22 Haziran 2026 Pazartesi

İkinci adamlar mezarlığı + Versay’dan sonra yeni jeopolitik + NATO ne film çeviriyor? -Cumhuriyet-


İkinci adamlar mezarlığı -Barış Terkoğlu- 

Sebepsiz başlayan her tartışmanın görünmez ama gerçek bir nedeni vardır.

CHP konuşmaktan başka şey konuşamaz olduk. Oysa gölgede kalan bir sürü mesele var. Bize çok şey anlatıyor.

Evet, AKP’deki ikinci adam tartışmalarından söz ediyorum.

Çok alakasız görülse de Silivri’den ateşlendi. İBB davası tutuklusu Murat Ongun, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in güç algısının Erdoğan’la yarıştığını söyledi ve ekledi: “Vatandaşlar, kabinenin başı olarak Bakan Gürlek’i görmeye başlamış olabilir.”

Aslında bu ifadeleri iktidara yakın biri söylese daha derin bir tartışma yaratabilirdi. Zira adalet bakanı ile hasım olan bir kişinin söylemesi AKP’de “Fitne yaratılıyor” algısına neden oldu. İktidara yakın isimler organize bir şekilde sosyal medya mesajları paylaştı. İktidar medyası karşı yazılar yazdı.

Ancak...

Olaydan bağımsız görünen ama tam da üzerine denk gelen iki mesaj olayı başka boyuta taşıdı. Biri Şamil Tayyar’ın Berat Albayrak’ı Erdoğan’ın yanına “güçlü başdanışman” olarak öneren mesajı. Tayyar’ın önerisi, aslında tespit ettiği bir sorundan kaynaklanıyordu: “Sivil siyaset alanının giderek daraldığını, bu boşluğa bürokrasinin yerleştiğini, devlet içinde kontrolsüz yeni iktidar gruplarının peydah olduğunu gözlemliyoruz.” AKP içinden aykırı çıkışlarıyla bilinen Mücahit Birinci ise Tayyip Erdoğan sonrası için “Bilal Erdoğan olmalıdır” önerisinde bulundu.

Her şey burada bitebilirdi ama...

MHP lideri Bahçeli açıkça durumdan hoşlanmadığını belli etti. “Değişik isimler, yeni cumhurbaşkanı adayı olarak ortaya çıkıyor” diye başlayıp “Bu doğru değildir, cumhurbaşkanımız görevdedir, biz de arkasındayız” diye devam etti. Bahçeli elindeki siyaset oyununun tek kartlı olduğunu, varsa da diğer kartların cepte durduğunu gösteriyordu.

İKİNCİ ADAM İNTİFADASI

İşte bu yaşananları izlerken düşündüm: Sahi AKP’de “ikinci adam” olmak neden bu kadar korku yaratıyor? İkinci adamlık neden bu partide ateşten gömlek? CHP, kendi taraftarlarını bile bıktıracak kadar her gün yeni bir “birinci adam” tartışması yaşarken AKP’de konu neden yangın gibi suyla söndürülüyor.

Oturup biraz düşününce ortaya ilginç bir tablo çıktı: AKP tarihi aynı zamanda bir “ikinci adamlar mezarlığı” tarihiydi.

Örnek mi?

- Abdullah Gül: Partinin tartışmasız en güçlü ikinci kurucusuydu. İlk başbakanı, ilk cumhurbaşkanıydı. 2014 yılına kadar beklenti, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkıp Gül’ün başbakan ve genel başkan olmasıydı. Gelgelelim, o günler yaklaştıkça Gül adeta rendelendi. Beklenenin olmayacağı da hem siyasetin hem medyanın ağzından net bir şekilde söylendi. Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı’na ve siyasete veda ederken kendi camiasına sitem etti ama asıl ağır sözleri Hayrunnisa Gül söyledi: “Bir turnusol döneminden geçiyoruz. Herkesin ne olduğu ortaya çıkıyor. Neler yapıldığını gördük. Neler söylendiğini gördük. Bizi en çok üzen de özellikle bizim camiadan, dindar Müslüman camiadan yapılan saldırılar oldu. (…) Ama daha fazla susmayacağım. Asıl intifadayı ben başlatacağım.” 

TASFİYE EDENİN TASFİYESİ

- Ahmet Davutoğlu: Gül’ün yerine Erdoğan’ın emaneti olarak görülen başbakanlık ve genel başkanlık gömleğini Davutoğlu giydi. Görevi devraldığı kongrede “Bu bir veda değil vefa” dedi, Erdoğan’ı sık sık andı. Ama “Onu devlet hayatına ve siyasete ben soktum” dediği Gül’den hiç bahsetmedi. Ahmet Sever, Gül’ün bu durumu izleme anını kitabında şöyle anlatıyor: “Davutoğlu’nun konuşmasını okuduğunda yüzünde acı bir tebessüm belirdi.” Davutoğlu, iki yıllık süreçte güçlendi. Zorlu 2015’ten birinci parti çıktı. Ancak bu, başına bela oldu. Zira “Partinin tarihindeki en büyük oy oranına ulaştı” denilerek Erdoğan sonrası tartışmalarının konusu oldu. İkinci adamlık yakıştırması onun için de tasfiyeyle bitti. Kendisinden habersiz tutulan kongre salonu ve aleyhine yazılan Pelikan bildirisinin ardından istifa ederek gitti.

ÖRSELENEREK BİTEN VİZYON

- Süleyman Soylu: Erdoğan’ın rakibiyken AKP’ye transfer oldu. Genel başkan yardımcılığına yükseldi. Asıl güçlenişi 15 Temmuz sonrası İçişleri Bakanlığı ile oldu. Yönettiği güvenlik bürokrasisi ile oluşturduğu sopalı vizyonunu dönemin ruhu olan siyasetle birleştirdi. MHP’den aldığı destekle de hep ikinci adamlık yakıştırmaları yapıldı. Anketlerdeki desteği ile partinin kapısından içeri girdiğinde gördüğü destek hep tezat oluşturdu. Gücünün doruğundayken pandemi istifası, Sedat Peker videoları gibi parti içinde de etkisi olan hadiselerle örselendi. 2023 seçimleri ile hem kendisi hem kadroları etkisizleştirildi.

PLANLARDAN PİLAVA 

- Hulusi Akar: 15 Temmuz’un gri alanından siyasetin kırmızı alanına girdi. Darbe sonrasında Genelkurmay Başkanlığı’nı iki yıl sürdürdükten sonra milli savunma bakanı oldu. Dönemin güvenlikçi bakış açısı içinde siyasette yükselirken ikinci adam yakıştırmaları yapıldı. Hiçbir zaman kadrolarını kuramadı. Ancak içinde olduğu geçmişten gelen yerel ve uluslararası ağ ona hep gelecek vizyonu çizdi. O da 2023 seçimleriyle vekil yapılıp etkisizleştirildi. Saray’a çıkar mı derken pilavcı açılışlarında kurdele kesen oldu.

YİYENİ DE YERLER 

- Ali Babacan: Hem kurucu kadrolar arasındaydı hem de gençti. İlk hükümetten itibaren bakanlık yaptı. Batı ile ilişkileri iyi, liberal bir lider adayı olarak sivrildi. Parti hem Batı ile hem de liberallerle iplerini gerdikçe onun yıldızı da sönümlendi. Özellikle Berat Albayrak’a yakın iktidar medyası tarafından açıkça hedef alındı. 2015’te, 13 yılın ardından kabine dışı kaldı. 2019’a kadar pasifte bekledikten sonra partiden koptu.

- Berat Albayrak: Enerji’den sonra hazine ve maliye bakanı oldu. Aynı anda ekonomiyi, medyayı, bürokrasiyi kontrol eder hale geldi. “Beratçılar” diye anılan grup, cumhurbaşkanının ailesinden olmanın gücünü de arkasına alarak başbakan düşürebilen bir noktaya kadar geldi. “Veliaht” olarak anılıyordu. Ancak gücü, parti içinde ne milli görüş kökenlileri ne de liberalleri memnun ediyordu. Ekonominin bozulmasının faturası ona kesildi. Gücüne sınır çizilmesine tepki koyan bir garip istifayla köşesine çekilirken etkisizleşmeyi geçtim, adeta görünmez oldu.

KİMSENİN İSTEMEDİĞİ GÖMLEK

Benim hafızamdaki ikinci adamlar böyle.

Kısacası, evet, AKP zaman zaman ikinci adam üretiyor ama bünyesi kabul etmiyor. Erdoğan’ın mutlak liderliğine kilitlenmiş hareket, ne zaman Erdoğan’ın “nihayet” dediği anda belirmesi ihtimali olan bir lider adayı ortaya çıksa dışarıda yansımaları görünür biçimde Saray içi bir tasfiye operasyonuna kalkışıyor. Bu yüzden son tartışmada görüldüğü gibi... Kimse kendisine bu sıfatın yakıştırılmasını istemiyor. Tek liderli ama çok hizipli olmanın belki de doğal sonucu olan bu tablonun tek istisnası, kendisini fırtınada açılmadan koruyabilen Hakan Fidan. Bir de... Kimse açık konuşamadığı için Bilal Erdoğan ya da Berat Albayrak gibi aile içinden isimleri alternatif göstermek “Başkası olmasın” demenin diğer yolu oluyor.

Bu arada...

Yazıyı yazarken AKP kulislerinden ilginç bir bilgi edindim. Yukarısı, “Bu defteri kapatın” demişti. Gerçekten Bahçeli’nin de istediği gibi ikinci adam mesajları, önerileri, tavsiyeleri bitmişti. Tabii ki şimdilik...

Tüketilmemiş her kavga ortaya çıkmak için yeni bir gerekçe arar.

/././

Versay’dan sonra yeni jeopolitik -Ergin Yıldızoğlu- 

7 Haziran 2026’da Versay Sarayı’nda ve Tahran’da eşzamanlı imzalanan 14 maddelik İslamabad Mutabakatı, İran-ABD savaşını resmen durdurdu. Mutabakatın, savaşın geleceği henüz belirsiz. Mutabakat savaşı şimdilik durdurmuş olmanın ötesinde, çoktan başlamış küresel bir dönüşüm sürecinin geldiği aşamayı sergilediği için önemli. Bu savaş, adeta kapitalist sistemin dayanıklılığını ölçen bir stres testi gibiydi: Ekonomik direnç, enerji hatları, tedarik zincirleri üzerindeki hâkimiyet, siyasi-stratejik sabır, askerî kapasite kadar belirleyici olabiliyor.

YENİ ‘STATECRAFT’ 

Nasıl bir gerilla grubunun kazanması için devleti yenmesi değil, çatışmanın maliyetini dayanılmaz kılacak kadar ayakta kalması yetiyorsa İran’ın da neredeyse 40 yıldır hazırlandığı bu savaşta Washington’ı masaya getirmesi için onu askeri olarak yenmesi gerekmiyordu. İran rejimi, ABD müttefiki Körfez ülkelerini, İsrail’i vurabileceğini, can kaybına, yıkıma dayanabileceğini gösterdi; Hürmüz Boğazı’nı kapatarak küresel enerji, gübre, helyum akışını aksattı, finans piyasalarını sarstı. Hemen her yerde halkların geçim sıkıntısı krizini derinleştirdi. ABD, askeri hedeflerinden vazgeçmek, ekonomik istikrarı öncelemek zorunda kaldı. Mutabakatın ilk maddelerinin doğrudan Hürmüz’ün yeniden açılmasını şart koşması, bu kaldıracın ne kadar etkin olduğunu gösteriyordu

Özetle, yeni jeopolitikte, “devlet yönetme sanatının” (statecraft) kritik silahları artık, öncelikle enerji akışları, taşımacılık rotaları, yarı iletken tedarik zincirleri, yatırım ağları gibi ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel sistemleri kesintiye uğratabilme kapasitesi oluyor.

VE HEGEMONYA 

ABD yönetiminin kısa sürede bir mutabakata razı olması, birçok ülke seçkinlerinde, genelde dünya halklarında; ABD kamuoyunun, siyasi rejiminin uzun savaşlara isteksizliğinin kanıtı olarak algılandı. Bazı yorumcular bunu, kurulu bir hegemonyanın tükenişinin simgesel bir anı olarak 1956 Süveyş Krizi’ne benzetiyordu. İmzanın, ironik biçimde, 1919’da yeni bir jeopolitik ortamın doğumunu haber veren Versay Anlaşması’nın kentinde yapılması da bu analojiyi destekliyordu.

Bu kıvrımları açılmaya başlayan yeni jeopolitik sürecin, şimdilik en çok kazanan ülkesi ise savaşa hiç girmeyen Çin oldu. Pekin, şimdi, bu yeni jeopolitik sürecin içinde Körfez enerji ilişkilerine, Kuşak ve Yol altyapısına, bölgesel diplomasiye yaptığı uzun soluklu yatırımlarla bölgenin bir istikrar kazanması durumunda bundan en çok yararlanacak ülke konumunda.

Bazı analizlere göre Çin, devasa stratejik rezervleri, ithalatını geçici olarak azaltma kapasitesi, kömür üretimi, elektrikli araç dönüşümü sayesinde Hürmüz kaynaklı petrol şokunu büyük ölçüde kendi içinde emdi. Finans haberleri sitesi Bloomberg’in bir yorumunda, ABD merkezli Batı’da “düzen bozucu” olarak görülen Çin, “Petrol piyasalarını derin bir krizden kurtardı” deniyordu. Bu yorum, Çin’in önemli, hatta rakipsiz bir “yumuşak güç” kapasitesi olduğunu da zımnen kabul ediyordu.

Ünlü yatırımcı ve analist Ray Dalio’nun işaret ettiği gibi, Batı’nın (emperyalizminin-EY), doğrudan şiddet yoluyla baş eğdirme, hatta fetih yöntemlerinin yerine, Çin’in ekonomik ilişkileri, bağımlılıkları tercih eden yükselişiyle ABD liderliğindeki düzenin yerini çok parçalı, hiyerarşik ama daha rekabetçi bir sisteme bırakma eğilimi güçleniyor.

Mutabakatın imza sürecinde Pakistan’ın asıl arabulucu; Katar, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır’ın ise kolaylaştırıcı olarak rol almış olması hem bu sürecin parçası, hem de artık, Ortadoğu’nun salt Washington’ın iradesiyle şekillenen bir alan olmadığını gösteriyor.

Rakipsiz askeri güç ve kinetik yıkım ne rejim değişikliğine ne teslimiyete yol açtı. İran rejimi ayakta kaldı. Nükleer program sorunu 60 günlük yeni müzakere sürecine, yani gelecekteki bir tartışmaya bırakıldı. İsrail arzuladığı stratejik dönüşümü sağlayamadı. ABD sağında İsrail’in etkisi üzerinde büyük soru işaretleri, hatta öfke oluştu. Trump rejimi, İsrail’in tüm itirazlarına karşın mutabakat memorandumunu İsrail’in eylemlerini kısıtlayacak biçimde imzaladı.

Yeni jeopolitik, henüz tam anlamıyla çok kutuplu değil ama artık egemen bir tek kutup da yok. Yeni jeopolitik yeni bir “düzen” getirmiyor. Mutabakatın kaç gün dayanacağı da belli değil.

NATO ne film çeviriyor?-Mehmet Ali Güller- 

NATO yöneticileri bir süredir ABD’li ve Avrupalı filmcilerle toplantılar düzenliyor. Sinema ve televizyon yapımcılarını, yönetmenlerini ve senaristlerini önce Los Angeles’ta toplayan NATO, ardından Brüksel ve Paris’te toplantılar düzenledi. Dördüncü toplantı da Londra’da yapılacak.

The Guardian, Londra toplantısına katılacak kimi filmcilere ulaşarak bu çalışmayı haberleştirdi. NATO yöneticileri toplantının Chatham House kuralları altında yapılmasını istemiş. Yani toplantıya katılanlar “edindikleri bilgileri kullanmakta serbest olacak ancak konuşmacıların kimlikleri gizli tutulacak”

Peki NATO neden bu tür toplantılar yapıyor?

HOLLYWOOD OPERASYONLARI 

NATO’nun, hele de ABD’nin film sektörüne doğrudan müdahil olması yeni değil. Özellikle Pentagon ve CIA’in bu konularda çok özel çalışmalar yürüttüğü, yapımcıdan yönetmene, senaristten oyuncuya her düzeyde Hollywood’a nüfuz ettiği biliniyor.

Bu konuda Türkçesi de olan iki önemli kitap var. İlki Jaques Seguela’nın Hollywood Daha Beyaz Yıkar kitabıdır (Alfa, 1991). Kitap özetle emperyalist ABD’nin kültürel hegemonya için Hollywood’u nasıl kullandığını ortaya koymaktadır. İkinci kitap ise David L. Robb’un Hollywood Operasyonları kitabıdır (Güncel Yayıncılık, 2005). Pentagon belgeleri ile yapımcı ve senaristlerle yapılmış görüşmelere dayanan kitap, ABD ordusunun Hollywood filmleri üzerinden dünyaya nasıl “sempatik” gösterilmeye çalışıldığını ortaya koymaktadır.

CIA-PENTAGON-NATO FAALİYETLERİ

CIA’in bu işleri yapmak için “Eğlence Sektörü İşbirliği” adlı birimi bile var. Bu birim sadece film sektörüne değil; gazete, dergi ve kitap alanına da “ABD emperyalizminin çıkarları” için müdahil oluyor. Sadece filmlerin ya da kitapların içeriklerini yönlendirmekle kalmıyor, doğrudan film yapılmasını ve kitap yazılmasını bile sağlıyor!

Pentagon’un bu alandaki faaliyetleri ise büyük bir endüstri oluşturmuş durumda. Öyle ki bu endüstri akademik literatürde “askeri-eğlence kompleksi” olarak isimlendirilmektedir.

NATO’nun da bu kültürel alanlara müdahil olması için birimi var: Kamu Diplomasisi Komitesi. Komite bünyesinde kamuoyu oluşturma, medya ilişkileri ve stratejik iletişim alt birimleri var.

NATO’NUN ARACILARI 

NATO bu tür ilişkileri daha önceki yıllarda bazı ABD düşünce kuruluşları üzerinden yapıyordu. Örneğin 2004 yılında Washington merkezli Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) üzerinden sekiz senaristle bu tür bir işbirliği çalışması yapmıştı.

Los Angeles, Brüksel, Paris ve Londra toplantıları ise NATO’nun doğrudan çalışması şeklinde. The Guardian’ın haberine göre Londra toplantısının gündemi “Avrupa ve ötesinde gelişen güvenlik durumu” başlığını taşıyor. Toplantıyı bizzat NATO Genel Sekreter Yardımcısı James Appathurai başkanlığındaki bir NATO heyeti düzenliyor. Appathurai, NATO’da “hibrit, siber ve yeni teknolojilerden” sorumlu.

‘KÖTÜ ASYA-İYİ ATLANTİK’ FİLMLERİNE HAZIRLIK

Bir önceki yazımızda incelemiştik: ABD NATO’da stratejik dönüşüm başlatmış durumda. Bizzat ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth bu dönüşümü NATO 3.0 diye adlandırdı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de dönüşümün tarihi önemde olduğunu söyledi.

Bu dönüşüm özetle NATO’nun yönünü Asya’ya/Avrasya’ya çevirmesi anlamına geliyor. İşte NATO yöneticileri, filmcileri bu dönüşüme hazırlamak istiyor.

Geçmiş Hollywood senaryolarından da çıkarım yapabileceğimiz üzere, filmlerle Asya’nın, Asyalı ülkelerin dünya için nasıl tehditler oluşturduğunu işleyecekler, ABD ve NATO’nun dünyayı kurtarmak için nasıl mücadele ettiğini izletecekler. Özetle “kötü Asya’ya karşı iyi Atlantik” filmleri çevirecekler!

NATO sadece bir askeri ittifak değil, üye ülkeler başta dünya kamuoyu imal etme organizasyonu aynı zamanda çünkü…

/././

Cumhuriyet


21 Haziran 2026 Pazar

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Beyaz et ve kırmızı et operasyonları ve proteinin geleceği -Gürkan Akgüneş- 

Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biyoteknolojik yeniliklerden, proteinle zenginleştirilmiş ürünlerden ve katma değerli tarımsal üretimden geçiyor. Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Yarın ise protein arzını konuşacağız.

Günümüz insanı artık her lokmada daha fazla protein istiyor. Market raflarında protein ilaveli içecekler, yoğurtlar, kahveler, makarnalar ve atıştırmalıklar hızla çoğalıyor. Sosyal medyada sağlık uzmanları, sporcular ve influencer'lar protein tüketimini artırmanın yollarını anlatıyor. Dünyanın en büyük gıda şirketleri ise geleceğin en stratejik gıda savaşlarından birinin protein alanında yaşanacağını düşünüyor.

Ama bu küresel protein iştahı, beraberinde yeni sorunlar da getiriyor.

İşte geçtiğimiz hafta yaşadıklarımız...

Normal şartlarda sofraya ulaşan en ucuz hayvansal protein kaynakları beyaz et ve yumurta. Ancak geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin en büyük kanatlı eti şirketleri rekabete aykırı fiyat belirledikleri iddiasıyla soruşturma ve operasyonların merkezine yerleşti.

6 ayda 28 kilo et soframızdan eksildi

Bundan birkaç ay önce benzer görüntüler kırmızı et sektöründe yaşanmıştı. Et üreticileri ve tüccarlar hakkında soruşturmalar açılmış, fiyat artışlarının önüne geçilmeye çalışılmıştı. Ama ne oldu? Kırmızı et fiyatları o günden bu yana daha da arttı.

Zaten halkın bir bölümü kırmızı eti çoktan unuttu.  Bir aylık net asgari ücret, 2020 yılında yaklaşık 72 kilogram karkas dana eti alabiliyordu. Bugün aynı ücretle ancak 44 kilogram alınabiliyor. Altı yılda kaybedilen 28 kilogram et, sadece bir fiyat artışını değil, aynı zamanda sofralardaki proteinin sessizce uzaklaşmasını da anlatıyor.

Devlet bir yandan ithalatla fiyatları dizginlemeye çalışıyor. Bir yandan soruşturmalar yürütüyor. Bir yandan piyasaya müdahale ediyor. Ancak bütün bu çabalar, delik deşik olmuş bir salın yalnızca bir deliğini kapatmaya benziyor. Çünkü sorun sadece et fiyatları değil.

Sorun, dünyanın hızla bir protein çağına giriyor olması.

Protein çağı

Bugün Amerika'da tüketicilerin yüzde 55'i yeterli protein aldığından emin olmak için beslenmesini günlük olarak planlıyor. Yüzde 72'si protein ilaveli ürünler için daha fazla ödeme yapmaya razı. Genç tüketicilerin yarısından fazlası, protein içeriği yüksek ürünlere daha fazla para vermeyi kabul ediyor. Protein artık yalnızca bir besin öğesi değil; tüketicinin gözünde premium bir değere dönüşmüş durumda.

Cargill'in 2025 Protein Profili araştırmasına göre Amerikalıların yüzde 61'i son bir yılda protein tüketimini artırdı. Bu oran beş yıl önce yüzde 48 seviyesindeydi. OECD ve FAO ise küresel et tüketiminin önümüzdeki on yılda yaklaşık 48 milyon ton artacağını ve 2034 yılında 406 milyon tona ulaşacağını öngörüyor.

Dünya daha fazla protein arıyor. Türkiye ise hâlâ eti nasıl ucuzlatacağını tartışıyor. Aslında eti değil, proteini konuşmalıyız.

Tabii yanlış anlaşılmasın; "Et yerine başka şeyler yiyelim" önerisinde bulnmak değil amacım. Çünkü et, insan beslenmesindeki en değerli protein kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. İçerdiği aminoasit profili, biyoyararlanımı ve besleyiciliği nedeniyle kırmızı et, beyaz et, süt ve yumurta hâlâ çok önemli.

Ancak mesele artık yalnızca et üretmek değil. Çünkü dünya nüfusu büyüyor. Aynı zamanda yaşlanıyor.

Önümüzdeki yıllarda daha fazla insan, daha fazla protein talep edecek. Üstelik bu talep sadece spor salonlarından gelmeyecek. Yaşlanan nüfus, kas kaybını önlemek için daha fazla proteine ihtiyaç duyacak. GLP-1 olarak bilinen kilo verme ilaçlarını kullanan milyonlarca kişi, kilo verirken kas kaybetmemek için daha yüksek proteinli beslenme programlarına yönelecek.

Kısacası protein talebi geçici bir moda değil. Demografik ve ekonomik dönüşümün sonucu.

Protein çağında Türkiye'nin avantajı ne?

Asıl ilginç soru burada başlıyor. Türkiye proteini nasıl daha erişilebilir hale getirecek? Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Oysa dünyanın birçok ülkesi protein ekonomisini konuşuyor. Bezelye proteini üretimi büyüyor. Bitkisel protein izolatları milyarlarca dolarlık pazarlara dönüşüyor.

Proteinle zenginleştirilmiş ürünler marketlerde ayrı raflar oluşturuyor. Yüksek proteinli gıda pazarı önümüzdeki yıllarda 100 milyar doların üzerine çıkmaya hazırlanıyor.

Üstelik Türkiye bu yarışa sıfırdan başlamıyor. Mercimeğin, nohutun ve baklagillerin genetik merkezlerinden birinde yaşıyoruz. Dünyanın önemli tavuk üreticilerinden biriyiz. Güçlü bir süt sanayimiz var. Gıda işleme teknolojilerinde önemli bir altyapıya sahibiz.  Sorun kaynak eksikliği değil. Sorun, proteini hâlâ sadece et olarak görüyor olmamız.

Geleceğin meselesi

Protein çağında asıl mesele, insanların tabağına daha fazla ve daha kaliteli protein koyabilmek olacak. Bunun yolu da yalnızca daha fazla hayvan yetiştirmekten geçmiyor.

Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biyoteknolojik yeniliklerden, proteinle zenginleştirilmiş ürünlerden ve katma değerli tarımsal üretimden geçiyor. Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Yarın ise protein arzını konuşacağız.

Belki de son aylarda yaşanan bütün bu operasyonlar, aslında çok daha büyük bir dönüşümün habercisi. Çünkü mesele artık yalnızca et değil.

Mesele, gelecekte 90 milyon insanın protein ihtiyacını nasıl karşılayacağımız. Ve görünen o ki, bu sorunun cevabı kasap vitrinlerinden çok daha büyük bir yerde saklı.

Sözcü TV’de KK dağıldı: Söyleşide can alıcı anlar -Yalçın Doğan- 

13 seçim kaybettiği hatırlatıldığında, referandumları hariç tutarak, “ben 13 seçim kaybetmedim” diyebiliyor. Hep “arınma” ya... “Ahlaki üstünlüğünü kaybeden parti nasıl birinci parti çıkıyor” sorusuna, ilgisiz bir karşılık veriyor, “kaç belediye başkanı AKP’ye geçti” gibi. Nasıl geçtiklerini bilmemesi mümkün mü?.. Sorular karşısında dağılıyor.

“Hain, işbirlikçi, darbeci, Sarayın kayyımı, proje. Sizin için kullanılan bu ifadeleri duyduğunuzda, bir an için kendinizi sorguladınız mı?.. İçiniz rahat mı?..”

Önceki akşam Sözcü TV’de KK ile yapılan söyleşiye Senem Toluay Ilgaz bu soruyla girince, KK daha ilk anda saptırıyor: “Onları troller söylüyor”.

Hayır, troller değil, CHP tabanı, CHP seçmeni, pek çok siyasetçi, gazeteci kullanıyor bu ifadeleri. Ilgaz’ın sorusuna yandaşlardan itiraz yükseliyor:

“Kılıçdaroğlu program konuğudur. Bu saygısızlıktır, gazetecilik değildir”.

Kendileri çıktıkları kanallarda her türlü iftirayı, hakareti pervasızca atarken, o gazetecilik oluyor, ama onların korumasındaki birisine yöneltilen toplumsal soru “saygısızlık” oluyor!..

Gazeteciler iyi hazırlanmış

KK’nın Sözcü TV’ye çıkacağı haberi yayıldığında, bir kuşku uyanıyor, “bu da nereden çıktı” yolunda.

Ancak, üç gazeteci Senem Toluay Ilgaz, Barış Terkoğlu ve Aslı Kurtuluş sorularıyla bu kuşkuyu ilk dakikadan itibaren dağıtıyor.

Üçü de, söyleşiye iyi hazırlanmış, hem KK’nın icraat ve sözlerini,  hem de CHP’lilerin tutumunu iyi incelemişler.

Herhangi bir Batı TV’sinde bu tür röportajlar nasıl yapılıyorsa, karşıdaki kişinin konumu ne olursa olsun, nasıl sorgulanıyorsa, üç gazeteci de aynen öyle yapıyor.

Yine de, KK sorulara farklı yanıt verdiğinde, üzerine gitmemek, bana eksiklik olarak geliyor. 

“Yargı bağımsız değil”

KK mutlak butlanla CHP’ye çöktüğünü sonuna kadar savunuyor. Yargı bağımsızlığına ilişkin soruya KK: “Yargı siyasallaşmış, yargı bağımsız değil”.

 Dolayısıyla:

Mutlak butlan kararının da, siyasal bir karar olduğunu itiraf etmiş oluyor, hukuk üzerinden siyasal bir girişimle o koltuğa oturduğunun ilanı.

Bununla birlikte, “mutlak butlan kararı siyasi midir, bilmiyorum” diyor!..

Bir yandan “yargı bağımsız değil” diyor, iki dakika sonra “yolsuzluk davaları siyasi değil” diyerek, eski yol arkadaşlarını suçluyor.

Zaman zaman zor durumlarda kalıyor, soruya soruyla karşılık vermeye çalışıyor. 

“Partiye zarar gelmesin diye, mutlak butlanı kabul ettiğini” söylüyor ama, CHP’yi her kademede tasfiye ederek, CHP’ye tarihin görmediği zararı vererek, rejimin devamına katkıda bulunuyor.  

“Arınma”

Dönüp dolaşıp vurgu sürekli aynı, “partinin arınması, yolsuzluk yapanlardan temizlenmesi”.

Yolsuzluğun kaynağı neresi?.. Kendisinin de söylediği gibi:

CHP’nin 38. Kurultayı.

O kurultayın delegeleri kendi zamanında seçilmiyor mu?..

Kaldı ki, yargı eliyle sadece CHP’li belediyelere operasyonlar düzenleniyorsa, duruşmalarda sık sık ortaya çıktığı gibi, insanlar etkin pişmanlığa zorlanıyorsa, o davalara “siyasi değil” demek, AKP ile aynı çizgiyi savunmak değil mi?..

Üstelik, “iddianameleri tamamen okumadım” diyor ama, okumadığı iddianameler üzerinden...

Kendisini savcı yerine koyarak, adeta yeni bir iddianame yazıyor, Silivri’deki iddianamelere hak veren tonda.

“İddianamelere inanıyor musunuz” sorusunu kaçamak yanıtlıyor:

“Ben arınmalardan söz ediyorum”.

Kendisini desteklemeyen milletvekili, il, ilçe yönetimleri, belediye başkanlarını arınma gerekçesiyle ya ihraç etmek için düğmeye basıyor ya da görevden alıyor.

Dokunulmazlıklar

Bir başka tutarsızlık dokunulmazlıklar.

“Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasına olumlu oy kullandığı için pişman olmadığını” söylüyor, bununla birlikte “kendisine haksızlık yapıldığını biliyorum” diyor. DEM milletvekili Sırrı Sakık dün kendisine çok ağır bir yanıt veriyor.

Özgür Özel ve Ali Mahir Başarır’ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili “ben suçlansam, dokunulmazlığımın kaldırılmasını isterdim, gidip aklanmak isterdim” diyor.

Kendisine bağlı CHP milletvekillerinin dokunulmazlıkların kaldırılmasında olumlu oy kullanacaklarının işaretini veriyor.

Can alıcı noktalarından biri burada:

Dokunulmazlık üzerinden Özgür Özel’i tasfiye planı!..

Kurulacağı söylenen yeni partiyi de, sakat bırakmak hedefi!..

“13 seçim kaybetmedim”

13 seçim kaybettiği hatırlatıldığında, referandumları hariç tutarak, “ben 13 seçim kaybetmedim” diyebiliyor.

Hep “arınma” ya...

“Ahlaki üstünlüğünü kaybeden parti nasıl birinci parti çıkıyor” sorusuna, ilgisiz bir karşılık veriyor, “kaç belediye başkanı AKP’ye geçti” gibi. Nasıl geçtiklerini bilmemesi mümkün mü?..

Sorular karşısında dağılıyor. Herkes bunun farkında ki AKP ve yandaşları öfkeli, hele biri: “Sistem Kılıçdaroğlu’nu madara etmek için kurulmuştu”.

Sanmıyorum, mutlak butlanla döndüğü andan itibaren zaten “madara” değil mi?..

/././

Dünya Kupası’ndaki başarısızlık bir hayal kırıklığı değil, yapısal sorunların yeşil sahaya yansımasıdır!-Tuğrul Aşkar- 

Türk futbolu, günü kurtaran reflekslerden çıkmak zorundadır. Aksi halde aynı döngü, farklı turnuvalarda yeniden üretilecektir. Altyapı sisteminin yeniden tasarlanması, oyuncu yetiştirme modelinin modern futbolun hız ve karar alma gerekliliklerine göre güncellenmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur. Teknik direktör tercihleri, kısa vadeli skor baskısına göre değil, oyun felsefesi ve süreklilik üzerinden belirlenmelidir.

Türk millî takımı, Dünya Kupası’nda oynadığı iki maçı da kaybederek turnuvaya erken veda etti. Bu tablo karşısında duygusal reflekslerle hareket etmek yerine, daha soğukkanlı ve yapısal bir değerlendirme yapmak artık kaçınılmaz görünüyor. Çünkü sahadaki sonuç, yalnızca iki maçın skoru olmaktan daha çok, uzun süredir kendini gösteren futbol yetersizliğimizin ve bu yetersizliği üreten futbol aklının doğal bir sonucudur.

Aslında bugün yaşananlar büyük bir sürpriz değil, gecikmiş bir yüzleşmedir. Çünkü bu takım turnuvaya geldiğinde ne oyun organizasyonu açısından güven veriyordu, ne de tempo ve karar alma kalitesi bakımından istikrarlı bir yapı sergiliyordu. Modern futbolun temel belirleyicileri olan oyun aklı, geçiş organizasyonu ve baskı sürekliliği açısından bakıldığında, turnuva öncesi işaretler zaten yeterince açıktı.

Dünya Kupası bileti de doğrudan, dominant bir oyun üzerinden değil, oldukça zorlu ve kırılgan bir play-off sürecinin ardından alınmıştı. Bu gerçek göz ardı edilerek turnuvada bir anda seviye atlanacağı beklentisi, daha en baştan rasyonel olmayan bir iyimserlik üretmiştir. Futbolun doğası ise bu tür sıçramalara değil, sürekliliğe ve yapısal istikrara dayanır.

Bugün gelinen noktada yaşanan hayal kırıklığı, bir sonuçtan çok bir süreçtir. Yıllardır inşa edilemeyen bir oyun kimliğinin, uluslararası rekabet seviyesinde görünür hale gelmesidir. Asıl problem kaybedilen maçlar değil, hangi oyunu oynadığını bilmeyen bir futbol kültürünün varlığıdır.

Yapısal eksiklikler ve oyun aklının yokluğu

Zaten yapısal sorunları olan bir futbol sisteminden sürdürülebilir başarı beklemek, çoğu zaman iyi niyetli bir temenniyi aşamaz. Çünkü mesele yalnızca bireysel form düşüklüğü değildir; mesele, oyunun bütününe yayılan stratejik zafiyettir. Organizasyon eksikliği, planlama zayıflığı ve karar alma süreçlerindeki dağınıklık, sahadaki görüntüyü belirleyen temel faktörlerdir.

Modern futbolda başarı; rastlantısal performanslara, tekil yıldız katkılarına veya anlık motivasyon patlamalarına indirgenemez. Aksine başarı, kurumsallaşmış bir oyun felsefesinin sahaya sistematik biçimde yansımasıyla mümkündür. Türk millî takımında ise bu sürekliliği sağlayan bir yapıdan söz etmek güçtür.

Bu nedenle sahada görülen kırılganlık, aslında yapısal bir durumun yansımasıdır. Takımın maç içi dalgalanmaları, oyunun belli bölümlerinde tamamen kontrolü kaybetmesi ve baskı altında çözülme eğilimi, bireysel değil sistemsel bir soruna işaret etmektedir.

İyimserlik yanılgısı ve gerçekliğin bastırılması

Futbol kamuoyunda sıkça görülen bir eğilim, gerçekliği analiz etmek yerine onu duygusal bir çerçeveyle yeniden üretmektir. Bu durum, bir tür iyimserlik refleksi yaratır. Her turnuva öncesi “bu kez farklı olacak” beklentisi, çoğu zaman geçmiş deneyimlerin üzerine örtülen bir unutma haliyle beslenir.

Oysa saha bu iyimserliği sürekli test eder. Ve çoğu zaman sonuç, bu beklentinin karşılıksız kaldığını gösterir. Çünkü gerçeklik, duygularla değil, yapılarla işler. Yapı yoksa, sonuç da sürdürülebilir olmaz.

Elbette iyimserlik bireysel düzeyde anlamlıdır; ama futbol gibi kolektif ve sistemsel bir oyunda başarı, tesadüfi sıçramaların değil, kurumsallaşmış bir oyun aklının ürünüdür.

Bu noktada beklentileri ayakta tutan şey çoğu zaman rasyonel analiz değil, bir tür iyimserlik refleksi oluyor. Gerçekliği yumuşatarak beklentiyi koruma eğilimi… Ancak saha, bu iyimserliği sürekli test ediyor ve çoğu zaman boşa çıkarıyor.

Aslında asıl mesele, Türk millî takımının zorluklar karşısında nasıl bir reaksiyon vereceğini öngörebilme imkânımızın ne kadar sınırlı olduğudur. Bu öngörü eksikliği bize gerçekten heyecan mı veriyor, yoksa belirsizliğin içinde sürekli yeniden kurulan bir beklenti döngüsüne mi hapsediyor? Ve bu hissi kaç yılda bir yaşayabildik?

Bu sorulara verilecek yanıtlar, ne yazık ki tatmin edici bir tablo sunmuyor. Büyük ölçüde cevap olumsuz. Bu da bize şunu gösteriyor: Sorun yalnızca sonuçlarda değil, beklentinin kendisinde yatıyor.

Kaosun normalleşmesi ve futbol kültürü

Türk futbolunun en temel problemlerinden biri, kaotik yapının normalleşmesidir. Oyun planının olmadığı yerde bireysel çözüm beklentisi, sistemin yerini alır. Bu durum kısa vadede bazı sonuçlar üretebilir; ancak uzun vadede sürdürülebilir bir başarı modeli oluşturmaz.

Kaotik futbol, seyir zevki açısından zaman zaman heyecan üretse de, rekabet düzeyi yükseldiğinde kırılganlığını açıkça gösterir. Dünya Kupası gibi turnuvalar ise bu kırılganlığı gizlemez, tam tersine görünür kılar. Çünkü bu seviyede oyun, tesadüflere değil, organizasyona dayanır.

Bu nedenle bugün yaşananlar bir çöküş değil, bir teşhir anıdır. Yıllardır ertelenen sorunların uluslararası sahnede görünür hale gelmesidir.

Soru sorma zamanı

Millî takımdan Dünya Kupası’nda üstün başarı bekleyenlere önce daha temel bir soruyu sormak gerekir: Bu takımı ne zaman koltuğumuza yaslanıp “bu maçı kesin kazanırız” duygusuyla izledik? Bize böyle bir güven veren, akılda yer eden tek bir oyun ya da performans oldu mu?

Gerçek şu ki sahada çoğu zaman kırılgan, her an dağılmaya açık bir yapı gördük. Bu nedenle bugün ortaya çıkan tabloyu sürpriz gibi karşılamak, süreci görmezden gelmekten başka bir anlam taşımıyor. Asıl mesele, bu güven duygusunu besleyen bir oyun hafızasının neden hiç oluşmadığı. Yoksa biz her seferinde, kaotik bir akışın içinden çıkacak tesadüfi sonuçlara tutunarak mı umutlandık?

Futbol, duygusal beklentilerle değil, yapısal gerçekliklerle açıklanmalıdır. Aksi halde her başarısızlık “şanssızlık”, her yenilgi “geçici düşüş” olarak okunur ve hiçbir şey değişmez. Oysa değişim, doğru teşhisle başlar.

Yeniden yapılanma zorunluluğu

Bugün gelinen noktada en önemli ihtiyaç, sonucu değil sistemi tartışan bir aklın inşasıdır. Türk futbolu, günü kurtaran reflekslerden çıkmak zorundadır. Aksi halde aynı döngü, farklı turnuvalarda yeniden üretilecektir.

Altyapı sisteminin yeniden tasarlanması, oyuncu yetiştirme modelinin modern futbolun hız ve karar alma gerekliliklerine göre güncellenmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur. Teknik direktör tercihleri, kısa vadeli skor baskısına göre değil, oyun felsefesi ve süreklilik üzerinden belirlenmelidir.

Federasyon düzeyinde ise şeffaflık, hesap verebilirlik ve uzun vadeli planlama kültürü oluşturulmadan, hiçbir sportif başarı kalıcı hale gelemez. Çünkü modern futbol artık yalnızca saha içi bir oyun değil; aynı zamanda bir yönetim ve organizasyon bilimidir.

Sonuç yerine bir gerçeklik notu

Dolayısıyla bu tabloyu “şanssızlık” ya da “geçici formsuzluk” olarak okumak yerine, yapısal gerçekliğin doğal sonucu olarak görmek gerekir. Belki de tek teselli şu oldu. Bu hayal kırıklığıyla sorunlar artık daha görünür hale geldi. Ve bu görünürlük, eğer doğru okunursa, gerçek bir yeniden yapılanmayı başlatabilmek için bulunmaz bir fırsat olabilir.

Zaten yapısal sorunları olan bir futbol anlayışından sürdürülebilir ve kaotik olmayan bir başarı beklemek, iyi niyetli bir beklenti olmaktan çok bir iyimserlik yanılgısıdır. Çünkü ortada sadece formsuzluk değil; oyunun organizasyonuna, karar alma süreçlerine ve stratejik aklına işlemiş derin eksiklikler var.

Bu noktada beklentileri ayakta tutan şey çoğu zaman rasyonel analiz değil, bir tür iyimserlik refleksi oluyor. Gerçekliği yumuşatarak beklentiyi koruma eğilimi… Ancak saha, bu iyimserliği sürekli test ediyor ve çoğu zaman boşa çıkarıyor.

Elbette iyimserlik bireysel düzeyde anlamlıdır; ama futbol gibi kolektif ve sistemsel bir oyunda başarı, tesadüfi sıçramaların değil, kurumsallaşmış bir oyun aklının ürünüdür.

Peki ne yapılmalı?

 Öncelikle sonuçları değil, sistemi tartışan bir akla ihtiyaç var. Türk futbolu günü kurtaran reflekslerden vazgeçip, veri temelli, planlı ve sürdürülebilir bir oyun ekosistemi inşa etmek zorunda. Altyapıdan başlayarak oyuncu yetiştirme modelinin yeniden tasarlanması, teknik direktör tercihinin kısa vadeli sonuçlardan bağımsız olarak oyun felsefesi üzerinden belirlenmesi ve federasyon düzeyinde şeffaf, hesap verebilir bir yönetim anlayışının kurulması artık ertelenemez bir zorunluluktur. Yapısal sorunların olduğu yerde ümidimizi kaotik futbolun getireceği tesadüfi sonuçlara bağlayamayız. Çünkü modern futbolda başarı, duygularla değil; yapı, akıl ve süreklilikle üretilir.

/././

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Tarikat Şeyhi evine, hasta tutsaklar hücreye!-Gözde Bedeloğlu- 

Türkiye bu büyük skandalı, Timur Soykan’ın titiz gazeteciliği sayesinde öğrenmişti. Haberde, İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızı H.K.G’nin, 6 yaşından itibaren bir cemaat mensubu ve aynı zamanda komşuları olan Kadir İstekli tarafından cinsel istismara maruz bırakıldığı; 14 yaşında bu kişiyle evlendirildiği; 17 yaşında anne olduğu; 18 yaşında ise resmi nikahının kıyıldığı anlatılıyordu. Mahkeme, 23 Ekim 2023’te açıkladığı kararında tutuklu sanık Kadir İstekli’ye "birden fazla kez çocuğun nitelikli cinsel istismarı" suçundan 30 yıl, baba Yusuf Ziya Gümüşel’e ise aynı suçtan 20 yıl hapis cezası vermişti.

Ancak yerel mahkemenin kararının ardından devam eden hukuki süreç, vicdanları bir kez daha yaralayan bir noktaya evrildi. 6 yaşındaki kız çocuğunu evlendirerek yıllarca süren bir istismara zemin hazırlayan tarikat şeyhi Yusuf Ziya Gümüşel, önceki gün “sağlık sorunları” öne sürülerek ev hapsi ve yurt dışı çıkış yasağı şartıyla tahliye edildi. Kararın hemen ardından "Cübbeli Ahmet” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün bunu “büyük bir sevinçle” karşılaması ve tahliyede payı olanlara, özellikle de Yeni Şafak’a teşekkür etmesi adaletin hangi kulislerde şekillendiğinin açık bir itirafı gibiydi.

***

Devletin bu “sağlık” hassasiyeti biliyoruz ki herkese eşit işlemiyor. Örneğin, bugün ileri derece MS (Multipl Skleroz) hastası olan ve cezaevi koşullarında tedavisi her geçen gün zorlaşan Tayfun Kahraman yıllardır parmaklıklar ardında tutuluyor. Kanser geçmişi olan, cezaevi sürecinde ağır kilo kayıpları yaşayan ve son olarak boynundaki kitle nedeniyle ameliyat edilen Murat Çalık’ın tahliye talepleri de ısrarla reddedildi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) verilerine göre cezaevlerinde yüzlercesi ağır olmak üzere binin üzerinde hasta tutsak bulunuyor. Ağır hasta mahpusların önemli bir kısmı tek başına yaşamını idame ettiremeyecek durumda olmasına rağmen infazları ertelenmiyor. Diğer yandan, somut delillere ve ağır cezalara rağmen bir tarikat liderine gösterilen bu jet konfor, iktidarın kimin “sağlığı ve özgürlüğü” için endişelendiğini açıkça gösteriyor.

İstismarcının sağlık sorunları titizlikle gözetilirken, sivil toplumun ve hak savunucularının nefes alabileceği alanlar da hızla daraltılmaya devam ediliyor. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) talebiyle, X Platformu’nda aralarında Kaos GL, SPoD, Mor Çatı, İnsan Hakları Derneği ve Kadının İnsan Hakları Derneği gibi onlarca LGBTİ+ ve kadın hakları örgütünün hesaplarına Türkiye’den erişim engeli getirildi.

Dayanak ise yine tanıdık: 5651 Sayılı Kanun’un kamu düzenini ve milli güvenliği korumayı amaçlayan 8/A maddesi. Anlaşılan o ki, toplumun ahlakını ve güvenliğini tehdit eden şey; 6 yaşındaki çocukların istismar edilmesi ya da faillerin serbestçe evlerine dönmesi değil, sivil toplum örgütlerinin hak ihlallerine karşı ses çıkarması, Onur Haftası etkinlikleri düzenlemesi veya meclisteki ayrımcı yasa paketlerini eleştirmesidir.

***

Bir yanda haklarında ses kayıtları ve fotoğraflar dahil tonlarca delil bulunan çocuk istismarcılarına gösterilen hukuki esneklik ve siyasi şefkat; diğer yanda ise insanların özgürce yaşama, örgütlenme ve ifade hakkını gasp eden sistematik bir baskı mekanizması… Karşımızda duran bu iki güncel gelişme, iktidarın inşa ettiği yeni Türkiye’nin ideolojik haritasını oluşturuyor. İktidar, hak savunucularını "sakıncalı" ilan edip sustururken; ağır hasta olan Tayfun Kahraman ve Murat Çalık gibi isimler hücrelerde yaşam mücadelesine terk ediliyor. Ancak iş, 6 yaşındaki bir çocuğun istismar edilmesine göz yuman tarikat şeyhine gelince, devletin şefkatli eli uzanıveriyor hemen. İşte hükümetin ülkeye reva gördüğü ahlak, güvenlik ve adalet terazisi tam olarak bu.

/././

Gel ne olursan ol gel -Hayri Kozanoğlu- 

İstanbul Finans Merkezi (İFM), AKP zihniyetinin cisim bulmuş hâlidir. Bir yandan en yükseği 60 katı bulan görkemli binalar yapacaksın. Yandaş müteahhitlere büyük projelerle büyük paralar kazandırırken, beton çekişli ekonomik büyümeye de doping vereceksin. Öte yandan 2002’den beri aşina olduğumuz partinin neoliberal yönelimini öne çıkarıp, küresel sermayeye büyük fırsatlar sunan türlü çeşitli finansal enstrümanlarla havanı atacaksın. Bu arada fıtratından kaynaklanan muhafazakâr-İslamcı aslını da inkar etmeyip; “sukuk, tekafül, İslami fonlar” gibi faizsiz  mekanizmaları, fintech gibi dijitalleşme atraksiyonlarıyla harmanlayarak muhafazakâr kitlene de mesaj vermekten geri kalmayacaksın.

2023’te Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kullanıma açılan, yaklaşık 100 bin çalışanı bünyesinde barındıran; lüks ofisleriyle, havalı AVM’leriyle, konforlu konaklama tesisleriyle bir zenginler vahası olarak tasarlanan İFM’nin son aylarda yeni bir heyecan dalgası yaratmasının asıl nedeni, ABD ve İsrail’in İran’a karşı açtığı savaşta hem fiziksel olarak zarar gören hem de bir “zenginler cenneti” olarak imajı zedelenen Dubai’nin yerine oturma iştahının kabarmasıydı.

KÜRESEL FİNANS MERKEZLERİ

Finans merkezleri neoliberalizmin kumanda ve kontrol üsleri kabul edilir. Küresel kapitalizmin sermaye birikimi, kuralsızlaştırma ve piyasalaştırma süreçlerinin tüm ekonomiye nüfuz etmesinde kilit rol oynarlar. Yabancı yatırımları ve sıcak parayı cezbetmekte hem iyice gevşek kuralları sayesinde, hem de ultra zenginlere eğlenme, dinlenme ve rekreasyon imkânları sunma gibi atraksiyonlarıyla bir çekim merkezi oluşturmaya çalışırlar.

New York ve Londra; tarihleriyle, gelenekleriyle, coğrafi konumlarıyla; birinin ABD gibi dünyanın birinci ekonomik gücüne dayanma, diğerinin asırlardan beri tahvil ve döviz piyasalarının başlıca merkezi olma gibi özellikleriyle küresel finansın, ancak kendi aralarında rekabete tenezzül eden liderleridir.

Hong Kong ve Singapur da Asya ekonomilerinin yükselişi, her ikisinin de çok önemli dış ticaret merkezleri olması, Anglo-Sakson kültürüne yakınlıkları, aşırı piyasa dostu mevzuatları, ılıman iklimleri ve eşsiz yeme içme seçenekleri ile hemen New York ve Londra’nın arkasında sıralanıyorlar.

Neoliberal rejimlerde finansal merkezler; gevşek sermaye kontrolleri, düşük kurumlar vergileri, bankacılık yasalarının esnekliğiyle ulusötesi sermayenin ülkeden ülkeye akışını kolaylaştırma misyonunu üstlenirler.

Bu misyonu benimseyen hükümetler, finansal merkezleri sermaye açısından hijyenik hâle getirmeye, güvenliklerini sağlamaya, risklerini azaltmaya, bir sorun baş gösterirse kurtarma operasyonlarıyla piyasaların istikrarını sağlamaya soyunurlar.

Finans merkezleri geliştikçe kentsel dönüşümün en hızlandığı, alt sınıfları o yörelerden uzaklaştırmak anlamında soylulaştırma girişimlerinin en keskinleştiği bölgeler hâline gelirler. Ya da İFM gibi, baştan sona bu parametrelere göre tasarlanırlar. Toplumsal kaygıların en az hissedildiği, gelir ve servet uçurumlarının derinleştiği ülkelerde kaymak tabakanın özlemlerine cevap vermek için kurgulanan, piyasa etkinliğini tüm değerlerin üzerinde kabul eden kurtarılmış bölgeler olarak öne çıkarlar.

BİR ZENGİNLER VAHASI: DUBAİ

Finans merkezleri içerisinde Dubai son dönemlerde en hızlı yükselen ve yukarıda sayılan finansal merkezlere özgü niteliklerin en keskin ve abartılı gözlendiği coğrafya olarak temayüz etti.

Dubai kendini yüksek vergilerin, kompleks düzenlemelerin olduğu bir dünyada girişimcilik ruhunun, risk alma kültürünün karşılık bulduğu bir dünya cenneti olarak pazarlamaya başladı. Bir yanda 7 yıldızlı otelleriyle, ışıldayan kuyumcu dükkânlarıyla, bilumum markaların cirit attığı alışveriş merkezleriyle, dünyanın en yüksek binası unvanını elinde tutan Burç Halife’yle, tam korunaklı rezidanslarıyla nam saldı.

Başarıyı kutlayan bir kültür, insanların servetinden utanmadığı bir muhit, yeteneğin ödüllendirildiği doğal bir ortam (habitat) diye kendini lanse etse de Dubai’yi asıl çekici kılan özelliği bir vergi cenneti olmasıydı.

Genel olarak Birleşik Arap Emirlikleri, bazı istisnalar dışında kurumlar ve gelir vergisinin sıfır olduğu bir ülkedir. Ancak Dubai’de yılın yarısını yani 180 günü burada geçirmek, hâliyle lokantaları, pilates merkezleri, güzellik salonlarıyla harcamaları mahallinde yapmak gibi bir kural vardır. O nedenle gün eksiği bulunan zenginler, özel uçak kiralayıp vergi avantajını heba etmemek telaşına düşmüşlerdi.

TÜRKİYE’NİN SERMAYE İŞTAHI KABARDI

Türkiye’nin de Dubai’nin yerini alır mıyım diye iştahının kabarıp, “Gel de ne olursan gel” tarzı Mevlevi bir söylemi benimsemesi işte bu döneme rastladı.

DEİK sürecine katılan Erdoğan, yatırımcılara seslenerek şöyle dedi:

“Türkiye’ye gelin, Türkiye’ye yerleşin; sizler de yeni ve güçlü Türkiye’nin büyüme hikâyesinin bir parçası olun.” çağrısında bulundu.

“Ülkemize yerleşen yabancılar ve yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız, belirli şartları sağlamaları hâlinde yurt dışından elde ettikleri gelirler için 20 yıl boyunca vergi ödemeyecek. Türkiye’yi sadece yatırım yapılan değil, inşallah yatırımın yönetildiği, ticaretin yönlendirildiği, sermayenin buluştuğu küresel bir merkez hâline dönüştürmekte kararlıyız.” mesajını verdi.

Türkiye ekonomisinin her zamanki gibi ciddi bir döviz açığı var. Şimdilik yüksek faiz önerilerek gerek yabancı kökenli sıcak paraya, gerekse yerel yatırımcılara  hatırı sayılır bir getiri sağlanıyor. Ama bu kurgunun uzun süre devam edemeyeceğini kendileri de biliyor. O nedenle Türkiye’ye gelecek yabancılara büyük tavizler vermeyi göze alıyorlar.

Hâlbuki Dubai’nin tamamen farklı bir modeli var. Sonuçta Birleşik Arap Emirlikleri, büyük petrol geliri bulunan, harcamalardan alınan katma değer vergisiyle ekonomisini döndürebilen, yaklaşık 11,5 milyon nüfusa sahip bir ülke. Dubai’nin işgücünü büyük ölçüde düşük ücrete talim eden, hiçbir sosyal güvencesi ve örgütlenme hakkı bulunmayan, en küçük bir mızıldanmada sınır dışı edilen Asyalı işçiler oluşturuyor.

Her ne kadar yabancılara cazip gelen göreceli izole bir ortama sahip lüks rezidanslar İstanbul’da da mevcutsa da, tam rafine bir yaşamın sürdürüldüğü, dış etkilerden bütünüyle tecrit edilmiş vahalar oluşturmak Dubai kadar kolay değil. Ayrıca bağıra bağıra küresel zenginlere ve yurt dışında kazanç sağlayan vatandaşlara vergi bağışıklığı sağlanmasının hem vergi adaletini bozmak, hem de yerelde vergi ödeme motivasyonunu düşürmek gibi sakıncaları var.

TÜM DERTLERİN ÇÖZÜMÜ İFM Mİ?

Yandaş basında İFM, ülkenin tüm sorunlarını çözecek bir stratejik sıçrama tahtası gibi pazarlanılıyor. Vergi avantajları sunulunca büyük yatırımların Türkiye’ye akın edeceği, yüksek katma değerli istihdam sağlanacağı öne sürülüyor. İFM sayesinde Dubai ve Londra üzerinden yönetilen bölgesel sermayenin Türkiye’yi Körfez, Orta Asya, Balkanlar ve Kuzey Afrika için doğal merkez hâline getireceği; 500 milyar–1 trilyon dolar arasında büyüklüğünde bir varlık yönetimi potansiyeli doğuracağı hülyası görülüyor.

Bu öngörülerin gerçekçi olmadığı saptamasını bir yana bıraksak dahi; 2002’de “insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü” gibi “Kopenhag Kriterleri’ni” uygulama vaadiyle iktidara gelen AKP’nin bugün “vergi bağışıklığı, güvencesizlik, zenginlere ayrıcalık” gibi özelliklere sahip “Dubai Kriterleri’ne“ bel bağlayacak hale düştüğünü söylemek yanlış olmaz.

/././

Öne Çıkan Yayın

Öğrencilere Diyanet kuşatması: Manevi rehberler her yerde + Göksu’dan İlim Yayma’ya kıyak +Yurt ihalesi tanıdığa + Ruhsat var ama 3 yıldır inşaat yok -BİRGÜN-

Öğrencilere Diyanet kuşatması: Manevi rehberler her yerde -Mustafa Bildircin-  Bakanlık manevi rehberler için eğitim programları düzenlemişt...