Öfkemiz alev oldu; dilimiz lal...-Cangül Örnek-
Devlet nerede bitiyor, fon piyasası nerede başlıyor? Biz bu sorunun yanıtını arıyoruz. Sorduğumuz sorular da öfkemizi anlatmaya yetmiyor.
Biz “kelimeler kifayetsiz” deriz.
İngilizler “I am speechless” (Nutkum tutuldu) der.
Fransızlar "Je suis sans voix" (Sesim soluğum kesildi) derler.
Ben bu kadarını biliyorum. Dünya üzerinde başka halklar da kendi dillerinde benzer durumları tarif edecek deyimler üretmişlerdir, eminim.
Çünkü aslında hepimiz bu dünyanın düzenine bakınca aynı şeyi görür, aynı şeyi anlatmaya çalışırız da bir türlü anlatamayız. Öfkemizin kelimelere sığmadığı anlar, olaylar vardır. Biz Türkiye’de bunu artık kronik bir sendrom olarak yaşıyoruz. Hayretimiz, üzüntümüz, öfkemiz dilimize sığmıyor, kelimelere dökülemiyor...
Aslına bakarsanız kapitalizmin nasıl bir sömürü düzeni olduğunu, Türkiye kapitalizminin nasıl dönemsel yağmalarla sermaye birikiminde aşama atladığını yıllardır okuyoruz, yazıyoruz, konuşuyoruz. Tarihimizdeki sermaye birikimi sıçramalarının her birinin arkasında bazen büyük bir kirin, bazen büyük bir yolsuzluğun, bazen bir insanlık suçunun; çoğunlukla da “hepsi bir arada” bulunduğunu gayet iyi biliyoruz.
Türkiye’de sermaye -basitleştirmem mazur görülürse- kabaca ikiye ayrılır: Eskiden yağmacı olup sonradan muteber sayılanlar ile çiğden yağmacı olup zenginliği üstünde henüz sakil duranlar.
Birinci grubun daha önceki kirli işlerini geçiyorum çünkü şu gerçek bile tek başına yeterli:
Burası, savaş koşullarında halkı açlıktan kırılırken dahi o açlık sayesinde zenginleşenlerin bugün “muteber” sermayedar olarak taltif gördüğü bir ülkedir. İkinci Dünya Savaşı sürerken halk, Anadolu’da arpa ununa arpa sapı karıştırarak yaptığı ekmekle çoluk çocuğunu beslemek için didinirken; kentlerde hane başına düşen birkaç somun kötü kalite ekmek için saatlerce kuyruklarda sürünürken, karaborsada mal satarak zenginleşen yağmacı bir grup zenginliğine zenginlik katıyordu. Eksik beslenen insanlar veremden kırılırken, bu zenginlerin etli yanakları kan topluyordu. Savaş bitince yağma biter mi? Hesap verme günü gelince fatura bir grup gayrimüslime kesilince onların malını mülkünü, halısından kristal avizesine kadar evindeki eşyasını bile kapışan bu yağmacı burjuvazi istifini büyüttü. 6-7 Eylül pogromu yaşanınca “Vatan, millet, Sakarya” şiarıyla çökülen Rum malları sayesinde bu istife katlar çıkıldı; sezonun sonunda bankalar açıldı, holdingler kuruldu. Bugünün “kurumsal”, “muteber” sermayesi işte budur. Tarihleri yağma ve çökmedir.
Aradaki yıllar da temiz değil ama bugüne gelebilmek için sıçrayarak gidelim ve eski “muteber” sermaye ile yeni “sakil” sermayenin zararlarının henüz 1980’lerin başında halka nasıl yüklendiğine iki örnek verelim.
Bismillah, daha cunta kollarını yeni sıvamışken Koç, Asil Çelik’i batırıp mededi çok sevgili mektup arkadaşı, cunta başı Kenan Evren’de arayınca Asil Çelik’i devlet satın aldı ve yükünü de bir güzel halkın sırtına yıktı. Sermaye ve devleti için bundan daha iyi bir dönem açılışı düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum.
Aynı yıllarda yeni türedi zenginler de boş durmadı. Devletin gözü önünde Banker Kastelliler çıktı; bankalardan aldıkları “mevduat sertifikalarını” yüksek faiz oranları vadederek halka sattılar ve büyük bir finansal çöküşe yol açtılar. O zaman da kamu bankalarının, batan özel bankaların ve bankerlerin borçlarını üstlenmesi sağlanarak yük yine halkın sırtına yüklenmedi mi?
1980’ler bugünkü yağmanın kuluçka yıllarıdır.
En az 1980’lerden beri Türkiye ekonomisi bankalar, finans şirketleri ve tefeciler tarafından esir alınmıştır. Bu düzenekte borsanın yeri de ayrı. Şöyle ifade edebiliriz: Finansal serbestleşme ile birlikte -yasal ya da yasa dışı fark etmeksizin- finansal yağma, sermaye birikiminin vazgeçilmez kaynağı olarak bu sistemin can damarı haline geldi. Bu yağma sayesinde yeni sermaye grupları yükselmeye başladı ama aslında sermaye birikimi bir bütün olarak bir de bu yolla büyüdü. Bu işleyişin parçalarını sayarken asli bir unsur olarak kara paranın işlevini de unutmamak gerekir. Kara para, bu sistemin “yasa dışı” ama mutlak surette “sistem içi” bir beslenme pınarıdır.
Türkiye’de 2000’lerdeki parasal bolluğun, “net hata noksan” kalemiyle finanse edilen bütçenin bu pınardan doya doya beslendiğini artık herkes biliyor.
Uzatmaya gerek yok.
Yani biz Türkiye kapitalizminin dinamiklerini bilmiyor değiliz; devlete verilen borçlar sayesinde şişen bilançoların, yolsuzluğun, yasal ya da yasa dışı finansal dolandırıcılığın, kara parayı sisteme sokan her türlü alavere dalaverenin bu sistemin özü olmasına şaşırıyor da değiliz.
Ama biz bugüne kadar bu yapının; birincisi, eksik de olsa bir “demokrasi” örtüsüyle örtülmesine; ikincisi, arada patlasa da kurumsal frenlerle belli bir rotada tutulmasına alışmıştık. Yani biz yağmanın gerektiği ölçüde “meşruiyet” araçlarıyla yönetildiği bir Türkiye’den geliyoruz... Biz zaten “demokrasi” derken, arada sistemin kiri patladığında seçimlere gidilmesini, oyunun kuralları değişmese bile hükümet falan değiştirilerek yola devam edilmesini kastediyorduk. Seçilmişlerin biraz da olsa halktan çekinmesine “halk egemenliği” adını vermiştik. Geride de olsa, eksik de olsa o zemine basarak, kazandığımız birkaç hakkı sonuna kadar kullanarak gerçek demokrasi, gerçek halk egemenliği, eşitlik ve özgürlük talep ediyorduk.
Ama bu derece kontrolden çıkmış bir yağma düzeneği gözümüzün önünde patlarken; eşzamanlı olarak seçim hukukunun açıkça çiğnenmesine, eşzamanlı olarak seçme ve seçilme hakkımızın belediyelerde “yolsuzluk” olduğu iddiasıyla elimizden alınmasına, eşzamanlı olarak “bugün fikrimi nasıl ifade etsem de gözaltına alınmadan günü bitirsem” diye endişelenmeye alışık değiliz.
Demem o ki: Yurttaşlık statümüz tebaalığa düşürülürken, eşzamanlı olarak “Cumhurbaşkanımızın foncular tarafından üzülmesine üzülmemiz gerektiği” yönündeki propaganda bize artık fazla geliyor.
Eşzamanlı olarak halkı dolandıranların “vicdanının sesine kulak verip” devasa servetlerinin minik bir kısmını devlete geri ödeyerek hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi bize ağır geliyor.
Daha ne olabilir diye düşünürken; Türkiye’nin en büyük kamu sigorta ve emeklilik şirketinin, yani Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik’in emekçilere ait emeklilik birikimini devlet bankalarında tutmak yerine fon piyasasında fonculara kaynak ettiğini, Diyanet’in soykırım mağduru Gazzeliler için yurttaştan topladığı paranın önemli bir kısmını fon piyasasında kaybettiğini öğrenmek bize artık katlanılmaz geliyor. Kamu kurumlarının yurttaşlara bu iddialar karşısında herhangi bir açıklama yapmamasını yurttaşlık bilincimiz kabul etmiyor.
Devlet nerede bitiyor, fon piyasası nerede başlıyor? Biz bu sorunun yanıtını arıyoruz.
Sorduğumuz sorular da öfkemizi anlatmaya yetmiyor.
“Korkma!” diyerek başlamış ya İstiklal Marşı’na büyük Akif...
“Kendi asrım korkutmuyor beni” demiş ya büyük şairimiz Nâzım...
Korkmuyoruz da; bu yasa tanımazlık, bu hak gaspı, bu yağma, bu hesap vermezlik, bu pişkinlik karşısında (hadi bu kez Arapça’dan güzel bir kelime ödünç alayım da öyle anlatmaya çalışayım) dilimiz lal oluyor, lal...
/././
Bir millet, pek çok dert!-Engin Solakoğlu-
Türkiye’deki siyasal İslamcıların aniden Azerbaycan-İsrail ilişkilerini keşfetmelerine (!) karşılık Bakü yönetiminin kontrolündeki medya Akepe iktidarının kırıklarla dolu İsrail karnesini ortaya döküverdi.
Türkiye ile Azerbaycan arasında artık gizlenemeyen bir sürtüşme yaşanıyor. Cümleyi Aliyev rejimi ile Türkiye’deki Akepe iktidarı arasında sürtüşme var şeklinde kursak daha doğru olur. Zira bir millet oldukları tartışmaya açıksa da, iki halk arasındaki az bir çaba ile birbirini anlayabilmek bakımından büyük bir yakınlık olduğu kesin.
Şimdi işgüzarın biri “vay bize iki millet dedi, bölücülük yaptı” diye ihbar eder diye çekindiğimden değil anlaşılmamak kaygısından açayım. Azerbaycan’da yaşayanlarla ortak noktalarımız bulunduğu kadar ayrıştığımız bir tarihsel ve kültürel gelişim süreci var. Halkların kardeşliği ve birlikte yol yürümek için soy akrabalığı da gerekmiyor.
Türkiye ile Azerbaycan yönetimleri arasındaki sorunlar İlham Aliyev ve Erdoğan’ın hanesine yazılıp sıyırılmayacak kadar eski ve köklü. Bunları kronolojik olarak sıralayıp anlatmaya kalkışsak bir köşe yazısına sığdıramayız. İyisi mi, son dönemde yaşananlara bakmakla yetinelim.
Taze krizimiz Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in 2 Ekim günü yaptığı bir konuşmada özetle “Herkes yerini bilsin, içişlerimize karışmasın” demesiyle gündeme taşındı.
Aliyev’in sözleri özellikle de iktidar yanlısı basının bir bölümünde Rusya ve İran’dan şikâyet gibi yansıtıldı. Bu sığ ve gerçeği örtme amaçlı yorumlara göre, Aliyev İran’ı Azerbaycan’ın içişlerine karıştığı, Rusya’yı ise 2020’deki İkinci Dağlık Karabağ Savaşında Bakü yönetimine yüksek fiyatlarla silah sattığı için hedef alıyordu.
Oysa “kimsenin yardımına da himayesine de ihtiyacımız yok” diyen Aliyev’in Karabağ savaşını kimsenin yardımı olmadan kazandıklarına yaptığı vurgu hedefte Türkiye’nin bulunduğunu ortaya koyuyordu.
Peki Akepe iktidarı sürsün diye 2023 seçimlerine dahi müdahale eden, Türkiye’deki sermaye düzeninde özellikle de enerji sektöründe ağırlıklı yer tutan Bakü yönetimi şimdi neden bu kadar celallenmişti?
Sorunun yanıtı, nüfusunun kabaca yüzde 75’i Şii olan ancak laik yaşam pratiğinin yaygın olduğu Azerbaycan’ın bu eğitim yılının başında okullarda başlattığı bir uygulamaya Türkiye’deki İslamcı çevrelerden gelen tepkilerle ilgili ama fazlası da var.
Okullardaki kıyafet yönetmeliği 2010 tarihliydi ve okul kıyafetinin dinsel simgeler içermemesine dairdi. Yalnız o zamandan beri, yönetmeliğin uygulanması okul yöneticilerine bırakılmıştı ve özetlemek gerekirse gevşek tutuluyordu. Yönetmeliğin bu kez merkezi bir yaklaşımla ve ödünsüz uygulanmaya başlanması Türkiye’deki malum çevreler tarafından İslam düşmanlığı olarak etiketlendi ve kıyamet koptu. Beştepe Sarayı’nın küfür, hakaret ve tehditten sorumlu kadroları dahi topa girdiler.
Karabağ savaşında verilen desteği hatırlatarak Bakü’yü nankörlükle, 28 Şubat benzeri uygulamalar getirmekle suçladılar. Daha da komiği, Bakü’nün uzun yıllardır İsrail’le ticaretten istihbarata, askeri işbirliğinden siyasi desteğe kadar geniş bir yelpazede devam eden ilişkilerini de eleştirilerinin odağına yerleştirdiler.
İsrail meselesini açmadan önce Aliyev rejiminin bu konudaki tutumunun neden sertleştiğine değinmekte yarar var. Azerbaycan’da dincilik sorunu geçmişte doğal olarak mezhep ortaklığı bulunan İran kaynaklıydı. Baba-oğul Aliyev’ler bununla baş etmekte zorlanmamışlar, bu akımın öncülerini ya içeri tıkmışlar ya da ülkeyi terk etmelerini sağlamışlardı.
Ancak Türkiye kaynaklı sorun daha farklıydı. Denilen o ki, Türkiye uzun yıllardır Azerbaycan halkına yönelik bir Sünnileştirme faaliyeti yürütüyordu. Türkiye’ye eğitim için gelen asker, memur ve öğrenciler bu işin bir bacağını oluştururken, Azerbaycan’da Fethullahçıların açtığı yoldan şimdi Akepe’ye yakın tarikat ve cemaatler ilerliyordu.
Aliyev, İkinci Dağlık Karabağ savaşına kadar buna pek ses çıkartmamıştı. Aksine bu Türkiye kaynaklı dinselleşmeyi savaşa motivasyon sağlamak için kullanmıştı. Ancak savaş bitip Karabağ geri alındıktan sonra Aliyev sırtını Akepe Türkiyesi’ne dayamış yeni bir muhalefet odağı oluşması riskini görmüş ve gevşettiği dizginleri bir anda sıkılaştırmıştı.
Şimdi gelelim İsrail konusuna. İsrail dediğimiz parazitin zararları saymakla bitmez ama bir de yararlı olduğu yerler var. Ankara ve Bakü birbirlerine girince İsrail ciddi bir ifşa malzemesine dönüştü.
Türkiye’deki siyasal İslamcıların aniden Azerbaycan-İsrail ilişkilerini keşfetmelerine (!) karşılık Bakü yönetiminin kontrolündeki medya Akepe iktidarının kırıklarla dolu İsrail karnesini ortaya döküverdi.
Devlet Ajansı APA 6 Ekim günü Türkiye ile İsrail arasındaki ticaretin sürdüğünü somut verilerle ortaya koyan bir haber yayınladı. Türkiye ve İsrail arasındaki ticari gemi trafiğinin isim isim listelendiği haber birkaç saat içerisinde buharlaştı ama fitil ateşlenmiş oldu.
Nasrettin Hoca’nın fıkrası gibi “sen de haklısın, sen de” diyebileceğimiz bir noktadayız. Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri insanlığa karşı suç niteliğinde. Yalnız Bakü, bu konuda en ufak bir gizleme çabası göstermiyor. Suçunu gün ışığında işliyor.
İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Bakü’de düzenlenen Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı’na katılımı krize bir katman daha ekledi. Herzog, Azerbaycan Hava Yolları’na ait bir ticari yolcu uçağıyla Türkiye hava sahasını kullanarak Bakü’ye gitti. Türkiye İsrail devlet uçaklarına üst uçuş yasağı uyguluyor ama Tel Aviv bağlantılı yolcu uçaklarının geçişine izin veriyor. Ayrıca üst uçuş yapan sivil uçakların yolcu listesi vermesi gibi bir zorunluluk da bulunmuyor. Sonuçta Bakü, Ankara’nın gözünün içine baka baka “sıkıysa...” demiş oldu.
Konferans sırasında ise Herzog konuşurken Türkiye ve ağırlıkla Arap ülkelerinden oluşan toplam 12 Müslüman ülke salonu terk etti. Bu arada Türk Devletler Teşkilatı'na üye Orta Asya Cumhuriyetleri salonda kaldılar. “Vay namussuzlar!” diyebiliriz dolu dolu.
Yalnız diplomasi öyle bir şey değil. İsrail’e karşıysan, öncelikle o konferansa davet edilmesine karşı çıkarsın. Ev sahibi ülke davette ısrar ederse, o konferansa katılmaz, senin gibi salon terk etme şovu çeken ülkeleri de peşine takarsın! O konferansa dalga geçer gibi soykırımcı bir rejimin Cumhurbaşkanını davet edenlerin ve o konuşurken salonda kalanların ilkesizlik ve insanlık düşmanlığı açık. Yalnız İsrail’in katılacağını bilerek o konferansa gidenlere bir de “riyakârlık” tacı takmak eklemek gerekir.
Esasen Aliyev ve Erdoğan yönetimlerinin İsrail üzerinden bir kez daha zıtlaştıkları görüntüsü aldatıcı. Gerçekte iki ülkenin İsrail’e verdikleri soykırım desteği arasında somut fark yok. Aliyev rejimi bunu açıktan yaparken Akepe düzeni bir yandan ticareti sürdürüyor, Ceyhan’dan Azerbaycan petrolünü İsrail’e aktarıyor, İsrail’in katılımını spor dahil hiçbir alanda boykot etmiyor, boykot örgütlemiyor sadece söylem seviyesinde bir karşıtlıkla halkını ve insanlığı kandırmaya çalışıyor.
Akepeli Dışişleri Bakanı Fidan’ın bu konferans vesilesiyle gerçekleştirdiği Bakü ziyaretinin bir başka boyutu da var. Fidan yaptığı görüşmelerde ismini anmadığı başörtüsü krizine dair ılımlı mesajlar verdi. Hatta Fidan’ın “hepimiz kardeşiz” vurgulu sözlerine Ankara’dan da destek geldi. Erdoğan’ın, İyi Parti’den transfer ettiği Turancı taklidi yapmaktan sorumlu yardımcısı Zorlu da “Erdoğan’ın Azerbaycan’ı yürekten sevdiğini ve ikili sorunların aile içinde çözüleceğini” belirtti.
Yalnız öyle görünüyor ki, Aliyev rejiminin öfkesi bitmiş değil. Ankara’nın meseleyi geçiştirme çabalarına karşın Bakü'nün salvoları devam ediyor.
PUBLIKA.AZ haber sitesi Cuma günü bir yorum yayınladı ve Akepe iktidarını doğrudan Azerbaycan’ın ulusal kimliğini hedef almakla, Türk dünyasının bütünü için bir tehdit haline gelmekle suçladı. Yorumda Akepe’nin Türkiye’nin anayasasındaki laiklik ilkesine aykırı bir icraat yürüttüğü de vurgulandı.
Azerbaycan’ın devlet kontrolündeki basınında ayrıca Fidan’ın Bakü’de kimi muhalif çevrelerle görüşmeler yaptığı ve Aliyev’e bir darbe planlamaya çalıştığı iddiaları yer aldı.
Bu darbe iddiasının gerçekle ilişkisi olmayabilir. Bu tür rejimler yaprak kımıldasa darbe girişimi diye sunarlar. Yabancı olduğumuz bir refleks değil. Yakın zamanda iktidar ortağı bir siyasetçinin “seçimleri kazanmak suretiyle iktidarı değiştirmeye yeltenmek” şeklinde bir demecini anımsıyorum örneğin.
Yalnız, meşhur sözdür: “Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez”. İki ülke arasındaki ilişkilerin tarihçesine bakınca iddiayı tümüyle temelsiz ilan etmek de pek kolay görünmüyor. “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” sözünü unutmayalım.
Azerbaycan’deki rejimin savunulacak bir yanı yok. Gayet otoriter bir nepotizm. Yalnız şayet iddialar doğruysa bunu değiştirmeye niyetlenenlerin gerçek hedefini anlamak için Ankara’da dayatılan hükümet etme biçimine bakmak yeterli.
Bir millet miyiz tartışılır ancak tartışılmayacak bir gerçek var. Türkiye ve Azerbaycan halkları bu yönetimleri hak etmiyorlar.
Zübük’ün yüzünü yıkayıp İzmir’e dönmesi -Berkay Kemal Önoğlu-
Zübük’ün yüzünü yıkayıp makamına dönmesini seyretmek zorunda değiliz. Düzen Zübük üretmeye devam edebilir; ama halkın bunları sineye çekmesi gerekmiyor.
Zübük, yalan söyler, çıkarı için insanları aldatır. Yalanları ve yalancılığı tescilli de olsa devam eder, saklamaz. Dün söylediğini bugün inkâr eder, dün sövdüğünü bugün öper, bütün bunları yaparken yüzü kızarmaz. Zübük’ün yüzü kasap süngeriyle silinmiştir. Karşısında kim varsa nabza göre şerbet verir, onun dilini konuşur, çıkarı neredeyse oraya döner. Ve hiçbir şey olmamış gibi insanların karşısına yeniden ve yeniden çıkar.
Aziz Nesin’in yazdığı, Kemal Sunal’ın unutulmaz biçimde canlandırdığı Zübük’ü hatırlamak için bu ülkede hiçbir zaman filmi yeniden izlememize gerek kalmadı. Her devirde bu unutulmaz karaktere nice isimler yeniden hayat verdiler. Ne büyük utanç, değil mi? İlk bakışta gerçek olamayacak kadar abartılı bulunabilecek bir tasvir, ne yazık ki Türkiye’nin bir gerçeğine dönüştü. Ve belki de en ağır örnekleriyle bugünlerde karşılaşıyoruz.
Cemil Tugay, Mart 2024’te CHP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak Erdoğan’ın iktidarına sesleniyordu: “Yalanınız, dolanınız, şatafatınız hepsi sizinle sandığa gömülecek.”
Ocak 2026’da AKP’ye geçeceği iddiaları gündeme geldiğinde bu partinin dünya görüşüyle uyuşmadığını, tek kişiye sorarak icraat yapan bir partide çalışmanın mümkün olmadığını söylüyordu.
Yetmedi; AKP’ye geçerse annesinin kendisini evlatlıktan reddedeceğini, eşinin boşayacağını anlattı.
Haziran ayında CHP’den istifa etti. Ama belediye başkanlığını bırakmadı. Temmuzda, “İzmirlilerin oyları bana emanet” diyerek AKP’ye geçmeyeceğini açıkladı. Ağustosta bağımsız kalacağını söyledi.
7 Ekim’de AKP’ye katıldı. Rozetini Erdoğan taktı. Dün yalan, dolan ve şatafatla suçladığı iktidarın saflarında bu kez “AK Parti kimsesizlerin kimsesidir” diye konuştu, Erdoğan’a “büyük liderimiz” diye seslendi.
Bir insanın fikir değiştirmesi elbette mümkündür. Ancak neden fikrinin değiştiğini buyursun, gerekçeleriyle anlatsın kamuoyuna. Ama anlatınca da iş bitmez. Fikri taban tabana değiştiyse, “Tamam, ben çok büyük bir hata yapmışım, bu saatten sonra siyasette yerim olamaz,” demelidir. Çok köklü biçimde değişmediğini iddia ediyorsa, yani susmayı bilmiyorsa, köşesine çekilmeyecekse de görevinden istifa etmeli ve yeni fikirleriyle yeniden seçilmeye talip olmalıdır. Hiç kimsenin kendinden menkul bir değeri yoktur.
Öyle ya, Cemil Tugay kimdir? Ona verilen oyun kendi kişiliğiyle ne alakası var? Bu adam seçime bağımsız mı girmiş, ayrı bir program mı koymuş, ayrı bir temsiliyeti mi olmuş?
Türkiye’nin üçüncü büyük kentinde, belediye başkanlığı makamında yapılanlara bakın. Cemil Tugay’ın bugün hiçbir şey olmamış gibi belediye başkanlığı yapabiliyor olması yalnızca İzmir’in değil, bütün ülkenin utancıdır. Bu utancın bir kişinin karakteriyle açıklanması mümkün değil. Çünkü bu bir istisna değil. Bir sürü taraf değiştiren isim çıktı muhalefet partilerinden. Bu partilerin bu meselede sorumluluğu var mıdır? Vardır. Ama onlar da yalnız değil; düzen siyaseti bütünüyle aynı çizgide.
Siyasetçiler arasında çoğu meseledeki fikir ayrılıklarını sayamayız. Tek başına adaletten yana olmak, bağımsızlıktan yana olmak, özgürlük istemek diye fikir olmaz. Lafta herkes bunlardan yana. Birisi adaleti, bağımsızlığı, özgürlüğü muhalefette görür, öbürü iktidarda. İdeoloji gerek, ilke gerek, bütün bunların oturacağı bir çerçeve, bir bağlam gerek. Partilerin programları yok; hepsi holdingler ve tarikatlar düzeninin hizmetkârı. Sömürüyü sorgulayan yok ama herkes toplumsal yozlaşmadan bahsediyor. Partiler arası geçişkenliğin sebebi işte bu fikirsiz, ideolojisiz, şekilsiz, sadece içi boş rekabete ve çıkara dayalı siyaset ortamı.
Bir bakın bakalım, hakikaten Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerde partiler arasında ne tür ayrımlar var? Bunu daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmiştik: Türkiye’nin ana doğrultusu sorgulanmadığı sürece o doğrultuda en başarılı parti AKP’dir; bugün için Yeni Parti bir iktidar alternatifi değildir.
Doğrultuların aynı olması da bu keskin dönüşleri normalleştirmiyor elbette. Parti değiştirmek, partilerden de bağımsız olarak en başta onlara oy veren insanlar için ne insani ne de ahlaki görülebilir. Ama işte anayasa tartışmaları, işte Yeni Osmanlıcı politikalar, çözüm süreci, NATO üyeliği, ekonomi politikaları… Düzen siyaseti, yüzü kızarmayan herhangi bir siyasetçinin, “Ben olduğum yerdeyim, dün neye inanıyorsam bugün de aynı şeye inanıyorum ama inandığım şeyler Yeni Parti’de değil, AKP’de temsil ediliyor,” demesi için oldukça müsait!
Cemil Tugay’ın belediye başkanlığında geçirdiği her gün bu topluma hakaret. Bu kişi aktif bir biçimde, her yerde istifaya zorlanmalıdır. Bu yaptığının olağan kabul edilmesine, halkın iradesinin göz göre göre gasp edilmesine izin verilmemelidir. Türkiye Komünist Partisi’nin “Cemil Tugay, İzmirlinin iradesine rağmen başkanlık yapamaz! Derhal istifa et!” çağrısıyla başlattığı kampanya, bu itirazın somut bir örneği. İzmirliler, bu kampanyaya hem imza vererek hem de eylemle ve takiple iradesine sahip çıkmalı ve kirli siyaseti kabul etmediklerini göstermelidir.
Zübük’ün yüzünü yıkayıp makamına dönmesini seyretmek zorunda değiliz. Düzen Zübük üretmeye devam edebilir; ama halkın bunları sineye çekmesi gerekmiyor.
/././
İskele Kenti Halkı’ndan Sierra Leone’ye -Ayşe Şule Süzük-
Edebiyat yapıtlarında yazarların seçtiği, ayıkladığı, dışladığı, altını çizdiği, üzerinde dönüp dönüp durduğu her tür öge yazara dair de elimize pek çok veri sunar.
“Sevdasına emek vermek…” böyle demiş Bekâm Örün, devamı var fakat yazmayacağım cümlenin sonunu. Meraklı okur iseniz bu ilk romanı alır, okur, üzerine düşünürsünüz. Hatta denk geldiğimizde roman hakkında konuşabiliriz bile. Okursanız romanı beğenebilirsiniz ya da beğenmeyebilirsiniz diğer ihtimal ise arada kalıp romanın dediklerini düşünüp, doluya koyup aldırmaya boşa koyup sığdırmaya çalışırsınız, romandaki kişilerle kavga edersiniz içinizden yazara bak burası olmamış dersiniz tüm bunlar mümkün, tüm bunlar bir edebiyat eserinin sizi etkilemesi, bir tavra zorlaması, kışkırtması anlamına gelir, iyidir ve güzeldir. İkinci roman için yazara ses vermek, omuz vermek, onunla tartışmak birincinin sevincini ekleyerek yoluna devam etmesini salık vermek biz okurların görevi ve elbette sorumluluğudur. Çünkü yazar “kurucu gerçeklik” diyor. Bu alaca karanlıkta “Üretmekten, yazmaktan başka çare yok” derken ekliyor “Bu aynı zamanda topluma gerçekçi ve devrimci bir müdahale.” Sanat özel olarak da edebiyat alanı parça pinçik iken, lime lime iken “yeni örgütlü bir edebiyat hareketine ihtiyacımız var” değil mi? Öyle diyor Bekâm Örün. Önemli bir çağrı olduğunu düşünüyorum bunun.
Bir de tersten, öteden, kötücül eleştiriler gelecektir. İçerden, içtenlikli ve yapıcı olmanın çok uzağında aslında romanın tezine yönelik ve romancının seçtiği konulara, tip-karakter ayrımına, toplumcu bir edebiyatın olmazlığına, “modern okur beklentileri” (acaba nedir?) üzerinden romanın yekten tezine karşı olarak, onu beğenmeyerek hem nalına hem mıhına vurmaya, açıklamak yerine edebiyat eserinde göstermenin gerektiğine, Fettah Bey’in nasıl da durağan olduğuna, “mutlak iyi mutlak kötü yok” (eee yani ne yapacağız, hele bak çevrene… ne görüyorsun?”) hayatın siyah-beyaz olarak anlaşılamayacağına (Allam ne kadar klişe), “sosyalist bir Türkiye için yazılmış temel eser” olduğuna varana kadar bir dolu kelam edilebilecektir. Ancak bu eleştiri sofrasında neyi duymak, neyi ciddiye almak, neyin bir dertle hemdert olarak dillendirildiği ile yakından ilgilidir. Yeni bir edebiyat hareketi için kolları sıvayanlar elbette hiçbir eleştiriye kulaklarını tıkamamalı fakat yollarına devam etmekten de vazgeçmemelidir.
O zaman kaldığımız yerden devam…
Romanlar bir evren sunar bize, yazarın evrenidir bu. Yazar, anlatıcısı aracılığıyla kurduğu bu bütünlüğe hikâyesindeki olay örgüsünü, yarattığı kişileri, seçtiği zaman diliminin detaylarını hikâyenin geçtiği mekâna yerleştirir. Yazarın seçimi konu ve izlek tercihleriyle, biçim ve içerik dengesiyle, neyi ne şekilde göstereceği ya da anlatacağı ile tastamam yazara kalmıştır ve ona aittir. Edebiyat yapıtlarında yazarların seçtiği, ayıkladığı, dışladığı, altını çizdiği, üzerinde dönüp dönüp durduğu her tür öge yazara dair de elimize pek çok veri sunar. Bunları zaten biliyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Ancak hatırlamakta yarar var. Hatırlamayınca ya da ara ara hatırlatılmayınca unutuyoruz ve bin bir karmaşa, koşuşturma içinde zaten içimize sızmış, kodlarımıza işlenmiş bilgiler derinlerde tozlanıyor, silikleşiyor ta ki gün yüzüne çıkmaya bahane bir ses duyulana kadar.
O zaman romana yakından bakalım.
İskele Kenti Halkı’nın roman zamanı 12 Eylül 2010’dan (Anayasa referandumu) hemen öncesi ile Mayıs 2013 (Gezi) arası. Bir yanı ile bireylerin hayatında sıradan zamanlar, öte yandan başta Tunç, Murat, Atıf Hoca ve Ali için (çünkü Urla’daki Klazomenai Antik Kenti kazısında beklenmedik olaylar nedeniyle) hareketli, sıradanın dışında bir seyir izler günler. Tunç için ise birkaç olay iç içe geçer; aşk, referandum günlerinde siyaset, örgütlülük, arkeolojik kazının seyri, “İskele Kenti” halkı ile ilişkileri, Fettah beygillerin birinci dereceden sit alanına “inşaat ya Resulallah” diyerek çökme hamlesi sırasındaki karşı seda; “yeter ama evet”, “yetmez ama evet”, “hayır” gerilimi içinde bir ülkenin tel gibi gerilmesi söz konusudur. Öte yandan ana hattaki patikaları ve nihayetinde patikalardan ana hatta doğru heyecanlı, kaygılı, meraklı, belirsiz bir yolculuk da başlar.
Bu yolculukta tıpkı Simurg efsanesinde olduğu gibi roman kişilerinin seyrini görürüz. Diğer roman kişileri Selva, Doğan, Fettah Bey, Nevin, Deniz, Harun…
Kapanmamış eski gönül mevzusundan 100 yıllık açılmış bir parantez olarak Cumhuriyet’e kadar dostlar, düşmanlar, çukurlar, gelgitler arasında yazar Köstenceli Osman’a da (Ahmet Büke’nin Deli İbram Divanı) selam göndermeyi unutmaz. Anlatılanın “senin hikâyen” olduğunu geçmiş, bugün, gelecek bütünlüğü içinde hissettirir. Kordon Boyu fayton sefasında havadaki aşk kokusunu, Alsancak’a Sevinç Pastanesi tarafından dönerken yenen omuz darbesini, arkeolojik kazının metaforik anlamışla tüm detaylarını, 100 yıl öncesinde kuyuya atılan yaşlı kadını, sit alanlarının ranta feda edilmesini ve balıkçıları, Urlalı balıkçıları...
“Kayığın içinde doğruldu Ali. Kürekleri ıskarmozlara geçirdi. Bordoyu yakalayarak kıpırtısız denizi yardı kürekler. Elindeki mazot karası süngeri denize daldırdı, güverteyi ıslattı güzelce. Mazot tabakası, denizin yüzeyinde bir kaleydoskop gibi dalgalandı…”
Şimdi ise Sierra Leone’de başka bir balıkçının Solomon’un yanındayım. Biraz daha geriye gidiyorum tarihte: 1999, iç savaş, Afrika, elmas kaçakçılığı, madenler ve bir ülkeye emperyalist açgözlülük eliyle kıran girmesi. Filmin adı “Kanlı Elmas”, yönetmeni Edward Zwick, Danny Archer rolünde yakışıklı Leonardo Dicaprio müthiş bir oyun çıkarmış. Solomon da öyle, idealist gazeteci, gerçeği arayan araştırmacı gazeteci Maddy de öyle… Karakterlerin gelişimini, dönüşümünü, öğrenmesini ve başkalaşmasını öyle gerçekçi anlatmış ki yönetmen, ikinci izleyişim fakat mıh gibi, filmin karşısında yine kıpırdayamadım. İsyan ettim, çivisi çıkmış, yağmalanan dünyamız bizim mavi gezegenimiz midir?
“Bir ülkenin doğal kaynakları o ülkenin vatandaşlarının hakkıdır.” diyor Solomon ve ekliyor “Oğlum büyüdüğü zaman, barış geldiği zaman burası bir cennet olacak. O iyi bir çocuk, çalışkan, büyüyünce doktor olacak.”, “Beyaz adam elmasımızı istiyor değil mi fakat kendi halkım bunu birbirine nasıl yapar?”
İskele Kenti Halkı, Bekâm Örün, 368 syf., Yazılama Yayınevi, 2026.Nasıl yapar Solomon? Nasıl yapar Ali?
“İskele Kenti Halkı” içinde “Kanlı Elmas” var, Ali’nin yoldaşı olarak da Solomon. İşte bireysel olanla toplumsal olan böyle böyle iç içe, omuz omuza yol alıyor.
/././
2,9 trilyonluk kıyak: Patronun vergisi daha baştan silindi -Emre Alım-
AKP iktidarı 2027'de patronlardan alınması gereken 2,9 trilyon liralık vergiden daha şimdiden vazgeçti. Patronlara tanınan vergi ayrıcalığı tüm eğitim bütçesine denk, fon vurgununda konuşulanın tutarın da 3 katı. Buna karşın vergi yükünün en az yüzde 73'ü yine emekçilerin sırtına bindirilecek.
2027 yılı bütçe teklifi Meclis'e sunuldu. Görüşmeler önümüzdeki günlerde Plan ve Bütçe Komisyonu'nda başlayacak.
Hükümet bu bütçeye "dayanıklılık, refah ve dönüşüm bütçesi" diyor. Refahın kime gideceğini görmek için teklifin "vergi harcamaları" bölümüne bakmak yeterli.
Bu bölümdeki tablonun en alt satırında 4 trilyon 878 milyar 722 milyon lira yazıyor.
Bu para 2027'de devletin kasasına girmeyecek. Çünkü devlet bu vergiyi almaktan baştan vazgeçiyor.
'Vergi harcaması' ne demek?
Adı "harcama" ama ortada harcanan bir para yok.
Vergi harcaması, devletin kanunla almaktan vazgeçtiği vergi demek. Bir şirkete, bir sektöre ya da bir gelir türüne istisna, muafiyet veya indirim tanınıyor. O vergi hiç tahsil edilmiyor.
Bütçe teklifi de bunu gizlemiyor. Tablonun altındaki açıklamada vergi harcaması şöyle tanımlanıyor: "Devletlerin gelir toplamını azaltan, standart vergi sisteminden ayrılan ayrıcalıklar veya istisna ve muafiyetler." Yani bütçenin kendisi bile bunlara "ayrıcalık" diyor.
Bu ayrıcalıkların en önemli özelliği görünmez olmaları. Bir okula, bir hastaneye ayrılan para bütçede tek tek yazılır. Milletvekilleri tartışır, oylar.
Vergi harcamasıysa bütçenin gider tarafında hiç görünmez. Para kasaya hiç girmediği için çıkışı da kaydedilmez.
Teklifte bu istisnaların hangi kanunlara dayandığını sayan bir liste var. Liste tam 45 sayfa tutuyor. Ama hangi istisnanın kaç lira tuttuğu yazılmıyor.
Açıklamada bir not daha var. Hakkında veri bulunamayan istisnalar "hesaplama dışında tutulmuş". Yani gerçek rakam 4,9 trilyondan da büyük.
Her 10 liranın 6 lirası sermayeye
Bütçe teklifi istisnaları kalem kalem tutarlarıyla vermiyor. Bu yüzden kimin ne kadar kazandığını görmek için hesap yapmak gerekiyor.
soL olarak bu hesabı yaptık. Gelir vergisinde, Gelir İdaresi'nin Vergi Harcamaları Raporu'ndaki kalem paylarını 2027 tutarına uyguladık. Kurumlar vergisindeki istisnaların tamamını sermaye hanesine yazdık, çünkü bu vergi şirketlerin vergisi.
KDV, ÖTV ve diğer kanunlarda kalem tutarı yayımlanmadığı için, kalemlerin kime yaradığına bakarak tahmini pay biçtik. Sonuç şöyle:
* Sermayeye düşen tutar yaklaşık 2 trilyon 907 milyar lira. Toplamın yüzde 60'ı.
* Ücretlilere düşense yaklaşık 1 trilyon 407 milyar lira. Toplamın yüzde 29'u. Bunun neredeyse tamamı asgari ücretin vergi dışında tutulmasından kaynaklanıyor.
* Ayrıştırılamayan kalemler yaklaşık 566 milyar lira. Toplamın yüzde 11'i. Burada engelli araçlarında ÖTV istisnası, kamu kurumlarının harç muafiyetleri gibi kalemler var.
Yani devletin almaktan vazgeçtiği her 10 liranın 6 lirası sermayenin cebinde kalıyor.
2,9 trilyon ne kadar büyük?
2,9 trilyon lira kulağa soyut gelebilir. Biraz açalım.
Bütçede temel eğitim, ortaöğretim ve yükseköğretim programlarına toplam 2,91 trilyon lira ayrıldı.
Yani devletin almaktan vazgeçtiği vergi, ilkokuldan üniversiteye tüm eğitime ayrılan paranın toplamına yakın.
Bugünkü net asgari ücretle hesaplandığında bu para, 8,6 milyon işçinin bir yıllık maaşı ediyor.
2027'de faiz ödemelerine 3 trilyon 975 milyar lira ayrıldı. Vergi harcamaları faiz giderinin 4'te 3'ü kadar.
Bütçenin 3 trilyon 868 milyar lira açık vermesi bekleniyor. Vergi harcamaları bu açığın 1 trilyon lira altında. Kağıt üzerinde, bu ayrıcalıklar olmasa bütçe açığı yüzde 75 daha az olacaktı.
Şirket 2 lira öderken 1 lirası bağışlanıyor
Bütçeye göre 2027'de şirketlerden 2 trilyon 223 milyar lira kurumlar vergisi toplanacak. Bu, toplanacak bütün verginin yalnızca yüzde 11'i.
Aynı yıl kurumlar vergisinde tanınan istisnalar 1 trilyon 79 milyar lira. Yani şirketler her 2 lira kurumlar vergisi öderken, yaklaşık 1 liralık vergiden muaf tutuluyor.
Tablo genişletildiğinde daha da çarpıcı. Sermayeye tanınan toplam vergi ayrıcalığı 2,9 trilyon lira. Bu, şirketlerden toplanacak kurumlar vergisinin 1,3 katı. Sermayeden alınmayan vergi, şirketlerden alınan vergiden fazla.
Öte yandan kurumlar vergisi hanesine yazılan tutarın önemli bir kısmının da şirketlerden tahsil edil(e)mediğinin altını çizelim.
Peki patronlardan alınmayan bu vergiler neleri kapsıyor?
* Fon kazançları: Gelir İdaresi'nin raporuna göre kurumlar vergisindeki en büyük kalem, yatırım fonları ve ortaklıklarının kazanç istisnası. Bu fonların kazancından kurumlar vergisi alınmıyor. İstisna, son haftalarda vurgun soruşturmalarıyla gündeme gelen serbest fonları da kapsıyor.
* Üretimde yarı yarıya indirim: 2027'den itibaren sanayi sicil belgeli şirketlerin üretim kazancına kurumlar vergisi yüzde 25 yerine yüzde 12,5 uygulanacak. Düzenleme bu yıl çıkarılan 7582 sayılı kanunla geldi.
* Teşvik belgeli şirketler: Yatırım teşvik belgesi alan şirketler indirimli kurumlar vergisi ödüyor.
* İhracat patronları: İhracattan elde edilen kazanca kurumlar vergisi 5 puan indirimli uygulanıyor.
* Yurt dışı kazançlar: Şirketlerin yurt dışındaki iştiraklerinden elde ettiği kazançlar istisna.
* İstanbul Finans Merkezi: Merkezdeki finans kuruluşları, kanunda sayılan faaliyetlerden elde ettikleri kazancın tamamını 2047'ye kadar kurumlar vergisi matrahından düşebiliyor.
Faize, borsaya, kâr payına hafif vergi
Bir de ücretliye bakalım. Asgari ücretin üstünde kazanan bir çalışanın fazladan kazandığı her lira, yüzde 15'ten başlayıp yüzde 40'a kadar çıkan dilimlerle vergilendiriliyor. Vergi, maaş daha hesaba yatmadan bordrodan kesiliyor. Yıl ilerledikçe çalışan bir üst dilime geçiyor, eline geçen para azalıyor.
Faiz ve borsa kazancında ise sabit oranlı bir stopaj var. Kazanç ne kadar büyük olursa olsun oran değişmiyor. Bu gelirler çoğu zaman beyannameye bile girmiyor. Yani milyonlarca liralık faiz geliri, bir mühendisin ya da bir öğretmenin maaşının girdiği dilime hiç girmiyor.
Listede bir ayrıcalık daha var: "Vergiye uyumlu mükelleflere vergi indirimi." Vergisini düzenli ödeyen işletmelere, hesaplanan vergide yüzde 5 indirim yapılıyor.
Bordrodan her ay peşin vergi kesilen işçinin böyle bir indirimi yok. Oysa en “uyumlu” vergi mükellefi, vergisini maaşı yatmadan ödeyen işçidir.
Sekiz yılda 27 kat
Vergi harcamaları yeni değil. Ama her bütçede biraz daha büyüyor.
2019 bütçesinde vergi harcaması 179 milyar lira olarak öngörülmüştü. 2027 bütçesinde bu rakam 4 trilyon 879 milyar lira. Sekiz yılda 27 kat artış. 2019'dan 2027'ye dokuz bütçede almaktan vazgeçilmesi öngörülen vergi, toplam 15,6 trilyon lirayı buluyor.
Bu artışın bir kısmı enflasyondan geliyor. O yüzden asıl bakılması gereken, vazgeçilen verginin toplanan vergiye oranı. Bu oran yıllardır neredeyse değişmiyor. 2022 dışında her yıl yüzde 20 ile 27 arasında kaldı.
Bir kıyas daha yapalım. 2019'dan 2026'ya net asgari ücret 14 kat arttı. Aynı dönemde kurumlar vergisi istisnaları tam 27 kat arttı.
Kısacası işçinin ücreti 14 kat artarken, şirketlerin vergi ayrıcalığı 27 kat büyüdü.
Asgari ücretlinin hakkını lütuf gibi sunuyorlar
Vergi harcamaları tartışıldığında hükümetin ilk sarıldığı kalem asgari ücret istisnası oluyor.
AKP, ücretlerdeki vergi istisnasının 2027'de 1 trilyon 460 milyar lira tutacağını söyledi ve bunu "sosyal harcama" hanesine yazdı. Açıklanan 3,4 trilyon liralık sosyal harcamanın yüzde 43'ü aslında harcama değil. Bu kısım, asgari ücretten vergi alınmamasından ibaret.
Ama bu kalemi patronlara tanınan ayrıcalıklarla aynı kefeye koymak doğru değil. Çünkü asgari ücret bir geçim ücreti. Bir ailenin geçimine bile yetmeyen bir ücretten vergi almamak ayrıcalık değil.
Ayrıca bu istisna 2022'de var olan bir hakkın yerine geldi. Ücretlilerin yararlandığı asgari geçim indirimi kaldırıldı, yerine asgari ücret istisnası getirildi. Yani ücretliye yeni bir ayrıcalık tanınmadı, var olan bir hak başka bir adla sürdü.
Üstelik bu istisnanın faydası yalnızca işçiye gitmiyor. Asgari ücret pazarlığında konuşulan rakam net ücret. Vergi kesilmediği için aynı net ücret daha düşük bir brüt ücretle sağlanıyor. Bu da patronun işçilik maliyetini hafifletiyor.
Asgari ücret istisnası hesaptan çıkarıldığında tablo iyice netleşiyor. Kalan 3,5 trilyon liralık vergi harcamasının yüzde 83'ü sermayeye gidiyor.
Vergiyi kim ödüyor?
Şimdi madalyonun öbür yüzüne bakalım. 2027'de 19,9 trilyon lira vergi toplanması bekleniyor. Bunun büyük kısmının nereden geleceği belli:
- KDV: 5 trilyon 681 milyar lira
- Gelir vergisi: 5 trilyon 533 milyar lira
- ÖTV: 3 trilyon 284 milyar lira
- Kurumlar vergisi: 2 trilyon 223 milyar lira
KDV ve ÖTV markette, faturada, akaryakıtta, sigarada ödenen vergiler. Bunlara dolaylı vergi deniyor. Herkesten aynı oranda alınıyorlar.
Gelir vergisinde de durum farklı değil. Bütçeye göre gelir vergisinin yüzde 93'ü kaynakta kesinti yoluyla toplanacak. Bu kesintinin büyük bölümü de ücretlerden, maaş bordrosundan yapılıyor.
KDV, ÖTV ve gelir vergisi birlikte 14,5 trilyon lira ediyor. Bu, toplanacak bütün verginin yüzde 73'ü. Şirketlerin ödediği kurumlar vergisinin payı ise yüzde 11.
Bütün bunlar düşünüldüğünde sonuç açık, bütçenin gelir tarafının yükünü ağırlıkla emekçiler taşıyor.
Emekçi ödüyor, sermaye muaf
Bir örnekle düşünelim. Bir fabrikada asgari ücretin biraz üstünde maaş alan bir işçi var. Maaşı hesabına yatmadan gelir vergisi kesiliyor. Markette KDV ödüyor. Kendi aracıyla işe gidiyorsa benzinde ÖTV ödüyor.
Aynı fabrikanın şirketi ise 2027'de üretim kazancına yüzde 25 yerine yüzde 12,5 kurumlar vergisi ödeyecek. Teşvik belgesi varsa yeni makine alırken KDV ödemeyecek.
Fabrikanın sahibi şirketten kâr payı aldığında, bu payın yarısı gelir vergisinden istisna. Parasını bankada ya da borsada değerlendirirse, kazancı sabit oranlı bir stopajla vergilendirilecek ve yüksek dilime hiç girmeyecek.
Her yıl 3 fon vurgunu
Son haftalarda gündemden düşmeyen fon vurgununda konuşulan tutar 900 milyar lira civarında.
Devletin 2027'de patronlardan almaktan vazgeçeceği 2,9 trilyon lira, bunun 3 katından fazla.
Kurumlar vergisindeki istisnalar tek başına fon vurgununu aşıyor. Üstelik bu istisnaların en büyüğü, vurgunun merkezindeki fonlara tanınan kazanç istisnası.
Fon vurgunu için soruşturma açıldı. Bu ayrıcalıklarsa kanunla korunuyor.
Tartışılmasını dahi istemiyorlar
Bütçe oylamasıyla bu istisnaların hiçbiri değişmiyor. Milletvekilleri ödenekleri oylarken, 2,9 trilyon liralık vazgeçiş olduğu yerde kalıyor.
Hükümet her bütçede "tasarruf" ve "mali disiplin" diyor. Kemer sıkma çağrısı emekçiye, emekliye yapılıyor. Ama patronlardan almaktan vazgeçilen trilyonlar bu çağrının hiç kapsamına girmiyor.
2027 bütçesi bir kez daha gösteriyor ki bu bütçe, sermayenin bütçesi.
/././
Dünyanın dört bir yanında halklar sokakta: Öfke büyüyor, mücadele yayılıyor -Can Kuyumcuoğlu-
Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya farklı ülkelerde işçiler, öğrenciler ve kitle örgütleri sokakta. Hayat pahalılığına, kemer sıkma politikalarına, yolsuzluğa ve yurttaşlık haklarının kısıtlanmasına karşı yükselen eylemlerde hükümetler istifaya çağrılırken ücret artışı, nitelikli kamu hizmetleri ve düzen temsilcilerinin hesap vermesi gibi talepler öne çıkıyor. soL, geçtiğimiz hafta sonu eylemlerle sarsılan ülkelerdeki tabloyu derledi.
Avrupa'dan Latin Amerika'ya, Asya'dan Afrika'ya farklı ülkelerde protestolar, grevler ve yeni eylem hazırlıkları sürüyor. İşçiler ücret artışı ve insanca yaşam, öğrenciler daha iyi eğitim ve yurttaşlık hakları, muhalif hareketler siyasi hesap verebilirlik talep ediyor. Hayat pahalılığı, kamu hizmetlerindeki gerileme ve hükümetlerin politikalarına yönelik tepki birçok ülkede sokaklara taşınıyor.
Dünyanın farklı bölgelerinde son günlerde büyüyen protestoların ortak başlıkları arasında geçim sıkıntısı, siyasi özgürlükler, yolsuzluk iddiaları ve çalışma koşulları bulunuyor. Avrupa'da öğrenciler ve sendikalar hükümetlerin ekonomi ve kamu hizmetleri politikalarına karşı çıkarken Latin Amerika'da üniversite bütçeleri, seçim güvenilirliği ve kültür politikaları etrafında hareketlilik yaşanıyor. Asya'da yurttaşlık hakları ve seçim süreçleri, Afrika'da ise siyasi özgürlükler ve emek mücadelesi gündemde.
19 Ekim Pazartesi itibarıyla bazı ülkelerde yeni eylemler düzenlenirken bazı ülkelerde hafta sonundaki kitlesel gösterilerin etkisi sürüyor. Ülkelerdeki hareketlerin ölçeği ve talepleri farklılaşsa da hükümetlerin politikalarına karşı toplumsal hoşnutsuzluk birçok bölgede kendini gösteriyor.
Fransa: Öğrencilerin talepleri hayat pahalılığı protestolarına dönüştü
Fransa'da 17 Ekim Cumartesi günü ülke genelinde düzenlenen gösteriler, son yılların en büyük toplumsal hareketliliklerinden birine dönüştü. İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre yaklaşık 550 bin kişi gösterilere katıldı.
Öğrencilerin hareketi; öğretmen açığı, kalabalık sınıflar, yetersiz okul koşulları ve eğitim sistemindeki sorunlarla büyüdü. Daha sonra hayat pahalılığı, akaryakıt fiyatları, ücretler, emeklilikler ve kamu hizmetlerindeki gerilemeye yönelik tepkilerle genişledi.
Gösterilerin bir bölümüne polis saldırırken Paris, Marsilya ve Limoges gibi kentlerde polisle çatışmalar yaşandı. Limoges'daki belediye binası ateşe verildi. Yetkililer ülke genelinde binlerce kişinin gözaltına alındığını bildirdi.
Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, protestocuların dile getirdiği sorunların meşruiyetini kabul etmekle birlikte "şiddet" diye adlandırdığı eylemleri kınadı. Hükümet, bir düzen klasiği haline gelmiş şekilde olayların sorumluluğunu kendi üzerinden atıp "aşırı sol gruplara ve yağmacılara" yüklerken polis saldırılarına tepki büyük. Eğitim alanında daha fazla öğretmen ve kaynak talep eden öğrenciler ile sendikaların taleplerinin karşılanıp karşılanmayacağını ise mücadelenin seyriyle belirlenecek.

Arnavutluk: Öğrenciler hükümetin istifasını istiyor
Arnavutluk'ta Başbakan Edi Rama hükümetine karşı öğrenci öncülüğündeki gösteriler Tiran'da ve diğer kentlerde sürüyor. Eylemciler yolsuzluk iddialarına, işsizliğe, eğitim sistemindeki sorunlara ve hükümetin siyasi sorumluluk almamasına tepki gösteriyor; Rama'nın istifasını talep ediyor.
Tepkinin bir diğer odağında, Jared Kushner ile bağlantılı olduğu belirtilen tartışmalı bir kıyı turizmi projesi ve kıyı arazilerinin kullanımı bulunuyor. Göstericiler, kamu kaynaklarının ve arazilerinin hangi çıkarlar doğrultusunda kullanıldığının açıklanmasını istiyor.
Protestolar sırasında kamu binalarına yönelik saldırılar ve polisle çatışmalar yaşandı. Polis göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su kullanırken güvenlik güçlerinin sert saldırısı da tepki topladı.
Rama istifa çağrılarını reddediyor. Başbakan, protestoların hükümetini değil, "ülkenin Avrupa Birliği üyeliği hedefini tehdit ettiğini" savunuyor.

Portekiz: Ücretler, emeklilikler ve konut krizi
Portekiz'de ülkenin önde gelen sendikal konfederasyonlarından CGTP-IN'in çağrısıyla 17 Ekim'de Lizbon, Porto, Coimbra ve Funchal'da on binlerce kişinin katıldığı gösteriler düzenlendi. İşçiler, gençler ve emekliler daha yüksek ücretler, insanca emeklilik koşulları ve nitelikli kamu hizmetleri talep etti.
Gösterilerin merkezinde ücretlerin temel ihtiyaçların maliyetini karşılayamaması ve konut krizinin derinleşmesi bulunuyor. Kiralar ve mortgage ödemeleri altında ezilen emekçiler, ekonomik büyümenin ve şirket kârlarının toplumun geniş kesimlerinin yaşam koşullarına yansımadığını vurguluyor.
CGTP-IN, mücadelenin devam edeceğini duyurarak 24 Kasım'da, devlet bütçesinin son oylamasının yapılacağı gün yeni bir gösteri çağrısı yaptı.
Portekiz'de ayrıca 19-28 Ekim tarihleri arasında Güney Tejo bölgesindeki hafif raylı ulaşım işletmesinde çalışanlar için grev ilan edildi. Demiryolu makinistleri sendikasının duyurduğu grev, ücret ve çalışma koşulları eksenindeki mücadelenin toplu taşımaya da yansıdığını gösteriyor.

İtalya ve Belçika: Geçim sıkıntısı ve kamu hizmetlerine tepki
İtalya'da Milano başta olmak üzere kuzey kentlerinde 17-18 Ekim'de düzenlenen gösterilerde hayat pahalılığı, savaşlar ve kötüleşen kamu hizmetleri protesto edildi. Milano'da barışçıl başlayan gösteriler, polis saldırılarıyla çatışmaya dönüştü.
Başbakan Giorgia Meloni eylemleri "şiddet olaylarına" indirgeyip kınarken Milano Belediye Başkanı Giuseppe Sala protestoların arkasındaki sorunların meşru olduğunu, ancak kentteki yıkımın kabul edilemeyeceğini öne sürdü. Gösterilerin ardından hükümetin nasıl bir adım atacağı ve ekonomik taleplere yanıt verip vermeyeceği belirsizliğini koruyor.
Belçika'da ise Brüksel'de öğrenciler eğitim reformlarına ve bütçe kesintilerine karşı sokağa çıktı. Polis tarafından saldırılan gösterilerde 195 kişinin gözaltına alındığı bildirildi. Eylemlerin odağında eğitim koşulları ve kamu hizmetlerinin geleceği bulunuyor.
Her iki ülkede de hafta sonundaki gösteriler ve bunların siyasi sonuçları gündemde.
İtalya
BelçikaKolombiya: Müze önünde sansüre karşı protesto
Kolombiya'nın başkenti Bogotá'da Ulusal Müze önünde düzenlenen gösteriler, hükümetin sergilerdeki bazı eser ve içerikleri kaldırma kararına karşı büyüyor. Feminist hareketler, LGBT hakları ve ülkenin yakın siyasi tarihiyle bağlantılı içeriklerin kaldırılması, protestocular tarafından kültür kurumlarına siyasi müdahale olarak değerlendiriliyor.
Gösterilerde kültürel kurumların bağımsızlığı ve geçmişle yüzleşme hakkı öne çıkıyor. Protestocular, müze sergilerinin hükümetin ideolojik tercihleri doğrultusunda değiştirilmesine karşı çıkıyor. 18 Ekim'de ikinci gününe giren gösteriler sırasında polis tazyikli su ve zırhlı araçlarla müdahale etti; bazı göstericilerle polis arasında çatışmalar yaşandı.
Hükümetin sergi değişikliklerine ilişkin gerekçeleri ve müze yönetiminin tutumu tartışmanın merkezinde bulunuyor.
Kolombiya'da 14 Ekim'de de muhalefet partileri, sendikalar, yerli halk örgütleri ve kitle hareketleri ekonomi ve güvenlik politikalarına karşı ülke çapında gösteriler düzenlemişti. Bu nedenle müze önündeki protestolar, daha geniş bir siyasi gerilim ortamında yaşanıyor.

Arjantin: Üniversiteler ve kamu çalışanları kemer sıkma politikalarına karşı
Arjantin'de 15 Ekim'de Buenos Aires'te düzenlenen beşinci Federal Üniversite Yürüyüşü, ülkenin farklı kentlerinde yapılan gösterilerle birleşti. Öğrenciler, akademisyenler, üniversite çalışanları, sendikalar ve kitle örgütleri kamu üniversitelerine daha fazla kaynak ayrılmasını, maaşların güncellenmesini ve üniversite finansman yasasının uygulanmasını istedi.
Javier Milei hükümetinin kemer sıkma politikalarına karşı düzenlenen eylemlerde polis göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su kullandı. Göstericiler, kamu hizmetlerinin ve sosyal hakların gerilemesinden hükümeti sorumlu tutuyor. Hükümet ise bütçe açığını kapatmayı ve kamu harcamalarını sınırlamayı ekonomik programının temel unsurları olarak savunuyor.
Üniversite protestoları, emekliler ve engellilerin sosyal hakları için yürüttüğü mücadelelerle de kesişiyor. Üniversitelerin bütçesi ve çalışanların ücretleri, ülkede kamu hizmetlerinin geleceğine ilişkin tartışmanın merkezinde bulunuyor.
Rosario'da Nación Servicios şirketinde işten çıkarılan 21 çalışanın geri alınması için sendikanın başvurusu üzerine çalışma makamlarının tarafları görüşmeye çağırması da emek mücadelesinin üniversite protestolarıyla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Şili: 2019 toplumsal ayaklanmasının yıldönümünde sokaklar
Şili'nin başkenti Santiago'da 18 Ekim Pazar günü, 2019'daki toplumsal ayaklanmanın yedinci yıldönümü dolayısıyla sosyal hareketler, öğrenci örgütleri ve işçi grupları yürüyüş düzenledi. Göstericiler, o dönemde gündeme gelen eşitsizlik, yaşam maliyeti, sosyal haklar ve demokratik reform taleplerini yeniden dile getirdi.
Gösteri, José Antonio Kast'ın cumhurbaşkanlığı dönemindeki ilk 18 Ekim yıldönümü olması nedeniyle siyasi önem taşıyor. Polis, Alameda ve Plaza Baquedano çevresinde tazyikli su ve göz yaşartıcı gaz kullandı; bazı göstericilerle güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşandı. Metro istasyonlarının girişleri de geçici olarak kapatıldı.
Eylemciler, 2019'dan bu yana eşitsizlik ve sosyal haklar konusunda durumun daha da kötüye gittiğini belirterek düzenin doğasına işaret ediyor. Hükümet ve güvenlik yetkilileri ise düzenin klasik "izinsiz yürüyüşlere müdahale" tehdidini sürdürüyor.

Hindistan: Seçim kurulu başkanının istifası isteniyor
Hindistan'da Hindistan Komünist Partisi (Marksist) öncülüğünde büyüyen, sonrasında gençlik hareketi Hamamböceği Halk Partisi'nin dahil olduğu protestolar, seçim güvenilirliği tartışmalarını büyütüyor. Yeni Delhi başta olmak üzere çeşitli kentlerde düzenlenen gösterilerde Seçim Kurulu Başkanı Gyanesh Kumar'ın istifası talep ediliyor.
Tepkinin merkezinde seçmen listelerinin gözden geçirilmesi bulunuyor. Muhalefet partileri ve protestocular, 130 milyondan fazla ismin seçmen kayıtlarından çıkarılmasının milyonlarca kişinin oy kullanma hakkını tehlikeye attığını ve iktidardaki Hindistan Halk Partisi'ne (BJP) yarar sağlayabileceğini savunuyor. Sürecin özellikle azınlıkları orantısız biçimde etkileyebileceği de vurgulanıyor.
Seçim Komisyonu ve iktidardaki BJP ise suçlamaları reddediyor; kayıtların gözden geçirilmesinin geçersiz ve mükerrer kayıtları ayıklamak için gerekli olduğunu savunuyor.
Protestoların önünü kesmek için gözaltılar yapılırken Yeni Delhi'deki Jantar Mantar meydanının resmi gösteri alanı statüsünün kaldırılması da tartışma yarattı. Hindistan Yüksek Mahkemesi, bu karara karşı yapılan başvurular üzerine yetkililerden yanıt istedi.

Tunus: Sendikalar ve muhalefet siyasi özgürlük talebiyle sokakta
Tunus'ta 17 Ekim Cumartesi günü Cumhurbaşkanı Kays Said'e karşı son yılların en büyük gösterilerinden biri düzenlendi. Ülkenin etkili sendikalarından UGTT'nin ve sivil toplum kuruluşlarının öncülük ettiği eyleme muhalefet partileri, meslek örgütleri, gazeteciler ve yurttaşlar katıldı.
Göstericiler siyasi özgürlüklerin daraltılmasına, yaşam koşullarının kötüleşmesine ve kamu hizmetlerindeki aksaklıklara tepki gösterdi. Elektrik ve su kesintileri, ilaç ve temel ihtiyaç maddelerindeki eksiklikler ve yüksek işsizlik, ekonomik hoşnutsuzluğu büyüten başlıklar arasında.
Muhalefet, Said'in 2021'den itibaren parlamentoyu feshetmesi, yargı üzerinde güç toplaması ve kararnameyle yönetmesi nedeniyle demokratik kurumları zayıflattığını savunuyor. Eylemciler siyasi tutukluların serbest bırakılmasını ve siyasi sistemde değişiklik yapılmasını da istiyor.
Said ise otoriter yönetim eleştirilerini reddediyor ve ekonomik krizin siyasi rakipleri tarafından istismar edildiğini savunuyor.

Sırbistan: Öğrenci hareketi yeni mitinge hazırlanıyor
Sırbistan'da yolsuzluk ve düzen temsilcilerinin hesap vermesi talepleriyle başlayan öğrenci hareketi, hükümet karşıtı muhalefetin en önemli odaklarından biri olmayı sürdürüyor. Novi Sad'da 2024 yılında tren istasyonunun çatısının çökmesi ve 16 kişinin yaşamını yitirmesinin ardından büyüyen protestoların temel taleplerinden biri, felaketteki sorumluların hesap vermesi.
Öğrenciler ve hükümet karşıtları, yolsuzluk iddialarının soruşturulmasını, siyasi sorumluların hesap vermesini ve kamu kurumlarının güçlendirilmesini istiyor. İstifa eden eski Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić ve iktidardaki Sırp İlerleme Partisi ise protestoların yabancı güçler tarafından kışkırtıldığını öne sürüyordu.
Vučić'in başbakanlık için 17 Ekim'de Novi Sad'da düzenlediği seçim mitingi, öğrencilerin hareketinin karşısında iktidarın da kendi tabanını seferber etmeye çalıştığını gösterdi. Öğrenci hareketinin 22 Ekim için Belgrad'da büyük bir mitinge hazırlandığı bildiriliyor.
23 Mayıs'ta Belgrad'da öğrencilerin öncülüğünde on binlerce kişinin katıldığı miting.Brezilya: Seçim öncesi yüzlerce kentte gösteri
Brezilya’da 18 Ekim Pazar günü, 25 Ekim’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu öncesinde çok sayıda kentte mitingler düzenlendi. Öğrencilerin, emekçilerin, toplumsal hareketlerin ve sanatçıların katıldığı eylemlerde Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva’ya destek verilirken aşırı sağın yükselişine karşı demokrasi ve ülkenin egemenliği vurgusu öne çıktı. Brezilya kamu yayıncısı Kampanya koordinasyonu ülke genelinde yaklaşık 500 kentte eylem düzenlendiğini bildirdi.
Rio de Janeiro’da Copacabana sahilinde düzenlenen Demokrasi için Müzik Eylemine Caetano Veloso, Chico Buarque ve başka sanatçılar katıldı. Öğrenciler ve toplumsal hareketler de kent merkezindeki Candelária Meydanı’nda bir araya geldi. Başkent Brasília’da ise Lula destekçileri, Bakanlıklar Esplanadı’ndan Kongre’ye yürüdü. Eylemlerde kamusal eğitim, toplumsal haklar, demokrasi ve ulusal egemenlik talepleri öne çıktı.
Mitingler, Lula ile aşırı sağcı aday Flávio Bolsonaro arasındaki seçim yarışının giderek sertleştiği bir dönemde gerçekleşti. Aynı gün Bolsonaro destekçileri de São Paulo’da büyük bir miting düzenledi. Böylece seçimlerin son haftasında sokaklar, yalnızca adaylar arasındaki rekabetin değil, ülkenin siyasi yönelimi ve toplumsal hakların geleceği üzerine mücadelenin de alanına dönüştü.

Güney Afrika: Kamu çalışanlarının grevi gündemde
Güney Afrika'da Legal Aid SA çalışanlarının bağlı olduğu sendikanın 19 Ekim Pazartesi günü grevi yeniden başlatacağını duyurduğu bildirildi. Eylem, çalışma koşulları ve çalışanların talepleri konusunda çözüme ulaşılamamasından kaynaklanıyor.
Grev, kamu hizmetlerinde çalışanların ücret ve çalışma koşullarının yanı sıra kamu kurumlarının kaynakları ve işleyişine ilişkin tartışmaların da parçası. Grevin ülke çapında ne ölçüde katılımla süreceği bugün görülecek.
Ortak başlık: Düzenin saldırılarına yanıt
Farklı ülkelerdeki protestolarda üç ortak eksen öne çıkıyor.
İlk olarak, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerindeki gerileme, özellikle Avrupa'da öğrencileri, sendikaları, emeklileri ve işçileri aynı gösterilerde buluşturuyor. Ücretlerin ve sosyal hakların korunması, eğitim hizmetlerinin iyileştirilmesi ve konut krizine müdahale edilmesi talepleri öne çıkıyor.
İkinci eksen, düzen temsilcilerinin hesap vermesi ve yurttaşlık hakları. Arnavutluk'ta hükümetin istifası, Hindistan'da seçim güvenilirliği, Tunus'ta siyasi özgürlükler, Sırbistan'da yolsuzluk iddialarının soruşturulması ve Kolombiya'da kültür kurumlarının bağımsızlığı protestoların temel başlıkları arasında.
Üçüncü olarak, Latin Amerika'daki hareketler, kamu kaynaklarının ve devlet kurumlarının hangi toplumsal kesimlerin çıkarları doğrultusunda kullanıldığı sorusunu öne çıkarıyor. Arjantin'de üniversitelerin finansmanı, Şili'de sosyal haklar ve eşitsizlik, Kolombiya'da kültürel hafızaya müdahale tartışmaları bu çerçeveye oturuyor.
Hükümetlerin söz konusu taleplere yanıtı ise polis saldırılarına, "siyasi rakiplerin veya dış güçlerin kışkırtması" iddialarına ve kamu harcamalarını sınırlamaya kadar uzanıyor.
Hafta sonundaki protestoların etkisi, devam eden grevler ve yeni eylem çağrıları, toplumsal hoşnutsuzluğun birçok bölgede gündemde kalmayı sürdürdüğünü gösteriyor.
Tüm bu tablonun bize anlattığı temel gerçek ise düzenin tüm dünyada çatırdamaya devam etmesi oluyor.
/././
Bir Kırmızı Pazartesi dosyası: Reyhanlı Katliamı’nın gerçek öyküsü neydi?
Türkiye’de sonrasında gelecek çok büyük saldırıların ve katliamların ilkiydi. Şimdi başka öyküler yazılıyor, başka sorumlular işaret ediliyor. Ülkemizin "Kırmızı Pazartesi"si olan Reyhanlı Katliamı’nın gerçek öyküsü soL TV’de.
Geçtiğimiz hafta Mihraç Ural'ın tartışmalara da konu olan yakalanma öyküsü sonrası bir kez daha Reyhanlı Katliamı dosyası açıldı.
Peki, bu katliam dosyası Ural'ın yakalanması sonrası gerçekten kapandı mı?
Ülke tarihinde, sonrasında gelecek katliamlarla birlikte yeni bir dönemi açan Reyhanlı Katliamı'nın gerçek öyküsü, asıl sorumluları kimlerdi?
***
Reyhanlı Katliamı’nda unutulan gerçekler: 53 yurttaşımız göz göre göre nasıl ölüme gönderilmişti?-Ali Ufuk Arikan-
Neredeyse her yıl “Reyhanlı Katliamı’nda rol oynayan kritik isim yakalandı” haberi görüyoruz. Bugün bir isim daha yakalandı. Ancak yakalanan tüm bu isimlere rağmen saldırının arkasındaki büyük boşluklar bir türlü doldurulamıyor, doldurulamayacak da. soL, 53 yurttaşımızın yaşamını yitirdiği katliamın unutulan yönlerini hatırlatıyor…
AKP iktidarının Suriye’ye yönelik emperyalist ve cihatçı saldırıya başından bu yana açık destek verdiği biliniyor. Bu desteğin bir parçası olarak ülkemizin sınırlarının delik deşik edildiği, dünyanın her yanından cihatçıların ülke sınırlarından canları istediği gibi geçtiği de…
Daha saldırıların ilk yıllarında emperyalistler ve cihatçı çetelerin "operasyonları" Türkiye’yi de peşinden sürüklemeye başlarken, zaman zaman bu sürüklenme hali büyük patlamalar vesilesiyle yeni bir faza taşınmaya çalışıldı.
Reyhanlı bunun en kanlı sayfalarından biriydi.
11 Mayıs 2013 tarihinde, tam 53 yurttaşımızın yaşamını yitirdiği bu bombalı saldırıyı, daha sonra onlarca benzer ağırlıkta başka saldırı takip edecek, ülkemiz kan gölüne dönüşecekti.
Yani Reyhanlı, Türkiye'nin emperyalist projeler peşinde sürüklenerek içine yuvarlandığı kan gölünün başlangıç adımıydı.
Bu nedenle, Reyhanlı gündeminde atılan her yeni adım, ortaya çıkan her yeni büyük önem taşıyor.
Ancak çok büyük soru işaretleriyle birlikte.
Bugün MİT, Reyhanlı saldırısının faillerinden olduğunu belirttiği Ömer el-Hatip'i yakaladığını duyurdu.
Peki, neyle suçlanıyordu El-Hatip?
Bombaları almak, Türkiye’ye taşımak, saldırının yerini belirlemek, uzaktan kumanda düzeneğini kurmak…
Yani saldırının en kritik isimlerinden birinden söz ediyoruz.
Burada bir sorun yok ama sayfaları geriye çevirdikçe sorunlar ve sorumluların sayısı artıyor, hem de radikal biçimde.
Hatırlayalım...
Herkes her şeyi biliyordu
Tarih 8 Mayıs 2013.
Kayıtlara nasıl geçtiği hâlâ bilinmiyor ancak davayı takip eden avukatların yüksek olasılıkla “MİT elemanı” dediği isim, önemli bir ihbarda bulunuyordu.
Bu öyle bir ihbardı ki katliamın tüm failleri isim isim yer alıyordu.
Yusuf Nazik, Temir Dükkancı ve Nasır Eskiocak’ın adının geçtiği bir ihbardan söz ediyoruz.
Bombaların hangi sınır kapısından hangi tip araçlarla ülkeye sokulacağı, nasıl bir saldırı hazırlığında olunduğu detaylı şekilde paylaşılıyordu.
Yani saldırıdan üç gün önce bombalı araçların ülkeye nasıl ve kimler tarafından sokulacağı emniyete bildirilmişti!
“Her şeyin normal” olduğu bir ülkede, sınır kontrolleri artırılır, söz konusu araç tipleri çok özel bir incelemeye alınır, isim isim bilinen saldırganlar da takip altına alınırdı değil mi?
Bizde neler yaşandığını hatırlatalım:
* Söz konusu ihbar, İçişleri Bakanlığı dahil olmak tüm ilgililere iletildi.
* MİT, ihbardan iki gün sonra, saldırıdan bir gün önce bir bilgi notu hazırladı.
* İş öyle bir noktaya geldi ki, ihbarda adı geçen isimler hakkında teknik ve fiziki takip kararı çıkarıldı.
* Saldırının gerçekleştireceği araçlar plakalarına kadar tespit edildi.
Sonuç, herkes her şeyi bilirken 53 yurttaşımız hayattan koparıldı.
Göz göre göre gelen saldırı
Tam da ihbarda belirtildiği gibi bomba yüklü araçlarla geldiler ve 53 yurttaşımızı katlettiler.
Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın ABD ziyaretinden 5 gün önce gerçekleşen bu saldırıdan sonra iktidar, saldırının arkasında Suriye’nin olduğunu söyledi.
Sonra da bu saldırı dolayısıyla uçuşa yasak bölge talep etti.
"Reyhanlı olayları sıradan bir olay değildir. Saldırıda 53 sünni vatandaşımız şehit olmuştur" diyordu Erdoğan…
Sonra ne oldu?
Reyhanlı saldırısının ana isimlerinden biri olan Yusuf Nazik, 19 Temmuz 2014’teki açıklamasında “Topalca, Suriye’deki cihatçılara destek veren Suriye vatandaşı bir Türkmen. Bize bu tezgâhı kuran kişi, Heysem Topalca olabilir. Topalca’yla zaman zaman Reyhanlı’dan mal geçirmek için işbirliği yapıyorduk. Bu adam eskiden beri kaçakçılık yapar. Hem Reyhanlı bölgesinden hem de Yayladağı’ndan geçiş yapabiliyor. Biz Reyhanlı’ya yanaşamıyoruz bile. Oralar cihatçıların elinde. Bizi görseler keserler. Bu işte kesinlikle onun parmağı var” dedi.
Yani saldırıyı Suriye hükümeti değil cihatçılar planlamış, bir MİT elemanı ihbar etmiş, ihbarın gereği yerine getirilmemiş, 53 yurttaşımız yaşamını yitirmiş ve saldırıdan Suriye hükümeti sorumlu tutulmuştu.
Öykü bu...
Ancak yakalanan isimlerden bazıları daha sonra verdikleri ifadeleri değiştirdiler, cihatçıların değil, Suriye hükümetinin sorumlu olduğunu iddia ettiler.
Bugün yakalanıp getirilen isim de belki benzer bir ifadede bulunacak.
Hepsinin cihatçılarla olan tüm bağlantılarına rağmen.
Ancak Reyhanlı Katliamı'nda tablo bununla da sınırlı değil.
Bir de Cemaat bağı var bu saldırının.
Katliam soruşturmasını yürüten ilk isim, Cemaat operasyonları kapsamında tutuklanan Özcan Şişman’dı.
Dosyayıyı kamu görevlilerin ihmali yok diye kapatan isimdi.
Daha sonra MİT tırları sürecinin sonunda tutuklanan Şişman, Reyhanlı dosyasından da suçlanınca MİT tarafından yanlış yönlendirildiğini söylemiş, MİT de onu suçlamıştı.
Yani katliamın bir diğer “karanlık” noktası da iktidarın eski ortağı Fethullahçılardı.
Ancak tüm bu öyküye ve iddialara rağmen bir gerçek asla değişmeyecek.
Hangi hesaplarla olursa olsun, sonuç olarak devletin tüm yetkili kurumlarının seyirciliği ve büyük ihmaliyle gerçekleşen bir katliamdan söz ediyoruz.
Adım adım bilinen, her ayrıntısıyla hakim olunan bir katliam, bile bile, göz göre göre yaşanmış, 53 yurttaşımız katledilmişti.
Şimdi yapılan operasyonlarla bu katliamın arkasındaki gerçek sorumlular ortaya çıkarılmıyor, dosyanın zaten karmaşık olan öyküsünün üzerine bir örtü daha atılıyor. Hepsi bu.
/././
O sırada patronlar: Aslışah Alkoçlar asgari ücretlinin 60 aylık maaşını kolunda gezdiriyor
Asgari ücret 28 bin 75 lira. En düşük emekli aylığı 23 bin 552 lira. Bu tutarlar her ay biraz daha değer kaybediyor. Sosyetenin popüler ismi Aslışah Alkoçlar’ın lüks çanta koleksiyonda yer alan sadece bir Hermès Birkin çanta ise 1,7 milyon lira. Ve bu çantanın değeri her gün dolar bazında artmaya devam ediyor.
Enflasyon 5 yıldır yüzde 30'un altına düşmüyor. Bir ara yüzde 85'i gördü. Üstelik bu resmi veri. Hissedilen enflasyon rakamların da ötesinde.
Enflasyon emekçileri daha da yoksullaştırırken, servet sahiplerini daha da zenginleştiriyor.
Asgari ücretin, emekli taban aylığının açlık sınırının altında kalmaya devam ettiği her ay, enflasyon yoksulun cebindekini zenginin kasasına transfer ediyor.
Önce halkın haline bakalım.
İlk örnek Osmaniye'den. Semt pazarında birkaç çeşit ürün satarak geçimini sağlamaya çalışan 85 yaşındaki kadın yaşadığı koşulları şöyle anlatıyor:
“Benim yaşadığım yer inek samanlığı. Çalışmak zorundayım, çalışmadığım gün açım. Daha geçenlerde ameliyat oldum, kalbimdeki pili değiştirdiler. İltihap kanıma karıştı, hastanede yattım, doktorlar kanımı temizledi. Pazara da çıkıyorum, çarşıya da gidiyorum. Benim yaşadığım yeri görsen senin yüreğin parça parça olur. Eski, başkasının verdiği bir sobam var. Bir sene yakıyorum, diğer sene yakamıyorum, soba çürüyor. İnsanlar eskittikleri eşyaları bana veriyor.”
Diğer örnek Antalya'dan. Bir parkta AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla gözaltına alınan 66 yaşındaki R.K. tutuklandı. Ama bu ilk değildi. R.K aynı suçlamayla daha önce de 4 kez gözaltına alınmıştı. Gerçek, ifadesi ortaya çıkınca anlaşıldı:
“Kalacak yerim yok, çöplüklerde yatıyorum. Onun için bu yola başvurdum.”
Emeklinin o çanta için yemeden içmeden 6 yıl para biriktirmesi lazım
Peki bu sırada patronlar ne yapıyor?
Buradan bir örnek yeterli. Haberin merkezindeki isim sosyetenin popüler simalarından Aslışah Alkoçlar. Babası otel zincirleri sahibi Ender Alkoçlar, eşi restoran zincirleri sahibi Kaan Demirağ. Alkoçlar bu defa "retro tarzıyla" magazin sayfalarına manşet oldu.
Habere konu olan fotoğrafa bakanlar, başlıktaki "retroyu" bulmakta epey zorlandı. Karedeki en nostaljik unsur Alkoçlar'ın önünde durduğu klasik Cadillac'tı. Altındaki kot kapri 15 yıl öncesinin modasıydı. Tom Ford tarzı gözlükler zaten hiçbir zaman eskimemişti.
Eşzamanlı olarak yayımlanan, birbirinin kopyası haberlerin asıl niyeti son satırı okuyunca anlaşıldı. Alkoçlar'ın elindeki herhangi bir çanta değil, Hermès Birkin 35'di.
Bu çantalar genellikle timsah, yılan gibi egzotik hayvanların derilerinden yapılıyor. Bilerek az sayıda üretiliyor ki fiyatı yüksek olsun.
Örneğin Alkoçlar'ın elinde tuttuğu çanta belki 30 belki de 40 yaşında ama güncel değeri yaklaşık 1 milyon 700 bin lira.
Bir asgari ücretlinin bu çantayı alabilmesi için 5 yıl boyunca yemeden içmeden çalışması gerekiyor. Benzer şekilde en düşük emekli aylığını alan bir emeklinin de bu çanta için 6 yıl para biriktirmesi lazım.
Aynı haberlerde Aslışah Alkoçlar'ın buna benzer birçok lüks çanta ve ayakkabıdan oluşan geniş bir koleksiyonunun olduğu da sık sık vurgulanıyor, vurgulanmasa da zaten sosyal medya hesaplarında Alkoçlar bunu sergilemekten kaçınmıyor.
Bir çantadan fazlası, eşitsizliğin en somut hali
Bir malın değeri iki ayrı kıstasla ölçülebilir.
Kullanım değeri, bir şeyin size ne sağladığıdır. Bir çanta kolunuzda taşınır, bir ev içinde oturulur, bir ekmek karnınızı doyurur.
Değişim değeri ise o şeyin piyasada başka bir şeyle, yani para ile ne kadar değiştirilebileceğidir. Bir ev iyi bir kullanım değerine sahip olabilir ama ihtiyacınız olmadan satamıyorsanız değişim değeri düşük kalır. Hermès çantası kullanmak için alınırsa kullanım değeri zaten çanta olmanın ötesine geçmez. Ama lüks bir markanın etiketini taşıdığı ve az sayıda bulunduğu için değişim değeri de yüksek görünebilir.
Patronlar bu nedenle bazen bir şeyi kullanmak için değil, sonra daha pahalıya satabilmek için alır. Piyasa ekonomisinde asıl sorun, değişim değerinin kullanım değerinden önce gelmesidir.
Tıpkı 2 asgari ücrete mal edilen Hermès Birkin çantanın 60 asgari ücrete satılması ve bu farkın her geçen gün açılması gibi.
Bu yüzden Hermès markası tarihin her döneminde yoksulların öfkesini üzerine çekmeyi başardı.
Şu an Avrupa'nın birçok ülkesinde halklar yoksulluğa, yolsuzluklara ve kamu haklarının ellerinden alınmasına karşı sokaklarda.
Eylemlerin bir adresi de Fransa. Polisin ülkede korumak için harekete geçtiği ilk yerlerden biri lüks markalarıyla meşhur Champs-Élysées caddesi oldu. Ama başarılı olunamadı. Alım gücü her gün eriyen, ödediği yüklü vergiye karşın kamudan doğru düzgün hizmet göremeyen, sesini çıkardığı anda güvenlik güçleri tarafından sakat bırakılan emekçiler, öğrenciler, emekliler lüks mağazaları hedef aldı. Hermès, Louis Vuitton ve Rolex şubeleri yerle bir edildi.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-10/hermes.mp4
***
Gündem olan yazıyı sildiler: Borsaya girmek için milletvekilinin zorlamasıyla 600 bin dolar rüşvet verdi, Tera dibinde bitti
Bursalı bir patron, borsaya girmek için 600 bin dolar rüşvet vermek zorunda kaldığı olayı anlattı, rüşvet hikayesinin yerel gazeteye yansıdığı köşe yazısı gündem olunca yayından kaldırıldı.
Türkiye fon vurgunu ve borsa soygununu konuşurken, bu soygun ağına katılımın da rüşvet konusu olduğu ortaya çıktı.
Bursa Saati yazarı Yüksel Baysal, Saadet Partisi Milletvekili Mehmet Atmaca’dan dinlediği borsa rüşveti öyküsünü köşesine taşıdı.
Yazıya göre, Bursalı bir patron, borsaya açılmak istiyor ama kendisinden sürekli rüşvet isteniyor.
İlgili patron durumu Atmaca’ya anlatıyor.
Atmaca da bunun üzerine dönemin SPK Başkanı Ömer Gönül’ü arıyor.
Gönül yardımcı olacaklarını söylese de ilgili patron Gönül’ün doğru bilgi vermediğini, kendisinden tüm belgeleri hazır olmasına rağmen rüşvet istendiğini söylüyor.
Yazıya göre bunun üzerine Atmaca yeniden Ömer Gönül’ü arıyor, “Bu adam diyor ki başvurduktan birkaç gün sonra gelip benden rüşvet istiyorlar. Eğer bu dosya Kurul’a alınmazsa siz de bu işin içindesiniz iddiasıyla TBMM’ye önerge vereceğim” ifadesini kullanıyor.
Ancak bu kez de ilgili patronun şirketine ilişkin "FETÖ" iddiası masaya sürülüyor.
Devreye Mehmet Şimşek ve bir AKP'li vekil giriyor, bir vekil son adımı atıyor
Sonrasında olay daha da karmaşık bir hale geliyor, durum Mehmet Şimşek’e kadar gidiyor.
Atmaca sorun çözülmeyince AKP Bursa Milletvekili Refik Özen’e gidiyor, “Bu sizin ayıbınız. Bu adam imtiyaz istemiyor, hakkını istiyor. Bu adam talep edilen 1,5 milyon dolar rüşveti vermekten aciz değil ama vermek istemiyor” diyor.
Tüm bu sürecin ardından nasıl oluyorsa şirket halka arz ediliyor.
Yazıya göre, Atmaca ve Refik Özen, bu haberlerden sonra ilgili patronun yanına gidiyor.
Sonra da bu işin nasıl olduğunu öğreniyor…
Yazıya göre Mehmet Şimşek, Ömer Gönül’ü arıyor, bunun üzerine Gönül de patronu arayıp yeniden başvuru yapmasını istiyor.
Başvurdan hemen sonra ise kendisini bir milletvekili arıyor ve görüşme talebinde bulunmuyor adeta “görüşme talimatı” veriyor.
İlgili vekil, patrona “Bu işin kuralı budur. Vereceksin” diyor, 600 bin dolar rüşvet alınıyor.
Yazıya göre patron yeniden rüşvet gündeme gelince “vazgeçtim” dese de, “vazgeçemezsin” yanıtına teslim oluyor.
Yazıya göre iş burada da bitmiyor, Teracılar ilgili patronun yanına gidip teklifte bulunuyor: “Sen 1 milyar 100 milyon para kazandın. Bunun 500 milyonunu bize vereceksin. Ben senin 24 lira olan kâğıdını 200 liraya çıkaracağım. Sonra ben paramı çekeceğim, senin kâğıdın 120 lirada kalacak.”
Yazıya göre bu teklif reddediliyor.
Söz konusu yazı özellikle soysal medya üzerinden bir anda yaygınlaşınca, ilgili yazının siteden kaldırıldığı görüldü. Yazının kaldırılması talimatının kimden geldiği merak konusu.
***
soL








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder