21 Eylül 2026 Pazartesi

CUMHURİYET "Köşebaşı" -21 Eylül 2026-


Ailemiz sahiden güvende mi?-Barış Terkoğlu- 

Güç zayıfı ezdiğinde ahlak kâğıttan karton olur.

Okullar açıldı. Oğlumla okula yürüyoruz. Sürekli uyarıyorum. Sokaklar güvenli değil, kimin cebinde ne silahın olduğu belli değil, kimin hangi amaçla kime saldıracağı belli değil. Bu yaşında siyah eşofmanlar giyen, saçlarının kenarını kazıtmış, sağa sola laf atan kişilerden uzak durması gerektiğini anlatıyorum. Eve geliyoruz. Haberlere bakıyoruz. Hükümet “Ailem Güvende” operasyonu yaptığını duyuruyor. Gece kulüplerine girilmiş, eşcinsellerin evleri basılmış, cinsel yönelime dair yazan çizenlerin sosyal medya hesabı kapatılmış. Sokak çeteleri çocuklarımızın burnunun dibinde elini kolunu sallayarak gezerken “herkesin özel hayatı kendisine” dediğimiz insanlara kanunda olmayan maddeler bulunup hapsedilmiş. Ve “işte aileniz güvende” denmiş!

Ben ise tam da bu olayların olduğu gün, adliyenin başka bir salonunda görülen davanın dosyasını okuyorum. Bitirince soruyorum: Ailemiz sahiden güvende mi?

KALBE SAPLANAN BIÇAK

Fırat Baran Önder, 2000 doğumlu. Bugün 26 yaşında. Atatürkçü ve milliyetçi bir organizasyon olan çoğunluğu üniversiteli 1283 Hareketi’ne öncülük ediyor. Geçen yıl 1 Temmuz’da, Saraçhane’de düzenlenen CHP mitingine 3 arkadaşı ile katıldı. Olaysız geçen miting dağılırken Fırat’ın arkadaşlarından Ahmet Baturalp kalabalık içinde yalpaladı. Sonrasında olanlar iddianamede şöyle anlatılıyor: “Düşmemek için şüpheli Kadir Özkan Keskin’in omzuna dokunup ‘pardon’ demesine rağmen şüpheli Kadir’in agresif bir tavır ve yüksek sesle tepki göstermesi üzerine başlayan tartışmada...”

Düşmemek için tutunduğu ve “pardon” dediği 2006 doğumlu, o gün 19 yaşındaki Kadir Özkan Keskin, iddianameye göre en az 7 kişilik bir grupla oradaydı. Ancak niyetleri mitinge katılmak değildi. Yüzlerini maskeyle kapatmış, sağa sola küfür eden, kavga çıkarmaya çalışan, “provokatör” denilen bir topluluktu. Sonradan ortaya çıkan kayıtlara göre, kimlikleri belli olmasın diye alana kendi seyahat kartlarını bile kullanmadan gelmişlerdi. “Pardon” ile aradıkları fırsatı bulmuşlardı. Devamını Fırat Baran Önder’in ifadesinden aktarayım: “Ahmet Baturalp’in 7-8 kişi tarafından darp edilmeye başlandığını, durumu sakinleştirmek için araya girdiğinde arbedenin gittikçe büyüdüğünü ve şahısların kendilerini darp ettiklerini, koyu tenli, yüzünde desenli maske bulunan, bir adet göz altında bir adet de göz üstünde dövmesi olan 19-20 yaşlarındaki şahsın yandan gelerek elindeki bıçağı kalbine doğru sapladığını, şahısla göz göze geldiklerini, şahsın bıçağı sapladıktan sonra çekerek çıkardığını ve ortadan kaybolduğunu, kendisinin elini sapladığı yere bastırarak polislerin olduğu yere koşup bıçaklandığını söylediğini...”

ORGANİZE BİR ÇETE 

Fırat’ın kalbine bıçağı saplayan kişi Samet Memiş’ti. 2005 doğumluydu. Olay sırasında 20 yaşındaydı. Sokak çeteleriyle içli dışlıydı. Cezaevinden yeni çıkmıştı. Suç ortamlarında lakabı Zaza idi. Kollarında falçata izlerinden tanınıyordu. O gün topluluğu oraya çağıran, mitingde serseri mayına döndüren bir topluluk haline getiren oydu. Grup içinde 18 yaşından küçük çocuklar da vardı.

Samet Memiş’in olaydan sonra verdiği ifade klasikti. Özetle, onlar bize saldırdı kendimi korumak için bıçağı salladım, dedi. Ancak sevk edildiği Adli Tıp’ta vücudunda tek bir darp izi çıkmadı.

Dahası...

Ekip mitinge destek için katılmamıştı. Öyle bir dünya görüşleri de yoktu. Ancak nedense mitinge katılmak için organize bir şekilde gelmiş ve meydanda birlikte hareket etmişlerdi. İddianameden aktarayım: “Şüpheli Samet’in müşteki Fırat Baran’ı bıçaklaması üzerine şüpheliler Kadir Özkan, Semih, Emirhan, Ömer Alinin (ve suça sürüklenen çocuklar Kerim ile Metin’in) olay yerinden hemen ayrılarak birlikte şüpheli Kadir’in ikametine gidip orada sabahladıklarının ifadeleriyle sabit olduğu dolayısıyla her ne kadar müşteki Fırat Baran’ın göğsüne bıçağı saplayan şüpheli Samet ise de bıçaklama olayı öncesinde ve akabinde tüm şüphelilerin (ve SSÇ’lerin) kısa zaman aralıklarında bir araya geldikleri ve yaşanan tartışma ve kavgalarda iştirak halinde oldukları böylece müşteki Fırat Baran’a yönelik kasten öldürmeye teşebbüs suçu açısından da fikir ve eylem birlikteliği taşıdıkları...”

Kısacası savcılığa göre de olay çıkarmaya gelmiş organize bir çete vardı. Fırat bu çetenin kurbanıydı. Ölüm döşeğinde yattı. Defalarca ameliyat oldu. Sonunda hayata tutundu ama saldırının kalbinde bıraktığı hasarı hep üzerinde taşıyacak.

SOSYAL MEDYADA SUÇ İZLERİ

Dosyayı okurken merak edip saldırganların sosyal medya hesaplarına baktım. Hiç şaşırmadım. Siyah eşofman, yanları kazılı saçlar, elde silah ve tehdit mesajları, kod adları, bozkurt işaretleri...

Dahası var. Mesela Kadir Özkan Keskin’in adını arama motoruna yazdım. Karşıma saldırıdan sadece bir buçuk ay önceye ait bir haber çıktı: “Antalya İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri, organize suç örgütü lideri Erşah Demirci’ye yönelik düzenlenen kapsamlı operasyon kapsamında, çete üyelerinden Kadir Özkan Keskin’in evine baskın düzenledi. Operasyon sırasında Keskin’in evinde yaralamaya karıştığı belirlenen iki adet ruhsatsız silah ele geçirildi.”

ÖNCEDEN İSTİHBARAT VAR

Bir detay daha. Bilmem hatırlar mısınız? Zafer Partisi söz konusu mitinge katılmama kararı almıştı. Parti genel başkanı Ümit Özdağ o günlerde tartışma yaratan kararın nedenini anlattı. Söylediğine göre, devlette daha önce görev yapan kritik bir isim kendisine gelmiş, söz konusu mitingde provokatif bir saldırı yapılacağı konusunda uyarmıştı. Daha da önemlisi, Özdağ’ın öğrendiğine göre provokasyon daha da büyük olacaktı. Ancak saldırganlar daha küçük bir gruba saldırınca olaylar büyümedi.

ELLERİNİ KOLLARINI SALLAYARAK...

Sanıklar hakkında iddianame düzenlendi. Sadece Fırat’ın kalbine bıçak saplayan Samet Memiş tutuklandı. Diğer sanıklar hakkında adli kontrol uygulandı. Ancak düzenli imza kararına bile uymadılar. İlk celse 10 Temmuz’da, ikinci celse geçen perşembe yapıldı. Fırat, arkadaşları, avukatları; olayın arkasında bir çete organizasyonu olduğunu, planlı bir saldırı gerçekleştiğini, hem diğer sanıkların tutuklanmasını hem de azmettiricilerin bulunmasını istediler. Gelgelelim bu talepleri reddedildi. Hatta sanıkların adli kontrolleri kaldırıldı. Yeni suçlara yelken açtılar. Üstelik, geçen perşembe duruşmasında Fırat söz alarak ilk duruşmadan sonra başından geçenleri şöyle anlattı: “Geçen celse burada ifade veren sanıklardan tutuklu sanık dışındakiler beni takip ettiler, adliye çıkışı metronun giriş bölümünde bizi tahrik etmeye çalıştılar.”

Şu dosyayı okuyan, bu duruşmaları izleyen herkes görüyor ki... Kenar mahallelerin gençleri, daha çocuk denecek yaşta suç örgütlerinin ağına karışıyor. Onlar adına cinayet işliyor, uyuşturucu satıyor, provokasyonlara karışıyor. Kamu gücünü kullananlar, devletin demir yumruğunu bu çetelere vurmak şöyle dursun, suçlarını sıradanlaştırıyor. Bunun yerine insanların yatak odasında güç gösterisi yapıp ahlak zabıtalığından ağır cezalık suç yaratıyor. Kısacası... Çocuklar ya çetelerin ağında ya çetelerin gazabıyla mezarda olduğu sürece büyük harfle söyleyeyim: AİLEMİZ GÜVENDE DEĞİL!

/././

Doğu Almanya yalnızca Stasi’den ibaret değildi -Ergin Yıldızoğlu-

Saksonya-Anhalt seçimlerinde AfD’nin başarısı sonrasında, Doğu Almanların siyasal geleceği üzerine tartışmalar yoğunlaşarak sürüyor. Bir taraftan AfD liderliğinin faşist özellikleri, açıkça ifade etmekten “şimdilik” çekindikleri projeleri, ortaya dökülüyor. Diğer taraftan, bu tartışmaların önemli bir bölümünde, seçim sonuçlarını bilimsel biçimde irdelemek yerine, Doğu Almanya (Deutsche Demokratische Republik-DDR, 1949–1990) mirası halkı açıklama nesnesine indirgeyen, onları adeta şeytanlaştıran eski bir Batı Alman (Soğuk Savaş) bakışı yeniden üretiliyor. AfD’nin zaferi adeta, “yanlış” oy veren geri kalmış bir topluluğun psikolojisinin ürünü. Bu bakışın altında daha derin bir önyargı var: Doğu Almanya kötü bir yerdi; orada yaşayanların mirası da kaçınılmaz olarak kötü, eksik ya da demokratik olgunluktan yoksun. 

DDR doğumlu (1984) tarihçi, yazar Katja Hoyer’in, büyük ilgi çeken, Almanya’da tartışma yaratan ve 14 dile çevrilen Beyond the Wall adlı çalışması, tam da bu basitleştirici yaklaşımı düzeltmeyi amaçlıyor. Tarihsel araştırmanın yanı sıra, çok zengin gözleme, anekdotlara, söyleşilere de dayanan kitap, Doğu Almanya’daki baskıyı, sansürü, siyasi tutuklamaları, Berlin Duvarı’nı ve Stasi’nin gündelik hayat üzerindeki etkisini inkâr etmiyor. Ancak Doğu Alman toplumunu yalnızca bunlardan ibaret görmeyi de reddediyor.

Duvar yıkılmadan önce orada gerçekten Stasi vardı. Fakat yalnızca Stasi yoktu. İnsanlar çalışıyor, eğitim görüyor, aile kuruyor, çocuk yetiştiriyor, kariyer planlıyor, kültürel etkinliklere katılıyor, tatile gidiyor, kendi hayatlarına anlam vermeye çalışıyordu. Herkes Batı’ya kaçmaya çalışmıyordu. Doğu Almanya, baskıcı ve otoriter bir devlet olmanın yanı sıra, istihdam, ucuz konut, yaygın kreş hizmetleri, eğitim, kadınların çalışma hayatına katılımı bakımından kapsamlı bir sosyal güvenlik düzeni de yaratmıştı. Bu düzenin varlığı diktatörlüğü aklamaz ama diktatörlüğün yönettiği toplumun gerçekliğini de ortadan kaldırmaz.

Hoyer, Doğu Almanların geçmişlerine dair hatıralarının bu nedenle çelişkili olduğunu anlatıyor: Hiç kimsenin Stasi’nin baskısını, hapisleri ya da Duvar’ı savunması gerekmez. Ancak insanlar aynı zamanda düşük yaşam maliyetlerini, iş güvencesini, toplumsal dayanışmayı, daha az metalaşmış bir hayatı özleyebilir. Bu özlem -Ostalgie- Doğu Alman rejimine yönelik eleştiriyle aynı anda var olabilir.

Hoyer’in, Doğu Almanya’yı “Rusların yönettiği bir hapishane” klişesinin dışına çıkarması da önemli. Doğu Alman devleti, Sovyet egemenliği ve savaş sonrası yıkımın ağır koşulları altında şekillendi. Batı Almanya Marshall Planı’nın desteğiyle hızla zenginleşirken Doğu Almanya Sovyetler Birliği’ne tazminat ödemek, hammadde kıtlığıyla mücadele etmek zorundaydı. Bu eşitsiz başlangıç, sosyalist rejim açısından bir meşruiyet krizi yarattı. Rejim, bir yandan yurttaşlarına sosyal güvence sunmaya çalışırken diğer yandan onları ülkede tutabilmek için Duvar inşa etti, Stasi makinesine dayandı. Katja Hoyer’e göre “Ortaya çıkan şey, sosyal koruma ile siyasi kontrolün iç içe geçtiği bir yaldızlı kafesti”.

Gerçekten de Doğu Almanya’nın tarihini basitleştirmeyi reddederek karmaşıklığını kabul etmek, onu aklamak değildir. Fakat Batı’nın Doğu Almanları küçümseme alışkanlığını aşmak, bugün AfD’ye verilen desteği anlamak açısından da gereklidir.

Birleşmeden sonra Doğu Almanların deneyimleri değersizleştirildi; yıkılan, talan edilen sanayileri, hayatları, kurumları ve toplumsal kazanımları sanki tarihin yanlış tarafında yaşanmış önemsiz bir sapmaymış gibi görüldü.

Duvar yıkıldığında insanların dünyası bir gecede yalnızca siyasal olarak değil, toplumsal ve kültürel olarak da yıkıldı. Bu kaybı anlamadan, bugünkü öfkeyi yalnızca cehaletle, ırkçılıkla veya demokrasi eksikliğiyle açıklamak kolaycılıktır.

Doğu Almanya ne masum bir refah toplumu ne de yalnızca gri bir hapishaneydi. Onu anlamak için hem baskıyı hem hayatı; hem Stasi’yi hem de toplumu birlikte görmek gerekir. Katja Hoyer’in kitabı Doğu Alman deneyimini, deneyin iflasının nedenlerini, “Soğuk Savaş” klişelerinden kurtularak anlamaya başlamak açısından çok değerli bir çalışma. Alman ve Amerikan muhafazakâr çevrelerinden aldığı olumsuz tepkiler de bunu kanıtlıyor.

/././

Mekke ittifakı Yemen için mi?-Mehmet Ali Güller- 

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman, Yemen’de Ensarullah hareketine karşı ABD’den destek istedi alamadı, İngiltere’den destek istedi alamadı. Ancak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamasına bakılırsa Ankara Riyad yönetimine destek vermeye yeşil ışık yaktı.

19 Eylül akşamı NTV’ye çıkan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Mekke ittifakının gereği olarak Husilere (Ensarullah) karşı Suudilerin yanında askeri angajmana girilip girilmeyeceği” soruldu. Fidan yanıt olarak özetle “müttefiklik anlaşması yaptıklarını, sözlerinin eri olduklarını, dayanışma göstereceklerini, Suudilerin askeri ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini” söyledi.

RESMİ OLARAK MEKKE İTTİFAKI YOK

Fidan kamuoyunun karşısında böyle dedi ama Türkiye’nin Mekke ittifakı gereği Yemen’de Suudilere yardım etmesi “hukuken” olası değil.

Bir kere ortada resmi olarak bir Mekke ittifakı yok. Üç ülke, bu yönde bir irade ortaya koydular ama ittifak konusu Türk hukuku nezdinde henüz geçerli değil. Zira anlaşmanın resmileşmesi, metnin TBMM’de onaylanmasını gerektiriyor. Ancak ortada bir anlaşma metni de yok. Üç ülke yetkilileri ittifak kurduklarını söylediler ama en azından kamuoyunun bildiği bir ittifak metni imzalamadılar.

İçeriğine dair sınırlı açıklamalar yaptılar. O açıklamalara göre ittifak, NATO’nun 5. maddesinden ilham almıştı; üyelerden birine yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılıyordu, ittifak kimseyi hedef almıyordu, “herkese” açıktı, üzerinde iki yıldır çalışılıyordu.

ENSARULLAH’A VURULAN DARBE, İSRAİL’E YARAR  

İttifak resmen TBMM tarafından onaylanmadığı için Türkiye, Yemen’de Ensarullah hareketine karşı Suudi Arabistan’a destek veremez. Mehmetçik Suudi kraliyet ailesinin çıkarları için Yemen çöllerine gönderilemez.

Peki AKP hükümeti, TBMM’ye bir metin getirir ve onaylatırsa? Yemen örneğinden de görüleceği üzere bu ittifak daha çok Suudilerin çıkarını savunmak için oluşturulduğuna göre ve daha ortada bir resmiyet yokken bile AKP hükümeti sadece mutabakata dayanarak Suudilere yardım etmek istediğini ortaya koyduğunu göre, TBMM bu ittifakı şu şartlar dışında reddetmelidir: İttifak, Türkiye’nin komşusu İran’a karşı olmamalı ve ABD ile İsrail’in çıkarlarını dolaylı da olsa desteklememelidir.

Yemen’de Ensarullah hareketine vurulan her darbe, İsrail’e yarayacaktır. Gazze soykırımı karşısında Arap devletleri “açıklama” yapmakla yetinirken Yemen’in Ensarullah hareketi Filistinli kardeşlerini füzelerle savundu!

TÜRKİYE MAZLUMA KARŞI OLMAMALI  

Diğer yandan, gerçi erozyona uğratıldıysa da Türkiye’nin kuruluş felsefesi zalimle mazlumu ayırmayı esas alır. Burada mazlum olan Yemen’in Ensarullah hareketidir.

2015 yılından bu yana Yemen Ensarullah hareketine saldıran Suudi Arabistan’dır. Gazze’yi savunmak için Filistinlilere tek bir tabanca bile göndermeyen Suudi kraliyet ailesi, petrodolar çıkarı için 10 yıldır Yemen’e bomba yağdırmaktadır.

Türkiye sadece bu nedenle bile Ensarullah’a karşı Suudiler için cepheye girmemelidir.

SUUDİLERİN GÜVENLİĞİ SORUNU 

ABD’nin Mekke ittifakına desteği yeterince açıklayıcıdır. ABD, yeni doktrini gereği bölgesel müttefiklerine güç paylaştırma stratejisi uygularken Suudi Arabistan’ın güvenliğini de Türkiye’ye havale etmiş görünüyor.

ABD’li Senatör Joe Wilson’ın şu sözleri, bu amacı ortaya koymaktadır: “Mekke savunma ittifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”

“Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur” diyen Soros’tan, Mehmetçiği Yemen’de görmek isteyen Wilson’a, hepsi, emperyalizmin Körfez çıkarlarını Türk kanıyla korumak istiyorlar!

Türkiye bu tezgâha gelmemeli!

/././

Cumhuriyet


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -21 Eylül 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)