Lekelenmeme Hakkına Zarar-Işık Kansu/Cumhuriyet-
Lekelenmeme hakkı varmış.
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler öyle diyor.
Kim için diyor?
Fonlarda para götürenler için.
Neden?
AKP olarak “lekelenmeme hakkı ve masumiyet karinesine önem veriyor”larmış da, ondan. Ah, ne kadar da incelikli bir düşünüş. Doğru ya... Eski bakanları ve genel başkan yardımcıları hanımefendi, eşi ile birlikte tümüyle alınterleriyle kazandıkları topu topu 160 milyon liracıklarını fona yatırmışlar. Bir de bakmışlar ki paracıkları -Sinderella’nın kabağı saray arabasına nasıl dönüştüyse- puf demiş 2 milyar liracık oluvermiş.
Masum bir işlemcikten dolayı bu iki müstesna insancık lekelenir mi hiç?
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın özel kalem müdürü Fatih Kılınç da masumane bir girişimle, arkadaşlarıyla bir araya gelmiş, aralarında 7 milyon lira toplayıp fona yatırmışlar.
Kurban bayramlarında danaya girenlere bir şey oluyor mu? Olmuyor. Bunlar da fona girmişler, o kadar.
Şimdi, onları tutup lekelemek insanlığa sığar mı hiç?
AKP’nin eski bakanı ve de ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcısı Nihat Zeybekci’nin ortağı olduğu dört şirket batıkçı fona yatırım yapmış, zarar etmiş.
Zarar eden masumcuklar lekelenir mi hiç?
AKP’nin eski bakanı, parti sözcüsü Ömer Çelik’in yakın tanışı, ambulans şoförlüğünden Sağlık Bakanlığı’nda daire başkanlığına değin yükselen, AKP’den iki kez milletvekili adayı olmuş Osman Arıkan Nacar, koymuş çantasına 20 milyar lirayı, basmış gitmiş yurtdışına.
Lekeleyecek miyiz bu nadide insanı?
Dahası, AKP iktidarının bakan yardımcısı Mustafa Aksu, fon vurgunu nedeniyle tutuklanmış olsa bile lekelemeyeceğiz.
Ya ne yapacağız?
Halk TV’yi kayyıma devredeceğiz. Haber sitelerini karartacağız. Gazetecileri susturacağız...
Onlar lekeli, yalancı, suçlu ve de uydurukçu...
TRANSFER GEREKÇESİ
Bizde ulusal iradeye saygının ifadesi, arkanıza astığınız fotoğraftan belli oluyor:
İstifa ettiğiniz partinin liderinin fotoğrafını indiriyor, yerine transfer olduğunuz partinin liderini asıyorsunuz. Ardından yeni partinize övgü dolu bir demeç patlatıyorsunuz, oldu da bitti, maşallah.
Biz gazetecilerin kulağı, Midas’ın kulaklarına benzer. Gramafon borusu, fil kulağı gibidir.
Sesler dalganır, dalgalanır; ister istemez kulak zarımıza çarpar.
Alın size bir duyum:
Çeşitli gerekçeler üretip AKP’ye geçen, adıyla sanıyla bir “güzel, iyi insan” yakın çevresine diyesiymiş ki “Transfer olmayıp da ne yapacaktım? Cezaevinde yatamam. Mal varlığımdan da olamam”.
Bu denli basit işte.
ACEP NE İŞTİR?
MHP liderinin yeni ilgi alanı ABD’nin Ortadoğu’da örgütlediği kirli işler. Ona göre, Türkiye, Suudi Arabistan’ın savunmasına her türlü askeri desteği vermeliymiş.
Devlet Bahçeli, PKK’nin yaptığı hainlikler ile birlikte geçen yüzyılın türkülerde bile yaşayan acılarını da unutmuş gözüküyor:
1. Dünya Savaşı’nda o toprakları kutsal bilerek savunmak için kanını akıtan binlerce Mehmetçik açlıktan çekirge yerken Suudilerin ataları Türkleri İngilizlerle birlikte kalleşçe arkadan vuruyordu.
Ne işimiz olur bizim, gidip de gelinmeyen Yemen çöllerinde? ABD’nin bölge çıkarları üstümüze vazife midir?
/././
‘Yabancı yatırımcı Türkiye’den korkuyor’-Jale Özgentürk/ Cumhuriyet-
Başlıktaki bu sözler, Türkiye’ye yabancı yatırımların neden azaldığını konuştuğumuz bir iş insanına ait. Bu ve buna benzer sözleri “yazılmamak kaydıyla” yapılan sohbetlerde hep duyuyorum. Türkiye artık yatırım cazibesini kaybediyor.
Son bir aydır büyük bir skandalla sarsılıyoruz. Büyüklüğünün 20 milyar doları bulduğu öne sürülen fon krizi...
Bu fonlar nasıl büyüdü? Şirketlerin değerleri nasıl şişti? Denetim mekanizmalarına ne oldu? Yatırımcının parasının ne kadarı geri dönecek?
Sorular çok, henüz tatmin edici yanıtlar yok.
Haberlerde düzenleyici kurumların yetkililerine ilişkin iddialar gündeme geliyor. Rakamlar dudak uçuklatıyor. Yüz binlerce yatırımcı ise parasının akıbetini öğrenmeye çalışıyor.
Böylesine büyük bir güven krizinde yapılması gereken, iddiaları bütün yönleriyle araştırmak, sorumluları ortaya çıkarmak ve kamuoyuna hesap vermek. Gazetecilere ve eleştirel seslere yönelik baskı ise kuşkuları büyütüyor. Bu baskılara son olarak gazeteci arkadaşlarım Bahadır Özgür, Murat Ağırel ve İsmail Saymaz maruz kaldı. Kamuoyunda Halk TV’ye el konmasının arkasındaki nedenlerden birinin fon krizi olduğu sır değil.
Ülke içindeki sesleri kısmak, uluslararası arenadaki güven kaybını durdurmuyor. Nitekim uluslararası endeks kuruluşu MSCI’dan dün ciddi bir uyarı geldi. MSCI, Türkiye hisselerine ilişkin bazı endeks değişikliklerini ikinci bir duyuruya kadar dondurdu. Türkiye endekslerine yeni hisse eklenmeyecek, dahası Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmezse Türkiye’nin “gelişen piyasa” statüsü düşürülebilecek.
Karar ilk bakışta sermaye piyasasıyla sınırlı görünebilir. Oysa asıl tehlike, bazı şirket ve fonlarla ilgili güven sorununun Türkiye ekonomisinin uluslararası pozisyonunu tehdit eden boyuta ulaşması.
Yabancı ve yerli yatırımcının talebi aynı: Şeffaflık, etkili denetim, hukukun üstünlüğü ve güven. Türkiye sermaye ihtiyacı yüksek, ağır dış borç yükü taşıyan bir ülke. Üstelik erken sanayisizleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Bu nedenle mesele yalnızca daha fazla döviz bulmak değil; üretime dönüşen, teknoloji getiren, nitelikli iş yaratan ve ülkede uzun vadeli kalan sermayeyi artırmak. Peki, doğrudan yatırımlarda nereden nereye geldik?
Türkiye’ye yıllık uluslararası doğrudan yatırım girişi 2003’te 1.7 milyar dolardı. 2005’te 10 milyar dolara, 2007’de 22 milyar dolara çıktı. 2015’te hâlâ 19.3 milyar dolar düzeyindeydi. Ancak 2020’de 7.5 milyar dolara kadar geriledi. Arada toparlanmalar yaşansa da 2007’deki zirveye yeniden ulaşılamadı.
Tablo 2026’da da olumsuz. YASED’in Merkez Bankası verilerinden derlediği bilgilere göre, ocak-ağustos döneminde doğrudan yatırım girişleri geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 35 azalarak 6.8 milyar dolara geriledi.
Üstelik bu rakamların tamamı yeni fabrika, yeni makine, yeni istihdam anlamına gelmiyor. Doğrudan yatırım toplamının içinde şirket satın almaları, yabancıların gayrimenkul alımları ve yatırım ilişkisi içindeki şirketler arasında borç hareketleri de bulunuyor. Örneğin, 2025’te toplamın 2.3 milyar doları yabancılara gayrimenkul satışından kaynaklandı.
SERMAYE DIŞARIDA YER ARIYOR
Bir de Türkiye’den yurtdışına giden yatırımlar var.
TEPAV’ın hesaplamasına göre 2026’nın ilk çeyreğinde Türkiye’ye yönelik doğrudan yatırım girişleri 2.6 milyar dolar olurken Türkiye’den yurtdışına yapılan doğrudan yatırımlar 2.8 milyar dolara ulaştı. Yani bu dönemde dışarıya yapılan doğrudan yatırım, içeriye geleni aştı.
Elbette her yurtdışı yatırımı “sermaye kaçışı” sayılmaz. Şirketler yeni pazarlara ulaşmak, üretim ağlarını genişletmek için de başka ülkelerde yatırım yapar. Ancak Türkiye’nin üretim ve istihdam için sermayeye ihtiyacı böylesine yüksekken girişlerin zayıflamasıyla dışarıya yönelişin birlikte yaşanması, üzerinde durulması gereken bir tablo. Yatırımcıya vergi avantajı sunmak yetmiyor. Önünü görebilmesi, sözleşmesine güvenebilmesi, hakkını bağımsız yargıda arayabilmesi gerekiyor.
Dünya Adalet Projesi’nin 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 143 ülke arasında 118’inci sırada. İktidarın yetkilerinin sınırlandırılmasında 136’ncı, temel haklarda ise 134’üncü sırada yer alıyor.
Yatırımlardaki her hareketi elbette demokrasiyle açıklayamayız. Küresel faizler, savaşlar, enflasyon, pazar koşulları ve maliyetler de etkili. Ancak bir ülkede hukuk güvencesi zayıfladığında uzun vadeli hesap yapmak zorlaşıyor.
Türkiye’nin geleceğini karartan bu güvensizlik ortamına son vermeden kalıcı bir ekonomik iyileşme sağlamak da yurttaşın yoksullaşmasını durdurmak da zor.
/././
Kayyum atanacak yerler -Miyase İlknur/Cumhuriyet
Sabah uyandığınızda daha yataktan kalkmadan “Acaba bugün hangi operasyonlar oldu, nereye kayyum atandı” merakıyla eli telefona uzanan başka bir ülke var mıdır?
Sanmam.
Bir yılı aşkın süredir her gün bir yerlere, bir kuruma ya da kişiye operasyon yapılıyor. Operasyon manyağı olduk resmen. Ne yani suç örgütlerine operasyon yapılmasın mı diye sorarlar hemen.
Elbette yapılsın. Suç işleme özgürlüğünün sınırsız olduğu ülkemizde değil gün, saat başı operasyon yapılsa arınamayız. Amma velakin; bütün suç örgütleri hep mi aynı toplumsal kesimden çıkar? Ve hep mi bu kesimden şüphelilerin kaçma olasılığı yüksek olur da anında tutuklanırlar? Arada bir iktidar kesimine de operasyon yapılıyor. Onların kaçma şüphesi sıfır olduğu için tutuklanmazlar. Halim selim bu sanıklar, adliyeye davet edilir, protokol kapısından giriş yapar savcı odasında çay kahve eşliğinde ifadesini verir ve yine protokol kapısından hayalet gibi çıkıp evine gider.
Hep operasyonla uyanmayız güne. Devletimiz biz kulları sıkılmasın diye arada bir de kayyum kartını devreye sokar. Önce DEM’li belediyelerle başlayan bu furya, CHP’li belediyeler, şirketler ve medya kuruluşlarına uzandı.
Kayyum atama eskiden de vardı. Terörle iltisaklı ya da suç gelirleri ile elde edilmiş şirketler ile müflis şirketlere kayyum atanırdı. Son dönemin mottosu, medya kuruluşlarına kayyum atamak.
Flash TV ile başladı; Habertürk, Tele1, Ekol TV ve son olarak Halk TV ile devam etti. Gerekçe hazır; bu kanalların patronları suça bulaşmış. Yargı süreçleri henüz tamamlanmış değil, haklarında kesinleşmiş bir ceza yok. Hem olsa bile televizyon kuruluşları ile ilgisi ne?
Casuslukla suçlanan Merdan Yanardağ, yorumları ya da haberleri ile mi casusluk yapmış? Yanardağ’a yönelik suçlama, casus olduğu öne sürülen Hüseyin Gün’den beş on bin lira mı dolar mı ne para almak. Casusluğun ücret tarifesini bu kadar düşürdüğü için gerçek casuslar Merdan Yanardağ’a kızsalar yeridir. Yargılama tamamlanmadan apar topar Tele1’e kayyum atandı. Kurumun içi boşaltıldı, yayın politikası değiştirildi ve yetişmiş personeli ayrılmaya zorlandı. Yarın bu bu davadan Merdan Yanardağ ceza almazsa (büyük ihtimalle öyle olacak) içi boşaltılmış televizyonu ne olacak?
Halk TV’ye kayyum atanmasının gerekçesi de sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlamaları. Kendisi gıyabında yargılanıyor, suça konu şirket Halk TV değil. Peki neden Halk TV’ye kayyum atanıyor?
Patronları cezalandırayım derken beraberinde binlerce basın emekçisi de cezalandırılıyor.
ASIL KAYYUM EKONOMİ YÖNETİMİNE ATANMALI
Yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma deyince iktidar yanlısı kanalların patronlarının iş ilişkilerine bakmak yeter. Devlet ihalelerinden, özelleştirmelerden, kamu bankalarından alınıp ödenmeyen kredilerden edindikleri sermaye ile televizyon ya da gazete sahibi olan patronlara bırakın soruşturma açmayı, kamu kurumlarının reklamlarıyla hâlâ fonlanmaya devam ediliyor.
Basında topyekûn bir arınma şart. Ama iktidar kendi yandaşlarını korumak için buna yanaşmaz. Bağımsız gazeteciliğin önkoşulu patronlarının ister devlet ister belediye olsun kamu ihalelerinden men edilmeli. Kamu reklamları eskisi gibi basın kuruluşlarına eşit ya da tiraj ve reytingleri oranında dağıtılmalı. O zaman hiçbir medya kuruluşu ne iktidarın ne de muhalefetin borazanlığını yapar. Ama böyle bir medya en başta iktidarın işine gelmez.
Şu aralar kayyum atanacaksa başta ekonomi yönetimi, SPK, Borsa İstanbul, enflasyonu iktidarın istediği oranlara çeken TÜİK, BDDK’ye atanmalı.
/././


