22 Eylül 2026 Salı

Vatandaşlık dediğin böyle mi verilir? + Serra Bucak diyor ki... -Cumhuriyet-


Vatandaşlık dediğin böyle mi verilir?-Murat Ağırel- 

Bu köşeyi sıkı takip edenler hatırlar. Kırıkkale’deki arsalar üzerinden yapılan sahte vatandaşlık işlemlerini yazdım.

Esenyurt’ta yapılanları yazdım.

Bir başka yazımda ise vatandaşlık işlemleri üzerinden kurulduğu öne sürülen yapıyı anlattım. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi’nde çalışan M.S.T. isimli kişinin bu yapının bazı üyelerini Çankaya Köşkü’nün 5 No’lu kapısından içeri soktuğuna ilişkin iddiaları belgeleriyle aktardım.

İlgili kamu kurumları bunları o gün ne kadar ciddiye aldı, hangi incelemeleri yaptı bilmiyorum.

Ama bugün önümüzde çok daha büyük bir soruşturma dosyası var.

Sahte ya da gerçeğe aykırı yüksek bedelli ekspertiz raporlarıyla taşınmazların değeri şişiriliyor, yabancıların vatandaşlık için gerekli yatırım şartını yerine getirmiş gibi gösterildiği iddia ediliyor.

Ve soruşturma büyüyor.

Şu ana kadar iki büyük operasyon yapıldı.

İlk dalga Babacan İnşaat bağlantılı işlemlere yönelikti.

İstanbul merkezli 16 ilde düzenlenen operasyonda 90 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi, 72 kişi yakalandı. Dosyada yaklaşık 2.5 milyar liranın Türkiye’ye girişinin sağlanmadığı ve bu yöntemle 687 kişinin usulsüz biçimde Türk vatandaşlığı kazandığı tespit edildi. Daha sonra 32 şüpheli tutuklandı.

7 şirkete kayyum atandı. 1.045 gayrimenkule tedbir konuldu. Bodrum’daki bir otel, 15 araç, bir yat ve 10 banka hesabı da soruşturmanın mal varlığı tedbirleri kapsamına girdi.

Vatandaşlıkların iptal edilmesi için idari süreç başlatıldı.

Dosyada adı geçenlerden biri de EKPA İnşaat’ın sahibi Sezgin Köysüren’di. Köysüren daha önce Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek hakkındaki soruşturmada şikâyetçi/ suçtan zarar gören sıfatıyla ifade vermiş, ayrıca başka bir uyuşturucu soruşturmasında gözaltına alınmıştı.

İlk operasyonun merkezinde ise İbrahim Halil Babacan ve Mehmet Babacan’ın bulunduğu görülüyordu. Soruşturma dosyasında Babacan Grup Yatırım, Babacan Gayrimenkul, B Grup Yapı Sanayi ve bağlantılı şirketler yer alıyordu.

TEK TEK İNCELEDİM

Fakat benim asıl dikkatimi çeken başka bir şey oldu. Vatandaşlık verilenlerin listesi...

687 kişilik listeyi tek tek inceledim. Listede 195 kişi “kendisi”, yani ana başvuru sahibi olarak kayıtlı.

Geri kalan 492 kişi eş, eski eş ve çocuklardan oluşuyor.

Başka bir ifadeyle, soruşturma kapsamında usulsüz vatandaşlık aldığı belirlenen 687 kişinin yaklaşık dörtte üçü yatırım yapan ana kişi değil, onun aile ferdi.

Ve bazı ailelerde sayı tek başvuruda 13 kişiye kadar çıkıyor.

Listedeki isimlerin doğum yerleri açısından baktığınızda İran, Irak, Yemen, Suudi Arabistan ve Afganistan kayıtlarının yoğunluğu dikkat çekiyor. Yani mesele yalnızca “687 kişiye vatandaşlık verilmiş” meselesi değil. 195 ana başvurudan 687 vatandaşlık çıkmış.

Pazartesi günü ikinci dalga geldi.

Bu kez dosyada Gül İnşaat AŞ, Beyaz İnşaat ve LİV Yapı ile bağlantılı işlemler vardı.Şimdi diyeceksiniz ki vatandaşlık işlemleriyle inşaat şirketlerinin ne ilgisi var?

Soruşturmaya göre vatandaşlık için gerekli döviz Türkiye’ye fiilen girmiyor. Aracı şirketlerin ya da satıcıların kendi paraları, sanki yabancının gayrimenkul alımından kaynaklanan para hareketiymiş gibi gösteriliyor.Tapuda muvazaalı satış yapılıyor. Yani taşınmazın değeri gerçeğin üzerinde gösteriliyor. Bunun için yüksek bedelli ekspertiz raporları düzenleniyor. Ve yabancıdan bu işlemler karşılığında kişi başına ortalama 50 bin dolar civarında menfaat sağlandığı tespit ediliyor.

Gül İnşaat ve bağlantılı 24 paravan şirket...

Beyaz İnşaat ve bağlantılı iki paravan şirket...

LİV Yapı ve bağlantılı bir paravan şirket...

Toplam 734 yabancıya yapılan gayrimenkul satışı incelendi.

274 satışın muvazaalı olduğu tespit edildi.

Sonuç?

Aileleriyle birlikte 1070 kişinin usulsüz yollarla Türk vatandaşlığı aldığı belirlendi.

11 kişinin vatandaşlık işlemi ise hâlâ devam ediyordu. Dosyada ayrıca 72 milyon 250 bin dolarlık döviz girişinin gerçekleşmediği belirtiliyor.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 21 Eylül’deki açıklamasına göre 88 şüpheli hakkında işlem başlatıldı ve 72 şüpheli gözaltına alındı. Bakanlığın son açıklamasında ayrıca 3.5 milyar lirayı aşan işlemin muvazaalı gerçekleştirildiği bildirildi.

İkinci dalgada tamamlanan vatandaşlık işlemlerinde 263 ana başvuru sahibi var. Bu 263 kişinin yanında 807 aile ferdi daha Türk vatandaşı olmuş.

Toplam 1.070 kişi.

Ana başvuru başına ortalama 4.07 vatandaşlık.

Şimdi iki dosyayı yan yana koyun.

İlk dalga: 195 ana başvuru, 687 vatandaşlık.

İkinci dalga: 263 tamamlanmış ana başvuru, 1070 vatandaşlık.

İlk dosyada ana başvuru başına 3.52 kişi düşüyor. İkinci dosyada 4.07.

Ve iki operasyonun toplamında 458 tamamlanmış ana başvuru üzerinden 1757 kişinin usulsüz vatandaşlık aldığı tespit edilmiş durumda.

Bu dosyada baştan aşağıya kim imza attıysa görevi ihmal ve kamu zararı var.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’i, operasyonu yapan savcıları ve Emniyet yetkililerini tebrik ederim. Nihayet bu hususta adım atıldı. Ancak insan bütün bunları okuyunca aynı soruya takılıyor:

Aynı yöntem onlarca, yüzlerce kez tekrar edilirken hangi kurumun ekranında kırmızı ışık yanmadı?

Bir aileden 12 kişi...

Bir başka aileden 13 kişi...

Yüzlerce milyon liralık, milyonlarca dolarlık para hareketleri...

Yüzlerce vatandaşlık...

Bakın bunların hiçbiri bir gecede olmadı.

Daha ne çıkacak?

Bu işin içerisinde kamu görevlileri yok mu?

Göreceğiz.

Ama şimdilik görünen o ki bu dosyanın daha kapağı yeni açılıyor. 

/././

Serra Bucak diyor ki...-Özdemir İnce- 


Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Serra Bucak Küçük, “Kürtçe tabelalar” yani Kürtçe işyeri (dükkân) tabelaları konusunda açıklama yapmış ve “Türkçe resmi dil ama başka diller de var” (1) demiş. Bu çıkışmasından neye itiraz ettiği anlaşılmakta. Doğru: Türkçe resmi dil ama başka diller de var. Var ama üniter devletin resmi düzeninde hiçbir dil devletin resmi dilinin sahip olduğu ayrıcalıklara ve haklara sahip değildir. Dillerin kardeşliğini savunduklarını ve asimilasyona razı olmayacaklarını belirten ve “Bir dilin yaşamasından neden korkulsun?” diyen Serra Bucak’ın romantik ve patetik (dokunaklı) paylaşımının tamamı şöyle:

[“Bir şehrin dili, yalnızca kelimelerden ibaret değildir. O dil, bir halkın hafızasıdır; annesinin ninnisi, çocuğunun ilk sözü, sokağının sesi, geçmişten geleceğe uzanan yaşam damarlarıdır. İnsan, daha anne karnındayken kendi dilinin ezgisiyle buluşur. Bu nedenle söz konusu bizim kentimiz ve bölgemiz olduğunda ‘anadil’ demek kadar, ‘dillerimiz’ demek de doğrudur.

Çünkü burası, Süryaninin Mardin sokaklarında Süryanice, Arap’ın Arapça konuştuğu; Dersim’de, (2) Diyarbakır’da Zazacanın kulaklara değdiği bir coğrafyadır. Bu diller burada dün ortaya çıkmadı. Binlerce yıldır bu topraklarda yaşıyor, bu toprakların hafızasını ve ruhunu taşıyor.

Binlerce yıllık köklere sahip bu diller, Türkiye’nin ve bu coğrafyanın eksikliği değildir. Tam tersine, en büyük zenginliğimiz, en güzel renklerimizdir. Bir dilin yaşamasından neden korkulsun? Bir halkın kendi diliyle konuşmasından neden tedirgin olunsun? Bu dillerin yaşaması, yalnızca o dilleri konuşanların değil, hepimizin ortak kazanımıdır.

Yerel yönetimler halka en yakın yönetim birimleridir. Halkla kendi dilinde buluşmak; temel iletişimde, gündelik hizmetlerde ve kamusal yaşamda bu dilleri yaşatmak; kentin sosyal ve kültürel politikalarına, hizmet anlayışına ve yönetim pratiğine taşımak kadar doğal bir şey olamaz.

Bu ayrıştırmaz; aksine birleştirir. Çünkü insanın kendi diliyle görülmesi, duyulması ve anlaşılması, eşit yurttaşlığın en temel koşullarından biridir. (3)

Türkiye’nin resmi dilinin Türkçe olduğu bize yüz yıldır söyleniyor. Buna karşı çıkan da yok. Ancak Türkçenin varlığı, bu topraklarda konuşulan diğer dillerin yok sayılmasını gerektirmez. Türkçe bu ülkenin bir dilidir; Kürtçe, Zazaca, Süryanice, Arapça ve bu coğrafyada yaşayan diğer diller de bu ülkenin toplumsal, kültürel ve tarihsel zenginliğidir.

Bir dili yaşatmak, başka bir dili yok etmek değildir. Bir dili özgürleştirmek, diğerine düşmanlık değildir. Asıl ayrımcılık, bu toprakların dillerinden birini makbul sayıp diğerlerini susturmaktır.

Biz, yüz yıldır inkâr ve asimilasyona mahkûm edilmeyi kabul etmedik, etmiyoruz. Dillerimizin susturulmasına, kültürlerimizin görünmez kılınmasına, halkların kendi kimliğiyle yaşamasının engellenmesine razı olmayacağız. (4)

Biz dillerin kardeşliğini savunuyoruz. Dillerin kentlerimizde, yaşamlarımızda ve sokaklarımızda var olmasını; görünür olmasını, özgürce konuşulmasını, yaşamasını ve gelişmesini istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki eşitlik, yalnızca aynı haklara sahip olmak değil; herkesin kendi diliyle, kendi kimliğiyle ve kendi kültürüyle onurlu bir yaşam sürebilmesidir.

Bunun için barış politikaları yürüttük, yürütmeye de devam edeceğiz. (5)

Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış; birbirinin varlığını kabul etmek, birbirinin acısını duymak, birbirinin kültürüne, kimliğine ve diline saygı göstermektir. Barış, bir halkın dilini diğerine tehdit olarak görmemektir.

Barış, bu topraklarda konuşulan her dili bu ülkenin ortak mirası olarak kabul etmektir. Barış, biraz da birbirinin dilini sevmekle başlar.

Biz bu yolu, dillerin susturulmadığı; halkların birbirinden korkmadığı; herkesin kendi diliyle özgürce konuşabildiği bir gelecek için yürüyoruz.

Anlayanlarla, duyanlarla, eşitlikten ve özgürlükten yana olanlarla bu yolu birlikte yürüyeceğiz. Çünkü biliyoruz: Diller yaşarsa halklar yaşar; halklar eşit ve özgür yaşarsa barış kalıcı olur.”]

***

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Serra Bucak, “Yerel yönetimler halka en yakın yönetim birimleridir. Halkla kendi dilinde buluşmak; temel iletişimde, gündelik hizmetlerde ve kamusal yaşamda bu dilleri yaşatmak; kentin sosyal ve kültürel politikalarına, hizmet anlayışına ve yönetim pratiğine taşımak kadar doğal bir şey olamaz” diyor. Ki bunun anlamı Kürtçenin en azından Diyarbakır’da ikinci resmi dil olması talebidir. Dünyanının bütün ülkelerinde; Fransa’sında, Almanya’sında, İtalya’sında, Yunanistan’ında, Bulgaristan’ında da Türkiye’de olduğu gibi ülkenin resmi dilinden başka bir dili, anadili olan insanlar yaşamakta. Serra Bucak söylesin bakalım, bu ülkelerin hangisinde resmi dil dışında bir yerel dil “temel iletişimde, gündelik hizmetlerde, kamusal yaşamda, kentin (ülkenin) sosyal ve kültürel politikalarında, hizmetlerde ve yönetimde” taşınmış olarak kullanılmakta? Serra Bucak, “Taşımak kadar doğal bir şey olamaz” diyor da... Merak ediyorum; iddia ettiği “şey” dünyanın hangi ülkesinde uygulanmakta? Lütfedip birini söylese de kendimi eğitmek için oraya gitsem. Bir kişinin bilmeden, hiçbir bilgiye veya kaynağa dayanmadan tamamen kafasından uydurarak konuşması, sallaması durumunu alaycı ve mizahi bir dille ifade etmek için “işkembe-i kübradan atmak” deyimi kullanılır. Ama siyasetçiye yaraşmaz. Ha bir de şu var: Türkiye’de konuşulan yerel dil sadece Kürtçe mi? Zazaca, Süryanice, Arapça, Çerkezce, Ermenice, Rumca, Lazca, Gürcüce, Arnavutça, Boşnakça, Pomakça, Romanca ve Levantenlerin konuştuğu diller gibi başka diller de var. Serra Bucak’ın da dediği gibi “Bu coğrafyada yaşayan diğer diller de bu ülkenin toplumsal, kültürel ve tarihsel zenginliği” değil mi? Bu diller de kendileri için kamusal alanda ayrıcalık isterse durumun vaziyeti ve vaziyetin durumu ne olacak?

***

Özetle; Kürtler evrensel sosyolojik ve uluslararası literatür ölçülerine göre bir etnik/dilsel azınlık kategorisine girerken Türkiye’deki resmi hukuka (Lozan) ve Kürtlerin kendi toplumsal/siyasal iradelerine göre azınlık değil, asli unsur olarak kabul edilmektedir. Kürtler de Zazalar, Süryaniler, Araplar, Çerkezler, Ermeniler, Rumlar, Lazlar, Gürcüler, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Romanlar, Levantenler vb. gibi Türkiye devletinin vatandaşlarıdır. Onlar da Serra Bucak gibi özel ayrıcalık isterlerse ne olacak?

(1) Sözcü, 1 Eylül 2026.

(2) “Tunceli” demek istiyor.

(3) Serra Bucak, özel hayatla kamusal hayatı karıştırıyor.

(4) İddia gerçek dışı. “Razı olmamak” ne demek?

(5) Tehdit mi?

/././

Cumhuriyet

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -22 /09/2026-

  (Derleyen: mstfkrc)