve geleceklerini güvence altına alabilmek için sürekli finansal getiri aramak zorunda kaldığı koşulları değiştirmek gerekiyor. İnsanca yaşanabilecek ücretler, güçlü kamusal güvenceler ve küçük tasarruf sahiplerine enflasyona karşı korunabilecekleri güvenilir tasarruf seçenekleri sunulması bu nedenle önemli.

Bu kriz ise çok sayıda insanın ortak bir sorunla karşı karşıya olduğunu gösterdi. Buradaki talepler yalnızca kaybedilen paranın geri alınmasıyla sınırlı kalırsa kriz birkaç kişinin yol açtığı bir sapma olarak görülebilir. Ancak tasarrufların nasıl yönetildiği, risklerin kimlere aktarıldığı ve devletin sorumluluğu da sorgulanırsa, bu kriz daha geniş bir hak mücadelesinin konusu haline gelebilir.

***

‘Reis’ diyen ihaleleri kapıyor -İlayda Sorku/Birgün-

Mustafa Babal (solda) yaptığı ziyaretlerle de dikkat çekiyor.


“Reis görev verirse aday olurum” diyen AKP’li Babal’ın şirketinin iş ortaklığı Konya’daki tramvay ihalesini yaklaşık 16 milyar TL bedelle aldı. Şirketin kamudan aldığı işlerin toplam tutarı 40 milyar TL’ye dayandı. https://www.birgun.net/haber/reis-diyen-ihaleleri-kapiyor-740256

***

ABD'nin en büyük ikinci bankasına rekor ceza: Milyarlarca dolarlık şüpheli işlemler -Birgün- 

ABD'de kara para aklamayı önleme ve yaptırım yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle Bank of America'ya 1,21 milyar doların üzerinde para cezası verildi. Bankanın 5 milyar doları aşan şüpheli işlemleri zamanında bildirmediği, trilyonlarca dolarlık işlemi gerektiği gibi denetleyemediği ve İran ile Rusya'ya yönelik yaptırımlar dahil çok sayıda yaptırım programını ihlal ettiği belirtildi.https://www.birgun.net/haber/abd-nin-en-buyuk-ikinci-bankasina-rekor-ceza-milyarlarca-dolarlik-supheli-islemler-740285

***

Son dakika... Marmaray'da bir intihar vakası daha!-Cumhuriyet- 

Son dakika haberi... Marmaray Üsküdar İstasyonu'nda bir kişinin intihar ettiği aktarıldı. Konuya ilişkin yapılan açıklamada, bir süreliğine seferlerin tek hatta indirildiği kaydedildi.https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/son-dakika-marmaray-da-bir-intihar-vakasi-daha-2546592

***

Yaklaşık 20 ayda 10 televizyon kanalına kayyım: Halk TV son halka oldu!-Cumhuriyet- 

Türkiye’de Mart 2025’ten Ekim 2026’ya uzanan dönemde medya kuruluşlarına yönelik kayyım kararları art arda geldi. Halk TV’ye 14 Ekim sabahı kayyım atanmasıyla birlikte, yaklaşık 20 ayda yönetimine kayyım getirilen televizyon kanalı sayısı 10’a yükseldi. Halk TV’nin İstanbul’daki merkez binasına polis ekipleri girerken kanalın yayını da durduruldu. https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/yaklasik-20-ayda-10-televizyon-kanalina-kayyim-halk-tv-son-halka-oldu-2546573

***

'IŞİD' operasyonunda ters kelepçe görüntülerine dinciler tepki gösterdi, savcılık soruşturma başlattı -Cumhuriyet-

Kahramanmaraş merkezli 8 ilde terör örgütü IŞİD'e yönelik düzenlenen operasyonda gözaltına alınan şüphelilerin ters kelepçeli ve enselerine bastırılarak adliyeye sevk edilmesine ilişkin res'en soruşturma başlatıldı.https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/isid-operasyonunda-ters-kelepce-goruntulerine-dinciler-tepki-gosterdi-savcilik-sorusturma-baslatti-2546574

***

(Derleyen : mstfkrc)


Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -15 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)