Fon skandalının Azerbaycan gerilimi ile ne ilgisi var? İpler kimin elinde?-Yaşar Aydın/Birgün-
Türkiye’nin hem içinde hem dışında ilginç gelişmeler yaşanıyor. Özellikle komşularla ilgili gelişmeler, Türkiye’de siyasetin yönünü etkileyecek ölçekte.
Azerbaycan’la başlayalım. Türk milliyetçiliğinin ana yurdu Azerbaycan, 35 yıl önce bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana Türkiye’nin en yakın müttefiki. Sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da en önemli ortağı durumunda. Azerbaycan’ın Türkiye’de 20 milyar doları aşan yatırımı var. Azerbaycan devlet şirketi SOCAR, Türkiye’deki en büyük uluslararası yatırımcı konumunda. Tek başına STAR Rafinerisi ve Petkim bile Türkiye ekonomisindeki yerini göstermek için yeterli. Öte yandan Azerbaycan’da 5 bin 800 Türk şirketi faaliyet gösteriyor ve yaklaşık 12 milyar dolarlık yatırım yapmış durumda. Boru hatları ve yollarla da kaderleri birbirine bağlanmış iki ülke gibi. Bilindiği gibi 2021 yılında imzalanan Şuşa Beyannamesi ile bu durum resmileşmiş oldu.
Ama son günlerde iki devlet arasına başörtüsü girdi. Azerbaycan’ın okullarda başlattığı başörtüsü yasağı; Yeni Şafak gibi hükümete yakın yayınlardan sonra Saray sözcüleri tarafından, Ermenistan savaşında verilen destek hatırlatılarak kınandı. Azerbaycan’dan sert yanıt geldi. Hatta Türkiye’yi kınayan demeçler gelince devreye MHP lideri Bahçeli girdi. Bahçeli, Saray’ı uyardı ve Türkiye-Azerbaycan tarihini hatırlattı. AKP’lilerin Bahçeli’den gelen bu uyarıya vereceği yanıt beklenirken hamle, eski Başbakan Binali Yıldırım’dan geldi. Yıldırım, “Kimin ne haddine Azerbaycan’ın iç işlerine karışmak? En şiddetli şekilde cezalandırırız.” dedi. Yıldırım’ın kimin adına konuştuğu belli olmasa da AKP’lilere hiza vermeye çalıştığı çok açık. Dışişleri Bakanı Fidan’ın Azerbaycan’daki temasları da konuyu yumuşatmaya yönelik oldu. Konu buzdolabına kaldırılsa da sorun olarak duruyor.
Bir başka ilginç gelişme de Kıbrıs’ın güneyinden gelecek misafirle ilgili. Rum Yönetimi lideri Hristodulidis, Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi nedeniyle Türkiye’ye geleceğini doğruladı. Bu ziyaret, 10 yıl sonra gerçekleşecek ilk ziyaret niteliğinde. Ziyaret her ne kadar iki tarafta da “uluslararası bir toplantı” olarak geçiştirilip anlam yüklenmese de bir abinin “Temas kur” dediği çok açık.
Diğer önemli mesele de Yemen. İran’ı ekonomik olarak zora sokacak seyahat yasaklarıyla başlayan süreç, Husilere kara operasyonuna yol vermeye kadar gitti.
İSRAİL ÇOK MUTLU
Bu gelişmelerin ortak noktası, İsrail ve ABD’nin politikalarıyla uyumlu olmaları. Azerbaycan, bilindiği gibi İsrail’in bölgedeki en büyük destekçilerinden biri. Aliyev, her fırsatta İsrail’le kurduğu güçlü bağı hatırlatıyor.
Akdeniz’de doğal gaz aramaları ve askeri üsler konusunda Kıbrıs’ın önemi ortada. İsrail, uzun zamandır Kıbrıs’a özel ilgi gösteriyordu. Son olarak Yemen meselesi... Husiler, İran’ın neredeyse bölgede kalan en önemli müttefiki durumunda. Türkiye’nin açık bir şekilde Suudi Arabistan’ın yanında saf tutması, İran’a verilmiş ciddi bir uyarı niteliğinde.
Türkiye, son birkaç yıldır hiç olmadığı kadar ABD politikalarına karşı tam biat pozisyonunda ilerliyor. AKP ve MHP bu meselede öyle bir yol aldı ki arkada bıraktıkları Filistin, Kürt, Azerbaycan ve Kıbrıs meselelerine dönüp bakmaya bile niyetleri yok. Oysa ülkenin son 40-50 yılında bu konulara dair alınan tutum, Türk sağının ana omurgasını oluşturmuştu.
Omurga artık yerinde durmuyor. Başta Cumhur İttifakı’nı oluşturan partilerin tabanı olmak üzere sağ cenahta ciddi bir kafa karışıklığı var.
SİYASETE ETKİSİ
AKP, yıllarca başörtüsü meselesini gündemden düşürmedi. Bu mağduriyet anlatısı bugün bile devam ediyor. Kürt sorununun baskıyla çözümü hem AKP’nin hem MHP’nin neredeyse varlık nedeni oldu. Kıbrıs, bir dava olarak anlatılıp durdu. Son aylarda yaşanan tüm gelişmeler, bu alanda ayaklarının altındaki toprağın kaydığını gösteriyor. Buna bir de Filistin’le ilgili tutumda Gazze’nin yeniden yapılandırılmasında ABD’ye verilen destek eklenince ortada çok fazla bir şey kalmıyor. Türkiye sağcılığı, kitle tabanı bulmak için işlediği tüm başlıklardan birer birer uzaklaşıyor. Geriye sadece bölgenin yeniden yapılandırılmasında rol alacak güçlü Türkiye hikâyesi kalıyor.
FON SKANDALI
Tüm bu olup bitenler, ülkeyi ve iktidarı derinden sarsan fon skandalının yaşandığı tarih aralığında gerçekleşiyor. Kuşkusuz bu bir tesadüf olabilir. Öyle olsa da bağının hiç olmadığı anlamına gelmiyor. Kısa bir iki notla konuyu açmaya çalışalım:
Fon skandalı, hiç kuşku yok ki dış müdahaleyle patladı. Yani ülke dışından bir güç, “Bu işi bitirin” dedi. Mehmet Şimşek’e söylettikleri etkili olmayınca daha anlaşılır bir şekilde ifade edilmiş oldu. O saat itibarıyla da çeşitli isimler ortaya çıktı. Hızlıca “kurban” verilen isimlerin dışında üstü örtülmeye çalışılanlar da oldu. Dikkat edin, hepsinin ortak özelliği Saray’a yakın oluşlarıydı. Neredeyse tüm olay Erdoğan’ın birkaç metre ötesinde gerçekleşiyordu. Bu durum o kadar aleniydi ki yandaş medya, “Operasyonun hedefi Erdoğan!” diye manşetler atmaya başladı.
Düğmesine ülke dışından basılan bu operasyonla iktidara bir mesaj verilip verilmediğini ya da nasıl bir mesaj verildiğini elimizdeki bilgilerle anlamamız mümkün değil. Ama yaşananlardan çıkarabileceğimiz birkaç nokta var:
• ABD ve Trump ipleri ele geçirdi ve Türkiye’ye her istediğini yaptıracağını düşünüyor.
• ABD tarafından çizilen rotada Türkiye için İran tehdit, İsrail ise müttefik olarak işaretlenmiş. Azerbaycan, ABD tarafından istenilen konum alışla ilgili örnek ülke durumunda. Onunla gereksiz sorun yaşanmamalı.
• ABD, özellikle Kıbrıs ve Gazze konusunda da İsrail’in başını ağrıtacak sorun istemiyor.
• Erdoğan ve Bahçeli ABD’nin yeni yol haritasına ikna ama tabanları aynı fikirde değil.
İktidarın son derece kırılgan bir dönemde olduğunu sürekli vurguluyoruz. Ekonomi politikalarıyla yeterince yıpranmış iktidar, politik tercihleri nedeniyle de tabanıyla mesafesini açıyor. O nedenle iktidardan geriye, çıplak bir baskı ve şiddetten başka bir şey kalmamış durumda. Tam da burada MHP liderinin “Yasamayı bize verin, biz çözelim.” sözüne bir daha bakmakta fayda var. Kendi insanının tercihini değiştiremeyeceğini bilen iktidar, ABD’den alınacak “meşruiyetle” ülkeyi yönetebileceğini düşünüyor.
Ancak tarihin ve siyasetin değişmez bir gerçeği var: İçeride toplumsal rızasını tamamen yitirmiş bir iktidarı, dışarıdan ithal edilen hiçbir meşruiyet ayakta tutamaz. Washington’un onayı veya küresel aktörlerin çizdiği rotaya sadakat, evine ekmek götüremeyen, yoksullukla boğuşan ve adaletsizlikten bunalan milyonların öfkesini dindirmeye yetmez. Kendi tabanının yıllarca beslendiği temel hassasiyetleri bir kalemde silip atan, varlığını yalnızca dışarıdaki güç dengelerine ve içerideki baskı aygıtlarına bağlayan bir siyasi yapı, çöküşünü sadece bir süreliğine geciktirebilir o kadar.
/././
Sağlık Bakanı da bıçak parası vermeyeni ameliyat etmiyor muydu?-Osman Öztürk/Birgün-
Müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış, derler. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da ne zaman sağlıkla ilgili konuşacak olsa AKP öncesini örnek gösteriyor.
Bir zamanlar Kemal Kılıçdaroğlu’nun SSK Genel Müdürlüğüne takmıştı. SSK hastanelerinin o dönemdeki tıkanıklığının müsebbibi hükümetler değil de o hükümetlerin atadığı bir bürokrat olan Kılıçdaroğlu’ymuş gibi konuyu ikide bir “Bay bay Kemal bir zamanlar SSK’nın Genel Müdürü değil miydi? SSK Genel Müdürüyken aman Ya Rabb’im, o hastanelerimizin hali neydi? Hastalarımız hastanede ölüyor ve orada rehin kalıyordu. Bay bay Kemal sen bunların hesabını önce nasıl vereceksin?” diye kükrerdi.
Yandaş televizyonlar da bu konuşmaları fonda SSK hastanelerinden kuyruk görüntüleriyle verirler, araya da Kılıçdaroğlu’nun fotoğrafını sıkıştırırlardı.
Gerçekte SSK hastanelerinde rehin kalma diye bir şey yoktu. Çünkü SSK hastanesine yatabilmek için SSK’lı olmak gerekiyordu ve SSK’lı bir hastanın hastaneye tek kör kuruş ödemesi gerekmezdi ki rehin kalsın.
Ama olsun. Maksat kara propaganda olunca her şey mübahtı.
Neyse ki butlan kararı çıktı, Kılıçdaroğlu CHP’ye kayyum olarak atandı da o nutuklar ve yandaş televizyonlardaki o görüntüler de sona erdi.
***
Bay Kemal faslı sona erdi ama Tayyip Erdoğan sağlıkta eski defterleri açmaktan vazgeçmedi. Geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul Üniversitesi Hastanesi Çapa ve Esenyurt Yerleşkesi Toplu Temel Atma ve Açılış Törenindeki konuşmasında da gene öyle yapmış.
"Ambulansa erişimin lüks sayıldığı, halkımızın tabiriyle bıçak parası vermeyenlerin ameliyat olamadığı, hastaların ve cenazelerin hastanede rehin alındığı kötü günler yaşadık. 24 yılda yaptığımız yatırımlarla, hayata geçirdiğimiz projelerle devreye aldığımız düzenlemelerle, attığımız diğer adımlarla çok şükür sağlıktaki bu tabloyu tam tersine çevirmeyi başardık" demiş.
Diğerlerini geçeyim de şu bıçak parası meselesinde birkaç kelam edeyim.
***
Öncelikle neydi bu bıçak parası?
Geçmiş yıllarda devletle kamuda çalışan doktorlar arasında kağıda dökülmemiş bir sözleşme vardı. Devlet bu doktorlara hak ettikleri ücreti vermezdi, bunun karşılığında da onları elinde tutmak için başka hiçbir memuruna tanımadığı bir ayrıcalık tanır; part-time, kısmi zamanlı çalışmalarına izin verirdi.
Böyle çalışmak isteyen doktorlar hastaneden bir saat erken çıkıp muayenehanelerine gider, orada hasta bakmaya devam ederlerdi.
Bu şekilde çalışan yarı memur yarı özel doktorların çoğu hastanedeki işleriyle muayenehanelerindeki işleri karıştırmazdı. Ancak bazıları da bu durumun avantajını kullanırlar, bunların bazıları da devlet hastanesinde yapacağı ameliyat için hastadan muayenehanede açıktan para isterdi. İşte genel olarak buna da halk arasında “bıçak parası” denirdi.
Bıçak parasının her açıdan utanç verici, her yönden gayrikanuni, gayriahlaki, gayri vicdani olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Onun için o faslı geçeyim de konuyla ilgili iki soru sorayım.
Birincisi; AKP öncesinde bıçak parası ne kadar yaygındı, vermeyenler Tayyip Erdoğan’ın da dediği gibi gerçekten ameliyat olamıyor muydu?
İkincisi de; bıçak parası AKP sonrasında gerçekten kalktı mı?
***
Önce ikinci sorudan başlayayım.
Bıçak parası kalkmadı. Sadece ismi değişti. AKP öncesi “bıçak parası” deniliyordu, şimdilerde “ilave ücret” deniliyor.
Neden mi böyle diyorum?
Eskiden ameliyat olabilmek için muayenehane doktoruna para veren vatandaşlar şimdilerde gene ameliyat olabilmek için özel hastane patronuna para veriyor.
Vatandaş açısından değişen bir şey yok. Sadece parayı alan el, paranın girdiği kasa değişti.
Ben böyle deyince “İyi ama bıçak parası gayrikanuni idi, ilave ücret ise kanuni.” diye itiraz edenler oluyor. İyi de, bir uygulamayı gayrikanuni olmaktan çıkarınca gayriahlaki ve gayri vicdani olmaktan da çıkarmış mı oluyorsunuz?
Üstelik özel hastanelerin yasal üst sınırın kat kat üzerinde ilave ücret aldığını bizzat hastane patronları itiraf etmiyorlar mı? İlave ücret, bıçak parasının şekil ve mekan değiştirmiş hali değil mi?
Geçiniz bunları.
***
Şimdi gelelim birinci soruya. Bıçak parası ne kadar yaygın, ne kadar rutindi?
Eskilerin “Şüyuu vukuundan beter” diye bir sözü vardır. Bazı şeylerin şayiası, söylentisi o şeyin gerçekten olmasından daha kötüdür.
Geçmişteki bıçak parası meselesi de öyleydi.
Yok, yanlış anlaşılmasın, çürük elma göndermesi yapacak, “Bıçak parası ender-i nadirattandı” diyecek değilim. Öyle olsaydı toplumun ruhunu bu kadar yaralamaz ve toplumsal hafızada bu kadar yer etmezdi.
Ancak Sağlık Bakanlığı olsun, SSK hastaneleri olsun her ameliyat olandan bıçak parası istendiği, bıçak parası vermeyenler ameliyat olamadığı da doğru değildi.
***
Tayyip Erdoğan konuşurken Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da tam karşısında oturuyor ve sözlerini alkışlıyor.
Kendisi malum genel cerrahi profesörüdür. Tıp fakültesini bitirdikten sonra ihtisasını 1991-95 yılları arasında, Kılıçdaroğlu döneminde yani (!), SSK Okmeydanı Hastanesinde yaptı. Sonrasında, 2002 yılına kadar SSK Konya Ereğli Hastanesi, PTT Hastanesi, Bursa Askeri Hastanesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde çalıştı. AKP iktidara geldikten sonra da başhekimlikten başlayıp İstanbul İl Sağlık Müdürlüğüne kadar yönetici görevlerde bulundu. Daha sonra da Sağlık Bakanı oldu.
Yanlış anlaşılmamak için öncelikle kendisini SSK Okmeydanı asistanlık yıllarından tanıdığımı ve ne o zaman ne de sonrasında bıçak parası aldığına dair herhangi bir şey duymadığımı belirteyim.
Sonra da sorayım:
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın doğru mu söylüyor?
AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar bıçak parası vermeyen hastaları ameliyat etmiyor muydunuz gerçekten?
/././
‘Quo Vadis’ İsrail?-Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet-
İsrail’de 27 Ekim’de genel seçimler yapılacak. Soykırımcı, militarist Netanyahu hükümeti yaptıklarını yapmaya devam etmek için oy isteyecek. Peki İsrail nereye gidiyor! Aklıma “Quo Vadis” (1951) başlıklı film geldi. Filmde bir soykırım ve isyan vardı; Roma İmparatoru Neron’un rejimi bir askeri darbe ile çöküyordu.
İKİ ‘FARKLI’ GÖZLEM
Geçen hafta yayımlanan iki yazı, ilk bakışta iki farklı soruyu gündeme getiriyordu. Eski askeri istihbarat başkanı Tamir Hayman’a göre, 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail ilan edilmemiş yeni bir güvenlik anlayışıyla yönetiliyor. Dünya satranç şampiyonu (1985-2000) Garry Kasparov, New York Times’ta İsrail’in laik bir cumhuriyet ile teokratik bir rejim arasında seçim yapmak üzere olduğunu yazıyor. Ben, bu iki gözlemin, aslında “gidişin” birbirini besleyen iki boyutuna ilişkin olduğunu düşündüm.
Hayman’ın, “abartılı” bir teorik deneme olarak sunduğu yazısında aktardığı o yeni anlayışta barış bir amaç değil araç; savaş geçici bir istisna değil kalıcı bir durum. Önleyici saldırılar öne çıkıyor, yerleşimler ve siviller güvenlik düzeninin parçası haline geliyor. Yahudi kimliği demokrasiye üstün tutuluyor, iki devletli çözüm reddediliyor ve toprak genişlemesi güvenlik gerekçesiyle savunulan bir seçenek olmaktan çıkarak devletin niteliğini ilgilendiren ilkelere dönüşüyor. Hayman, adeta bir “süreç olarak faşizm” tanımlıyor.
Kasparov, İsrail’in kuruluşunda “seküler siyonist” Ben-Gurion ile radikal dinci Harediler arasında yapılan uzlaşmanın, zamanla dini ayrıcalıkları ve askerlikten muafiyeti kalıcılaştırdığına işaret ediyor. Netanyahu iktidarda kalabilmek için bu ayrıcalıkları kabul ediyor; Haredi partiler de konumlarını korumak için koalisyonu destekliyor. Böylece laik yurttaşlık anlayışı ile dini otorite arasındaki gerilim, iktidarın devamını sağlayan bir siyasal ilişkiye dönüşüyor.
Hayman’ın tarif ettiği güvenlik anlayışının başlıca savunucuları yerleşimci ve dinci-Siyonist sağ. Kasparov’un eleştirdiği Harediler ise dini ayrıcalıklarını korumaya çalışıyor. Biri sürekli askeri seferberlik isterken, diğeri bu seferberliğin yükünü üstlenmekten kaçıyor ama aynı koalisyonda buluşuyorlar. Her iki kanadın da dayandığı dini ideoloji savaş politikasına meşruiyet sağlıyor; savaş ise bu ideolojinin topluma ve devlete daha derin nüfuz etmesini kolaylaştırıyor.
TARİHİN YÜKÜ
Yahudilerin tarihsel travmaları da bu süreci besliyor. Nazi soykırımının ardından gelen “Bir daha asla” ilkesi, Yahudilerin güvenliğini, Filistinlileri yok sayan, varoluşsal bir sorun haline getirdi. 7 Ekim saldırısı, ordunun, istihbaratın, caydırıcılığın sorgulanmasına yol açtı. Netanyahu yönetiminin saldırıyı önceden bildiğine ilişkin söylentiler güvenlik başarısızlığını siyasi sorumluluk sorunuyla birleştirdi. Gazze’deki yıkım ve soykırım, uluslararası desteğin aşınması İsrail’in kendisi hakkındaki ahlaki anlatısına -kuruluş ideolojisine- büyük bir darbe vurdu.
Bu travmalar, güvenlik kurumları sorgulanarak, siyasi sorumlular hesap vermeye çağrılarak, Filistinlilerle kalıcı bir siyasal çözüm aranarak aşılmaya çalışılabilirdi. Ancak öyle olmadı! Teolojik anlatıların ağırlığı altında bu travmalar sürekli tehdit algısını, bu algı kalıcı savaş anlayışını beslemeye başladı. “Vaat edilmiş topraklar” saplantısı, toprağı müzakereye açık bir siyasal alan olmaktan çıkarıyor; Netanyahu’nun “Amalek” gibi tarihsel-dini göndermeleri, Filistin soykırımını ve toprak ilhakını kutsal bir mücadelenin parçası haline getiriyor; kuşatılmışlık duygusunun/korkusunun güçlenmesine hizmet ediyor.
Hayman, gözlediklerinin resmi bir doktrin olarak açıklanmadığını belirtiyor. İsrail toplumunun tamamı da aynı düşünmüyor. Ancak iki yazının birlikte değerlendirdiği olasılık önemli: Güvenlik adına yürütülen savaş, dini-ırkçı devlet modelini güçlendirirken bu model de savaşı kalıcılaştıran bir gerekçeye dönüşüyor.
O zaman seçimlerdeki temel soru yalnızca İsrail’in nasıl bir güvenlik politikası izleyeceği değil. “Güvenlik adına kurulan düzen, İsrail’i nereye götürüyor? Bu gidişin sürdürülemez olacağı noktada (sanılandan çok daha yakın olabilir) İsrail halkını neler bekliyor?” soruları çok daha önemli.
/././
‘Grekoromen Hıristiyan beyaz uygarlık’ dedikleri -Mehmet Ali Güller/Cumhuriyet-
Gençler, Fransa’nın ardından İtalya’da da eyleme geçti. Eylemlerin gerekçesi burada da benzer şekilde dile getiriliyor: “Kamu hizmetlerindeki bütçe kesintilerine ve neoliberal yönelimli reformlara karşı taleplerde bulunuyorlar.”
Gençlerin bu haklı eylemlerine karşı ise “kara propaganda çarkları” döndürülüyor. Bir taraftan “gençlerin eylemlerinin faşist Le Pen’i iktidara taşıyacağı” iddia edilerek eylemler karalamaya çalışılırken bir taraftan da “eylemci gençlerin Müslüman ve Afrikalı oldukları, Hıristiyanların kurduğu Avrupa’yı yaktıkları” türünden ırkçılıklar sergileniyor.
Tam da emperyalizmin ideologlarından Samuel Huntington’ın istediği türden bir Medeniyetler Çatışması yani! Ve tam da ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Yunanistan’da verdiği “Batı Medeniyetinin Savunmasında” mesajındaki gibi.
HAMMADDE VE EMEK SÖMÜRÜSÜNE DAYANAN AVRUPA
“Hıristiyanlar Avrupa’yı inşa etti. Müslümanlar ve Avrupalılar Avrupa’yı yok ediyor” diyen bir Avrupalı gazeteciye Gazete Bilim Genel Yayın Yönetmeni Emrah Maraşo’nun verdiği şu yanıt yeterince net: “Kapitalist Avrupa’nız sömürdüğünüz işçi sınıfının, sömürgeleştirdiğiniz Müslüman ve Afrikalı halkların emeğiyle inşa edildi.”
Gerçek budur: Avrupa önce Portekiz ve İspanya, sonra Hollanda, ardından Fransa ve İngiltere gemilerinin uzandığı coğrafyalardaki halkların kanlarının ve onlardan çalınanların üzerinde inşa oldu. Kimi zaman gümüşlerini ve altınlarını çalarak, kimi zaman bizzat kendilerini köle edip tarlalarında çalıştırarak Batı kapitalizmini ortaya çıkaran birikimi sağladılar.
Gümüş, altın ve köle ile başlayan sömürü, petrol ve ucuz işçi emeğiyle biçimi değişerek sürdü, azalarak da olsa hâlâ sürüyor. Emperyalist devletler, şirketleri aracılığıyla sömürmeye devam ediyorlar.
GÖÇLERİN KAYNAĞI KENDİLERİ
Avrupalıların ülkelerindeki Müslümanlardan ve Afrikalılardan şikâyetçi olmaları tam bir ikiyüzlülük ve ahlaksızlık örneğidir. Avrupa’ya doğru hâlâ süren göç baskısı, bu toprakları uzun süre “yöneterek” sömürmelerinden ve bunun olumsuz ekonomik mirasından kaynaklanmaktadır.
Öte yandan emperyalist ABD ve Avrupalı müttefiklerinin Afganistan ve Irak işgalleri, Libya ve Suriye operasyonları da göç baskısı doğurmuştur. Dolayısıyla Avrupalı beyazlar, şehirlerine yerleşen siyah ya da Müslüman komşularına değil, kendi hükümetlerine kızmalıdırlar.
Diğer yandan Fransa’daki eylemleri Müslüman ve Afrika kökenlilere yıkmaya çalışmak da tam bir istihbarat operasyonudur. Onların da Fransa yurttaşı olduğu gerçeği bir kenara, eylemlerde çoğunluk beyaz Fransızlardır.
Ve ayağa kalkan Fransız gençler, yaptıkları açıklamalarda, meselenin esasına, kapitalizme, neoliberalizme, kamuculuğun adım adım tasfiye edilmesine işaret ederek bu kara propagandaları boşa çıkarmaktadır.
RUBİO’NUN MESAJININ ANLAMI
Rubio’nun “Batı Medeniyetinin Savunmasında” başlıklı konuşmasına dönersek...
ABD Dışişleri Bakanı Rubio, “Atina’da doğan, Roma tarafından şekillendirilen, Hıristiyanlıkla vaftiz edilen, ortaçağ Avrupası’nın fırınında güçlenen, İngiliz özgürlüğüyle donatılan ve ardından Atlantik’in öbür yakasına taşınan” bir Batı uygarlığı resmediyor. Ve Rubio, Batı uygarlığının inşa ettiği yaşam standartlarını kaybetmemek için bir dönüm noktasında olduklarını belirterek “topyekûn savunma” öneriyor.
Yaşam standardı dediği, yukarıda özetlediğimiz Doğu’yu ve Güney’i sömürmelerine dayanan zenginlik. ABD’li ve Avrupalı sömürgen egemen sınıf, işte o zenginliğini korumak için dışarıda askeri saldırganlıklara, içeride kamu kaynaklarını kısmaya yöneliyor bir süredir. Gençler işte buna isyan ediyor.
/././
Baskın haberi patrona, ölüm haberi işçinin evine -Deniz İpek/Evrensel Gazetesi)
Zonguldak’ta kaçak maden ocaklarına yapılacak baskınların önceden haber verildiği, denetim ve imha işlemlerinin engellendiği ya da geciktirildiği iddiasıyla yürütülen soruşturmada dört kişi tutuklandı. Bazı ocaklar mühürlenmediği halde tutanaklarda mühürlenmiş gibi gösterilmiş. Şüpheliler arasında ocak işletmecilerinin yanında bir TTK çalışanı ve bir orman muhafaza memuru bulunuyor. Soruşturmanın ortaya koyması gereken yalnızca kimin ne kadar rüşvet aldığı değil. Hangi ocaklar açık tutuldu, buralarda kaç işçi çalıştırıldı, çıkarılan kömür hangi işletmenin evrakıyla satıldı? Türkiye’de çalışma hukukunun erken düzenlemelerine kaynaklık eden Zonguldak’ta, şimdi denetimin yapılmış gibi gösterilmesi araştırılıyor. Havzanın geçmişiyle bugünü arasındaki bağ, kömürün yanında işçinin hayatının hiçe sayılması.
Kömür için zorla çalıştırılanlar
1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi, kömür üretimini sürdürmek için havza insanına zorunlu çalışma yükümlülüğü getirmişti. Köylünün tarlası, ailesi, kendi geçim işleri vardı. Fakat işletmenin iş gücü ihtiyacı, nerede çalışacağına ilişkin kararının önüne geçiyordu. Milli Mücadele yıllarında çıkarılan 1921 tarihli 151 sayılı Havza Kanunu, zorla çalıştırmayı ve angaryayı yasakladı. Yer altında 18 yaşından küçüklerin çalıştırılmasına izin vermedi. Günlük çalışmayı sekiz saatle sınırlandırdı; ocağa iniş ve çıkışta geçen zamanı da bu süreye dahil etti. Yaralanan ve hastalanan işçinin tedavisini işletmeciye yükledi. Sağlık ve çalışma koşullarına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmeyen işletmecinin ruhsat ve imtiyazının feshedilmesini öngördü. Cumhuriyet ilan edilmeden önce yazılmış bu hükümler, cumhuriyet döneminde de kendiliğinden korunmadı. 1940’ta Millî Korunma Kanunu’na dayanılarak havzada yeniden ücretli iş mükellefiyeti başlatıldı. İşçiye ücret ödeniyordu ama çalışıp çalışmama kararı kendisine bırakılmıyordu. Üretim artırılacak, gereken insan gücü buna göre sağlanacaktı. Çalışma hayatının tarihi kesintisiz bir ilerleme hikayesi değil. Üretimin ihtiyacı gerekçe gösterildiğinde, kanuna yazılmış haklar da geri alınabiliyor. Bugünse hakların ve denetimin varlığı ilan edilirken, işçinin bunlardan yararlanamadığı bir çalışma düzeni sürüyor. Kanun var, uygulanmış gibi; denetim var, yapılmış gibi; ocak açık, kapatılmış gibi. Zonguldak’ta, resmi kayıtlara göre 2014-2024 arasında son 10 yılda, ruhsatsız işletilen, gerekli güvenlik tedbirlerinden yoksun kaçak maden ocaklarında 44 madenci çeşitli iş kazalarında hayatını kaybetti. Göçük, gaz zehirlenmesi, kömür tozu parlaması ve sıkışma nedeniyle ölen bu işçiler, kaçak üretimin bedelini hayatlarıyla ödedi.
Madenci yer altından sokağa çıktığında
Zonguldak işçisi bu tarihin yalnızca acı çeken tarafı olmadı. 1989 Bahar Eylemleri, 12 Eylül’ün ardından ücretleri ve hakları bastırılan işçilerin yeniden ülke gündemine girdiği bir mücadele dönemini açtı. İşçiler topluca viziteye çıktı, servis araçlarına binmedi, yürüdü; iş yerlerindeki tepkiyi sokağa taşıdı. Bu dalga, sonraki büyük grevlerin de zeminini güçlendirdi. Zonguldak madencileri 30 Kasım 1990’da greve çıktı. 4 Ocak 1991’de aileleri ve bölge halkıyla Ankara’ya doğru yürümeye başladı. Ücret mücadelesi, ocakların kapatılması tehdidine karşı işini ve geleceğini savunmayla birleşti. Madencinin talebi bütün kentin talebi oldu. O yürüyüşün bugüne bıraktığı işçinin üretimden gelen gücünü kullanması, sendikasında söz sahibi olması, ailesiyle ve yaşadığı kentle dayanışma kurmasıdır. İşçi kendi gücüyle sahneye çıktığında ücretleri, çalışma koşullarını ve siyasi iktidarın hesabını zorlayabilir. Bugün aynı mirası sahiplenmek, kaçak ocaktaki işçinin tehlikeyi söylediğinde yalnız bırakılmamasını, göçmen işçinin hakkını aradığında işini ve güvenliğini kaybetmemesini sağlayacak bir örgütlenmeyi gerektiriyor.
Kömür irsaliyeyle aklanıyor
Kaçak ocaklarla ruhsatlı işletmeler arasındaki ilişki yıllar önce haberleştirilmişti. Dönemin Maden Mühendisleri Odası Başkanı Ayhan Yüksel, bazı rödovansçıların sevk irsaliyesi sattığını, kaçak kömürün bu yolla aklandığını ve özel ocak sahiplerinin bundan zenginleştiğini anlatıyordu. Kaçak ocaklardan çıkan kömürden ton başına pay alınması ve bu kömürün özel şirketler tarafından satın alınması da biliniyordu. Yer altındaki üretimin tehlikesi işçinin üzerinde bırakılırken, çıkarılan kömür ruhsatlı işletmenin irsaliyesinde işleniyor. Kaçak ocak patronuyla ruhsatlı işletmeci arasındaki kazanç ilişkisini görmeden, bu düzeni ormanda açılmış birkaç gizli delikle açıklayamayız. Maden mühendisleri odası da 2018’de kaçak ocaklara elektrik çekildiğini, makineler kurulduğunu ve kömürün resmi kayıtlara girerek pazarlandığını açıklamıştı. Kapatılan ocakların yeniden açılmasının neden engellenmediğini soruyordu. Bir tarafta kaçak kömüre ticaretin kapısını açan irsaliye, diğer tarafta açık ocağı kapalı gösterdiği ileri sürülen tutanak. Kağıt üzerinde işlemler tamamlanırken, yer altında işçi aynı tehlikenin içinde çalışmayı sürdürüyor.
Nourtani’nin bedeninde açığa çıkan hesap
Afganistanlı Maden İşçisi Vezir Mohammad Nourtani’nin çalıştığı ocak, ölümünden dört gün önce mühürlenmiş, ardından yeniden faaliyete geçirilmişti. Yanmış bedeni 10 Kasım 2023’te ormanlık alanda bulundu. Ocak kapanmasın diye ölümünü gizlemeye giriştiler. Bedenini yaktılar. Çalışırken ucuz iş gücü olarak kullanılan Nourtani, öldüğünde patronun kazancını tehlikeye sokabilecek bir delil sayıldı. Kullanılıp atılan işçinin ölüsüne bile tahammül edemeyen sömürü hesabı burada bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Denetim tutanaklarıyla sevk belgeleri, üretimle satış kayıtları birlikte incelenmeli; kazancın kimler arasında bölüşüldüğü ve kamu kurumlarının sorumluluğu açığa çıkarılmalıdır. Kamusallaştırılmış madenlerde güvenceli iş, güvenli üretim ve sendikal örgütlenme birlikte savunulmalıdır. Göçmen işçi de aynı haklara sahip olmalı, hakkını aradığı için cezalandırılma korkusu taşımamalıdır. Zonguldak’ta MHP’li patronun işlettiği ocak kapanmasın diye Nourtani’nin bedenini yaktılar. Şimdi ocakların rüşvet karşılığında açık tutulduğu iddiaları soruşturuluyor. Baskın haberi patrona, ölüm haberi işçinin evine gidiyor. Ama bu kentin tarihinde zorla ocağa gönderilen işçiler kadar, kendi kararlarıyla üretimi durdurup yürüyen, Ankara’nın şişmanını Zonguldak’tan yerinden hoplatan madenciler de var. Bugün de işçiyi kullanıp atan, ölüsünü de yakan bu çürümüş düzen, işçinin örgütlü gücüyle yıkılacak elbet.
/././
Rantın seli, imarın vurgunu -Sedat Başkavak/Evrensel Gazetesi-
Ormanları, yeşil alanları, tarım alanları, meraları, dereleri her geçen gün azalan İstanbul’u betonistana çevirdiler. İşlenen tarım alanı miktarı 2000’in başlarında 95 bin hektarken, 2024’e gelindiğinde işlenen tarım alanı miktarı yüzde 22 azalarak 74 bin hektara düştü. On binlerce hektar alan orman vasfını kaybettiği gerekçesiyle 2B kapsamına alındı. İstanbul Planlama Ajansı raporuna göre Kanal İstanbul güzergahındaki 440 mera, yayla ve kışlaktan 418’inin mera vasfı kaldırılarak 1300 hektar alan inşaatın rantına açıldı. Üçüncü köprü, Marmara Otoyolu, İstanbul Havaalanı ve bağlantı yolları derken İstanbul’un kuzeyinde ormanlar ve tarım alanları yok oldu. Dereler ya kapatılıp üzeri yol ve konut yapıldı ya da daraltılarak kanal haline getirildi. Toprağın yerini beton, ağaçların yerini binalar ve AVM’ler aldı. Yağmur yağınca da hep aynı sözler, “Tarihin en çok yağışı oldu”, “Normalin üzerinde yağmur yağdı”, “Büyük bir doğal afet yaşıyoruz” sıralanıp gidiyor.
8 bin 785 ihbar, 2 bin 727 kurtarma, 4 can kaybı, 5 kişi hâlâ aranıyor. Bunlar resmiyete yansıyanlar. Bir de yansımayanlar var. İhbarda bulunamayanlar, kendi evini faraşla kovayla boşaltmaya çalışanlar, mahsur kaldığı yerden kendi çabalarıyla çıkmaya çalışanlar var.
Neden her yağmurda İstanbul ve pek çok kent, sel ve su baskını sorunu yaşıyor. Bunun iki nedeni var. Birincisi; kentleşme politikaları. İkincisi; iklim ve küresel ısınma.
Kentleşme politikaları yani kent kimin için planlanıyor. Politikalar halkın insanca yaşamı için mi? Yoksa inşaatın rantı için mi belirleniyor. İstanbul’da 210 sokağın adında dere geçiyor. Dolapdere, Ihlamurdere, Dereboyu caddesi vb. pek çok adresin adında dere var. İstanbul’un 12 ilçesinde de Dereboyu Caddesi var.
Bugünkü Vatan Caddesi, Bizans döneminden bu yana bilinen bir deredir. Kağıthane ve Alibeyköy Deresi’nin binlerce yıldır aktığı biliniyor. İstanbul’da selin en çok bastığı 3 güzergah olan Kemerburgaz, Ayazağa-Cendere, Kağıthane Sadabat aynı zamanda da Kağıthane Deresi’nin güzergahı. Dereboyu Deresi büyük bir boruyla çevrilerek üzerine yapılan yol ve binaların altından akan sel suları artarak taşınca hem yol hem de binalar su altında kaldılar.
İstanbul inşaatın rantının en yüksek olduğu illerden birisi ve o nedenle inşaat şirketleri için dere yatakları imara açıldı. 2013’te ‘Kurumuş dereleri ıslah edeceğiz’ diyerek, dere kenarında yapılaşma 100 metreden 10 metreye düşürüldü. Şehir plancıları bu yönetmeliğe itiraz etti ama Danıştay ancak 7 yıl sonra karar verdi ama dereler dolmuştu. Dere yatakları dolarken düzenlemeye itiraz eden Tayfun Kahraman ise hâlâ cezaevinde. Vadiistanbul’da AVM ve arkasındaki konutların imar izni 2016 yılında verildi. Dere yatağında yapılaşmaya ruhsatı veren AKP’li belediye başkanı, inşaatın ortağı belediye başkanının damadı, kontrolü üstlenen AKP’li olunca hem inşaat hem de rant büyüdü.
Jeoloji mühendisleri odasına göre İstanbul’daki yerleşim yerlerinin yüzde 20’si dere yatakları üzerinde. Uzmanlara göre yağmur beton zemin üzerinde ormandakinin 6 katı yüzey akışı yani sel üretiyor. Akmıyor ya da akımı azaldı diye daraltılan dere yataklarında su eski yatağını arıyor. İmar planında bile isteye dereyi unutsanız da dere yatağını unutmuyor. Sonuç sele kapılan insanlar, sürüklenen arabalar, sel baskınına maruz kalan evler ve kullanılmaz hale gelen eşyalar. Sel de deprem gibi yoksulu vuruyor.
Dere yatakları deprem zamanlarında da en çok hasar gören binaların olduğu yerler oluyor. Çünkü derelerin taşıdığı kumlar ile oluşan alanlar imara açılınca da üzerine yapılan binalar için en oynak zemin oluyor. Deprem sarsıntısında zemin sıvılaşması sonucu binalar ya çöküyor ya da yıkılıyor. Nitekim Hatay’da Asi Nehri Havzası’nda olan budur ve yaşanacak İstanbul depreminde de olacak olan budur. “Hele bir yağsın da bakarız, birkaç yüzyılda bir oluyor bakalım ne zaman olacak” diye göz ardı edilen selin de depremin de ağır sonuçlarını işçiler emekçiler olarak biz yaşıyoruz. Yağmurun yağması meteorolojik bir olay ama sel ve su baskını iktidarların, yerel yönetimlerin kâr ve rant planlarının sonucudur. Kâr için dereleri ranta çeviren kapitalistler milyonlarca işçi emekçiyi de selin, depremin ortasında bırakıyor.
Yağmurun yağması doğal bir olay ama bu durumun afete dönüşmesi doğal değildir. Burjuva siyasi partilerin sermayeye hizmette sınır tanımamalarının sonucu olarak dere yataklarının imara açılmasının bir sonucunu yaşıyoruz. Çok yağdı diyerek, yağmurun doğal sonucuymuş gibi normalleştirilen bu durum normal olmadığı gibi doğal da değildir.
Normalin üzerinde yağışlar artacak çünkü küresel ısınma artıyor. Bilimsel veriler küresel sıcaklığın her 1 derecelik artışı, atmosferdeki su buharı miktarını yüzde 7 artıracağını ortaya koyuyor. Bu da ani hava olaylarını, dengesiz ve şiddetli yağışları artırıyor. Fosil yakıtların kullanımı arttıkça küresel ısınma artacak. Küresel ısınma da aşırı ve dengesiz yağışlar sonucu fırtına ve selleri artıracaktır.
Saray iktidarı ve onun imar affı sever betondan sorumlu bakanı zeytin bahçelerini, evleri, köyleri acele kamulaştırma ile kömür madenine açarak inşaat şirketlerine tahsis ederek küresel ısınmanın da sorumlularıdır. Kasım ayında ülkemizde yapılacak iklim konferansında (COP31’de) ne nutuk atarlarsa atsınlar gerçek ortadadır. Kapitalist sistem ve onun burjuva siyasi partileri uyguladıkları politikalarla dünyayı bir yıkıma sürüklüyorlar.
Yağmuru durduramayız çünkü yağması doğal bir olaydır. Fakat yağmurun yağmasını felakete dönüştüren kapitalist sistemi durdurabiliriz. Halkın karar alma süreçlerine katıldığı, yönetimi ve denetiminde söz ve karar sahibi olduğu, kentleşme politikalarını kâr ve rant için değil insanca yaşam için planladığı şehri ve ülkeyi oluşturabiliriz. Doğayı ham madde olarak gören enerji, maden ve inşaat tekellerini defedip derelerin özgür aktığı, havamızın suyumuzun toprağımızın kirletilmediği bir dünyayı birlikte kurabiliriz. Dünyayı bir avuç tekelin şantiyesi değil, milyarlarca işçi emekçinin evi yapabiliriz. Ülkeyi tek adam yönetiyor, belediyeleri de tek adamlar yönetiyor. Başkanı değil sistemi baştan değiştirebiliriz.
Biz bunları söyleyince, ‘Sosyalizm iyi olsa yaşardı’ diyorlar. Oysaki bugün bile o beğenmedikleri eski Sovyet ülkelerinde insanlar odası güneş gören, fazlasıyla yeşil alanları olan, merkezi ısıtma nedeniyle kışın kimsenin üşümediği, sel derdi olmayan, deprem dirençli konutlarda yaşıyorlardı.
‘Sosyalizm iyi olsa yaşardı’ diyorlar ama anneler babalar gündüzleri işsiz geziyordu. Çocuklar geceleri yatağa aç giriyordu diyemiyorlar. Bugünkü gibi evsizler vardı sokaklarda yatıyordu diyemiyorlar. Evleri su basıyordu, çatılar insanların başına yıkılıyordu diyemiyorlar. Savaşlar ve yıkımlar sosyalizmin sonucuydu diyemiyorlar.
/././
‘Kaynak maskesi simsiyah oluyordu'-Özer Akdemir/ Evrensel Gazetesi-
Aydın'ın Çine ilçesi ile Muğla ve Söke hattına uzanan kuvars ve feldspat maden havzasında, sermayenin kâr hırsı ve alınmayan önlemler nedeniyle işçiler ağır meslek hastalıklarıyla baş başa kalıyor. Çine’nin Yağcılar Köyü'nde bulunan Polat Maden'de 11 yıl çalıştıktan sonra sendikal faaliyetler gerekçesiyle 2016 yılında 8 arkadaşıyla birlikte işten çıkarılan Hidayet Özcivan, maden sektöründeki sömürünün ve işçi sağlığı ihlallerinin en son örneklerinden birisi. İşten çıkarılmasının ardından 2017 yılında Söke'deki Kormat Maden işletmesine girenve bugün 57 yaşında olan Özcivan, bakım onarım ustası olarak tezgah başında, kırma ve eleme makinelerinin toz deposu haline gelen alanlarında yıllarca ter döktükten sonra bozulan sağlığı gerekçe gösterilerek kapı önüne konmuş. Tıpkı yıllardır kendisi ile aynı kaderi paylaşan Çine’deki sınıf kardeşleri gibi...
‘Normal toz maskesi verdiler, kaynak yaparken simsiyah oluyordu’
Çine Evciler Mahallesi'nde ikamet eden bir çocuk babası olan Hidayet Özcivan, Kormat Maden'deki görevi boyunca elektrik kaynak, çelik, rutil, gaz altı ve aşınmayı geciktiren zırh kaynağı gibi son derece ağır ve tehlikeli işlemleri yürütmüş. Kaynak işlemleri sırasında ortama yayılan yoğun kimyasal dumanın ve asitli lehim kaynaklarının yanı sıra öğütme tesislerinin tozlu atmosferinde solunum maskesi yetersizliği yaşamış. Yaşadığı koşulları ve ekipman eksikliğini anlatan Özcivan, “Maske kullandık ama toz maskesi kullandık. Ayrıyeten lehim kaynağı yaptık, asit sürerek yapılan bir kaynaktı. Bunları yaparken bize normal toz maskesi verildi, kimyasal filtreli öbür maskeden verilmedi. Zırh kaynağı yaptığımızda bir iki saat kaynak ettik mi normal toz filtresi simsiyah oluyordu. Kokudan kendin rahatsız oluyordun, hemen atıp yenisini takmak zorunda kalıyordun” sözleriyle maruz kaldığı tehlikeyi dile getirdi. Tozlu ortamın ağırlığını vurgulayan Özcivan, “Makineler çoğunlukla bizim tozun kaynağı olan yerdeydi. Normal çalışan kişilerden daha fazla toza maruz kaldığımız zamanlar oluyordu" dedi. Özcivan, bu tozun ve dumanın tam ortasında yıllarca üretim yapmış.
"Doktor ‘Ciğerlerinin katılaşmasını mı istiyorsun' dedi, şirket işten çıkardı"
Kormat Maden'deki çalışmasının ilk aylarında, gece terlemeleri ve aşırı halsizlik şikayetiyle doktora başvuran Özcivan'ın ciğerlerinde 3 ile 6 milimetre çapında lekeler tespit edilir. 2017 yılından itibaren düzenli takibe alınan Özcivan, her 6 ayda bir kontrollere gider. İzmir Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Meslek Hastalıkları Hastanesine sevk edilen Özcivan'a doktorlar ciğerlerindeki lekelerin 8 milimetreye ulaştığını söyleyerek kesinlikle kaynak yapmamasını tembihlerler. Özcivan; çalışmak zorunda olduğunu, ara sıra da kaynak yaptığını söylemesi üzerine doktorla aralarında geçen konuşmayı şöyle aktardı: "Doktor bana 'Sen beni anlamadın galiba, ciğerlerinin katılaşmasını mı istiyorsun? Kesinlikle kaynak etmiyorsun, bak kesinlikle diyorum' dedi".
Doktorun bu kesin uyarısının ardından tozlu ortamda çalışamayacağına dair raporu işyerine sunan Özcivan, buna rağmen şirket doktorunun filmlerin temiz çıktığını iddia ederek durumu geçiştirmeye çalıştığını söyledi. Israrları üzerine işyeri hekiminden sevk alan ve tozlu ortamda çalışamayacağına dair doktor raporunu yönetime sunan Özcivan’ın, koruyucu maske talep etmesine rağmen idarenin vurdumduymazlığıyla karşılaşmış. Özcivan o süreci şu sözlerle anlattı: "Müdür beye gittim, raporu söyledim. Ben kimyasal filtre alayım onunla iş yapayım dedim. Bu lafımın üzerinden bir hafta varmadı, beni çağırdılar ve işten çıkardılar. Kendi odalarında da değil, idari binanın dışında kamelya gibi çardak gibi küçük bir yer vardı, orada konuştular. 'Hastalığın ilerlemesin, senin daha fazla rahatsız olup kötü olmanı istemiyoruz' diyerek işten çıkardılar".
19 Aralık 2024 tarihinde işine son verilen Özcivan, hak ettiği tazminatları taksitler halinde aldı ancak hastalığı ve nefes darlığı nedeniyle psikolojik olarak da büyük bir çöküş yaşadı. Yaşadığı ruhsal sorunları özetleyen Özcivan, "Kendi kendime 'acaba daha da kötüye mi gidiyorum' diye düşünmekten psikolojim bozuldu" diyerek çaresizliğini ifade etti. Özcivan, Dokuz Eylül Üniversitesi ve meslek hastalıkları hastanelerinde sağlık kontrollerini sürdürdüğünü anlattı.
Çine'de sönen hayatlar ve bitmeyen adalet mücadeleleri
Çine maden havzasında Hidayet Özcivan'ın yaşadıkları münferit bir olay olmayıp bölgedeki yüzlerce işçinin ortak kaderini yansıtıyor. Polat Maden'de 16 yıl boyunca ağır toz altında paketleme ve elek amirliği yaptıktan sonra hastalanıp kapı önüne konulan Sayım Ünal, adalet arayışını 10 yılı aşkın süredir mahkemelerde sürdürüyor. Yüzde 33 meslek hastalığı ve yüzde 62 engelli raporu bulunan Ünal, belediyede temizlik işçisi olarak çalışıp emekli olduktan sonra mahkemenin istediği 24 bin liralık bilirkişi ücretini ödeyemediği için davayı kaybetme riski yaşadı ve bu para ancak imece usulüyle toplanabildi.
Esan ve Eysim Madenlerinde çalıştıktan sonra silikozise yakalanan Şenol Girgin, biri engelli iki kızı ve eşiyle birlikte yaşam mücadelesi verirken yetersiz bağlanan aylıklarla ve sağlık sorunlarıyla baş başa kaldı. 15 yıl boyunca Akmaden, Esan ve Eysim madenlerinde çalışan 42 yaşındaki Hakkı Tosun, silikozis nedeniyle 2022 yılında yaşamını yitirirken, şirket yönetimi olayın büyümemesi için Tosun'un eşini işe alarak sus payı verme yoluna gitti.
8 yıl Eysim Madencilik'te çalışıp silikozise yakalanan 3 çocuk babası Halil Özen 2020 yılında yoğun bakımda hayatını kaybetti.
İki çocuk babası Ahmet Toygar Kaltun Madencilik'te on yıl hemen her kademede çalıştıktan sonra silikozise yakalanıp işten çıkarıldı. Toygar, kendisiyle yaptığımız ve bu köşede “Öksürüklü söyleşi” başlığıyla yayınlanan ropörtajdan 5 yıl sonra, 50 yaşında yaşamını yitirdi.
Silikosiz hastası maden işçisi İlyas Tekin hakkında, çalıştığı maden işletmesindeki tozlu ortamları sosyal medyada ve gazetemizle paylaştığı için suç duyurusunda bulunuldu. Tekin’in paylaştığı fotoğraflar sonrası işyeri hakkında res’en soruşturma açılması gerekirken; yargılanan, şirketin baskıları ile yapılan şikayet sonrası bu fotoları paylaşan Tekin ve haberini yapan gazeteci olarak ben, ‘kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirme ve yayma’ suçlaması ile açılan davada yargılandık. Davadan beraat kararı çıktı ancak maden işletmelerinden sonrasında da onlarca benzer tozlu ortam fotoğraf ve videoları gelmeye devam etti.
Yine Eczacıbaşı, Polat maden gibi işletmelerde yıllarca çalıştıktan sonra silikozise yakalandığı anlaşılınca kapı önüne konan Saliha İnce adlı kadın işçi de yıllardır Çine’de ilerleyen hastalığı ile birlikte yaşam mücadelesi veriyor.
Patronlar toz ölçüm cihazına çuval geçirdi, işçileri fişledi
Aydın, Çine ve Muğla bölgesinde faaliyet gösteren yaklaşık 25 kuvars ve feldspat kırma-eleme tesisinde 6 binden fazla işçi çalışıyor. Tesislerde toz emici kapalı sistemler, sulu kırma ve etkili filtrasyon yatırımları yapılmadığı için solunabilir kristalin silika tozları doğrudan akciğer alveollerine yerleşiyor. Şirketler, meslek hastalığı tazminatlarından ve hukuki sorumluluktan kaçmak amacıyla silikozis belirtisi gösteren işçileri farklı kodlarla işten çıkarırken, işçileri kendi aralarında oluşturdukları kara listelere alarak farklı işletmelerde yeniden iş bulmalarına engel oluyorlar. Polat Maden'de resmi ölçüm cihazlarının üzerine çuval geçirilerek hava kalitesi değerlerinin hileyle düşük gösterildiği belgelendi. Eczacıbaşı Esan ve Kaltun tesislerinde toz ortamını belgeleyen işçiler tazminatsız işten atılmakla tehdit edildiler. Bölgede Çine Yaşam Platformu verilerine göre; bugüne kadar en az 50 işçi silikozis nedeniyle yaşamını yitirdi.
Taşlaşan vicdanların hesabını kim soracak?
Lüks mutfak tezgahlarını ve pırıl pırıl seramikleri süsleyen o bembeyaz kuvars, Çine havzasında işçilerin ciğerlerini karartarak, nefeslerini çalarak yeryüzüne çıkıyor. Toz ölçüm cihazlarının başına çuval geçiren sermaye, aslında sadece göstermelik denetimlerin değil; hukukun, vicdanın ve insan hayatının da üstünü örtüyor. Hidayet Özcivan’ın derme çatma bir çardak altında kapı önüne konulurken hissettiği o çaresizlik ve "Acaba daha da kötüye mi gidiyorum?" korkusu, bugün bölgedeki binlerce maden işçisinin ortak çığlığıdır. Şirketlerin doymak bilmez kâr hırsı, kırma ve eleme makinelerinin sağır edici gürültüsüyle işçilerin boğuk öksürüklerini bastırmaya devam ettikçe; Çine'nin dağlarından yeryüzüne zenginlik değil, ölüm tozu kalkmaya devam edecek. Asıl mesele, ciğerleri taşlaşan bu işçilerin hesabını, kalpleri ve vicdanları çoktan taşlaşmış olan bu sömürü düzeninden kimin, ne zaman soracağıdır.
/././
(Derleyen: mstfkrc)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder