14 Eylül 2026 Pazartesi

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -14 Eylül 2026-


Üsküdar’dan Türkiye’ye yaklaşan gemi -Barış Terkoğlu- 

İrade ortadan kalkarsa seçim yapılabilir olmaktan çıkar.

Sanki aslında yoktu da bizi açıklasın diye hayatımıza girdi. “Butlan” kelimesinden söz ediyorum. CHP’ye yapılan müdahale boyunca kullandık. Sonra unuttuk gitti. Oysa tam da şimdi hatırlamak gerekiyor.

2024 yılı Üsküdar Belediye seçimlerinde 401 bin 184 kişi oy kullandı. Sinem Dedetaş net bir sonuçla, yüzde 49.9 oy alarak başkan oldu. Sinem ile aynı okulda okuduk. Bugüne gelişi sürpriz değil. İTÜ’de gemi inşa mühendisliği okudu. Ardından gemicilik sektöründe çalıştı. Gemi Mühendisleri Odası’nda başkanlık yaptı. Gemicilik ve denizcilik birikimini şehir hatları genel müdürü olarak sürdürdü. Okul arkadaşları toplantısında siyasete gireceğini anlatırken “Neden Üsküdar” diye sorduğumda söze “Çünkü denizcilik” diye başlıyordu. Haliyle Üsküdar’a birileri gibi “ele geçirilmesi gereken yer” olarak değil, “bir vizyonla yönetilmesi gereken ilçe” olarak bakıyordu.

ÜSKÜDAR DA ÇOK DEĞİŞTİ

Aslında Üsküdar için de sürpriz değil. Muhafazakâr kesim Üsküdar’a ezberden bir ideoloji tanımlıyor. Peyami Safa’nın Fatih Harbiyesi’nde Fatih’e verilen rolün bir benzeri Anadolu Yakası’nda Üsküdar’a biçiliyor. Oysa Üsküdar’da da sosyolojik bir dönüşüm vardı. AKP’nin ilk yerel seçimi olan 2004’te yüzde 52.71 karşısında yüzde 19.88 alan CHP; geçen yıllarda aşama aşama bu tabloyu değiştirdi. Örnek olsun, Dedetaş’tan önceki yerel seçimi, 2019 yılında, sadece 9 bin oy farkla, yüzde 45.48 oy almasına rağmen kaybetmişti. Kısacası Dedetaş’ın Üsküdar’dan aday olması tesadüf değilse Üsküdar’ın onu seçmesi de tesadüf değildi. Seçimin bir tarihi, seçmenin bir sosyolojisi varsa tercih kolayca öngörülebilirdi.

İşte bu tabloyu birkaç günde değiştirdiler. Önce Sinem Dedetaş’ı tutukladılar. Ardından yapılan vekalet seçimini iptal ettiler. Belediye meclis üyelerinden ikisini tutukladılar. Kalanlardan dördü birkaç günde ideolojik ve siyasi tercihlerini değiştirip (!) AKP’ye geçti. Son olarak mecliste bazı muhalif üyelerin fikri nasıl olduysa yalpaladı. Ve Üsküdar AKP’li başkanvekiline geçti. AKP, seçimi değil seçenin iradesini teslim alarak aldığı sonucu “demokrasi zaferi” olarak duyurdu.

TUTUKLAMA TEHDİDİ

Olaya tepki gösteren ve ardından ifadeye çağrılan YENİ Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik geçen hafta Sözcü TV’de konuğumuzdu. Verdiği ifadeyi anlatırken asıl suç olanın peşine düşmek için kendisinin de suç duyurusunda bulunduğunu hatırlatıyordu. Program sonunda savcılığa verdiği dosyayı paylaştı. Yol boyunca okudum.

En çok Ayhan Aydın kısmı biliniyor: “Üsküdar Belediye Meclis üyesi Ayhan Aydın, YENİ Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in ve YENİ Parti İstanbul Milletvekili Suat Özçağdaş’ın bulunduğu bir ortamda başka bir meclis üyesi ile yapmış olduğu telefon görüşmesinde bir savcı tarafından tutuklanmakla tehdit edildiğini ve ailesinin durumunu gerekçe göstererek baskıya boyun eğmek zorunda kaldığını söylemiştir. Bunun yanı sıra Ayhan Aydın başka bir partilimizin telefonu ile Özgür Çelik ile görüşmüş olup o konuşmada ‘Beni tutuklama ile tehdit ettiler, tutuklandığım takdirde benim engelli eşim ve çocuğuma kim bakacak’ ifadesini kendisi kullanmıştır.” Söylediklerine göre bunun birçok şahidi vardı: “Bu telefon görüşmesi de Üsküdar Belediye Başkanımız Sinem Dedetaş’ın eşi Barış Dedetaş ve bir kısım partililerin bulunduğu ortamda gerçekleşmiştir. Bu kişiler de ilgili telefon görüşmesinin şahididir.”

OĞLUM İÇİN SÖZ VERİLDİ

Özgür Çelik, konuşmamız sırasında, Ahmet Başbaydar meselesinin daha da önemli olduğunu söyledi. Onun adı da savcılığa verilen dosyada şöyle yer alıyordu: “Üsküdar Belediye Meclis üyesi Ahmet Başbaydar, 5 Ağustos 2026 tarihinde gerçekleştirilen Üsküdar Belediye Başkanvekilliği seçiminin 3. ve 4. tur arasındaki zaman diliminde meclis grup odasında tüm meclis üyelerinin ve partililerin bulunduğu ortamda ‘Oğlum örgüt üyeliği kapsamında ceza aldı. İngiltere’den Türkiye’ye dönemiyor. Türkiye’ye dönmesinin önündeki engellerin kaldırılacağı konusunda bakanlık tarafından bana söz verildi. Bu nedenle AKP’ye oy verdim ve tekrar oyum bu yönde olacaktır’ demiştir.”

MADDİ MENFAAT İDDİASI

Suç duyurusunda Onur Bayav ile ilgili şunlar yazıyor: “Seçiminin gerçekleştiği 8 Eylül 2026’dan iki gün önce Üsküdar Belediyesi Onur Bayav’ın çalıştığı işyerinin sahibinin savcılık tarafından çağrıldığı ve tehdit edildiği...”

Özgür Çelik’in dilekçesi devam etmiş: “Ayrıca Tahsin Usta, Tahsin Epli ve yukarıda bahsi geçen diğer belediye meclis üyelerinin siyasi tercihlerini değiştirmeleri karşılığında maddi menfaat sağladığı ve kendilerine çeşitli vaatlerde bulunulduğu...”

‘YAKLAŞAN SEÇİM’ HABERCİSİ

Sonuç olarak...

Çok değil birkaç ay önce “butlan”ı konuştuk durduk. Davanın esası bir grup delegenin iradesinin maddi yolla sakatlandığına dayanıyordu. En büyük dayanak kimi delegelerin verdiği ifadelerdi. Duydum, düşündüm, öğrendim delil oldu. Sonunda bir karar verildi. Üsküdar’da ise çok daha fazlası var. Özgür Çelik’in bahsettiğine göre onlarca şahit, herkesin önünde yapılmış beyan ve somut iddia var. Yargı, Üsküdar için de “Butlan var” der mi? Burası Türkiye, elbette hayır.

Ama dahası var.

Üsküdar sadece Üsküdar değil. Her ilçe belediye operasyonu ile bir grup Meclis üyesi tasfiye edildi. Sonucunda İBB’de meclis aritmetiği değişti. Adeta bıçak sırtı hale geldi. İmamoğlu hakkında siyaset yasağı anlamına gelecek kararlardan birinin onanması halinde yapılacak seçimlerde belli ki İBB’nin de “butlanlı yol” ile el değiştirmesi için çalışılacak.

Dahası...

Bütün bunlar Erdoğan’ın deyimiyle “yaklaşan seçimler”de olacakların da habercisi. Türkiye’nin asrı aşan seçim tarihinde, seçmen kendi tercihi kaybetse dahi “sandığın adaleti”ne ikna edilmişti. Şimdi ise kendi tercihi kazansa dahi sandıktan adil olanın çıkmayacağı adeta zorla kabul ettiriliyor. Yargı, seçim zorunun doğrudan aracı, ülkeyi kimin yöneteceğinin seçmenden önce karar vericisi oluyor. Muhalefet adına bu sorunun nasıl aşılacağı önümüzdeki dönemin en büyük siyasi meselesi olacak.

Bir seçimin yapılabilmesi iradenin özgür olmasıyla başlar.

/././

25 yıl sonra 9/11-(I)-Ergin Yıldızoğlu- 

11 Eylül 2001 sabahı 3 bin+ insanın hayatını kaybettiği korkunç bir terör saldırısı tarihte yeni bir sayfa açtı. Aradan geçen 25 yılda dünyanın ekonomik, siyasal, teknolojik, ekolojik yapısı öylesine değişti ki 2001’deki dünya, şimdi, adeta başka bir çağa ait gibi.

11 Eylül’ün ilk sonucu jeopolitikti. ABD, “teröre karşı savaş” ilan ederek Afganistan’ı, ardından Irak’ı işgal etti. Fakat Amerika savaşlarını artık büyük ölçüde borçlanarak finanse ediyordu. Vietnam’dan, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan farklı olarak savaşın maliyetini toplumun tamamına yayacak büyük bir vergi seferberliği yapılmadı. Harcamalar borçla karşılandı. 2010’a gelindiğinde yalnızca Irak ve Afganistan savaşlarının ABD kamu borcunu yaklaşık 1.3 trilyon dolar artırdığı ve kamu borcu/GSYH oranına 9-10 puan eklediği hesaplanıyordu.

Evet, 2008 krizinin merkezinde konut balonu, mortgage piyasası, menkul kıymetleştirme, aşırı kaldıraçlı finansman vardı ama savaş harcamaları, Bush döneminin vergi indirimleriyle birlikte, ABD ekonomisinin zaten hızla genişleyen borç ve finansallaşma düzenini daha da büyüttü. Irak savaşının ekonomik maliyetinin daha 2006’da 1 trilyon doları aşabileceği hesaplanıyordu. Nitekim daha sonraki araştırmalar, savaş harcamalarının borçlanmayı artırmasının uzun vadeli faizleri de yukarı ittiğini ortaya koydu.

O dönemde derin bir paradoks oluştu: ABD, küresel konumunu askeri güçle korumaya çalışırken bu gücün maliyetini küresel finans sisteminden borçlanarak karşılıyordu. Aynı dönemde Çin ve diğer ülkelerin dolar rezervleri ABD Hazine tahvillerine akıyor, Amerikan finans sistemi olağanüstü miktarda sermayeyi emiyor, kredi genişliyor ve risk giderek finansal sistemin içine dağıtılıyordu. Böylece jeopolitik güç ile finansal genişleme birbirini besleyen bir mekanizmaya dönüşüyordu.

Bu mekanizma 2008’de kırıldı. Devlet, çöken finans sistemini kurtarmak için yeniden devreye girdi; merkez bankaları trilyonlarca dolarlık likidite sağladı. 11 Eylül sonrası “savaş için borçlanma” ile başlayan süreç, 2008 sonrasında “finans sistemi yaşatmak için borçlanma” biçiminde devam etti. Pandemi sonrasında buna bir de devasa kamu harcamaları eklendi. Sonuçta 2001’de yaklaşık 3.4 trilyon dolar olan ABD federal borcu bugün 40 trilyon doların üzerine çıktı.

Jeopolitik açıdan da sonuç çarpıcıydı. 2001’de ABD rakipsiz bir küresel güç olarak görünüyordu. Çin henüz Dünya Ticaret Örgütü’ne yeni katılmıştı; Rusya zayıftı, Avrupa Birliği genişliyordu, küreselleşme tarihin doğal yönü olarak kabul ediliyordu. Bugün ise Taliban iktidarda, Çin ekonomik ve teknolojik bir süper güç, Rusya yeniden önemli bir askeri güç merkezi, BRICS genişleyen bir blok, AB’nin birlik süreci ve İran’da patinaj yapmakta olan ABD’nin dünya düzenindeki merkezi konumu tartışılıyor.

Teknolojik dönüşüm daha da köklüydü. İnternet, 2001’de bilgisayar başında kullanılan bir ağdı. Bugün akıllı telefonlar, sosyal medya, bulut bilişim, algoritmik gözetim ve yapay zekâ günlük hayatın altyapısını oluşturuyor. 11 Eylül sonrasında devletlerin geliştirdiği gözetleme, denetleme kapasitesi ile şirketlerin sahip olduğu devasa veri ve algoritma gücü artık iç içe geçmiş durumda. Bu alanda gündemdeki en önemli sorular: “YZ tüm insanlığı yok edebilecek düzeye ne zaman ulaşacak? Neden devletler önlem almıyor?”

Ekolojik değişim ise belki hepsinden daha yaşamsal. 2001’de iklim değişikliği büyük ölçüde geleceğin sorunu olarak tartışılıyordu. Aşırı sıcaklar, kuraklık, seller, yangınlar, su ve gıda güvenliği bugünün en önemli ekonomik ve siyasal sorunları; küresel ısınmada geri dönüş noktasının geçilmiş olacağına ilişkin korkular giderek güçleniyor.

Dolayısıyla 11 Eylül’den sonraki 25 yıl yalnızca terörizm ve savaşların tarihi değildir. Amerikan hegemonyasının aşınması, neoliberal küreselleşmenin krizi, borç ve finansallaşma olağanüstü büyürken mali sistemin kırılganlaşması, teknolojik devrim ve iklim krizinin derinleşmesi aynı tarihsel sürecin parçalarıdır.

2001’de dünya küreselleşmenin nasıl genişleyeceğini tartışıyordu. Büyük güçler rekabetinin sertleştiği, faşist hareketlerin yükseldiği, ekolojik krizin derinleştiği, teknolojinin varoluşsal kaygılar yarattığı 2026’da “Bir dönem kapandı ama yenisi başlayamıyor: Canavarların zamanındayız”.

/././

Tiyatro ve danışıklı dövüş meselesi -Mehmet Ali Güller- 

Tiyatrocular haklı olarak kızıyorlar ama ne yazık ki mahkeme tutanağına geçtiği için tiyatroyu, bu makalede, siyasette bir benzetme olarak kullanmak durumundayım. Zira Nasuh Mahruki bu benzetme nedeniyle, üstelik kullanmadığı halde tutuklu.

16 Eylül’de Bakırköy’de ilk duruşmasına çıkacak olan Nasuh Mahruki’nin tutuklanma gerekçesi, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama”. Peki kim tahrik oldu? Hangi halk Mahruki’nin analizi nedeniyle kin ve düşmanlığa tahrik oldu? Kamuoyuna yansıyan bir tahrik olma durumu yok. Demek ki bir tek suçlayanlar tahrik oldu!

“Halkı aşağılama” suçlaması ise uğradığı her afette halkın yardımına ilk koşan Mahruki’ye yapılacak en büyük hakarettir. Tersine Mahruki, halkın onurunu Türk bayrağı ile dünyanın zirvelerine dikmiş bir isimdir.

Öte yandan Mahruki, 15 Temmuz’a tiyatro demekle de suçlanıyor. Oysa Mahruki’nin suça gerekçe gösterilen mesajında tiyatro kelimesi yok. Kaldı ki tiyatro denmesi de bir suç değildir, sorunlu bir analiz olarak değerlendirilebilir, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere birçok siyasetçi tarafından da 15 Temmuz geçmişte tiyatro diye nitelenmiştir.

‘DANIŞIKLI DÖVÜŞ’ YALANI 

Siyasette tiyatro benzetmesi gibi kullanılan bir başka kavram da “danışıklı dövüş”tür. Örneğin Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan kimi köşe yazarları, geçen yılki 12 gün savaşında İsrail ile İran’ın danışıklı dövüştüğünü iddia ettiler. Güya İsrail İran’a, İran da İsrail’e zarar vermeyecek türden füzeler atıyormuş!

Ardından bu yıl 40 gün savaşı geldi; ABD ve İsrail İran’ı vurdu, İranlı en üst düzey yetkilileri öldürdü, İran’ın önemli altyapılarını tahrip etti. İran en sert şekilde yanıt verdi; İsrail’i vurdu, ABD’nin füze fırlattığı çeşitli ülkelerdeki üsleri vurdu. Öyle ki Pakistan’ın barış teklifine ABD, İran’dan daha fazla istekli oldu.

Tüm bunlara rağmen Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan aynı kişiler, ABD ile İsrail’in İran’la savaşına da yine danışıklı dövüş dediler!

YALANLAR

Türkiye Gazetesi’nin dünkü manşeti de böyleydi: “İran’ın hedefi Mekke İttifakı” başlığı atmışlar. Gazete, Husilerin (Ensarullah) Yemen’deki atağını ve Babülmendep Boğazı’nı ele geçirmesini bir “Ortadoğu uzmanı”na yorumlatmış. Buna göre;

- Husilerin Yemen’deki atağı, İran’ın işiymiş. İran bu hamleyle Mekke Paktı’nı hedef almış, çünkü Yemen’de hedef alınan Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile Mekke Paktı’ndaymış.

- İran Husileri Suudi Arabistan’a saldırtarak Mekke Anlaşması üzerinden Türkiye’yi ateşe çekmek istiyormuş.

- Bu Mekke Paktı’na karşıtlıkta da İran ile İsrail işbirliği yapıyormuş.

DOĞRULAR

“Uzman”ın ve Türkiye Gazetesi’nin bu yanlışlarının hangi birini düzeltelim ki?

- İran Türkiye’yi neden ateşe çekmek istesin ki? Yemen’den daha büyük ateş İran’dır ve Türkiye o ateşe girmedi, İran da Türkiye ateşe girmediği için Ankara’ya teşekkür etti.

- Husilerin Suudi Arabistan güçleriyle mücadelesi 12 yıldır sürüyor, Mekke Paktı kurulalı daha bir ay oldu.

- İsrail ve İran’ın işbirliğini iddia edebilmek ancak bu türden “uzmanlıkla” mümkündür! Gerçek çırılçıplak ortada: İsrail ve İran savaşıyor.

- İran ile İsrail Mekke Paktı’na karşı işbirliği yapıyorsa aynı mantıkla ABD’nin de İsrail gibi Mekke Paktı’na karşı olması gerekir. Oysa ABD Mekke Paktı’na desteğini açıkladı.

ABD’Lİ SENATÖRÜN O SÖZLERİ 

Gelelim işin “Türkiye’yi ateşe çekme” kısmına.

ABD’li Senatör Joe Wilson’ın sözleri ortada: “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”

Görüldüğü üzere Türkiye Gazetesi İran’ı suçlarken Türkiye’yi asıl ateşe atmaya çalışanları perdeliyor. Bunda Türkiye Gazetesi’nin sahibi Ahmet Mücahit Ören’in ABD vatandaşı olmasının bir etkisi olup olmadığını da lütfen siz yorumlayın.

/././

Doğruyu söylemenin cesaret olduğu zamanlar -Jale Özgentürk-

Türkiye’deki şirketlerin üye olmak zorunda olduğu, 1 milyonu aşkın üyeyi temsil eden Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) yeni bir seçim döneminde.

Bir zamanlar cumhurbaşkanları, başbakanlar, milletvekilleri çıkaran TOBB’un en büyük odalarından biri İstanbul Sanayi Odası (İSO). Koç, Sabancı gibi Türkiye’nin en büyük gruplarının üye olduğu İSO, iş dünyasının en önemli örgütlerinden biri.

İSO da seçim dönemine girdi. Henüz resmi olarak açıklanmasa da Adnan Dalgakıran ile halen İSO meclis başkanı olan Ender Yılmaz’ın başkanlık için yarışması bekleniyor.

13 yıldır yönetim kurulu başkanlığı yapan Erdal Bahçıvan ise üç dönemin sonunda koltuğu kendi iradesiyle bırakacağını geçen hafta açıkladı.

Düzenlediği basın toplantısında veda ederken en büyük gururunu birkaç kelimeyle, özellikle vurgulayarak anlattı:

“Susmadık, doğruları söyledik.”

Bahçıvan’ın konuşmasında “Susmadık” sözcüğünün ısrarla öne çıkması dikkat çekiciydi. Çünkü normal bir demokraside bir sanayicinin, hele ülkenin en büyük sanayi odalarından birinin başkanının doğruları söylemesi neden ayrıca gurur duyulacak bir davranış olsun?

Bahçıvan’ı yıllardır izleyen bir gazeteci olarak sözünü sakınmadan depremden enflasyona, hukuk sisteminde yaşanan sorunlardan erken sanayisizleşme tehlikesine kadar yaptığı uyarılara yakından tanığım.

Türkiye’de öyle bir dönemdeyiz ki artık konuşmak başlı başına cesaret meselesi.

Bahçıvan’ın vedasına biraz da Türkiye iş dünyasının son çeyrek yüzyıllık serüveninden bakmak gerekiyor.

KONUŞMAKTAN SESSİZLİĞE 

Takvimi 2001’e çevirelim.

Türkiye, tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Bankalar batıyor, fabrikalar kapanıyor, işsizlik artıyor. Esnaf Başbakanlık’ın önünde yazar kasa fırlatıyor. Üçlü koalisyon iktidarda. Siyasete güven hızla eriyor.

İş dünyası ise susmuyor.

Rifat Hisarcıklıoğlu tam bu dönemde, Haziran 2001’de TOBB Başkanlığı’na geliyor.

Bugün hâlâ TOBB başkanı olan Hisarcıklıoğlu, o günlerde yalnızca faizden, krediden, kurdan yakınmıyor. Sorunun siyasal sistemde olduğunu da açıkça söylüyor. 2002’ye gelindiğinde seçim ve siyasi partiler yasalarının değiştirilmesini talep ediyor.

Yani Türkiye’nin en büyük iş dünyası örgütü iktidara açıkça “Bu düzen böyle gitmez” diyebiliyor.

Ardından 3 Kasım 2002 seçimleri geliyor.

Siyasi tablo altüst oluyor. AKP tek başına iktidara geliyor.

Başlangıçta iş dünyasının yeni iktidardan beklentisi büyük: Avrupa Birliği üyeliği, yapısal reformlar, hukukun üstünlüğü, mali disiplin, özelleştirmeler, yabancı sermaye...

“Siyasi istikrar” iş dünyasının en sevdiği kavramlardan birine dönüşüyor.

Ama yıllar geçtikçe başka bir Türkiye ortaya çıkıyor.

Özellikle 2018 sonrasında ekonomi yönetiminde bilinen kuralların dışına çıkılıyor. Merkez Bankası başkanları değişiyor. “Faiz sebep, enflasyon sonuç” politikasıyla faizler indirilirken kur patlıyor.

Bahçıvan ise herkesin faiz indirimleri ve teşvikler beklediği o günlerde, izlenen politikaların ağır bedeller yaratacağı uyarısında bulunuyor. Yüksek enflasyonun toplumda derin yaralar açacağını söylüyor.

Bugün vurgulamak istediği de bu:

“Susmadık, haklı çıktık.”

Aslında bu cümle Türkiye’de iş dünyasının geçirdiği dönüşümün de özeti.

Çünkü AKP, 2002’de iktidarı açıkça eleştirebilen, siyasi sistemin değişmesini talep edebilen bir iş dünyası devralmıştı.

Bugün ise ekonomi politikalarından yakınan ama konu siyasete, hukuka ve kurumlara geldiğinde kelimelerini tartarak kullanan bir iş dünyası var.

Bunun nedenlerini de görmezden gelemeyiz.

TÜSİAD yöneticilerinin açıklamalarının ardından yaşananları hatırlayın. İş dünyasından gelen eleştirilerin nasıl sert siyasi karşılıklar aldığını, şirketlere yönelik soruşturmaları, kayyım uygulamalarını, TMSF üzerinden şirketlere el konmasını düşünün.

2001’de ekonomik kriz siyaseti de tartışmaya açıyordu. Bugün ekonomik kriz konuşuluyor ama siyasetin kendisini tartışmak çok daha zor.

2002 öncesinde Seçim Yasası’nın, Siyasi Partiler Yasası’nın değiştirilmesini isteyen, “Sistem değişmeli” diyebilen iş dünyası bugün çoğunlukla faiz ve kredi konuşuyor.

Peki hukuk? Kurumlar? Liyakat? Öngörülebilirlik? Demokrasi? Bahçıvan giderken arkasında bu nedenle çok önemli bir cümle bırakıyor:

“Susmadık. Doğruları söyledik.

Bir ülkede doğruları söylediğini belirtmek, 13 yıllık bir başkanlığın en büyük gururlarından birine dönüşmüşse asıl tartışılması gereken zaten budur.

Türkiye 2002’ye konuşan bir iş dünyasıyla girmişti.

Çeyrek asır sonra yeni bir seçim dönemine girerken tablo tersine dönmüş durumda.

Doğruyu söylemek meziyet, susmak güvenli liman olmuşsa durum gerçekten vahim.

Türkiye’nin geldiği yerde iş dünyasının öğrendiği yeni kural ise daha kısa:

Konuşan yanıyor!

/././

Cumhuriyet

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -14 Eylül 2026-

Üsküdar’dan Türkiye’ye yaklaşan gemi -Barış Terkoğlu-  İrade ortadan kalkarsa seçim yapılabilir olmaktan çıkar. Sanki aslında yoktu da bizi ...