Orman, kıyı ve parklar Sinpaş kuşatmasında -Sibel Bahçetepe-
Sinpaş’ın farklı kentlerdeki projelerinde kamusal alan tartışması sürüyor. Marmaris’te Kızılbük projesi nedeniyle doğal alanların ve kıyının tahrip edildiği belirtilirken yurttaşlar Ümraniye’de imar planlarında park alanı olarak görünen yaklaşık 20 bin metrekarelik alana erişemediğini söyledi. https://www.birgun.net/haber/orman-kiyi-ve-parklar-sinpas-kusatmasinda-734679
***
Marmaris'te Sinpaş sahasında inceleme: Görünenden daha büyük yıkım
Marmaris'te Sinpaş’ın Kızılbük’teki projesini yerinde inceleyen heyet, yapılaşmanın bölgenin doğal ve kültürel dokusu üzerinde ağır tahribat yarattığına dikkat çekti. Heyet, "Sahada tanık olduğumuz ekolojik yıkım ekranlardan ve fotoğraflardan yansıyandan çok daha büyük" dedi.
TMMOB Mimarlar Odası Muğla Şubesi Yönetim Kurulu ve bağlı temsilcilikler, Kent Politikaları Derneği'nin kolaylaştırıcılığında Muğla Marmaris'teki Sinpaş Kızılbük GYO proje alanını dün yerinde inceledi. İncelemede, bölgedeki yapılaşmanın doğal topoğrafya, kıyı silueti ve bölgenin özgün karakteri üzerindeki etkileri değerlendirildi.
Mimarlar Odası Muğla Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Mürsel Selçuk, önceki dönem başkanı Suat Selvi, Kent Politikaları Derneği Başkanı Ufuk Beytekin ile oda yönetim kurulu üyeleri Deniz Öztürk, Suphi Alp, Aslı Altıntaş, Çiçek Özmen ve Nesrin Sude Akyol’un katıldığı incelemede proje alanının farklı noktaları gözlemlendi.
KOY HALKA KAPALI
Heyetin aktardığına göre bölgeye karayoluyla ulaşım bulunmasına karşın, milli park sınırları içerisindeki alanın bir bölümünden itibaren özel mülkiyet ve kontrollü geçiş uygulaması bulunuyor. Güvenlik kulübesi ve çitleme nedeniyle alana karadan erişimin mümkün olmadığı belirtilirken heyet inceleme yapmak için deniz yolunu kullandı. Halkın kullanımında olan bir plajın da kamuya kapatılmış durumda olduğuna dikkat çekildi.
TMMOB Mimarlar Odası Muğla Şubesi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Deniz Öztürk bölgenin özgün doğal, kültürel ve mimari karakterinden uzaklaşan yapılaşmanın milli park sınırlarını, kıyı kenar çizgisini ve temel planlama ilkelerini gözetmediğini, doğal topoğrafya ve kıyı silueti üzerinde ciddi bir baskı oluşturduğunu söyledi. Kent Politikaları Derneği başkanı Ufuk Beytekin ise "Muğla TMMOB il yönetiminin ve temsilcilerinin bölgemize yaptığı ziyareti önemsiyoruz. Çünkü yıkımı ve talanı bizzat gözünüzle gördüğünüz zaman işin vahameti ve Marmaris'i yok edecek tehlike daha net anlaşılıyor. Kendilerini sürecin en başından beri hukuki olarak neler yaşandığı konusunda bilgilendirdik. Şu andaki mevcut durum hakkında da bilgiler verdik. Davamız Danıştay'da bekliyor, bilirkişi raporu lehimize. Davaya sunulan iki uzman görüşü lehimize. Önümüzdeki aylarda lehimize bir karar çıkacağına inanıyoruz" diye konuştu.
KORUMA SORUMLULUĞUMUZ VAR
Mimarlar Odası heyeti, incelemenin yalnızca mesleki bir değerlendirmeyle sınırlı kalmadığını, sahada doğrudan tanık oldukları ekolojik tahribatın fotoğraf ve ekran görüntülerinde görülenden çok daha büyük olduğunu vurguladı. Kıyıların, doğal alanların ve kültürel mirasın kamu yararı doğrultusunda korunması gerektiğini vurgulayan heyet, Danıştay ve diğer yargı kararlarının titizlikle uygulanması çağrısını yaptı.
***
Saray gibi bakanlık binası yapılacak -İsmail Arı-
AOÇ arazisine inşa edilecek yeni Aile Bakanlığı binasında Bakan’ın makam odasının arkasında banyo, yemek ve dinlenme odası olacak. Bazı bölümleri kurşun geçirmez olan binada harem selamlık spor salonu bulunacak.
Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan ve uzun yıllardır yağma edilen Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) betona gömülmeye devam ediyor. AOÇ arazisine inşa edileceği açıklanan yeni Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı binası için Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) ihaleye çıkacak.
TOKİ’nin yeni bakanlık binası için “Ankara Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Yeni Hizmet Binası İnşaatı ile Altyapı ve Çevre Düzenlemesi İşi yapım işi” adı altında ihale çıktığı ve ihalenin 15 Ekim’de düzenleneceği açıklandı.
97 bin 630 metrekare inşaat alanına sahip olacağı açıklanan yeni bakanlık binası AOÇ’nin bir parçası olan Etimesgut Erler Mahallesi’nde inşa edilecek. Aile Bakanı’nın makam odası yaklaşık 210 metrekare büyüklüğünde olacak. Makam odasının arkasında yemek ve dinlenme odası ile banyo yer alacak.
BAKANLIKTA YOK YOK
Bakanlık binasında dört bakan yardımcısının odasının arkasında da dinlenme odasının yer alacağı belirtildi. 10 bakan danışmanı için odanın da düşünüldüğü yeni bakanlık binasında kadın ve erkekler için ayrı spor salonu, market, ayakkabıcı, kuaför, berber, terzi, banka ve VIP bekleme odası da bulunacak.
Bakanlık yerleşkesine Lübnan Sediri, Himalaya Sediri ve İspanyol Göknarı gibi ağaçlar dikilecek. Ayrıca binanın bazı bölümlerinde “Kurşun geçirmez pencere, kapı ve giydirme cephe sistemleri” kullanılacak.
BÜYÜKŞEHİR İTİRAZ ETMİŞTİ
Kısa süre önce Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı AOÇ’nin bir paçası olan Etimesgut Erler Mahallesi’ndeki araziler ile ilgili yeni imar planı hazırlamıştı. Plana göre, önceki Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile bağlantılı olduğu bilinen Medipol Üniversitesi inşaatının devam ettiği alanın yanındaki AOÇ arazileri Millî Eğitim Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na tahsis edildi.
Hazırlanan yeni imar planı ile bakanlıklara tahsis edilen alanlar, planlara resmi kurum alanı olarak işlendi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı Kültür ve Tabiat Varlıkları Dairesi Başkanlığı Plan ve Proje Şube Müdürlüğü ise imar planı için verdiği görüşte, "Söz konusu plan değişikliği, 1/25.000 ölçekli Başkent Ankara Nazım İmar Planı’nda ‘Atatürk Orman Çiftliği Doğal ve Tarihi Sit Alanı’ hükmü altında kaldığı… Alanların resmi kurum alanı kullanımının üst ölçekli plan hükümlerine aykırı düştüğüne” vurgu yapmıştı.
***
TCMB verileri: Konut fiyatlarındaki artış oranı belli oldu, kiralar daha hızlı yükseldi!
Konut Fiyat Endeksi, ağustosta aylık yüzde 0,9, yıllık yüzde 23 artarken, reel bazda yüzde 6,5 geriledi. Yeni Kiracı Kira Endeksi ise yıllık yüzde 26,4 yükseldi. İstanbul, yıllık yüzde 34,5'lik kira artışıyla yeni kiracı kiralarında en yüksek artışın görüldüğü bölge oldu.https://www.birgun.net/haber/tcmb-verileri-konut-fiyatlarindaki-artis-orani-belli-oldu-kiralar-daha-hizli-yukseldi-735019
***
Şehir hastaneleri eleştirileri doğru çıkmadı mı?-Osman Öztürk-
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan geçtiğimiz Pazar günü Samsun Şehir Hastanesinin açılışına katılmış.
Konuşmasında önce hastaneyi tanıtmış. Sonra gene şehir hastaneleri projesinin kendisinin hayali olduğunu söyleyip bir türlü atlatamadığı SSK’lı bir işçi olduğu günlere dönmüş, o günlerde ne çok sıkıntı çektiğini anlatmış.
Neyse ki 2002’de iktidara geldiklerinde önceliklerinin en başına eğitimle birlikte sağlığı koymuşlar. Türkiye’nin dört bir yanına hastaneler, sağlık ocakları inşa etmişler. Sağlık cihazlarını, ambulansları, doktor, hemşire sayısını kat kat arttırmışlar. Başta şehir hastaneleri olmak üzere yaptıkları yatırımlarla Türkiye bu alanda dünyada parmakla gösterilen bir konuma ulaşmış. Önceden bizim vatandaşımız sağlık hizmeti almak için yurt dışına giderken şimdi bu tablo tersine dönmüş. Her yıl yüz binlerce yabancı hasta şifalarını artık Türkiye’de arıyormuş.
Bugün itibarıyla 27 şehir hastanesini tamamlamış bulunuyorlarmış. Yapımı devam eden 13 şehir hastanesini de inşallah tamamlayacaklarmış. Proje çalışmaları süren şehir hastanelerinin tamamlanmasıyla Türkiye 26 bini aşkın yatak kapasitesine sahip 21 yeni şehir hastanesine daha kavuşacakmış.
***
Bu söylediklerinin hangisini nasıl düzelteyim bilemiyorum ama gene de denemeye çalışayım.
Birincisi, ya konuşma metnini hazırlayanlar bilmiyor ya da AKP’li Cumhurbaşkanı bu sırada prompter dışına çıkmış; sağlık ocakları bundan on beş yıl önce Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı sırasında kapatıldı.
İkincisi, Türkiye kendi halkına gani gani sağlık hizmeti veriyor da fazlasını başka ülke vatandaşlarına pazarlıyor değil. Tam tersine, kendi halkına sunması gereken hizmetten kısarak sözde sağlık turizmi yapıyor. Üstelik bunu OECD ülkeleri içinde yüz bin nüfus başına doktor, diş hekimi, eczacı, ebe ve hemşire sayılarında en gerilerde olmasına rağmen yapıyor. Yani aslında kendi halkına hizmet etmesi gereken yetişmiş insan gücünü sağlık turizmi adı altında başka ülke vatandaşlarının hizmetine sunuyor. Yani ortada övünülecek bir şey yok.
Üçüncüsü, Türkiye’de gerçek manada 27 şehir hastanesi yok, 21 yeni şehir hastanesi de olmayacak.
Nasıl mı?
***
“Şehir hastanesi” başlangıçta ve orijinal olarak Kamu Özel Ortaklığı Modeli ile yapılan hastaneleri ifade ediyordu. Hani şu devletin arazi tahsis edip özel konsorsiyumların hastane yaptığı, sonra da bir yandan devletten kira alıp bir yandan da hastanenin bütün gelir getirici kalemlerine el koyduğu model. Türkiye’de bu şekilde Ankara’daki Etlik ve Bilkent, İstanbul’daki Çam ve Sakura, İzmir’deki Bayraklı gibi toplam 18 hastane var.
Ancak, Kamu Özel Ortaklığı ile yapılan bu hastaneler kamuoyunda çok tepki toplayınca AKP eski Okmeydanı, Göztepe de dahil olmak üzere yeni yaptığı ya da yenilediği devlet hastanelerine de şehir hastanesi adını verdi. Onlar çakma şehir hastanesi. Gerçekte Pazar günü açılışı yapılan Samsun Şehir Hastanesi gibi genel bütçeden yapılan normal devlet hastanesi.
***
Tayyip Erdoğan geçtiğimiz Cuma günü AKP Rize İl Danışma Meclis toplantısında da bir konuşma yapmıştı. O konuşmasındaki “Türkiye’yi istismar siyasetinden olduğu gibi salt iktidar karşıtlığı üzerine kurulu cephe siyasetinden de kurtarmak zorundayız.” sözleriyle neyi kastettiği epey tartışma yaratmıştı.
Pazar günü Samsun Şehir Hastanesi açılışındaki konuşmada o sözlerine açıklık getirmiş.
Şöyle demiş: “Ülkemizde sadece iktidar karşıtlığı üzerine kurulu cephe siyasetinin en bariz örneği şehir hastanelerimizdir. Milletimizin ‘Yapandan Allah razı olsun.’ dediği bu hastaneler maalesef ilk günden itibaren muhalefetin eleştiri oklarının hedefi oldu. Ne dediler? ‘İsraf.’ dediler. ‘Bu hastanelere ne gerek var.’ dediler. ‘Sağlık sistemine hançer vuruyorlar.’ dediler. Hiçbir şey bulamadıklarında ise hastanelerimizi büyük diye eleştirdiler. Peki sonuçta ne oldu. Eleştirilerinin hiçbiri doğru çıkmadı.”
***
Şehir hastaneleri meselesini başından beri elimden geldiğince takip ediyorum. Şimdiye kadar “Bu hastanelere ne gerek var?” diye eleştiren hiç kimseye rastlamadım.
Bugüne dek şehir hastanelerine yönelen eleştirileri başlıca üç başlıkta toplayabilirim.
Birincisi, adları şehir hastanesi olmasına rağmen çoğunlukla şehir dışı hastaneler olmaları. Bilkent, Bayraklı, Bursa gibi şehir hastanelerini gören, muayene için gitmek zorunda kalan hemen her vatandaş aynı tepkiyi veriyor.
İkincisi, yatak sayılarının yüksek, alanlarının gereksiz şekilde geniş ve bu nedenle ısıtma, aydınlatma, temizlik giderlerinin yüksek olması. Bu eleştiri de birçok çalışmada karşılaştırmalı olarak kanıtlanıyor.
Üçüncü eleştiri de Kamu Özel Ortaklığı Modeli ile hastane yaptırarak kamunun zarara uğratıldığı. Tayyip Erdoğan’ın “israf” dediği eleştiri esas olarak bu. Bu konuda da yapılan yığınla çalışma, hesaplama hep kamunun zararını gösterdi, onları geçeyim de, bir önceki Sağlık Bakanı Fahrettin Koca görevi Kemal Memişoğlu’na devrederken basının önünde ne demişti, onu hatırlatayım.
“Şehir hastanelerimizin 18’i kamu özel iş birliği ile yapılırken son altı yılda ihalesi yapılanların tamamını genel bütçe kaynakları ile yaptık. Kamu Özel İşbirliği ile yapılan 18 şehir hastanemizin 25 yıllık maksimum fiktif nominal bedeli 322 milyar Avroydu. Biz 322 milyar Avro olan bu bedeli en çok 27,5 milyar Avro ile sınırlandırdık, böylece şehir hastanelerinin bütçeye yük olmasını önledik.”
Demek ki neymiş?
Kamu Özel Ortaklığı ile hastane yapmak büyük bir israfmış.
Daha neymiş?
Şehir hastanelerine yapılan eleştirilerin hiçbiri doğru çıkmamak bir yana hepsi doğruymuş.
/././
‘Müstehcen’-Güldem Atabay-
81 ilin başsavcılığına gönderilen “genel ahlak ve müstehcenlik” konulu genelge, çocukları ve aileyi zararlı içeriklerden koruma gerekçesiyle sunuldu. Ancak karşımızda basit bir çocuk koruma tedbirinden çok daha fazlası var. “Genel ahlak”, “aile yapısı”, “milli ve manevi değerler”, “cinsiyetsizleştirme” gibi sınırları son derece geniş kavramlar üzerinden ceza hukukunun, erişim engellerinin ve mali soruşturmaların kullanım alanı genişletiliyor.
Çocukların cinsel istismardan, müstehcen içerikten ve dijital sömürüden korunmasına kimsenin itirazı olamaz. Devletin burada pozitif yükümlülüğü de var. Ancak genelgenin tehlikesi, bu tartışılmaz amaçtan hareket ederek sınırları tartışmalı ve son derece güçlü bir müdahale mekanizması kurmasında.
Dolayısıyla soru, ahlakın sınırını kimin çizeceği.
“Müstehcenlik” zaten ifade ve sanat özgürlüğü açısından tartışmalı bir ceza hukuku alanıyken yanına “genel ahlak” ekleniyor. Bakanlığın söyleminde “aile kurumu”, “milli ve manevi değerler” ve “toplumsal düzen” devreye giriyor. “Cinsiyetsizleştirme” gibi ne olduğu belirsiz bir kavram aileyi ve milli-manevi değerleri tehdit eden “zararlı akımlar” arasında değerlendiriliyor.
Bir savcının ahlaka aykırı bulduğu içerik başka bir yurttaşın yaşam biçimi, sanat anlayışı, siyasi görüşü veya kendini ifade etme şekli olabilir. “Genel ahlak”ın sınırları açık biçimde çizilmediğinde ceza hukuku somut zararı önlemekten çıkarak toplumun nasıl yaşaması gerektiğini belirleyen bir araca dönüşebilir.
Bir sosyal medya paylaşımı veya internet sitesi hakkındaki ihbar yalnızca o içeriğin incelenmesiyle sonuçlanmayabilir. İçerik “genel ahlaka aykırı” değerlendirilirse erişim engeline, örgütlü suç soruşturmasına, mali incelemeye uzanan bir zincir kurulabilir. Başlangıçta bir içerik tartışması, kişinin banka hareketlerinden çalıştığı kuruluşa ve ilişki içinde bulunduğu insanlara kadar genişleyen, tutuklayan, el koyan devlet müdahalesine dönüşebilir.
Bu kaygı teorik değil.
LGBTİ+ örgütleri ve yayınları, sivil toplum kuruluşları, sanat eserleri, diziler, filmler, sosyal medya üreticileri, kadın ve beden politikaları üzerine çalışan platformlar, hatta iktidarın tarif ettiği aile modelini eleştiren içerikler bu geniş ahlak çerçevesine çekilebilir.
Üstelik “çekilebilir” demek bile gerçeğin gerisinde. “Ailem Güvende” operasyonlarında LGBTİ+ dernekleri soruşturmaların hedefi oldu; dernekler ve işletmeler hakkında adli işlemler yapıldı, sosyal medya hesapları ve internet sitelerine erişim engelleri uygulandı, mali hareketler incelemeye alındı. “Aileyi ve çocukları koruma” söyleminin ifade alanına ve sivil topluma yönelik adli müdahaleyle birleşmesi artık ihtimal değil. Ceza hukukunun mahkûmiyet kararından önce cezalandırma aracına dönüşmesi de bir diğer risk. Bir kişi sonunda beraat edebilir, bir dernek hakkında suç bulunmayabilir. Ama o zamana kadar hesap kapatılmış, dijital materyallere veya banka hesaplarına el konulmuş, insanlar tutuklanmış olabilir. Hukuk sonunda “suç yok” dese bile zarar çoktan gerçekleşir.
Oto-sansür bir başka risk. Sanatçı, gazeteci, akademisyen veya sosyal medya kullanıcısı artık yalnızca tanımlanmış suçlardan kaçınmayacak; “Birisi bunu genel ahlaka aykırı diye ihbar ederse başıma ne gelir?” diye kendisini sınırlayacak.
Bu tabloyu son dönemde yaşananlardan bağımsız okumak mümkün değil. “Milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle son olarak Evrensel’in de aralarında bulunduğu birçok X hesabına erişim engeli getirildi. Ekrem İmamoğlu’yla başlayan, ana muhalefete karşı devam eden süreç yanında çok sayıda gazeteci benzer müdahalelerle karşılaştı.
Kelimeler değişiyor, mekanizma değişmiyor. “Milli güvenlik” ve “kamu düzeni” yanına “genel ahlak”, “aile” ve “milli ve manevi değerler” eklendi.
Türkiye açısından durum, “özgürlükler giderek daralıyor” uyarılarının ötesinde. O eşiklerin önemli bölümü geçildi. Bugün tartışılması gereken iktidarın otoriterleşmesinden öteye yargı, idare ve güvenlik bürokrasisinin iktidarın hedefleri doğrultusunda aynı yönde hareket ettiği yapının Türkiye’yi nasıl bir rejime dönüştürdüğü.
Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen süreç bunun en görünür örneği. Seçimle elde edilmiş siyasi gücün karşısına soruşturmaların, tutuklamaların ve iletişim kanallarına müdahalelerin birlikte çıkarılması, hukuk ile siyasal iktidar arasındaki sınırın ne ölçüde aşındığını gösteriyor.
Bu nedenle erişim engellerini tek tek sansür kararları, siyasi soruşturmaları ayrı adli dosyalar, müstehcenlik genelgesini de çocukları koruyan münferit bir düzenleme olarak görmek hata olur. Birlikte okunduğunda devletin istisnai yetkilerinin olağan yönetme araçlarına dönüştüğü bir rejim mimarisi ortaya çıkıyor.
Mevcut dönemini yalnızca daha sert bir adalet politikası olarak görmek yetersiz. Yargı gücü hangi siyasetçinin özgür kalacağından hangi gazetecinin sesinin duyulacağına, hangi internet hesabına ulaşılabileceğinden hangi yaşam biçiminin “genel ahlak” sınırlarında kabul edileceğine kadar genişliyorsa birkaç kötü hukuk uygulamasından söz etmiyoruz.
Devlet, kanunun suç saydığı fiilleri cezalandıran otorite olmaktan çıkıp hangi hayatın “makbul”, hangi ilişkinin “aileye uygun”, hangi kimliğin “zararlı”, hangi düşüncenin “milli güvenlik sorunu” olduğuna karar veren güce dönüşüyor.
Bunun için yeni bir sansür kanununa bile ihtiyaç yok. Mevcut araçların aynı hedefe yöneltilmesi yeterli. Seçimlerin yapılması demokrasinin yaşaması anlamına gelmiyor. Muhalefetin yarışabilmesi, gazetecinin haber yapabilmesi, yurttaşın korkmadan konuşabilmesi ve iktidarın karşısında bağımsız hukukun bulunması yaşamsal öncelikte. Türkiye’nin yaşadığı artık özgürlüklerin biraz daha daralması değil, rejimin kalan demokratik alanının da ortadan kaldırılması.
/././
Şûle Demirezen’le “Dayım Yılmaz Güney”-Ümit Kartoğlu-
1990 Zonguldak maden grevi ve 1991 Ocak ayında madencilerle birlikte ayağa kalkan Zonguldak şehrinin Ankara’ya yürüyüşü, unutulmaz fotoğraflarla ülkenin hafızasına kazınmıştır. O günlerin Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Birol Üzmez’in sarsıcı siyah-beyaz fotoğrafları hala gözümün önünde. Birol şimdi İzmir Kemeraltı’nda, eski plak tutkunlarının, kaset meraklılarının ve kolleksiyoncuların uğrak yeri olan ufacık 45’lik Plak Evi’ni işletiyor. Geçtiğimiz aylarda beni Şûle Demirezen’le tanıştıran sevgili Birol’a, bu söyleşiye vesile olduğu için sonsuz teşekkür ediyorum.
Şûle’yle konuşmalarım, dünya kadar hazırlığa karşın bir türlü gerçekleştiremediği “Dayım Yılmaz Güney” adlı müzikli biyografisi üzerine oldu. Kuşkusuz, sahne için hazırlanmış bir eseri konuşmak ya da okumak ile onu gerçekten sahnede izlemek birbirinden çok farklı şeyler, ancak çok kısa olsa da ön tanıtım videosunu seyrettiğim için, telefonla konuşmamızda da eseri okurken de Şûle hep gözümün önünde, sahnedeydi.
Şûle, Dayım Yılmaz Güney projesi gündeme gelene dek ailecek Yılmaz Dayısı'yla ilgili röportaj olsun, film, tiyatro, festival, şiir günleri ya da belgesel olsun, bu anlamda türlü nedenlerle yapılan tekliflere hiçbir zaman olumlu bakmadığını söylüyor. “Yıllardır bizim evin önüne gazeteciler bu tür taleplerle geldiklerinde makinelerini, kameralarını dışarıda bırakmalarını rica eder, evimize davet ederdik. Kendilerine çay-kahve ikramımızı yapıp, kibarca geri çevirip göndermişizdir.” Bu hep böyle olduğu halde, şeytanın bacağını kıran Murat Kaya’dır. Murat’ın önerisi, Şûle’nin dayısının çocukluğundan itibaren birebir bildiği yaşamı ve özellikle şahit olduğu, dayısının Yılmaz Güney olma yolculuğundaki öykülerle süslenmiş bir anlatıdır. Plana göre, Murat’ın kendisi de gösteri boyunca şarkıları, türküleri ve nefesleri seslendirecektir. Şûle konuyu Fatoş yengesine, Yılmaz dayısının iki çocuğuna, annesi Leyla’ya ve kardeşlerine açar. Herkes konuya çok sıcak bakar.

Tiyatro sanatçısı Şûle Demirezen ve müzisyen Murat Kaya
Yılmaz Güney’in hayatı deyince Şûle, “Güllü Anne olmadan olmaz,” diyor. Güllü Anne, Şûle’nin anneannesi, birlikte yaşadıkları için ona da anne demişler: Ne nene, ne nine, ne de anneanne.
Güllü Anne’nin asıl adı Nafiye; Cibran aşiretinden bir Kürt kızı. Aşiret, 1914-1915 Rus Harbi sırasında Muş’tan Siverek’e göç ediyor; salgın hastalık baş gösterdiği için, hasta çocukları bırakıp sağlıklı çocukları yanlarına almaları yönünde kadınlara duyurular yapılıyor. Güllü Anne, halasının hasta iki öz çocuğunu bırakıp, kardeşinin çocuklarını kucaklayarak ilerlediğine tanıklık eder. Göç kervanı, Siverek yakınlarında bir köyde mola verir.
“Güllü Annem’in hikayesi, henüz çocukken ailesinden kopmasıyla başlamış. Mola verildiğinde, köy meydanında yedi sekiz yaşlarındaki Nafiye’nin eteğine leblebi, kuru üzüm koyarlar ki, yesin, oyalansın, bir yere gitmesin diye. Nafiye farkında olmadan uzaklaşmış, geri döndüğünde kervanın gittiğini görmüş. Köyün imamı onu yanına almış; gerçek adı Nafiye olduğu halde, kendi kızının adı da Nafiye olduğu için ona Güllü adını vermiş. Yıllar sonra ailesi onu bulduğunda, anne babasının öldüğünü ve kendisine kalan malların başına dönmesi gerektiğini söylemişler. Ama Güllü Annem, çocukken terk edildiğine inanarak, onları reddetmiş. Daha sonra evlenmiş ve iki çocuğu olmuş; ancak kocasının üzerine kuma getirmesiyle çocuklarından da ayrılmak zorunda kalmış. Çocuklarının zorla elinden alınması, hayatının en büyük acılarından biri olmuş.”
Şûle anlatmaya devam ediyor: “Daha sonra Hamit dedemle evlenen Güllü Annem’in Yılmaz dayım ve Leyla annem olmak üzere iki çocuğu daha olmuş. Fakat Hamit dedemin de eve kuma getirmesiyle aynı acıyı yeniden yaşamış; çocuklarını alıp Adana’ya göç etmiş. Yanlarına alamadıkları Fındık adlı köpekleri bile onları takip ederek Adana’ya kadar gelmiş, fakat daha sonra zehirlenerek öldürülmüş. Güllü Annem bütün bu kayıplara ve yoksulluğa rağmen çocuklarını büyütmek için tarlalarda, pamuk işlerinde çalışarak hayata tutunmuş. Onun hayatı boyunca gözyaşı hiç eksilmemiş, ama çocukları için direnmekten de hiç vazgeçmemiş.”

Güllü Anası Toptaşı Cezaevi’nde oğlu Yılmaz Güney’i ziyarette. Fotoğraf: Tahir Yüksel arşivi
Evlerindeki gaz lambası yeterli olmadığı için, dayısının sokak lambası ışığında çok ders çalıştığını anlatıyor Şûle; kurşun kalemle yazdıklarını silip defteri yeniden kullanmasıyla bitmeyen defter yaptığını ve kalemi sonuna kadar kullanabilmek için, küçülünce ucuna kamış taktığını.
Şûle, dayısının ürettiklerinin aslında hayatından kesitler olduğunun altını çiziyor. “Nevşehir Hapishanesi’nde yazdığı ‘Boynu Bükük Öldüler’ romanında, doğup büyüdüğü topraklardaki köylülerin hayatını, yoksulluklarını, çaresizliklerini anlatmıştır. Leyla anneme, ‘Herkes kendi yaşadıklarını kendi duygusu ve gözüyle hatırladıkları üzerine dikkatli notlar alıp yazsın ve bana en kısa zamanda ulaştırsın.’ demişti. Güllü Annem bir abimi yanına almış, anlattıklarını yazdırıyor, annem babam masa başında olayları hatırlamaya çalışıyor, not alıyorlar. Herkes titizlikle çalışmıştı, dayıma yazdığı romanında yardımcı olmak için. Devamını da yazacaktı. Filmini yapacaktı. Ama hayat izin vermedi.”
UMUT
Adana’da yaşarlarken, bir gün Hamit dedesinin hazine peşine düşüp, iki hocayla çıkageldiğini anlatıyor Şûle. “Dedem, ‘Bu hocalar hazine bulacaklar. Bu evin içinde bir yerde hazine varmış’ der telaşlı, hırslı ve heyecanlı. Hemen her akşam evde tütsüler yanar, tesbihler çekilir, dualar okunur; su konmuş tasa Leyla annemin pürdikkat bakması istenir. Hocaların dediğine göre, hazinenin evin neresinde olduğu dayımla Leyla anneme görünecekmiş güya. İyice baktırırlar uzun uzun su tasına, dayım ve annem hiçbir şey göremezler.” Hamit dedeyle hocalar, hazine bulmak için 3 ay Güllü Anne’de kalırlar. Umut filmiyle Türk sinema dünyasına adını altın harflerle yazdırmış Yılmaz Güney’e bu, senaryo konusu olur. 1970 yılında Umut, 2. Adana Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi senaryo ve en iyi müzik dallarında ödül alır. Sinema Yazarları Derneği de 2015’te 100 Yılın En İyi Türk Filmi seçer Umut’u.

UMUT filminin 1. ve 2. sezon afişleri. Fotoğraf: Tahir Yüksel arşivi

Yılmaz Güney ve Kaya Ererez UMUT filminin çekiminde. Fotoğraf: Tahir Yüksel arşivi
Umut filmi bir anlamda Yılmaz Güney’in babasına ve Adana’ya bir saygı duruşudur.
DAYIM NEREDE MAHPUS, BİZ ORADA TATİL
Şûle, dayısının hapishanelerle farklı kentlerde geçen hayatını çok yakından paylaştığını söylüyor. Dayısı, anası ve kız kardeşi için hapishanelere yakın bir yerde ev tutarmış. “Dayım nerede mahpus, biz orada tatil,” diyor Şûle.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sürecinde evlerinin çok kez basıldığını anlatıyor Şûle. “Adana’da evimizde toplantı yapıldığı ihbarı ve gerekçesiyle polisler ve jandarmalar tarafından basılıp didik didik aranıyoruz. Leyla annemin Yılmaz dayımla çekildiği tüm fotoğrafları anında yanan sobanın içine atmışlar. O sıralarda dayımın ilk eşi Can yengemden olan kızı Elif bizimle yaşıyordu, bizde kalıyordu. Dayımın Elif’e ve anacığıma yazdığı tüm mektuplara el koydular. Dayımın duvarda asılı çerçeveli fotoğrafına bile.”
“Peki,” diyorum Şûle’ye, “söyleşiye fotoğraf koyamayacak mıyız yani?” Tahir Yüksel’i anlatıyor bana Şûle. Bu soruyla hem yeni bir dost kazanıyorum hem de Tahir’in unutulmaz Yılmaz Güney arşivinden söyleşi için fotoğraflar.
SENİ KÜÇÜK YALANCI
Dayısı yurt dışına çıkmak zorunda kaldığında, Adana’da baskılar artar. “Sizleri orada rahat bırakmazlar” diyen dayısıyla birlikte çözüm ararlar ve kimseyle vedalaşmadan bir gece İzmir’e göçerler. Adana'dan çıkmadan önce dayısının isteği üzerine Güllü Anne’sine pasaport için başvururlar. “İçeriye tek gönderdik; pasaport alacak belki… İyi birine denk gelmiş içeride Güllü Annem… ‘Anacığım, sen Yılmaz Güney'in anası olduğun için pasaport vermiyorlar sana’ demiş. Kimliğini almış, çıktı dışarı, çok üzgündü. Günlerce hasta yattı, bir daha oğlunu göremeyecek diye. Sonunda kendini topladı, ‘Aman, yedi dağın arkasında olsun, canı sağ olsun,’ dedi. Taş bastı yine yüreğine.”
İlkin Şûle’nin Fatoş yengesi ve çocukları yerleşir Paris’e. Dayısının aldığı uçak biletiyle Paris’e gider Şûle. Sımsıkı sarılırlar. Dayısı hastadır. “’Nasıl buldun beni?’ diye sordu dayım, gülümseyerek. ‘İyi buldum, dayı’ dedim. “Seni küçük yalancı!” dedi bana. İyi değildi…”Artık çok geçtir. “Pek uyuyamadığımız o günlerden birinde, 9 Eylül sabahı 05:00 sularında telefon öyle acı acı çaldı ki, dayım uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Hayat her yerinden kopmuş gibiydi o an.”

Fotoğraf: Tahir Yüksel arşivi
“Bizi bırakıp sonsuzluğa gideli tam 42 yıl olmuş; dayımla yaşadığımız her şey, bir yaşam rehberi gibi, an be an tek tek aklımda. Yattığı yerde, başında hala taze çiçekler hiç eksilmeden duruyor. Ziyaret eden binlerce insan, şiirler okuyan, ‘Sen çok seversin bu türküyü, Çirkin Kral’ diyerek sevdiği türküleri söyleyenler, türkü dinletenler, Kur’an okuyanlar, çocuğuyla gelip ‘Oğluma senin ismini koydum, Yılmaz Baba’ diyenlerle yaşıyor, daima yaşayacak Yılmaz Güney. Seni seviyorum. Seni çok özledim, dayı...”
HAFTAYA Tahir Yüksel’le Karanlıktaki Işık Yılmaz Güney
/././
BİRGÜN







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder