12 Eylül’de iki duruş iki kadın: Reha İsvan ve Yıldız Kenter -Cangül Örnek-
Bu yazıda 12 Eylül Türkiyesi’ndeki kutuplaşmayı ve bireysel sorumlulukları çok daha dar bir ölçekte; iki farklı duruşu temsil eden iki kadın üzerinden incelemek istiyorum.
Bu yazı, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yıldönümünden bir gün önce, yakın tarihimizin bu karanlık sayfasına kimin ne yazdığını hatırlatmak için kaleme alındı. 12 Eylül geride kalmış bir olayın yıldönümü değil; karanlık sayfaları yıllar geçtikçe daha da karanlık sayfaların takip ettiği, kapanmayan bir defterin, içinde yaşadığımız rejimin adıdır. 12 Eylül’de temeli atılan iktisadi politikaları, güçlendirilen siyasal eğilimlerin sonuçlarını ve propaganda edilen yeni ahlaki değerleri, şiddeti her geçen gün artan bir biçimde yaşamaya devam ediyoruz. Bugünkü otokrasi gücünü bu birikimden alıyor. Biz de gücümüzü bu karanlık sayfalara aydınlık düşürenlerden...
Böyle bir girişten sonra Türkiye’nin 12 Eylül’le hesaplaşamadığını belirtmeye gerek bile olmayabilir. Fakat bu hesaplaşma gerçekleşmediği için, 12 Eylül’de açılan parantezin bir türlü kapanmadığını da vurgulamak gerekir. “Süreklileşmiş 12 Eylül rejimi”nin temel dinamiklerini hakkıyla anlamak için bütünsel bir analize ihtiyaç vardır. Bu analiz; Türkiye kapitalizminin uluslararası piyasalara eklenme biçimini, emperyalist merkezlerle kurduğu jeopolitik ilişkiyi, sınıf ilişkilerinin geçirdiği dönüşümü, solun siyasi alanda zayıflatılmasını ve İslamcılığa verilen desteği bir arada ele almalıdır. Bu yazıda ise 12 Eylül Türkiyesi’ndeki kutuplaşmayı ve bireysel sorumlulukları çok daha dar bir ölçekte; iki farklı duruşu temsil eden iki kadın üzerinden incelemek istiyorum.
Otoriter ya da faşist rejimler karşısında sorumluluğumuz nedir? Devlet iktidarının zorbalaştığı tarihsel örneklerde bireylerin "uyum sağlama" ya da "reddetme" seçeneklerinden hangisine yöneldiği sorusu her zaman ilgi çekici tartışmaların konusu oldu. Konuyla ilgili en bilinen çalışma, Hannah Arendt’in Eichmann davasından yola çıkarak yazdığı Kötülüğün Sıradanlığı başlıklı kitabıdır. Bu kitapta Arendt, Nazi iktidarının bir bürokratı olan Eichmann’ın ifadelerinden hareketle, odağını emir-komuta zinciri içinde büyük bir suçun uygulayıcısı haline gelen sıradan insana çevirir. Arendt’in analizi kişinin ahlaki tercihini merkeze alır; ancak kötülüğe ortak olan sıradan kişilerin yaşananlara başkalarının gözünden bakamadığını savunan psikolojik bir tahlil ile kişiyi kötüleştirenin modern bürokratik sistemler olduğunu öne süren liberal, anti-totaliter siyasal tahlil arasında bir denge kurmaya çalışır.
Ancak tartışmaya “kötülük” gibi ağır bir kavramla başlamak ve “kötülük problemi”ne takılı kalmak; uyumluluk, işbirlikçilik, pişmanlık ve itirafçılık gibi kötülükten ibaret olmayan ama baskıcı rejimleri güçlü kılan farklı tavırları gölgede bırakır. Oysa pek çok baskıcı rejimi ideolojik olarak güçlendiren, bu rejimleri normalleştiren ve baskıyı örten tutumları bu kavramlar etrafında tartışmak, bu tür rejimlerin arzu ettikleri kültürel ve toplumsal düzeninin nasıl kurulabildiğini açıklamamıza yardımcı olur. Özellikle 12 Eylül’ün süreklileşmesine az ya da çok, dolaylı ya da doğrudan katkıda bulunan bireysel tutumları—eğer tartışmayı yalnızca Diyarbakır Askeri Cezaevi’ndeki işkencecilerle sınırlı tutmayacaksak—kötülük kavramıyla değil, bu listedeki kavramlar ve benzerleriyle çözümlememiz gerekir.
Yıldız Kenter
Bütün bunları bana sorgulatan, 12 Eylül sonrasının gazetelerinde denk geldiğim bir haber oldu. Haberi anlamak için şöyle bir ön bilgi vereyim: 12 Eylül tutuklamalarının aydınları da kapsaması, Türkiye’de cunta yönetimi ve onun sivil hükümetleri tarafından gözaltı ile tutukluluk süreçlerinde işkence ve kötü muamelenin sistematik olarak uygulandığı haberlerinin yayılması üzerine, Amerikalı ünlü oyun yazarı Arthur Miller ve İngiliz oyun yazarı Harold Pinter, bu ihlallere karşı çıkmak ve Türkiye’deki baskı mağdurlarıyla dayanışmak amacıyla 1985 yılında Türkiye’ye gelirler.
O yıllarda tiyatromuzda bir Yıldız Kenter fırtınası esmektedir. Ünlü tiyatro sanatçımız tiyatro sahnesinin en başarılı kadın oyuncularından biri olarak oynadığı her oyunda büyük beğeni toplamaktaydı. Kenter, darbenin hemen ardından, 1981 yılında “devlet sanatçısı” unvanıyla ödüllendirilmişti.
Çok ilginçtir ki “devlet sanatçılığı” statüsü Türkiye’ye 12 Mart rejimi tarafından getirilmişti. O dönemde bu unvan klasik Batı müziği alanıyla sınırlı tutulmuştu. 12 Eylülcüler ise unvanın kapsamını genişleterek tiyatro ve sinema gibi farklı alanlardaki başarılı sanatçılara da verilmesini sağladılar. İşte bu şekilde söz konusu unvan Yıldız Kenter’e de verildi. Burada, tartışılması gerektiğini düşünmekle birlikte, “devlet sanatçılığı” unvanının anlamı üzerinde durmayacağım.
Onun yerine konuyu Yıldız Kenter’in 1984 yılından itibaren sahneye koyduğu bir oyuna getirmek istiyorum. “Ben Anadolu’yum” adlı bu tek kişilik oyunda Kenter, iki saatlik sahne performansıyla 1922 yılına kadar uzanan bir tarih diliminde Türkiye’nin öne çıkan kadınlarını canlandırarak bir tür Anadolu—daha doğrusu Türkiye—tarihi anlatısı sunar. Oyun kısa süre içerisinde 12 Mart’ın ilk Kültür Bakanı Talat Halman tarafından İngilizceye çevrilir ve Londra, New York gibi Batılı merkezlerde de sahnelenir. Bu vesileyle basında Yıldız Kenter için “sanat elçimiz” sıfatının kullanıldığını görürüz. O sırada 12 Eylül rejimi uluslararası alanda yoğun şekilde eleştirilmektedir. Türkiye’den giden siyasi sürgünlerin ve farklı ülkelerde Türkiyeli devrimcilerle dayanışan solcuların öncülük ettiği bir çabayla cuntacılar ve onların sivil hükümetleri; gözaltında kayıp vakaları, işkence, kötü muamele ve ifade özgürlüğüne yönelik baskılar nedeniyle suçlanmaktadır.
Böyle bir ortamda Kenter’in yurt dışındaki “sanat elçiliği”nin 12 Eylülcüler için ne anlam taşıdığını açıklamama gerek yok.
Kenter’in 12 Eylülcüler için—belki planlayarak değil ama bilerek—yaptıkları bununla kalsa, bu, o kadar sorunlu bir tavır olarak görülmeyebilirdi. Ancak Yıldız hanım, Londra’da oyununun ardından basına, 12 Eylül’ün baskı rejimine karşı hapishanelerdeki sendikacılara, siyasetçilere ve aydınlara destek veren Harold Pinter’ı suçlayan bir demeç verir. Kenter’in oyunu sırasında Londra’da bulunan Turgut Özal protesto edilmiştir. Konu Kenter’e sorulduğunda öfkeli bir dille şöyle yanıt verir:
“Ben, insan hakları konusunda dışarıdaki insanların çok şey biliyormuş gibi konuşmalarına karşıyım. Duydum ki Harold Pinter (Yazarlar Kulübü Başkanı), Türkiye Büyükelçiliği önünde yapılan gösteriye katılmış ve bir de dilekçe vermiş. Ben Harold Pinter’i çok beğenirim, oyun yazarı olarak. Hatta onu Türkiye’de ben tanıttım, oyunlarını sahneye koyarak. Fakat Türkiye hakkında konuşmaya hakkı olduğunu sanmıyorum. Sonra insan hakları diye söylenenlerin ‘sırça köşklerde oturduklarını’ ben biliyorum."1
Yıldız Kenter, ülkesindeki aydınlarla dayanışma içinde olan ünlü tiyatro yazarını bu şekilde suçlarken, ülkede oyunlar sıkıyönetim komutanlıkları tarafından yasaklanıyor; örneğin Erkan Yücel gibi Türkiye’nin çok yetenekli oyuncularının sahneye çıkması engelleniyordu. Her türlü sanat eserinin yasaklama ve sansürle karşı karşıya olduğu o günlerde, darbeden iki yıl sonra, nedense devletin özel tiyatrolara mali destek veresi gelmiş; 1986’da konuyla ilgili bir yönetmelik çıkarılmış ve düzenlemenin ardından başvuran tiyatrolar arasında en yüksek destek Kent Oyuncuları’na layık görülmüştü. Bu değerlendirmenin sanat ölçütlerinden tamamen bağımsız yapıldığını ileri sürmüyorum; ama siyasi bir anlamı yokmuş gibi davranmayı da en iyi ihtimalle safdillik olarak görüyorum. Çünkü yasaklamak ya da mali destek vermek, sanatçının cuntaya karşı sergilediği iki farklı tutuma denk düşen cezalandırma veya ödüllendirme biçimleriydi. Bu gelişmelerden yola çıkarak Kenter’in 12 Eylül uygulamalarının üstünü örtecek noktaya taşıdığı tutumunu “destekçilik” olarak tanımlayabiliriz: Cunta destekçiliği.
Reha İsvan
O sırada, 1982 yılında bir tutuklama dalgasıyla başlayan Barış Derneği Davası’nda aralarında sanatçıların da bulunduğu pek çok kişi yargılanıyordu. Barış Davası’nın tutuklularından biri olan Reha İsvan, üç yılı aşkın süre Metris Cezaevi’nin kadınlar koğuşunda çok ağır şartlar altında tutuklu kaldı. İsvan, Ziraat Okulu mezunu iyi yetişmiş bir ziraatçi ve yurtsever bir öğretmendi. Kurtuluş Savaşı komutanlarından, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan ilk gruptaki subaylardan biri olan ve Büyük Taarruz’da cephede topçu komutanı olarak görev üstlenen Kemal Doğan’ın kızıydı. Reha İsvan’ın eşi, eski İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan ise DİSK davası tutuklusu olarak aynı dönemde Davutpaşa Kışlası’nda yatıyordu.
29 Ekim’de doğduğu için kendisine “Cumhuriyet” adı verilen Cumhuriyet Reha İsvan, Zeynep Oral’la cezaevi günlerini odağa alarak yaptığı ve kitaplaştırılan söyleşide; siyasiler için bir cehennem olan Metris’e 57 yaşında girip 60 yaşında çıkan bir kadın tutuklu olarak yaşadıklarını ve tanık olduklarını anlatır. Çıplak aramaya tabi tutulmuş, günde bir bardak suyla hem içme hem temizlik ihtiyacını karşılamak zorunda bırakılmış, mektuplarını ve ailesinin gönderdiği parayı almak için bile dilekçe üzerine dilekçe yazmış, kış mevsiminde kaloriferlerin yanmadığı koğuşlarda hastalanmadan yaşamak için direnmişti. Oral’a konuşurken aynı koğuşta birlikte yattığı evladı yaşındaki devrimci genç kadınlara yapılanlar karşısında duyduğu öfkeyi ve o gençlere duyduğu sevgiyi aktarmayı da ihmal etmez.
Anlattıkları sarsıcı, ağır baskılara karşı tutumu ise örnek alınasıdır.
Birini aktarayım: Bir gün görüşten döndükten sonra koridorda, koğuş kapısında ölesiye dövülmüş genç bir kız görür. Kızı ilk bakışta yere yığılmış bir çuval sanmıştır. Kıpırdadığını görünce koşarak kucaklamaya çalışır; tam o anda kendisine savrulan bir tehdit zihnine kazınır. Genç kızı kucakladığını gören gardiyanlar onu “İnfazını yakarız!” diyerek durdurmaya çalışırlar. İsvan, o tehdit üzerine zihninden geçenleri şöyle anlatır:
“'İnfazınızı yakarız' diye insan onuru tehdit ediliyor! İnsanlıktan çıkmayı reddettikleri için birtakım gençlerin infazını yaktıklarını gördüm. Ancak bunu devamlı Demokles’in kılıcı gibi kullanmaları, 'İnfazınızı yakarız' diye gençleri yola getirmeye çalışmaları tam ters sonuç veriyor. Onların dirençlerini pekiştiriyor... Ben sekiz yıl yatmaya razıydım, yeter ki insanlıktan çıkmayayım!"2
Anlattıklarına şu çarpıcı cümleyi eklemeyi de ihmal etmez: “Kendi onuruna sahip çıkmayan, memleketinin onuruna hiç sahip çıkamaz!"3
Ve bugünküler: Deniz Göktaş ya da Ata Demirer
İki güçlü kadın, iki farklı duruş... Sorun kötülük ile iyilik arasında mı? Değil. Mesele cuntanın aparatı olmak ya da olmamak mı? O da değil. Ama Metris’te ve başka yerlerde yaşananlara, ülkede eşitlik ve özgürlük adına elde edilen kazanımlara yönelik büyük saldırıya gözünü kapatmak, Türkiye’de 12 Eylülcülüğün “sanat elçisi” olarak cunta Türkiyesi’ni normalleştirmek, sanat alanında yol açtığı yıkıma makyaj yapmak, tek bir sansür kararını bile eleştirmeden oyununu oynamak...
Belki 1980’lerde Kenter gibiler yeterince sert eleştirilebilseydi, hangi “ulvi amaç” için olursa olsun, karanlık ve zorbalıkla iş birliği mutlak olarak mahkum edilseydi, 12 Eylül’le hesaplaşmamızda biraz olsun yol alabilirdik. En azından AKP iktidarını daha ileri bir noktadan karşılayabilirdik. Ama hep o “orta yol” sevdası...
Sanatta ve sanatçıya hesabı sorulmayan her tavrın, yıllar sonra yine sanat ve sanatçı tarafından ödenen ama aslında hepimize yüklenen ağır bedelleri var. Bunu hiç unutmamak; işte bütün mesele biraz da bu.
Ben yazarken bugünü yazıyor, siz de okurken bugünü okuyor gibi hissediyorsanız, bunun tek nedeni “apoletsiz 12 Eylül'de” yaşıyor oluşumuzdur.
Bugün de iki duruş yok mu? “Apoletsiz 12 Eylül”ün reklam filmlerinde deniz çayırları için farkındalık yaratmak (!) ile mizahla eleştirdiği için kuyu tipi cezaevlerine hapsedilmek... Ata Demirer gibi düşmek ile Deniz Göktaş gibi yükselmek... Öyleyse Demirer’i şöyle de adlandırabiliriz: “Apoletsiz 12 Eylül’ün güldürücüsü” ama kesinlikle daha fazlası değil.
1 Cumhuriyet, “Türkiye’yi eleştirenler sırça köşklerde oturuyor”, 25 Şubat 1986.
2 Zeynep Oral, Direniş ve Umut Reha İsvan, İstanbul: Metis, 2013, s. 99-100.
3 Oral, a.g.e., s. 100.
/././
Üsküdar’da erimek mi devrimle kurtuluş mu?-Ali Rıza Aydın-
Yaşananlar sömürenlerin ve gericilerin karşıdevrim çağının parçasıdır. Çözüm işçi sınıfı ve örgütlü partisinin öncülüğünde sömürülenlerin ve aydınlanmacıların sömürücü düzeni ortadan kaldırmasıdır, devrimdir.
Sömürücü düzende bir ilçe belediyesinde siyasetin, seçme ve seçilme hakkının, seçimlerin, genel oy hakkının, çok sevdikleri kavramla burjuva demokrasisinin çıkar ve pazarlıklarla nasıl bir işlev gördüğünü, çürümeyi ve erimeyi bir kez daha gösterdiler. Öyle bir örnek ki sayfalar dolusu anlatılabilecek konular ve olaylar bir çırpıda katmerli olarak fiilen gösterildi halka. Genel oyun çalınması ve Sevgili Halit Çelenk’in deyişiyle “demokrasi masalı” bir çırpıda fiili olarak kanıtlandı.
Öfkelenmek gerekiyor. Halkı demokrasi ve seçimlerle kandırdıkları, genel oy hakkını çaldıkları, siyaseti piyasaya düşürüp çürüttükleri, seçme ve seçilme hakkını gasp ettikleri için.
Üsküdar’a gelene kadar neler yapılmadı ki… Hukuk ve yargı kullanılarak, para ve güç kullanılarak, pazarlıklarla, çıkar ilişkileriyle, tehditlerle ne anayasal güvence kaldı ne hak ne ilke… O kadar cüretkâr ve cin akıllılar ki seçimle kazanılanı yargı destekli hukuksuzluklarla ortadan kaldırıp yine seçim kılıfıyla meşruluk gösterisi yapıyorlar. Halka, her şeye karşın seçimlerden başka çare olmadığını dayatarak düzenlerini koruma peşindeler. Buldukları çözüm süreçlerini hep demokrasi kılıfına sokmak.
Kaygan zeminde düşenler, gözaltına alınanlar, tutuklananlar, yolsuzluklar, hırsızlıklar, kaçakçılık… “Bu nasıl bir ülke ve yaşam” diyenlerle “iktidara bak düğmeye bastı” diyenler, polisiye film izler gibi televizyon ekranlarının başında, sosyal medyada izleyici olarak buluşuyor. Kimileri bireysel tepkilerle oyalanırken kimileri de korku ve baskıyla sinmiş durumda. Egemen sermaye ve siyasi iktidar bu uzlaşma ve uyumlaştırmadan, boyun eğen ve sorgulamayan halktan fazlasıyla memnun.
Ekonomisinden siyasetine, hukukundan yargısına, demokrasisinden laikliğine ve bütünüyle toplumsal ilişkilere kadar yağ lekesi gibi dağılıp büyüyen çürümenin kaynağındaki gerçek, bu ilişkilerin kaynağının kapitalizm ve emperyalizm olduğu.
Ekonominin devlet-hukuk-siyaset üçgeniyle, dinsellik ve milliyetçilikle üst yapıya taşıdığı bu ilişkiler ekonomi politiği sömürü olan düzeni sürdürülebilir kılarken sömürülenleri de aynı batağın içinde yaşamaya zorluyor.
Bu düzeni “hizaya getirme”, “düzeltme”, “iyileştirme”, “hukuk içinde demokratik kılma” gibi masum tasarım ya da girişimlerin karşısına, savaşları, işgalleri, doğa ve insan katliamlarıyla sermaye sınıfı ve gericilik çıkıyor. Hep vurguluyoruz: Düzen içi düzenekler halkı iyi kapitalizm ile vahşi kapitalizm gibi biçimsel seçenekler arasında oyalarken bir yandan sömürüyü ve sınıfsallığı gizlemeye diğer yandan sınıfsal savaşımları köreltmeye yarıyor. Sınıfların tarihi bize bunu hep gösterdi. Ki 21. yüzyılın ilk çeyreğinde artık sömürü dünyasının kendi içindeki “iyi” seçeneklere dahi dayanamadığını gün gün yaşadık.
Sermaye sınıfının ve siyasal iktidarının gereksinimleri hak gaspları ve sömürüyle sürerken işçi sınıfının ve emekçilerin egemenliklerinin ve iktidarlarının önüne setler çekiliyor. İnsanın insanı sömürmediği bir düzenden korkanlar halkın iradesini yok sayıyor.
Yaşananlar sömürenlerin ve gericilerin karşıdevrim çağının parçasıdır. Çözüm işçi sınıfı ve örgütlü partisinin öncülüğünde sömürülenlerin ve aydınlanmacıların sömürücü düzeni ortadan kaldırmasıdır, devrimdir.
Bugün 106. yılını kutlayan Türkiye Komünist Partisi, siyaset hakkına, seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmak, halkın iradesini savunmak, genel oy hakkının çalınmasını önlemek için üzerine düşeni yapmaktan geri durmazken “düzen siyasetinden bağımsız; devrimci, yurtsever, sermaye karşıtı, emperyalizmin bütün biçim ve kurumlarından kopmuş, aydınlanmacı ve cumhuriyetçi bir solun toplumsal ve siyasal bir güç haline gelmesi”nin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu hep vurguladı.
İşçi sınıfının kapitalist sömürü, emperyalist barbarlık ve gericilik karşısında devrimci aydınlanmacı ve cumhuriyetçi bir meydan okuyuşun örgütlü ve öncü gücü haline gelmesi bugünün ertelenemez temel görevidir. Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvetin yenemeyeceği inancı devrimin ateşleyicisidir.
Emekçi halkın genel oy hakkının çalınmadığı, gerçek halk iradesiyle oluşan genel meclis ve yerel meclislerle sosyalizm artık bir seçenek olmaktan çıkmış zorunluluk haline gelmiştir.
/././
Yeni OVP: Açlık zammı + ahirette maaş -Atilla Özsever-
2027-2029 yıllarını kapsayan yeni Orta Vadeli Program’da (OVP), 2027 yılı enflasyonunun yüzde 21 olacağı öngörülerek asgari ücrete “açlık zammı” uygun görülüyor. Çalışanların “istihdamda daha uzun kalması teşvik edilerek” mezarda emekliliği sağlayacak düzenlemelerin yapılacağı belirtiliyor.
6 Eylül 2026 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan yeni Orta Vadeli Program (OVP), yine çalışan ve emekli kesim için yoksulluğu öngörüyor. 2027-2029 yıllarını kapsayan OVP’de 2027 yılı için enflasyon oranı yüzde 21 olarak hedefleniyor. Bu demektir ki başta asgari ücretle çalışanlar olmak üzere ücretliler açısından böyle düşük bir zammı dayatacaklar.
Memurları ve memur emeklileriyle ilgili toplu sözleşme zammı da 2027 yılı için yüzde 5 artı yüzde 4 olarak belirlendiğinden bu kesim de resmi yüzde 21’lik enflasyon beklentisinin bile altında kalmış, yani reel anlamda büyük bir ücret kaybına uğrayacak demektir.
Keza yeni OVP’de çalışanların “istihdamda daha uzun kalmasını teşvik” amacıyla düzenleme yapılacağı ifade ediliyor. Yani çalışanlar neredeyse ölünceye kadar çalışacaklar, ancak “ahirette” emeklilik maaşını hak edecekler…
Yüzde 21’lik zam
Daha önceki yıllarda olduğu gibi önümüzdeki dönem için de çalışanlara hedeflenen enflasyon üzerinden bir zam yapılması öngörülüyor. Oysa geçmiş yıllarda OVP’deki tüm enflasyon oranları ve büyüme hedefleri hiç tutmadı, hatta Merkez Bankası bile yıl içinde enflasyon tahminini “revize etmek” (düzeltmek, güncellemek) durumunda kalmıştı.
2024 yılında TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) gerçekleri yansıtmayan, “sahte” enflasyon oranı yüzde 45 iken, Ocak 2025’te asgari ücret yüzde 30 oranında artırıldı. 2025 yılı sonunda da TÜİK’in resmi enflasyonu oranı yüzde 30,89 iken, Ocak 2026’da asgari ücrete yüzde 27 oranında zam yapıldı.
Şimdi de OVP’deki aynı yaklaşımla asgari ücretin 2027 yılı için hedeflenen yüzde 21’lik enflasyon oranına göre bir artış yapılması bekleniyor. Tabii esas amaç, ücretleri baskılamak, çalışanları ve emeklileri yoksulluğa mahkum etmek ve bu yolla sermaye kesiminin kârlarının artırmaktır.
Hep açlık sınırının altında
Nisan 2024'te açlık sınırının gerisine düşen asgari ücret, aradan geçen 2,5 yıllık sürede (29 ay) bu seviyenin üzerine çıkamadı. OVP hedefine göre zam belirlendiği takdirde asgari ücret, 45 ay süreyle açlık sınırının altında kalmış olacak.
Halen 28 bin 75 lira olan asgari ücret, Türk-İş’in Ağustos 2026 verilerine göre 37 bin 388 liralık açlık sınırının altında bulunuyor. Çalışan kesimin yarısını oluşturan 8 milyon insan, yine asgari ücretle yaşamını sürdürmeye çalışacak.
Öte yandan Orta Vadeli Program’da “güvenceli esneklik” kavramı kullanılarak bu yönde çalışmaların yapılacağı belirtiliyor. Aslında “güvenceli esneklik” kavramından kasıt, kadrolu istihdam yerine kısmi süreli, çağrı üzerine çalışma ya da belirli süreli hizmet akdine dayanan çalışma biçimlerini hayata geçirmek, böylece çalışanın kıdem tazminatı dahil birçok hakkından yoksun kalmasına sebebiyet vermektir.
“Güvenceli” ile “esneklik” aslında iki karşıt kavramdır. “Esnek” çalışma düzenini kamufle etmek için başına “güvenceli” sözcüğünü getiriyorlar. İşin özünde “güvenceli” kavramını kullanıp “esneklik” anlayışına vurgu yaparak güvencesiz bir çalışma düzenini hayata geçirmek, sendikalaşma ve toplu sözleşme hakları yönünden de güvencesizliği sağlamak amaçlanmaktadır.
Mezarda emeklilik
OVP’de sosyal güvenlik sistemiyle ilgili olarak da “sosyal güvenlik sisteminin uzun vadeli mali sürdürülebilirliğinin güçlendirilmesi” amacıyla "kişilerin daha uzun süre istihdamda kalmasını teşvik eden, hakkaniyeti ve aktüeryal dengeyi önceleyen düzenlemelerin hayata geçirileceği" belirtiliyor. Bunun anlamı da, geç emekliliği teşvik eden, yani mezarda emekliliği sağlayan, “ahirette maaşı” öngören düzenlemelerin yapılması demektir.
Yine mevcut belgede "sağlık hizmetlerinin geri ödemesinde risk analizini dikkate alan denetim modellerinin geliştirileceği", "değer bazlı geri ödeme yöntemlerinin yaygınlaştırılacağı" ve "hızlı artış gösteren gruplarda harcamaların etkinleştirilmesinin sağlanacağı" kaydediliyor. Bunun manası da kamusal sağlık hizmetlerinde kısıntıya gitmektir.
Memura yüzde 5 + 4
Öte yandan Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu, yeni Orta Vadeli Program'daki enflasyon ve büyüme hedeflerinin gerçekçi olmadığını belirterek, kamu emekçileri için 2027'de öngörülen yüzde 5 ve yüzde 4'lük maaş artışlarının yeniden değerlendirilmesi çağrısında bulundu.
Memur ve memur emeklileri ile ilgili Ağustos 2025’te bağıtlanan toplu sözleşmeye göre, bu kesime 2027’nin ilk altı ayında yüzde 5, ikinci altı ayında da yüzde 4’lük bir zam öngörülmüştü. OVP’deki yüzde 21’lik enflasyon hedefinin de oldukça altında kalan bu zam oranı karşısında memur sendikaları 2027 zammının yeniden “revize” edilmesini istiyorlar.
“AKP yanlısı” Memur-Sen bile, yeni OVP’de 2027 yılı enflasyon tahmininin yüzde 21’e yükseltilmesinin ardından memur ve emekliler için öngörülen yüzde 5 + yüzde 4’lük maaş artışının güncellenmesini istedi. Konfederasyon, 2026’daki enflasyon kaynaklı kayıpların da telafi edilmesi çağrısında bulundu.
SSK ve Bağ-Kur emeklileri açısından da; OVP’nin 2026 sonu itibariyle öngördüğü yüzde 28,4’lük enflasyon oranının gerçekleşmesi halinde bu yılın son altı aylık enflasyon oranı yüzde 10,64 olarak çıkacak demektir. Yani SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarına Ocak 2027’de yüzde 10 dolayında bir artış yapılması öngörülüyor.
Bakalım çalışanlar, emekliler ve sendikalar, emek kesimini yoksulluğa mahkum etmek isteyen Orta Vadeli Programa ve siyasal iktidarın bu uygulamalarına karşı nasıl bir mücadele verecek?
/././
AKP’nin 25 yılının özeti (IV): Osmanlı hayranlığı, Cumhuriyet karşıtlığı!-Rıfat Okçabol-
Gerçeklerle ve de çağdaş değerlerle bağdaşmayan Osmanlı hayranlığı gibi tutumların öğrencilere aşılanmaya çalışılması hem eğitsel hem de insani açıdan kabul edilebilir bir durum değildir.
AKP’lilerin her fırsatta dile getirdikleri ya da resmi belgelerde yer verdikleri, "kadim kültürümüz", "çocuklar Osmanlıyı atalarımız olarak bilmeliler" ve "manevi değerlerimiz" gibi ifadeler esasında Osmanlı hayranlığının dile getirilmiş biçimidir. Osmanlı hayranlığı bir bakıma,
- Padişah denen kişinin astığı astık kestiği kestik olmasını;
- Halkların bu padişaha biat etmesine-tabi olmasını-,
- Ana dili yerine, kimsenin ana dili olmayan yalnız sarayın kullandığı yapay bir dil olan Osmanlıcayı;
- Medreseye kızların alınmamasını;
- Askerin "gaza" için ve padişah için savaşa gitmesini;
- Erkeklerin dört kadınla evlenebilmesini;
- Kadının örtünmesini, haremlik-selamlık uygulamasını, mecelleyi, şeriatı, şeyhülislamlığı, ulemayı, tarikatları, ümmetçiliği;
- Osmanlı topraklarının önemli bir bölümünü kaybetmişse de, Osmanlı gelirlerinin kontrolünü ve kullanımını yabancılara bırakan Düyun-u Umumiye’yi kurmuşsa da, kendisinin sultan olmasını sağlayan Mithat Paşa’yı öldürtmüşse de, Osmanlı Meclisini kapatmışsa da, Osmanlı halkını 33 yıl istibdatla yönetmişse de, onun zamanında yabancıların açmış olduğu ortaöğretim kurumları Osmanlının ortaöğretim kurumlarından daha fazla olsa da, II. Abdülhamit’i;
- Yabancıların Anadolu’yu ve İstanbul’u işgaline izin verse de, yurdu işgalcilerden kurtarmak için savaşan "Kuvayi Milliyecileri" idama mahkum etse de ve bir İngiliz zırhlısı ile yurt dışına kaçmışsa da, Vahdettin’i;
özledikleri anlamına gelmektedir. Osmanlı hayranlığının altında biraz da Alevi ve Bektaşi düşmanlığı söz konusudur.
II. Abdülhamit’e hayranlık duyulmasının bir nedeni, yandaş Eğitim-Bir-Sen’in 2019’da yayınladığı "Sultan II. Abdülhamid dönemi" adlı kitapta yer alan M. Ö. Alkan’ın makalesinde açıklanmaktadır. Alkan’a göre, İslamiyet’i bir ideoloji olarak kullanan II. Abdülhamit döneminde, “… 1880’li yılların ortasından itibaren sistemde bir dinselleşme başlamıştır” (s. 328), “… itikatta Sünnilik ve amelde Hanefilik mezheplerinin resmi din ve mezhep olarak okullarda benimsetilmeye çalışıldığı görülmektedir. Büyüklerin çocukları, kocaların da karılarını ibadete zorlamalarının meşru olduğu gibi konularla birlikte ve asıl ‘cihat’ ve bağlantılı olarak padişaha itaatin öneminden söz edilecektir. Bir dinsel yükümlülük olarak padişaha ve yöneticilere ‘itaat’ bazen ‘farz’, bazen de ‘vacib’ olarak tanımlanmaktadır” (s. 330).
AİHM’nin üniversitede türban yasağını onaylayan kararı üzerine, “Sana mı kaldı türban konusunda karar vermek bu ulema işidir. Ulema ne derse o olur!” (Hürriyet, 16 Kasım 2005), Danıştay’ın türban karşıtı bir kararı üzerine, “Efendi sen kim oluyorsun, buna mecelle karar verir” (Milliyet, 15 Temmuz 2007) ya da “İslam’ın hayata dair kurallarının bütününü temsil eden şeriata düşmanlık, esasında dininin bizatihi kendisine husumettir” (Nokta, 2 Şubat 2024) denmesi Osmanlı hayranlığının örnekleridir.
Osmanlı hayranlarının, padişahların kardeşlerini öldürmelerini ve değişik nedenlerle gerçekleştirdiği katliamları; matbaa kullanılmasının 300 yıl Müslümanlara yasaklanmasını ve Osmanlının "Avrupa’nın hasta adamı" olması gibi olumsuzlukları da pek eleştirmedikleri görülmektedir.
Bu arada Osmanlı hayranı olanlar, genelde Cumhuriyet’e ve cumhuriyet değerlerine karşıdırlar. Örneğin Osmanlı hayranları genellikle,
- Tek adam yönetimini savunduklarına göre, egemenliğin kayıtsız şartsız millete olmasına karşıdırlar;
- ABD ve NATO emperyalist kuruluşlarla işbirliği yapmaktadırlar.
- Laik anlayışa karşıdırlar ve arada bir “Müslüman laik olamaz” gibi gerçekle bağdaşmayan açıklamalarda bulunmaktadırlar.
- Kadının toplumsal cinsiyet eşitliğini benimsememektedirler.
- Kadınları farklı gördüklerinden, kadın-erkek eşitliğini yansıtan ‘karma eğitim’ gibi uygulamalara karşıdırlar.
- Cumhuriyetin anlamını ve değerlerini anımsatan resmi bayramlara mesafelidirler. Onlar için İstanbul’un fethi, İstanbul’un İngiliz işgalinden kurtuluşundan çok daha önemlidir.
Atatürk’e hakaret edenlere dokunulmazken, Kanuni Süleyman hakkında şaka yapan komedyenin tutuklanması ya da adliye koridorlarında şeriat gösterisi yapanlara dokunulmazken kahvede laiklik propagandası yapan gençlerin tutuklanması da bu nedenledir.
Atatürk için mevlit okutan müftünün görevden alınması (Sözcü, 8 Eylül 2026) ve Anadolu Ajansı’nın Avrupa Şampiyonu olan Kadın Milli Takım kaptanının “Biz bugün burada sadece bir şampiyonluk kazanmadık. Biz Cumhuriyet’in bize açtığı yolda Türk kadının neler başarabileceğini bir kez daha gösterdik…” sözlerini sansürlemesi (T24, 8 Eylül 2026) de bu nedenledir.
Günümüzde geçerli olan insancıl, siyasal, sosyal, hukuksal, evrensel, … değerler ışığında, Osmanlı hayranlığı da, Cumhuriyet düşmanlığı da işe yaramayan, geçerliliği ya da işlevselliği olmayan bir anlayıştır.
Kişi tabii ki Osmanlı hayranı olabilir; ancak gerçeklerle ve de çağdaş değerlerle bağdaşmayan Osmanlı hayranlığı gibi tutumların öğrencilere aşılanmaya çalışılması hem eğitsel hem de insani açıdan kabul edilebilir bir durum değildir.
/././
Gerçekçi iyimserlik -Mesut Odman-
Gözü karşıt güçlerin büyüklüğünden, engellerin aşılmazlığından başka şey görmeyen insanın yaşamı güzelleştirmek için zorlu mücadelelere girmek şöyle dursun, kılını kıpırdatması nasıl mümkün olsun?
Doksanlı yılların başlarındaydı. Siyasal nitelikli ya da amaçlı olmayan, “mesleki” denebilecek köşe yazıları yazıyordum; hadi “siyasal olmayan yazı ne kadar olursa” diye ekleyelim. O yazıların da içinde bulunduğu aylık bir yayın ülkenin hemen hemen her yanındaki yerel gazetelere gönderiliyor, gazetecilerden bu yazıların tümünü ya da istedikleri bölümlerini yayımlamaları bekleniyor; böylece gönüllüğe dayalı bir işbirliği içinde çeşitli boyutlarıyla üretkenliğin anlaşılmasına ilişkin katkı sağlayabilecek bir “farkındalık” yaratılması umuluyordu. Umulanın ne kadar gerçeğe dönüştüğünü gösterecek bir araştırma yapılmadıysa da emeklerin büsbütün boşa gitmediğini gösteren birtakım geri dönüşler alınmıştı.
Şimdi, orada üzerinde durduğum çok çeşitli konuların birinden yola çıkarak, birkaç söz söyleyeceğim. Haklı bile görünse, şu günlerde iyimserlik de nereden çıktı sorusuna aldırmadan…
Yaşadığımız hemen her durum, iyimserlik ve kötümserlik tohumlarını bir arada barındırır. Ama ben ille de iyimser olmak zorundayız, diye düşünüyorum. Bu düşünceyi biraz düzelterek dile getirirsek, nesnel durum ne kadar umutsuz görünürse görünsün, iyimser yanımız ağır basmalıdır.
Nereden mi varıyorum bu yargıya? Birkaç çıkış noktam ya da dayanağım var. “Birkaç” diyerek belirsizlik içinde bırakmak yerine, bunların sayısının üç olduğunu hemen belirtip her biri için bazı açıklamalara girişmek doğru olacak.
Birincisi, kötümserlik, nesnel değerlendirmeler yaparak ayakları hiç mi hiç yere basmayan girişimleri önleyebilmek bakımından bazı yararlar sağlayabilir. Kötümser insan demeyelim de kötümser yanı ağır basan insan, iyi bir eleştirici olabilir; olup bitenlere dışarıdan bakarak iyice abartıp işi yokuşa sürerek de olsa, neyin ya da nelerin olmayacağını, gerçekleşemeyeceğini hatırı sayılır bir “isabetle” ortaya koyabilir. Ama, çoğu kez, bir gözlemcidir o; yapılmakta olana bütün benliğiyle sahip çıkmaz; bir türlü giderilemeyen eksikler karşısında kimi zaman üzüntüye kapılsa, öyle görünse, hatta gerçekten üzülse bile, sımsıcak bir bağlılık duymadığı aşağı yukarı belli olur; olup biteni bilgiççe izleyip kaçınılmaz kötü sonu önceden haber veren uğursuz bir kâhindir sanki. Oysa işin içinde olan, kanıyla canıyla sorumluluk duyan, olumlu sonucun ya da başarının yahut zaferin gerçekleşmesi için elinden geleni yapan insan iyimserdir; iyimser olmak zorundadır; yoksa, ne amaçlara bağlılık kalır ortada, ne de onlara ulaşacak güç.
İkincisi, her zaman ve her durumda, bir sürü olumsuz koşullar, engelleyici etkenler vardır. Buna karşılık, pek çok uygun koşul, destekleyici etken de bulunur. Bunlar arasında değişik biçimlere bürünen sürekli bir çatışma, bir mücadele söz konusudur. İlerleme de bu mücadelenin ürünüdür; o çatışmanın gelişmeden yana çözülmesiyle ortaya çıkar. Öyleyse, kötümserliğin kaynağı olan güçlüklere, olumsuzluklara, karşıt güçlere takılıp kalmak, her türlü ilerleme düşüncesinin, değişim ve gelişmenin de düşmanıdır.
Üçüncüsü, şöyle bir dayanağım olduğunu da ekleyebilirim: İnsanlar, ne kadar kötü koşullar altında olursa olsun, yaşamaktan bir tat almaya çalışırlar. Çok farklı tanımlarla dile getirilmiş de olsa “mutluluk” diye ortak ad takılmış bir amacın ardından giderler. Hiçbir tat alınamayan, tanımı hangi ayrıntıları içerirse içersin “mutluluk” düşü yok olmuş bir yaşamı sürdürmek mümkün müdür? Zaman zaman mümkün, daha doğrusu, çaresizliğin öbür adı olsa bile, böyle bir yaşama katlanmanın son derece güç olacağı, nerdeyse bir işkenceye dönüşeceği belli değil midir? Bitip tükenmez, iflah olmaz, süreğenlik kazanmış bir kötümserlik, böyle çekilmez bir yaşama çıkarılmış en etkili çağrı yerine geçmez mi? Tümünü birden toparlayarak söylemeye çalışırsak, gözü karşıt güçlerin büyüklüğünden, engellerin aşılmazlığından başka şey görmeyen insanın yaşamı güzelleştirmek için zorlu mücadelelere girmek şöyle dursun, kılını kıpırdatması nasıl mümkün olsun?
Ancak, mutlak anlamda iyimserlik ya da kötümserlik değil burada söz konusu edilen. Bir tür, diyelim, görelilik var; göreliliğin türü olur mu, biraz karışık, tür yerine derece demek daha doğru belki de. Anlatmak istediğim, genellikle iki karşıt eğilim, iyimserlik ile kötümserlik bir arada bulunuyor; çünkü bu iki eğilimi besleyen koşullar birlikte var oluyor. Bu nedenle, “Her zaman iyimser olalım!” diye bir öneride bulunmuyorum. Demek istediğim şu ki, Polyannacılığın bir benzerini öne sürmüyorum. “İyimser yanımız ağır basmalı!” diyorum sadece. Herhangi bir amaçla, hele hele devrimci bir amaçla bir araya gelmiş insan topluluklarında bu anlamdaki iyimserler çoğunluğu oluşturmuyorsa, sayısal çoğunluğu kastetmiyorum, topluluğu yönlendirme ve sürükleme anlamında niteliksel bir çoğunluğa sahip değillerse, hadi hiçbir amacın demeyelim ama, büyük amaçların gerçekleştirilmesi imkânsızlaşır; hemen hemen aynı anlama gelmek üzere, çok büyük ölçüde rastlantılara bağlı kalır.
Ülkemizde pek çok okuryazar kendisinde dilimizin yetersizliğinden söz etme hakkı olduğunu varsayar. Oysa bu hakkı kendilerinde görenler başta olmak üzere, dilimizin var olan zenginliğinin de sık sık gözden kaçırıldığı bir gerçektir, dersek abartmış olmayız. Burada üzerinde durmaya çalıştığımız üç sözcük için de böyledir. Sözlüklerde bile kötümser ile karamsar eş anlamlı olarak belirtilir. Bana sorulursa, karamsar, türetildiği kara sözcüğünün etkisiyle kötümserin anlattığının epey ilerisinde bir anlamı çağrıştırır. Biraz daha açmaya çalışalım.
Kötümserlik, kimi zaman, nesnelliğin gereği olarak ortaya çıkabilir; nesnel bakış kaygısıyla kötümser bir sonuca ulaşılabilir. Karamsarlık ise kökleşmiş, kemikleşmiş kötümserliktir; nesnel değerlendirmenin değil, tersine, sadece ya da ağırlıklı olarak olumsuz etkenlerin hesaba katılışının göstergesi ve ürünüdür. Örneğin, devrimcinin karamsar olmaya hakkı yoktur; bir insan olarak hakkı vardır da devrimci olmaktan vazgeçmeyi, o kadar denemese de uzaklaşmayı kabullenebilirse vardır.
Bir de şu: Tutarlılık aydın olmanın gereklerinden biriyse eğer, karamsar aydının sonu intihardır. Bununla birlikte, ne yazık mı demeli, her canlıda bulunduğu varsayılan yaşama içgüdüsü çoğu kez üstün gelir; intiharlar o kadar da çoğalmaz. Kötü değildir bu, koca Nâzım’ın dediği gibi “yaşamak güzel şey”, ne de olsa. Ancak, çoğu kez üstün gelen yaşama içgüdüsü, aynı sıklıkta olmasa bile, aydını koyuna dönüştürebilir.
Bunca sözün sonunda, benimsenebilir bir yaklaşım, bir bakış açısı ya da denebilirse, bir davranış biçiminin adını koyma çabasına girilirse, bu yazının başlığını iyi bir örnek olarak öne sürmekte sakınca görünmüyor.
/././
ABD bastırıyor, Pakistan istekli: AKP iktidarı Türkiye'yi Yemen’de savaşa sürüklüyor -Burcu Günüşen-
Suudi Arabistan’ın Pakistan ve Türkiye’den “Husilere” karşı destek istediği belirtilirken Pakistan “hazırız” mesajı verdi. ABD’li senatörden Türkiye’ye “İttifakın gereğini yapın, Husileri yok edin” çağrısı geldi. Ankara ise henüz sessiz. Ancak dün çok dikkat çeken bir gelişme yaşandı. İsrail’in kapalı Ankara Büyükelçiliği’ne atadığı yeni maslahatgüzar Dışişleri’ne giderek “güven mektubu” sundu. Türkiye ABD ve İsrail çıkarları doğrultusunda yeni bir savaşın eşiğinde.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 7 Ağustos’ta Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ülkemizi Suudi Arabistan’ın Yemen’e karşı savaşına taraf olmanın eşiğine getirdi.
Pakistan, Suudilerin cephesinde savaşa katılmaya istekli olduğunu açıkça ilan etti ve "zamanı geldiğinde" harekete geçileceğini duyurdu. Ancak Ankara’dan henüz dünkü temkinli açıklamanın dışında bir sinyal gelmedi. Bu, başkentte kriz durumunun sürdüğüne işaret ediyor.
Mekke İttifakı’nın maddeleri henüz ortada olmasa da açıklanan bildirgeye göre, NATO’nun 5. maddesine benzer şekilde ittifak üyeleri taraflardan birine yapılan saldırıyı kendilerine yapılmış sayacak.
Yemen’de başkent Sana başta olmak üzere ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 80’inin yaşadığı bölgeleri kontrol altında tutan Ensarullah Hareketi’ne karşı Suudi Arabistan öncülüğündeki saldırılar geçtiğimiz aylarda yeniden başladı.
Pakistan'dan açık tehdit: Mekke İttifakı devreye girer
Ensarullah Hareketi saldırılara Suudi kentlerini hedef alarak yanıt verirken, Riyad’ın Mekke İttifakı gereği Ankara ve İslamabad’dan Yemen’e karşı hava saldırılarına destek vermesini talep ettiği öne sürüldü.
Bu gelişmenin ardından Pakistan’dan Mekke İttifakı’nın devreye sokabileceği sinyali geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif, Yemen’deki durumun Suudi topraklarına sıçraması halinde Mekke İttifakı’nın “kesinlikle” devreye gireceğini söyledi.
Geo News’e konuşan Asif "Suudi Arabistan’a yönelik kışkırtmasız bir saldırı ya da Yemen’deki durumun Suudi topraklarına taşması halinde Mekke İttifakı kesinlikle devreye girecektir. Bu antlaşmanın şartlarına bağlıyız ve gerekirse gereğini yapacağız” diyerek açıkça Ensarullah’ı tehdit etti.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad AsifReuters’a göre Pakistan İran’a da bir diplomat gönderdi ve Tahran’dan “Husileri durdurmasını” istedi. İran ise Ensarullah Hareketi’nin kendilerinden bağımsız bir hareket olduğu yanıtını verdi.
Pakistan Dışişleri Bakanlığı ise konuya daha temkinli yaklaştı. Pakistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Sajjad Haider Khan, haftalık basın toplantısında, İslamabad'ın Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan ortak savunma anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini nasıl yerine getirmeyi planladığı sorusuna yanıt olarak, "Şu anda böyle bir konu görüşülmüyor... Zamanı geldiğinde anlaşma uyarınca hareket edeceğiz" dedi.
AKP iktidarı henüz sessiz
AKP hükümetinden ise henüz Suudi Arabistan’ın Yemen’deki savaşına askeri bir destek açıklaması gelmedi.
Dışişleri Bakanlığı dün yaptığı yazılı açıklamada “Husilerin Suudi Arabistan’ı hedef alan saldırılarını en güçlü şekilde kınıyoruz” demekle yetinmiş ve saldırıların “diplomatik çabalara” zarar verdiği öne sürerken Mekke İttifakı’na bir atıfta bulunmamıştı.
Pakistanlı yetkililerin Yemen savaşında Mekke İttifakı’nı devreye almak için İstanbul ve Ankara’da bir mekik diplomasisi başlattıkları belirtilirken, Ankara’daki sıkışmışlık dikkat çekiyor.
ABD'li senatörden açık çağrı: 'Husileri yok edin'
Dün ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Beştepe’de Erdoğan ile görüşmesine eşlik eden ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Darrell Issa’nın ziyareti CAATSA yaptırımları ve F-35’lerle ilişkilendirildi. Ancak bu isim aynı zamanda Yemen’de Ensarullah’a karşı ABD Kongresi’ne sunulan yasa tasarılarına öncülük etmesiyle biliniyor.
ABD’nin ülkemizi savaşa çekme çabasında en açık konuşan ise Cumhuriyetçi senatör Joe Wilson oldu.
ABD Kongre üyesi Joe Wilson açıkça Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ı “Husileri yok etmeye” çağırdı. Wilson X hesabından şöyle yazdı: Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik saldırı olduğu söylüyor — şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın Husileri yok etme vakti. Özgür Yemen.”

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İstanbul’daki ilk toplantıda açıkça bu ittifakın NATO’nun “tamamlayıcısı” olacağını söylemişti.
Şimdi ABD, Türkiye’yi Yemen’de “Husileri yok etmek için” göreve çağırıyor.
Filistin'in dostu Ensarullah hedefte, İsrailli maslahatgüzar Ankara'da
NATO’nun ve ABD’nin en yakın müttefiki İsrail ise dün Ankara’da yeni maslahatgüzarını Dışişleri Bakanlığı’na göndererek “güven mektubu” verdi.
2023 Kasımı’nda Kızıldeniz ve Babülmendep’i İsrail’e giden tüm gemilere kapatan Ensarullah Hareketi’nin Gazze’deki soykırıma karşı Filistinlilere İsrail topraklarını hedef alarak en somut desteği verdiği biliniyor.
Yemen'de Ensarullah güçlerinin Suudi destekli güçlerin saldırılarına karşı ilerleyişi sürüyor.Yıllardır kendisini “Filistinlilerin hamisi” gibi göstermeye çalışan AKP iktidarı şimdi İsrail ve ABD çıkarları doğrultusunda ülkemizi kanlı bir savaşa sokmanın eşiğinde.
Böylesi bir çatışmanın Yeni-Osmanlıcı hayallerle Somali’deki askeri ve ekonomik varlığını genişleten Ankara için ciddi bir risk oluşturacağı da açık.
Öte yandan Yemen’e karşı savaşın tarafı haline gelmek Pakistan ve Türkiye hükümetlerine yönelik "Müslüman arabulucu” algısını da tamamen çökertebilir.
Yemen’deki Suudi güçlerinin cephede uğradığı başarısızlık devam ederken, yoğun hava saldırılarına karşın Ensarullah’ın ilerleyişi ise sürüyor.
Dün gece Babülmendep Boğazı’nın hemen kuzeyinde yer alan Muha kenti dahil kıyı şeridini ele geçiren Ensarullah’ın Hürmüz Boğazı’ndan sonra bölgenin alternatif enerji geçiş rotası olan Kızıldeniz’i ve boğazı kolaylıkla kapatma yeteneği de bu ilerleyişle birlikte artmış görünüyor.
Yüz yıl sonra bu kez emperyalistler için Yemen savaşı mı?
Türkiye'de emekçi halk Yemen'i Birinci Dünya Savaşı'nda savaşa gidip de dönmeyenlere yakılan türkülerden bilir: "Yemen'e gideni gelir mi sandın?", "Yemen Yemen şanlı Yemen, toprakları kanlı Yemen."
Osmanlı Harbiyesi'nde Milli Mücadele'nin öncüleri Birinci Dünya Savaşı'nda Yemen çöllerinde İngiltere başta olmak üzere emperyalistlerin kışkırttığı Vahabi aşiretlere karşı savaşmıştı. Şimdi AKP iktidarı bu kez emperyalistlerin istekleri doğrultusunda ve o dönemin Vahabileri bugünün Suudilerinin yanında Yemen halkına karşı ülkemizi savaşın eşiğine getirmiş durumda.
/././
Atatürk Orman Çiftliği’nde kim, nerede durdu?-Mehmet Erkin-
Kim, hangi kararı verdi? Kim karşı çıktı? Kim geri çekildi? Kim ruhsat verdi? Kim olup biteni seyretmekle yetindi? AOÇ’nin bugünkü hali, Cumhuriyet'e karşı hangi rant ve hangi sömürü sınıfı için yapıldığı yönündeki sorulara verilecek cevapların toplamı.
Atatürk Orman Çiftliği’nde artık planlardan ya da gelecekte ortaya çıkabilecek bir yapılaşma tehdidinden söz etmiyoruz. Planlar yapıldı. Yargıya gidildi. İptal kararları verildi. Yeni planlar hazırlandı. Ruhsatlar düzenlendi. Sonunda yapılar da tamamlandı.
Eskişehir Yolu boyunca ilerlerken bugün karşımıza çıkan tablo, yıllara yayılan bu planlama sürecinin fiziksel sonucu. Medipol Üniversitesi ve hastane yapıları bir tarafta, Türk-İş’in yeni genel merkezi diğer tarafta. Biraz ötede Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, çevresinde alışveriş merkezleri ve yoğun yapılaşma…
Bütün bunların ortasında ise giderek küçülen ve parçalanan Atatürk Orman Çiftliği. AOÇ’nin yeşil bütünlüğü aşınmıyor; parça parça yok ediliyor.
Burada mesele tek tek binaların mimarisi ya da kimin hangi yapıyı kullandığı değil. Asıl mesele, Cumhuriyet’in Ankara’ya bıraktığı en önemli kamusal ve mekânsal miraslardan birinin hangi planlama kararlarıyla, hangi kurumların tercihleriyle bugünkü hale getirildiği.
Bir başka soru daha var: Bütün bunlar olurken Ankara Büyükşehir Belediyesi nerede durdu?
Boş arazi değil, yeşil kalması gereken bir kuşak
Bu bölgeye harita üzerinde boş birkaç parsel gibi bakıldığında yapılan tartışmanın özü baştan kaybediliyor.
Atatürk Orman Çiftliği, birbirinden bağımsız imar adalarının toplamı olarak kurulmadı. Üretim, tarım, doğa, kamusal yaşam ve Ankara’nın gelişmesi birlikte düşünülerek oluşturulmuş büyük bir Cumhuriyet projesiydi.
Bu nedenle AOÇ’nin bütünleyicisi olan alanların değeri, üzerlerine ne kadar yapı yapılabileceğiyle ölçülemez. Tam tersine, Ankara batıya doğru büyüdükçe bu alanların yapılaşmadan korunmasının önemi artıyor.
Eskişehir Yolu-Dumlupınar Bulvarı aksı bunun en açık örneklerinden biri. Bölge bugün büyük alışveriş merkezleri, kamu yapıları, iş merkezleri, üniversiteler ve yoğun ticari kullanımlarla çevrilmiş durumda. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının büyük yerleşkesi de aynı aks üzerinde.
Böylesine yoğun bir yapılaşmanın arasında AOÇ topraklarının yapması gereken iş son derece açık olmalıydı: Yeşil kalmak. Kent içinde yapılaşmalar arasında bir ara bölge, bir tampon, nefes alınabilecek kesintisiz bir yeşil kuşak oluşturmak.
Bunun yerine bu alanlara yeni yoğun kullanımlar getirildi. Bir üniversite ve hastane yerleşkesi, birkaç binadan ibaret değil. Öğrencileri, çalışanları, hastaları, hasta yakınlarını, servisleri, ambulansları, otoparkları ve gün boyunca devam eden araç hareketliliğini beraberinde getiriyor.
Büyük bir sendika genel merkezi de çalışanları, toplantıları, kongreleri, ziyaretçileri ve servis ihtiyaçlarıyla benzer biçimde çevresindeki ulaşım sistemine yeni yük bindiriyor.
Nitekim gelinen noktada, 2026 yılında aynı bölgede Medipol Üniversitesi Hastanesi ile sendika genel merkezinin oluşturacağı ulaşım ve trafik sorunlarına yönelik yeni yol ve kavşak düzenlemeleri Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin önüne geldi.
Önce yoğun kullanım kararı veriliyor. Yapılar ortaya çıkıyor. Ardından bu yapıların yaratacağı trafik sorunlarını çözmek için yeni planlama müdahalelerine ihtiyaç duyuluyor. Oysa şehircilik bunun tersinden başlamalıydı.
Bu bölge böyle bir yoğunluğu kaldırır mı? Bu kullanım burada gerekli mi? Aynı ihtiyaç Ankara’nın başka bir yerinde karşılanabilir mi? Daha önemlisi: AOÇ’nin bu parçasını yapılaştırmak yerine yeşil bırakmak Ankara için daha büyük bir kamu yararı sağlamaz mıydı?
Bakanlık birkaç dakika ötede
Tablonun ironisi de burada başlıyor.
AOÇ’nin bu bölümüne ilişkin planlama kararlarını hazırlayan kurum Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı.
Bakanlığın kendi devasa yerleşkesi ise aynı bölgenin birkaç dakika ötesinde.
Çevreyi korumakla görevli Bakanlık bir tarafta; AOÇ’nin yeşil bütünlüğünün yeni yapılaşmalarla parçalandığı alanlar diğer tarafta. Üstelik Bakanlık binasının bulunduğu geniş kesimin kendisi de Ankara’nın batı yönündeki yapılaşması içinde yeşil sürekliliğin korunabileceği son derece değerli bir bölgenin parçası.
Buna alışveriş merkezlerini, kamu yapılarını, üniversite ve hastane kompleksini, sendika genel merkezini eklediğinizde karşınıza çıkan şey artık münferit plan değişiklikleri değil. Bir kentsel tercih çıkıyor.
Yeşil kalması gereken alanın yapılaştırılması tercihi. AOÇ’nin bütün olarak korunması yerine parseller üzerinden değerlendirilmesi tercihi. Kentin yeni yeşil alanlara ihtiyaç duyduğu bir dönemde mevcut yeşil kuşağın üzerine yeni yapı yükleri bindirilmesi tercihi. Adında “çevre” ve “iklim değişikliği” bulunan Bakanlığın kendi kapısının birkaç dakika ötesinde gerçekleşen bir tercih. Burası Türkiye.
Sonra karşımıza o dava çıkıyor. Ancak dosya burada daha da ilginç hale geliyor. Çünkü Türk-İş için getirilen plan kararına karşı TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yargıya gitti. Ankara Büyükşehir Belediyesi de açılmış davada müdahil olarak yer aldı.
Ankara 16. İdare Mahkemesi planı iptal etti. Mahkeme değerlendirmesinde taşınmazın AOÇ arazisinin bütünleyicisi olduğuna dikkat çekildi; bilirkişi incelemesinde ise söz konusu kullanım için başka alanların bulunabileceği ve getirilen kullanım kararının AOÇ’nin kuruluş amaç ve hedefleriyle bağdaşmadığı tespit edildi.
Buraya kadar Ankara Büyükşehir Belediyesinin tutumu anlaşılabilir. Planlama işlemine karşı açılmış davada, AOÇ’nin korunması yönündeki hukuki mücadelenin yanında yer alıyor. Sonra bir şey oluyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi davadaki müdahilliğini geri çekiyor. Bu, üzerinde durulması gereken kırılma noktası. Çünkü müdahillikten çekilmenin ardından süreç sona ermiyor.
İptal kararından sonra Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı 30 Mayıs 2024 tarihinde yeni bir planlama kararıyla alanı bu kez “Özel Sosyal Tesis Alanı” olarak düzenliyor. Etimesgut Belediyesi yeni plana dayanarak inşaat ruhsatını veriyor. Yapı yükseliyor ve bugün Türk-İş Genel Merkezi olarak kullanılıyor.
Ortada bu durumda cevap bekleyen çok basit bir soru var: Ankara Büyükşehir Belediyesi, AOÇ’nin korunması amacıyla müdahil olduğu bir davada neden daha sonra müdahillikten çekildi?
Daha da önemlisi: Yargı kararıyla plan iptal edilmişken, Bakanlık aynı bölgede yeni bir planlama işlemi yaptığında neden bu kez hukuki mücadele sonuna kadar sürdürülmedi?
Bu soruların cevabı “belediye hiçbir şey yapmadı” cümlesinden çok daha önemli. Çünkü belediye bir şey yaptı. Önce karşı tarafta durdu. Sonra geri çekildi. Tam da açıklanması gereken yer burası.
Etimesgut: Dava açmak mümkünken neden ruhsat vermek tercih edildi?
Sürecin bir başka aktörü de Etimesgut Belediyesi. Burada da kurumun ne yaptığı kadar, ne yapmadığı önem taşıyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının 2022 yılında hazırladığı plan yargıya taşındı. Mimarlar Odası’nın açtığı dava sonucunda Ankara 16. İdare Mahkemesi planı iptal etti. Mahkeme kararında taşınmazın AOÇ arazisinin bütünleyicisi olduğu vurgulanırken, bilirkişi incelemesi de getirilen kullanım için Ankara’da başka alanların seçilebileceğini ortaya koyuyordu.
Bakanlık iptal kararından sonra geri adım atmadı. 30 Mayıs 2024 tarihinde yeni bir plan hazırladı ve alan bu kez “Özel Sosyal Tesis Alanı” olarak düzenlendi. Ardından Etimesgut Belediyesi inşaat ruhsatını verdi.
Burada mesele belediyenin ruhsat verme yetkisinin bulunup bulunmadığından ibaret değil. Asıl soru daha önce yargı tarafından iptal edilmiş, AOÇ ile ilişkisi mahkeme kararına ve bilirkişi raporuna yansımış bir planlama tercihinin yeni bir planla yeniden karşısına çıktığında Etimesgut Belediyesinin nasıl bir tutum aldığı.
Belediyenin önünde iki yol vardı. Yeni planın hukuka ve şehircilik ilkelerine uygun olmadığını düşünüyorsa yeniden yargıya gidebilirdi. Ya da Bakanlığın yeni planını veri kabul ederek ruhsat sürecini işletebilirdi. İkinci yol seçildi.
Üstelik Türk-İş yetkililerinin o dönemde yaptığı açıklama sürecin başka bir boyutunu da ortaya koyuyor. Yetkililer, Ankara Büyükşehir Belediyesi ile görüşüldüğünü, ABB’nin davalardaki müdahilliğini kaldırdığını ve Etimesgut Belediyesinin de ruhsat verdiğini açıkça söylüyor. Bu açıklamanın üzerinde durmak gerekiyor.
Bir tarafta başlangıçta yargı sürecine katılan Ankara Büyükşehir Belediyesi. Sonra müdahillikten çekilme. Diğer tarafta yeni Bakanlık planını yargıya taşımak yerine ruhsat düzenleyen Etimesgut Belediyesi. Ardından yükselen ve bugün tamamlanmış olan yapı.
Dava açmak mümkünken neden ruhsat vermek tercih edildi? Bunun nedeni görevin gereğinin yeterince yerine getirilmemesi mi? Bakanlığın planlama tercihine verilen siyasi-idari bir destek mi? Merkezi yönetimle karşı karşıya gelmekten kaçınma düşüncesi mi?
Bu soruların cevabını, elde bunu açıkça ortaya koyan bir belge olmadan bizim vermemiz doğru olmaz. Ama soruları sormak zorundayız. Çünkü sonuç ortada. AOÇ’nin bütünleyicisi olduğu yargı kararlarına kadar giren bir alanda bugün bina tamamlanmış durumda.
Önce yoğunluğu yarat, sonra trafik sorununu çöz
Üstelik hikâye yapının tamamlanmasıyla da bitmiyor.
Medipol Üniversitesi ve hastane kullanımı ile Türk-İş Genel Merkezi’nin bölgeye getirdiği yeni yoğunluk, şimdi ulaşım düzenlemelerini de beraberinde getiriyor.
Bu durum aslında en başından beri sorulması gereken şehircilik sorusunu önümüze yeniden koyuyor: Bu yoğun kullanımlar neden buraya getirildi?
Dumlupınar Bulvarı zaten Ankara’nın en yoğun ulaşım akslarından biri. Paralel yollar ve bağlantılar da özellikle çalışma saatlerinde önemli bir trafik yükü taşıyor. Böyle bir bölgeye üniversite, hastane ve büyük bir genel merkez gibi yüksek hareketlilik yaratan kullanımlar ekleniyorsa, bunun sonucu sonradan keşfedilmiş bir sorun sayılamaz. Hastane trafik yaratır. Üniversite trafik yaratır. Genel merkez trafik yaratır. Otopark ihtiyacı doğurur. Yeni kavşaklar, yeni yol düzenlemeleri, yeni altyapı müdahaleleri gündeme gelir.
Tam da bu nedenle şehircilik, önce yapıyı yerleştirip sonra yarattığı problemi çözmeye çalışmak değildir. Doğru soru planlama yapılırken sorulur: Bu kullanımın yeri burası mı?
AOÇ’nin bu bölümünün Ankara’ya asıl katkısı yeni yapı üretmek değil, giderek yoğunlaşan batı aksında yeşil bir ara bölge olarak kalmak olmalıydı. Bugün gelinen noktada ise bunun tam tersi yapılıyor. Önce yeşil alanın içine yoğun kullanım getiriliyor. Ardından o kullanımın oluşturduğu sorunları karşılamak için yeni düzenlemeler yapılıyor. Böylece bir yapılaşma kararı, kendi çevresinde başka müdahaleleri de zorunlu hale getiriyor. AOÇ’nin yeşil bütünlüğü işte böyle parça parça yok ediliyor.
Bir de Ankapark var
Bu noktada aynı coğrafyanın ortasında duran devasa bir başka örneği görmezden gelemeyiz: Ankapark.
Melih Gökçek döneminin simge projelerinden biri. Yüz milyonlarca dolarlık kamu kaynağının harcandığı, yıllarca hukuki ve şehircilik tartışmalarının merkezinde kalan dev bir lunapark.
Ankapark’ın AOÇ üzerinde kurulmasına ilişkin planlama ve kullanım kararları yıllarca yargıya taşındı. Meslek odaları AOÇ’nin tarihsel, doğal ve tarımsal bütünlüğünün korunması gerektiğini savundu; proje hakkında çok sayıda dava ve yargı kararı ortaya çıktı. Buna rağmen yapılaşma gerçekleşti. Dev yapılar, oyuncaklar, yollar, otoparklar ve tesisler AOÇ toprağının üzerine yerleşti.
Bugün ise aynı alan başka bir tartışmanın konusu.
Ankara Büyükşehir Belediyesi bir yandan AOÇ’de yaklaşık 940 bin metrekarelik Atatürk Çocukları Doğal Yaşam Parkı’nı hizmete açtı. Alanın önemli bölümü yeniden yeşillendirildi; yüz binlerce metrekare çim alan, ağaçlar, çalılar, yürüyüş ve bisiklet yolları oluşturuldu. Bu, AOÇ bakımından olumlu ve görmezden gelinmemesi gereken bir tercih.
Fakat Ankapark’ın kendisi bakımından başka bir süreç de yürütülüyor. Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin 13 Ekim 2025 tarih ve 1462 sayılı kararıyla Ankapark içerisindeki sosyal tesislerin, büfelerin, otoparkların, çay bahçelerinin ve diğer işletmelerin kalan intifa süresince ihale yoluyla kiraya verilmesinin önü açıldı.
İşte burada yeni bir hukuki ve siyasal soru doğuyor. Yıllarca yargı kararlarına konu olmuş, AOÇ’nin kullanım biçimini kökten değiştirmiş devasa bir fiilî durum ne olacak? Ortadan mı kaldırılacak? AOÇ’nin özgün niteliğine mi döndürülecek? Yoksa mevcut yapıların içine yeni işlevler yerleştirilerek kullanılmaya devam mı edilecek?
Son alınan kararlar üçüncü seçeneğin giderek ağırlık kazandığını gösteriyor. Bunun hukuki anlamda geçmişteki planlama işlemlerini geriye dönük olarak hukuka uygun hale getirdiğini söylemek mümkün değil.
Ancak başka bir sonuç yaratıyor: Yargı kararlarına rağmen ortaya çıkmış fiilî durumun gündelik hayatın olağan bir parçası haline gelmesi. Başka bir ifadeyle, hukuken tartışmalı bir yapılaşma ortadan kaldırılmak yerine yeni işlevlerle kullanılmaya devam edildikçe, toplumun gözünde normalleşiyor. Bu da fiilen bir meşrulaştırma etkisi yaratıyor.
Melih Gökçek’in AOÇ’ye bıraktığı en büyük fiziksel miraslardan biri böylece ortadan kalkmıyor; kullanım biçimi değiştirilerek yaşamaya devam ediyor.
Yönetimler değişiyor, AOÇ üzerindeki baskı sürüyor
Medipol başka bir dosya. Türk-İş başka bir dosya. Ankapark başka bir dosya. Bakanlık binası, alışveriş merkezleri ve çevredeki diğer yoğun kullanımların her birinin ayrı hukuki geçmişi var.
Bunları tek bir gizli planın parçaları olarak göstermeye gerek yok. Böyle bir iddiaya ihtiyaç da yok. Çünkü yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan fiziksel tablo yeterince açık: AOÇ’nin yeşil bütünlüğü parça parça yok ediliyor.
Bir parçada Bakanlık plan yapıyor. Bir parçada mahkeme iptal ediyor, yeni plan hazırlanıyor. Bir belediye davaya müdahil oluyor, sonra çekiliyor.
Başka bir belediye ruhsat veriyor. Bir başka bölümde yıllar önce yapılmış devasa tesisler yeni kullanım kararlarıyla ayakta tutuluyor.
Aktörler değişiyor. Planların adları değişiyor. Kullanım kararları değişiyor. Fakat her defasında AOÇ biraz daha yapılaşmış bir Ankara’nın ortasında kalıyor.
Bu nedenle tartışılması gereken artık tek bir planın hukuka uygunluğu değil. Ankara’nın Atatürk Orman Çiftliği’ni gerçekten korumak isteyip istemediği.
Merkezi yönetimin tercihi büyük ölçüde ortada. Asıl açıklanması gereken, kendisini Ankara’nın tarihsel ve kamusal değerlerinin koruyucusu olarak tanımlayan yerel yönetimlerin bu süreçlerde neden daha kararlı bir hukuki ve siyasal tutum ortaya koyamadığı.
Özellikle Ankara Büyükşehir Belediyesi bakımından soru hâlâ cevap bekliyor: AOÇ’yi ilgilendiren bir davada müdahil olacak kadar önemli bulduğunuz hukuki itirazdan neden daha sonra vazgeçtiniz?
Etimesgut Belediyesi açısından soru da aynı açıklıkta: Dava açmak mümkünken neden ruhsat vermek tercih edildi?
Ankapark bakımından ise soru başka: Yargı kararlarıyla yıllarca tartışılmış bir fiilî durum neden ortadan kaldırılmak yerine yeni kullanımlarla kalıcılaştırılıyor?
Bu soruların hiçbirinin cevabı “geçmiş yönetim yaptı” olamaz. Çünkü bugün verilen kararların sorumluluğu bugünün yöneticilerine ait.
Atatürk Orman Çiftliği’nde bugün tartışılması gereken de tam olarak bu: Kim, hangi kararı verdi? Kim karşı çıktı? Kim geri çekildi? Kim ruhsat verdi? Kim olup biteni seyretmekle yetindi?
AOÇ’nin bugünkü hali, Cumhuriyet'e karşı hangi rant ve hangi sömürü sınıfı için yapıldığı yönündeki sorulara verilecek cevapların toplamı.
/././
'Pancarı ektiğimde mazot yarı fiyatındaydı, şimdi 90'ı geçti': 'Henüz ekmediğimiz ürünü bankaya satarak ayakta kalıyoruz'-Özkan Öztaş-
Konya'da tarımsal üretimin belkemiği olan şeker pancarında hasat yaklaşırken, maliyetler çiftçinin belini bükmeye devam ediyor. Mazot ve gübre fiyatlarındaki fahiş artışlar karşısında ezilen Cihanbeylili çiftçi, borcu borçla kapatarak ayakta kalmaya çalıştığını anlattı.
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre tarımsal kalkınma ve fiziksel üretim hacmi söz konusu olduğunda Konya, Türkiye'nin ilk sırasında yer alıyor. Konya'nın üretiminde birinci sırada yer aldığı 15 stratejik ürünün arasında tahıl, bakliyat ve endüstri bitkileri bulunuyor. Buğday, arpa, şeker pancarı, havuç, lale ve kuru fasulye bu listenin en bilinen ürünleri olarak öne çıkıyor. Bunların yanı sıra yonca, dane mısır, fiğ, kimyon, aspir, kişniş, acıbakla, kenevir tohumu ve tohumluk bezelye gibi ürünler de kentin Türkiye genelinde zirvede yer aldığı tarımsal üretim kalemlerini tamamlıyor.
Son zamanlarda arpa ve buğdaydan sonra en çok üretilen tarım ürünü ise şeker pancarı oluşturdu. Şeker pancarı açısından değerlendirildiğinde Konya, Türkiye'deki toplam üretimin yaklaşık yüzde 35'ini tek başına karşılıyor. Son açıklanan tarımsal üretim verilerine göre, Türkiye genelinde elde edilen yaklaşık 20,8 milyon ton şeker pancarının 7,2 milyon tondan fazlası doğrudan Konya topraklarında üretiliyor.
Bu üretim hacmi, kentin sadece tarımsal hammadde yetiştiriciliğinde değil, aynı zamanda ülkenin genel şeker üretimi ve gıda sanayisinde de ne kadar belirleyici bir role sahip olduğunu gösteriyor.
Peki bu tablo karşısında pancar eken çiftçilerin durumu nasıl?
Türkiye'nin yüzölçümü açısından en büyük tarımsal alanını oluşturan Konya'nın ve Türkiye'nin en büyük ilçesi Cihanbeyli öne çıkıyor. Yaklaşık 2,2 milyon dekar işlenen tarım arazisiyle Türkiye'nin tarımsal yüzölçümü en geniş ilçesi olan Cihanbeyli'de ağırlıklı olarak buğday, arpa, şeker pancarı ve mısır üretimi yapılıyor.
Cihanbeyli'deki çiftçilerden Seyfullah da arpa, buğday, mısır ve pancar gibi çeşitli tarım ürünleri yetiştiriyor. Bu sene pancar eken Seyfullah, "Ben tarlayı ilk sürdüğümde mazotun fiyatı 60 lira yoktu. Şimdi 90'ı geçti. Belki hasadı yaparken 100'ü bulacak. Kimse demiyor mu arkadaş, tonlarca mazot yakan çiftçi ne yapacak?" sözleriyle yaşadıkları sorunu anlatıyor.
Pancar hasadının günü yaklaştı. Yine yoğun mesai ile başlayacak pancar hasadından sonra çiftçiler borçlarını kapatmaya çalışacak.'Geçtiğimiz Mart ayında ektiğim pancarın parasını seneye Şubat'ta alacağım'
75 dekar tarlası olan Seyfullah, bu sene tarlasına pancar ekmiş. Konya Şeker'in alacağı pancarların fiyatı henüz belli değil. Seyfullah süreci, "Üçüncü ayın otuzunda ektim tarlayı. Ama öncesinde nadası, toprakta işlemesi derken mesai başladı. İkinci ayın sonu, üçüncü ayın başı gibi. Şubat sonu Mart başı gibi. Mazot 50-60 lira civarındaydı, üre gübresi 25-26 liraydı. Mazot şimdi 90'ı geçti, gübre ise 29-30 civarında" diyerek özetliyor mali durumu.
Daha hasat yapmadan mazotun 90 lirayı geçtiğini ifade eden Seyfullah, "Daha da zam gelecek deniyor. Elektrik ile sulama yapıyoruz, elektriğe de her gün zam geliyor. On birinci ayın ortasına kadar mesaimiz devam ediyor. Elimize geçecek para 2027 yılında gelecek. Onun da ne olacağı hâlâ belli değil. Her şey iki katına çıktı ama pancar en iyi ihtimalle yüzde 25 zam alır, belki yüzde 30" diyor.

'Her şeyin maliyeti yüzde 50 arttı'
Her şeyin maliyetinin artış gösterdiğini ifade eden Seyfullah, "Mazot fiyatı yüzde yüz arttı, gübre yüzde elli arttı; tohum, ilaçlama, işçilik yüzde 50'nin üzerinde arttı. Bir ay içinde hasat başlayacak, Konya Şeker fiyatı henüz belirlemedi. Geçen sene bir ton pancarın fiyatı 2980 liraydı. Burada fiyatı belirleyen polar, yani şeker oranı. Ortalama 2980 lira. En fazla yüzde 30 zam verir, 3700 lira olacak diye söylenti var. İyi ama bu para şimdi neyi karşılayacak? Çiftçi borcu borçla kapatıyor, aldığı parayla yeni borçlar edinecek, başka çaresi yok" ifadelerini kullanıyor.
Seyfullah, Konya'nın Cihanbeyli ilçesinde tarımla uğraşıyor. Babasından kalan mesleğe devam edecek Seyfullah çiftçilerin tamamının borçlu olduğunu, bugün bu şartlarda üretime devam etmenin çok zorlaştığını ifade ediyor. 'Borcu olmayan çiftçi tanıdığım yok, herkes borçlu'
Pancar parası için beklentisinin 4 bin 500 lira olduğunu söyleyen Seyfullah, "Ötesi kurtarmaz zaten. Ama muhtemelen 3700 diyecekler, o da yeni borçlar bulmamızı gerektirecek. Böyle devam ederse çiftçiler devam edemez duruma geliyor." diyor. Çiftçinin borçla ayakta kaldığını ifade eden Seyfullah, "Borcu olmayan çiftçi yok. Yani en azından benim tanıdığım kişi yok, herkes borçlu" sözleriyle tabloyu özetliyor.

'Ekmediğimiz mahsulü satarak ayakta kalıyoruz'
Seyfullah, çiftçinin borcu borçla kapatarak, daha doğrusu çabalayarak ayakta kaldığından bahsediyor. Artık birçok çiftçi için çiftçilik ek iş haline geliyor. Kimisi aynı zamanda uzun yol şoförlüğü yapıyor, kimisi de köyde başka işler tutuyor.
Seyfullah, "Benim mesela üç senedir bankaya kredi borcum var. Denk getirmek için çabalıyorum. Şimdi üç sene önce bankadan aldığım kredi ile çiftçilik yapmaya devam ediyorum. Yani üç yıl önce aldığım para ne demek? Ekmediğim buğdayı sattım demek. E şimdi o buğday da para etmezse, pancar para etmezse ne yapacak çiftçi?" diye soruyor.
Akla ilk gelenin traktörünü satmak olduğunu söyleyen Seyfullah, gülerek durumu şu şekilde anlatıyor: "Herkes çevreye bakıyor. Diyor ki, çiftçilerde maşallah yeni yeni traktörler var. Halbuki durum öyle değil. Herkes ikinci el traktörünü satıyor. Ama ikinci el traktör borçla alınmıyor, sadece yeni traktörler borçla alınıyor. Eldeki ikinci el traktör nakde dönüşürken, sıfır bindiği traktör banka faiziyle borca dönüşüyor. Borcu borçla kapatan bir diğer örnek de bu."
Sistemin çiftçiyi borç yapmak zorunda bıraktığını ifade eden Seyfullah, aslında ikinci el traktör alacak nakit parası olmayanların yalnızca sıfır traktör alarak borçlandığını belirtiyor. Çoğunun alacaklısının bankalar olduğunu ve sahada ipotekli traktörlerin yer aldığını aktaran çiftçi, "Bugün her yer ikinci el tarım aletleri satışıyla dolu" diyor.
'İnceldiği yerden kopacak ama kopmuyor'
Yorulduğunu söylüyor Seyfullah. İmkanı olsa bu işi bırakacağını ancak ne yapacağını bilmediğini söylüyor. Şu an borcu borçla kapatarak çiftçilik yapmaya devam ettiğini dile getiren Seyfullah, "Şu an diyelim 5 milyonluk tarım malzemeleri var evimin önünde. Satsam 1 milyon eder. Yani satsam da çare değil. Dolayısıyla riski artırarak devam ediyoruz. Bugün Türkiye'de en fazla yatırım maliyeti ile en az kazanılan sektör tarım. Bu sistem şu an yalnızca zengini, tarım ağalarını, büyük arazi sahiplerini ayakta tutar. Bizim gibi ekmeğinin peşinde olan çiftçinin ise geleceği parlak değil" diyerek durumu özetliyor.
Bir ay içinde pancarda hasadın başlayacağını belirten çiftçiler, maliyetler artmaya devam ederken pancardan umutlarının olmadığını, bu sene de pek para etmeyeceğini söylüyor.
Kışı nasıl geçirecekleri ise meçhul kalıyor.
/././
OpenAI 'çözdük' dedi, tartışma büyüdü: 90 yıllık milenyum problemi gerçekten çözüldü mü?-Aslıtürk Çallı-
OpenAI, yaklaşık 90 yıldır matematiğin en önemli açık sorularından biri olan Navier–Stokes problemini yapay zekayla çözdüğünü açıkladı. Ancak duyurunun ardından ortaya çıkan bilimsel öncelik ve veri kullanımı tartışması, açıklamanın kendisi kadar dikkat çekti. Üstelik ortada henüz Clay Mathematics Institute tarafından resmen kabul edilmiş bir Milenyum Problemi çözümü bulunmuyor.
Yapay zeka şirketi OpenAI, 8 Eylül'de yayımladığı açıklamayla matematik dünyasının en büyük açık problemlerinden birini çözdüğünü duyurdu.
Şirketin iddiasına göre, OpenAI bünyesinde geliştirilen ve henüz kamuoyuna sunulmayan bir yapay zeka sistemi, “Navier–Stokes varlık ve düzgünlük problemi” için bir çözüm üretti ve bunu matematiksel bir ispatla destekledi.
Bu problem, Clay Mathematics Institute tarafından 2000 yılında ilan edilen yedi Milenyum Probleminden biri. Her bir problemin çözümü için 1 milyon dolarlık ödül bulunuyor.
OpenAI'nin açıklaması, yapay zekanın bilimsel araştırmalardaki kapasitesi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak sunuldu. Ancak duyurudan kısa süre sonra ortaya çıkan açıklamalar, meselenin yalnızca “bir yapay zeka matematik problemini çözdü” başlığıyla sınırlanamayacağını gösterdi .
Çünkü aynı dönemde, iki matematikçinin aynı problem üzerinde yürüttüğü benzer bir araştırma ile OpenAI'nin çözümü arasında nasıl bir ilişki olduğu sorusu gündeme geldi.
Milenyum Problemi nedir?
Clay Mathematics Institute, 2000 yılında matematiğin çözülmesi en zor ve en önemli yedi açık problemini belirleyerek bunları Milenyum Problemleri adı altında ilan etti.
Amaç, yalnızca zor matematik sorularını listelemek değildi. Bu problemlerin her biri, modern matematiğin temel alanlarında onlarca yıldır çözülemeyen soruları temsil ediyordu.
Problemler arasında Riemann hipotezi, P ve NP problemi, Hodge varsayımı ve Navier–Stokes denklemleriyle ilgili varlık ve düzgünlük problemi bulunuyor.
Bu yedi problemden bugüne kadar yalnızca “Poincaré varsayımı” genel kabul gören bir çözümle sonuçlandı.
Navier–Stokes problemi ise matematikçilerin çözmeye çalıştığı en önemli açık sorulardan biri olarak kabul ediliyordu.
'Çözüldü' demek için henüz erken
OpenAI'nin yayımladığı çalışma önemli bir iddia taşısa da, Milenyum Probleminin resmi olarak çözüldüğünün kabul edilmesi yalnızca bir şirketin veya araştırmacının açıklamasıyla gerçekleşmiyor.
Clay Mathematics Institute'ın resmi kurallarına göre bir çözümün ödül değerlendirmesine girebilmesi için önce uygun nitelikte bir matematik dergisinde yayımlanması gerekiyor. Bunun ardından en az iki yıl geçmesi ve çalışmanın küresel matematik topluluğu tarafından genel kabul görmesi şartı bulunuyor. Clay Mathematics Institute ayrıca doğrudan kendisine gönderilen çözüm başvurularını kabul etmediğini belirtiyor.
Bu nedenle OpenAI'nin açıklaması, şu aşamada şirketin yayınladığı bir çözüm iddiası ve matematiksel kanıt niteliğinde.
Navier–Stokes problemi neyi soruyor?
Navier–Stokes denklemleri, su, hava ve diğer akışkanların nasıl hareket ettiğini açıklamak için kullanılan temel matematiksel denklemler.
Bir uçağın etrafındaki hava akımı, denizlerdeki su hareketleri ve atmosferde meydana gelen birçok fiziksel süreç bu denklemlerle modellenebiliyor.
Ancak denklemler fiziksel uygulamalarda son derece yaygın kullanılmasına rağmen, matematikçilerin uzun süredir yanıtlayamadığı temel bir soru bulunuyor:
Üç boyutlu bir akışkanın başlangıçtaki düzgün bir hareketinden yola çıkıldığında, Navier–Stokes denklemlerinin çözümü her zaman düzgün kalır mı?
Yoksa çözüm, belirli bir sonlu zamanda “tekillik” olarak adlandırılan matematiksel bir durum geliştirebilir mi?
Tekillik, denklemin çözümünde bazı değerlerin belirli bir anda sınırsız hâle gelmesiyle ortaya çıkan matematiksel bir durumdur. Milenyum Problemi'nin temel sorusu, üç boyutlu Navier–Stokes denklemlerinde böyle bir durumun ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.
OpenAI neyi çözdüğünü söylüyor?
OpenAI'nin açıklamasına göre şirketin yapay zeka sistemi, başlangıçta düzgün olan bir akışkan hareketinin sonlu bir süre içinde tekillik geliştirebileceğini gösteren bir matematiksel ispat üretti.
Şirket, bu sonucun Clay Mathematics Institute'ın resmi problem tanımındaki C ve D seçeneklerini karşıladığını belirtiyor.
OpenAI ayrıca ortaya çıkan kanıtın yalnızca doğal dilde yazılmış bir matematik metni olmadığını, Lean adlı biçimsel doğrulama sistemi kullanılarak da kontrol edildiğini açıkladı.
Şirketin verdiği bilgilere göre çalışma için yaklaşık 10 bin eşzamanlı yapay zeka ajanı kullanıldı.
Navier–Stokes çözümüne ulaşan süreçte ajanlar yaklaşık 2,7 milyon mesaj gönderdi ve yaklaşık 130 milyar çıktı tokenı kullandı.
OpenAI, çözümün ilk ajanların çalışmaya başlamasından yaklaşık 88 saat sonra ortaya çıktığını, Lean ile biçimsel doğrulamanın ise yaklaşık 17 saat daha sürdüğünü bildirdi.
OpenAI yöneticileri hesaplama maliyetinin milyonlarca dolar olduğunu söylüyor.
Matematik dünyasında tartışma başladı
OpenAI'nin duyurusunun ardından tartışmanın merkezine New York Üniversitesi'nden matematikçi Tristan Buckmaster ile Anthropic'te çalışan matematikçi Levent Alpöge yerleşti.
Buckmaster ve Alpöge, aynı dönemde akışkanlar mekaniği ve benzer matematiksel denklemler üzerine çalışmalar yürütüyordu.
Buckmaster, yayımladığı yazılı açıklamada birlikte geliştirdikleri araştırma programının çeşitli denklemlerde sonlu zamanda tekillik oluşumuna ilişkin önemli sonuçlar verdiğini duyurdu.
İki araştırmacı, çalışmalarında büyük dil modellerinden de yararlandıklarını açıkladı.
Buckmaster'ın açıklamasına göre araştırmalarının temelinde, daha önce başka matematikçiler tarafından geliştirilen bir araştırma hattı bulunuyordu. Kendileri bu hattı yapay zeka sistemlerinin de yardımıyla ilerletmeye çalıştı.
Ancak Buckmaster'ın asıl itirazı, OpenAI'nin Navier–Stokes çözümüne ulaşma sürecinin kendi yayımlanmamış çalışmalarından tamamen bağımsız olup olmadığı sorusuyla ilgili.
'Çalışmamız OpenAI'ye ulaşmış olabilir'
Buckmaster'ın yayımladığı açıklamada, kendisi ve Alpöge'nin üzerinde çalıştığı yöntemlerin ve araştırma sürecindeki gelişmelerin OpenAI tarafından öğrenilmiş olabileceğine ilişkin endişeler dile getirildi.
Bu tartışmanın merkezinde özellikle araştırmacıların yapay zeka araçlarını kullanırken oluşturduğu verilerin, şirketlerin modellerini geliştirme süreçleriyle nasıl bir ilişki içinde olduğu sorusu bulunuyor.
Buckmaster, yayınlanmamış çalışmalarının OpenAI'nin ürünleri üzerinden şirkete ulaşmış olabileceği ihtimalini gündeme getirdi.
Bu iddia, yalnızca mevcut Navier–Stokes tartışması açısından değil, yapay zeka araçlarını bilimsel araştırmalarda kullanan araştırmacılar açısından daha geniş bir soruyu da ortaya çıkarıyor:
Bir bilim insanının yapay zeka sistemleriyle yürüttüğü henüz yayımlanmamış çalışma, aynı sistemi geliştiren şirketlerin gelecekteki modellerine dolaylı olarak katkı sağlayabilir mi?
OpenAI iddiaları reddetti
OpenAI ise bu iddialara doğrudan yanıt verdi.
Şirket, kendi araştırmacılarının ve yapay zeka ajanlarının Buckmaster ile Alpöge'nin çalışmalarını kamuya açıklanmadan önce herhangi bir yolla görmediğini söyledi.
OpenAI ayrıca Navier–Stokes problemini çözmek amacıyla herhangi bir özel kullanıcı verisine erişilmediğini açıkladı.
Ancak şirketin açıklamasında dikkat çeken bir ifade de yer aldı.
OpenAI, Buckmaster ve Alpöge'nin ürünlerini kullanmasından elde edilen ve kimlikten arındırılmış verilerin modellerin geliştirilmesine katkı sağlamış olabileceği ihtimalini tamamen dışlayamayacağını belirtti.
Şirket aynı zamanda kendi ıspatıyla iki matematikçinin çalışmaları arasında önemli farklılıklar bulunduğunu savundu.
OpenAI 'önceliklerini tanıyoruz' dedi
OpenAI'nin resmi açıklamasında, şirketin 1 Eylül'de iki Milenyum Probleminin çözülmüş olabileceğine dair söylentiler duyduğu belirtildi.
Şirket daha sonra bu söylentilerin, Anthropic'te çalışan Levent Alpöge ile NYU matematik profesörü Tristan Buckmaster'ın yürüttüğü çalışmayla bağlantılı olduğunu öğrendiğini açıkladı.
OpenAI, kendi Navier–Stokes çalışması ve Lean doğrulaması tamamlandıktan sonra, iki araştırmacıyla iletişime geçtiğini bildirdi.
Şirkete göre, ilk aşamada Buckmaster ve Alpöge'nin de Navier–Stokes problemini çözdüğü düşünülüyordu. Ancak daha sonraki görüşmelerde, araştırmacıların sonucunun zorlanmış Euler problemi ile ilgili olduğu anlaşıldı.
OpenAI, Buckmaster ve Alpöge'nin zorlanmış Euler denklemlerinin düzgünlük problemi üzerindeki çalışmalarının önceliğini tanıdığını ve sonuçların eş zamanlı yayımlanmasını içeren ortak bir açıklama teklif ettiğini belirtti.
Buna karşılık Buckmaster'ın yayımladığı açıklama, OpenAI ile yapılan görüşmelere ilişkin farklı ve daha sert bir tablo ortaya koyuyor. Buckmaster, OpenAI'nin kendi çalışmalarından haberdar olduktan sonra benzer bir yaklaşımı izleyerek Navier–Stokes problemine yöneldiğini ileri sürüyor.
Buckmaster ayrıca, OpenAI araştırmacısı Sébastien Bubeck'in, Levent Alpöge'nin Anthropic'te çalışmasını gerekçe göstererek Alpöge'nin yazarlıktan çıkarılmasını iki kez istediğini iddia ediyor. Buckmaster'a göre kendisine, Navier–Stokes sonucunu tek başına yazması ve OpenAI'nin yapay zeka sisteminin bu sonucu elde ettiğinin belirtilmesi gibi alternatifler de sunuldu.
Ancak Bubeck bu iddiayı reddediyor. Bubeck, Alpöge'nin kendi çalışmasının yazarlığından çıkarılmasını hiçbir zaman istemediğini ve görüşmelerin temel amacının iki tarafın sonuçlarını nasıl yayımlayacağını koordine etmek olduğunu söylüyor.
Böylece tartışma, matematiksel sonucun kendisinin ötesine geçerek bilimsel öncelik, akademik kredi ve yapay zeka sistemlerinde kullanıcı çalışmalarından elde edilen verilerin rolü gibi soruları da gündeme getirdi.
Gözler bağımsız matematikçilere çevrildi
OpenAI'nin yayımladığı kanıtın doğruluğu konusunda nihai belirleyici, şirketin açıklaması olmayacak.
Matematik dünyasının bağımsız incelemesi, kanıtın satır satır değerlendirilmesi ve bilimsel topluluk içinde oluşacak görüş, sürecin en önemli aşamasını oluşturacak.
Lean ile yapılan biçimsel doğrulama önemli bir unsur olsa da, Clay Mathematics Institute'ın Milenyum Ödülü kuralları ayrıca çözümün akademik yayın ve genel kabul süreçlerinden geçmesini öngörüyor.
Bu nedenle bugün için iki ayrı gerçeğin altını çizmek gerekiyor.
Birincisi, OpenAI matematik tarihinin en önemli açık problemlerinden biri için son derece güçlü ve somut bir çözüm iddiası ortaya koymuş durumda.
İkincisi ise bu çözümün henüz bağımsız matematik topluluğu tarafından kesin olarak kabul edilmiş ve Clay Mathematics Institute tarafından resmen ödüllendirilmiş olmaması.
Tartışmanın bir diğer boyutu ise yapay zekanın bilimsel araştırmalardaki geleceğine ilişkin.
Eğer OpenAI'nin kanıtı bağımsız incelemelerden geçerse, bu gelişme yalnızca Navier–Stokes problemi açısından değil, yapay zeka sistemlerinin insanlığın onlarca yıldır çözemediği temel bilimsel sorulara yaklaşabilmesi açısından da yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.
Ancak mevcut tartışma aynı zamanda başka bir soruyu da açıkta bırakıyor: Yapay zeka, bilimsel araştırmanın aracı olmaktan çıkarak araştırmanın doğrudan üreticisi haline gelirken, fikirlerin sahibi kim olacak?
Burda gözden kaçırılmaması gereken bir başka mesele de yapay zeka şirketlerinin sahip olduğu muazzam hesaplama gücü.OpenAI’nin Navier–Stokes problemi için 10 bine kadar ajanı aynı anda çalıştırdığı ve yaklaşık 130 milyar token kullandığı bildiriliyor. Bu, sıradan bir araştırmacının erişemeyeceği ölçekte bir hesaplama gücü demek. Dolayısıyla burada yalnızca “AI insanın çözemediği problemi çözdü mü?” sorusunu değil, bilimsel üretimde sermayenin belirleyici hale gelmesini de tartışmak gerekiyor. Milyarlarca dolarlık altyapıya sahip şirketler binlerce ajanı aynı probleme yönlendirebilirken, tek başına çalışan bir araştırmacının böyle bir imkâna sahip olması mümkün değil. Yapay zeka bilimsel üretimin sınırlarını genişletirken, bu teknolojinin kimlerin elinde olduğu ve bu üretim gücünün kimin çıkarları doğrultusunda kullanıldığı sorusu da giderek önem kazanıyor.
Navier–Stokes tartışmasında şu anda kesin olarak bilinen ise şu: OpenAI çok büyük bir matematiksel iddia ortaya koydu; bu iddia henüz bağımsız olarak kesinleşmedi ve çözümün ortaya çıkış süreciyle ilgili tarafların birbirinden farklı açıklamaları bulunuyor.
Matematik dünyası şimdi hem ispatı hem de bu tartışmanın arkasındaki süreci izliyor.
/././
2026 festival rehberi: Caz dinlenilmez, satın alınır -Aziz Levendoğlu-
Cazın müzikal sınırları genişlerken, dinleyicinin ekonomik sınırları daraldı. Festival programları daha fazla dinleyiciye hitap edecek şekilde genişledi, ama bilet fiyatları giderek daha az insanın karşılayabileceği seviyelere çıktı.
İki soda, iki küçük su: 694 lira.
Hesap, geçtiğimiz hafta sonu Bozcaada Caz Festivali’ne katılan iki kişinin festival alanındaki alışverişinden. Sosyal medyada paylaşılan görüntüler kısa sürede dolaşıma girdi. Çanakkale Kalem adlı yerel haber sitesi de 7 Eylül’de bu hesabı haberleştirdi. Paylaşılan video alışverişin festival alanında yapıldığını gösteriyor. Festivalin üç günlük tam kombine bileti ise 12 bin 250 liraya kadar çıkıyor.
Caz doğaçlamaya dayalı bir müzik. Festival alanına girdikten sonra, içerideki yiyecek içecek fiyatlarını da kestirmek baştan mümkün değil.
Muhafazakârlık cazın doğasına aykırı, ya serbest piyasa?
23 Temmuz 1995’te Cumhuriyet gazetesinde Handan Şenköken’in, (o tarihte) Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nin yönetmeni olan Görgün Taner ile yaptığı “Muhafazakârlık, cazın doğasına aykırı” başlıklı söyleşide caz festivallerinin sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceği üzerinde duruluyor. Taner, festival programında caz dışındaki müziklere yer verilmesine yönelik itirazlara karşı, cazın zaten başka türlerle temas ederek gelişen, doğaçlamaya ve yeniliğe açık karakterini savunuyor.
Pozitif’in kurucu ortaklarından Cem Yegül, yine Cumhuriyet gazetesinde 31 Temmuz 1997 tarihinde 4. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nin ardından yazdığı “Caz öğrenilmez, yaşanır” başlıklı değerlendirmesinde festivali “gerçek anlamda kente mal olan” bir etkinlik olarak anlatıyor. Wynton Marsalis üzerinden cazın akademik kalıplara sıkıştırılamayacağını, yaşayarak kavranan bir müzik olduğunu tartışıyor.
İstanbul Caz Festivali bugün kendisini “cazın ve güncel müziğin farklı seslerini” bir araya getiren festival olarak tarif ediyor. Caz tarihinin kendisi de blues’dan funk’a, Afrika müziklerinden rock’a ve hip-hop’a kadar sayısız karşılaşmanın tarihi.
Dolayısıyla bir caz festivalinin programında Kenan Doğulu’yu ya da Robert Plant’i görünce düdüğü ağzımıza götürüp caz zabıtalığı yapmaya gerek yok.
Sorulması gereken başka bir soru var: Otuz yıl önce cazın sınırları yeni dinleyicilere ulaşmak için genişletiliyorsa, bugün ulaşılmak istenen dinleyici kim? Çünkü müzikal sınırlar genişlerken ekonomik sınırlar pek aynı yönde hareket etmemiş.
2026 İstanbul Caz Festivali’nde Robert Plant’in Harbiye Açıkhava’daki konserinin biletleri 2 bin liradan başlayıp sahne önünde 8 bin liraya kadar çıkıyordu. Festival aynı zamanda sınırlı kontenjanla 50 liralık Genç Bilet sunuyor, Parklarda Caz etkinliklerini ücretsiz düzenliyor. Ortaya tuhaf bir manzara çıkıyor. Aynı festivalde bir tarafta 50 liralık genç bileti, diğer tarafta 8 bin liralık sahne önü var. Kültüre erişimin sınıfsal makası oturma planında görülebiliyor.
Sabah nefes, akşam caz
4-6 Eylül 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen 10. Bozcaada Caz Festivali’nin üç günlük tam kombine bileti 12 bin 250 liraya kadar ulaşıyor. Fakat artık satın aldığınız şey yalnızca konser değil. Festivalin tanıtımında “KEŞİF” programı gastronomi, teknoloji, girişimcilik, tasarım ve “deneyim odaklı” etkinliklerle anlatılıyor. Programda kahve tadımı, DJ performansları ve hatta peynir eşleştirmeli şarap tadımı var. Bir ara da caz var.
12 bin 250 liralık kombineyi aldıktan sonra harcamalar sona ermiyor. Festival alanındaki iki soda ve iki küçük su için 694 liralık hesabın sosyal medyada gündem olması tam da bu yüzden küçük ama öğretici bir ayrıntı. Burada festival artık konserlerin toplamı olmaktan çıkıyor. Müzik, konaklamanın, gastronominin ve sponsor etkinliklerinin merkezinde duran kültürel bir mıknatısa dönüşüyor.

Kaş Caz Festivali’nde ise model biraz farklı. 2026’da üç günlük kombine 6 bin liradan, günlük biletler 2 bin 400 liradan başlıyor. Üstelik müzik programı Bozcaada’ya yöneltilebilecek “caz nerede?” itirazını büyük ölçüde boşa çıkaracak kadar caz ağırlıklı.
Ama festival yalnızca müzik sunmuyor. Setur Marina’daki etkinliğin tanıtımında konserlerin yanında söyleşiler, atölyeler, DJ performansları, gün doğumunda nefes ve farkındalık seansları bulunuyor.
Buradaki kritik kelime “deneyim”. Çünkü dinleyici biraz eski moda bir kavram. Dinleyici gelir, müziği dinler, gider. “Katılımcı” ise sabah nefes alır, kahve içer, atölyeye girer, öğle yemeği yer, sponsor alanına uğrar, gün batımında DJ’i dinler, akşam konsere gider.
Dinleyiciden birkaç saat para kazanabilirsiniz. Deneyim yaşayan müşteriden bütün gün.

Bilet yoksa oda tutsunlar
Antalya’daki Akra Caz Festivali ise işin beş yıldızlı versiyonu.
2026 programında Dianne Reeves, Kenny Garrett, Richard Bona, Alfredo Rodriguez gibi cazın önemli isimleri yer aldı. Festivalin açılışını ise Kenan Doğulu yaptı. Hakkını yemeyelim, Doğulu festivale sıradan bir pop konseriyle değil, Ercüment Orkut, Ozan Musluoğlu, Mehmet İkiz, Ferit Odman ve Şenova Ülker gibi caz müzisyenlerinin bulunduğu “İhtimaller” projesiyle çıktı. Festival programında ayrıca Joss Stone vardı, kapanışta da Fazıl Say.
Asıl ilginçlik ekonomik modelde. Tek konser biletleri 2 bin liradan, sekiz konserlik kombine 8 bin liradan başlıyor. Bilet bulamazsanız festivalin resmi sitesinin bir çözümü daha var: Akra Jazz Room. Otelde konaklama paketi satın alıp odada kalan kişi sayısı kadar konser hakkı kazanabiliyorsunuz.
Dark Blue Notes yazarı Burak Sülünbaz, 27 Haziran 2026 tarihli festival değerlendirmesinde Akra’yı konserlerin yanı sıra ücretsiz jam session, panel ve atölyelerle çevrili “360 derece bir caz deneyimi” olarak değerlendiriyor. Kombine biletle Grammy’li isimlerin konser başına yaklaşık bin liraya izlenebilmesini de festivalin erişilebilir yanlarından biri olarak gösteriyor. Yani Akra örneğinde caz, Bozcaada’dakinden farklı olarak “deneyim” paketinin dekoru değil, festivalin müzikal omurgası hâlâ oldukça sağlam. Mesele de zaten cazın olup olmamasından çok, bu kültürel deneyimin giderek hangi ekonomik model içinde sunulduğu.
Caz tarihinin önemli bölümü ABD’deki siyah mahallelerinde, küçük kulüplerde, bodrumlarda, emekçilerin ve göçmenlerin bulunduğu mekânlarda yazıldı. Antalya etabında ise oda - kahvaltı seçeneğine kavuşmuş.
Cazın rengi neden yeşil?
Bu dönüşüm yeni başlamadı. Türkiye’de cazın yalnızca müzik türü değil, belirli bir kentli tüketici profilinin kültürel işaretine dönüşmesinin uzun bir geçmişi var.
Garanti Bankası’nın yıllarca sürdürdüğü Caz Yeşili bunun en bilinen örneklerinden. Garanti’nin sponsorluğunda Türkiye’ye birçok önemli caz müzisyeni geldi. Fakat zaman içinde “Caz Yeşili”nin sınırları cazın sınırlarından daha geniş hale geldi. Selah Sue da Caz Yeşili oldu, Joan Osborne da. Bunda müzikal olarak ayıplanacak bir şey yok. Montreux Caz Festivali de çok uzun zamandır rock, soul, funk ve pop yıldızlarını cazcılarla aynı program altında buluşturuyor.
Daha ilginç olan, bankanın yalnızca caz konserlerine sponsor olmaktan çıkıp “Caz Yeşili” diye kendi kültürel markasını yaratması. Üstelik banka müşterisiyle caz dinleyicisi arasındaki bağ gayet maddi, kart sahiplerine özel konser indirimleri mevcut.
Caz dinleyicisiyle banka müşterisi aynı bedende buluşuyor.
Fabrikada artık bira değil, deneyim üretiliyor
Bu ekonomik dönüşümün İstanbul’daki mimari karşılığı ise Yapı Kredi Bomontiada olabilir.
Mekânın geçmişi Bomonti Bira Fabrikası. Bugünkü tanımı yaratıcı kültür kampüsü. Bir zamanlar işçilerin bira ürettiği fabrikada bugün insanlar bira içerken kültür tüketiyor. Yani üretim bandı gitti, konser sahnesi geldi. İşçi gitti, DJ geldi. Fabrikanın adına da bir banka eklendi: Yapı Kredi Bomontiada.
Aynı kompleksin içindeki Babylon’da ise yıllardır Garanti BBVA destekli konserler yapılıyor. Bir akşam müzik dinlemeye Yapı Kredi Bomontiada’ya gidiyorsunuz, Babylon’da Garanti BBVA destekli konser izliyorsunuz. Sanatçıyı bulana kadar iki bankadan geçmiş oluyorsunuz.
Bütün bunları yan yana koyunca ortak bir tüketici tahayyülü belirginleşiyor.
Bozcaada’da gastronomi ve tadım. Kaş’ta marina, nefes ve farkındalık. Akra’da beş yıldızlı otel. Bomontiada’da endüstriyel miras, restoran, bar ve marka etkinliği. Ortalarında caz. Daha doğrusu cazın kültürel itibarı.
Türkiye’de caz uzun zamandır yalnızca müzikal tercihi göstermiyor. Eğitim, kentlilik, gelir ve belirli tüketim alışkanlıklarıyla ilişkilendirilen bir kültürel işaret aynı zamanda. Festival bilekliği, yalnızca hangi müziği sevdiğinizi değil, nerede tatil yaptığınızı, nerede yemek yiyebildiğinizi ve bütün bunlara ne kadar para ayırabildiğinizi de gösteriyor.
Satılan şey böylece caz olmaktan çıkıyor, “caz dinleyen insan” olma hali satılıyor.

Caz dinleyen insan olma hali
Metalaşan yalnızca müzik değil, müziğin çevresine kurulan hayat tarzı. Otel oda satıyor, içecek markası standını kuruyor, banka kart satıyor, bilet şirketi hizmet bedeli alıyor, festival deneyim satıyor. Cazcı da müziğini yapmaya çalışıyor bu hengâmede.
İstanbul Planlama Ajansı’nın 2026 araştırmasına göre İstanbulluların yüzde 45,8’i son bir yılda hiçbir kültür-sanat etkinliğine katılmamış. Bir tarafta kültür kurumlarının yıllardır kullandığı “erişilebilirlik”, “katılım”, “kapsayıcılık” kavramları var. Diğer tarafta ise katılımın önündeki en önemli engel olan yüksek bilet fiyatları.
İşin ironik yanı, İstanbul Caz Festivali’nin kendisi de Parklarda Caz gibi ücretsiz etkinliklerle başka bir modelin mümkün olduğunu gösteriyor. Demek ki cazın doğasında mutlaka 12 bin 250 liralık kombine yok. Jam session ile peynir eşleşmeli şarap tadımı arasında zorunlu tarihsel ilişki bulunmuyor. Kenny Garrett’ın saksafonu ancak beş yıldızlı otelin bahçesinde doğru frekansa ulaşabilir diye bir tabiat kanunu da yok.
Cazın müzikal sınırları genişlerken, dinleyicinin ekonomik sınırları daraldı. Festival programları daha fazla dinleyiciye hitap edecek şekilde genişledi, ama bilet fiyatları giderek daha az insanın karşılayabileceği seviyelere çıktı. Sonra gastronomi, wellness, otel paketi, banka, kredi kartı, barista, DJ geldi. Ve iki soda, iki küçük su geldi 694 lira karşılığında.
1997’de “caz öğrenilmez, yaşanır” deniyordu. 2026’da ise “caz dinleyen insan olma hali” temassız ödeme karşılığında satın alınıyor.

Bahçelievler Belediyesi'nin 3 CHP'li meclis üyesi AKP'ye katıldı
AKP İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir, Bahçelievler Belediyesi CHP Meclis Üyeleri Levent Arısüt, Barış Ural ve Cem Şafak'ın AKP'ye katıldığını açıkladı.https://haber.sol.org.tr/haber/bahcelievler-belediyesinin-3-chpli-meclis-uyesi-akpye-katildi-413777
Transferler sürüyor: Dört belediye daha AKP'ye geçti
Yerel seçimlerde aday gösterdiği sağcı isimlerle kazandığı belediyeleri teker teker AKP'ye kaptıran CHP'de yaprak dökümü sürüyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik, üçü CHP'den ve biri Yeniden Refah Partisi'nden olmak üzere dört ilçe belediye başkanının daha partilerine katıldığını duyurdu.
https://haber.sol.org.tr/haber/transferler-suruyor-dort-belediye-daha-akpye-gecti-413766
***
soL















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder