İşte Mekke Anlaşması maddeleri: Ülkeyi savaşa sürükleyebilecek anlaşmadan 10 yıl boyunca çıkmayı yasaklıyorlar!
AKP iktidarının Meclis'e sunduğu Mekke Anlaşması'nın maddeleri belli oldu. Söz konusu anlaşmadan çıkmanın 10 yıl boyunca yasaklanması isteniyor.
AKP iktidarının ülkemizi Suudi çıkarları doğrultusunda savaşa sokabilecek Mekke Anlaşması'nı Meclis'e sunmasının ardından ilgili kanun teklifinin maddeleri de ortaya çıktı.
Daha önce gündeme gelen içeriğin maddelere dökülmüş formülü olan kanun teklifiyle birlikte, Türkiye'nin 10 yıl boyunca anlaşmadan çıkması da yasaklanmak isteniyor.
İşte ilgili maddeler:
Madde 1: "Taraflar" birbirlerinin bağımsızlığının, egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve uluslararası alanda tanınan hudutlarının ihlal edilemezliğinin sağlanması ve korunmasını teminen işbirliği yaparlar. "Taraflardan" herhangi birinin toprak bütünlüğünün, egemenliğinin ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının tehdit edilmesi veya tehlikeye düşmesi durumunda, "Taraflar" bu tehdit(ler) veya tehlike(ler)i bertaraf etmek maksadıyla gerekli tüm yöntemleri kullanırlar.
Madde 2: "Taraflardan" herhangi birine yönelik dış kaynaklı bir silahlı saldırı, tüm "Taraflara" yönelik bir saldırı olarak kabul edilir. "Taraflardan" birinin başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya veya askeri saldırganlığa uğraması halinde, "Taraflar" saldırıya uğrayan "Tarafa" birbirlerine sağlayabilecekleri karşılıklı yardım imkanlarının tamamını kullanarak derhal yardım edecektir. Bu amaçla "Taraflar", Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51'inci Maddesinin tanıdığı meşru müdafaa hakkının kullanılmasını teminen, ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirmesini müteakip sağlanacak desteğin kapsam ve niteliğine karar vererek; askeri imkân ve kabiliyetler de dahil olmak üzere mevcut imkanları çerçevesinde işbirliği yaparlar.
Madde 3: "Taraflar" savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapar; Silahlı Kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirir ve savunma alanındaki işbirliğini güçlendirmeye yönelik mutabık kalınan faaliyetleri uygular.
Madde 4: "Taraflar" uluslararası güvenlik konularında düzenli olarak istişarelerde bulunurlar. "Taraflar" hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak ve milli güvenliklerine karşı tehdit ve tehlikeleri bertaraf etmek maksadıyla ortak değerlendirmeler temelinde bireysel ve müşterek tedbirler geliştirmek üzere sürekli ve etkili bir şekilde birbirlerine yardım eder ve işbirliği yaparlar.
Madde 5: "Taraflar", bölgesel ve uluslararası istikrar ve güvenliği olumsuz etkileyen terörizmin tüm çeşit ve tezahürleriyle mücadelede operasyonel seviye de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve müşterek çabaları güçlendirirler.
Madde 6: Savaşta ve barışta "Taraflar", savunma yeteneklerini geliştirmek maksadıyla, savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimi, ortak eğitim programları ve tatbikatlar ile "Tarafların" Silahlı Kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğinin artırılmasına yönelik, konuşlanma ve faaliyetleri teşvik ederler.
Madde 7: Savunma yeteneklerini güçlendirmek maksadıyla "Taraflar" karşılıklı mutabakat temelinde aşağıdaki alanlarda savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirilmesini, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklerler:
a) Savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, b) Uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak Ar-Ge projeleri ile savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, c) "Tarafların" topraklarında, herhangi bir "Tarafın" uzmanları vasıtasıyla insan kaynağının yetiştirilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, d) Savunma sanayii ile savunma Ar-Ge ve inovasyonu alanlarında uzmanlık ve edinilen derslerin paylaşılması, e) "Tarafların" karşılıklı mutabakata varacağı diğer işbirliği alanları.
Madde 8: "Çekirdek Taraflar", ortak savunmaya stratejik yön vermek, "Taraflar" arasındaki savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve işbu Anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak maksadıyla, "Tarafların" Dışişleri Bakanları, Savunma Bakanları ile Genelkurmay Başkanlarından oluşan "Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi"ni kurar. Komite "Taraflar" arasında dönüşümlü evsahipliğiyle yılda iki defa toplanır. "Tarafların" Liderleri, gerekli görüldüğü takdirde, yılda bir kez toplanabilir.
"Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi", gerekli gördüğü takdirde, alt komiteler kurabilir. Gerektiğinde "Taraflar" arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilir.
Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi", "Çekirdek Tarafların" oydaşmasıyla, bu Anlaşmaya diğer "Tarafların" katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkilidir.
"Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi"ne hizmet vermek üzere, merkezi Suudi Arabistan Krallığı'nda bulunan bir Sekretarya ihdas edilir. Sekretarya, Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdeder. Sekretaryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar, "Çekirdek Tarafların" oydaşmasıyla bilahare kararlaştırılır.
Sekretaryaya, "Çekirdek Taraflar" arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir süre için görevlendirilen bir Genel Sekreter başkanlık eder. İlk Genel Sekreter Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacaktır. Bu maddenin hükümleri, "Taraflar" arasında mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmez.
Madde 9: İstihbarat alanındaki işbirliğini derinleştirmek ve bu doğrultuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla "Taraflar", bilgi güvenliği verilerin korunması ve gizliliğe riayet ederek, karşılıklı mutabakata varılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşımında bulunacaktır.
Madde 10: "Taraflar", lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak, barışta, savaşta ve diğer olağanüstü durumlarda, silah mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer teçhizat dahil olmak üzere birbirlerine lojistik destek sağlar.
Madde 11: Uluslararası hukuk ve "Tarafların" ilgili iç hukukları saklı kalmak kaydıyla, "Taraflar", bu Anlaşmanın hükümlerinin uygulanmasında işbu Anlaşmayı hukuki dayanak olarak kabul edecek ve ihtiyaç halinde ilave yasal düzenlemeler önerecektir.
Madde 12: İşbu Anlaşma, "Tarafların" daha önce akdetmiş oldukları uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine halel getirmez.
Madde 13: "Taraflar", işbu Anlaşma kapsamında elde edecekleri gizlilik dereceli bilgi ve belgelerin mahremiyetine riayet ederler ve milli mevzuatlara saygı gösterirler. Gizlilik dereceli bilgi ve belgeler, "Taraflar" dışındaki bir devlet, şirket ya da kişiyle paylaşılmaz. Gizlilik dereceli bilgi ve belgelere erişimin "bilmesi gereken" prensibiyle ve sadece uygun seviyede güvenlik yetkisine sahip kişilere sağlanması temin edilir.
Madde 14: İşbu Anlaşmanın yorumundan veya uygulanmasından doğacak herhangi bir anlaşmazlık, "Taraflar" arasında istişareler ve görüşmeler vasıtasıyla dostane bir şekilde çözülür.
Madde 15: İşbu Anlaşma "çekirdek Taraflar" arasında istişareler ve oybirliğiyle tadil edilebilir.
Madde 16: İşbu Anlaşma, her bir "Tarafın" tabi olduğu usuller uyarınca onaylanacak ve son onay belgesinin "Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi" Sekretaryasına tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecektir.
***
Sisi söz verdi, Konsey 'tam destek' dedi ama tezkere Meclis'te takıldı: Cepheye asker sürmek o kadar kolay mı?-Yalçın Çuğ-
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Ulusal Savunma Konseyi’nin Suudi Arabistan’a "her türlü desteği sağlama" kararının ardından toplanan Mısır Temsilciler Meclisi, sınır ötesi askeri yetki tezkeresini iki oturumda da onaylayamayarak görüşmeleri 26 Ekim’e erteledi. Kahire’de yaşanan tıkanıklık, bir ülkenin ordusunu başka bir devletin savaşına sürmenin "karar verdim" demekle oldubittiye getirilemeyeceğini bir kez daha gösterdi.
Kürsülerden verilen "her türlü adımı atacağız" taahhütleri, saraylarda toplanan güvenlik konseylerinden çıkan "tam destek" bildirileri ve acil kodlu toplantı çağrıları şimdilik işe yaramamış görünüyor.
Kağıt üzerinden ve mikrofon başında son derece hızlı işleyen savaş bürokrasisi, iş bir ülkenin ordusunu fiilen cepheye sürmeye geldiğinde halkın tepkisi ve dolayısıyla kimi çekincelerle karşılaşıyor.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfetteh Sisi geçtiğimiz cumartesi günü Suudi Arabistan'ı savunmak için "her türlü adımı atacaklarını" ilan etmiş ve hemen ertesi gün Mısır Ulusal Savunma Konseyi de Riyad'a "gerekli ve mümkün olan her türlü desteği sağlaması" yönünde karar almıştı. Böylece Mısır ordusunun Suudi Arabistan'a konuşması için gereken tek onay Mısır Temsilciler Meclisi'ne kalmıştı.
Ancak Sisi'nin acil çağrısıyla pazar günü toplanan Mısır Temsilciler Meclisi, silahlı kuvvetlere sınır ötesi "savunma" tedbirleri alma yetkisi veren tezkerede uzlaşamadı ve oturum ertesi güne ertelendi. Dün yapılan ikinci oturumda da tezkereye onay çıkmaması üzerine Meclis görüşmeleri 26 Ekim'e ertelenmek zorunda kaldı.
Kahire'de iki gün üst üste yaşanan bu tıkanıklık, Ortadoğu'da yeniden harlanan savaş denklemine dair çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanları ya da savunma konseyleri ne kadar kararlı görünürse görünsün, bir ülkenin askerlerini iki dudak arasından çıkan "karar verdim" sözüyle başka bir devletin savaşına sürmek o kadar da kolay değil.
Benzer bir "oldubitti" siyaseti Türkiye cephesinde ise çok daha kuralsız biçimde işletiliyor. Ağustos ayında imzalanan "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nın metnini hala kamuoyundan gizleyen ve TBMM onayına sunmayan AKP iktidarı, henüz hiçbir hukuki geçerliliği bulunmayan bu pakt üzerinden ekim ayı başında Suudi Arabistan’a hızla asker ve teçhizat konuşlandırma kararı aldı. Riyad’da kapalı kapılar ardında verilen sevkiyat sözlerini sonradan Meclis’te bir "el kaldırıp indirme" formalitesiyle meşrulaştırmaya hazırlanan iktidar, ülkeyi kimseye sormadan bölgesel bir savaşın tarafı haline getiriyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'dan oluşan Mekke İttifakı ülkelerinin ve Yemen ile Mısır'ın haritadaki yerleri.Sisi 2013'ü işaret etti ve Suudilere 'borcunu ödeyeceğini' bildirdi
Mısır'ı Suudi Arabistan-Yemen cephesinin eşiğine getiren hareketlilik, 17 Ekim Cumartesi günü Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'nin Askeri Akademi öğrencilerinin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmayla başladı.
Mısır ve Suudi Arabistan'ı "Arap ve İslam dünyasının kalbi" olarak tanımlayan Sisi, Kahire yönetiminin Suudi Arabistan'ın sınırlarına ve güvenliğine yönelik hiçbir tehdidi kabul etmeyeceğini söyledi. Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın "direktifleri doğrultusunda" Riyad yönetiminin talep edeceği her türlü adımı atmaya ve Suudi Arabistan'ı savunmaya hazır olduklarını belirten Sisi, şu ifadeleri kullandı: "Suudi Arabistan'ı korumak için her türlü adımı atacağız ve bizden talep edilmesi halinde yetki vermesi için Meclisi acil oturuma davet edeceğim."
Konuşmasında, AKP'nin bölgedeki en büyük müttefiki ve dönemin Mısır Devlet Başkanı olan Muhammed Mursi'yi askeri darbeyle devirdiği 2013 yılına işaret eden Sisi, o dönem Suudi Arabistan'ın kendisine verdiği desteğe işaret ederek "Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin ulusal güvenliğinin birbiriyle bağlantılı olduğu doğrudur" dedi. Böylece Sisi, askeri hazırlığın arkasındaki borcu açıkça dile getirmiş oldu.
Mısır Ulusal Savunma Konseyi 'evet' dedi
Sisi'nin bu açıklamalarının ardından Kahire’de devlet çarkları hızla dönmeye başladı.
Mısır resmi ajansı MENA'nın duyurduğuna göre, Sisi'nin Suudi Arabistan'a destek vermek amacıyla yetki talebinde bulunması üzerine Mısır Meclisi Genel Sekreterliği yazılı bir açıklama yayımlayarak Meclis Genel Kurulu'nun ertesi gün (18 Ekim Pazar) acil şekilde toplanacağını bildirdi.
Pazar günü Meclis oturumu öncesinde de Kahire'deki İttihadiye Sarayı'nda Sisi başkanlığında Mısır Ulusal Savunma Konseyi toplandı. Meclis Başkanı, Başbakan, Silahlı Kuvvetler Genel Komutanı ve Savunma ve Askeri Üretim Bakanı, Genelkurmay Başkanı, Genel İstihbarat Servisi Başkanı ile içişleri, maliye, dışişleri ve uluslararası işbirliği ve yurt dışındaki Mısırlılardan sorumlu bakanların yanı sıra üst düzey askeri ve güvenlik yetkililerinin katıldığı toplantıda Suudi Arabistan ve Ensarullah arasında devam eden savaş değerlendirildi.
Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre Konsey; "Yemen’deki Ensarullah’ın saldırılarına maruz kalan Suudi Arabistan’ın güvenliğini ve istikrarını savunması, ülkenin kazanımlarını, toprak bütünlüğünü ve İslam’ın kutsal mekanlarını koruması amacıyla Riyad’a gerekli ve mümkün olan her türlü desteğin sağlanmasına" karar verdi.
Meclis iki oturumda karar vermedi, görüşmeleri bir hafta sonrasına erteledi
Ne var ki sarayda alınan bu karar, birkaç saat sonra toplanan Mısır Temsilciler Meclisi’nden aynı hızla geçmedi.
Sisi’nin "acil toplanma" çağrısı üzerine pazar günü bir araya gelen Temsilciler Meclisi, Suudi Arabistan’a destek amacıyla Mısır silahlı kuvvetlerine savunma tedbirleri alma yetkisi verilmesini görüştü ancak herhangi bir karara varamadı.
Mısır’ın El-Kahire el-İhbariyye televizyonunun aktardığına göre Meclis, görüşmelerin sonucuna veya detaylara ilişkin hiçbir açıklama yapmadan oturumu sonlandırdı ve görüşmeleri pazartesi gününe bıraktı.
Fakat dün yeniden toplanan Meclis’ten bir kez daha onay çıkmadı.
Mısır’da devlete ait Ahbar el-Yevm gazetesinin haberine göre, Sisi’nin askeri destek yetkisi talebinin ele alındığı ikinci oturumda da nihai karara ulaşılamadı. Meclis Başkanı Hişam Bedevi, "Suudi Arabistan'a destek ve yardım için gerekli tedbirlerin alınması konusunda yetki verilmesi" görüşmelerinde ikinci oturumun gerçekleştirildiğini ve görüşmelere 26 Ekim’de devam edilmesine karar verildiğini açıkladı.
Mısır Temsilciler Meclisi.Gereken tek onay Meclis'in vereceği 'olur' kararı
Mısır Anayasası’nın 152. maddesi uyarınca, Mısır ordusunun cumhurbaşkanı tarafından başka bir ülkede muharebe amacıyla görevlendirilmesi için yalnızca cumhurbaşkanının talebi ve Ulusal Savunma Konseyi’nin onayı yetmiyor; aynı zamanda Mısır Meclisi’nin üçte iki çoğunluğunun onayı şart koşuluyor.
Mısır Anayasası’ın 152. Maddesi uyarınca, Mısır ordusunun başka bir ülkeye muhabere amacıyla görevlendirilmesi için üç aşamalı bir onay süreci gerekiyor.
Bunlardan ilki Cumhurbaşkanının talebi, ikincisi de Ulusal Savunma Konseyi’nin onayı. Mısır’da halihazırda bu iki gereklilik de karşılanmış durumda.
Şartın karşılanması için gereken üçüncü adım ise Mısır Meclisi’nin üçte iki çoğunluğunun onayı.
Mısır Meclisi’nin iki gündür karara varamaması ve oturumu bir hafta sonraya ertelemesinin nedeni, çoğunluğun sağlanması halinde Mısır askerlerinin Suudi Arabistan’a konuşlandırılması için tüm onayların sağlanacak olması.
Dahil olunmayan ittifak, masaya konulan senet, fiili hizalanma...
Kahire’de Meclis mesaisini kilitleyen, Ankara ve İslamabad’ı ise Suudi Arabistan topraklarına asker sevkiyatına hazırlayan sürecin arkasında, Riyad yönetiminin 12 yıldır Yemen’de sürdürdüğü yıkım ve kuşatma politikasının kendilerini vurması yatıyor.
Hem Hürmüz’de hem de Kızıldeniz’de ekonomik nefes boruları kesilen Suudi Arabistan, Washington’ın gözetiminde askeri riski ve faturayı paylaştıracağı bölgesel ittifaklara sarıldı. Temmuz sonundaki 14 devletlik deniz görev gücünün ardından, 7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında NATO’nun 5. maddesini kopyalayarak "birine yapılan saldırıyı hepsine yapılmış sayan" Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı. Ekim başında ise Riyad’da yapılan olağanüstü toplantıyla da kimseye sorulmadan Türkiye ve Pakistan birliklerinin hızla Suudi topraklarına konuşlandırılması kararlaştırıldı.
Aslında 2024’ten bu yana "Müslüman Dörtlüsü" olarak kurgulanan paktın dördüncü ayağı olan Mısır, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın "doğal ortağımız" açıklamalarına rağmen 7 Ağustos’ta Mekke’de kurula imza masasına oturmamıştı.
Mada Masr ve Middle East Eye’a yansıyan kulis bilgilerine göre bu mesafenin arkasında derin siyasi çekinceler ve karşılıklı güvensizlikler yatıyordu: Kahire, Suudi liderliğindeki bir bloğun askeri yükümlülüğü altına girmekten, milyarlarca dolarlık yatırım aldığı Birleşik Arap Emirlikleri ile Riyad arasındaki rekabette taraf olmaktan ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile Kıbrıs hattıyla kurduğu ortaklıkları riske atmaktan kaçındı.
Ne var ki Ensarullah füzelerinin Suudi şehirlerini sarsmasıyla birlikte, 13 yıl önce Sisi yönetimine açılan milyarlarca dolarlık Körfez kredisinin senedi masaya kondu… Böylece resmi olarak pakta imza atmayan Kahire, çıkarları için Türkiye ve Pakistan ile aynı cephede fiilen hizalanmaya yöneldi.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in, Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde üçlü savunma anlaşmasını imzaladığı tören.Gelinen noktada Mısır yönetiminin siyasi irade beyanına ve Ulusal Savunma Konseyi’nin kararına rağmen yetki tezkeresinin Temsilciler Meclisi’nde iki gün üst üste takılması ve görüşmelerin bir hafta sonraya ertelenmesi son derece dikkat çekici.
Çünkü Körfez sermayesine duyulan mali bağımlılık ne kadar derin olursa olsun, bir ülkenin ordusunu Kızıldeniz’de ve Suudi çöllerinde on yılı aşkın süredir kırılamayan asimetrik bir savaşın içine sokmak, ağır askeri, ekonomik ve toplumsal maliyetler barındırıyor.
Bu tablo, orduları başka ülkelerin savaşına sürmenin iki dudak arasından çıkan "karar verdim" sözüyle geçiştirilemeyecek kadar ağır bir mesele olduğunu bir kez daha gösteriyor. Fakat Mısır Temsilciler Meclisi'nin oturumu ikinci kez ertelemesi her ne kadar yaşanan çekinceye işaret etse de Mısır yönetiminin Suudi Arabistan pazarlıkları devam ediyor. Söz konusu erteleme kararları 26 Ekim'de yapılacak oturumda ret kararı çıkacağı anlamına da gelmiyor.
Öte yandan Türkiye’de yaşanan süreç, bu oldubitti siyasetinin çok daha çarpıcı bir örneğini sunuyor. AKP iktidarı, 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın içeriğini ve Türkiye’ye yüklediği ağır mükellefiyetleri halktan gizlemekle kalmadı, anlaşmayı TBMM’nin onayına dahi sunmadı. Başka ülkelerin kendi parlamentolarında ve kamuoylarında tartıştığı bir askeri paktın, Türkiye’de kendi halkından kaçırılarak kapalı kapılar ardında yürütülmesi, iktidarın toplumla ve Meclis iradesiyle kurduğu sorunlu ilişkiyi bir kez daha gözler önüne seriyor.
Oysa Anayasa’nın 90. maddesi uluslararası anlaşmaların yürürlüğe girmesini TBMM’nin onayına bağlarken, 92. maddesi ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine izin verme yetkisini de doğrudan Meclis’e bırakıyor.
Ancak AKP iktidarı, hiçbir resmi ve hukuki geçerliliği bulunmamasına karşın, Riyad’da yapılan toplantıda Suudi Arabistan’ın askeri taleplerini kabul ederek hızla askeri güç ve teçhizat konuşlandırma kararı aldığını duyuruyor.
İktidar cephesinden yükselen "adımlar Anayasa'ya uygun olacak" söylemi ise, sahada çoktan verilmiş bir kararın sonradan Meclis’e getirilerek el kaldırıp indirme formalitesiyle meşrulaştırılması arayışından öteye gitmiyor.
/././
İliç faciası öncesi toplantı itirafı: 'Kaymayı biliyorlardı, zenginlere ayrı yoksullara ayrı adalet var bu ülkede'-Özkan Öztaş-
Erzincan İliç'te 9 işçinin katledildiği maden faciası davasının 9. duruşmasında tüm tutuklu sanıklar serbest bırakıldı. Yeni itirafların ortaya çıktığı duruşmada madenci yakını Duygu Yıldız, işçiye ve patrona ayrı işleyen adalete isyan etti.
Erzincan'ın İliç ilçesinde, Anagold şirketine ait maden ocağında 13 Şubat 2024'te meydana gelen ve 9 işçinin hayatını kaybettiği facianın 9. duruşması bugün görülmeye başlandı. Duruşmaya verilen arada, faciada yaşamını yitiren maden işçisi Uğur Yıldız'ın kardeşi Duygu Yıldız, ortaya çıkan yeni bilgiler ve ifadeler karşısında tepkisini dile getirdi. Tutuklu bulunan son iki kişinin de serbest bırakıldığını belirten Yıldız, davanın seyrine ilişkin ayrıntıları soL'a anlattı.
Facianın yaşanacağı saatlerde sendika toplantısı yapmışlar
Duruşmada sanıklardan Murat Bayraktar'ın verdiği ifadeyle, facia günü işçilerin göz göre göre ölüme gönderildiği bir kez daha ortaya çıktı. Duygu Yıldız, mahkemede ilk kez dile getirilen bu itirafı soL'a şu sözlerle aktardı: "Aynı gün kaymanın olacağı belliyken saat 14.00'te sendika ve işçi haklarıyla alakalı genel bir toplantı yaptıklarını söyledi. Zaten toplantının bitmesinin sebebi de kayma olmuş. Kaymanın olacağını bildikleri halde bu acil durum uyarılarını kimse dinlemedi. Bu durum ve ifade duruşmalarda ilk defa söyleniyor."

Katliamın sorumlularına tahliye ödülü
Faciayı önleyebilecek yetkiye sahip isimlerin birer birer serbest bırakılmasına tepki gösteren Yıldız, yargı sistemindeki çifte standarda dikkat çekti. Yıldız, yargılama sürecindeki adaletsizliği şu ifadelerle dile getirdi: "Faciayı durduracak yetkili kişiler Cengiz Yalçın Demirci ve onun altındaki Kanadalı Iain Ronald Guille ile Ali Rıza Kalender'di. Iain daha önce serbest bırakılıp tekrar tutuklanmıştı, duruşmadan önce tekrar serbest bırakılmış. Ben bugün Cumhurbaşkanı'na sözlü bir hakaret etsem beni aynı gün içerisinde gözaltına alıp tutuklarlar. Ancak bu ülkede yaşanmış en büyük çevre katliamına, madencilerin ölümüne sebebiyet verenlerden kimse tutuklu değil. Şirketin Türkiye müdürü Cengiz Yalçın Demirci yurt dışında yaşamasına rağmen yurt dışı yasağı bile kaldırıldı."
'Mahkemeye göre bırakın suçluyu, ortada suç bile yok sanki'
Sürecin yalnızca bir cinayet davası olarak ele alınamayacağını belirten Yıldız, yaşananların bir çevre katliamı ve işçi sınıfına yönelik bir saldırı olduğunu vurguladı.
Maden faciasında hayatını kaybeden işçi Uğur Yıldız'ın kız kardeşi Duygu Yıldız ve annesi Sevda YıldızYıldız, sözlerini şöyle sürdürdü: "Süreç sanki Uğur Yıldız ya da bir başka madenci öldürülmüş ve sadece onun için adalet arıyormuşuz gibi, bir cinayet soruşturmasıymış gibi dönüyor. Hayır, biz bu ülkede yaşayan bir işçinin, bir emekçinin sermaye tarafından kurban edildiğine inanıyoruz; bu toplumsal bir dava. Bilirkişi raporlarında da var; siyanürlü toprak su havzasına karıştı. Su zehirlendi, hava zehirlendi, toprak zehirlendi. 9 emekçi insanı katlettiler ve ortada suçlu da yok, suç da yok, ceza da yok. Adaletin kıstası var herhalde; zenginler ve güçlüler ile yoksullar, işçiler... Ve adalet ne yazık ki bu işçilere uğramıyor."
Yıldız, yaşananlara duyduğu itirazı ve öfkeyi dile getirerek adalet çağrısını yineledi: "Tabloya göre, tonlarca siyanürün doğaya karıştığı ve 9 canın yitip gittiği bu büyük felakette, davanın işleyişine bakıldığında ortada suçlu olmamasını geçtik, sanki ortada işlenmiş bir suç bile yok."
Duruşmada ilk kez gündeme gelen bu bilgilerin gölgesinde yapıldı.
Mahkeme tutuksuz sanıkların tutuklanması talebini reddetti, adli kontrollerin devamına karar vererek duruşmayı 26 Ocak 2027'ye erteledi.
/././
Fon soygununda üç ismin hikayesi ve AKP’nin ‘kelle alıyoruz’ efsanesinin boşa düşüşü -Ali Ufuk Arikan-
Can Aksoy, Mahmut Sütcü ve İbrahim Ömer Gönül... Dün yandaş isimler içinde küçük bir bölüm "işte kelle alınmaya başlandı" masalları anlatmaya başladı. Oysa fon vurgunu ve Esenyurt tezgahındaki gelişmeler kelle almaktan ziyade, dağılma görüntüsünü pekiştiren cinsten.
Dün akşam saatlerinde Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Mahmut Sütcü'nün sağlık sorunları nedeniyle istifa ettiği açıklandı.
Bu açıklamadan yaklaşık 6 saat sonra ise Cumhurbaşkanı Erdoğan imzalı bir kararla Sütcü'nün görevden alındığı duyuruldu.
Fon soygunun başından bu yana hedefteki isimlerden biriydi Sütcü.
Haliyle bundan haftalar önce görevden alınması, sorumluluğu dolayısıyla yargılanması talepleri gündeme gelmişti.
Hiçbir adım atılmadı.
Sonra ne ilginçtir ki istifa ettiğini duyurduğu günün akşamında görevden alındı.
Bu tuhaf gelişmeyi “sevinçle” paylaşan bazı yandaş yazarlar, iktidarın fon soygununun sorumlusu olan isimlerin “kellesini” almaya başladığını iddia etti.
Oysa ortada alınan bir kelle değil, istifa eden bir ismin görevden alınması gerçeği vardı.
Peki, nasıl oldu da Erdoğan, 6 saat önce istifa eden bir ismi görevden alma kararı yayımlayıp böyle boşa düşebildi?
Bu tablo olsa olsa AKP iktidarının içine düştüğü dağılma görüntüsüyle ilgili olabilir.
Zaten son derece dağınık bir görüntü veren iktidar, çok büyük tepki gördüğü bir konuda “görevden alma” kararıyla bile elini daha da zayıflatmayı başardı.
Ömer Gönül hamlesi: Önce koltuk verdiler, sonra koltuk aldılar
Fon soygunun sorumlularından birinin de yıllardır SPK Başkanı olan İbrahim Ömer Gönül olduğu biliniyor.
AKP iktidarında Millî Savunma Bakanlığı yapmış Vecdi Gönül'ün oğlu olan İbrahim Ömer Gönül, 2002-2026 arasında kurumun başında bulunmuştu.
Görev süresi geçtiğimiz Mayıs ayında dolan Gönül, 8 Mayıs 2026’da Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu Başkanlığı’na atanmıştı.

O dönem belki de fon vurgunu patlamaz diye düşünüldü, böyle bir "emeklilik" koltuğuna oturtuldu.
Ancak vurgun patlayıp gerçekler ortaya saçılınca o da “emeklilik” koltuğundan oldu, dün Erdoğan tarafından Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu Başkanlığı görevinden alındı.
Peki, bu görevden alma kararının olduğu gün ortaya hangi skandal çıktı?
Dün soL’da ayrıntılarıyla aktarmıştık. Bir yerel haber sitesine yansıyan, gündem olunca da yayından kaldırılan yazıda, Gönül’ün SPK Başkanlığı sırasında kurulan rüşvet ağına ilişkin çarpıcı iddialar gündeme gelmişti.
İddialar o kadar çarpıcıydı ki, işin bir tarafında Gönül bir tarafından da bir AKP’li vekil vardı.
Borsaya giren patrondan 600 bin dolar rüşvet alınmış, sonra da ilgili patronun dibinde Tera ekibi bitmişti.
Tezgah rüşvet ve vurgunun kesiştiği noktaya kurulmuştu.
İşte Gönül bu skandal da ortaya çıktığı gün görevden alınmak durumunda kaldı.
Ve bu haber de yine bazı “yandaşlar” tarafından “kelleler alınıyor, fon vurgununun üzerine gidiliyor” iddiasıyla sunuldu.
Esenyurt: Kelle mi alındı, başka bir kanal mı patladı?
AKP’nin dün “temizlik” operasyonu olarak sunduğu üçüncü adım Esenyurt’a atanan AKP kayyımının yerine kayyım atanması oldu.
Esenyurt kayyımı Can Aksoy dün görevinden alınarak merkeze çekildi.
Ve aynı gün, Aksoy’un görevden alınmasından saatler önce, tutuklu başkan yardımcısı, eski AKP İstanbul İl Yöneticisi Yusuf Ulutaş’a dair çok çarpıcı bilgiler ortaya çıktı.
Bilgilerin kaynağında bir yandaş isim var.
Fuat Uğur, Ulutaş’ın Can Aksoy ile de bağlantısı olduğunu belirttiği konuşmasında neden hâlâ görevde olduğunu soruyordu.
Bu sorundan saatler sonra Aksoy da görevden alındı.
Esenyurt kayyımı Can AksoyAncak ortaya saçılanlar diyecek söz bırakmayacak cinsten.
İki ayrı evinde toplam 400 milyon liraya yakın para çıkan Ulutaş’ın bu paraları kimin için sakladığı büyük tartışma konusuydu.
Uğur’un AKP içinden bilgi alarak anlattığına göre, gizli evde çıkan 7 milyon dolar ve 400 bin avro sadece çerez parası, AKP’li kayyım belediyesinin rüşvet çarkı milyarlarca lira değerinde.
Üstelik bu çarkın bir tarafında Fatma Betül Sayan Kaya’nın da rol aldığı yine yandaş isim tarafından gündeme getirildi.
Yani AKP, fon vurgunu sonrası şimdi sadece bir belediye üzerinden kurduğu milyarlarca liralık rüşvet çarkıyla gündemde.
Ve bu son görevden alma da uzun süreli bekleyişin ardından dün tüm rezillikler ortalığa saçıldıktan sonra geldi.
Neden önemli?
AKP içinde büyük bir kazan kaynıyor.
Bir eski vekil çıkıp fon vurgunu sonrasında partisinin oylarının yüzde 6 düştüğünü, Esenyurt’ta yaşananların da en az fon vurgunu kadar ağır darbe olduğunu söylüyor.
Erdoğan sonrasına hazırlık yapan isimlerin tamamı ortaya saçılan bu bilgileri kendi stratejileri için kullanmaya çalışıyor.
Haliyle “temizlik” iddialarının hiçbiri, kimseyi tatmin etmiyor.
“Yasa dışı bahis”, "nitelikli dolandırıcılık”, “rüşvet” ve “kara para aklama” iddialarıyla düzenlenen operasyonda tutuklanıp kısa süre önce salıverilen Rasim Ozan Kütahyalı dışında kimse “temizlik” iddiasında bulunamıyor.
Bu durumun kendisi dahi AKP’nin içine düştüğü durumu anlatmaya yetiyor.
/././
Basın özgürlüğünde son perde: ‘Seni çıkardık, Murat’ı aldık’
Gazeteci Murat Ağırel, henüz yayımlamadığı bir haber nedeniyle “üyesi olmadığı örgüte yardım” suçlamasıyla tutuklandı. Türkiye Gazetesi yazarı Fuat Uğur, günler önce savcılık bilgi notu olduğunu dile getirdiği paylaşımında “Ağırel tutuklamaya sevk edilecek” demişti. Gözaltına alınan Halk TV yazarı Bahadır Özgür'ün serbest bırakıldığı sırada, polisin kendisine 'Seni çıkardık, Murat’ı aldık' demesi hafızalardaki yerini koruyor.
Gazeteciler çok uzun süredir işlerini yaptıklarını süreden çok adliyede mesai yapıyor. Soruşturmalar, ifadeler, gözaltı, adli kontrol, imza şartı, yurtdışı yasağı ve tutuklamalar...
Halkın haber alma hakkı gölgeleniyor, engellemeler ve baskı artıyor.
Fon vurgununa ilişkin yaptığı haber nedeniyle “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan ev hapsinde olan gazeteci Murat Ağırel, elindeki belgeleri henüz teyit etmediği ve araştırmasını sürdürdüğü bir başka haberle ilgili süreçte, haberi yapmamasına rağmen “üyesi olmadığı örgüte yardım etmek” iddiasıyla dün akşam tutuklandı.
‘Yapmadığım haber nedeniyle tutuklandım’
Ağırel, emniyetteki ifadesinde belgesiz haber yapmadığını, iddiaların muhataplarına yanıt hakkı tanıdığını söyledi. Ağırel, "Bu dosyanın olsa olsa tanığı olabilirim, şüphelisi değil" dedi.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde üç gün tutulduktan sonra verdiği ve Onlar TV'nin paylaştığı ilk ve en ayrıntılı ifadesinde, hakkındaki suçlamaları reddetti.Ağırel, Mustafa Sarıgül ve oğulları Emir ile Ömer Sarıgül'e yönelik iddialarla ilgili hiçbir haber yayımlamadığını belirtti. Ağırel öncesinde Ömer Sarıgül ve Mustafa Sarıgül aleyhinde haber yapan, yasadışı bahis soruşturmalarıyla ilgili bağlantıları ortaya koyan kişi olduğunu ifadesinde belirtti.
Şikayetçilerin ifadesi ‘izlenim’e dayanıyor
Soruşturma, Almanya'da yaşayan Sinan Çampınar ve iki Alman ortağının, Sarıgül Ailesi tarafından dolandırıldıkları iddiasına dayanıyor. Çampınar dilekçesinde, Ağırel'e verdikleri materyallerin kısa sürede Sarıgül tarafından öğrenilmiş olabileceğine dair "izlenimi" olduğunu belirtti. Ortağı Kai Precat ise Ağırel'in materyalleri paylaşmadığını, Sarıgül'e verdiğini iddia etti.
Çampınar'ın suçlaması şöyleydi: Murat Ağırel’e teslim ettiğimiz materyallerin kısa sürede Sarıgül tarafınca öğrenilmiş olabileceğine dair izlenimim Türkiye’ye gelerek şahsen ifade vermemiş olmamın önemli nedenlerinden biridir.
Ağırel ifadesine, ayağında elektronik kelepçe varken evinin sabah 06.00'da basılmasına itiraz ederek başladı. En fazla "bilgisine başvurulan kişi" olması gerektiğini söyledi.
‘Belge olmadan haber yapmam’
Ağırel, Gökçekler'in Almanya'daki gayrimenkullerini araştırırken bir avukat aracılığıyla Çampınar'la tanıştığını anlattı. Çampınar'ın anlattıklarını mantıklı bulmadığını, belge istediğini söyledi. Çampınar'ın gönderdiği ses kayıtları, gizli çekilmiş kısa videolar ve fotoğrafların iddiaları desteklemediğini belirtti.
Murat Ağırel ifadesinde; Sinan Çampınar’ın belgeleri vermeden önce Alman ortaklarıyla birlikte Türkiye’ye gelerek kendisiyle görüşmek istediğini anlattı. Konuyu Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mine Esen ile ayrı, Onlar TV’de ekip olarak ayrıca değerlendirdiklerini, belgelerin yetersiz bulunduğunu ve dekont talep ettiklerini kaydetti.
Cumhuriyet gazetesi yönetimi henüz iddialara ilişkin bir açıklama yapmadı. Onlar TV ilk günden itibaren olay örgüsünü anlatarak, meslektaşlarının gazeteciliğine kefil olduklarının altını çizdiler.
Onlar TV'nin, Ağırel için dün gece adliye önünde yaptığı yayından. Kaynak: Onlar TVAğırel, Çampınar’ın Gökçek ile ilgili belgeleri vermeden önce ön şart olarak Sarıgül dosyasının haberleştirilmesini talep ettiğini belirtti. Ağırel bunu reddetti, “Şarta bağlı gazetecilik olmaz" dedi. Çampınar'ın Türkiye'de masraflarını karşılama teklifini de "rüşvet teklifi" sayarak geri çevirdiğini söyledi.
Ağırel’in ifadesinden: Şarta bağlı bir gazetecilik olmayacağını, ‘Önce yayın yapın, sonra belgeleri paylaşalım’ mantığının bizim gazeteciliğimizle bağdaşmayacağını ifade ettim. Belge olmadan haber yapmayacağımı anlattım, belgeleri de muhataplarına soracağımı bildiren mesaj yazdım. Mesajın tamamını tarafınıza sunuyorum.
Dekontlar ve yanıt hakkı
Murat Ağırel, “Sarıgüllerin örgütüne yardım etmekten” tutuklandı ama ailenin avukatları haberi Timur Soykan’ın yaptığını zannediyordu.
Sarıgül Ailesi'nin avukatı, Timur Soykan ile temas kurdu. Timur Soykan haberi Murat Ağırel’in hazırladığını söyledi ve telefon numarasını verdi.
Çampınar'ın en sonunda 100 milyon ve 10 milyon avroluk iki dekont gönderdiğini anlatan Ağırel, bunların doğruluğunu teyit etmek için Sarıgül Ailesi'nin avukatına ulaştığını belirtti: Belgeler ile cevap vermek istediklerini söylediler. Dışarıda buluşmak istediler. Kabul etmedim. Cumhuriyet Gazetesi’ne davet ettim. Kayıtları gazetemizde mevcuttur. Sinan Çampınar’ın iddialarını sordum. Reddettiler…
Avukatın, dekontlardaki tutarların doğru olmadığını, hesaba yalnızca 100 avro geldiğini ve geri gönderildiğini, bir şirket belgesindeki noter imzasının sahte olduğunu, Çampınar'la daha önce ibra protokolü yaptıklarını söylediğini aktardı. Ağırel, avukata herhangi bir belge vermediğini vurguladı.
Ağırel, Çampınar'la yaptığı bir telefon görüşmesini kaydettiğini, bu kayıtta Çampınar'ın "kara para aklıyordunuz" sorusuna "Evet öyle" yanıtını verdiğini söyledi ve kaydı savcılığa sundu. Gözaltına alındığında araştırmasının sürdüğünü, haberden vazgeçmediğini ifade etti.
Sadece iki soru
Murat Ağırel'e ifadede yalnızca iki soru yöneltildi: Çampınar'ın gönderdiği belgeler ve Emir Sarıgül'le görüşüp görüşmediği.
Ağırel, Emir Sarıgül'ü tanımadığını, hiç görüşmediğini söyledi. Sinan Çampınar daha sonra bana mesaj gönderdi. ‘Size verdiğimiz belgeleri başkalarına mı verdiniz’ diye sordu. ‘Herhangi bir belge vermedim ama belgeleri doğrulatmaya çalışacağımı daha önce kendisine söylediğimi hatırlattım. Bu yazışmayı da sunuyorum. Olayla ilgili araştırmalarım sürerken gözaltına alındım. Yani haberi yapmaktan vazgeçmiş değilim. Yani belgelerin doğruluğunu araştırıyordum.
Ağırel, "Yayımlanmış 7 kitabım, binlerce makalem var. Bugüne kadar belgesiz, doğrulanmamış tek bir cümleye yer vermedim" dedi. Kendisinin Mustafa ve Ömer Sarıgül aleyhine haberler yaptığını, yasadışı bahis soruşturmalarıyla bağlantılarını ortaya koyduğunu hatırlatarak, "Hayatımda yan yana gelmediğim insanlarla nasıl suç örgütü kurmakla suçlanırım?" diye sordu.
Murat Ağırel'in ev hapsi cezası aldıkta sonra paylaştığı fotoğraf.Suçlama adliyede değişti
Emniyette "suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama" suçlamasıyla ifade veren Ağırel, Çağlayan Adliyesi'nde "üyesi olmadığı örgüte yardım" suçundan tutuklamaya sevk edildi ve sulh ceza hakimliğince tutuklandı.
Türkiye Gazetesi yazarı Fuat Uğur'un günler önce savcılık bilgi notuna dayanarak "Ağırel tutuklamaya sevk edilecek" yazdığı da hatırlatıldı.
TKP'den Ağırel tepkisi
Türkiye Komünist Partisi (TKP) de Ağırel'in tutuklanma kararına tepki göstererek "derhal serbest bırakılması" için çağrıda bulundu. Açıklama şöyle: Nasıl gerekçelendirilmeye çalışılırsa çalışılsın, Murat Ağırel’in günlerdir hedef alınması ve nihayetinde tutuklanması, toplumun ne vicdanıyla ne de adalet duygusuyla bağdaşıyor. Murat Ağırel derhal serbest bırakılmalı. Gazetecilerin yalnızca mesleklerini icra ettikleri için tutuklanmalarının meşrulaştırılmasına izin vermeyeceğiz.
Gazetecilere soruşturma, gözaltı, tutuklama sopası...
Halkın haber alma hakkının önüne geçmek, gerçeklerin ortaya çıkmaması için bir dizi yasal adımla örülen bu sürecin sonucunda gazetecilere komik suçlamalar yöneltiliyor, bununla da kalmıyor tutuklanıyorlar.
Ülke tutuklu gazeteciler, engellenen haberler, erişimi yasaklanan haber siteler-sosyal medya hesapları ve kayyım atanan haber kanallarıyla dolu.
soL Haber'in de arasında bulunduğu çok sayıda internet gazetesinin hesaplarına defalarca erişim engeli kararı verildi.
Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın raporuna göre 1 Nisan 2025-1 Nisan 2026 döneminde 67 gözaltı işlemi uygulandı. Bu süreçte tutuklanan gazeteci sayısı 19’du.
Türk Ceza Kanunu'nun 217/A maddesinde düzenlenen "yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" maddesi sebebiyle bu süreçte 29 gazeteci gözaltına alındı. Rapora göre, düzenlemenin yürürlüğe girdiği 2022 yılından bu yana en az 88 gazeteci hakkında toplam 113 soruşturma başlatıldı. Veriler, soruşturma süreçlerinin birçok vakada fiilen bir cezalandırma mekanizmasına dönüştüğünü de ortaya koydu.
Sincan Cezaevi’nde Ali Tarakçı ve Tuğba Tekerek, Maltepe Cezaevi’nde Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı, Bakırköy Cezaevi’nde Derya Okatan ve Nadiye Gürbüz, Silivri Cezaevi’nde Merdan Yanardağ, Selahattin Günday ve Fatih Ergin, Burdur’da Hasan Güraksu, Aydın’da İrem Delice tutuklu. Fon vurgunuyla ilgili yapılan yayın nedeniyle İsmail Saymaz ise ev hapsinde.
Yine fon soruşturması nedeniyle ayağındaki kelepçeyle ev hapsinde olan Ağırel’in tutuklama kararının temelinde araştırması süren, yayımlanmamış haber var.
Fatih Ergin'e iddianame
Sosyal medya paylaşımı gerekçesiyle 28 Eylül’den bu yana tutuklu bulunan gazeteci Fatih Ergin hakkında Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianame hazırlandı.
Silivri Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilen 15 Ekim tarihli iddianamede, Ergin’in Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 217/A maddesi kapsamında “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan 1,5 yıldan 4,5 yıla kadar hapis cezası talep edildi.
Ergin, eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun ölümüne ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınıp serbest bırakılan Turgay Tamer’in Büyükçekmece’deki evinde ölü bulunduğunu sosyal medya hesabından duyurmuştu. Paylaşımında Tamer’i “eski adli tıp çalışanı” olarak tanımlayan Ergin, daha sonra bu bilgiyi düzelterek Tamer’in geçmişte cezaevi kampüsünde doktor olarak görev yaptığını belirtmişti.
Ergin’in gazeteci olması nedeniyle paylaşımının geniş kitlelere ulaşabileceği ve halk arasında endişeye yol açabileceği savunulan iddianamede, paylaşımın devam eden Kozinoğlu soruşturmasının güvenilirliğine zarar verebilecek nitelikte olduğu ileri sürüldü. Bu maddi hatayı yapan tek gazeteci Ergin değildi, birçok medya kuruluşu Turgay Tamer'in ölüm haberini ilk aktardıklarında, Tamer için sehven "adli tıp çalışanı" ifadesini kullanmıştı.
Ergin, 22 gündür tutuklu.Kayyım atanan Halk TV'nin yazarlarından gazeteci Bahadır Özgür, de "soruşturmanın gizliliğini ihlal" iddiasıyla bu hafta gözaltına alındı.
Emniyet ifadesinde Adalet Bakanı Akın Gürlek'in açıklamaları doğrultusunda haber yaptığını belirterek suçlamaları reddeden Özgür, yurtdışı çıkış yasağı ve imza şartı şeklinde adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı.
Serbest bırakıldıktan sonra şu açıklamayı yaptı: Nezaretten ayrılırken, 'Seni çıkardık, Murat'ı (Ağırel) aldık' dediler. Türkiye'de halkın bilme hakkı artık böyle savunulabiliyor ancak: Nöbetleşe gazetecilik! Umarım tutuklu tüm gazeteciler serbest kalır...
***
Askeri araziye 141 lüks villa: AKP’li siyasetçiler ve kamu bankası yöneticileri listede
İstanbul Çekmeköy’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yapılaşmaya açılan Şehit Onbaşı Azim Özdemir Kışlası’nın arazisine 141 villa, bin 774 konut ve 56 ticari alan inşa edildi. Emlak Konut’un yürüttüğü projedeki villaları satın alanlar arasında Sağlık Bakan Yardımcısı Şuayip Birinci, Ziraat Bankası Genel Müdürü Alpaslan Çakar ve eski TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un oğlu da bulunuyor.
İstanbul’un Çekmeköy ilçesinde bulunan Şehit Onbaşı Azim Özdemir Kışlası, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından boşaltılan askeri alanlardan biri oldu. Kuzey Ormanları’nın başlangıç noktalarından biri olarak bilinen kışlanın arazisi, tüm itirazlara ve devam eden davalara rağmen yapılaşmaya açıldı.
BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre, AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe girişiminin ardından boşaltılan askeri alanların yeşil alan olarak değerlendirileceğini açıklamıştı. Ancak Çekmeköy Kışlası’nın arazisi, Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.’ye devredildi ve alanda kapsamlı bir konut projesi hayata geçirildi.
Kışla arazisine bin 774 konut, 141 villa
Çekmeköy Kışlası arazisinde Çınarköy Evleri adıyla yürütülen proje kapsamında bin 774 konut, 141 villa ve 56 ticari alan inşa edildi. Projede bazı villaların yüzme havuzlu olduğu belirtiliyor.
Aktarılan bilgilere göre, projenin bir bölümü Mesa Mesken Sanayii A.Ş.’ye KDV hariç 1 milyar 150 milyon TL bedelle yaptırıldı. Projenin başka bir etabı ise Aydur İnşaat ve Cevahir Yapı şirketlerine 1 milyar 230 milyon TL bedelle verildi.
Cevahir Yapı’nın yönetim kurulu başkanı Reşat Cevahir’in oğlu İslam Cevahir’in 2010 yılındaki nikâh şahidinin dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan olduğu da haberde yer aldı. Şirketin ortakları arasında bulunan ve 2015’te hayatını kaybeden İbrahim Cevahir’in cenazesine de Erdoğan katılmıştı.
Kamu yöneticileri ve siyasetçiler villa aldı
İnşaat süreci tamamlanan konutların sahiplerine teslim edilmeye başlanmasıyla birlikte, projedeki lüks villaları satın alan isimler de gündeme geldi. Ulaşılan bilgilere göre, kamu bürokrasisinden ve siyasetten tanınmış isimler projedeki 141 villadan satın aldı.
Haberde adı geçen isimler ve konuya ilişkin aktarılan bilgiler şöyle:
* Şuayip Birinci – Sağlık Bakan Yardımcısı
* Alpaslan Çakar – Ziraat Bankası Genel Müdürü
* Yüksel Cesur – Ziraat Bankası Perakende Bankacılık Genel Müdür Yardımcısı
* M. Selahaddin Şentop – Eski TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un oğlu
* Eski AKP’li Çekmeköy Belediye Başkanı Ahmet Poyraz’ın kardeşleri
* M. Emin Akbaşoğlu – AKP Grup Başkanvekili
Başka kamu yöneticilerinin de adı geçiyor
Bazı AKP milletvekillerinin yanı sıra Türk Hava Yolları yöneticileri ve Vakıf Katılım gibi kamu bankalarının yöneticilerinin de projeden villa alanlar arasında bulunduğunun iddia edildiği aktarıldı.
***
Siyasi transferler, özel mülkiyet ve yabancılaşma -Sinan Sönmez-
Seçmen tercihlerinin yöneldiği siyasetçiler topladıkları oyları özel mülkiyetlerine kaydetme hakkına mı sahip oluyor? Bu hakkı nereden veya kimden alıyorlar?
Seçimlerde kullanılan oy, bir başka deyişle seçmen tercihi seçilenin özel mülkiyetine geçer mi? Avrupa ülkelerinde nadiren karşılaşılan bu durum ülkemizde özellikle son dönemde yaygınlaştı.
1780’de Jacques Pierre Brissot özel mülkiyetin hırsızlık olduğunu belirten ilk yazardır. Fransız anarşist filozof Pierre-Joseph Proudhon 1840’da yayımlanan ve ilgili yazına ve düşünce tarihinde iz bırakan yapıtında özel mülkiyetin hırsızlık olduğunu ileri sürmüş ve ayrıntılı olarak incelemiştir. Buna karşın serbest olduğu varsayılan piyasa ekonomisinde ise özel mülkiyetin tahribatı kuramsal olarak kurulu düzeni tahrip eder.
Özel mülkiyet kavramını yazının ilk tümcesinde sorulan soruyla bağlantılı olarak günümüze dönerek ülkemizde yaşanan siyasi transferlere dönelim. Seçmen tercihlerinin yöneldiği siyasetçiler topladıkları oyları özel mülkiyetlerine kaydetme hakkına mı sahip oluyor? Bu hakkı nereden veya kimden alıyorlar?
Brissot ve Proudhon’un savlarına kulaklarımızı tıkasak da özde böyle bir yetkiyi kendilerinde görmeleri siyaseten ve etik olarak onaylanamaz. Bu gelişmeler karşısında seçmenlerin kendi özgün tercihlerine yabancılaşmaları kaçınılmaz olabilmektedir. Siyasi tercihlerini yansıtan oyun kendisine danışılmadan “pazarlanması” bireyin siyasi tercihlerine, bütünüyle siyasete yabancılaşmasına yol açabilir. Böyle bir gelişme olasılığı tam da amaçlanan bir durum olabilir. Bireyin yalnızca çalışma yaşamına, yaptığı işe yabancılaşması değil, eğitim hayatına, siyasal faaliyetlere, tercihlere, siyasi mücadeleye yabancılaşması ve umutsuzluğa kapılması ciddi toplumsal sorunlar doğuracak koşulların bir araya gelmesi anlamına gelir.
Geçmişe dönerek başka bir ülkeye göz atalım. Britanya’da demir lady sıfatı verilen Margareth Thatcher’ın TINA (Başka Seçenek Yok - There is No Alternative) sloganıyla özdeşleştirdiği katı anti-sosyal, emek düşmanı neoliberal politikalar tipik örneklerden biridir. Thatcher çizgisinde yürüyen dönemin sözde muhalif İşçi Partisi'nin lideri ve Başbakan Tony Blair ve selefi Gordon Brown ülke seçmeninin siyasete uzun bir dönem yabancılaştırılması sürecine katılmışlardır. Günümüzde birçok ülkedeki iktidarda bulunan güçlerin bu çabayı sürdürdüğü açık seçik görülmektedir.
Tekrar altını çizmek istediğim husus yurttaşların bu bağlamda seçmen iradesinin, tercihinin bulanıklaştırılması, bunun ötesinde bireyin bizzat kendisine, iradesine, tercihine yabancılaştırılmasının bilinçli bir strateji ve politika olmanın ötesinde ciddi toplumsal sorunlara yol açabilme potansiyeli taşımasıdır. Böyle bir strateji başarılı olabilir mi? Kısa erimde olabilse de uzun erimde sürdürülmesi olanaksızdır.
Siyaset biliminde ve kamusal tercih kuramında işlenen konular arasında seçmen tercihleri ve oy alışverişi yer almaktadır. Bir siyasi partinin, daha doğrusu iktidarda bulunan partinin parlamentodaki muhalefet partilerindeki üyeleri (veya belediye başkanları, vd.) mensubu bulundukları partiden çıkar sağlayarak koparması akademik yazında, üniversitede okutulan konuya ilişkin ders kitaplarında etiğe aykırı olarak nitelendirilmektedir.
Ahlak ve etik konularını ayrıntılı olarak inceleyen ve hukuk ile olan bağlantılarını mercek altına alan değerli hukukçu akademisyen dostum Prof. Cevdet Atay’ın dikkat çektiği bir konuyla yazıyı noktalayalım.1 “Bangalar Yayın Etiği İlkeleri adıyla 29 Nisan 2003’de kabul edilmiş bu ilkeler Türkiye için Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun önerisi üzerine Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından verilen bir kararla kabul edilmiştir.,. Daha sonra bu Bildirge 6 Mart 2019 tarihinde Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından kabul edilmiş ve 14 Mart 2019 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak ilgililer tarafından uygulanabilir hale gelmiştir”2. Yazar ilkeler arasında mahkemelerin tarafsızlığı, yargıçların dürüstlüğü, yargılama görevinde eşitliğin ön planda olduğunu belirtmektedir. Siyasetin hukuk ve ekonomiyle olan yakın bağlantısı çok boyutlu olan etik kavramının benimsenerek yaygınlaşması ve ilkelerinin uygulanmasını gerekli kılmaktadır.
-----
1Atay, Cevdet (2026), Adalet J-Kavramı ve Hukuk, LEGEM Yayınevi, Ankara
2Atay (2026), s.257.
/././
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder