Rant hırsı ve zengin takımının gösterişli yaşam alanı merakı için dizginsiz şekilde yağmalanan İstanbul şiddetli yağış karşısında felç oldu. Kentteki 168 dere havzasının 108’i yapılaşma nedeniyle fiziksel özelliğini kaybetmiş durumda. Kentin kuzeyindeki doğal alanlar devasa inşaat projeleri ve lüks villalarla paramparça edildi ve bütün bir kent buna kurban edildi.***
Her selde aynı tablo: Afetin izlerini değil sorumluluklarını siliyorlar -Barış Salık - Murat Uysal-
Selin vurduğu İstanbul, Kocaeli ve Sakarya’da zarar görenler ödeme bekliyor. Valilik “Ödemeler pazartesi” diyor, ama kime, ne kadar belli değil. Ayamama’dan Bozkurt’a geçmiş seller gösteriyor: Yıkım halka kalıyor, sorumlular temize çıkıyor.
***
Sarıyer’in Çamlıtepe Mahallesi’nde dereden sokak aralarına taşan su hâlâ tahliye ediliyor. Evi hasar gören Didem Taşçı, dere yatağının yön değiştirdiğini anlatıyor: “Devlet büyüklerinden destek istiyoruz. Artık yorulmuş ve bitmiş durumdayız. Maddi bir şey istemiyoruz. Üst katımda mahsur kalanlar var, yatalak hastası olanlar var. Rögarlar temizlensin, pis sudan kurtulalım.”
Birkaç sokak ötede, afet bölgesi ilan edilen Ayazağa’da elektrik çarşamba gününden beri yok. Mahalle muhtarı, akım riski nedeniyle merkeze hâlâ elektrik verilemediğini söylüyor: “Herkesin bebeği var, hastası var. Ailede çalışan insanların yanında bakıma muhtaç kişiler de var. Elektrik olmadan hiçbir şekilde çözüm yok.” Evlerine giremeyenler komşularına, akrabalarına sığınmış durumda. Muhtara yurttaşlara ne tavsiye edeceğini sorduğumuzda şöyle diyor: “Vallahi tavsiye edebileceğim hiçbir şey yok. Elimden de bir şey gelmiyor maalesef, üzüntüden başka.”
Resmi sayımda çalışırken ölen işçi yok
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 14 Ekim’de İstanbul’un bazı bölgelerinde metrekareye 272 kilogram yağış düştüğünü ve kentin 1942’den bu yana en büyük sel felaketini yaşadığını açıkladı. Resmi açıklamalara göre selde 4 kişi yaşamını yitirdi. Ama bu sayıda bir isim eksikti. Beykoz Paşamandıra’da yapımını Beyoğlu İnşaat’ın üstlendiği Firuzbey İlkokulu şantiyesinde, biriken sel suyunu tahliye etmek için çalıştırılan İnşaat İşçisi Faik Şentürk, biriken suya düşerek yaşamını yitirdi. İstanbul Valisi yurttaşlara “Evinizden çıkmayın” çağrısı yaparken Şentürk şantiyede çalışıyordu. Ölümü resmi bilançoda sel kaybı olarak sayılmıyor. Hangi iş güvenliği önleminin alındığı da açıklanmadı. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.
Ayazağa’da hâlâ 3 kişi aranıyor: Haşim Ciritoğulları, Ahmet Derin ve Halil Yalçınkaya. Kayıp listesindeki bir diğer isim 1996 doğumlu Murat Babacanov. Türkmenistan uyruklu Babacanov, Ayazağa’da kuryelik yapıyordu. Selden sonra yalnızca motosikleti bulundu. Yakınları, cenazesi bulunursa Türkmenistan’a götüreceklerini söylüyor.
Uyarı vardı, mesai sürdü
Meteoroloji 14 Ekim’de 6 il için turuncu kodlu uyarı yayımlamıştı. Kamuda yalnızca hamile ve engelli personel ile küçük çocuğu olan kadın çalışanlar idari izinli sayıldı. Özel sektördeki işçiler için hiçbir düzenleme yapılmadı. Sonuç Ayazağa’da görüldü: Kemerburgaz Caddesi’ndeki şirketlerde gece mesaisine kalan yaklaşık 200 çalışan iş yerlerinde mahsur kaldı. Bir kargo firmasının işçileri 20 saat sonra Zodyak botlar ve kepçelerle çıkarılabildi. Bir beton fabrikasındaki işçiler de geceyi fabrikada geçirdi ve sabah kepçeyle kurtarıldı. Beykoz’daki şantiyede ise sel sularını tahliye etmek de işçiye kaldı.
"Ödemeler pazartesi" denildi ama ne kadar, kime?
İstanbul Valisi Davut Gül, zarar gören yurttaşlara ödemelerin en geç 19 Ekim Pazartesi başlayacağını açıkladı. Ödemenin tutarı ve kimlerin hak sahibi olacağı ise açıklanmadı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı temel ihtiyaçlar için İstanbul’a 200 milyon lira aktardığını duyurdu. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum “Tek bir mağdur vatandaş bırakmayacağız” dedi ve ilk tespitlerde 300 iş yeri ile 200 aracın hasar gördüğünü açıkladı. Kurum, Ayazağa’da yaşananların nedeninin kapalı dere kesiti ve yetersiz altyapı olduğunu da kabul etti. Dereyi kimin kapattığı, o altyapıyı kimin yetersiz bıraktığı ise sorulmuyor.
Esnaf için ayrı bir destek programı, KOSGEB kredisi ya da hibe açıklanmış değil. Aracı sele kapılanlar için otomatik bir devlet tazminatı yok; poliçesi olmayanın zararı kendi üzerinde kalıyor. Türkiye Sigorta Birliğine göre 15 Ekim itibarıyla İstanbul’da yalnızca 838 hasar ihbarı yapıldı. Binlerce su baskını yaşanan kentte bu rakam, sigortasız evlerin ve dükkanların yükünü kimin taşıyacağı sorusunu açıkta bırakıyor.
Selin vurduğu tek kent İstanbul değil. Kocaeli Valisi İlhami Aktaş 350 haneyi su bastığını, 7 istinat duvarının yıkıldığını açıkladı. Aracıyla sele kapıldığı değerlendirilen eski bir muhtar hâlâ aranıyor. Sakarya’nın Karasu ilçesine bağlı Karanlıkdere Mahallesi’nde selin dağdan sürüklediği taş ve toprak evlere doldu, bir evde göçük oluştu. Muhtar Yılmaz Koca, hasar gören evler için yurttaşların devletten yardım beklediğini söylüyor. Sapanca’da ise dere kenarındaki iki katlı bir villa sel sularıyla birlikte çöktü.
Ayamama: İşçiler boğuldu, patron para cezasıyla kurtuldu
Bu bekleyişin nasıl sonuçlanabileceğini İstanbul’un yakın geçmişi gösteriyor. 9 Eylül 2009’da Ayamama Deresi taştığında 31 kişi yaşamını yitirdi. Ölenlerin önemli bir bölümü işçiydi. İkitelli’deki tır garajında araçlarında uyuyan 10 şoför boğuldu. Pameks Tekstil’e giden ve eşya taşımak için üretilmiş kapalı kasa bir panelvandaki kadın işçiler araçtan çıkamadan hayatını kaybetti. Dere, 1995’ten beri defalarca taşmıştı ama önlem alınmamıştı. Davada bilirkişi kusurun yarısını “doğal afete” yükledi. Fabrika sahibine verilen hapis cezası önce indirildi, sonra 243 bin 200 liralık adli para cezasına çevrildi. Yıkım işçi ailelerine kaldı. Sorumlu ise taksitle temize çıktı.
Yeni yağış kapıda
Meteoroloji 14 il için yeniden kuvvetli sağanak uyarısı yaptı. Kocaeli Valisi Aktaş, toprağın doyum noktasına ulaştığını belirterek yurttaşlardan dere yataklarından uzak durmalarını istedi. Dere yatakları yerinde, kapalı kesitler yerinde, şantiyelerde çalıştırılan işçiler yerinde. Değişmeyen bir şey daha var: Çamuru yine halk temizliyor, sorumlular yine temize çıkıyor.
Bozkurt: Kurumlar yargılanmadı
11 Ağustos 2021’de Batı Karadeniz’de 82 kişi öldü, yalnızca Kastamonu’nun Bozkurt ilçesinde 65 kişi yaşamını yitirdi ve 7 kişiye hâlâ ulaşılamadı. Ezine Çayı kıyısındaki Ölçer Apartmanı 20 kişiye mezar oldu. İTÜ’lü akademisyenlerin hazırladığı bilirkişi raporu, 1982’de imara açılan dere yatağındaki binanın taşkın riski taşıdığının afetten önce bilindiğini ortaya koydu. Buna rağmen imar planını hazırlayan İller Bankası, Bozkurt Belediyesi ve kanaldan sorumlu DSİ hakkında dava açılmadı. Müteahhit ilk duruşmada tahliye edildi. Bölge ertesi yıl yeniden sular altında kaldığında Bozkurtlular Evrensel’e “İhmaller yüzünden aynı şeyleri yaşadık, hiçbir önlem alınmadı” demişti. Bugün ilçe “Yeniden inşa edildi” diye anılıyor. Hesabı sorulmayan ise imarı açanlar oldu.
İstanbul’un bir önceki ölümlü seli üç yıl önceydi. 5 Eylül 2023’te Başakşehir ve Küçükçekmece’de 57 yaşındaki Yıldız Yurtseven ve 32 yaşındaki Gineli İraman Kebe sel sularında yaşamını yitirdi. O dönem İçişleri Bakanlığı etkilenen hanelere 15 bin liralık ödeme yapılacağını açıklamıştı.
/././
Prof. Dr. Miktad Kadıoğlu'yla konuştuk: 5 soruda afet neden yönetilemedi? Ne yapılmalı?-Ahmed Ziya Aydın-
Prof. Dr. Miktad Kadıoğlu ile afet yönetimindeki eksiklikleri, erken uyarılardan kriz anına kadar yapılması gerekenleri ve sel felaketlerini önlemenin yollarını konuştuk.
***
İTÜ İklim Bilimi ve Meteoroloji Mühendisliği Bölümü'nden Prof. Dr. Miktad Kadıoğlu ile son dönemde artan sağanak yağışlar, sel felaketleri ve alınması gereken önlemleri konuştuk. Bilimsel uyarılardan kriz anında yapılması gerekenlere kadar afet yönetimindeki eksiklikleri ve çözüm yollarını 5 soruda ele aldık.
1. Meteoroloji Genel Müdürlüğü günler öncesinden uyarı yapmasına rağmen büyük mağduriyetler yaşandı. Bu uyarılar yapıldığında hangi somut önlemlerin alınması gerekirdi?
Uyarı bir bilgidir; onu afeti önleyen bir eyleme dönüştürmek ise bir karardır. Bizde uyarı ile karar arasındaki köprü kurulmamış. Uyarı geldiğinde ne yapılacağı önceden yazılmadığı için kararlar, yağmuru görünce, alt geçit dolunca, sosyal medyada görüntüler yayılınca alınıyor. 14 Ekim’de İstanbul için sarı uyarı sabah 09.36’da verildi; okulların ertesi gün kapanacağı akşam 18.30 sularında, kent su altındayken açıklandı. Bir de şunu eklemeliyim: İstanbul’a tek bir sarı uyarı verildi; oysa aynı gün Beykoz’a 230, Beylikdüzü’ne 8 kilogram yağış düştü. Uyarının ilçe ilçe ve etkiye göre verilmesi gerekir.
"Genel bir 'dikkatli olun' cümlesi kimseyi korumaz"
Uyarı geldiğinde alınması gereken somut önlemler:
Okul ve iş kararları: Kararlar bir gün önce, akşam saat 20.00’den önce verilmeli; seçenekler yalnızca “açık” ya da “kapalı” değil, “geç açılış” ve “erken dağıtım” da olmalıdır. Kamuda mesai başlangıcı ertelenmeli, uzaktan çalışabilen çalışmalıdır.
Mazgal, ızgara ve dere ağızları: Uyarıyla birlikte ekipler bilinen su baskını noktalarına önceden gönderilmeli; mazgallar ve dere ağızları yağış başlamadan açılmalı, alt geçit pompalarının yakıtı ve bakımı kontrol edilmelidir.
Alt geçitler ve yollar: Su birikmesi bilinen alt geçitler yağış başlamadan kontrollü olarak kapatılmalı, sürücüler yönlendirilmelidir. Akan 15 santim su bir yetişkini, 30 santim su bir otomobili sürükleyebilir.
Elektrik: Su basması bilinen sokaklarda ve alt geçitlerde dağıtım şirketleri hazır bekletilmeli; su girdiği anda o hattın enerjisi kesilmelidir. Balat’ta su birikintisinde elektrik akımına kapılan 14 yaşındaki çocuğumuz bu önlemin eksikliğinin bedelini canıyla ödedi.
Doğrudan halka ulaşan uyarı: Dere yatağına yakın ve bodrum katta oturanlara konum tabanlı cep telefonu mesajıyla “Bu gece bodrumda kalmayın, aracınızı dere kenarından ve bodrum otoparktan çıkarın” denmelidir. Genel bir “dikkatli olun” cümlesi kimseyi korumaz.
Kritik tesisler: Hastane, metro istasyonu ve okulların bodrumlarındaki elektrik, jeneratör ve kazan daireleri kontrol edilmeli; su bariyerleri kapılara yerleştirilmelidir. 14 Ekim’de Sarıyer’de bir hastaneyi ve Hacıosman metro istasyonunu su bastı.
2. Hangi bölgelerin su basacağı coğrafi ve çeşitli verilerle önceden bilinebiliyorken, sağanak hâlinde Ayazağa, Kağıthane dereleri gibi bölgeler yine taştı. Buraya dair nasıl adımlar atılmalıydı?
Haklısınız; bu bölgeler sürpriz değil. Ayazağa Deresi Aralık 2018’de de taşmış, dere kenarındaki evlerde mahsur kalan 6’sı çocuk 12 kişiyi itfaiye kurtarmıştı. Kağıthane ve Alibeyköy dereleri neredeyse her kuvvetli yağışta gündeme gelir. Bir yer her sağanakta aynı biçimde su basıyorsa, sorun yağmurda değil, o yerde yapılan ve yapılmayan işlerdedir. Atılması gereken adımlar:
Taşkın risk haritası ve yapı yasağı: Dere havzaları için 25, 100 ve 500 yıllık taşkın yayılım sınırları çizilip kamuya açıklanmalı; 100 yıllık taşkın alanına yeni yapı izni verilmemeli, mevcut riskli yapılar için kamulaştırma ve yer değiştirme programı yapılmalıdır.
"Hangi sokağın tahliye edileceği önceden yazılmalı"
Koruma mesafesinin geri getirilmesi: İSKİ’nin içme suyu havzaları yönetmeliğinde 1984’te derenin her iki yanında 100 metre olan yapı yaklaşma mesafesi, 2013’te 10 metreye indirildi ve kuru dereler dere statüsünden çıkarıldı. Bu karar yeniden gözden geçirilmelidir. Kuru dere yalnızca kurak günde kurudur; aşırı yağışlarda derenin yatağına ve taşkın alanına ihtiyaç vardır.
Derelerin üstünü açmak: Üstü kapatılmış, borunun içine alınmış dereler, Avrupa’daki örneklerde olduğu gibi açılmalıdır. Kapatılmış bir dere, borunun taşıyabileceğinden fazla yağış düştüğü gün eski yatağında yeniden akar ve üstündeki cadde, otopark ya da binayı su basar.
Yukarı havzada suyu tutmak: Derelerin yukarı havzalarında taşkın gecikme ve depolama alanları, yani yağış sırasında suyu birkaç saat tutan göletler ve yeşil alanlar oluşturulmalı; kuzey ormanlarındaki yapılaşma durdurulmalıdır. İstanbul’da açık havza konumundaki 168 dere havzasının 108’i, yani yüzde 64’ü, fiziksel yapısını kısmen ya da tamamen kaybetmiş durumdadır (Dinç, 2019).
Ölçüm ve erken uyarı: Her derede su seviyesi ölçen otomatik istasyonlar ve eşel (seviye cetveli) bulunmalı; her seviye için hangi sokağın tahliye edileceği önceden yazılmalıdır. Otomatik sistem kurulana kadar dere kenarındaki kamu çalışanları ve gönüllüler basit bir eğitimle “sel gözcüsü” olabilir.
3. Sağanak durumlarında evlerini su basan vatandaşlar için hem bireysel olarak alabilecekleri acil önlemler nelerdir hem de kamunun bu evlerde yaşayanlar için yapısal olarak hangi güvenceleri sağlaması gerekir?
Bireysel olarak (su gelmeden ve su geldiğinde):
Önce elektrik: Eve su girmeye başladığında, suya basmadan ulaşabiliyorsanız elektrik şalterini ve doğal gaz vanasını hemen kapatın. Panoya ulaşmak için suyun içinden yürümeyin; çıkın ve 112’yi arayın.
Yukarı çıkın: Bodrum ya da zemin katta oturuyorsanız, kuvvetli yağış uyarısı olan gece yaşlı, engelli ve yatağa bağımlı yakınlarınızla birlikte üst katta ya da bir komşuda kalın. İlaçlarınızı, kimlik ve önemli belgelerinizi, telefon şarj cihazınızı önceden yukarı taşıyın.
Suya girmeyin: Akan suyun derinliğini ve altındaki açık rögar kapağını göremezsiniz. Su dolu alt geçide, sokağa, otoparka girmeyin; çocukları su birikintilerinden uzak tutun.
Önceden hazırlık: Evinizin girişi alçaksa kum torbası ya da kapıya takılan su bariyeri bulundurun; aracınızı yağıştan önce bodrum otoparktan ve dere kenarından çıkarın; acil durum çantası hazırlayın.
Su çekildikten sonra: Elektriği, yetkili bir elektrikçi kontrol etmeden açmayın. Sel suyu kanalizasyonla karışmış olabilir; suyla temas eden gıdaları kullanmayın, temizlikte eldiven ve bot giyin. Hasarı temizlemeden önce fotoğraflayın.
Kamunun sağlaması gereken yapısal güvenceler:
Bilgi hakkı: Her vatandaş, e-Devlet’te adresini yazdığında evinin taşkın alanında olup olmadığını görebilmeli; bu bilgi kira ve satış sözleşmelerinde yer almalıdır. İnsan, riskini bilmediği bir yeri seçmemelidir.
Sel yapı yönetmeliği: Deprem için bina yönetmeliğimiz var; sel için yok. Taşkın alanlarındaki binaların subasman seviyesi ve varsa bodrum katı, 100 yılda bir görülebilecek taşkının su seviyesinin üzerine çıkarılmalı; bu alanlarda bodrumda konut yasaklanmalı; elektrik panoları ve sayaçlar taşkın seviyesinin üstüne alınmalı; kanalizasyondan geri akışı önleyen vanalar zorunlu olmalıdır.
Sigorta: Zorunlu deprem sigortası (DASK) yalnızca depremi kapsar; sel için konut sigortası isteğe bağlıdır ve yaygın değildir. Taşkın riskine göre fiyatlanan, özellikle risk alanlarında yaygınlaştırılan bir taşkın sigortası sistemi kurulmalıdır.
Hasar sonrası hızlı destek: Hasar tespiti günler içinde yapılmalı; kiracılar dâhil mağdurlara geçici barınma ve onarım desteği verilmeli; su baskını tekrar eden adreslerde destek, yerinde onarım yerine güvenli bir yere taşınma seçeneğiyle birlikte sunulmalıdır.
4. Olası bir felaket anında yaşlılar, engelliler ve hareket kısıtlılığı bulunan kırılgan gruplar için nasıl bir tahliye ve koruma mekanizması işletilmeli?
Hassas gruplar için en önemli kural: Tahliye afet anında değil, uyarı anında yapılır. Yatağa bağımlı bir yaşlıyı, tekerlekli sandalye kullanan bir yurttaşımızı ya da evde oksijen cihazına bağlı bir hastayı suyun yükseldiği gece yarısı, karanlıkta, elektrik kesilmişken tahliye etmek hem onlar hem de kurtarma ekipleri için büyük bir risktir. Bu nedenle mekanizma dört adımdan oluşmalıdır:
"Özel uyarı ve plan yapılmalı"
Kim nerede, önceden bilinmeli: Belediyelerin sosyal hizmet birimleri, aile hekimleri ve evde sağlık hizmetleri verileri birleştirilerek, taşkın riskli alanlarda ve özellikle bodrum ile zemin katlarda yaşayan yaşlı, engelli, yatağa bağımlı ve elektrikle çalışan tıbbi cihaza bağlı kişilerin gizliliği korunan bir listesi tutulmalıdır.
Kişiye özel uyarı ve plan: Kuvvetli yağış uyarısı geldiğinde bu kişiler ve yakınları telefonla tek tek aranmalı; “Bu gece nerede kalacaksınız, sizi kim götürecek?” sorusunun cevabı önceden belirlenmiş olmalıdır.
Komşu ve mahalle eşleştirmesi: Her hassas kişi için en az bir komşu ya da mahalle gönüllüsü belirlenmeli; afet anında ilk yardım çoğu zaman ekiplerden değil, kapı komşusundan gelir.
Erişilebilir ulaşım ve barınma: Belediyelerin engelli araçları uyarı anında hazır bekletilmeli; geçici barınma yerleri tekerlekli sandalyeye uygun, tuvaleti erişilebilir, ilaç ve tıbbi cihaz için elektrik ve jeneratör desteği olan yerler olmalıdır. 14 Ekim’de İBB’nin sosyal tesislerini gece boyunca açık tutması doğru bir adımdı; bu uygulama hassas gruplara yönelik, önceden duyurulan bir sisteme dönüştürülmelidir.
5. AFAD, AKUT gibi yapıların sağanak, sel, su baskını gibi durumlar için afet planları nasıl şekilleniyor? Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de afet yönetiminin yasal ve kurumsal çerçevesi AFAD’dadır. Ulusal düzeyde Türkiye Afet Müdahale Planı (TAMP), il düzeyinde il afet müdahale planları ve il afet risk azaltma planları (İRAP) hazırlanıyor. AKUT gibi sivil toplum kuruluşları ise gönüllü arama kurtarma kapasitesiyle müdahale aşamasında önemli bir destek sağlıyor; sel ve su baskınlarında da botlu kurtarma, tahliye ve mahsur kalanlara ulaşma işlerinde görev alıyorlar. 14 Ekim’de Valilik, AFAD ve İBB koordinasyonunda 8 binin üzerinde personel ve 2 binin üzerinde araç sahada çalıştı. Müdahale tarafındaki bu emek takdiri hak ediyor.
"Afet planı rafta duran bir belge değil"
Ama değerlendirmem açık: Planlarımız hâlâ ağırlıkla müdahale planıdır, risk azaltma planı değildir. Arama kurtarma ekibi, bot ve çadır sayısıyla övünmek afet yönetimi değildir. Kurtarma, kapasitenin yetmediğinin kanıtıdır; asıl kapasite, su gelmeden önce yapılandır. Sel için en etkili plan, kimsenin kurtarılmaya ihtiyaç duymayacağı plandır: dere yatağına yapılmayan bina, taşkın seviyesinin üstüne alınmış subasman, su ile buluşmayan elektrik, önceden tahliye edilen bodrum.
Planlarda gördüğüm başlıca eksikler: Birincisi, sel için ilçe ve dere havzası ölçeğinde, uyarı seviyesine bağlı somut eylem tabloları yok; “sarı uyarıda kim, ne yapar; turuncuda hangi alt geçit kapanır, hangi okul geç açılır” sorularının yazılı cevabı yok. İkincisi, planlar deprem odaklı; sel, deprem planının bir ekine dönüşmüş durumda. Üçüncüsü, olay sonrası öğrenme mekanizması zayıf: 14 Ekim için su baskını ve mahsur kalma sayıları ilçe ilçe açıklanmadı. Zarar haritası olmadan bir sonraki planı yazamayız. Dördüncüsü, planlar halka ulaşmıyor; vatandaş, kendi mahallesinin sel planını bilmiyor.
Marmara Belediyeler Birliği’nin yayımladığı Kent Selleri Yönetim ve Kontrol Rehberi adlı kitabımda yerel yöneticilerin bu planları nasıl hazırlayabileceğini basit bir kontrol listesiyle anlattım. Afet planı rafta duran bir belge değil, bir sonraki yağmurdan önce yapılacak işlerin listesidir.
/././
Yağış neden afete dönüştü? -Ramis Sağlam-
İstanbul'daki sel felaketini değerlendiren Şehir Plancıları Odasından Prof. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu, rant odaklı projelerin ve dere yataklarındaki yapılaşmanın kenti afete mahkum ettiğini belirtti.
***
İstanbul - İstanbul’da son günlerde yaşanan kuvvetli yağışların su baskınlarına, ulaşımın aksamasına ve günlük yaşamın felç olmasına yol açması, kentin afetlere karşı ne kadar kırılgan olduğunu yeniden gösterdi. TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu, yağışın yol açtığı selin arka planını anlattı.
Yasa dışı yapılaşmanın maliyeti
Rantı önceleyen planlama ve yapılaşma kararlarının belirleyici olduğunu söyleyen Prof. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu, yağışı afete dönüştüren koşulları şöyle ifade etti: “Yıllardır deprem bahanesiyle İstanbul’un plan eşiklerini aşacak şekilde yoğun ve vahşi dönüşüm projelerine teslim edilmesi, doğal eşikleri hiçe sayan, nüfusu ve altyapının taşıma kapasitesini kontrolsüz artıran Kanal İstanbul, İstanbul Hava Limanı, 3. Boğaz Geçişi, Kuzey Marmara Otoyolu gibi mega projeler, dere yataklarında hâlâ süregelen ve göz yumulan yasa dışı yapılaşma, bugün İstanbul halkının üzerine bu büyük maliyeti yüklemiştir.”
Su havzaları üzerindeki baskı arttı
Doğal su akış yollarının yoğun yapılaşmayla, AVM’ler ve benzeri büyük projelerle kesintiye uğratıldığının altını çizen Prof. Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu, dere yataklarının yapılaşma baskısı altında kaldığını ve yağmur suyunun doğal yollarla toprağa sızmasının giderek zorlaştığını ifade etti: “Kentin ekolojik alanları ve su havzaları üzerindeki yük artıyor. Üstelik her yeni yapılaşma kararı, her yoğunluk artışı ve her yeni ulaşım yatırımı, yalnızca kendi bulunduğu alanı değil, çevresindeki altyapı sistemlerini ve yerleşimleri de etkiliyor. Bu nedenle bir bölgede verilen plan kararını yalnızca o bölgenin sınırları içinde değerlendirmek mümkün değildir. Yapılaşmanın su yönetimi, kanalizasyon, ulaşım ve doğal drenaj sistemleri üzerindeki toplam etkisinin birlikte ele alınması gerekir.”
Kamusal hizmetler de aksıyor
Giritlioğlu’na göre bu durum altyapı kapasitesini de doğrudan etkiliyor: “Bir bölgenin taşıyabileceğinden daha fazla yapılaşmaya açılması, yağmur suyu sistemlerinin ve diğer kentsel altyapıların üzerindeki baskıyı artırır. Bu baskının sonuçları ise yalnızca yapıların ya da yolların zarar görmesiyle sınırlı kalmaz; hastanelerin, ulaşım sistemlerinin, konutların ve kamusal hizmetlerin etkilenmesiyle doğrudan kentlilerin yaşam hakkını ve güvenliğini ilgilendiren bir soruna dönüşür.”
Yağmur suları kaynağında tutulamıyor
Ancak yapılaşma bu denli yoğunken yağmur suyu kanallarını genişletmek ve taşkın sonrasında müdahale kapasitesini artırmak da yeterli değil. Giritlioğlu, afet riskini kalıcı olarak azaltmanın zorunluluğuna dikkat çekiyor: “Dere yataklarının, taşkın alanlarının, tarım ve mera alanlarının, ormanların ve su havzalarının korunması; geçirgen yüzeylerin artırılması; yağmur suyunun kaynağında tutulmasını sağlayan uygulamaların yaygınlaştırılması ve plan değişikliklerinin kümülatif etkilerinin değerlendirilmesi gerekiyor.”
‘Afetten ders alınmıyor’
Giritlioğlu, tümüyle bir anlayış değişikliğine ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyor: “Afetlere dirençli bir kent yaratmak, yalnızca mühendislik önlemleriyle değil, doğal eşikleri koruyan, altyapı kapasitesini gözeten ve bilimi ve kamu yararını esas alan kentleşme ve planlama politikalarıyla mümkündür. İstanbul’da asıl sorulması gereken, yağmurun neden yağdığı değil; bu yağışın neden tekrar tekrar kent yaşamını felç eden bir afete dönüştüğüdür. Bu soruya verilecek ‘Ders almıyoruz’ yanıtı, kentin geleceğine ilişkin planlama tercihlerimizi de yeniden değerlendirmemizi gerektiriyor.”
/././
Gök yarılırken cepheye sürülür gibi: İstanbul’un altında kalanlar -Murat Uysal-
Valilik “zorunlu olmadıkça çıkmayın” dedi, işçi için zorunluluğu yine patronlar belirledi. Mazlum Gürbüz’ü yağmurda kaybetmemizin üzerinden iki hafta geçmeden işçiler sağanakta çalıştırıldı, okullar kapanınca hemşireler çocuklarını işe getirdi.***
Valilik “zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın” dedi. Fabrikada, tersanede, sokakta, hastanede çalışanlar için o zorunluluğu yine patronlar belirledi.
19 yaşındaki Mazlum Gürbüz, 29 Eylül'de Eyüpsultan Kemerburgaz'daki bir şantiyede yağmur hafifler hafiflemez tabela montajı için sahaya geri çağrıldı. Elindeki metal çıta yüksek gerilim hattına değdi, bir haftalık yaşam mücadelesinin ardından 5 Ekim'de hayatını kaybetti. Çocukluk arkadaşı Levent Çelik, o gün neden işi bırakamadıklarını şöyle anlatmıştı: “İşten çıkarılma korkusuyla mecbur kaldık, çalıştık.”
Aradan iki hafta geçmeden İstanbul ve çevresi çok daha büyük bir sağanakla boğuştu. Valilik okulları tatil etti, kamuda yalnızca belli gruplara idari izin verdi, motokuryeleri trafikten çekti ve halka “zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın” çağrısı yaptı. Özel sektörde çalışan milyonlar için ise tek bir düzenleme çıkmadı.
Kocaeli Başiskele'de Hayat Kimya ve Özka Lastik fabrikalarını su bastı, işçi servisleri tekerlek hizasına kadar suya gömüldü. Arslanbey OSB'de işçiler fabrikaya suların içinden geçerek ulaştı. Ford Otosan'da su basan bölümlerde işçiler sırılsıklam çalıştı. Tuzla ve Yalova tersanelerinde üretim bir an bile aksamadı, vinçlerin yalnızca “kontrollü” kullanılması istendi.
Bunlar ulaşabildiklerimiz. Ulaşamadığımız nice işyerinde de afet koşullarında bile kâr hesabı işçinin canının önüne kondu. Bu koşullarda çalıştırılan her işçi, kapıda bekleyen yeni bir Mazlum Gürbüz demek.
"Bizim gibiler için zorunluluk bu"
PTT'de taşeron olarak çalışan üç çocuk babası bir dağıtımcı, paketleri sokak sokak yürüyerek dağıtıyor. Çarşamba 165 paketle çıktı, ancak 135'ini teslim edebildi. Dün yine sokaktaydı: “Valilik 'zorunlu olmadıkça çıkmayın' demiş ama bize kimse 'bugün çalışmayın' demedi. Bu sabah da 130 paketle çıktım, bu en az 15 kilometre yol demek. Bizim gibi insanlar için zorunluluk bu.”
Dağıtımcıları yağmurda sokağa iten prim sistemi. 60 paketin üzerine çıkınca prim devreye giriyor: “Üstüne bir 60 daha koyarsam bir yevmiye daha almış gibi oluyorum. Böyle çalışmasam yetiremem. Böyle de yetmiyor gerçi.” Yetmediği için PTT'den sonra Maslak'ta servis şoförlüğü yapıyor, dün eve ancak 23.30'da girebildi: “İnsan işi değil ama başka yolu yok. PTT'den aldığım para ancak çocukların okuluna, beslenmesine gidiyor. Kirayı, faturayı kim ödeyecek?”
"Beni düşünmediğin yasak önlem değil"
Uber Eats'te çalışan bir kurye, sabah birkaç paket teslim edip eve dönmüş ama çalışmayı sürdüren arkadaşlarına kızamıyor: “Hepimiz borçla yaşıyoruz. Ben çalışmadım çünkü bir dayanağım var. Dayanağı olmayan adam mecbur çalışacak, hem de bu havada daha çok çalışacak.” Sokakta kurye azalınca kişi başına düşen paket artıyor, sağanak birçok kurye için bir “fırsata” dönüşüyor. Boynuna kadar suya gömülmüş kurye görüntüsü için şunları söylüyor: “O insanı zincirle sürüsen suya sokamazsın. Ama bizi kendilerine köle ettiler, sıcak evimizden kendi ayağımızla çıkıp suyun içine giriyoruz.”
Motokurye yasağı ise sabit ücreti olmayan kurye için gelirsiz gün demek: “Millet ne yiyecek diye düşünmek yasağı koyanların görevi değil mi? Bunu ücretli izne dönüştürmek çok mu zor? Şirket paketini düşünüyor, devlet gelişigüzel yasak koyuyor, kurye ne yapacak? Beni düşünmediğin yasak önlem değil.”
"Koca Bakırköy'ün felaketini 5 işçi toparladı"
Bakırköy Belediyesi'nin süpürge işçileri yağmurun bıraktıklarını temizlemek için sahaya sürüldü. Daha önce de haberlerimize konu olan soyunma kulübeleri artık kullanılamaz durumda: “Sivil kıyafetlerimizi koyacak yerimiz bile yok. Dün mesai bitiminde üstümü değiştirmeye girdiğimde kıyafetlerimi su içinde buldum. Herkes evine kaçmanın yolunu ararken kenti temizleyen işçilere reva gördükleri soyunma yeri bu mu?” İşçiler insani dinlenme alanı talebini yılın başında, sözleşme sürecinde dile getirmişti: “Kulak arkası ettiler. Şimdi damı akan, çamur içindeki kulübelerde üstümüzü değiştiriyoruz.”
Park bahçeler ve fen işleri müdürlüğündeki işçi sayısı ise eski başkan Kerimoğlu döneminde 95'ken işten çıkarmalar ve emekliliklerle 35'e düşmüş. Bir işçi anlatıyor: “Dün koca Bakırköy'ün felaketini 5 işçi 24 saat çalışarak toparlamaya çalıştı. 20'nin üzerinde ağaç devrilmiş, onlarca evi, dükkânı su basmış. Hepsine yetişmeye çalışıyoruz.”
Dört saat çalıştı, dört saatte eve ulaştı
Okmeydanı Perpa'da özel bir şirkette çalışan bir emekçi, dün 16.00'da izin alıp çıktı. 40 dakika otobüs bekledi, Sünnet Köprüsü'nde trafik kilitlenince yağmurun altında Alibeyköy metrosuna yürüdü: “Yanımızda kadın, erkek, genç, yaşlı vardı. Hasta bir teyzenin koluna girip oraya kadar getirdik.” Metrodan sonra Gazi'nin girişine kadar yine yürüdü, eve 19.50'de varabildi. Evi uzak iş arkadaşları gece 01.30'a kadar eve giremedi. “Her yer betonlaştı, altyapıya yatırım yapılmadı” diyor: “Yolda İstanbul'da deprem olsa ne olur diye düşündüm.”
"Annem babam çalışıyor, iş yerine gitmek zorundayım"
Okullar 15 ve 16 Ekim'de tatil edildi, idari izin ise sınırlı sayıda kamu çalışanını kapsadı. Özel sektörde çalışan ya da izin dışında tutulan anneler için bu, çocuğu bırakacak yer bulamamak demek. Kreş yok, yasakları koyanlar çocukları düşünmemiş.
İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde bugün birçok hemşire çocuğunu işe getirdi. Bir sağlık emekçisi, arkadaşının çocuğunun, “Okullar tatil, ne güzel evdeyiz” diyen bir arkadaşına verdiği yanıtı aktarıyor: “Benim annem babam çalışıyor. O yüzden iş yerine gitmek zorundayım.” Kadın sağlık emekçileri pandemiyi hatırlatıyor: “Ailelerimiz uzakta. Pandemide çocukları ailelerin yanına gönderdik. Biz niye yeniden buna maruz kalıyoruz?”
/././
(Evrensel Gazetesi)






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder