İçişleri Bakanlığı’ndan üniversitelere yönelik emniyet ve jandarmaya “çözüm süreci” talimatları: İstihbarat faaliyetlerine ağırlık verin!-Tolga Şardan-
İçişleri Bakanlığı’nın talimatları arasında yer alan özellikle iki hüküm, kanımca zaman içinde soru işaretlerine neden olacak. Üniversiteler toplumun en hassas noktalarındandır. Provokasyona engel olunmak istenirken çok dikkat etmek gerekecek...
Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye” adıyla uygulamaya koyduğu çözüm süreci, gündemin en öne çıkan konu başlıklarından.
Süreç, hemen her gün ayrı başlık ya da başlıklar altında gündem oluyor. Son gündem; Abdullah Öcalan’ın şahsına İmralı’da 250 metrekarelik villa -MHP lideri Devlet Bahçeli, yapının villa değil, ev olduğunu iddia ediyor -inşa edilmesi ve gazetecilerin İmralı’ya giderek Öcalan’la görüşmeleri.
Aynı zamanda çözüm sürecinin kamuoyunda tam olarak anlaşılamamasından kaynaklanan kavram kargaşalarının yaratacağı sonuçlar iktidarın radarında. Kamu güvenliğinin sağlanması bu sonuçların öne çıkanlarından.
Kamu güvenliğinin sağlanmasındaki temel etkenlerden birisi ise provokatif eylemler.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisinin son MYK toplantısında bu konuyu gündeme getirdiği haberleri var. Toplantıda Erdoğan’ın “Çok kritik bir sürece giriyoruz. Kırılganlıkların olduğu bir süreç. Her şeyi provoke etmek isteyenler olacaktır, bunlara karşı daha hassas olmalısınız” dediği yansıdı.
Kaldı ki, güvenlik bürokrasisinde görev alan kurumlar, süreç ve yansımalarının kamu güvenliğini tehdit edecek boyutlarını ortadan kaldırmak için büyük çaba sarf ediyor başından beri.
Kamu güvenliğinin ayrılmaz parçası ise, üniversiteler doğal olarak.
Sürecin yürürlüğe günlerde üniversiteler yaz tatilindeydi. Eğitim faaliyetlerine yeni yeni başlayan üniversitelerde de siyaset gündeminin başında Çözüm Süreci’nin yer alması bekleniyor.
Üniversitelerde yaşanacak eylemlere karşı alarma geçildi
Hemen her sene yüksek eğitim dönemi başlamadan kısa süre önce İçişleri Bakanlığı, üniversitelerdeki toplumsal olaylara karşı emniyet ve jandarmayı uyaran talimat yazısını hazırlayıp gönderir.
Bu sene de bakanlık aynı yöntemi uyguladı. İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nde hazırlanan “özel talimatlar” içeren yazı, aynı zamanda valiliklere de ulaştırılması amacıyla Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’na geçen hafta gönderildi.
Yazının altında İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin imzası var. Dolayısıyla yazıda yer alan görev emirlerinin “Bakan Çiftçi’nin talimatları” olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Terörsüz Türkiye vurgusu
Bu yılki üniversitelerdeki güvenliğin sağlanmasının geçmiş yıllara göre farkı; Terörsüz Türkiye sürecinin yaşanması.
Talimatların içeriğine bakıldığında, İçişleri Bakanlığı’nın üniversiteleri “tam anlamıyla” mercek altına alacağını görmek mümkün.
Çiftçi’nin, 17 maddeden oluşan talimatlarına geçmeden önce yazıdaki bazı vurguları aktarmak gerekiyor.
Şöyle ki, “üniversiteler ile öğrenci yurtlarında eğitim ve öğretim faaliyetlerinin huzur ve güven ortamı içerisinde sürdürülmesi, öğrencilerin can ve mal güvenliğinin korunması ve kamu düzeninin sağlanmasının temel öncelikler arasında yer aldığı” yazıda hatırlatıldı.
Yanı sıra “Terörsüz Türkiye” sürecinde toplumsal huzur ve güven ortamını zedelemeye yönelik istismar ve provokasyonların önlenmesi vurgulandı. Bu amaçla Bakan Çiftçi, güvenlik birimlerine üniversitelerin yerleşkelerinde oluşabilecek güvenlik risklerinin önceden tespit edilmesi ve gerekli tedbirlerin alınmasının gerekliliğine dikkat çekildi.
Çiftçi’nin talimatları 17 maddeden oluşuyor.
Talimatların dikkat çeken bölümleri şöyle:
Üniversitelerde Huzur ve Güveni Artırma İl Komisyonu toplantıları: Üniversitelerde öğrenciler ile akademik ve idari personelin huzur ve güven ortamı içinde eğitim ve öğretim çalışmalarını sürdürebilmeleri amacıyla bu toplantıların yapılmasına devam edilecek. Toplantı tutanakları, düzenli olarak Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’na gönderilecek.
İstihbarata ağırlık verilecek: Üniversitelerde istihbarat faaliyetlerine ağırlık verilecek. Eylemler ve etkinlikler ile öğrenci grupları hakkında elde edilen bilgiler, zamanında ve doğru şekilde ilgili birimlerce paylaşılacak.
Yeni kayıt yaptıracak öğrenciler: Özellikle yeni kayıt yaptırmak üzere üniversiteye gelen öğrencilerin bulunduğu alanlarda yasa dışı ve marjinal oluşumlar ile yapıların stant açmalarına izin verilmeyecek. Üniversite kampüsü ve çevresi ile öğrenci yurtları, terminal, gar, havalimanlarında bilgilendirme standı açılacak.
Sosyal medyanın izlenmesi: Terör örgütleriyle bağlantılı kişi, grup ve hesaplar tarafından sosyal medya platformları üzerinden öğrencileri etkilemeye yönelik “gerçekleştirilebilecek provokasyonlara” ve “öğrencileri istismar etmeye” yönelik faaliyetlere karşı duyarlı olunacak. Gerekli işlemler yapılacak.
Giriş ve çıkışlara denetim: Üniversite ve yurt yönetimleri ile “öğrenci olmayan kişilerin üniversite, yurt ve eklentilerine girişlerinin önlenmesi amacıyla kampüs girişlerinde parmak İzi tanıma, kartlı geçiş ve turnike gibi sistemlerin kullanılmasının sağlanması” konusunda koordinasyon sağlanacak.
Kampüslere kameralı takip: Yerleşkeler içinde eylem ve etkinliklerin yoğun olarak gerçekleştirildiği alanlara kapalı devre kamera sistemleri kurulacak. Aydınlatma ve güvenlik kamera sistemleri düzenli aralıklarla kontrol edilecek.
Olaylar anında kolluk birimlerine haber verilecek: Üniversite yerleşkelerinde, öğrenci yurtlarında ve kampüs dışında bulunan ek binalarda yaşanacak yasa dışı eylem ve etkinliklerin yanı sıra asayiş olaylarının önlenmesi için kolluk kuvvetleri zamanında bilgilendirilecek. Önleyici tedbirler alınacak. Yasalara ve mevzuata aykırı gerçekleştirilen etkinlikler ile katılımcılar hakkında yasal işlemler yapılacak.
Terör faaliyetlerine karşı bilgilendirme: Terör örgütlerini, örgütlerle bağlantılı grupların ve suç örgütlerinin faaliyetleri hakkında öğrenciler bilgilendirilmesi amacıyla üniversitelerle ortak çalışmalar yürütülecek.
Barınma sorununun çözülmesi: Barınma sorunu bulunan ya da maddi durumu yetersiz olan öğrenciler, gerektiğinde kamu kurum ve kuruluşlarına ait misafirhanelere yerleştirilecek. Barınma ve maddi destek konusunda sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği yapılacak.
Asansör bakımları yapılacak: Üniversite yerleşkeleri, öğrenci yurtları ve ek binalardaki asansörlerin mevzuata göre aylık bakımları ile gerekli onarımları yetkili servislere; yıllık periyodik kontrolleri ise, yetkili muayene kuruluşlarına yaptırılması sağlanacak. Güvensiz olduğu tespit edilen asansörler, güvenli hale getirilinceye kadar kullanımına izin verilmeyecek.
Özel güvenlik çalışmaları: Öğrenci olaylarında öğrenci ile ilk teması kurmak görevli özel güvenlik personeline halkla ilişkiler, iletişim, toplumsal olaylara müdahale esasları, kitle psikolojisi, öfke kontrolü, stres yönetimi konularında eğitim verilecek.
Üniversite çevresine yoğun denetim: Üniversite yerleşkelerinde ve çevresinde bulunan günübirlik kiralık yerler, oteller, oyun salonları, kafelere yönelik denetimler artırılacak.
Öğrenci yurtları: Öğrenci yurtlarında yaşanacak olayların önlenmesi çerçevesinde gerekli tedbirler alınacak. Yurt yöneticileriyle etkin iş birliği ve koordinasyon içinde hareket edilecek.
Toplu taşıma: Öğrencilerin üniversite/kampüs yerleşkelerine ve yurtlara ulaşımlarım kolaylaştırmak amacıyla özellikle giriş - çıkış saatlerinde toplu taşıma araçlarının sayısı artırılacak.
Trafik güvenliği: Üniversitelerin giriş ve çıkış saatlerinde oluşabilecek trafik yoğunluğunun önlenmesi ve olası aksamalara zamanında müdahale edilebilmesi amacıyla, ihtiyaç duyulan noktalarda yeterli sayıda ekip ve personel görevlendirilecek. Trafik akışının sağlanması amacıyla kavşaklardaki sinyalizasyon sistemleri, yoğunluk durumuna göre düzenlenecek.
***
İçişleri Bakanlığı’nın talimatları arasında yer alan iki hüküm, kanımca zaman içinde soru işaretlerine neden olacak.
İlki, istihbarata ağırlık verilmesi. İstihbarat çalışmaları çerçevesinde değişik modeller ve yöntemler kullanılır. Ancak kimi uygulamalarda, provokasyona engel olunmak istenirken, kitlesel harekete neden olunur. Geçmişte pek çok örneği yaşandı bu coğrafyada. Üniversiteler, toplumun en hassas noktalarındandır. Çok dikkat gerekecek.
İkincisi ise kent dışından gelen öğrencilerin barınmalarında sivil toplum örgütlerinden destek alınması ve ihtiyaç sahibi öğrencilerin sivil topluma yönlendirilmesi. Bu talimatın nasıl yorumlanması gerektiğine siz okurlar karar versin...
/././
Valla, hakikaten “aileniz güvende!"-Umur Talu-
“Ailem güvende” deyivermişler; dil o kadar sürçmüş ki, “Aile güvende... aileniz güvende” bile diyememişler. Slogan bile mülkiyet. Onun bile sahipleri. Onun da efendileri. Farklı düşünen, farklı konuşan, farklı giyinen, patronun değil işçinin hakkını savunan, farklı toplumsal cinsiyeti olan, farklarıyla itirazı olan, boyun eğmeyenlerin de sahibi onlar! İster hoş görür ister boş görür ister nahoş görür, ister alır içeri götürür!
Bu operasyonun adını al, afiş, poster, magnet yap... her eve, her aileye dağıt. Duvara assınlar, kapıya çaksınlar, buzdolabına yapıştırsınlar “Ailem Güvende” diye.
Bir kadının ya da bir çocuğun bir yumruk ya da bir tokatla o duvara yapışmasının, bazen kan içinde duvarın dibine düşmesinin... O kapıdan çıkıp giden bir kadının sokakta kanlar içinde yatmasının... o buzdolabının boş olmasının, okula gitmeye çalışan çocuğun aç kalmasının ne önemi var.
Kim bulmuşsa, doğru: “Aileleri güvende.” Alemleri gibi. Bütün bir sistem belli sayıda ailenin güvende olması için çalışıyor zaten. İktidar aileleri ve nüfustaki payları yüzde 1 iken gelirin yüzde 35’ini alanlar gibi.
En az gelire sahip yüzde 50 nüfusun toplam gelirden yüzde 3’ün altında pay almasının ne önemi var. Onların payına “Ailem Güvende” operasyonlarını alkışlamak düşüyor. Onların payına aç çocuklarına okullarda dini telkinler düşüyor. Yoksulluk, dışlanma riski altındaki 8 milyondan fazla çocuk, çocukların yüzde 38 kadarı düşüyor.
Onların payına henüz sekiz ay biterken çoğu “güvendeki aile içi” cinayetlerde katledilen en az 240 kadın düşüyor. İki yılda “balkondan düşerek ölen” en az 93 kadın düşüyor. MESEM’in mecburi çocuk emeği sürgünlerinde, köle statüsünde çalışırken ölen 14-15 yaşında çocuklar düşüyor. Yılda çoğu inşaatlarda düşerek ölen 2 binden fazla işçi, “güvende aile” babası, atölyelerde yanarak ölen “aile kadını”, çocuk yaşta can veren “aile evladı” düşüyor.
“Ailem güvende” deyivermişler; dil o kadar sürçmüş ki, “Aile güvende... aileniz güvende” bile diyememişler. Slogan bile mülkiyet. Onun bile sahipleri. Onun da efendileri. Farklı düşünen, farklı konuşan, farklı giyinen, patronun değil işçinin hakkını savunan, farklı toplumsal cinsiyeti olan, farklarıyla itirazı olan, boyun eğmeyenlerin de sahibi onlar! İster hoş görür ister boş görür ister nahoş görür, ister alır içeri götürür! Çünkü güvende olmayan, güvencesiz ailelerin, güvendiği dağlardan kurşun, bıçak yiyen başörtülü, başörtüsüz kadınların katlinin, ne bugünleri ne gelecekleri güvende olan çocukların suçluları LGBTi artı insanlar mesela!
Ah... belki de esas suçlu Nuri Kurtcebe! 78 yaşında, kanser hastası, yüzde 90 engelli büyük çizer. “Cumhurbaşkanı’na hakaret” cezası kesinleşmiş; doktorlar “infazda mahzur yok” raporu vermiş, hangi vicdanla ise...
Nuri Ağabey, gazeteciliğe başladığım Günaydın’ın binasındaki tarihi mizah dergisi Gırgır’ın, Oğuz Aral, Tekin Aral, Mim Uykusuz, Yalçın Çetin, Ferit Öngören’le birlikte kurucularındandı. Kimi Basınköy’den de komşum, kimi zaten “iş arkadaşım” olan, çoğunu kaybettiğimiz dirençli bir mizah kuşağının. 12 Eylül darbesinde bile çizgiyle lafını esirgemeyenler. 2026 Yeni Türkiye’si, “Ailem Güvende” otoriterliği onu da yakalamış, bravo!
Nuri Ağabey, “Gaddar Davut”u çizmiş, “Maganda” kelimesinin mucidi olmuştu. Düzen, istikrarıyla onu yanıltmamış!
Ailesini kaybeden Nuri’nin okul masraflarını, bilir misiniz, Metin Oktay karşılamıştı... Metin Ağabey, sadece sahaların “Taçsız Kral”ı değil, vicdanın da kralıydı, kendince bir başka 12 Eylül direnişçisiydi. Kurtcebe’nin resimlediği bir köşe yazısı vardı bir de: Uğur Mumcu’nun “Vurulduk Ey Halkım, Unutma Bizi”
Yaşarlarken de unutmayalım... hayatı hayat yapanları da zehir edenleri de unutmayalım!
/././
Aile güvende, peki siz neredesiniz?-Mine Söğüt-
Düşünün; “normal” nedir ve neye yarar? Bu sorunun değil cevabını aramak, soruyu sormak bile suç haline getirildiğinde bu düzen kime yarar, kime zarar?
Seçilmişleri, tercih edilenleri, yüzünü geleceğe, akla, mantığa dönenleri farklı yöntemlerle tek tek alaşağı ettiklerini… ilk ne zaman fark ettiniz?
“Tehlikenin farkında mısınız?” diyenlerin tek tek dillerini kestiklerini?
Doğa katliamlarını durdurmaya çalışanların üzerinden dozerlerle geçtiklerini?
Grev hakkını kullananları acımasızca işlerinden ettiklerini?
Tarafsız haber yapmakta direnenleri enselerinden tutup içeri tıktıklarını?
Açlıkla boğuşanları, sokaklara düşenleri, çocuğunu doyuramaz, okutamaz hâle gelenleri görmezden geldiklerini?
Hukuksuzluğa itiraz edenleri anında hukuksuzlukla susturduklarını?
Eşitlikten, denklikten yana olanları tek kelimeyle vatan haini ilan ettiklerini?
Adalet diye bas bas bağıranları dipsiz zindanlara attıklarını?
İktidarın niyetini sorgulayanları aniden ortadan kaldırdıklarını?
Sokaklarda kedileri, köpekleri sevip besleyenleri deli ilan ettiklerini?
Kadın haklarını savunanları hastalıklı saydıklarını?
Farklı cinsel kimliklerden bahsedenleri ahlâksızlıkla damgaladıklarını?
Peki;
Elinizden bir şey gelmeyeceğini…
Bu düzeni değiştiremeyeceğinizi…
Güçsüz olduğunuzu…
Bir tek sizin itirazınızın hiçbir işe yaramayacağını…
Ses çıkarırsanız başınızın belaya gireceğini…
Bünyenizin öyle belalı bir hayatla baş edemeyeceğini…
Size dokunmayan yılanın bin yıl yaşamasında bir sakınca olmayacağını…
Her koyunun kendi bacağından asılacağını…
İlk ne zaman hissettiniz?
İktidarın hedefindekiler için;
“Onlar da öyle yapmasalardı” diye düşündüğünüz o ilk anı hatırlıyor musunuz?
“Ama onlar da fazla ileri gidiyor” diye düşündüğünüz günü?
“Ama özgürlüğün de bir sınırı vardır” diye mırıldandığınız zamanı?
“Bu kadarı da fazla, onlar da kaşınıyorlar” diye mızırdandığınız olayı?
***
Hadi şimdi eşcinselliğin tarihini araştırın hep birlikte.
Ne zaman suç olmuş, tarih boyunca hangi yasalara konu olmuş.
Kim neden yasaklamış eşcinsel ilişkiyi, bu yasaklar neye yaramış, neye yaramamış.
Nazi Almanya’sında eşcinsellere neler yapılmış, Sovyet Rusya eşcinselliğe nasıl yaklaşmış, Amerika’da, Avrupa’da Asya’da farklı cinsel yönelimi olan insanlar yüzyıllar boyunca neler neler yaşamış.
İnsanlığın ulaşılabilen kayıtlı tarihi boyunca farklı cinsel yönelimler söz konusu olduğunda neler tartışılmış, tartışmalar nereye varmış…
Bilim ne diyor, tarih ne diyor, devlet ne diyor, dinler ne diyor, halk ne diyor…
“Farklı” ve “normal” şu korkunç dünyada dün ve bugün kimin için ne anlama geliyor…
Bu sırada, tüm tuşlara birden basılsın, dernekler kapatılsın, aktivistler tutuklansın, evlere, mekanlara dalınsın, cadı avı başlasın. Ve siz bu konuda duyduklarınızı, tanık olduklarınızı aklınızdan geçirin, çıkarımlar yapın, sonuçlara varın ve bunların hepsini kendinize saklayın.
Yazamayın, anlatamayın, konuşamayın, tartışamayın…
Bir kez daha başınıza bir şey gelmesinden korkun.
Aynı esnada bir sürü genç insan daha kendini gerçekleştiremeden silinip gidiversin bu dünyadan.
Sadece varlığı “normal”e bir tehdit diye.
İnanılan, güvenilen, istenilen düzenin inanılacak, güvenilecek, istenecek bir düzen olup olmadığı onun yüzünden, o genç insan yüzünden tartışmaya açılırsa yıkılacak olan değerleri korumak adına.
Şu anda hiç tanımadığınız ve muhtemelen de asla “gerçekten” tanıyamayacağınız bir genç, uzakta ya da yanıbaşınızda, tam da yan odada aynaya bakıyor ve korkuyor.
Sizden, devletten… en çok da kendisinden.
Şimdi bir daha düşünün; “normal” nedir ve neye yarar?
Bu sorunun değil cevabını aramak, soruyu sormak bile suç haline getirildiğinde bu düzen kime yarar, kime zarar?
***
Aile güvende.
Peki siz neredesiniz?
/././
5,5 milyon beyannameye karşı 2,3 trilyon liralık stopaj -Murat Batı-
Vergi adaleti bakımından başarı, beyanname sayısından çok, gerçek gelire ve gerçek matraha ulaşılmasıyla ölçülmelidir. Ücretlinin geliri zaten kayıt altında; vergisi hesaplanıyor ve daha maaşı eline geçmeden kesiliyor. Dolayısıyla kayıt dışılıkla mücadelede asıl mesele, zaten kolay vergilendirilen ücretlilerden daha fazla vergi almak değil, beyan dışı kalan veya gerçek tutarının altında beyan edilen gelirleri kavrayabilmektir...
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, nisan ayında gelir vergisi beyannamesi sayısının 5,5 milyona ulaşarak rekor kırdığını, 401 bin mükellefin ise ilk kez beyanname verdiğini açıklamıştı.
Şimşek, kayıt dışılıkla mücadele ve etkin denetimler sayesinde gönüllü uyumun arttığını da belirtmişti.
Gelir vergisi beyannamesi sayısının artması elbette önemli. Özellikle daha önce beyan dışı kalan gelirlerin sistem içine alınması kayıt dışılıkla mücadele bakımından olumlu bir gelişme. Ancak meseleye yalnızca “5,5 milyon beyanname ile rekor kırıldı” şeklinde bakmak, Türkiye'deki gelir vergisi sisteminin asıl sorununu gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Çünkü gelir vergisi açısından önemli olan yalnızca kaç kişinin beyanname verdiği değil; bu beyannameler üzerinden ne kadar vergi tahakkuk ettiği, bunun ne kadarının tahsil edildiği ve nihayetinde gelir vergisi yükünün kimlerin üzerinde kaldığıdır.
Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın 2026 yılı Ocak-Ağustos dönemi bütçe gerçekleşmeleri bu açıdan oldukça dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor.
2026 yılının ilk sekiz ayında toplam gelir vergisi tahsilatı yaklaşık 2 trilyon 568,5 milyar TL oldu. Bunun yalnızca 195,1 milyar TL'si beyana dayanan gelir vergisinden, 2 trilyon 316,4 milyar TL'si ise stopaj yoluyla alınan gelir vergisinden oluştu.
Başka bir ifadeyle, beyana dayanan gelir vergisinin toplam gelir vergisi tahsilatı içindeki payı yaklaşık yüzde 7,6 iken stopaj yoluyla alınan gelir vergisinin payı yüzde 90,2 düzeyinde.
Bu rakamlar, 5,5 milyon beyanname rekorunun gelir vergisinin genel yapısı içindeki yerini de gösteriyor. Beyanname sayısı milyonlarla ifade edilmesine rağmen gelir vergisi tahsilatının çok büyük bölümü hâlâ beyan üzerinden değil, stopaj yoluyla gerçekleştiriliyor.
Beyan edilen verginin de tamamı tahsil edilemiyor
Tahakkuk ve tahsilat rakamlarını birlikte değerlendirdiğimizde tablo daha da belirginleşiyor.
2026 yılının ilk sekiz ayında beyana dayanan gelir vergisinde yaklaşık 316,2 milyar TL vergi tahakkuk etmiş, bunun 195,1 milyar TL'si tahsil edilmiş. Buna göre tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 61,7 düzeyinde kalmış.
Yani tahakkuk eden her 100 liralık beyana dayanan gelir vergisinin yaklaşık 62 lirası tahsil edilebilmiş.
Stopaj yoluyla alınan gelir vergisinde ise aynı dönemde yaklaşık 2 trilyon 632 milyar TL tahakkuka karşılık 2 trilyon 316 milyar TL tahsilat gerçekleşmiş. Buradaki tahsilat/tahakkuk oranı yaklaşık yüzde 88.
Dolayısıyla beyana dayanan gelir vergisi ile stopaj arasında yalnızca tahsil edilen verginin büyüklüğü bakımından değil, tahakkuk eden verginin tahsil edilebilme kabiliyeti açısından da ciddi bir fark bulunuyor.
Beyana dayanan gelir vergisinde tahakkuk eden verginin yaklaşık yüzde 38'i henüz tahsil edilememişken stopajda tahsilat oranı yüzde 88'e ulaşmış durumda.
Bu fark, gelir vergisi sistemimizin hangi gelirleri daha kolay vergilendirebildiğini de açık biçimde ortaya koyuyor.
Ücretlinin vergisi daha cebine girmeden kesiliyor
Burada teknik bir hususun altını çizmek gerekiyor. Stopaj yoluyla alınan 2 trilyon 316 milyar TL'lik gelir vergisinin tamamı ücretlilerden kesilen vergiden oluşmuyor. Gelir Vergisi Kanunu uyarınca ücretlerin yanı sıra iş yeri kira ödemeleri, mevduat faizi gibi başka bazı ödemeler üzerinden de gelir vergisi stopajı yapılıyor.
Dolayısıyla bu tutarın tamamını ücretlilerin ödediği gelir vergisi olarak göstermek doğru olmaz. Üstelik Hazine ve Maliye Bakanlığı stopajın gelir türlerine göre dağılımını da yayımlamıyor.
Ancak bu teknik ayrım, Türkiye'deki gelir vergisi sisteminin temel gerçeğini değiştirmiyor. Ücretliler, gelir vergisinin en kolay ve en düzenli tahsil edildiği kesimlerin başında geliyor. Vergi literatüründe ücretlilerin bu durumunu anlatmak için zaman zaman “kümesteki kazlar” benzetmesi de kullanılmaktadır.
Çünkü ücretlinin vergisi, maaşı kendisine ödenmeden önce işveren tarafından kesilip vergi idaresine yatırılıyor. Vergi idaresinin ücretliyi bulmasına, gelirini tespit etmek için ayrıca denetim yapmasına ya da onu beyana davet etmesine çoğu durumda gerek kalmıyor.
Maaş belli, matrah belli, işveren belli. Vergi de daha ücretlinin cebine girmeden kesiliyor.
Bu nedenle Bakan Şimşek'in açıklamasında kullandığı “gönüllü uyum” kavramı ile ücretlilerin vergilendirilme biçimi arasında önemli bir fark bulunuyor. Ücretliler açısından gönüllü uyumdan ziyade, kaynağında ve otomatik bir vergilendirme söz konusudur.
5,5 milyon beyannameye bir de bu açıdan bakalım
Beyanname sayısının 5,5 milyona ulaşması ve 401 bin mükellefin ilk kez beyanname vermesi kayıt dışılıkla mücadele bakımından oldukça önemlidir. Ancak bu rakamların tek başına gelir vergisinde kayıt dışılığın önemli ölçüde azaldığını ya da vergi adaletinin güçlendiğini göstermesi de pek mümkün değildir.
Beyanname sayısının artması kadar, bu beyannamelerde gösterilen gelir ve matrahların gerçek durumu yansıtması, bu matrahlar üzerinden yeterli miktarda vergi tahakkuk etmesi ve tahakkuk eden verginin de tahsil edilebilmesi gerekir.
Nitekim 2026 yılının sekiz aylık verileri bu açıdan oldukça çarpıcıdır. Beyana dayanan gelir vergisinde 316,2 milyar TL tahakkuka karşılık 195,1 milyar TL tahsilat yapılmış ve tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 61,7'de kalmıştır. Buna karşılık stopaj yoluyla 2,3 trilyon TL'yi aşan gelir vergisi tahsil edilmiş ve tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 88'e ulaşmıştır.
Bu tablo, gelir vergisinin ağırlıklı olarak nereden ve hangi yöntemle tahsil edildiğini göstermesi bakımından 5,5 milyon beyanname sayısından çok daha açıklayıcıdır.
Kayıt dışılıkla mücadele, kuşkusuz daha önce beyan edilmeyen gelirlerin sisteme alınmasını ve daha fazla kişinin beyanname vermesini de gerektirir.
Aksi hâlde bir tarafta beyanname sayısında rekorlardan söz edilirken diğer tarafta gelir vergisinin çok büyük bölümü, vergisi daha gelir sahibinin eline geçmeden stopaj yoluyla kesilen kesimler üzerinden tahsil edilmeye devam eder.
Ücretli zaten sistemin içindedir. Geliri kayıt altındadır, vergisi hesaplanmaktadır ve daha maaşını almadan kesilmektedir. Bu nedenle kayıt dışılıkla mücadelede asıl yoğunlaşılması gereken alan, zaten kolay vergilendirilen ücretliler değil, gerçek gelirine ve matrahına ulaşılmakta güçlük çekilen kesimlerdir.
401 bin kişinin ilk kez beyanname vermesi bu açıdan önemlidir. Fakat bundan sonraki aşamada başarının ölçüsü, beyanname sayısının daha da artırılması değil; bu beyannamelerin gerçek gelirleri ne ölçüde kavradığı ve bunun vergi gelirlerine ne ölçüde yansıdığı olmalıdır.
Sonuçta 5,5 milyon beyanname bir istatistiktir; vergi adaleti ise vergi yükünün nasıl dağıldığıyla ilgilidir.
Beyanname başına vergi tahsilatı ne kadar?
Rakamı bir başka açıdan da değerlendirelim. 2026 yılının ilk sekiz ayında beyana dayanan gelir vergisinden 195,1 milyar TL tahsil edildi. Bu tutarı Şimşek’in açıkladığı 5,5 milyon beyanname sayısına böldüğümüzde, beyanname başına yaklaşık 35 bin 473 TL gelir vergisi tahsilatına karşılık gelen bir büyüklük ortaya çıkıyor.
Elbette 5,5 milyon beyanname sayısı ile Ocak-Ağustos dönemindeki tahsilat rakamı dönem ve kapsam bakımından bire bir örtüşmediğinden, bu tutarı teknik anlamda “mükellef başına ödenen ortalama vergi” olarak kabul etmek doğru olmayabilir. Ancak bu hesaplama, beyanname rekorunun gelir vergisi tahsilatı içindeki ağırlığını görmek bakımından dikkat çekicidir.
Bir tarafta 5,5 milyon beyanname ve 195,1 milyar TL beyana dayanan gelir vergisi tahsilatı, diğer tarafta ise yalnızca sekiz ayda 2,3 trilyon TL’yi aşan stopaj yoluyla gelir vergisi tahsilatı bulunuyor. Üstelik stopajın önemli bir bölümünü, vergisi daha geliri eline geçmeden kesilen ücretliler oluşturuyor.
Bu tablo, beyanname sayısındaki rekorun tek başına gelir vergisi sistemindeki başarıyı göstermeye yetmeyeceğini ortaya koyuyor.
Son tahlilde
401 bin kişinin ilk kez beyanname vermesi ve toplam beyanname sayısının 5,5 milyona ulaşması kayıt dışılıkla mücadele açısından önemlidir. Ancak vergi adaleti bakımından başarı, beyanname sayısından çok, gerçek gelire ve gerçek matraha ulaşılmasıyla ölçülmelidir.
Ücretlinin geliri zaten kayıt altında; vergisi hesaplanıyor ve daha maaşı eline geçmeden kesiliyor. Dolayısıyla kayıt dışılıkla mücadelede asıl mesele, zaten kolay vergilendirilen ücretlilerden daha fazla vergi almak değil, beyan dışı kalan veya gerçek tutarının altında beyan edilen gelirleri kavrayabilmektir.
Sonuçta 5,5 milyon beyanname önemli bir istatistiktir; vergi adaleti ise vergi yükünün mali güce göre nasıl dağıldığıyla ilgilidir.
/././
Fon ve Borsa çöküşü, finansal istikrarın sınavı -Binhan Elif Yılmaz-
Önümüzdeki süreçte, borsadaki gerçek hisse senedi sahipliği oranlarının ve yatırım fonlarının taşıdığı potansiyel risklerin şeffaf bir şekilde izlenmesi şart. Bankacılık sektörü, sermaye piyasası kurumları ve borsanın birbirine entegre yapısı, tek bir noktada çıkan kıvılcımın tüm sisteme yayılma riskini içinde barındırıyor. Bu nedenle düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile ekonomi yönetiminin tam bir koordinasyon içinde hareket etmesi ve gerekli mevzuat değişikliklerinin yürürlüğe koyması hayati önemde...
Fiyat istikrarına odaklanmak ve sağlamaya çalışmak, finansal istikrarın da kendiliğinden gerçekleşeceği anlamına gelmiyor. Küresel ekonomi ve günümüz piyasa gerçekleri bunun bir garantisi olmadığını net bir şekilde gösteriyor.
Yıllardır odaklanılan dezenflasyon politikası fiyat istikrarı ve finansal istikrar için tek başına yeterli olmadığı gibi, zamanla biriken riskler, getiri arayışı ve varlık fiyatlarında oluşan balonlar doğrudan finansal istikrarı tehdit eder hâle geldi. Bu durum, son günlerde yaşananların dışarıdan gelen beklenmedik bir "kaza" olmadığını, aksine sistemin kendi yapısından ve işleyişinden kaynaklanan içsel bir sorun olduğunu ortaya koyuyor.
Sonuçta da her istikrarsızlık ve kriz, finansal piyasaların neden her zaman etkin / likit kalmayacağı ve varlık fiyatlarının reel temellerinden nasıl kopabileceği sorularına yeniden cevap aranmasına yol açıyor.
Son iki gündür Türkiye sermaye piyasaları yakın tarihinin en kritik ve karmaşık sınavlarından birini veriyor.
Dolaşımdaki payı düşük olan sığ şirket hisselerinin serbest yatırım fonlarına dahil edilmesi, yapay alım-satımlar ve kaldıraçlı işlemlerle piyasa değerlerinin katlanması, fiyatların rasyonel zeminden kopmasına yol açtı.
Özellikle bu sığ hisselerde yoğunlaşan serbest fonlarda yaşanan sert satışlar ve yatırımcıların hızla nakde geçme talebi, sistemdeki riskin boyutunu görünür kıldı. Bu fonlar, çıkış taleplerini karşılayabilmek adına ellerindeki en likit ve kolay satılabilir varlıklara yöneldi.
Sorun yalnızca serbest fonlarla sınırlı kalmadı. Piyasada oluşan güvensizlik dalgası para piyasası fonlarına ve olası ödeme gecikmesi endişelerine kadar yayıldı. Sonra korkulan oldu ve piyasa mekanizması üzerinden hızlı bir domino etkisini tetikleyerek 16 Eylül’de borsada sert bir çöküşe zemin hazırladı. BIST 100 endeksindeki kayıpların yüzde 6’ya yaklaşması üzerine devre kesiciler çalıştı.
Milyonlarca küçük yatırımcıyı doğrudan etkileyen fon odaklı manipülasyonların bir likidite krizine dönüşmemesi için ekonomi yönetiminin uzun süredir düzenleme yapacağı yönünde açıklamaları bulunuyordu. Ancak yaşanan bu son kriz, müdahalelerin ne kadar geciktiğini net bir şekilde ortaya koydu.
Yaşanan fon ve likidite krizi, devletin zirvesinde de sistemik bir tehdit olarak ele alındığından bu sabah erkenden Finansal İstikrar Komitesi toplandı. Krizin sadece sermaye piyasası (SPK) boyutuyla sınırlı kalmadığı, bankacılık (BDDK) ve likidite/para politikası (TCMB) boyutlarının da olduğu kabul edildi.
Toplantı ardından TCMB’den TL likidite yönetimine ilişkin tedbirler alındı. Buna göre bankalara piyasa koşullarına göre daha fazla haftalık fon sağlanacak; TCMB’den borç alabilme limitleri yukarı yönlü düzenlenecek; TCMB'den borç alırken teminat olarak gösterdiği varlıklardaki iskonto oranları azaltılacak. Özetle TCMB piyasadaki TL sıkışıklığını gevşetmek ve piyasaya likidite akışını rahatlatmak için atılacak adımlarla finansal istikrarı bozucu risklerin bertaraf edilmesini amaçlıyor.
Bu yazıyı hazırladığım son dakikalarda (15:00 civarı) bir yandan serbest yatırım fonlarına yönelik sınırlamalar, diğer yandan SPK tedbirleri ile çok sayıda fonun tasfiye edilmesine ilişkin düzenlemeler gündeme geldi.
Önümüzdeki süreçte, borsadaki gerçek hisse senedi sahipliği oranlarının ve yatırım fonlarının taşıdığı potansiyel risklerin şeffaf bir şekilde izlenmesi şart. Şeffaflık ve hesap verilebilirliğin artırılması, milyonlarca küçük yatırımcı ve finansal istikrar için kritik bir koruma kalkanı oluşturacak.
Bankacılık sektörü, sermaye piyasası kurumları ve borsanın birbirine entegre yapısı, tek bir noktada çıkan kıvılcımın tüm sisteme yayılma riskini içinde barındırıyor. Bu nedenle düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile ekonomi yönetiminin tam bir koordinasyon içinde hareket etmesi ve gerekli mevzuat değişikliklerini zaman kaybetmeden yürürlüğe koyması da hayati önemde.
Milyonlarca yatırımcıyı etkileyen bu yapısal krizin kaynağı, oluşan devasa mali kaybı kimin/ne zaman karşılayacağı ve haksız kazançlarla sarsılan güvenin hangi adımlarla geri kazanılacağı soruları ise yanıt bekliyor.
/././
T-24









