Alevi toplumunun laiklikte kendine sığınak bulması bir tarihsel veridir. Ancak bu veri, Alevilerin Cumhuriyeti savunan bir baraja dönüşmesine yetmedi. Bugün sığınak falan yok!
Çerçeve yasanın olumlu bir tek etkisi olduysa o da bir grup Alevi aydının 31 Ağustos’ta yayınladıkları bildiridir. Ortaklaşa dergisi, imzacılardan Şerafettin Halis’le bir söyleşi de yaptı. 1
İzlemeyenler için söylemekte yarar olabilir; malum sürecin “İslam birliği” esasına oturması ve yaptığı tarihsel göndermelerin Alevi katliamlarını olumluyor olması, tepkileri kışkırtmıştı. Barış başlığı altında sunulan bir projenin Osmanlı devletinin Kürt aşiretleriyle kurduğu bir savaş ittifakını hatırlatarak savunulması düpedüz saçmalıktı... İlginç olan, bu görüşleri ballandırarak anlatanların, yaptıkları gafın ayırdında olmamalarıydı. Bunun temelsiz ve kibirle karışık bir özgüvenden kaynaklandığı anlaşılıyor…
Neden temelsiz dediğimi burada fazla açmayacağım. Cumhur ittifakı partilerinden sermaye sınıfına, tarikatlardan emperyalistlere, en geniş anlamıyla mevcut iktidar bloğunun rejim değişikliği anlamına gelen köklü bir dönüşümü taşıyabilecek güçte olduğuna samimiyetle inanmak kolay değil. Böylesi bir dönüşüm yüksek bir irade birliği gerektirir. Kendi içinde kıyasıya dövüşen iktidar bloğundan çıkacak en son şeydir bu… Bana sorarsanız proje durdu bile!
Bahçeli-Öcalan sürecini geri dönülmez, hatta tamamlanması kaçınılmaz bir proje olarak sunanlar, gerçeği göremeyecek ölçüde körlük içinde olmayabilirler aslında. Daha basiti, yüksek perdeden konuşarak eleştirel veya karşı pozisyon alanları terörize etmek istemeleri daha büyük olasılık.
“Alevi aydınlara” gösterilen tepkiler de buna örnek oluşturdu. Söze imzacıların kendilerini nasıl tanımladıklarına dahi karşı çıkarak başladılar. “Alevi aydınlar” nitelemesi ne hakla kullanılıyordu?
Oysa imzacılar herhangi bir yerde bütün Alevi aydınların kendilerinden ibaret olduğunu iddia etmiş değillerdi…
Ama daha önemlisi, bildiri, Apocu hareketin özellikle son on yıl içinde belirginleşen tezini boşa düşürüyordu. O teze göre Apocu hareket Kürt halkına ek olarak Alevileri de temsil ehliyetine sahipti. Elbette bunun Alevi kurumlarında bir karşılığı var. HDP ve DEM’in çeşitli kurumların yöneticilerini TBMM’ye taşıdığını, 2015’in kadük olan seçim hükümetinde bakan bile yaptığını hatırlayın…
Buna karşın bu tez, bir ittifak politikasını anlatıyor. Apocu hareket çoktandır gayrimüslim cemaatleri, liberal entelijansiyayı, sosyalist hareketi, kadın hareketlerini ve Alevileri kapsayan bir ittifak sistemi oluşturmayı önüne koymuştu. Ancak bu çok tartışmalı ve çelişkili bir yapıdır.
Bir kere, kimi ögeler birbirini itmektedir. Kürt toplumunun bütününü, bir ulus olarak kapsama ve temsil etme çabası, çıkarları çatışan sınıfların gerçekliğine çarpmaktadır. Ne kadar Kürt aşiret reisi, Kürt toprak ağası, Kürt tarikat şeyhi ve Kürt patron varsa yoksul emekçilerin kapılması istenen milliyetçi coşku o kadar azalmaktadır. Marabalara, memleketi boydan boya gezen mevsimlik tarım işçilerine, kendi coğrafyalarında bölgesel asgari ücret tehdidi altında çalışan veya çoğunlukla büyük kentlerde en güvencesiz ve güvenliksiz çalışma koşullarına mahkûm edilen işçilere “süreç” herhangi bir şey söylemiyorken nasıl coşku olsun ki?
Liberal entelijansiyanın AKP’nin keyfi diktasına uyum sağlaması günden güne zorlaşmaktadır. İslamcılık kadın hareketleri için, seküler kesimler için sadece tehdit anlamına gelmektedir vb…
31 Ağustos’tan sonra bu iç sürtünmelere Aleviliğin “Türk-Kürt-İslam sentezine” uydurulamayacağı gerçeği eklendi. Alevi aydınların bildirisi, yüksek perdeden suçlamalara karşın, bu açıdan gayet ikna edicidir. Yeni-Osmanlıda Alevi kimliği nasıl özgürleşebilir?
Alevilerin temsiline ilişkin Apocu iddianın dışında, bir de AKP-MHP iktidarının devlet merkezli yapılandırma girişimi vardı. Sürecin bu iki yakayı nasıl bir araya getireceği bir muamma iken, şimdi bir üçüncü taraf ortaya çıkmış bulunuyor.
***
Buraya kadarı “çözüm sürecine” ilişkindi… Türkiye’de bir diğer süreç ise Cumhuriyetçilerin birliğidir. AKP iktidarı Osmanlıcılığı diriltmeye niyet ettiğine göre, bunun karşısına bir direncin çıkmaması düşünülemez. Cumhuriyetçiler denince son dönemde esas olarak iki kesim, Kemalistler ve komünistler anlaşıldı. Kemalizm AKP karşıdevrimiyle devletten tasfiye edilmiş ve düzenin dışına doğru itilmişti. Komünizm ise yükselen ve malum ittifak sistemine katılan kimlikçi sol-liberal akımla köprüleri attı…
Artık bir de “Alevi Cumhuriyetçilikten” söz edilmesinin zemini var.
Alevi toplumunun laiklikte kendine sığınak bulması bir tarihsel veridir. Ancak bu veri, Alevilerin Cumhuriyeti savunan bir baraja dönüşmesine yetmedi. Bugün sığınak falan yok! Bunu sonra, umarım haftaya açmayı denerim.
Cumhuriyeti ayağa kaldırmak, yeniden kurmak gerekiyor. Hep birlikte…
1Özkan Öztaş, “Şerafettin Halis'le söyleşi: 'Güneş aydınlığına ışık gerekmez, ışık karanlığa tutulur'” Ortaklaşa dergisi, sayı 12, Ekim 2026.
/././
Avrupa’da kapitalizm çöküyor -Erhan Nalçacı-
Kapitalist rekabet böyle bir zayıflamayı affetmez, gittikçe daha kötüye gidiyor Avrupa kapitalizmi. Bari Çin-Rusya cephesini bir savaşla yaralım diyorlar, ancak silahlanma karşılarına büyük bir kamusal yük çıkarıyor, bunu karşılayamıyorlar, hastaneler, okullar dökülüyor, büyük bir barınma ve geçinme sorunu çıkıyor.
Türkiye’de Cumhuriyet kurulurken “çağdaş uygarlık düzeyi” bir hedef olarak toplumun önüne konuyordu. Bu kavramla daha çok işaret edilen yer Avrupa’ydı ve Avrupa “çağdaş uygarlık” konusunda adeta sonsuzdan gelip sonsuz giden mutlak bir referans olarak kabul ediliyordu.
Oysa öyle olmadığını biliyoruz, ne sonsuzdan geldi ne sonsuza gidecek.
Anadolu’da Çatalhöyük’te 9 bin yıl önce tarım yapılırken Avrupa taş devri kabilelerinin yatağıydı.
Roma’nın yıkılışından ve Abbasi Devriminden sonra 9. yüzyılda Bağdat yarım milyonluk nüfusu ile “çağdaş uygarlığı” temsil ederken, Avrupa’da nüfus azalmış, ticaret yolları çökmüş, feodal kale ve manastırların etrafında bir avuç tarımla uğraşan insan kalmıştı.
On birinci yüzyıl civarında önce Akdeniz ticaretinin kontrolü tekrar Avrupa’ya geçmeye başladı, ancak esas sermaye birikimi coğrafi keşiflerle 16. yüzyılda başlayacaktı. Okyanus kıyısındaki devletlerin Amerika’yı ve Hindistan yolunu keşfetmesi büyük bir zenginliğin Avrupa’da yığılmasına neden oldu. Açıkçası Avrupa uygarlığının altında yatan unsur sadece kendi emekçi halkının değil, bütün dünya halklarının sömürülmesi ve yağmalanmasıydı.
Avrupa’yı Avrupa yapan kirli sömürü çarkından sadece bir örnek versek süreç daha iyi anlaşılacak.
Üç yüz yıldan daha fazla bir süre boyunca Batı Afrika halkı insan avcısı çeteler tarafından kaçırıldı ve Avrupalı köle tüccarlarına satıldı. Köleleştirilenler İngiltere başta olmak üzere Avrupa’ya köle pazarlarına götürüldüler. Satılanlar Atlantik’i geçecek gemilerin ambarında korkunç acılar içinde ve birçoğu yaşamını yitirerek Amerika’ya taşındı. Burada kamçı altında pamuk plantasyonlarında çalıştılar. Toplanan pamuk İngiltere’ye geldi ve işçilerin çocuk kadın demeden 16 saat çalıştırıldığı fabrikalarda önce ipliğe, sonra tekstil ürünlerine dönüştü. Tekstil ürünleri sömürge veya yarı-sömürge ülkelerin pazarlarını kapladı, Osmanlı gibi ülkelerde siyasilerin ihanetiyle kazanılan imtiyazlara dayanarak bu ülkelerin tekstil sanayilerinin çökmesine yol açtı.
Bu çok yönlü kötülük bütün dünyayı Avrupa’nın sömürgesi haline getirdi. On sekizinci veya on dokuzuncu yüzyılda bir İngiliz burjuva için şöyle denir: Evine döndüğü zaman müşfik bir baba ve iyi bir eştir, ancak sömürge ülkelere gittiğinde elinde kırbacıyla bir canavara dönüşür. Aşağıdaki fotoğraf “çağdaş uygarlık düzeyinin” ne menem bir şey olduğunu çok iyi gösteriyor.
Öte yandan tabii ki Avrupa kapitalizmi sadece sömürü ilişkilerine indirgenemez, Avrupa’ya yığılan zenginlik sanatta, bilimde, teknolojide, felsefede, mimaride önemli bir kültür yarattı.
Ancak daha önemli bir yan var, bizim yani emekçi sınıfların tarihinde birçok önemli sayfa Avrupa’da yazıldı. Burjuva devrimleriyle cumhuriyet, laiklik ve yurttaşlık kavramları ortaya çıktı. 1844’te Silezyalı Dokumacılar ayaklanması, 1848 Devrimlerinin radikal kanadının ortaya çıkışı ve ezilişi, aynı yıl Manifesto’nun yazılması, 1871’de Paris’te emekçi iktidarı, 1917’de Ekim Devrimi, 1919’da Macar Sovyeti, Hamburg Barikatları, 1940’larda Nazi işgaline karşı partizan direnişi, Halk Cumhuriyetlerinin 1945’ten sonra kurulması, Yunanistan’da komünistlerin silah bırakmayıp dövüşmeleri ve bunun gibi sayısız olay…
Avrupa aynı zamanda bu direniş ve eşitlik, özgürlük mücadelesi demektir.
Şimdi düzen adına Avrupa’da kriz üzerine yazan kalemşorlar teknolojik rekabetin önünde kuralcılığın engel olduğundan ve sosyal devlet masraflarından şikâyet ediyorlar. Oysa bunlar Avrupa’da emekçi sınıfların mücadelesinin izleridir ve kapitalizmin kriz başlığı haline geliyorsa bunlarla ancak gurur duyuyoruz.
Şimdi mutlakmış gibi gözüken Avrupa kapitalizmi can çekişiyor, birbirini etkileyerek bir kısır döngüye dönüşen birçok faktör bir çöküşe işaret ediyor.
Her şeyden önce Avrupa devletleri zenginliklerini borçlu oldukları sömürgelerini yitirdiler. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’nin desteği ile gerçekleşen ulusal kurtuluş mücadeleleri sömürgeciliği sonlandırdı. Ancak emperyalizm çağında birçok ülkenin Avrupa emperyalizmine bağı borçlar, eşitsiz pazar ilişkileri, askeri müdahaleler, sermaye ihracatı aracılığı ile sürdü. Son 10 yılda ise emperyalist hegemonya rekabeti Avrupa devletlerini hegemonyalarını kurdukları ülkelerden büyük ölçüde dışarı çıkardı. Yeni dünya düzenine uygun Çin’den bir mali sermaye akışı, pazarların Çin metalarıyla dolup taşması ve Rusya’nın askeri desteği burada belirleyici oldu. Özellikle paralarının bile Fransa’da basıldığı Afrika ülkelerinin uzaklaşması Fransa için siyasi ve iktisadi açıdan büyük bir darbeydi.
Avrupa teknolojik rekabette önce ABD’ye ve sonra Çin’e yenildi. Endüstriyel robot teknolojisinde geri kalan Avrupa elektrikli araç pazarında Çin tekellerinin fiyat ve performans rekabetiyle başa çıkamaz hale düştü. Çin pil üretimi ve güneş paneli gibi konularda pazarı ele geçirdiği gibi Avrupa ara ürünler konusunda Çin’e bağımlı hale geldi. Şu anda dünyanın 50 büyük teknoloji tekelinden sadece 4’ünün merkezinin Avrupa’da olduğu söyleniyor. Avrupa’nın dünya çip üretimindeki payı 1990’da %44 iken şu anda %9’a gerilemiş durumda.
Bu durumda Avrupa’da fabrikalar kapanıyor, Almanya’da şirketlerin %40’a yakını işçi çıkartıyor. Ve artık yaşlı bir nüfusa sahip Avrupa, tüm nüfusun yarısı 44 yaşından büyük. Bu doğal olarak sağlıklı bir yaşlanma için sosyal güvenlik, tıbbi hizmetler ve yaşlı bakımını gerektiriyor. Ancak Fransa, Almanya, İngiltere gibi devletler işçi sınıfının devrimden uzak kalma koşuluyla kazandığı haklarını karşılayamıyor, bir sosyal huzursuzluk ve emekçi dalgalanması yükseliyor.
Kapitalist rekabet böyle bir zayıflamayı affetmez, gittikçe daha kötüye gidiyor Avrupa kapitalizmi. Bari Çin-Rusya cephesini bir savaşla yaralım diyorlar, ancak silahlanma karşılarına büyük bir kamusal yük çıkarıyor, bunu karşılayamıyorlar, hastaneler, okullar dökülüyor, büyük bir barınma ve geçinme sorunu çıkıyor.
Mali sermayenin bunalımı sanki her şeyin nedeniymiş gibi gözükür, oysa maddi üretimdeki sıkıntının yansımasıdır. Devletler bu kısır döngüden çıkabilmek için kamu borçlarını artırıyorlar, ama faizler yükseliyor ve borçlarının altında ezilmeye başlıyorlar. Kamu borçlarının hızla yükselmesi ve borçlanma fiyatının hızla artması kısır döngüye ekleniyor.
Bu koşullarda Avrupa ya bir viraneye, 9. yüzyıl feodalizmine geri dönecek, ya Çin’e ekonomik ve siyasi olarak bağlı bir düzeye geçecek.
Ama başka bir olasılık daha var. Avrupa işçi sınıfı 1968 tezgâhı ile sınıfsız ve iktidar talepsiz bir hak ve özgürlük mücadelesine yuvarlanmıştı. Tarihini bütün içinde yorumlayıp tekrar iktidar mücadelesine dönmesi için önünde büyük bir tarihsel fırsat açılmış durumda.
Bu dönüşüm gerçekleştirilirse zafer an meselesi olacak.
/././
Şaşırmak!-Rıfat Okçabol-
Bu kadar şaşkınlık yaşayınca, sanırım son “fon” olayına ve Halk TV’ye baskın yapılmasına o kadar da şaşırmadık! “Bizi şaşırtan olaylar, bizler sessiz kaldığımızdan mı, eğitim sisteminin kişilikli, onurlu ve özgüvenli-özgür- birey yetiştirememesinden mi kaynaklanıyor?” Bilinmiyor!
İnsanlar hemen her gün şaşırdıkları olaylarla karşılaşıyor. Bazen de milyonlarca insan aynı anda şaşırıyor. Beklenmedik bir olay karşısında, muhalif bir siyasetçi AKP’ye geçtiğinde ya da iki gün önce Halk TV’ye kayyım atanması gibi, şaşırmamamız gerektiği halde yine de şaşırıyoruz. Bizi şaşırtan olayın nedenini bazen biliyoruz, bazen de bilemiyoruz!
Milyonların AKP ile ilgili ilk şaşkınlığı, Kasım 2002 seçimlerini kazanması olmuştu ve bu durum her seçimde devam etmişti. Hâlâ AKP’nin (2015 Haziran genel seçimi dışında) girdiği her seçimi kazanmasını, en azından benim gibiler anlayabilmiş değil.
Anılarda kalan toplu şaşkınlık olaylarından biri Deniz Feneri yolsuzluk davasıydı.
Bir başka toplu şaşkınlık, 12 Eylül 2010 Anayasa halkoylamasında “Yetmez ama evet” diyenlerden kaynaklanmıştı. Şaşırmanın nedeni, "yetmez ama evet" diyenler içinde, gericilerin bulunması değil, laik anlayışta oldukları ve AKP ile ülkeyi iyi tanıdıkları sanılan ya da tanımış olması beklenen akademisyenlerin, yazarların, sanatçıların ve siyasetçilerin bulunmasıydı! Genel olaylarla ilgili bilgi ve ilgileri nedeniyle, geleceğe dönük öngörüleri ortalama insandan daha tutarlı olması beklenen bu kişilerin yanılgıya düşmesiydi. Sonradan kandırıldık demeleri ya da kendilerine “Kullanışlı aptallar” demeleri şaşkınlığımızın nedeni gibiydi.
Somut kanıtlar olmasına karşın AKP’nin "FETÖ"ye sahip çıkmasına da, Ergenekon ve Balyoz davalarında muhaliflerin suçluların gizli tanıklığıyla suçlanmasına da, AKP liderinin Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’e sahip çıkmasına da şaşırmıştık.
Demokrat Parti genel başkanlığını (2007-2009) yapmış olan Süleyman Soylu’nun 2012’de AKP’ye geçmesine, bir açıdan şaşırmamıştık. Siyasetçilerin parti değiştirdiklerine yıllardır alışıktık. Hatta Millet Partisi Genel Başkanı rahmetli Osman Bölükbaşı, partisini terk edenleri önlemek için milletvekili adaylarından imzalı güvence belgesi almaya başlamıştı. Bir açıdan da Soylu olayına şaşırmıştık: Çünkü S. Soylu AKP ve lideri hakkında yenilir yutulur gibi olmayan şeyler söylemişti. Bu kişinin söylediklerini yutup AKP’ye geçmesine ve AKP’nin de söylenenleri unutup onu kabul etmesine şaşırıp kalmıştık! S. Soylu’dan 5-10 gün sonra, AKP ve lideri hakkında atıp tutan, hem de akademisyen olan Numan Kurtulmuş’un başkanı olduğu partiyi kapatıp AKP’ye katılmasına ise, S. Soylu olayı çok taze olduğundan çok şaşırmamıştık. Bu kişilerden biri içişleri bakanı diğeri de Meclis Başkanı yapıldığında, biraz olsun bu katılmaların nedeninin anlar gibi olmuştuk.
17-25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarına da, ayakkabı kutuları içindeki paralara da şaşırmıştık. Bu davada sanık olan dört bakandan biri olan Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın, 2014’te "Her Cuma bir ayet sallıyorum, bakara makara" şeklindeki konuşmasına da, sonradan bu kişinin elçi yapılmasına da şaşırmıştık.
İlk ‘Kürt açılımı!’ sürecinde “Akil adamlar” ortaya çıktığında da şaşırmıştık. Neden onlar “akil” oluyordu da, ülkede ve tüm dünyada barış isteyen bizler “geri zekalı” oluyorduk, onların işlevi neydi, anlamamıştık!
15 Temmuz 2016’da "FETÖ'cü" darbe girişimine de, girişim sırasında tutuklanmış olan Genelkurmay Başkanının bu görevine devam etmesine de, askeri okulların kapatılmasına da, bu Genelkurmay Başkanının daha sonra savunma bakanı yapılmasına da, AKP liderinin darbe girişimi sonrasında
“Aldatıldık” demesine de şaşırmıştık.
Devlet Bahçeli, 1999’da Bülent Ecevit başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinden istifa edince, bu hükümetin ekonomik kararlarının yarattığı olumsuz ortamda seçimlerin erkene alınmasına ve dolayısıyla AKP’nin iktidar olmasına yol açmıştı! D. Bahçeli, 2007’de, tarafsız bir kişinin Cumhurbaşkanı olması yerine, meclisteki oylamaya katılarak Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını sağlamıştı! Arada bir, “Atatürk’e söz ettirmem” dese de, D. Bahçeli, 4+4+4 gibi gerici bir yasaya da destek vermişti! D. Bahçeli, 2014’te hükümete yurtdışına asker gönderme ve Türkiye’de yabancı asker konuşlandırma izni veren tezkereye de evet oyu vermişti! AKP’ye her türlü destek verdiği bilinse de, Türkiye tipi başkanlık sistemine şiddetle karşı çıkıp AKP lideri hakkında akıl almaz sözler söyleyen D. Bahçeli’nin 16 Nisan 2017’de yapılan başkanlık sistemiyle ilgili halkoylamasında “Evet” demesine de, toplum açısından yaşamsal ve köktenci bir dönüşüm olduğu için, çok ama çok şaşırmıştık. Bu dönüşümün nedenini anlamamış olsak da, D. Bahçeli’nin toplumu şaşırtma konusunda tutarlı olduğu hemen her gün görülüyor!
DEM’li belediyelere kayyım atanmasına şaşırırken, 2024 yerel seçimlerinin ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve çalışanlarına yönelik operasyona da şaşırmıştık. Bu operasyondan sonrasında da, toplumsal şaşırmalarımız, toplumsal beklentiye dönüştü! Her an bizi şaşırtacak olay beklentisine girdik!
Örneğin muhalif belediyelere yönelik operasyonlar artarken, Şubat 2025’te bir profesör hem de ANAYASA PROFESÖRÜ Serap Yazıcı Özbudun, Anayasa’nın, laikliğin ve hukukun hemen her gün yerle bir edildiği günlerde, AKP aleyhindeki anlayışı, sözleri ve tutumu nedeniyle seçildiği partisinden istifa edip büyük bir huşu içine AKP’ye katıldı! Bu kez de daha önce AKP ile ilgili sözlerini unutup muhalefet olan partisinden ayrılıp AKP’ye katılan milletvekili furyası başladı: Katılan da memnun, AKP de memnun olsa da, bizler şaşırmaya devam ediyoruz.
Sonra da partisini ve seçmenini satan milletvekillerine özenen belediye başkanları ortaya çıktı. Örneğin iki dönem CHP milletvekili ve 2009’dan bu yana Aydın Belediye Başkanı olan ve taraftarlarının “Topuklu Efe” dediği Özlem Çerçioğlu, Ağustos 2025’te AKP’ye katıldı! Atatürkçü Düşünce Derneği ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği üyesi, birkaç kez CHP’den milletvekili olmuş avukat ve Afyon Belediye Başkanı Burcu Köksal, Mayıs 2026’da bu derneklere karşı olan AKP’ye geçti!
“CHP ile ilişkilerimi koparmam gerekirse belediye başkanlığından da istifa ederim”; “Milyonda bir olasılık dahi yok” ve “Annem beni evlatlıktan reddeder, eşim beni boşar” gibilerinden açıklamalarda bulunan İzmir Belediye Başkanı Cemil Tugay, AKP’ye katıldı. AKP’ye katıldığında “Son 25 yıla damgasını vurmuş büyük liderimiz” ya da milyonlarca yurttaş açlık ve yoksulluk sınırında yaşarken, yüzbinlerce çocuk aç açına okula giderken, “AKP kimsesizlerin kimsesidir” diyebildi!
Parti değiştirme olaylarını düşününce, bir insanın geçmişini bir anda silmesi, söylediklerini yutması, hele hele yıllarca aleyhine konuştuğu kişilerle el ele yürümesi herhalde kişinin kimyasını alt-üst eden bir olay! İnsanların bu değişimi göze almalarını anlamak mümkün olmuyor.
Bu arada belediye başkanının AKP’ye geçmesinin, milletvekilinin AKP’ye geçmesinden çok farklı bir olay olduğunu belirtmek gerekiyor. Çünkü milletvekili seçiminde oy kullananlar, genelde milletvekiline değil partiye oy veriyor. Seçmenin verdiği oyla bir partiden birkaç milletvekili birden seçiliyor. Belediye başkanlığı seçiminde ise, seçmen genellikle yine partiye göre oy verse de, doğrudan kimliği bilinen adaya oy vermiş oluyor. Milletvekili parti değiştirdiğine eski partisi yerinde dursa da, belediye başkanı parti değiştirdiğinde, belediye de parti değiştirmiş oluyor. Belediyenin gelirleri, belediye başkanını seçen kitlenin beklentileri doğrultusunda kullanılırken, başkanın parti değiştirmesiyle belediyenin gelirleri başkanlığı kazanamamış partinin beklentileri doğrultusunda kullanılmaya başlanıyor. Dolayısıyla belediye başkanının parti değiştirmesi, partisini ve seçmenini satması yanında belediyenin gelirlerini de geçtiği partiye peşkeş çekmesi anlamına geliyor.
Son yıllarda bizleri şaşırtan olaylar, ne yazık ki parti değiştirmeyle sınırlı değil. Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına uyulmaması, Kahramanmaraş depreminde askerin halkın yardımına koşmak için yukarıdan emir beklemesi ve bu depremde pek çok yeni binanın yıkılması, Tele1’e el konması, gazetecilerin tutuklanması, CHP’ye kayyım atanması gibi AKP’nin her söylem ve eylemi insanı şaşırtmaya devam ediyor.
Bu kadar şaşkınlık yaşayınca, sanırım son “fon” olayına ve Halk TV’ye baskın yapılmasına o kadar da şaşırmadık!
“Bizi şaşırtan olaylar, bizler sessiz kaldığımızdan mı, eğitim sisteminin kişilikli, onurlu ve özgüvenli-özgür- birey yetiştirememesinden mi kaynaklanıyor?” Bilinmiyor!
/././
Su yolunu buldu, kent yolunu kaybetti: İstanbul'un unuttuğu dereler -Emre Alım-
İstanbul’u vuran sel bir tesadüf değil. Peyzaj mimarı Dr. Hülya Dinç’in araştırması tabloyu net verilerle belgeliyor. İncelenen 168 ana derenin yalnızca 60’ı doğal kaldı. Derelerin yüzde 80’i yerleşimle iç içe geçti. Koruma bantları 100 metreden 10 metreye düşürüldü. Taşkın riski yıllar önce resmi raporlara girdi. Yani su yolunu şaşırmadı. Afet "doğal" değil, gayet yapaydı.
İstanbul günlerdir yağmur altında. 14 Ekim'de sağanak afete döndü. Dereler taştı. Evleri, iş yerlerini ve yolları su bastı. Sürücüler araçlarında mahsur kaldı.
Dört kişi yaşamını yitirdi, üç kişiye hâlâ ulaşılamıyor.
Bu bir tesadüf değildi. Sele "doğal afet" deyip geçemeyiz, çünkü su yolunu şaşırmadı. Yağış gerçekten olağanüstüydü. Ama suyun nereyi bastığına bakın.
Selin vurduğu sokaklardan birinin adı Dereboyu Caddesi. Ayazağa, Cendere, Kağıthane'de Sadabad Camii çevresi, Alibeyköy. Hepsi bir derenin ya kenarında ya da tam üstünde.
Yani su, kendi yoluna gitti. Kenti yönetenler suyun yoluna fabrika, yol, ev yaptı.
Dr. Hülya DinçBu tabloyu, peyzaj mimarı Dr. Hülya Dinç'in 2015'te İTÜ'de yaptığı doktora tezi rakamlarla gösteriyor. Dinç, araştırmasında elde ettiği sonuçları ve bugünkü tabloyu soL'a anlattı.
168 ana derenin yalnızca 60'ı doğal kaldı
İstanbul'da çok sayıda dere var. İSKİ'nin 2023'te açıkladığı plana göre 2 bin 772 dere, toplam 5 bin 247 kilometre. Dinç bunların hepsini değil, içme suyu havzaları dışında kalan 168 ana dereyi ve kollarını inceledi. Bu, yaklaşık 3 bin 344 kilometrelik bir dere ağı demek.
Bu ağın yüzde 21'i kentin içinden geçiyor. Yüzde 79'u kırsal alanlardan.
Dereleri tek tek irdeleyen Dr. Hülya Dinç'in ulaştığı bulgular şöyle:
* 168 ana derenin yüzde 64'ünde fiziksel değişim var.
* Kaynağından döküldüğü yere kadar doğal yapısını koruyan ana dere sayısı yalnızca 60.
* 168 derenin yaklaşık yüzde 80'i yerleşim alanlarıyla iç içe. Yerleşimin dışında kalan dere sayısı sadece 33.
Fiziki değişime uğrayarak, taşkın riski taşıyan dereler. (Harita: Hülya Dinç)Dinç, işe nasıl başladığını şöyle anlatıyor: "Ben orman ekolojisinde yetişmiş bir peyzaj mimarıyım. Dere sistemini parça parça, bir çizgi gibi okumak bana hatalı geldi. Havza olarak, yani mekansal olarak okumaya başlayınca 168 havza çıktı."
Havza, bir derenin suyunu toplayan bütün arazi demek. Yağmur nereye düşerse düşsün, o alanın suyu aynı dereye iner. Tezde şu cümle de var:
"Dere ve dere kıyılarının fiziksel değişimi; kıyı ekosistemini, canlı yaşamını ve sağlıklı çevre değerlerini de kaybederek, küçük ölçekten büyük ölçeğe kent ve kentli için yaşam kalitesini etkilemektedir." (s. 173)
Küçük kollar da kayboldu
Dinç yalnızca ana dere yataklarına bakmadı. Suyu bu yataklara taşıyan küçük kollara da baktı. Bazıları sadece yağmurda akan kuru kollar. Bazıları her zaman akan küçük kollar.
Bu kolların çoğu yapılaşma yüzünden yok oldu. Bu da suyun ana dereye toplanma biçimini değiştirdi. Yağmur suyunun gideceği küçük yollar kapanınca, su sokağı yol edinmeye başlıyor. Sel ve taşkın riski artıyor.
Dinç, Haliç çevresinde iki hattı ayrıca inceledi. Kağıthane–Cendere–Kemerdere hattında 14, Alibeyköy–Küçükköy hattında 20 farklı arazi kullanımı saptadı. Haliç'e yaklaştıkça yerleşim yoğunlaşıyor. Konut, sanayi ve yollar çeşitleniyor.
Alibeyköy, tez yazıldığı dönemde bile yağışlarda taşan dereler arasındaydı.
İBB'nin 2008 tarihli raporu da taşkın riski taşıyan 28 dere havzasını sayıyordu. Dinç hepsine baktı. Bu havzaların tamamında fiziksel değişim, kol kayıpları ve toprağın yerini yerleşimin alması vardı. Geçtiğimiz gün sağanağın felç ettiği Kağıthane, Alibeyköy ve Ayamama da bu listedeydi.
Yani risk bugün keşfedilmedi. Bu hafta su basan bölgelerin bir kısmı, 18 yıl önce resmen "taşkın riski taşıyor" diye kayda geçmişti.
O günden bu yana ne değişti?
Dinç'in tezi 2007 haritalarına dayanıyor. Peki aradan geçen yıllarda ne oldu? Üçüncü köprü ve ona bağlanan bir otoyol ile İstanbul Havalimanı yapıldı.
2015'e kadar durum başkaydı. Kentin içinde dereler "ıslah" adı altında şekil değiştiriyordu. Islah, derenin doğal kıvrımlarının düzleştirilip kanala dönüştürülmesi demek. Ama kaynak noktalarında, yani memba dediğimiz yukarı kesimlerde dereler doğal kalıyordu: "Bunlar orman alanlarında, tarım alanlarında ya da askeri alanlarda kalıyordu. Korunuyordu. 2015'ten sonra bütün dere sistemlerinde çok hızlı bir dönüşüm oldu. Özellikle 2013'teki yönetmelikten sonra bunu net söyleyebilirim. Daha oraya yerleşim gelmeden, dereler kanal kesiti almaya başladı. Yerleşimden önce, ıslah mühendisliği adıyla."
Riva Deresi taşarak, hemen bitişiğine inşa edilen yerleşimleri su altında bıraktı. (Fotoğraf: AA)Koruma şeridi 100 metreden 10 metreye indi
Derelerin kenarında yapı yapılamayan bir şerit var. Bu şeridin genişliği yıllar içinde şöyle değişti:

Bu değişikliklerden en kritiği 2013 yılında yapılan. Dinç, ne anlama geldiğini şöyle özetliyor: "2013'te sağlı sollu 100'er metre, yani toplam 200 metrelik bantlar 10 metreye çekilince hepsi parselasyona, imara açıldı."
Dinç'e göre sorun sadece şeridin daralması değil. Her derenin doğal özelliği ayrı ayrı gözetilmeden, herkese aynı mesafe uygulanıyor. Bu da kıyı ekosistemini korumaya yetmiyor.
Dinç'in sözleriyle: "Her havza biriciktir. Su toplama yüzey alanı bellidir. Dallanma sayısı da iklimle, jeolojiyle, toprak yapısıyla, eğimle olan ilişkisiyle bellidir. O yüzden ne 50 metre, ne 100 metre, ne 200 metre. Bu mesafe, o havzanın yapısına, dere sisteminin yapısına ve onun oluşturduğu su yaşamına göre hesaplanmalı."
'Koruyan bir mevzuat yok'
Peki dereleri koruyan bir yasa yok mu? Dinç'in cevabı kısa: "Yok. Gerçekten yok. Bütüncül bir su hukuku yok."
Dinç, 2015'te başka illerin dere koruma kurallarına da baktığını anlatıyor. O gün İzmir'de derelerin her iki yanında 200 metre, yani toplam 400 metrelik bir koruma şeridi vardı. Aradan yıllar geçince tekrar baktı. İzmir'deki şeridin de 10 metreye indiğini gördü. Antalya, Adana, Trabzon ve Rize'de de durum aynıydı. Dinç'e göre İstanbul'daki düzenleme başka illere de örnek oldu. "Bu sorunun Türkiye'de yaygınlaşacağını, derinleşeceğini ve seller olacağını düşündüm."
İstanbul'un "anayasası" denen 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planında da dereleri koruyan bir hüküm olmadığını söylüyor.
Kağıthane Deresi'nin taşması sonucu Sadabad Cami'ni su bastı. (Fotoğraf: AA)Ne kadar yapılaşma, o kadar sel
Dinç, derenin su toplama alanının ne kadarına yapı yapıldığının belirleyici olduğunu anlatıyor. Dünyadaki araştırmalara dayanıyor: "Havzanın yüzde 5-10'una kadar yapılaşırsanız, 10 yıllık, 50 yıllık yağışlarda bile sel ve taşkın yaşamadan yerleşim kurmuş sayılırsınız. Ama yüzde 30 gibi bir yerleşim oranına çıkarsanız, 100 yıllık en yüksek yağışlarda sorun iki katına çıkar. Şimdi bakalım. Ihlamurdere vadisi, Ayamama Deresi havzası, Beykoz Deresi. Bu havzaların yüzde kaçı yapılaşmış? Fizik kuralı bu. Sel ve taşkın kaçınılmaz."
Kağıthane: Tek çıkışlı büyük bir huni
Dinç, bu hafta en çok su basan bölgelerden biri olan Kağıthane'yi örnek veriyor.
Kağıthane Deresi Haliç'e dökülüyor. Havzası yaklaşık 267 kilometrekare. Ana hattı yaklaşık 65 kilometre. Sarıyer'deki Bahçeköy'ün, yani Orman Fakültesi'nin üstünden başlıyor. Oradan Alibeyköy'ün tepesindeki Nurtepe'ye hatta Zincirlikuyu'ya kadar uzanıyor.
"Dere, bütün vadideki suyu toplayan ana noktadır" diyor Dinç. "En düşük nokta orasıdır. Su tek bir noktadan çıkış yapar. Bu yüzden yerleşimi özellikle ana hatlardan uzak tutmak gerekir."
Hesap basit. Metrekareye 100 kilo yağmur düşerse, bir kilometrekareye 100 bin ton su düşer. Kağıthane havzasının tamamına ortalama 100 kilo yağdığını düşünün. Bu yaklaşık 26,7 milyon ton su eder. Bu suyun hepsi aynı dereden çıkmak zorunda.
Dinç şöyle diyor: "Havza büyüklüğünü yağış miktarıyla çarptığınızda o kadar ton su düşüyor demektir. Bu suyun çıkması lazım. Çıkış dar boğazsa su dar ağızdan çıkacak, sıkıntı geriye basacak. Çok basit aslında."
13 Ekim'deki sağanakta can kayıplarının yoğunlaştığı Ayazağa'daki dere de Kağıthane Deresi'nin bir kolu. Dinç, tezin yazıldığı dönemde orasının bugünkü gibi olmadığını söylüyor: "Benim araştırma dönemimde orası yerleşim değildi. Daha doğaldı. Kısmen doğal bir kanal sistemiydi. Şimdi yerleşim var. Aradaki fark şu. Yüzey yapılaşması arttı, yağışı topladı. Vadiyle birlikte daraldı."
Alibeyköy Taşkını, 1974.Dinç'e göre yağmurun yönü de bir etken. Kağıthane havzasının hemen arkasında başka havzalar var: Bebek, Ihlamur, Ortaköy'deki Dereboyu Caddesi, Arnavutköy. Yağış güneydoğudan gelince suyu Kağıthane havzasında topladığını, kuzeybatıdan gelseydi arkadaki vadiyi sıyırıp Boğaz'a döküleceğini anlatıyor.
'Uzak durun' demek yetmiyor
İstanbul Valisi Davut Gül, yurttaşları "dere yataklarından uzak durun" diye uyardı. Ama araştırmaya göre 168 ana derenin yaklaşık yüzde 80'i yerleşimin içinden geçiyor. Yalnızca 33 dere yerleşimin dışında. Bu durumda İstanbullu nereden uzak duracak?
Dinç'e göre ilk iş, dere kıyılarına bakışı değiştirmek. Dere kenarında "aktif rekreasyon alanı" yani park, yürüyüş yolu, piknik alanı bile riskli: "Buralar park da olmamalı. Doğal habitat sistemleri olmalı. İnsanların yaklaşma bölgeleri belirlenmeli. Risk uyarıları yapılmalı. Risklere göre kontrollü giriş çıkış olmalı."
Değiştirilen imar kararları sonucu Ayazağa Deresi yatağına kurulan işletmeler su altında kaldı. (Fotoğraf: AA)Dinç, yurtdışında dere ve nehir kenarlarında su seviyesini ölçen sistemlerin olduğunu anlatıyor. Panolarda suyun seviyesi gösteriliyor: "Şu seviyeye kadar kıyıda dolaşabilirsin, köprüden geçebilirsin. Seviye belli bir noktayı geçince 'dere yataklarından uzak durun' uyarısı çıkıyor."
Bunun neden gerektiğini Kağıthane örneği üzerinden şöyle açıklıyor: "Sen 65 kilometrelik ana hattın ucunda, dere ağzındasın. Yağmur derenin yukarısında yağıyor. Genelde yağışı önce orman alanları çeker. Yağmur orada başlar, sen suyu görmezsin. Aşağıda denize girersin. Yukarıda yağmur olur. Kanal kesiti olduğu için bir anda debi artar ve selle karşı karşıya kalma ihtimali çok yüksektir. O yüzden dere kenarlarındaki rekreasyon alanları tehlikelidir."
Bu alanların zemini de sorunlu. Dinç, buraların bataklık ve dere çökeltisinden oluşan gevşek zeminler olduğunu, depremsellik açısından da bakmak gerektiğini söylüyor.
Dereler denizi de kirletiyor
Doğal bir dere yağışı yavaşlatır. Zemin suyu emer. Bitkiler tutar. Akış dengelenir. Dinç'e göre bugünkü mühendislik yaklaşımındaysa tam tersi oluyor: "Su, debisi artarak geliyor. Tutan, temizleyen, filtre eden hiçbir şey yok. Olduğu gibi bütün kirliliği denize atıyor."
Dinç, 168 derenin Marmara'ya, Boğaz'a, Karadeniz'e ve Haliç'e döküldüğünü hatırlatıyor. Yüzdüğümüz plajların çoğu da dere ağızlarında: "Dereler havzadaki bütün yerleşimlerin pisliğini yağışlarda toplayıp denizlere taşıyor. Atık sudan daha kirli aslında. Bunu söylediğimde bana güldüler. Ama deniz kirliliğinin en büyük kaynaklarından biri bu."
Bir öneri: Drenaj ofisi
Dinç, tezinde bir çözüm önerisinde de bulunuyor. Havzaların yağmur suyunu yönetecek, belediyeleri ve kurumları bir araya getirerek planlama işini üstlenecek üst düzey bir "drenaj ofisi" kurulmasını istedi. Tezdeki cümle şöyle:
"Havzaların hidrolojik özelliklerini takip edecek üst ölçekte yağmursuyu yönetimi drenaj ofisi kurulmalı. Bu birim, ilişkili belediyeler ve diğer kurumlar arasında işbirliğini desteklemeli; kentsel planlama kararlarını, hazırlanacak master planlama kararlarını uygulamalıdır." (s. 242)
Öneri 11 yıl önce yapıldı. Karşılık buldu mu? "Hayır. Hiç tam tersi. Üniversiteler suskun, meslek odam suskun. Karşılık bulmadı. Bulmasını da beklemiyorum. Bu yüzden bağımsız araştırmacı olarak kalmayı seçiyorum. Çünkü bu toplumun bir sorunu var. Ben sahadan, uygulamadan gelen biriyim. Doğruyu söylemekle mükellefim."
Dinç'in önerileri üç başlıkta toplanıyor:
- Daralan dere yatakları doğal yapılarına kavuşturulmalı.
- Kuru dere kolları ve taşkın sularının yayılacağı alanlar korunmalı.
- Havzalar bütüncül yönetilmeli.
'Her dönem değişti, aynı hata devam etti'
Peki bu işin sorumlusu kim? Dinç, bir döneme ya da bir isme yüklenmenin doğru olmadığını söylüyor: "A dönem suçlu, B dönem suçsuz, C dönem suçlu diyemezsiniz. Her dönem değişti ve aynı hata devam etti."
Dolmabahçe TaşkınıHikayenin çok eskiye gittiğini anlatıyor: "1950'lerdeki imar hareketlerinden itibaren böyle. Lykos, yani Bayrampaşa Deresi kapatıldı. Peşinden taşkın oldu. Fotoğrafları da var, belgeleri de var. Bu bütünün hatası."
Peki buradan nasıl dönülür? Dinç'in cevabı şöyle: "Hep beraber, ayırmadan, bütüncül olarak planlayarak, halk sağlığı açısından dirençli yaşamlar kurmak mümkün."
/././
İktidarın gazetecilerle savaşı: Fon soygunu haber yasağıyla aşılmaya çalışılıyor ama sıkıntı çok daha büyük!-Ali Ufuk Arikan-
Ülke haftalardır fon vurgununu konuşuyor. İktidar vurgun gündemden düşmeyince medyayı ve gazetecileri hedefe koyan yeni bir saldırı dalgası başlattı ama iktidarı bu da kurtarmayacak gibi görünüyor.
“Fon konusunda umutsuzluğa kapılmaya başladım. Zamana yayacaklar ve konunun üstü kapatılacak gibi görünüyor. Ama bu bir yara açtı, bu yara kapatılmazsa derinin altında bir kanser hücresi gibi bünyeyi saracaktır, içten içe konuşulacaktır. Umarım yanılırız, dosya kapanmamıştır, gündemden düşmemiştir. Eğer böyleyse, beklemediğimiz kötü sonuçlar doğuracak.”
“Hüdayi Vakfı mükemmel bir metinle üzerine düşeni yaptı. Kendini reisçi sayanlar vakfa parmak salladı. Beyler bayanlar, siz yoktunuz Hüdayi vardı. Dolayısıyla sesinizi kesin oturun aşağıya, o metinde en küçük bir kötü niyet yok.”
Bu sözlerin ilki Erdoğan’ın eski metin yazarı Aydın Ünal'a, ikincisi ise Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan’a ait.
Ünal’ın AKP’nin bünyesini saracak kanser hücresi korkusu son derece dikkat çekici.
Kılıçarslan’ın “mükemmel” dediği metinde ise “Fon krizi bir kaza değil, denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucudur. Suçlular ve sorumlular hesap vermeden kimse güvenden söz edemez” ifadesi yer alıyor.
Bu girişin nedeni, fon vurgunu sonrası yaptığı haberler nedeniyle üst üste muhalifleri hedef alan iktidarın, kendi yandaşları konusunda ne yapacağını sormak değil.
AKP’nin içinde uzun süredir ciddi bir güç savaşı var.
Bu savaşın Erdoğan sonrasına hazırlıkla ilgili bir yanı olduğu yandaşların da gündemine girmiş durumda.
Sonuç olarak fon krizi de patlama ve gündemde kalma şekli de biraz da bu durumla ilişkili.
Yukarıda aktardığımız, fon krizi dolayısıyla AKP’yi alttan alta vuran ve "içeriden" gelen bu çıkışların tamamı, krizin beklenmedik bir anda iktidar adına raydan çıkabileceğinin de işareti.
Peki, tablo AKP içinde buyken, iktidar neden muhalif medyaya ve gazetecilere savaş açtı?
Saldırıların ardı arkası kesilmiyor
AKP iktidarı uzun süredir medyaya sistematik bir saldırı gerçekleştiriyor.
Televizyon kanallarına el konulup kayyım atanıyor, gazeteciler tutuklanıyor, haberler erişime engelleniyor, gazeteler ve gazetecilerin sosyal medya hesapları engelleniyor.
Son dönemde bu saldırılardan soL Haber’in de payına soruşturma tehditleri, davalar, erişim engelleri, sosyal medya sansürleri düştü.
940 bin takipçili X hesabımız kapatıldı, hakkımızda yalan ifadelerle soruşturma açıldığı duyuruldu.
Şimdi bu saldırı dalgası iyiden iyiye kontrolden çıkmış görünüyor.
Sözcü gazetesi editörü Mustafa Balcı, fon vurguncularından biriyle AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in aynı karede bulunduğu fotoğrafı yayımladıktan sonra tutuklandı.
Suçlama konusu “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” olarak gösterildi. Hangi bilgi, kimi yanılttı sorusuna yanıt dahi verilmedi.
Gazeteci Şaban Sevinç de yine Ömer Çelik paylaşımları ve iddiaları nedeniyle aynı suçlamayla tutuklandı.
Ticaret Bakanı Ömer Bolat ile ilgili fon vurgunu iddialarını gündeme getiren gazeteci Murat Ağırel ve bu iddialarla ilgili sorular soran gazeteci İsmail Saymaz hakkında ev hapsi kararı verildi.
Ağırel, belli ki “hıncını” alamayan iktidar tarafından bir başka suçlamayla, bu kez haber yapmadığı bir konuda ev hapsindeyken gözaltına alındı.
Bu gelişmelerden sonra Halk TV’ye el konulup kayyım atandı.
Hemen ardından bu kez de gazeteci Bahadır Özgür, yine fon kriziyle ilgili yaptığı haberler nedeniyle “gizlilik kararını ihlal” iddiasıyla gözaltına alındı, adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı.
Bu süreçte onlarca habere erişim engeli getirildi, birçok sosyal medya hesabı bu nedenle erişime engellendi.
Bu adımlarla fon vurgunu konusunda "kontrol dışı" adımların önünün kesilmesi, iktidarın zorlandığı başlıkların da deşilmesi engellenmek isteniyor.
İşe yarıyor mu?
Tüm bu yaşananların ardından bu hamlelerin iktidar açısından sonuç verip vermediği ciddi bir tartışma konusu.
Sadece iktidar temsilcilerinin sosyal medya hesaplarının altına dolan yorumlara baktığımızda dahi üzeri örtülmek istenen krizin nasıl can yakıcı bir hâl aldığı anlaşılıyor.
Üstelik başta da aktardığımız üzere, yandaş medyanın içinde yer alan unsurların açıklamalarına, yıllarca AKP ile aynı yolda yürüyen tarikatların çıkışlarına bakarsak, bu tabloyu bir de AKP içindeki krizle birlikte okursak durum iktidar için pek de parlak görünmüyor.
Böylesi bir sürüklenme ve kriz halinde bir de sürekli olarak “muhalif” medyaya, gazetecilere saldırı iktidarın elini güçlendirmekten ziyade, fon soygunundaki krizli tabloyu daha da katmerli hale getiriyor.
/././
Göz göre göre gelen elektrik cinayetleri: 'Mazgal niyetine mayın döşediler'-Aslı İnanmışık-
İzmir Alsancak'ta yıllardır bilinen elektrik kaçağının göz göre göre iki can almasının ardından, benzer bir facia da Fatih’te 14 yaşındaki Mahmut Işıldak’ın yaşamını yitirmesiyle İstanbul’da yaşandı. Rant, denetimsizlik ve İZSU’daki özelleştirme hamlelerinin gölgesinde tutuklu sanığın kalmadığı davayı takip eden Özge Ceren Deniz’in babası Ahmet Abi soL’a konuştu: "Sokaklarımıza mazgal niyetine mayın döşediler. Davalar emsal olsun, kimse yolda yürürken ölmesin."
Alsancak Vapur İskelesi’nin karşı sokağında bulunan Enver Dündar Başar Sokak’ta yer altından geçen elektrik kabloları ölüm tehlikesi saçıyor. Her gün çok sayıda insanın Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne ulaşmak için kullandığı Enver Dündar Başar Sokak’ta yerin altından geçen elektrik hattı dışarıya sızma yapıyor. Bir buçuk metrelik bir alanda meydana gelen elektrik kaçağı nedeniyle, sokak taşları sürekli sıcak kalıyor. Elektrik kaçağından pek çok insan yürürken çarpılırken olası bir can kaybı yaşanmasından korkuluyor. Esnaf, uzun süredir burada elektrik kaçağının yaşandığını ve bir sokak köpeğinin bu nedenle can verdiğini söyleyerek yetkililerin ilgisizliğinden şikayet etti.
Bu sözler İzmirli Ege Telgraf gazetesinin 19 Ocak 2019 tarihli haberinden.
Muhabir Utkucan Akkaş "Çözüm için illa biri mi ölmeli?" diye başlık attığı haber göz göre göre gelen faciayı haber vermiş.
Ege Telgraf gazetesinin ilgili haberi.İzmir'in en kalabalık yerlerinden biri Konak'ın Alsancak semti.
Kalabalık olması da gerekmezdi ama vapur iskelesine çıkan sokaktaki elektrik kaçağı yıllarca önemsenmedi. Şikayetlere kulak tıkandı. Yaralananlar, çarpılanlar oldu, esnaf defalarca durumu yetkililere bildirdi.
Yağmurda yalnızca karşıdan karşıya geçmek isteyen, elektrik akımına kapılan Özge Ceren Deniz ile ona yardım etmeye çalışırken akıma kapılan İnanç Öktemay hayatını kaybetti. Yaşanan olaya ihmal demek zor. 20 metre mesafede restoran işleten Ahmet Güner'se sıkıntılı bölgede senelerdir arıza olduğunu 2024 yılında şöyle ifade etmişti: Elektrik borularının kablolarının geçtiği bir nokta. Bundan birkaç ay önce, yine yağmurlu bir günde orada su birikintisinin içinde böyle fokur fokur elektrik kaçağından dolayı suyun kaynadığını gördüm. Gelip, müdahale de ettiler o anda. Ama anladığım kadarıyla sorun çözülmemiş.
Özge Ceren Deniz ve İnanç Öktemay.İnsanlar ölüyor, kimse sorumluluk almıyor...
Sorumlular belliydi, öncelikle Gediz Elektrik ve İZSU.
Her iki kurum da sorumluluğu birbirine attı.
Faciada mahkemeye sunulan bilirkişi raporunda İZSU’yu aklama çabası haberlere yansıdı. Bilirkişi heyetindeki bir ismin daha önce CHP’den milletvekilliği ve belediye meclis üyeliği için aday adayı olduğu ortaya çıktı.
Elektrik şirketlerinin zaten bakım, onarım gibi işlere "yatırım" yapmadığı biliniyor. Sadece sel değil, yangın, deprem gibi felaketlerde de bunun ne kadar can yakan bir hale gelebildiğini, yurttaşları canından edebildiğini gördük. Ancak rant ve paradan başka şey düşünmeyen yalnızca şirketler değil.
Üstelik bu gelişmelerin ardından, şimdilerde AKP'ye transfer olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay İZSU'nun bazı hizmetlerini özelleştirme yoluna gitti.

Elektrik kaçağından bir ölüm daha
İzmir'de tablo bu haldeyken altyapısı yetersiz, rantın ve çarpık kentleşmenin zirve yaptığı bir diğer kent İstanbul 2 gündür su baskınlarıyla boğuşuyor.
Yurttaşlara "bodrum katından çıkın" diyen kent yöneticilerinin yetersiz adımları Fatih'te Balat Mahallesi Çukurbostan Parkı’nda yürüyen 14 yaşındaki Mahmut Işıldak'ın yaşamına mal oldu.
Işıldak'ın ayakkabılarının ıslanmaması için çıkararak yalın ayak yürüdüğü iddia edildi.
İstanbul Valiliği, 14 yaşındaki çocuğun ölümündeki ihmallerin araştırılması üzere soruşturma başlatıldığını duyurdu. Bu soruşturmaların ne kadar ilerletildiği, sorumluların ceza alıp almadığı konusu başka bir tartışma konusu.
Parçalanan elektrik dağıtımı: Kamu yararı değil şirket kârları esas
Türkiye’de enerji sektörü, iletiminden dağıtımına kadar özel şirketlerin yağmasına açılmış durumda. Kamusal bir hak ve temel bir hizmet olması gereken elektrik hizmeti parçalanarak farklı sermaye gruplarına devredilirken, altyapısızlığın ve denetimsizliğin faturası sokak ortasında can veren yurttaşlara çıkarılıyor.
İstanbul’da Avrupa Yakası’nın elektriğini dağıtan BEDAŞ ile Anadolu Yakası’nı üstlenen AYEDAŞ gibi devlerin hüküm sürdüğü bu sistemde, kamu yararı değil şirket kârları esas alınıyor. Tıpkı İzmir'i Gediz Elektrik’e teslim eden zihniyet gibi, İstanbul’u da parçalayıp bu holdinglerin insafına bırakan piyasacı anlayış, kentleri adım adım birer ölüm tuzağına dönüştürüyor. Bakım, onarım ve altyapı yenileme yatırımlarını kârlılık cetvellerinde "maliyet" kalemi olarak gören dağıtım şirketleri milyarlık bilançolar açıklarken, kamusal güvenlik ikincil plana itiliyor.
Süreç yalnızca kâr odaklı hareket eden özel dağıtım şirketleriyle sınırlı kalmıyor. Enerji sektörünü tamamen piyasa koşullarına açan, kamusal denetim mekanizmalarını işlevsizleştiren ve özel sektörü mevzuat zırhıyla koruyan siyasi iktidar da yaşanan can kayıplarının birincil sorumluları arasında yer alıyor. Kent altyapılarını Cengiz, Kolin, Sabancı veya Gediz Elektrik gibi sermaye gruplarının yönetimine bırakan ve her altyapı felaketinin ardından denetim sorumluluğunu göz ardı eden politik hat İzmir’den İstanbul’a uzanan bu tablonun doğrudan ortağı konumunda.
İstanbul'da selden etkilenen ve 2 gündür elektrik verilemeyen ilçeler var. Fotoğraf: Anadolu Ajansı'Mazgal niyetine mayın döşediler'
İzmir'deki facia da soruşturmanın hangi noktaya geldiğine önemli bir örnek.
Davada şu anda tutuklu yargılanan yok.
30 sanığın istinaftaki yargılaması sürerken, mahkeme heyeti üçüncü bilirkişi raporunu istedi.
Kızı Özge Ceren Deniz'i kaybeden baba Ahmet Abi'ye son durumu sorduk. Ahmet Abi de elektrik kaçağının bilindiğini hatırlattı: İzmir'de Ege Telgraf gazetesi 19 Ocak 2019 tarihinde burada elektrik kaçağı olduğunu haber yapıyor. Ne Gediz elektrik ne de İZSU dikkate alıyor.
İZSU buraya su birikiyor diyerek 3 tane mazgal niyetine 3 tane mayın döşemiştir. Önlenebilir bir ihmal sonucu benim kızım vefat etti. Bugün benim kızım yarın sizlerin de çocukları ihmaller sonucu vefat edebilir. Memur olmayanların davası istinafta 20 Kasım 2026'da, memurların yargılanması 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 8 Ocak 2027'de devam edecek.
'Bu dava emsal olmalı'
Ahmet Abi yine de yargılamadan umudunu kesmiş değil. Emsal bir dava olması için elinden geleni yapacağını vurguluyor: Ben bu davanın Türkiye'de emsal bir dava olmasını, kamu vicdanını rahatlatacak en ağır cezanın verilmesini istiyorum. Verilecek ceza suç işleme potansiyeli olan işçiler, memurlar, belediyeler ve elektrik dağıtım şirketleri için caydırıcı olacaktır.
Türkiye'de kimse yolda elektrik çarparak ölmesin diye bütün duruşmalara katıldım. Bu davalar bütün Türkiyenin sahip çıkması gereken davalar. Çünkü hepimiz sokakta yürüyoruz. Sokaklarımızın güvenli olması gerekiyor. Benim kızım ihmaller sonucu vefat etmeseydi bugün doktor olarak bu memlekete hizmet edecekti. İnsanların canını kurtaracaktı.
'Kimsenin yolda yürürken elektrik akımına kapılmadığı bir ülke diliyorum'
Ahmet Abi İstanbul'da hayatını kaybeden çocuğu da hatırlattı, "İstanbul Fatih'te yaşanan elektrik faciası haberini izleyince çok üzüldüm. Vefat eden gencimizin ailesine başsağlığı dilerim. Allah sabırlarını arttırsın. Kimsenin yolda yürürken elektrik akımına kapılmadığı, sokaklarımızın güvenli olduğu bir Türkiye diliyorum" dedi.
/././
ABD’de komünizm korkusu ve ‘kapak’ savaşları
ABD emperyalizmi hegemonya krizini savaşlarla aşmaya çalışırken, ABD’de yükselen sosyalizm tartışmaları Beyaz Saray’ı korkutuyor. ABD’deki sosyalizm tartışmalarının arkasındaki gelişmeler bugün soL TV Haber Bülteni'nde.
ABD yönetimi dünyanın her yanında savaş açarak ya da savaşları tetikleyerek içine girdiği hegemonya krizini aşmaya çalışıyor.
Ancak son hamleleri bunu sağlamak yerine içerde ciddi bir krizi tetiklemek üzere.
Enflasyon giderek artıyor, yoksulluk derinleşiyor.
Bu tabloya bir de ABD yönetimini korkutacak ölçüde sosyalizm seçeneğine olumlu bakış eklenmiş durumda.
Beyaz Saray’ın aylardır yaptığı “komünizm tehdidi” paylaşımları sonuç vermezken, tartışmaya şimdi de Newsweek’in kapağı eklendi.
soL TV Haber Bülteni bugün ABD’deki sosyalizm tartışmalarının arkasındaki gelişmeleri, Türkiye-Azerbaycan geriliminin kodlarını, sel felaketinden geriye kalan tehditleri ve fon soygunundaki son durumu masaya yatırdı.
Bülteni izlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=JqU8z1tU9M8
***
Tel Aviv ve Şam'dan 'Dürzi' itirafları: HTŞ İsrail'e nasıl zemin hazırladı?-Yalçın Çuğ-
Bugün bir yanda Netanyahu’nun "Şara’yı aradım, katliam durdu" sözleriyle seçim malzemesi yaptığı telefon diplomasisi, diğer yanda HTŞ yönetiminin "Dürziler ayrılmaz parçamızdır" diyerek ortaya attığı beylik laflar var. Sahanın çıplak gerçekliğinde ise HTŞ’nin katliamlarıyla adım adım Tel Aviv'e yakınlaşan bir toplum ve cihatçı iktidarın yarattığı bu tablo sayesinde Suriye topraklarındaki işgalini her geçen gün daha da genişleten bir İsrail bulunuyor.
Şara’ya telefon açtım. Çok kısa ve çok sert bir görüşmeydi. Ve katliam durdu."
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz yılın temmuz ayında Suriye’nin güneyindeki Süveyda vilayetinde yaşanan kanlı çatışmalar sırasında Heyet Tahrir'uş Şam (HTŞ) lideri Ahmed Şara ile yaptığı telefon görüşmesini bu sözlerle itiraf etti.
Suriye’de, Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te HTŞ liderliğindeki cihatçı gruplar tarafından devrilmesi birçok şeyi değiştirdi. Değişen şeylerden biri de İsrail'le ilişkiler oldu.
Kurulduğu günden bu yana İsrail’i tanımayan ve Tel Aviv ile hiçbir diplomatik ilişki geliştirmeyen Suriye'nin, HTŞ'nin iktidara gelmesinden yalnızca yedi ay sonra İsrail ile temas kurduğu ortaya çıktı.
Bir yanda iktidarı ele geçirdikten sonra azınlıklara yönelik katliamlara girişen, aynı anda Tel Aviv ve Washington ile kapalı kapılar ardında telefon diplomasisi yürüten HTŞ yönetimi... Diğer yanda ise "Dürzileri koruma" bahanesiyle Suriye topraklarındaki işgalini genişleten, bombalarla sivilleri yok eden İsrail...
Peki iki ateş arasında sıkışan, on yıllar boyunca vatanları bildikleri Suriye'ye sadık kalan Dürziler, bugün nasıl oldu da cihatçı katliamları ile siyonist işgal kıskacında kaldı ve İsrail'e yakınlık göstermeye başladı?
Kaçırılan şoför, Bedeviler, sivil katliamlar...
Netanyahu ile Şara arasında gerçekleşen telefon görüşmesini ve ardından gelen açıklamaları anlamak için, geçtiğimiz yılın temmuz ayında Süveyda’da yaşanan kanlı kırılmayı hatırlamak gerekiyor.
Aralık 2024'te Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Golan Tepeleri’ndeki işgalini hızla genişleten İsrail, Suriye geneline yüzlerce hava saldırısı düzenleyerek ülkenin askeri altyapısını hedef aldı. Tam da bu süreçte, Temmuz 2025’te Suriye’nin güneyindeki Süveyda vilayetinde Dürzi gruplarla Bedevi aşiretler arasında çatışmalar patlak verdi.
Bir Dürzi kamyon şoförünün kaçırılmasının ardından başlayan intikam saldırıları, ülkenin dört bir yanından aşiret savaşçılarının bölgedeki Bedevi topluluğuna destek olmak için Süveyda'ya akın etmesiyle büyüdü. HTŞ yönetiminin Bedevi gruplara destek vererek kente kendi güçlerini sevk etmesiyle birlikte çatışmalar bambaşka bir boyuta evrildi ve çatışma, HTŞ yönetimi ile Dürzi güçlerinin savaşına dönüştü.
HTŞ yönetimine bağlı Savunma Bakanlığı'nın kente güvenlik güçleri yığmasıyla birlikte, Dürzi sivillerin katledildiğine dair görüntüler kamuoyuna yansımaya başladı.
Suriye Sağlık Bakanlığı'na göre çatışmalarda en az 260 kişi öldü, 1700 kişi yaralandı. Çatışmaya dahil olan silahlı gruplar ise ölü sayısının 900'ün üzerinde olduğunu belirtti. Bu süreçte 87 binden fazla kişi de yerinden edildi.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-10/suveyda.mp4
HTŞ güçlerinin Süveyda'da giriştiği katliamlara dair birçok görüntü ortaya çıktı. Bu görüntülerden biri de Süveyda Ulusal Hastanesi’ne düzenlenen baskın oldu.
Ve sahneye İsrail çıktı...
Tam da bu esnada devreye İsrail girdi.
HTŞ güçlerinin sivil katliamlarını kendi yayılmacı politikası için fırsata çeviren Tel Aviv yönetimi, "Dürzi topluluğunu koruma" iddiasıyla Süveyda’ya ve başkent Şam’a yoğun hava saldırıları başlattı. İsrail uçakları aynı ay Şam’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı ve Savunma Bakanlığı binasını vurdu.
Bombardımanın ardından HTŞ yönetimi, güvenlik güçlerini Süveyda'ya konuşlandırdıktan saatler sonra Dürzilerle çatışan Bedevi savaşçıların vilayetten çıkarılmasını emretti ve çatışmalara son verildiğini duyurdu. Süveyda’da bu kanlı gelişmeler yaşanırken HTŞ yönetimi ile Tel Aviv, ABD arabuluculuğunda masaya oturdu. Görüşmelerde İsrail saldırılarının durdurulması ve bir güvenlik anlaşması imzalanması yönündeki müzakereler ele alındı.
Ancak Süveyda’daki belirsizlik son bulmadı, aksine vilayet fiilen ikiye bölündü.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-10/signal-2026-10-16-18-06-09-433.mp4
İsrail'in HTŞ'ye bağlı Savunma Bakanlığı binasına düzenlediği saldırı.
Netanyahu’dan 'Şara’yı aradım' itirafı
Süveyda’yı ikiye bölen ve yüzlerce sivilin kanının döküldüğü Temmuz 2025'te, Şam ile Tel Aviv hattında doğrudan bir telefon trafiği yürütüldüğü ise yeni ortaya çıktı.
Önceki gün partisi Likud tarafından İsrail’in kuzeyindeki Dürzi beldesi Yarka’da düzenlenen toplantıda konuşan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Şam’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve Savunma Bakanlığı’na düzenlenen saldırılardan kısa süre sonra HTŞ lideri Ahmed Şara ile telefonda görüştüğünü açıkladı.
Times of Israel'in aktardığına göre, Suriye’de Dürzilere yönelik katliamı Şara ile yaptığı görüşme sayesinde durdurduğunu öne süren Netanyahu, o görüşmeyi şu sözlerle anlattı: Şara’ya telefon açtım. Çok kısa ve çok sert bir görüşmeydi. Ve katliam durdu. Kardeşlerimizi ve kardeşlerinizi korumak için elimden gelen her şeyi yapacağım."
HTŞ devlet medyasından açıklama servis etti: 'Dürzi toplumu Suriye’nin ayrılmaz bir parçasıdır'
Netanyahu’nun en üst düzey teması açıkça ilan eden bu sözlerinden kısa bir süre sonra, HTŞ yönetimi de Suriye devlet haber ajansı SANA üzerinden aceleyle bir açıklama servis etti.
"Suriye hükümetinden yetkili bir kaynağa" atıfla yayımlanan "Dürzi Toplumu Suriye’nin Ayrılmaz Bir Parçasıdır" başlıklı açıklamada, Netanyahu’nun telefon görüşmesi ifşasına doğrudan yanıt verilmekten kaçınılırken top İsrail’e atıldı.
Süveyda ilindeki Dürzi toplumunun Suriye’nin ulusal dokusunun ayrılmaz ve köklü bir parçası olduğu kaydedilen açıklamada, bu toplumun siyasallaştırılması veya İsrail’in propaganda ve seçim kampanyalarına dahil edilmesi reddedildi.
Geçtiğimiz yılın temmuz ayında İsrail’in "yasadışı bir milis grubunu silahlandırarak" kaos yaratmayı ve ülkeyi büyük bir savaşın içine çekmeyi hedefleyen planlı bir müdahalede bulunduğu öne sürülen açıklamada, İsrail bombardımanının ABD’nin arabuluculuğuyla durdurulduğu ve söz konusu saldırıların HTŞ yönetiminin olaylara son verme müdahalesini engellediği iddia edildi.
Öte yandan açıklamada HTŞ yönetiminin ABD ve Ürdün ile yürüttüğü işbirliğine dikkat çekildi. Süveyda’nın yeniden bütünleşmesi için hazırlanan "üçlü yol haritasının" uygulanması adına ABD ve Ürdün Krallığı’ndaki ortaklarla kararlı biçimde çalışıldığı öne sürülürken, uluslararası topluma ve ABD’ye, 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’nın uygulanması için İsrail’e baskı yapma çağrısında bulunuldu.
Ancak mesele ne Netanyahu’nun seçim meydanlarında savurduğu "koruyucu" pozlarından ne de HTŞ yönetiminin SANA üzerinden servis ettiği "bütünlük" açıklamalarından ibaret.
Asıl tablo, cihatçı iktidar ile siyonist işgal arasına sıkışan Dürzilerin nasıl adım adım İsrail’e doğru itildiğinde ve Tel Aviv’in bu durumu Suriye’deki işgalini genişletmek için nasıl kullandığında gizli.
Süveyda'dan Şam kırsalına Suriye Dürzileri: Laik güvenceden cihatçı kıskacına
Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 3’ünü oluşturan Dürziler, yalnızca İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri’nde değil, başta güneydeki Süveyda vilayeti ve Şam kırsalındaki Ceramana ile Sahnaya bölgeleri olmak üzere ülkenin stratejik noktalarında yaşıyor.
Baas yönetiminde Suriye'deki Dürziler, laikliğin sağladığı alanla inanç özgürlüklerini ve toplumsal yapılarını korudu. Devlet kademelerinde ve Baas Partisi bünyesinde yer bulan Dürzi toplumu, cihatçı gruplara karşı Şam’daki yönetimi kendileri için bir güvence olarak gördü.
2011 yılında başlayan iç savaş sürecinde ise Dürziler, kendi bölgeleri dışındaki cephelerde savaşmak istememeleri nedeniyle zaman zaman Esad yönetimiyle zorunlu askerlik üzerinden gerilimler yaşasa da cihatçı muhalefetin safına geçmedi. Süveyda ve Şam çevresinde kendi bölgelerini savunmak için yerel milis güçleri ve Halk Komiteleri kuran Dürziler, El-Nusra Cephesi ve IŞİD gibi çetelerin hedefi haline geldikçe Şam ile bağlarını daha da sıkılaştırdı. Özellikle 2018 yılında IŞİD’in Süveyda’ya saldırarak 200’den fazla Dürzi’yi katletmesi, Suriye hükümetinin Dürziler açısından önemini yeniden artırdı.
Ancak Aralık 2024’te Esad yönetiminin devrilmesi ve El-Kaide kökenli Ahmed Şara liderliğindeki HTŞ’nin iktidarı ele geçirmesi, Suriye’deki Dürziler için varoluşsal bir tehdidin kapısını araladı.
HTŞ yönetiminin "azınlık haklarını koruyacağız" söylemlerine karşın cihatçı geçmişini bilen Dürziler, silah bırakmayı reddetti. Çok geçmeden Şam kırsalındaki Ceramana ve Sahnaya’dan Süveyda’ya uzanan hatta mezhepsel saldırılar başladı. HTŞ yönetiminin "haydutlara karşı operasyon" diyerek meşrulaştırmaya çalıştığı, gerçekte ise evlerin yakıldığı, sivillerin infaz edildiği ve Dürzilerin sembol mekanlarının hedef alındığı Temmuz 2025 saldırıları, Süveyda'yı hem fiilen hem de siyasi olarak böldü.
Daha da tehlikeli olan ise HTŞ'nin yarattığı bu katliam ve korku ikliminin, Suriye içindeki bazı Dürzi yapıları doğrudan İsrail ile işbirliğine açık hale getirmesi oldu. Şubat 2025'te kurulan Süveyda Askeri Konseyi, özerk bir yönetim hedeflediğini açıklarken "gerekirse İsrail'le işbirliğine açık olduklarını" ilan etti. Lübnanlı Dürzi lider Velid Canbolat’ın, İsrail’in Dürzileri kendi çıkarları için araçsallaştırdığı ve bölgede "cehennemî planlar" peşinde olduğu yönündeki uyarılarına rağmen, HTŞ yönetiminin mezhepçi saldırganlığı Tel Aviv’in yıllardır aradığı zemini altın tepside sundu.
Golan’da kırılan direniş ve ilk 'Dürzi şehit'
HTŞ yönetiminin Süveyda ve Şam kırsalındaki Dürzileri "özerklik" ve "dış koruma" arayışına sürükleyen politikası, işgal altındaki Golan Tepeleri'nde yaşayan Dürzilerde ise çok daha çarpıcı bir kırılma yarattı.
Bu kırılmanın en somut örneği, geçtiğimiz mart ayında Lübnan sınırında yaşandı. Lübnan'da öldürülen 38 yaşındaki Başçavuş Maher Khatar, "Golan Dürzilerinden şehit düşen ilk İsrail askeri" oldu.
Khatar'ın ölümü, onlarca yıl İsrail vatandaşlığına bile başvurmayan Dürzilerin nasıl İsrail için savaşacak noktaya geldiğini anlamak açısından önemli. Ya da Suriye'deki HTŞ yönetiminin Dürzileri siyonizmin kucağına nasıl attığını bir kez daha hatırlamak için...
Suriye toprağı olan Golan Tepeleri 1967'de işgal edilip 1981 yılında ilhak edildiğinde, bölgede yaşayan yaklaşık 20 bin Dürzinin ezici çoğunluğu İsrail'in vatandaşlık teklifini reddetti; teklifi kabul eden 2 binden az kişinin önemli bir kısmı da bölgeyi terk etti. Onlarca yıl işgal altında yaşamalarına rağmen Golan Dürzileri, Hafız Esad ve ardından Beşar Esad yönetimindeki Suriye’ye sadık kaldı.
Ancak 2011'de başlayan iç savaşta cihatçıların hedefi olma korkusu bu bağı aşındırmaya başladı. 2010'da yalnızca iki olan vatandaşlık başvurusu, o dönem El-Nusra Cephesi'nin başında bulunan bugünkü HTŞ lideri Ahmed Şara'nın 2015'te Dürzilere yönelik başlattığı toplu saldırılarla birlikte artmaya başladı. Yine de Esad yönetimi devrilene kadar bu geçiş sınırlı kaldı.
Asıl kırılma, Aralık 2024'te "Esad gitti, demokrasi geliyor" propagandasıyla HTŞ'nin yönetimi ele geçirmesiyle yaşandı. İsrail Nüfus ve Göçmenlik İdaresi verilerine göre, 2025 yılının sadece ilk yarısında vatandaşlık başvuruları bir önceki yılın tamamına kıyasla yüzde 100 arttı ve altı ayda 1050 Golan Dürzisi İsrail vatandaşlığına başvurdu. Böylece Haziran 2025 itibarıyla Golan'daki yaklaşık 29 bin Dürzi'nin neredeyse yüzde 20'sini oluşturan 6006 kişi İsrail vatandaşı oldu.
Temmuz 2025'teki Süveyda katliamları ve İsrail'in "Dürzileri koruma" iddiasıyla devreye girmesi ise bu süreci doğrudan askerileştirdi. Israel Hayom’un haberine göre, tüm bu gelişmelerden önce İsrail ordusuna katılan Golanlı Dürzi sayısı yalnızca dörtken, Ekim 2025'te bu sayı 150’ye fırladı.
Cihatçı iktidarın Tel Aviv'e hediyesi: Genişleyen işgal
Kısacası bugün bir yanda Netanyahu’nun "Şara’yı aradım, katliam durdu" sözleriyle seçim malzemesi yaptığı telefon diplomasisi, diğer yanda HTŞ yönetiminin "Dürziler ayrılmaz parçamızdır" diyerek ortaya attığı beylik laflar var.
Sahanın çıplak gerçekliğinde ise HTŞ’nin katliamlarıyla adım adım Tel Aviv'e yakınlaşan bir toplum ve cihatçı iktidarın yarattığı bu tablo sayesinde Suriye topraklarındaki işgalini her geçen gün daha da genişleten bir İsrail bulunuyor.
/././
İsrail sizi de internet reklamıyla izlemiş olabilir!
İsrailli bir reklam şirketinin, sıradan internet reklamlarını milyonlarca kullanıcıyı izlemek ve bazı cihazlara casus yazılım bulaştırmak için kullandığı ortaya çıktı. Araştırmacılar, reklamın ekranda görünmesinin saldırı için yeterli olabildiğini belirtiyor. Hedef alınanlar arasında El Cezire çalışanları da var.
İnternette bir haber sitesini açtığınızda ya da telefonunuzda bir uygulamayı kullandığınızda karşınıza çıkan reklamlar, kişisel verilerinizi izlemek ve cihazınıza casus yazılım bulaştırmak için kullanılabiliyor.
Kanada merkezli Citizen Lab araştırma kuruluşu ile reklam güvenliği şirketi Confiant'ın ortaya çıkardığı bulgular, İsrailli Discover-Tech şirketinin reklam altyapısının bu amaçlarla kullanıldığını gösteriyor.
Reuters'ın 15 Ekim tarihli haberine göre Discover-Tech'in reklamları, farklı reklam platformları üzerinden 120 binden fazla internet sitesi ve 75 bin uygulamaya ulaştı. Confiant'ın kurucu ortağı Jerome Dangu, şirketin dünya genelinde günde en az 10 milyon reklam yayımladığını belirtti. Araştırmacılar, şirketin faaliyetlerinin dünya genelinde yüz milyonlarca kişiyi etkilemiş olabileceğini değerlendiriyor.
Reklama tıklamak bile gerekmiyor
Sistemin en dikkat çekici yanı, hedef alınan kişinin şüpheli bir bağlantıya tıklamasına ya da herhangi bir dosya indirmesine gerek kalmaması. Araştırmacıların “sıfır tıklama” (zero-click) olarak tanımladığı yöntemde, zararlı reklamın cihazda görüntülenmesi saldırı sürecini başlatabiliyor.
Citizen Lab'in bulgularına göre Discover-Tech'in Controlium adlı platformu, kullanıcıların kimliklerini ve IP adreslerini belirlemeye, internet kullanıcılarını profillemeye ve belirli kişileri casus yazılım saldırıları için hedeflemeye olanak sağlıyor. Reklam altyapısı üzerinden elde edilen bilgiler, hedef seçilen cihazlara casus yazılım ulaştırmak için kullanılabiliyor.
Discover-Tech'in reklamları çoğu zaman telefon veya kulaklık gibi sıradan ürünleri tanıtıyor. Böylece kullanıcı, karşısındaki reklamın bir gözetleme operasyonunun parçası olduğunu fark etmeyebiliyor.
El Cezire çalışanlarının cihazları hedef alındı
Citizen Lab, Katar merkezli El Cezire televizyonunun paylaştığı ağ kayıtları üzerinden yaptığı incelemede, 2024-2025 döneminde kanal çalışanlarının kullandığı 45 Windows cihazına Candiru tarafından geliştirilen casus yazılımın bulaştırıldığını doğruladığını açıkladı. Saldırıların Discover-Tech'in reklamları aracılığıyla gerçekleştirildiği belirtildi.
ABD yönetiminin 2021'de kara listeye aldığı Candiru, gazetecileri, aktivistleri, akademisyenleri ve kamu görevlilerini hedef almak için kullanılan casus yazılımlarla gündeme gelmişti.
El Cezire, çalışanlarını hedef alan saldırıları kınayarak sorumluların hesap vermesi gerektiğini açıkladı. Citizen Lab'in bulguları, reklamların casus yazılımın cihaza ulaştırılmasında nasıl kullanılabildiğini ortaya koyan somut teknik kanıtlar arasında yer alıyor.
BM ve NATO ağlarında da görüldü
Araştırmacıların tespitleri yalnızca gazetecilerle sınırlı değil. Discover-Tech reklamlarının Pentagon, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumların kullandığı ağlarda da görüntülendiği aktarıldı. Citizen Lab ayrıca Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Komisyonu ve çeşitli ülkelerin kamu kurumlarının ağlarında da şirketin reklamlarına ilişkin bulgulara ulaştı.
Reklam tekellerinin gözetleme altyapısı
Olay, internet reklamcılığının yalnızca kullanıcıların ilgi alanlarına göre reklam sunan bir sistem olmadığını, aynı zamanda geniş ölçekli veri toplama ve gözetleme faaliyetlerinde de kullanılabildiğini gösteriyor. Reklam alanları, kullanıcıların cihaz ve gezinme bilgilerine ilişkin verilerin paylaşıldığı otomatik açık artırmalarla satılıyor. Araştırmacılara göre bu altyapı, kötü niyetli aktörlerin belirli kişileri tespit etmesini ve hedef almasını kolaylaştırabiliyor.
Google, Discover-Tech'i politikalarını sistematik biçimde ihlal ettiği gerekçesiyle reklam platformlarından çıkardı. Avrupa reklam sektörü kuruluşu IAB Europe da şirketi onaylı tedarikçiler listesinden askıya aldı. Comcast bünyesindeki Beeswax platformu da şirketle ilişkisini sonlandırdı.
***
Esenyurt Belediyesi'nde 'kasa' krizi: Yusuf Ulutaş'ın adreslerindeki milyonlarca dolar AKP’de nasıl yankılandı?
Fon vurgunu kadar olmasa da Esenyurt'ta AKP'nin 'sıradan' bir başkan yardımcısının evinden çıkan milyonlarca dolar da iktidar içinde ciddi bir kriz, kavga konusu olacak gibi görünüyor.
Fon vurgunu sonrasında yaşananlara bazı açılardan benzer “panik” mesajları geliyor AKP içinden.
Bu kez nedeni Esenyurt Belediyesi’ndeki AKP kayyımı Can Aksoy’un başkan yardımcılığına getirdiği Yusuf Ulutaş’ın evinden ve kasa olarak tuttuğu evden çıkan paralar.
Önce çıkan paraları listeleyelim:
* 7 Ekim’de düzenlenen operasyonda Ulutaş’ın evinde yapılan aramada 450 bin 854 dolar, 31 bin 815 avro ve 2 milyon 580 bin lira ele geçirildi.
* 15 Ekim’de yeni bir adrese operasyon düzenlendi. Küçükçekmece’deki boş bir dairede iki çelik kasa bulundu. Kasaların içinden çıkan paranın toplamının 7 milyon dolar ve 400 bin avro olduğu bildirildi.
Peki, bu kadar büyük bir servete nasıl sahip oldu bu isim?
Hakkında bilinen tek şey AKP’li ve avukat olduğu.
Böyle bir ismin bu kadar devasa miktarda paraya sahip olması haliyle büyük soru işareti oldu.
Ulutaş'ın bu serveti kimlerin kasası olarak elinde tuttuğu "henüz" bilinmiyor.
Şimdilik bu ismin bağlantılarına, paranın kaynağına ilişkin net bilgi yok ancak AKP içerisi o kadar karışık ki, yakında bu konuda da parti içinden yeni "sızıntılar" olacağı anlaşılıyor.
AKP'de iki ayrı mesaj kanalı oluştu
AKP’li Şamil Tayyar, fon vurgununda olduğu gibi bu krizde de “Erdoğan çok kızgın” paylaşımları yaparken, “Esenyurt Belediye Başkan Yardımcısı Yusuf Ulutaş için devreye giren ‘hatırlı’ isimlerden birine ‘bu işe karışmayın’ diyerek kestirip atmış. Belli ki çok kararlı, bir o kadar öfkeli, ummadıklarından gördükleri karşısında. Onun için aşağıdaki mesajı ‘kuru mesaj’ olarak görmüyorum. Onun için neşterin derine, daha derine indirileceği konusunda umutlarım arttı” dedi.
Tayyar’ın atıf yaptığı Erdoğan’ın açıklaması “Piyasa düzenbazlıklarıyla 3 lirasını 10’a, 30’a katlayana bu fahiş kazancın bedelini mutlaka ödeteceğiz” sözleri.
Bir diğer yandaş Rasim Ozan Kütahyalı da cezaevinden çıktıktan sonra yeniden aktif olarak kullanmaya başladığı sosyal medya hesabından Tayyar gibi Erdoğan mesajını alıntılayıp “Başkan Erdoğan’ın bu mesajının önemi yeterince idrak edilmedi… Hangi görüşte olursanız olun kelime kelime okuyun bu sert ve kuvvetli mesajı. Bu mesajın etkileri özellikle Kasım ayı içinde kendini gösterecektir. Kasım ayı için kemerleri bağlayın…” dedi.
Bu iki ismin fon vurgununun başından bu yana benzer mesajlar attığı biliniyor.
Ancak bu mesajlara rağmen AKP içinden başka isimler “hiçbir somut” adım atılmamasını büyük bir kriz olarak tanımlıyor.
Erdoğan’ın eski metin yazarı Aydın Ünal, “Fon konusunda umutsuzluğa kapılmaya başladım. Zamana yayacaklar ve konunun üstü kapatılacak gibi görünüyor. Ama bu bir yara açtı, bu yara kapatılmazsa derinin altında bir kanser hücresi gibi bünyeyi saracaktır, içten içe konuşulacaktır. Umarım yanılırız, dosya kapanmamıştır, gündemden düşmemiştir. Eğer böyleyse, beklemediğimiz kötü sonuçlar doğuracak” demişti örneğin kısa süre önce.
Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan ise “Hüdayi Vakfı mükemmel bir metinle üzerine düşeni yaptı. Kendini reisçi sayanlar vakfa parmak salladı. Beyler bayanlar, siz yoktunuz Hüdayi vardı. Dolayısıyla sesinizi kesin oturun aşağıya, o metinde en küçük bir kötü niyet yok” ifadesini kullanmıştı.
Yani AKP içinden bazı isimler tehlike büyük derken, bir bölümü ise bu krizden Erdoğan’ı ayırma mesajları atmaya devam ediyor.
Bu farklı tondaki mesajlar AKP içerisinde beliren farklı ekiplerin kendi güç biriktirme hamleleriyle de ilgili.
Bu gerilim tablosunda AKP içindeki vurgun tablosuna ilişkin yeni detaylar çıkacak, sızdırılacak gibi görünüyor.
***
Alman basınından iddia: ‘Polonya’da Starlink kundakçıları Rus istihbaratına çalışan Daltonlar üyeleri’
Polonya’da Starlink uydu istasyonunun kundaklanması nedeniyle Almanya’da tutuklanan 2 Türk vatandaşının Daltonlar çetesiyle bağlantılı olduğu öne sürüldü. Der Spiegel, Rus istihbaratının çeteyi saldırıyı gerçekleştirmesi için kiralamış olabileceğini iddia etti.
Polonya’nın Mazovya bölgesinde Ukrayna’ya internet hizmeti sağlayan ABD merkezli SpaceX’in Starlink ağına ait yer istasyonunda 23 Eylül’de düzenlenen kundaklama eylemine Daltonlar çetesinin karışmış olabileceği öne sürüldü.
Alman basını Rus istihbarat servislerinin saldırı için Daltonlar çetesini kiralamış olabileceğini iddia etti.
Kundaklama saldırısına karıştıklarından şüphelenilen iki Türk vatandaşı, Polonya’nın talebi üzerine 12 Ekim’de Almanya’nın Nürtingen kasabasında tutuklanmıştı. Almanya ve Polonya makamları saldırıyla ilgili Rus istihbaratını suçlamıştı.
Der Spiegel tutuklanan isimlerin 38 yaşındaki Ümit E. ve 34 yaşındaki Müslüm T. olduğunu yazdı.
Alman yayın kuruluşu, kaynaklarına dayandırdığı haberinde, bu kişilerin büyük olasılıkla Daltonlar çetesine üye olduklarını, ya da en azından çete destekçilerinin talimatıyla hareket etmiş olabileceklerini öne sürdü.
Stuttgart'taki mahkemenin önümüzdeki günlerde bu iki kişinin Polonya'ya iade edilip edilmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.
Daltonlar çetesi üyelerinin çoğunlukla 2000 ve sonrasında doğan gençlerden oluştuğu ifade edilen haberde çetenin Türkiye’de Serdar Öktem cinayetine karıştığı bilgisi de aktarıldı. Çete üyelerinin Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde haraç kesme, silah kaçakçılığı ve kiralık katillik gibi suçlara karıştığı ifade edildi.
Daltonlar'ın lideri Beratcan Gökdemir’in 2024 yılında Rusya'da tutuklandığı, Türkiye’ye iade edilmediği ve halen Rusya’da olup olmadığının belirsiz olduğu kaydedilen haberde, Alman güvenlik kaynaklarının "Kremlin'in Daltonlar'dan bir karşılık beklemiş olabileceğinden şüphelendiği" iddia edildi.
Polonya ve diğer Avrupa ülkeleri son yıllarda Rusya’yı sabotaj, siber saldırı ve hibrit operasyonlarla suçluyor. Moskova ise benzer suçlamaları "asılsız ve anti-Rus propaganda/histeri" diye niteleyerek daha önce reddetti.
***
Gizliliği kaldırılan rapor: CIA Nazi işbirlikçilerinin Kanada’ya yerleştirilmesinde rol oynadı
Kanada’da 40 yıldır sansürlenen bir raporun büyük ölçüde gizliliği kaldırılmış yeni versiyonu, CIA’in Nazi işbirlikçilerinin ülkeye yerleştirilmesinde rol oynadığını ve Kanadalı yetkililerin sahte belgeler konusunda uyarıldığını ortaya koydu.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Nazi işbirlikçilerinin Kanada’ya yerleştirilmesinde ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) rol oynadığına ilişkin yeni ayrıntılar, gizliliği büyük ölçüde kaldırılan bir raporla açığa çıktı.
Kanadalı tarihçi Alti Rodal tarafından hazırlanan ve 1985-1986 yıllarında savaş suçları iddialarını araştıran Deschênes Komisyonu kapsamında kaleme alınan raporun, yaklaşık 40 yıldır sansürlenen bölümleri kamuoyuna açıldı.
The Maple’ın haberine göre, yeni bölümler ABD istihbaratının bazı göçmenlerin Kanada’ya yerleştirilmesinde sahte belgeler kullandığına ve Kanada makamlarını yanılttığına işaret ediyor.
ABD istihbaratından sahte belgeler
Rapora göre, İsveç’in başkenti Stockholm’de görev yapan Kanadalı vize kontrol yetkilileri, 1953 gibi erken bir tarihte ABD kaynaklarından gelen sahte belgelerden haberdardı.
Kanada Kraliyet Atlı Polisi’nin (RCMP) eski başkan yardımcılarından W.H. Kelly de 1954’ün başlarında, savaş sonrası Almanya’daki ABD işgal bölgesinden gelen şüpheli güvenlik soruşturması başvuruları konusunda bilgilendirildi.
ABD istihbarat görevlisi George McManus’un, Amerikan makamlarının önerdiği bazı göçmenlerin geçmişleri araştırılmadan kabul edilmesini istediği belirtiliyor. Kelly’nin Mart 1954’te Ottawa’ya ilettiği bilgilere göre, yalnızca 1953 yılında ABD makamlarının önerileriyle yaklaşık 40 kişi Kanada’ya kabul edilmişti. Rodal’ın raporu, bu kişilerden bazılarının Nazi işbirlikçisi olarak bilindiğine ilişkin iddialara yer veriyor.
Raporda ayrıca, 1953’te Kanada makamlarınca reddedilen bir kişinin üç ay sonra farklı belgeler ve yeni bir kimlikle yeniden başvuruda bulunduğu aktarılıyor. Bu başvurunun, ABD Avrupa Kara Kuvvetleri bünyesinde görev yapan istihbarat görevlisi Oscar Holtz tarafından sunulduğu belirtiliyor.
Holtz’un, aynı yıl ABD Avrupa Kara Kuvvetleri’nin yardımıyla Kanada’ya ulaşan 35 kişilik bir listeyi de Kanadalı yetkililere verdiği kaydediliyor. Dört kişinin daha Kanada makamlarınca ayrıca tespit edildiği, 52 kişinin ise çoğunlukla güvenlik gerekçeleriyle RCMP tarafından reddedilmesine rağmen yerleştirme için önerildiği aktarılıyor.
CIA görevlisi daha sonra Ottawa’da görev yaptı
Rapordaki dikkat çekici ayrıntılardan biri de George McManus’un kimliği. Daha önce adı sansürlenen ABD istihbarat görevlisinin McManus olduğu, yeni yayımlanan bölümlerle ortaya çıktı.
Kariyerini CIA’de sürdüren McManus, 1950’lerin sonlarında teşkilatın Ottawa temsilcisi olarak görev yaptı. McManus’un daha önce, Almanya’nın Frankfurt kentindeki Sığınmacı Kabul Merkezi’nin (Defector Reception Center) ilk yöneticisi olduğu da belirtiliyor.
ABD ordusu ve CIA tarafından işletilen bu merkez ile Camp King’in, savaşın son döneminde ve Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında Nazilerin ve Nazi işbirlikçilerinin sorgulandığı yerler arasında olduğu aktarılıyor.
Raporda adı geçen ABD Karşı İstihbarat Birliği’nin (Counter Intelligence Corps) Nazi görevlilerini istihbarat kaynağı olarak kullandığına ilişkin tarihsel örnekler de bulunuyor. Bunlardan biri, Gestapo subayı Klaus Barbie’nin ABD istihbaratıyla ilişkisi ve daha sonra Bolivya’ya kaçırılması. Barbie’nin 1983’te Fransa’ya iade edilmesi, ABD’nin eski Nazi görevlilerini istihbarat faaliyetlerinde kullanmasına ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirmişti.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın Oberursel kentindeki Camp King, ABD istihbaratının sorgulama ve istihbarat faaliyetleri yürüttüğü merkezlerden biriydi. Nazi geçmişine sahip isimlerin ABD istihbaratınca kullanılması, savaş sonrası dönemin karanlık ilişkilerini gözler önüne seriyor.Kanada makamları durumdan haberdardı
Rapor, Kanada makamlarının ABD istihbaratının faaliyetleri konusunda kuşkular taşıdığını ve konunun hükümetin üst kademelerine iletilmesinin gündeme geldiğini gösteriyor.
Buna rağmen ABD’den sağlanan bilgilerin doğruluğu ve eksiksizliği konusundaki kuşkuların giderilemediği belirtiliyor. Raporda, başvuruda bulunan kişilerin geçmişlerinin ve savaş dönemindeki faaliyetlerinin bağımsız biçimde doğrulanmasının, Amerikan makamlarının sağladığı bilgiler dışında mümkün olmadığına ilişkin değerlendirmeler de yer alıyor.
Raporun bazı bölümleri hâlâ gizli
Kanada Federal Mahkemesi, Eylül 2026’da hükümete raporun yaklaşık 40 yıldır sansürlenen bölümlerini yayımlama talimatı verdi. Federal hükümetin karara itiraz etmemesinin ardından The Maple, raporun yeni versiyonuna 8 Ekim’de ulaştı.
Bununla birlikte, raporun tamamı henüz açıklanmış değil. Deschênes Komisyonu’nun şüpheli savaş suçlularının isimlerini ve haklarında yürütülen soruşturmaları içeren ikinci bölümünün gizliliği sürüyor.
Yeni belgeler, CIA’in Kanada’ya yönelik yerleştirme faaliyetleri hakkında önemli ayrıntılar sunsa da ülkeye kabul edilen kişilerin tamamının kimliklerini ortaya koymuyor. ABD ve Kanada arşivlerinde konuyla ilgili başka belgelerin bulunup bulunmadığı da henüz açıklığa kavuşmuş değil.
***
soL















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder