8 Haziran 2026 Pazartesi

Cumhuriyet "Köşebaşı + Gündem" -8 Haziran 2026-


Hedef: Özgür Özel -Barış Terkoğlu- 

Elmanın kokusu var. Çileğin de. Peki insan aklının kokusu var mı? Biliyorum, artık Türkiye’de pek çok kişi sabah uyanınca eline telefonu alıp hemen aynı şeye bakıyor: Acaba bu sabah polis kimin kapısını çaldı? Ne olsa şaşırırız? Sanırım 19 Mart’ta İBB başkanına ya da 21 Mayıs’ta CHP Genel Merkezi’ne yapılan polis operasyonlarından sonra şaşırma eşiği bayağı yükseldi. Artık gözaltı ya da tutuklama haberleri ikinci ya da üçüncü manşet bile olmuyor.

Gelgelelim...

Operasyonların da bir kokusu var. Uzaktan bakınca, yaklaşınca gittiği yer görünüyor. Bize gelmekte olanı söylüyor. Zira operasyon dediğimizi tartışmasız ki iktidar içinde bir güç merkezi kurguluyor. Haliyle insan aklının izlerini taşıyor.

İBB İDDİANAMESİNDEKİ BUTLAN

İBB operasyonu 19 Mart’ta oldu. O günden önce ve sonra açık ki yapılan operasyonlar birbirini tamamlıyordu. Tamamı İmamoğlu’nun etki alanına vuruyordu. Hedef olarak kendisine İmamoğlu’nun siyasi tasfiyesini koyuyordu. Bunun için diploma iptal edildi, İBB kadroları hapsedildi, İmamoğlu’na yakın belediye başkanları, işadamları, siyasetçiler tutuklandı.

Ancak...

İBB iddianamesinden bu yana yaşananlar yeni bir aşamada olduğumuzu gösteriyor. Özgür Özel liderliğine doğru sürecin ilerlediğini gösteriyor.

Aslında ipucu butlan kararından 6 ay önce, 11 Kasım’da tamamlanan İBB iddianamesinde var: “38. İstanbul il kongresinde ‘delegeleri satın alarak’ desteklediği il başkanının seçilmesini sağlayan örgüt liderinin, 4-5 Kasım 2023 tarihinde yapılan CHP 38. Olağan Kongresi’nde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşısında aday olarak Özgür Özel’i belirlediği, İstanbul il başkanlığı seçimlerinde yaşanan sürecin benzerinin genel kurultayda da yaşandığı, ‘delegelerin satın alınarak’ Özgür Özel lehine oy kullanmaları sağlanmıştır.”

İBB iddianamesi, mahkeme kararından 6 ay önce butlanın gerçekleşmiş olduğunu kabul ediyor.

Nitekim...

İddianame, Özgür Özel’i “seçilmiş bir genel başkan” değil, “örgüt lideri” diye tarif ettiği Ekrem İmamoğlu’nun atadığı bir kişi olarak görüyor: “CHP’nin olağan kurultayında Özgür Özel’in aday olmasını ve genel başkan seçilmesini sağlayan kişi örgüt lideri Ekrem İmamoğlu’dur. (...) Örgüt liderinin CHP’nin 2023 yılında yapılan olağan kurultayında aday gösterdiği kişinin genel başkan olması üzerine CHP’nin yönetimini ele geçirdiği...”

UŞAK VE ANTALYA’NIN HEDEFİ

Bütün bu satırlar yazılırken adalet bakanı, iddianameyi hazırlayan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başındaydı. 11 Şubat itibarıyla bakanlık koltuğuna oturdu. Nitekim bu tarihten sonra savcılıklardan atılan oklar Özgür Özel liderliğini hedef almaya başladı.

Örnek mi?

İktidar Uşak Belediyesi’ni en çok otel havlusu üzerinden konuştu. Oysa havlu kalkınca meselenin pek de belediye olmadığı görüldü. Şüpheli bir belediye başkanı olduğu halde neredeyse hiç Uşak konuşmadık. Özkan Yalım’ın etkin pişmancı olması, ona sorulan sorular, anlattıkları; bize Uşak’tan Ankara’ya bir çizgi çekildiğini gösteriyordu. Yalım, sonuncusunu 2 Haziran’da verdiği ifadeler silsilesinde, sistematik olarak aynı noktaya yoğunlaşıyordu. Özel’in kurultayı kendisinin de verdiği paralar sayesinde kazandığını iddia ediyordu. Belli ki Özel ve yakınındaki kurmay kadrosu aleyhinde yargısal bir yığınak yaratma hedefi vardı.

Bu kadar değil...

Antalya Belediye Başkanı Muhittin Böcek, oğlu ve gelinine yapılan operasyon da aynı çizgi üzerinde şekillendi. Özel ile Gürlek’in tapu polemiğinde, 18 Mart’ta, adalet bakanı “Muhittin Böcek’in itirafçı olma durumu var” diyerek Böcek’in üzerinden şekillenen oyunu açık etti. Böcek’ten beklenen Antalya’da olan biteni anlatması değildi. Bir genel merkez performansı bekleniyordu. Nitekim adalet bakanının ardından Antalya savcısı da değişti. Ardından Böceklerin özel yaşam görüntüleri piyasaya düştü. Sonunda önce oğul, sonra gelin, nihayetinde de Muhittin Böcek etkin pişmancı oldu. O da dört ayrı suçlamayla Özgür Özel’i ve kurmaylarını hedef gösterdi.

HER YERDEN AYNI HAMLE

Hep aynı noktaya dokunan liste uzatılabilir.

Örneğin iktidar medyasının son dönemde ifadelerine sıkça yer verdiği işadamı Turgut Koç’tan alınan etkin pişmanlık içeriği de hep aynı yere dokunuyor. Belli ki Koç’tan, başta Veli Ağbaba olmak üzere Özgür Özel’in kurmayları hakkında konuşması beklenmiş.

Ya da 20 Mayıs’ta alındığı anlaşılan ve butlan kararının ertesi günü servis edilen gizli tanık ifadesi... O da İzmir’den Özgür Özel yönetimine yargı eliyle bir hamle imkânı yaratmış.

Dahası...

FETÖ’nün Manisa il yapılanması yöneticilerinden Enes Uludemir’in 31 Ekim 2016 tarihinde Özel’i hedef alan ifadesinin, 10 yıl sonra, geçen ay 7 Mayıs’ta yenilenmesi... Özel’e yönelik “her yerden atılan okları” gösteriyor.

ÖZEL LİDERLİĞİNE DARBE HAZIRLIĞI

Söylemek istediğim...

CHP’ye yönelik operasyonlar 30 Ekim 2024’te Esenyurt ile başladı, Beşiktaş ile sürdü. İmamoğlu ve ekibinin hapsedilmesi ile ilk büyük hedefine ulaştı. Yani CHP’nin cumhurbaşkanı adayı saf dışı bırakıldı.

Son üç ayda ise açıkça Veli Ağbaba’dan Burhanettin Bulut’a, Ali Mahir Başarır’dan Umut Akdoğan’a kadar Özgür Özel liderliğine yöneliyor. Butlan kararı ve ardından CHP Genel Merkezi’ne polisin girmesine bakarak müdahalenin tavana vurduğunu sanıyoruz. Oysa tersine, bütün bu adımlar açık ki daha kritik bir hamlenin habercisi. Kamuoyu Özel’in CHP içinde mi yoksa yeni partiyle mi yol yürüyeceğini konuşurken belli ki yargı da Özel liderliğine darbe vurmanın zeminini hazırlayacak dosya altyapısı hazırlığında. Her yerden sızdırılan ifade, dosya, operasyon kokusu bize bunu gösteriyor. Öyle anlaşılıyor ki süreç milletvekili dokunulmazlığı sınırlarına dayanmış, bunun nasıl aşılacağının konuşulduğu aşamada. Konuştuğum CHP’liler dahil kimse “olmaz olmaz” demiyor.

İnsanın kendisine yaklaşan tehlikeye dair sezgileri dediğimiz aslında körelmemiş duyularıdır.

/././

Süper El Nino’ya hazır mıyız?-Ergin Yıldızoğlu- 

İklim krizini hâlâ “gelecek kuşakların sorunu” sananları acı bir sürpriz bekliyor. Okyanusların suları ısınıyor, bir Süper El Nino olasılığı hızla artıyor.

EL NİNO

El Nino, Pasifik Okyanusu’nda her 2-7 yılda bir gerçekleşen, 9-12 ay süren rüzgârların yavaşlamasına bağlı doğal bir iklim olayı. Kayıtlar başladığından bu yana, beş Süper El Nino yaşanmış: 1877-78 yıllarında yaygın kuraklıklar 50 milyondan fazla ölüme yol açmış; 2023-2024’teki de kayıtlardaki en güçlü El Nino, rekor sıcak dalgalarına yol açmış.

El Nino, Avustralya’ya, Güneydoğu Asya’ya kuraklık, Güney Amerika’ya aşırı yağışlar, su baskınları, Afrika’da bölgesine göre aşırı yağışlar ve kuraklık, getiriyor. Afrika tarımı iklim koşullarına çok bağımlı olduğundan sık sık gıda krizleri patlak veriyor. El Nino Türkiye’yi de en çok Akdeniz havzasında etkiliyor: Aşırı sıcaklık, kuraklık ve orman yangınları riski artıyor. Bunlara karşılık Kuzey Yarımküre’de kışlar görece ılık geçiyor. Küresel ısınma söz konusu olduğunda El Nino ateşe benzin döküyor, buna karşılık küresel ısınma El Nino etkisini büyütüyor: Süper El Nino. Aşırı sıcak dalgaları, yangınlar, aşırı yağmurlar, su baskınları, dolayısıyla gıda krizleri 2026-2028 döneminde etkili olacak. Körfez savaşı bu krizleri daha da ağırlaştıracak. Ayrıca hacca gidecek olanları 45°C+ sıcaklıklar, kırsalda çalışanları hızla artmaya başlayan kene nüfusu bekliyor. Zehirli yılanlar da kuzeye göç etmeye başlıyor.

OKYANUSLAR ÖLÜYOR

AB’nin Copernicus İklim Değişikliği Servisi, tropikal Pasifik’teki sıcaklıkların El Nino koşullarına geçişe işaret ettiğini doğruladı. ABD’nin NOAA (National Oceanic and Atmospheric Administration) ajansı bu yılın yaz-sonbaharında El Nino’nun geri dönme olasılığını yüzde 61 olarak hesaplıyordu; WMO (Dünya Meteoroloji Örgütü) geçen hafta yaptığı açıklamada, bu olasılığı yüzde 80 olarak saptıyor, yılsonuna doğru yüzde 90’a yükselmesini bekliyor.

El Nino, hatta bir Süper El Nino beklentilerinin arkasında bu yıl okyanus sularında yüzey sıcaklığının yıllık ortalamalarının 6°C üzerine çıkması var. Deniz sıcaklığı normalin yalnızca 1-2°C üzerine çıktığında mercanlar stres altına giriyor, ağarıyor. Deniz türlerinin yaklaşık dörtte birine yaşam alanı sağlayan resiflerin kaybı binlerce türü etkiliyor. Denizler ölüyor!

Bu felaket olasılığının ilk işaretlerini El Nino’yu görece ılımlı yaşaması bekleyen bölgelerden Birleşik Krallık’ta gördük. Londra botanik bahçesi Kew Gardens’da sıcaklık mayıs sonunda 35.1°C ile bu ayın tarihsel rekorunu 2°C aşarak geride bıraktı. Fransa’nın güneybatısında termometreler 37.1°C’yi gördü; İspanya’da 40°C’ye ulaştı. Bunların hepsi baharın son ayında yaşandı.

Dahası daha anormal bir durum var: “İklim kamçısı”. Mayıs başında İngiltere’de sıcaklıklar kuzey kutbu soğuğu etkisiyle 2-4 dereceye düşmüştü, 10-15 gün içinde, kimi bölgelerde bir haftada sıcaklıklar 18-20°C birden fırladı. Aynı dönemde Türkiye’de de bazı bölgelerde don riskinden söz edilirken sıcaklıklar aniden 30°C’ye çıktı. İklim sistemi bozuldukça bu dalgalanmalar sertleşiyor.

BEDELİ KİM ÖDÜYOR?

Imperial College’ın bir araştırmasına göre bu yıl mayısın yalnızca bir haftasında İngiltere ve Galler’de 250 ölüm sıcaklardan kaynaklanmış. 2024 yaz verilerine göre ABD’de aşırı sıcaklık, trafik kazalarından üç kat, cinayetlerden 16 kat daha fazla can aldı. İklim bir “çevre sorunundan” çok öte bir olay.

Gıda krizleri de yolda: 25°C’yi aşan sıcaklıklarda ineklerin süt verme kapasitesi günde yaklaşık yüzde 10 oranında düşüyor. Küresel ortalama sıcaklığın her 1°C yükselmesi, dünyanın, buğday, arpa, mısır, pirinç gibi başlıca tahıllarında ortalama yüzde 3 ila yüzde 8 arasında verim kaybına yol açıyor.

Sular ısınıyor, Süper El Nino koşullarını besliyor, bunlar da ısınan bir gezegenin ateşi üzerine petrol döküyor.

Bu sırada, ağaçları kesilen, ormanları yakılan, yerlerine daha fazla su ve elektrik tüketen binalar dikilen, tarım alanları madenciliğe açılan, su sıkıntısı, gıda krizi giderek derinleşen Türkiye’de “devlet aklı” diye bir şey tartışılıyor. Aklıma yine, “Titanik’in güvertesinde koltuk kapma yarışı” sözü geliyor. “Devlet aklı”! İnsan keşke böyle bir şey (kapitalist bile olsa) diye düşünmeden edemiyor. Çünkü, ülkeyi yönetenlerin aklı “nalıncı keseri” gibi: Rabbena hep bana, halka ve ülkeye değil.

/././

Devlet aklı aldatmacası -Mehmet Ali Güller- 

İtalyancası “ragione di stato”, Fransızcası “raison d’état”, Almancası “Staatsräson” ve İngilizcesi “Reason of State” olan kavram Türkçeye genelde “hikmeti hükümet” diye çevrilir. Ama son yıllarda bu kavramı “hikmeti hükümet” yerine “devlet aklı” diye çevirenler ve kullananlar var.

Oysa Özdemir İnce ustamızın da belirttiği gibi “raison” burada “akıl” değil, “neden” anlamındadır. Dolayısıyla bu kavramlaştırmayı üretenler “akla” değil, “varlık nedeni”ne işaret etmişlerdir.

Peki neden “devlet aklı” kullanılıyor son yıllarda?

HUKUKUN DIŞINA ÇIKMA DURUMU 

“Raison d’état” ve yani “hikmeti hükümet”, yönetim meselesinde bir özel duruma, “devletin çıkarı ve bekası nedeniyle hukukun dışına çıkabilme durumuna” işaret eder ki “derin devlet” isimlendirmesine daha yakındır.

“Hikmeti hükümet” Arapça kökenlidir ve “hükümetin gözettiği asıl fayda”, “hükümetin icraatında, devlet bekasını gözeten maksatlara göre hareket etmesi” anlamlarına gelmektedir. (Özdemir İnce, Cumhuriyet, 15.02.2022)

İşte “devlet aklı”, devletin bekası için “hukukun dışına” çıkılmasını savunmayı “normalleştirmek” için üretilmiştir. Hukuk dışılık “devlet aklı” kavramıyla kitlelere bir üst aklın, üstün aklın kamu çıkarını gözetmesi diye sunulmaya çalışılmaktadır.

Bu daha çok devletlerin dönüşümünde, yönetenin devletleşmesinde, “partinin devletleşmesi ve devletin partileşmesi”nde görülen bir durumdur.

SINIF VE DEVLET

Devlet, egemen sınıfın kendini örgütleme biçimidir. Egemen sınıf kendini devlet biçiminde örgütlerken toplumu da kendi sınıf egemenliği altında örgütler. Böyle olduğu için de devlet son tahlilde egemen sınıfın, hatta çoğunlukla egemen sınıfın bir kesiminin öteki sınıflar üzerindeki baskı aracı, şiddet tekeli ve zorun toplamıdır. Bu arada “temsili demokrasi” de bütün bu ilişkiler ağını düzenleyen sistemdir.

Devlet zor ve baskıyı ihtiyaca göre ideolojik, siyasi, kültürel ya da askeri yollarla sürekli kılmaya çalışır. Böylece hem egemen sınıfın kendi iç çelişkilerini uzlaştırarak egemen sınıfın birliğini sağlar hem de öteki sınıfları egemen sınıfa tabi kılar. Bu tabi kılma işinde ideolojik aygıtlar ve hegemonya kritik önemdedir; birlikte “toplumun ortak çıkarı” algısını oluştururlar. (Haluk Yurtsever, Sınıf Savaşları ve Devlet, Yordam, 2006)

Dolayısıyla “toplumun ortak çıkarı ile devletin çıkarı ve bekası nedeniyle hukukun dışına çıkabilme durumuna” işaret eden “hikmeti hükümet”, gerçekte egemen sınıfın çıkarı ve bekası içindir.

OPERASYONUN ARKASINDAKİ AKIL

Bu uzun girişi CHP’ye operasyonun “devlet aklı” ile açıklanmaya çalışılması nedeniyle yaptık. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekibinden Bülent Kuşoğlu, “mutlak butlan” kararıyla ortaya çıkan tabloyu, “devlet aklı”nın isteği olarak gerekçelendirdi özetle. Hatta son cumhurbaşkanlığı seçiminin yüzde 2 ile kaybedilmesinin de “devlet aklı”nın işi olduğunu savundu.

Yukarıdaki dar ve çok kısa teorik çerçeveden hareketle şunları söyleyebiliriz: 

1) Devlet aklı da ortak akıl gibi uydurmadır.

2) CHP’ye operasyonun hukuk dışılığı ortadadır. Bu operasyona alet olan CHP’liler, hukuksuzluğa kitle nezdinde “devlet” meşruiyeti sağlamak istedikleri için “devlet aklı” kavramını kullanmaktadır.

3) “Devlet aklı”nı, merkezinde “İttihatçıların” olduğu bir yapının aklı gibi sunmaya çalışmaları da aynı kurnazlık nedeniyledir. Tabanlarına “AKP devletinin aklı” değil, “bizim de siyasi akrabalarımız olanların aklı” demeye getirmektedirler.

4) CHP’ye operasyonun arkasında elbette bir akıl vardır ama bu Kuşoğlu’nun iddia ettiği gibi merkezinde İttihatçıların olduğu devletin aklı değildir, sarayın aklıdır!

DEVLETİN DÖNÜŞÜMÜ 

5) AKP hükümeti, egemen sınıfın temsilcisidir. Egemen sınıf, içindeki sanayi, mali, askeri, teknoloji türünden sermaye yapıları nedeniyle iç çelişkileri olan bir sınıftır. Bu sınıfın en üst katmanındaki yapıların ihtiyacı ile Atlantik sisteminin ihtiyaçlarının örtüşmesi ölçeğinde devlet dönüştürülmektedir. 25 yıldır olan budur. Eski devlet zayıflatılırken geçiş aşamasında “paralel devlet yapılarının” olması da bundandır.

Kurulan, yani “Atatürk Cumhuriyeti devleti” dönüştürülürken, kurucular, yani TSK ve CHP dönüştürülmektedir. Çünkü egemen sınıf ile Atlantik sistemi nezdinde ve yeni rejim açısından, CHP’nin Atatürk devrimciliğini ve altı ok programını geride kalan yıllarda sulandırmış olması bile yeterli değildir.

Yani mesele bir partinin iç mücadelesi olmasının çok ötesindedir. Çünkü olmakta olan, temsili demokratik sisteminin ortadan kaldırılması girişimidir.

/././

Türkiye Asya-NATO’suna karşı olmalı -Mehmet Ali Güller- 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın geçen hafta Japonya merkezli Nikkei Asia gazetesine yazdığı makale önemliydi, iç politik gündemin ağırlığı nedeniyle değinemedik.

Fidan makalesinde savunma işbirliği konusunu öne çıkardı. Türkiye'nin insansız hava araçları (İHA) konusunda Japonya ile işbirliğine istekli olduğunu, bu işbirliğinin ortak geliştirme ve ortak üretim için önemli fırsatlar sunabileceğini belirtti. (AA, 30.5.2026)

FİDAN’IN NATO’YA DAVETİ

Ancak Fidan'ın asıl önemli mesajı NATO'yla ilgiliydi. Fidan, Türkiye'nin 7-8 Temmuz'da ev sahipliği yapacağı NATO zirvesinde, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda liderleri ile savunma bakanlarını ağırlamak istediklerini belirtti.

Fidan'ın bu ülkeleri sıralarken bu ülkelerden “NATO'nun Hint-Pasifik ortakları” diye söz etmesi önemliydi. Zira ABD yönetimi bir süredir Asya-Pasifik yerine Hint-Pasifik adlandırmasını kullanıyor. Çünkü ABD Çin'e karşı Hindistan'a dayanmak istiyor.

ABD’NİN JAPONYA PLANLAMASI

Dışişleri Bakanı Fidan'ın davet etmek istediği ülkelerin Ankara'daki NATO zirvesine katılabilmesi, tüm NATO ülkelerinin onayıyla mümkün. Ancak ABD, son birkaç zirvedir zaten bu ülkelerin zirvelere katılmasını sağlıyor. Bu bakımdan Fidan'ın davetini, Washington'ın talebinin ev sahibi tarafından dile getirilmesi olarak yorumlayabiliriz.

Peki ABD bu ülkeleri neden NATO zirvesine çağırıyor?

Çünkü Japonya ve Güney Kore, ABD'nin Çin'e karşı askeri üssü durumunda. İki ülkede ABD askerleri var ve ABD geçen yıl Çin'e karşı Japonya ve Güney Kore'yle üçlü bir savunma ortaklığı oluşturdu.

Avustralya ise ABD'nin Çin'e karşı nükleer üs haline getirmeye çalıştığı ülke. Anımsayacaksanız, ABD, Fransa'nın Avustralya'yla yaptığı nükleer denizaltı anlaşmasını bozmuş ve yerine İngiltere'yle birlikte kendisi anlaşmıştı. Böylece üç ülke, ABD, İngiltere ve Avustralya AUKUS'u oluşturmuştu. Washington yönetimi buna Yeni Zelanda'yı da dahil etmeye çalışıyor.

ABD’NİN ASYA-NATO’SU ALT GRUPLARI

Fransa, bir parça da bu nedenle ama daha ziyade NATO'nun Asya'ya genişlemesine karşı olduğu için birkaç zirvedir ABD'nin Japonya planını engelledi. O plan, ABD'nin Japonya'nın başkenti Tokyo'da bir “NATO irtibat ofisi” açmasıydı. Paris, bunu onaylamıyor.

Ama ABD, Asya-Pasifik coğrafyasında kurduğu üçgenleri, dörtgenleri, beşgenleri Asya-NATO'sunun alt grupları şeklinde inşa etmeye çalışıyor.

Bunlar: 

1) ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki üçlü ortaklık; 2) ABD, İngiltere ve Avustralya arasındaki üçlü AUKUS ittifakı; 3) ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya arasında QUAD adlı dörtlü ortaklık ve 4) Soğuk Savaş'tan kalma ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki “Beş Göz” ortaklığı.

NATO’DA ALAN KAYDIRMA DÖNÜŞÜMÜ

Dışişleri Bakanı Fidan'ın mesajından ve davetinden anlaşıldığı kadarıyla AKP hükümeti, ABD'nin NATO'yu Asya'ya genişletmesine soğuk bakmıyor. Oysa NATO'nun Asya'ya genişlemesi Türkiye'nin çıkarına değildir; tersine ABD'nin bu stratejisi, Türkiye'yi fiilen Asyalı komşularıyla karşı karşıya getirir.

NATO'nun Baltık bölgesinden sorumlu Polonya, Batı Karadeniz'den sorumlu Romanya ve Doğu Akdeniz ile Ortadoğu'dan sorumlu Türkiye/Adana yeni karargâh planlaması yeterince risk dolu zaten. Ancak ne yazık ki Ankara bundan memnun ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler durumu “Eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumundayız” diye tarif ediyor. Oysa ABD NATO'nun alanını kaydırarak onu güncelliyor ve cephesini Avrasya'ya döndürüyor.

Kısacası Türkiye NATO'dan çıkmalı.

/././

Cumhuriyet


7 Haziran 2026 Pazar

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Haziran 2026-


Hangi hukukla kurtuluş…-Ali Rıza Aydın- 

Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etmek hem gerçek hedefi saklıyor hem de bu hedefe karşı savaşımı saptırıyor.

Mutlak butlan tartışmalarında hukuk ve hukuksuzluğun ağızlarda sakız edilmesi ve çözümsüzlük batağı içinde kaybolunması “kuyuya atılan taş” deyimini ve 12 Eylül 1980 darbesini anımsatıyor.

Kuyuya atılan taş öyküsü bilinmez değil.

12 Eylül darbeydi ama beş generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) daha ilk bildirilerinde darbenin meşruluğu için gerekçelerini “Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyetini kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur” sözleriyle, yani hukukla açıkladılar. Sonra da seçimle oluşan Parlamento ve içinden çıkan Hükümet feshedildi. 12 Eylül 1980’e kadar kurulmuş olan siyasi partilerin faaliyetleri yasaklandı. Ardından bütün siyasi partilerin tüm merkez, il, ilçe ve diğer şube teşkilatları, kadın ve gençlik kolları, temsilcilik, lokal ve diğer adlarla kurulan her türlü yardımcı kuruluş ve yan organları feshedildi.

Sonradan yargılanan MGK baş silahşorunun “ben kurucu iradeyim, yargılayamazsınız” sözleri kayıtlarda duruyor. Beş generalin bildirileri hukuk, kararları yasa oldu. 27 Ekim 1980 günlü Anayasa Düzeni Hakkında Kanun’la 1961 Anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisline, Millet Meclisine ve Cumhuriyet Senatosuna ait olduğu belirtilmiş bulunan görev ve yetkilerin 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren geçici olarak MGK’ce ve Cumhurbaşkanına ait olduğu belirtilmiş bulunan görev ve yetkilerin de MGK Başkanı ve Devlet Başkanınca yerine getirilmesi ve kullanılması öngörüldü. 12 Eylül 1980 - 6 Aralık 1983 arasındaki MGK, Kurucu Meclis ve Danışma Meclisi imzalı 669 kanun bir yandan yasama organı olmaksızın statü kazandı diğer yandan 2001 Ekimine kadar anayasal denetim dışında tutuldu.

12 Eylül düzeni ve hukukundan kurtulma, demokratik düzene kavuşma isteği, 1982 Anayasasının yüzde 91,37 ile kabulünü sağladı. ANAP aynı politikaları ve hukuku sürdürdü. Türkiye’yi emperyalizmin yörüngesine oturtan, neoliberalizmle özdeşleştiren 24 Ocak kararlarının kalemşoruyken 12 Eylül sonrasının Başbakanı olan Turgut Özal, “12 Eylül olmasa bu ekonomik programın neticelerini alamazdık” diyerek 12 Eylül’ün ekonomi politiğini vurguladı. 90’ların koalisyonlar dönemi bu ekonomi politiği değiştirmeden sürdü. AKP, Özal’ı hep takdirle anarken aynı ekonomi politiği uygulamaya devam etti.

O günlerden bu yana, sermayenin yolu temizlenirken, sınıfsal bakışa, emekçilere, devrimcilere, aydınlara, düşünenlere, muhalefete karşı sindirme, susturma, uyuşturma, gericileştirme politikaları uygulanmaya devam ediyor. Asker destekli siyaset, yargı ve polis destekli siyasete dönüştü. Artık “seçim yalnızca benim için”, “istediğimi istediğim gibi sorgulatır, kovuşturur, yargılatırım; istediğim kararı verdirir, istediğimi uygularım; benim seçmen iradem bana başkalarının seçme ve seçilme hakkını tanımamayı verdi” dönemindeyiz.

Sevgili Kadir Sev’in 30.12.2020 günlü soL yazısının başlığı “Yasama, sipariş üzerine iş yapan bir kurum oldu” idi. Sipariş üzerine iş yapan kurumun yasalarına dayanarak karar veren yargının önünde sonunda sipariş üzerine karar veren kurum olması şaşırtıcı değil.1

Ulusal ve uluslararası ilişkilerde ekonomi politikası sömürü olan düzenin siyasal yapısı, hukuku ve bu hukuka dayanarak karar veren yargı düzeneği artık egemenlerin işlerine yaramaz durumda. Altüst edilmiş bir kurumsal ve kuralsal yapıya karşın burjuva siyasetinin, demokrasisinin, devletinin ve hukukunun kapitalist/emperyalist egemenlere yetmediğini söylemek yanlış olmaz. Yazarımız sevgili Sinan Sönmez’in 2.6.2026 günlü soL yazısında vurguladığı gibi yaşananlar “zamanın ruhuna ters düşmemekte”.

Emekçiler kendilerine neyin yaşatıldığını, sömürüyü açıkça görmekte. Ancak sınıfsal analiz yapmadan, düzene dokunmadan biçimsel bozukluklarla, iç çelişkilerle, düzen içi yollarla uğraşanlar emekçileri de düzen içinde tutup çürümeye ortak ediyor. 

Nasıl 12 Eylül darbesi sermayenin iç-dış birlikteliği, siyasal İslam-neoliberalizm uyumunun yolunun açılması, emeğin ve sınıfsal savaşımın baskı altına alınması için yapıldı ve siyaset, anayasa, devlet ve hukuk bu amaçla biçimlendirildiyse bugün daha esnetilmiş üst yapı kurumları üzerinde yeniden biçimlendirmeyle karşı karşıyayız. Bu biçimlendirme baskı ve otoritenin artırılmasından öte Cumhuriyet’le hesaplaşma, emekçileri siyaset dışında tutma yönünde yol alıyor.

Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etmek hem gerçek hedefi saklıyor hem de bu hedefe karşı savaşımı saptırıyor. Bu kurumları düzenleyenler de bozanlar da piyasacılığın ve gericiliğin egemen olduğu, liberalizmin at oynattığı aynı ekonomik ve siyasal yapı. Kurtuluş bu düzenin uzattığı ellerden tutmada değil yapıdan kurtulmakta.

1 Kadir Sev’i 5 Haziran 2026 Cuma günü saat 19.30’da Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde (Konur Sokak No:51 Kızılay/Ankara) Oğuz Oyan, Aydemir Güler, Ali Ufuk Arikan ve Ali Rıza Aydın sunuşlarıyla “Cumhuriyet” toplantısında anacağız. Tüm dostları bekliyoruz.

/././

Yaşar -Mesut Odman- 

Hem Yaşargillerin o yanda hem bizim cephede, iki yanlı bir kaynak savurganlığı kaçınılmaz olur. Kaynak savurganlığı ise daha yeri ve zamanı gelmemiş teknik bir konu değil, suyun başını tutmuş olanlara karşı mücadele edenlerin her zaman gözetecekleri bir sorundur.

Halkımız başlıca iki nedenle çocuklarına bu adı koyar. Bunlardan ilki, doğan çocuklarının pek kısa süre yaşadıktan sonra ölmeleridir. Arkadan gelenler uzun yaşasınlar dilek ve beklentisinin ürünüdür. Önceleri “Allah verdi, Allah aldı” denilerek sonsuz bir iyimserlikle olağan karşılansa da yüce yaratıcıya bağlanan bu verme alma işi yinelendikçe, adlar içinde bu ad belirgin biçimde öne çıkar. İkinci nedene gelince, eş dostta, hısım akrabada bu tür erken ölümler, daha doğrusu, doğum ile ölümün birbirine çok yaklaşması sıkça gerçekleşiyorsa, aynı acı sondan uzak kalmak için bir tür dua yerine geçmek üzere konulduğu da olur.

Eskiden “bizim Yalçın Hoca’nın kulakları çınlasın” derdik yazıp çizdikleriyle, yapıp ettikleriyle onu anarken ya da ben öyle demeye alışmıştım. Şimdi olmaz, kulakları çınlamaz artık, geçenlerde Orhan “ışıklar içinde yatsın” demişti, biz de öyle diyelim, adlarımızın “biseksüel” olup olmadıklarına bakmayı ondan öğrenmiştik, gerekli gereksiz bu kadar çok şey öğrendiğimiz başka kim vardır acaba? Bu Yaşar adı da “biseksüel” adlarımızdandır. Kızlarımıza da oğullarımıza da koyuyoruz. Yaşasınlar istiyoruz.

Benim şimdi sözünü edeceğim çok eski arkadaşımın adı da Yaşar’dı. Aslında onunki “göbek adı”ydı; herkesin kullandığı adı farklıydı. Onu belirtmeyeceğim, çünkü sorup onayını alma şansım yok; olsaydı, istemeyebilirdi. Ayrıca, kimliği açıkça belli olursa, burada yazacaklarımdan incinebilirdi.

Üniversite yıllarımdan bir arkadaştı. Demek, çağımızda uzadığı bilinen ortalama insan ömrü kadar, hatta daha çok zaman geçmiş üzerinden. Benden bir iki yaş kadar küçüktü. Aynı üniversitenin aynı fakültesinde, farklı bölümlerdeydik. Adanalı, yoksul denebilecek bir aileden gelen, delidolu bir çocuktu. Düşündüğünü pat diye söylemekle kalmaz, söylediğinden kolay kolay geri adım da atmazdı. Militan bir CHP’liydi, partide etkin sayılabilecek görevler alır, o tür görevlerde bulunanlarla ilişkilerini gizlemezdi. Örneğin, bizim üniversitede mühendislik bölümlerinin birinde öğrenci olan ve “Ecevit’in prensi” diyebileceğimiz bir arkadaşı ile kavgalarını gelir, bana anlatırdı. Devam etmeden, bu “prens” yakıştırmasının erken olduğunu belirtmeliyim; çünkü daha bu tür yakıştırmalar yapılmaya başlamamıştı. Onlar Özal ile birlikte ortaya çıkıp yaygınlaştı. “Ne tesadüf!” mü diyelim, bizim Yaşar’ın arkadaşı o çocuk da çok sonraları, başbakanlık yıllarında “Özal’ın prensi” olarak ün kazandı, bakanlık falan yaptı. Bana sorulursa, kimi insanların kolayca “gömlek değiştirebilir” oluşundan çok, düzen partileri arasındaki uyumsuzluğun görünüşte kalmasına bağlanması gereken bir durumdur.

Yaşar, on beş yıl kadar sonra Özal’ın bakanı olacak o arkadaşının başkanlığında yapılan bir toplantıyı nasıl bastığını anlatmıştı bir gün bana. Toplantı odasının kapısını çalmadan, neredeyse tekmeyle açarak içeri dalmış ve üstüne yürümüş “Ulan, sen ne biçim adamsın? Biz nasıl konuşmuştuk!” falan diye... Güç bela araya girip atışmanın fiziksel kavgaya dönüşmesini önlemişler.

İçinde bulunduğu partiyle uyumsuz bir görünüm içinde olması bu tür davranışların epey ötesindeydi Yaşar’ın. Daha doğrusu, asıl uyuşmazlığı olaylara bakışıyla ilgiliydi. Ara sıra ona “Arkadaş, sen içinde bulunduğun yere uygun değilsin!” derdim. Kimi zaman gülümsemekle yetinir, kimi zaman da “Öyle mi diyorsun?” diyerek sanki çağrı beklediğini akla getiren bir tutum takınırdı. Ama hiçbir zaman onu bilinen anlamda “örgütleme” çabasına girişmedim. Şimdi düşünüyorum da herhalde o delidolu tavırlarının yol açabileceği durumlarla karşı karşıya kalacak bizim taraftaki arkadaşların “Yahu, kim sardı bu deliyi başımıza?” diye arkamdan ya da yüzüme karşı söylenmelerinden korkmuş olabilirim. 

Mezun olduktan sonra çok kısa bir süre aynı işyerinde çalıştık. Bir gün yanıma geldi, elinde bir yazı, meğer yaptığı bir başvuruya olumlu yanıt almış. Kabul yazısını gönderen, Britanya’dan ünlü bir okul: Fabiancı sosyalistlerden Beatrice ve Sidney Webb çiftinin kuruluşuna önayak oldukları, LSE kısaltmasıyla bilinen Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu. Sonradan devlet ya da hükümet başkanı olmuş çok sayıda politikacı ile yakınlarının, onların yanı sıra yine çok sayıda milyarderin “feyz aldığı” bir okul. 

Çok fazla konuşmadan çekti gitti. Benimle konuşursa caydıracağımdan mı çekiniyordu, bilmem. Bildiğim, kimsenin onu durduramayacağı idi. Londra’dan birkaç mektup gönderdiğini hatırlıyorum, o zamanlar bugünkü iletişim araçlarının hiçbiri yoktu elbette. Oralarda tanık olduğu bazı olayları ve öğrendiklerinden bazılarını belli bir hayranlıkla olumlu yönde abartarak yazıyor, en az onlar kadar da aklının yatmadığı işlerle ilişkileri anlatarak atıp tutuyordu. 

Yüksek lisans ve benzeri bir derece alarak mı, yoksa kafası bozulup derece merece beklemeden mi dönüp geldiğini hatırlamıyorum. Dönüşünden sonra pek görüşemedik. Ne yaptığını, hatta hâlâ yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğimi söylemeliyim. Adına yakışacak kadar uzun bir ömrü olmuş mudur, onu da bilmiyorum. Bu kadar “bilmiyorum”dan sonra Yaşar’ın benim anlatabileceğim çok kısa öyküsünü sürdürmek mümkün görünmüyor doğal olarak. 

Ama eskiden, düş ürünü ya da gerçek, uzun ya da kısa her öykünün, hepsinin olmasa bile çoğunun sonuna bir “kıssadan hisse” ekleme geleneği varmış. Onu da büsbütün boşlamayalım.

Kırklı yıllardan bu yana düzen partisi özelliğini pekiştiren Cumhuriyet Halk Partisi ile CHP’li dediklerimizin oluşturdukları büyük insan topluluklarının, bu ikilinin, “bütünleşmiş, kaynaşmış” bir kitle olduklarını düşünmemek gerekir. Bunlardan ilki, dışarıdaki ve içerideki rakipleriyle yer yer “kayıkçı dövüşü”ne dönüşen kavgaları eksik olmayan, şu ya da bu biçimde egemen sınıf ve katmanlarla bağlantılı hiziplerden oluşan, iktidarda olmanın sağlayacağı kazançları paylaşmaya çabalamaktan vazgeçmeyen, orasından burasından biraz “düzeltme” peşine düştüğü düzenin partisidir. Ötekilerse çoğunluğu emekçi kökenli ve düzenin adamı olma şansı da niyeti de bulunmayan insanlarla dolu büyük bir topluluk. O topluluğun bambaşka bir düzen kurmak üzere yola çıkanların ihmal edemeyecekleri kadar değerli bir gizilgüç (potansiyel) barındırdığı unutulmamalıdır. Yoksa, hem Yaşargillerin o yanda hem bizim cephede, iki yanlı bir kaynak savurganlığı kaçınılmaz olur. Kaynak savurganlığı ise daha yeri ve zamanı gelmemiş teknik bir konu değil, suyun başını tutmuş olanlara karşı mücadele edenlerin her zaman  gözetecekleri bir sorundur.

/././

NATO prangası ve Cumhuriyetçilerin sınavı -Berkay Kemal Önoğlu- 

İçeride, patron egemenliği sürsün diye nice gençlerimiz, işçilerimiz, aydınlarımız vuruldu. NATO kontrgerillanın beşiği oldu. Türkiye içinde ABD oldu. Artık bu prangadan kurtulmanın, Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkmasının en hayati olduğu süreçten geçiyoruz. Bu memleket tam bağımsız, emekçi bir Cumhuriyet olarak yeniden ayağa kalkacak!

Ankara, 2026’nın Temmuz sıcağına alışılmışın ötesinde bir gerilimle hazırlanıyor. 

Başkent sokaklarında şimdiden polis barikatlarının, kimlik kontrol noktalarının ve "kırmızı alan" ilan edilen protokol yollarının yerleri belirlenmiş durumda. Yüksek önlem paketi çoktan açıklandı. 7-8 Temmuz tarihlerinde Külliye’de toplanacak 36. NATO Zirvesi öncesinde, şehrin 9 merkez ilçesinde adeta ilan edilmemiş bir olağanüstü hal yaşatmaya kararlılar.

Kültür sanat etkinlikleri, paneller ve açık hava buluşmaları yasaklanırken sınavlar bile apar topar ertelendi. Lojman sakinleri evlerinden tahliye edildi; tarihi alanlar ve fabrikalar NATO altyapısı için şantiyeye dönüştürüldü. Elbette, halkın günlük yaşamını felç edecek bu devasa kuşatma, okyanusun diğer kıyısından getirilen emperyalist planların ülkemize dayatılması için.

AKP iktidarı; derinleşen ekonomik krizin, içeride yaşadığı açmazların ve diplomatik sıkışmışlığın faturasını emperyalizme tam teslimiyetle ödemeye çalışıyor. Tüm dünyada savaş rüzgarları hiç olmadığı kadar sert esiyor. NATO; haksız ve hukuksuz şekilde doğuya, güneye, Asya-Pasifik’e doğru genişleyerek bağımsız ülkeleri açıkça hedef alıyor. Rusya kuşatılıyor, Ortadoğu’da İsrail-ABD ekseni kan dökmeye devam ediyor, İran doğrudan namlunun ucuna yerleştiriliyor. İşte böyle karanlık tabloda ABD yönetiminin ve bizzat Ankara'ya geleceği açıklanan Donald Trump’ın dünyayı ateşe veren saldırgan politikalarına için Türkiye, adeta gönüllü bir ileri karakol olmak için öne atılıyor. Türkiye’yi yönetenler, Ankara'daki zirvede son derece tehlikeli, operasyonel yeni görevlere talip olacak gibi görünüyor.

Karadeniz'i bir NATO gölüne çevirme operasyonlarının parçası olmak, Avrupa güvenlik mimarisi dedikleri projeye mal bulmuş mağribi gibi koşup taraf olmak, ABD ve İsrail vekil güçlerinin lojistik ve askeri sorumluluğuna yeltenmek oldukça kısa vadede çok ağır sonuçlar doğurabilir. Her şeyden önce, emekçi halkımızın bütün bu tavizleri ve işbirlikçi pozisyonun bedelini sofrasında hissetmesi kaçınılmazdır. Ama bu gelişmeler aynı zamanda, Türkiye'yi geniş çaplı bir çatışmanın doğrudan hedefi hâline getirebilecek ölçüde büyük bir sorumsuzluktur da.

Bu ülkenin bağımsızlığı, egemenliği, evlatlarının canı, halkının refahı; Washington’daki lobilerin, silah tekellerinin, patronların bitmeyen kâr hırsının, emperyalist büyüme iştahının ya da iktidarın koltuk ömrünü uzatma hamlelerinin pazarlık konusu olamaz.

Bunun için Ankara sokaklarındaki gerilim sadece polis bariyerinden, kapanan yollardan ya da yasaklardan ibaret değil. Etimesgut Askeri Havalimanı’nın genişletilmesi, VIP karşılama salonları ve lüks konukevleri için sadece ilk kalemde harcanan milyarlarca lira, açlık sınırında yaşayan halkın cebinden çıkıyor. Bizim kaynaklarımız, emperyalist patronların önlerine serilen kırmızı halılarla ağırlanması için çarçur edilirken, bu tavizkar politikaların asıl faturası yarın savaş gerçekten kapıya dayandığında ödenecek. Eğer bu işbirlikçi siyaset engellenmezse Türkiye komşularıyla kalıcı düşmanlıklara itilecek, çok ciddi tehditlerin ortasında kalacak ve haksız savaşların lojistik üssü olarak tescillenecek.

Cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin, komünistlerin, bu ülkenin namuslu bütün yurttaşlarının sesini kısmak istemelerinin sebebi tam olarak budur.

Memleketi sevmek lafla değil, eylemle olur diyorsak; bugün NATO’dan medet ummanın, Batı başkentlerinden demokrasi dilenmenin ne büyük bir saflık olduğunu da çoktan görmüş olmamız gerekiyor. Bunu bize Minab okul saldırısında 165 kız çocuğunu bomba atıp katlederek gösterdiler. Gazze'de yıkıntılar altına on binlercesini canlı canlı gömdüklerinde gösterdiler. Avrupa bu katliamlara sesini çıkaranı sokaklarda copladı, hapse attı. Biz gerçeği görelim diye…

Artık o boyalı liberal demokrasinin makyajı tamamen dökülmüş, ideolojik sermayesi sıfırlanmıştır.

Bugün Cumhuriyetçiler Kurultayı'nın 3 ana oturumundan birinde işte bunları konuşuyor olacağız.

“Ya NATO, ya tam bağımsızlık” diyeceğiz. Bu sözde ittifak 1952’den beri bize çok pahalıya mal oldu. Ne cinayetler, ne katliamlardan geçtik. İçeride, patron egemenliği sürsün diye nice gençlerimiz, işçilerimiz, aydınlarımız vuruldu. NATO kontrgerillanın beşiği oldu. Türkiye içinde ABD oldu. Artık bu prangadan kurtulmanın, Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkmasının en hayati olduğu süreçten geçiyoruz. Arkamızda koca bir Milli Mücadele mirası var; emperyalizmin yenilmez olmadığını bu topraklara biz kanıtladık. Cumhuriyetçiler yan yana geldikçe o barikatlar birer birer yıkılacak. Bu memleket tam bağımsız, emekçi bir Cumhuriyet olarak yeniden ayağa kalkacak!

/././

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -19/09/2026-

  (Derleyen: mstfkrc)