Lekelenmeme Hakkına Zarar-Işık Kansu/Cumhuriyet-
Lekelenmeme hakkı varmış.
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler öyle diyor.
Kim için diyor?
Fonlarda para götürenler için.
Neden?
AKP olarak “lekelenmeme hakkı ve masumiyet karinesine önem veriyor”larmış da, ondan. Ah, ne kadar da incelikli bir düşünüş. Doğru ya... Eski bakanları ve genel başkan yardımcıları hanımefendi, eşi ile birlikte tümüyle alınterleriyle kazandıkları topu topu 160 milyon liracıklarını fona yatırmışlar. Bir de bakmışlar ki paracıkları -Sinderella’nın kabağı saray arabasına nasıl dönüştüyse- puf demiş 2 milyar liracık oluvermiş.
Masum bir işlemcikten dolayı bu iki müstesna insancık lekelenir mi hiç?
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın özel kalem müdürü Fatih Kılınç da masumane bir girişimle, arkadaşlarıyla bir araya gelmiş, aralarında 7 milyon lira toplayıp fona yatırmışlar.
Kurban bayramlarında danaya girenlere bir şey oluyor mu? Olmuyor. Bunlar da fona girmişler, o kadar.
Şimdi, onları tutup lekelemek insanlığa sığar mı hiç?
AKP’nin eski bakanı ve de ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcısı Nihat Zeybekci’nin ortağı olduğu dört şirket batıkçı fona yatırım yapmış, zarar etmiş.
Zarar eden masumcuklar lekelenir mi hiç?
AKP’nin eski bakanı, parti sözcüsü Ömer Çelik’in yakın tanışı, ambulans şoförlüğünden Sağlık Bakanlığı’nda daire başkanlığına değin yükselen, AKP’den iki kez milletvekili adayı olmuş Osman Arıkan Nacar, koymuş çantasına 20 milyar lirayı, basmış gitmiş yurtdışına.
Lekeleyecek miyiz bu nadide insanı?
Dahası, AKP iktidarının bakan yardımcısı Mustafa Aksu, fon vurgunu nedeniyle tutuklanmış olsa bile lekelemeyeceğiz.
Ya ne yapacağız?
Halk TV’yi kayyıma devredeceğiz. Haber sitelerini karartacağız. Gazetecileri susturacağız...
Onlar lekeli, yalancı, suçlu ve de uydurukçu...
TRANSFER GEREKÇESİ
Bizde ulusal iradeye saygının ifadesi, arkanıza astığınız fotoğraftan belli oluyor:
İstifa ettiğiniz partinin liderinin fotoğrafını indiriyor, yerine transfer olduğunuz partinin liderini asıyorsunuz. Ardından yeni partinize övgü dolu bir demeç patlatıyorsunuz, oldu da bitti, maşallah.
Biz gazetecilerin kulağı, Midas’ın kulaklarına benzer. Gramafon borusu, fil kulağı gibidir.
Sesler dalganır, dalgalanır; ister istemez kulak zarımıza çarpar.
Alın size bir duyum:
Çeşitli gerekçeler üretip AKP’ye geçen, adıyla sanıyla bir “güzel, iyi insan” yakın çevresine diyesiymiş ki “Transfer olmayıp da ne yapacaktım? Cezaevinde yatamam. Mal varlığımdan da olamam”.
Bu denli basit işte.
ACEP NE İŞTİR?
MHP liderinin yeni ilgi alanı ABD’nin Ortadoğu’da örgütlediği kirli işler. Ona göre, Türkiye, Suudi Arabistan’ın savunmasına her türlü askeri desteği vermeliymiş.
Devlet Bahçeli, PKK’nin yaptığı hainlikler ile birlikte geçen yüzyılın türkülerde bile yaşayan acılarını da unutmuş gözüküyor:
1. Dünya Savaşı’nda o toprakları kutsal bilerek savunmak için kanını akıtan binlerce Mehmetçik açlıktan çekirge yerken Suudilerin ataları Türkleri İngilizlerle birlikte kalleşçe arkadan vuruyordu.
Ne işimiz olur bizim, gidip de gelinmeyen Yemen çöllerinde? ABD’nin bölge çıkarları üstümüze vazife midir?
/././
‘Yabancı yatırımcı Türkiye’den korkuyor’-Jale Özgentürk/ Cumhuriyet-
Başlıktaki bu sözler, Türkiye’ye yabancı yatırımların neden azaldığını konuştuğumuz bir iş insanına ait. Bu ve buna benzer sözleri “yazılmamak kaydıyla” yapılan sohbetlerde hep duyuyorum. Türkiye artık yatırım cazibesini kaybediyor.
Son bir aydır büyük bir skandalla sarsılıyoruz. Büyüklüğünün 20 milyar doları bulduğu öne sürülen fon krizi...
Bu fonlar nasıl büyüdü? Şirketlerin değerleri nasıl şişti? Denetim mekanizmalarına ne oldu? Yatırımcının parasının ne kadarı geri dönecek?
Sorular çok, henüz tatmin edici yanıtlar yok.
Haberlerde düzenleyici kurumların yetkililerine ilişkin iddialar gündeme geliyor. Rakamlar dudak uçuklatıyor. Yüz binlerce yatırımcı ise parasının akıbetini öğrenmeye çalışıyor.
Böylesine büyük bir güven krizinde yapılması gereken, iddiaları bütün yönleriyle araştırmak, sorumluları ortaya çıkarmak ve kamuoyuna hesap vermek. Gazetecilere ve eleştirel seslere yönelik baskı ise kuşkuları büyütüyor. Bu baskılara son olarak gazeteci arkadaşlarım Bahadır Özgür, Murat Ağırel ve İsmail Saymaz maruz kaldı. Kamuoyunda Halk TV’ye el konmasının arkasındaki nedenlerden birinin fon krizi olduğu sır değil.
Ülke içindeki sesleri kısmak, uluslararası arenadaki güven kaybını durdurmuyor. Nitekim uluslararası endeks kuruluşu MSCI’dan dün ciddi bir uyarı geldi. MSCI, Türkiye hisselerine ilişkin bazı endeks değişikliklerini ikinci bir duyuruya kadar dondurdu. Türkiye endekslerine yeni hisse eklenmeyecek, dahası Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmezse Türkiye’nin “gelişen piyasa” statüsü düşürülebilecek.
Karar ilk bakışta sermaye piyasasıyla sınırlı görünebilir. Oysa asıl tehlike, bazı şirket ve fonlarla ilgili güven sorununun Türkiye ekonomisinin uluslararası pozisyonunu tehdit eden boyuta ulaşması.
Yabancı ve yerli yatırımcının talebi aynı: Şeffaflık, etkili denetim, hukukun üstünlüğü ve güven. Türkiye sermaye ihtiyacı yüksek, ağır dış borç yükü taşıyan bir ülke. Üstelik erken sanayisizleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Bu nedenle mesele yalnızca daha fazla döviz bulmak değil; üretime dönüşen, teknoloji getiren, nitelikli iş yaratan ve ülkede uzun vadeli kalan sermayeyi artırmak. Peki, doğrudan yatırımlarda nereden nereye geldik?
Türkiye’ye yıllık uluslararası doğrudan yatırım girişi 2003’te 1.7 milyar dolardı. 2005’te 10 milyar dolara, 2007’de 22 milyar dolara çıktı. 2015’te hâlâ 19.3 milyar dolar düzeyindeydi. Ancak 2020’de 7.5 milyar dolara kadar geriledi. Arada toparlanmalar yaşansa da 2007’deki zirveye yeniden ulaşılamadı.
Tablo 2026’da da olumsuz. YASED’in Merkez Bankası verilerinden derlediği bilgilere göre, ocak-ağustos döneminde doğrudan yatırım girişleri geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 35 azalarak 6.8 milyar dolara geriledi.
Üstelik bu rakamların tamamı yeni fabrika, yeni makine, yeni istihdam anlamına gelmiyor. Doğrudan yatırım toplamının içinde şirket satın almaları, yabancıların gayrimenkul alımları ve yatırım ilişkisi içindeki şirketler arasında borç hareketleri de bulunuyor. Örneğin, 2025’te toplamın 2.3 milyar doları yabancılara gayrimenkul satışından kaynaklandı.
SERMAYE DIŞARIDA YER ARIYOR
Bir de Türkiye’den yurtdışına giden yatırımlar var.
TEPAV’ın hesaplamasına göre 2026’nın ilk çeyreğinde Türkiye’ye yönelik doğrudan yatırım girişleri 2.6 milyar dolar olurken Türkiye’den yurtdışına yapılan doğrudan yatırımlar 2.8 milyar dolara ulaştı. Yani bu dönemde dışarıya yapılan doğrudan yatırım, içeriye geleni aştı.
Elbette her yurtdışı yatırımı “sermaye kaçışı” sayılmaz. Şirketler yeni pazarlara ulaşmak, üretim ağlarını genişletmek için de başka ülkelerde yatırım yapar. Ancak Türkiye’nin üretim ve istihdam için sermayeye ihtiyacı böylesine yüksekken girişlerin zayıflamasıyla dışarıya yönelişin birlikte yaşanması, üzerinde durulması gereken bir tablo. Yatırımcıya vergi avantajı sunmak yetmiyor. Önünü görebilmesi, sözleşmesine güvenebilmesi, hakkını bağımsız yargıda arayabilmesi gerekiyor.
Dünya Adalet Projesi’nin 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 143 ülke arasında 118’inci sırada. İktidarın yetkilerinin sınırlandırılmasında 136’ncı, temel haklarda ise 134’üncü sırada yer alıyor.
Yatırımlardaki her hareketi elbette demokrasiyle açıklayamayız. Küresel faizler, savaşlar, enflasyon, pazar koşulları ve maliyetler de etkili. Ancak bir ülkede hukuk güvencesi zayıfladığında uzun vadeli hesap yapmak zorlaşıyor.
Türkiye’nin geleceğini karartan bu güvensizlik ortamına son vermeden kalıcı bir ekonomik iyileşme sağlamak da yurttaşın yoksullaşmasını durdurmak da zor.
/././
Kayyum atanacak yerler -Miyase İlknur/Cumhuriyet
Sabah uyandığınızda daha yataktan kalkmadan “Acaba bugün hangi operasyonlar oldu, nereye kayyum atandı” merakıyla eli telefona uzanan başka bir ülke var mıdır?
Sanmam.
Bir yılı aşkın süredir her gün bir yerlere, bir kuruma ya da kişiye operasyon yapılıyor. Operasyon manyağı olduk resmen. Ne yani suç örgütlerine operasyon yapılmasın mı diye sorarlar hemen.
Elbette yapılsın. Suç işleme özgürlüğünün sınırsız olduğu ülkemizde değil gün, saat başı operasyon yapılsa arınamayız. Amma velakin; bütün suç örgütleri hep mi aynı toplumsal kesimden çıkar? Ve hep mi bu kesimden şüphelilerin kaçma olasılığı yüksek olur da anında tutuklanırlar? Arada bir iktidar kesimine de operasyon yapılıyor. Onların kaçma şüphesi sıfır olduğu için tutuklanmazlar. Halim selim bu sanıklar, adliyeye davet edilir, protokol kapısından giriş yapar savcı odasında çay kahve eşliğinde ifadesini verir ve yine protokol kapısından hayalet gibi çıkıp evine gider.
Hep operasyonla uyanmayız güne. Devletimiz biz kulları sıkılmasın diye arada bir de kayyum kartını devreye sokar. Önce DEM’li belediyelerle başlayan bu furya, CHP’li belediyeler, şirketler ve medya kuruluşlarına uzandı.
Kayyum atama eskiden de vardı. Terörle iltisaklı ya da suç gelirleri ile elde edilmiş şirketler ile müflis şirketlere kayyum atanırdı. Son dönemin mottosu, medya kuruluşlarına kayyum atamak.
Flash TV ile başladı; Habertürk, Tele1, Ekol TV ve son olarak Halk TV ile devam etti. Gerekçe hazır; bu kanalların patronları suça bulaşmış. Yargı süreçleri henüz tamamlanmış değil, haklarında kesinleşmiş bir ceza yok. Hem olsa bile televizyon kuruluşları ile ilgisi ne?
Casuslukla suçlanan Merdan Yanardağ, yorumları ya da haberleri ile mi casusluk yapmış? Yanardağ’a yönelik suçlama, casus olduğu öne sürülen Hüseyin Gün’den beş on bin lira mı dolar mı ne para almak. Casusluğun ücret tarifesini bu kadar düşürdüğü için gerçek casuslar Merdan Yanardağ’a kızsalar yeridir. Yargılama tamamlanmadan apar topar Tele1’e kayyum atandı. Kurumun içi boşaltıldı, yayın politikası değiştirildi ve yetişmiş personeli ayrılmaya zorlandı. Yarın bu bu davadan Merdan Yanardağ ceza almazsa (büyük ihtimalle öyle olacak) içi boşaltılmış televizyonu ne olacak?
Halk TV’ye kayyum atanmasının gerekçesi de sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlamaları. Kendisi gıyabında yargılanıyor, suça konu şirket Halk TV değil. Peki neden Halk TV’ye kayyum atanıyor?
Patronları cezalandırayım derken beraberinde binlerce basın emekçisi de cezalandırılıyor.
ASIL KAYYUM EKONOMİ YÖNETİMİNE ATANMALI
Yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma deyince iktidar yanlısı kanalların patronlarının iş ilişkilerine bakmak yeter. Devlet ihalelerinden, özelleştirmelerden, kamu bankalarından alınıp ödenmeyen kredilerden edindikleri sermaye ile televizyon ya da gazete sahibi olan patronlara bırakın soruşturma açmayı, kamu kurumlarının reklamlarıyla hâlâ fonlanmaya devam ediliyor.
Basında topyekûn bir arınma şart. Ama iktidar kendi yandaşlarını korumak için buna yanaşmaz. Bağımsız gazeteciliğin önkoşulu patronlarının ister devlet ister belediye olsun kamu ihalelerinden men edilmeli. Kamu reklamları eskisi gibi basın kuruluşlarına eşit ya da tiraj ve reytingleri oranında dağıtılmalı. O zaman hiçbir medya kuruluşu ne iktidarın ne de muhalefetin borazanlığını yapar. Ama böyle bir medya en başta iktidarın işine gelmez.
Şu aralar kayyum atanacaksa başta ekonomi yönetimi, SPK, Borsa İstanbul, enflasyonu iktidarın istediği oranlara çeken TÜİK, BDDK’ye atanmalı.
/././
İsrail’in yeni güvenlik doktrini -Mehmet Ali Güller/ Cumhuriyet-
ABD-İsrail ilişkileri iki ülkede de tartışılıyor. Bu ilişki Washington’da, İsrail’in ABD’ye yükünün boyutu, Tel Aviv’de ise ABD desteğinin ne kadar sürebileceği üzerinden tartışılıyor.
Bu tartışmayı hızlandıran bir etken de Trump Doktrini oldu. Zira doktrin, ABD’nin Avrupa ve Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine dağıtmayı, yük paylaştırmayı esas alıyor.
HEYMAN’A GÖRE DOKTRİNİN ANA HATLARI
Konunun bir süredir Tel Aviv’de kapsamlı bir şekilde ele alındığını gösteren konulardan biri, İsrail’in yeni güvenlik doktrini. Gerçi 2023’te şekillenmeye başladıysa da ABD gibi açık belgesi olmadığı için doktrinin içeriğini tam olarak bilmiyoruz. Neyse ki İsrail seçim süreci ve sertleşen iç mücadele, bu yeni doktrine dair ipuçları edinmemizi sağladı: Eski İsrail Askeri İstihbarat Dairesi (AMAN) Başkanı Tamir Heyman, henüz resmi belgelere dökülmemiş yeni güvenlik doktrini hakkında, Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nde (INSS) bir analiz yayımladı.
Heyman’ın yeni güvenlik doktrinini nasıl değerlendirdiğine geçmeden önce, Anadolu Ajansı’nın derlemesinden hareketle, doktrinin içeriğini anlamamızı kolaylaştıran ana hatlarına bir göz atalım:
ABD İLE YOL AYRIMI
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümetinin uyguladığı yeni güvenlik doktrinine göre;
1) Yahudi kimliği demokratik sistemin önüne geçiriliyor.
2) Ortadoğu’da gerçek ve anlamlı bir barışın mümkün olmadığı ve Arap devletlerle varılacak mutabakatların geçici olduğu savunuluyor.
3) ABD ile yol ayrımı öngörülüyor. ABD “gerileyen bir güç” olarak niteleniyor ve bu durumun “İsrail’i terk etmesini” hızlandıracağı düşünülüyor. İsrail’in güvenliğinin sadece kendi askeri gücüne dayanması gerektiği belirtiliyor ve ABD ile bağları koparmanın yalnızca kaçınılmaz değil, ulusal kimliğin direnci açısından zorunlu olduğu savunuluyor.
SAVUNMA YERİNE SALDIRI
4) Askeri stratejide savunma yerine saldırının mutlak öncelik kazandığı belirtilerek, baskın ve sürpriz önleyici darbelerin tek yol olduğu savunuluyor. Çatışmayı düşman sahasına taşımak ve derin hatlar kurmak amacıyla “ileri savunma alanları” oluşturulması gerektiği kaydediliyor.
5) İki devletli çözüm reddediliyor, Filistin topraklarına yerleştirilen İsrailliler, İsrail için “savunma kalkanı” olarak nitelendiriliyor.
6) Savunma sanayisinde, siber teknolojide ve yapay zekâda tam yerlileşme ve uluslararası ortaklıklardan bağımsız bilimsel üretim hedefleniyor. (Muhammet Nazım Taşcı, AA, 14.10.2026)
SAVUNMA AÇIĞI VE İZOLASYON RİSKİ
Peki eski AMAN Başkanı Heyman, ana hatları yukarıda özetlediğimiz bu yeni güvenlik doktrinini nasıl yorumluyor?
Heyman’a göre yeni güvenlik doktrininin üç temel zayıflığı var:
- Doktrinin, İsrail’in varoluşsal temellerini dinamitlediği savunuluyor.
- Doktrinin, İsrail’i uluslararası alanda derin bir izolasyona, ekonomik ve teknolojik durgunluğa, beyin göçüne ve sınırları belirsiz sürekli bir savaş döngüsüne sokacağı savunuluyor.
- ABD ile stratejik bağı koparmanın, savunma açığına ve diplomatik izolasyona yol açacağı savunuluyor.
ABD-İSRAİL YOL AYRIMI ŞU ANDA OLASI GÖRÜNMÜYOR
Heyman’ın analizinin ve eleştirisinin temelini, “ABD ile stratejik bağı koparmanın doğuracağı sorunlar” oluşturuyor. Heyman haksız değil; ABD’nin askeri ve istihbarat desteğinin olmaması savunma sorununa, siyasi desteğinin olmaması diplomatik yalnızlığa yol açacaktır. Çünkü İsrail’in Araplar karşısında sağladığı askeri başarılarının kaynağı da ona uluslararası platformlarda dokunulmazlık sağlayan da ABD’dir.
Peki ABD, Ortadoğu’daki “ileri karakolu” gördüğü İsrail’den öyle kolayca vazgeçer mi? Son tahlilde ABD için İsrail, Ortadoğu dizaynında kullandığı değerli bir sopadır. Bu nedenle doktrinde belirtilen bir “yol ayrımının” yaşanması kısa ve orta vadede pek olası görünmüyor. Üstelik Netanyahusuz bir İsrail ile Trumpsız bir ABD’nin, yolu birlikte yürümek için hâlâ geçerli nedenleri olacaktır.
/././
Kaptan faciadan önce itiraf etmiş: "Bu gemi gemi değil!"-Gözde Bedeloğlu/Birgün-
Girne açıklarında 28 kişinin hayatını kaybettiği Filo Jet faciasının 8. duruşmasında mahkemeye sunulan kara kutu kayıtları, ihmaller zincirini gözler önüne serdi. Batan geminin kaptanının seferden önce "Bu gemi gemi değil, dümen dümen değil" dediği ortaya çıkarken; skandalın ardında şaibeli izinler, silinen e-postalar ve siyasi koruma iddiaları yatıyor.
Girne açıklarında 30 Ağustos’ta batan Filo Jet yolcu gemisiyle ilgili adalet arayışı sürerken, Girne Kaza Mahkemesi’nde görülen 8. duruşmada mahkeme kayıtlarına giren yeni teknik veriler skandalın boyutunu gözler önüne serdi. Soruşturma kapsamında tutuklu bulunan Filo Denizcilik direktörü, gemi kaptanı, kaptan yardımcısı ve 6 mürettebattan oluşan 9 zanlı, dün (16 Ekim) “tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet verme” suçlamasıyla yeniden hakim karşısına çıkarıldı.
"GEMİ GEMİ DEĞİL, DÜMEN DÜMEN DEĞİL"
Mahkemede süreçle ilgili ayrıntılı bilgi veren Polis Müfettiş Muavini Mehmet Mannaş, geminin Seyir Veri Kayıt Cihazı’ndan (VDR) elde edilen yeni bulguları paylaştı. Cihaz bünyesindeki 68 günlük ses kaydının henüz 12 günlük bölümünün incelendiğini belirten Mannaş, mürettebatın teknik arızaları uzun süredir bildiğini belgelendiren konuşmaları aktardı.
Kayıtlara geçen ifadelerden bazıları şöyle:
• Gemi Kaptanı Mustafa Öz: “Bu gemi gemi değil, dümen dümen değil.”
• Kaptan Yardımcısı Merve Nur Seraslan: “Geminin komple bakımdan geçmesi gerekir.”
Kayıtlarda jeneratör arızası, dümen sistemindeki kronik sorunlar, egzoz yalıtımındaki eksiklikler ve egzoz bölümünün su alması gibi hayati risklerin konuşulduğu tespit edildi. Ayrıca geçen yıl yaşanan bir dümen arızasında geminin manevra yapamayarak karşı yönden gelen başka bir gemiye 200-300 metre kadar tehlikeli şekilde yaklaştığı da ortaya çıktı.
"ŞİRKET YETKİLİSİ TÜM ARIZALARI BİLİYOR"
Ses kayıtlarında kaptan Öz’ün bir şirket yetkilisi için “Tüm arızaları biliyor” ifadesini kullandığı; ancak gemideki hayati arızaların hiçbirinin resmi olarak Liman Başkanlığı’na bildirilmediği saptandı.
Ayrıca ikinci kaptanın şirket yetkililerine attığı e-postaların sistemden silindiği tespit edildi. Siber suçlar ekibi silinen e-postaların içeriğini kurtarmak için çalışmalarını sürdürürken, geminin çıkarılan parçalarının da bir fiber uzmanı tarafından inceleneceği açıklandı.
3 YAŞINDAKİ ANNİ ASEL HALEN KAYIP
Faciada hayatını kaybeden 28 kişiden 27’sinin cansız bedenine ulaşılırken, 3 yaşındaki Anni Asel Hilaloğlu hâlâ aranıyor. Derin deniz arama çalışmalarını yürüten donanımlı “Optimus Prime” gemisinin görev süresinin dolması nedeniyle bölgeden ayrılmasının ardından, arama faaliyetlerinin Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından sürdürüleceği bildirildi. Soruşturmada haklarında yakalama kararı bulunan 5 şirket hissedarı ise henüz adaya getirilmedi.
"KAMU GÖREVLİLERİ VE ŞİRKET YÖNETİCİLERİ DE HESAP VERMELİ"
Duruşma sonrası Girne Mahkemesi önünde toplanan aileler sert açıklamalarda bulundu. Faciada annesi Nuray Zeytun Özbiler’i kaybeden Dilek Özbiler, “Bu gemi dümen arızasına rağmen defalarca sefere çıkmış. Denetleyen kurumlar ve Filo Jet yetkilileri nerededir? 28 insanın canının bedeli 4-7 yıl olamaz. Müebbet hapis istiyoruz” diyerek adalet taleplerini yineledi.
Hayatını kaybeden Mehmet Bayhan’ın yakını Cengiz Bayhan ise kamu görevlilerinin ve şirket yöneticilerinin de hesap vermesi gerektiğini vurgulayarak, “Bu işin peşini bırakmayacağız. Gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) kadar gideceğiz” dedi.
Mahkeme, polisin tahkikatı sürdürebilmesi ve dijital verilerin incelenebilmesi amacıyla 9 zanlının tutukluluk süresinin 7 gün daha uzatılmasına karar verdi. Zanlılar 23 Ekim Cuma günü yeniden hakim karşısına çıkacak.
TÜRKİYE BAĞLANTISI, İSTİSNAİ VATANDAŞLIK VE SİYASİ KORUMA İDDİALARI
Gazeteci Deniz İpek’in Evrensel’de yayımlanan özel haberi, Filo Jet faciasının sadece son seferdeki bir ihmal değil; Türkiye-Kuzey Kıbrıs hattında bürokratik kararlar ve siyasi nüfuzla örülü bir skandallar zinciri olduğuna dikkat çekmişti. İpek’in haberinde öne çıkan kritik bulgular şöyle:
• 29 Kusurlu “Sabıkalı” Gemi: Eski adı Iris Jet olan 2000 yapımı katamaran, 2003’te Taşucu’nda rıhtıma çarptıktan sonra su aldı. 2018’de Hatay Büyükşehir Belediyesi'nin şirketi HADO için satın alınmak istenirken Türk Loydu tarafından yapılan denetimlerde sancak motorundan duman çıkması dâhil tam 29 kusur ve uygunsuzluk tespit edildi. Geminin 2021’de bu eksikleri nasıl kapattığı açıklanmazken, Filo Denizcilik’e geçişindeki tutarsız tarihler ve finansman kaynakları karanlıkta kaldı.
• HADO'ya Red, Filo'ya Özel İzin: Hatay Büyükşehir Belediyesi'nin (HADO) Taşucu hattı için yaptığı başvurular Kuzey Kıbrıs Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı tarafından reddedilip mahkemelik olurken; Filo Denizcilik’in önünün açılması ve Mersin/Taşucu-Girne hat izinlerinin verilmesi soru işaretleri yarattı.
• Hat İzni Beklerken “İstisnai Vatandaşlık”: Filo Denizcilik’in hat izni beklediği süreçte, Kuzey Kıbrıs Bakanlar Kurulu 14 Kasım 2024’te şirket ortaklarından Saim İlkılıç’a gerekçesi açıklanmayan “istisnai vatandaşlık” verdi.
• Siyasi Bağlantılar ve Şirket Ortaklığı: Şirketin Türkiye ayağındaki ortaklarından Çağrı Lojistik’in Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Can Dönüş’ün geçmiş dönem MHP Mersin İl Başkan Yardımcısı olması, şirketin bürokratik ve siyasi hatlardaki nüfuzunu gündeme taşıdı.
• Yayımlanmayan Türk Loydu Raporu: Geminin kazadan iki buçuk ay önce (2 Haziran 2026) Türk Loydu’ndan klas belgesi aldığı belirtilse de denetimin sonuç raporu kamuoyuna açıklanmadı. 2018'deki 29 hayati hatanın nasıl giderildiği belirsizliğini koruyor.
NE OLMUŞTU?
• Kızağı Tamir Edip Sakladılar: Soruşturmanın ilk günlerinde, geminin sol kızağındaki kırığın gemi personeli tarafından tersane dışında tamir edildiği ve durumun Limanlar Dairesi'nden saklandığı ortaya çıkmıştı.
• Kara Kutu Batan Gün Değil, İki Gün Önce Kapatıldı: 9 Ekim’deki duruşmada sunulan VDR raporu, cihazın batıştan 2 gün önce (28 Ağustos saat 20.39'da) kaydı kestiğini belgeledi. Cihaz kapanmadan hemen önce kaptan köşkünden ayak sesleri duyulduğu ancak kapatılma gerekçesine dair Liman Başkanlığı’na hiçbir bildirim yapılmadığı anlaşıldı.
• “Bu Gemi Bu Sezonu Çıkarmaz”: Kara kutunun kapatılmasından önceki son 5 günlük ses kayıtlarında, şirketin masraftan kaçınmak için bakımları ertelediği ve köşk içinde “Bu gemi bu sezonu çıkarmayacak” değerlendirmelerinin yapıldığı dosyaya girmişti.
Kaynaklar:
https://ozgurgazetekibris.com/
https://www.halkinsesikibris.com/
/././
Oğuz Türkyılmaz -Özgür Gürbüz/Birgün
Yazması, kabullenmesi gerçekten çok zor ama Oğuz Türkyılmaz ağabeyimiz bir süre önce aramızdan ayrıldı. Onu BirGün’deki yazılarından, enerji konusundaki demeçlerinden hatırlayacaksınız. Benim içinse enerji konularında ne zaman uzmanlığına başvursam yol gösteren, bilgi veren bir ağabeydi. Devrimci duruşu ve öngörüleriyle yol gösteren, gelişmeme çok katkıda bulunan bir büyüğümüzdü. Uzun telefon konuşmalarımızı, bilgi paylaşan e-postalarını ve değişime kapalı olmayan duruşunu çok özleyeceğim.
Oğuz Türkyılmaz deyince aklıma hemen planlama ve içine halkı da alan bir kamu tanımı geliyor. Bugün (17 Ekim 2026) Oğuz Türkyılmaz’ın anısına Makina Mühendisleri Odası Eğitim ve Kültür Merkezi’nde düzenlenecek etkinliğin başlığı da “Enerji Toplum İçindir”. Türkyılmaz’ın da çekirdek kadrosunda yer aldığı 21. Yüzyıl İçin Planlama grubu ile Makina Mühendisleri Odası’nın ortak etkinliğinde dostları Oğuz ağabeyi, çalışmalarını anlatacak.
Oğuz Türkyılmaz’ın enerji meselesinin çözümüne dair 2020 yılında bir sunum için kaleme aldığı şu görüşünü hatırlayalım: “Enerji politikalarını, toplum çıkarlarını gözeten, kamusal hizmet anlayışına uygun olarak, kamusal planlama ilkeleri dahilinde yeniden düzenlemeliyiz. Planlamanın temel bir tercih olduğu, yeni bir kurumsallaşma üzerinden, demokratik katılım mekanizmalarıyla, bütünleşik kaynak planlaması anlayışıyla; toplum ve ülke çıkarlarını gözeten kısa, orta ve uzun vadeli Strateji Belgeleri, Beş Yıllık Planlar, Yol Haritaları, Eylem Planları hazırlamalı ve uygulamalıyız. Ülkenin geleceğine yön verecek belgeler, sermaye iktidarlarının yaptığı gibi, yabancı ülkelerin kurum ve şirketleri eliyle değil, ülkemizin ilgili, birikimli kurum ve kadrolarıyla hazırlamalıyız”.
Türkyılmaz, siyasetle iç içe yürüttüğü çalışmalara son dönemde SOL Parti’de, enerji alanında devam ediyordu. Ayrıca Avrupa Sol Partileri toplantılarında partisini temsil ediyordu. 12 Eylül döneminde yaşadıklarına rağmen halkçı bir siyasetten uzak durmadı. Bu durumu, 2018 yılında Mühendis ve Makina’da yayımlanan bir söyleşisinde, “…oysa militan olma gibi bir iddiam hiç yoktu benim. Edebiyata meraklı, toplumsal sorunlarla ilgili, okuyan yazan, kültür sanat sevdalısı bir gençtim. Ama ortam o kadar politikti ki, ben de hızla politikleşmiştim” diyerek anlatır.
Türkyılmaz’ın en önemli özelliklerinden biri de bilime inanması, bilgilerini sürekli güncellemesiydi. Onunla ilk tanıştığımız günlerde yerli kömürün sınırlı da olsa kullanımı üzerine söylemleri vardı. Bunun iklim krizini büyüteceği yönündeki itirazlarımızı hep dikkatle dinlerdi. Tartışmalarımızdan etkilendiğini kendisi de birçok kez toplum içinde büyük bir alçakgönüllülükle söylediği için burada yazmakta bir kusur bulmuyorum. Onun gibi alanında uzman kişilerde çok rastlamadığımız bir durumdu; Oğuz Ağabey’i farklı kılan özelliklerinden biri de buydu.
İklim krizinin boyutlarını yukarıda da alıntıladığım “Demokratik Enerji Programı Üzerine Notlar” yazısında şöyle özetlemişti: “Sermaye birikim rejiminin sınırsız büyüme eğilimi ile birlikte, enerji sektörü kamusal bir düzlemden çıkartılarak özel tekellerin kâr egemenliğine teslim edilmiş ve ortaya fosil kaynaklara dayalı, yüksek karbon emisyonlu bir ekonomik yapı çıkmıştır. Bu yapıda tekellerin fosil yakıt temelli politikaları nedeniyle küresel ısınmaya yol açan sera gazı salımları dünyayı tehdit eder bir konuma gelmiştir. Bu politikaların bir diğer sonucu, enerji yoksulluğu ve yoksunluğunun dayanılmaz bir boyuta ulaşmış olmasıdır. Bu yapı artık sürdürülemez bir noktaya gelmiştir.”
Sürdürülemez yapı geride bıraktığımız sel ve su baskınlarıyla kendini bir kez daha gösterdi. İklim krizinin aşırı hava olaylarının sıklığını ve şiddetini artıracağını bize bilim yıllardır söylüyordu. Hem iklim krizini durdurma hem de iklim krizine uyum konusunda gerekli önlemleri almakta gecikiyoruz. Planlamanın önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Küresel ısınmaya neden olan kömür santrallarını ne zaman kapatacağız? Kentlerimizi değişen iklim koşullarına göre inşa etmeye ne zaman başlayacağız? Hükümetin yaptığı gibi, bir yandan COP 31 gibi iklim konferanslarına ev sahipliği yapıp öte yandan petrol ve kömür aramaya devam mı edeceğiz? Bu riyakarlık daha kaç can alacak, kaç ev yıkılacak, kaç şehir sular altında kalacak?
Enerji toplum içindir. Yaşamını sürdürebilmesi, hayatını kolaylaştırması için. Şirketler daha çok kâr elde etsin diye değil. Topluma, ihtiyaç duyduğu enerjiyi, yaşam güvencesi içerisinde sunmak, dünyanın sınırlarını tanıyan bir enerji politikası oluşturmak zorundayız. Oğuz Ağabey’in bizden isteği de sanırım bu olurdu.
/././
Sel basar, vardiya bitmez -Deniz İpek/Evrensel Gazetesi-
İstanbul’da sağanak nedeniyle iki gün üst üste okullar tatil edildi. Ancak MESEM’li çocuklar işyerlerinde çalışmaya devam etti. Okula giderken tehlikeli bulunan yol, işyerine giderken güvenli hale gelmedi. Çocuklar, can güvenlikleri hiçe sayılarak patronların sömürüsü sürsün diye çalıştırıldı. Kocaeli’de Ford Otosan’ın çeşitli alanlarını da su bastı. İşçiler, bazı bölümlerdeki kısa süreli duruşlara rağmen üretimin sürdüğünü anlattı. Ford İşçi Bülteni üretimin durdurulmasını isterken bir işçi sordu: “İçerde bir yerde elektrik kaçağı varsa ne olacak?” İşçi, elektrik çarpmasından korkuyor; patron üretimi sürdürüyor. İşçinin sağlığını bozan, bedenini tüketen çalışma düzeni, sel sırasında doğrudan canını tehdit ediyor. Üretimin durmasıyla kaybedilecek kazanç, işçinin yaşamından daha önemli görülüyor.
İşçi suyun içindeyken kurul nerede?
Elektrik panolarına ve makinelere ulaşan su, ölümcül tehlike yaratabilir. Su altında kalan çukurlar, kapanan kaçış yolları, sürüklenen malzemeler tahliyeyi güçleştirir. Kimyasalların bulunduğu bölümlerde suyla birlikte tehlikeli maddeler de yayılabilir. Böyle bir ortamda üretimi sürdürmek için işçiye “dikkatli ol” demekle sorumluluktan kurtulunamaz. Meteoroloji uyarılarının ardından gerekli önlemler alınmalı; tehlike altındaki bölümlerde üretim güvenli biçimde durdurulmalı, enerji yetkili kişilerce kesilmeli ve çalışanlar güvenli alanlara alınmalıdır. Acil durum planı bunun için hazırlanır. İşçi suyun içinde çalışmaya devam ederken dosyadaki imzaların onu korumadığı açık. 6331 sayılı Kanun’un 11 ve 12. maddeleri, acil durumlara hazırlanmayı ve ciddi, yakın, önlenemeyen tehlike karşısında güvenli tahliyeyi işverenin yükümlülüğü sayıyor. 13. madde ise çalışmaktan kaçınma hakkını düzenliyor. İşçi, ciddi ve yakın tehlike karşısında işçi sağlığı ve iş güvenliği kuruluna, kurul yoksa işverene başvurabiliyor. Talebi kabul edildiğinde önlemler alınana kadar ücret ve diğer hakları korunarak çalışmaktan kaçınabiliyor. Tehlikenin önlenemez olduğu durumda karar beklemeden tehlikeli bölgeden ayrılabiliyor. Murat Uysal’ın Evrensel’de yayımlanan haberinde, yağmur altında tabela montajına döndükten sonra elektrik akımına kapılarak yaşamını yitiren Mazlum Gürbüz’ün arkadaşı, neden çalıştıklarını anlatıyor: “İşten çıkarılma korkusuyla mecbur kaldık, çalıştık.” Çalışmaktan kaçınma hakkının önündeki engel tam da bu korku. Sendikanın sorumluluğu, işçinin bu tehdide tek başına göğüs germesini beklememektir. Peki, sendikalı bir fabrikada bile işçiler üretimin durdurulmasını isterken çalışmaya devam ediyorsa bu hak nasıl kullanılacak? İşçi sağlığı ve iş güvenliği kurulu nerede? İşçi temsilcileri ve sendika yöneticileri ne yapıyor? İşten atılma, ücretinin ve priminin kesilmesi korkusuyla çalışan işçinin tek başına amirine karşı çıkması bekleniyor. İşçi örgütlü gücüyle sahip çıkmadığında, kanundaki hak da patronun engeline takılıyor. Sendikalar tam burada sorumluluk almak zorunda. Kurulu derhal toplantıya çağırmak, tehlikenin giderilmesini istemek ve çalışmaktan kaçınma hakkını kullanacak işçilerin yanında durmak gerekir. Hayati tehlike sırasında bile işçiyi yalnız bırakan sendikal anlayış, patronun üretim baskısını güçlendirir.
İşe giderken ölmek
Tehlike fabrika kapısında bitmiyor. İşçiler servise ulaşmak için sel suyundan geçiyorsa, araçlar su basmış güzergâhlara gönderiliyorsa güvenli tahliye sağlanmış değildir. Vardiyayı başlatırken de bitirirken de işçinin hangi yoldan, nasıl ulaşacağı gözetilmelidir. 9 Eylül 2009’da İstanbul’daki selde Pameks Tekstil’in yedi kadın işçisi yaşamını yitirdi. Kadınları taşıyan kapalı kasa yük minibüsü sel sularının arasında kalmıştı. İşçiler yük aracında işe taşınıyordu. Kadın işçiler, yolcu taşımaya uygun olmayan yük aracında işe götürülürken öldü. Bugün suyun içinden servislere yürüyen işçilere bakarken bu ölümleri hatırlamak gerekiyor. Güvenli ulaşım sağlanamıyorsa işçi yola çıkarılmamalı. İşyerinde kalanlar için güvenli bekleme ve tahliye koşulları oluşturulmalı. İşçinin canını korumak için çalışamadığı günün bedeli de ücretinden kesilmemeli. Afet sırasında ücret ve hak kaybı olmadan çalışmaya ara verilmesi, sendikaların ortak talebi olmalıdır. Çırak ve stajyerler de 6331 sayılı Kanun’un kapsamında. Millî Eğitim Bakanlığı, işletmeye gönderdiği MESEM’li çocuğun yaşamından sorumlu. Eğitime ara verme kararları işletmelerdeki eğitimi de açıkça kapsamalı; çocukların çalıştırılmasına izin verilmemelidir. Okullar kapatılırken çocukların atölyelerde çalıştırılması da su basan fabrikada vardiyanın sürdürülmesi de sermayenin aynı dayatması: İşçinin yaşamı pahasına üretime devam. Yağışın şiddeti, alınmayan önlemlerin ve çalıştırma kararlarının üzerini örtemez. Fabrikayı su bastığında üretimi durdurmayıp işçileri çalıştırmaya devam edenler, doğacak sonuçlardan sorumludur. Bir işçi öldüğünde “doğal afet” denilerek kapatılmak istenen tartışma, daha işçiler hayattayken açılmalı. İşçi öldükten sonra ‘doğal afet’ diyecek olanlara bugün sormalıyız: Tehlike biliniyorken üretim neden durdurulmadı?”
/././
Müfettiş böyle yaparsa!-Sultan Uçar/Sözcü-



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder