5 Haziran 2026 Cuma

Cumhuriyet "Köşebaşı + Gündem" -5 Haziran 2026-

ENAG mayıs ayı enflasyon verilerini açıkladı 

Bağımsız araştırma grubu ENAG mayıs ayına ilişkin enflasyon verilerini yayımladı. Açıklanan veriler ekonomik göstergelere dair farklı bir tablo ortaya koydu.

Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG), 2026 mayıs ayına ilişkin E-TÜFE verilerini açıkladı. Buna göre ENAGrup Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE), mayıs ayında bir önceki aya göre yüzde 2,16 oranında arttı. Yıllık enflasyon artış oranı ise yüzde 53,13 olarak hesaplandı. ENAG'a göre nisan ayında enflasyon yüzde 5,07 artmış; son 12 aylık artış ise yüzde 55,38 olarak hesaplanmıştı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) mayıs ayına ilişkin resmi verileri ise saat 10.00'da açıklanacak.

***

CHP'li Yavuzyılmaz'dan Esenboğa'da 'yeni kule' iddiası: 'Erdoğan’ın, bu rezalet nedeniyle, kulenin ancak yarım yamalak çalışabildiğinden haberi var mı?' 


CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, Esenboğa Havalimanı’nda inşa edilen yeni kuledeki kolon ve balkon girişlerinin hatalı yapıldığını öne sürdü. Yavuzyılmaz, bu nedenle hava trafik kontrolörlerinin pistleri kesintisiz göremediğini ve kulenin doğru düzgün kullanılamadığını iddia etti.  https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/chp-li-yavuzyilmaz-dan-esenboga-da-yeni-kule-iddiasi-erdogan-in-bu-rezalet-nedeniyle-kulenin-ancak-yarim-yamalak-calisabildiginden-haberi-var-mi-2509499

***

Tepkiler yükseldi, 'süresiz nafaka' kararına destek HÜDA PAR'dan geldi: 'Yıllardır dile getirdiğimiz üzere...' 


HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, Anayasa Mahkemesinin süresiz nafaka düzenlemesine yönelik iptal kararını doğru bulduğunu açıkladı. Söz konusu karara, İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi ve Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği sert tepki göstermişti. 
https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/tepkiler-yukseldi-suresiz-nafaka-kararina-destek-huda-par-dan-geldi-yillardir-dile-getirdigimiz-uzere-2509434

***

18 şehir hastanesine dört ayda 57 milyar TL kira -Çağdaş Bayraktar-

CHP Hatay Milletvekili Kara, ödenen miktarın, 14 milyon 390 bin emeklinin bayram ikramiyesine denk geldiğini vurguladı.

Kamu özel işbirliği projeleri ile yurttaşın cebindeki para yandaş firmaların kasasına akmaya devam ediyor. Yurttaş ekonomik darboğazdayken Kamu özel işbirliği ile yapımı tamamlanan şehir hastanelerinin kira ve bakım maliyetleri her yıl katlanarak artıyor. 18 şehir hastanesi için yapımcı firmalara 2025 yılının ilk dört ayında kira ve hizmet bedeli olarak 42 milyar 580 milyon lira ödenirken bu miktar 2026’nın ilk dört ayında 15 milyar lira artarak 57 milyar 562 milyon liraya ulaştı.(‘14 MİLYON EMEKLİ İKRAMİYESİNE DENK’) Cumhuriyet’e konuşan ve firmalara ödenen destek payının günde 479 milyonu aştığını belirten CHP Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, “Yani iktidar her gün yaklaşık 17 bin asgari ücret maaşını 7 şirkete ödüyor” dedi. Ödenen miktarın, 14 milyon 390 bin emeklinin bayram ikramiyesine denk geldiğini vurgulayan Kara, “Emekçi istediğinde bütçe yok diyenler Hazine’nin kapısını yandaşa açmaya devam ediyor” ifadelerini kullandı. 2026 yılı için yalnızca bütçe, 136 milyar 148 milyon lira olduğunu ve bu miktarın Sağlık Bakanlığı bütçesinin neredeyse yüzde 10’u olduğunu söyleyen Kara, “Geçen yıl bu firmalara bütçede planlanandan 111 milyar lira daha fazla ödeme yapılmıştı. 2026 için planlanan 136 milyar liranın da 150 milyar lirayı aşacağını şimdiden görebiliyoruz. Bütçedeki kara delik büyüyor ve bu kara delik adeta yurttaşların parasını cebinden çekiyor” ifadelerini kullandı.

***

Bahçeli’nin bakışı neden değişti?-Barış Pehlivan- 

MHP lideri Devlet Bahçeli, bayramın birinci günü Türkgün’de danışmanı Yıldıray Çiçek’e konuştu. Devlet Bahçeli ilgili açıklamalarında, CHP’de ortak formül bulunarak Kemal Kılıçdaroğlu’na feragat ve fedakârlık çağrısında bulundu. Hatta, kurultay tarihi olarak da 9 Eylül’ü işaret etti.

Aynı MHP lideri Devlet Bahçeli, dün tekrar Türkgün’de danışmanı Yıldıray Çiçek’e konuştu. Bahçeli’nin yine iki sayfalık söyleşisinde, Özgür Özel tam 9 kez “paralel” kelimesiyle tanımlanıyordu. Bahçeli “paralel merkez, paralel liderlik, paralel program” gibi ifadelerle Özgür Özel’i CHP’nin “ötekisi” olarak konumlandırdı.

 Peki, bir haftada ne oldu da Devlet Bahçeli’nin Özgür Özel’e tavrı değişti? Bir tahminim var: İçişleri bakanı ile adalet bakanı, MHP genel başkanını ziyaret etti. Görüşmenin içeriği açıklanmadı ama yakın tarihten tanığız ki MHP liderinin yaptığı böylesi görüşmelerde kritik bilgilendirmeler yapılıyor.

NAFAKA KARARINDA AKİT’İN ROLÜ  

Aylar önce bu köşede “Akit’in mayınlı arazideki görevi” başlığı altında şöyle demiştim: “Takip edenler bilir, kadınların boşanma hakkının güvencelerinden olan nafaka yükümlülüğü uzun süredir Akit gazetesinin hedefindeydi. Belli ki, Akit’in ‘zulüm’ diye nitelendirdiği uygulama artık sona erdirilecek.”

Maalesef tahmin ettiğim gibi oldu; Anayasa Mahkemesi (AYM), boşanan eşlere verilen yoksulluk nafakasının süresiz uygulanmasına ilişkin düzenlemeyi dün iptal etti. Kadın örgütleri ve hukukçular karara tepki gösterirken Akit cephesi ise beklendiği gibi sevinçle karşıladı.

Daha önce de dile getirdiğim tezimi tekrarlıyorum: Akit, iktidarın politik risklerini test eden ve gerekli zemini önceden inşa eden bir laboratuvar işlevi görüyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasında da Madımak katliamı sanıklarının tahliyesinde de hep aynı kronoloji ve metot izlendi.

/././

Seçilmiş fail İsmail Arı!-Barış Terkoğlu- 

Önce fail seçiliyor. Sonra ona bir suç yaratılıyor. Biz seçeni değil, sözüm ona icat edilen suçu konuşuyoruz.

BirGün muhabiri genç gazeteci İsmail Arı 74 gündür tutuklu. Son dönem toplumun konuştuğu çok sayıda haber yaptı, kitap yazdı. Kızılay’daki, iktidarın vakıflarındaki, Menzil cemaatindeki, depremdeki... Skandalları, yolsuzlukları yazdı. Kitabını yazdığı Kızılay başkanının kızı, arabasıyla bir kişiyi öldürüp üç kişiyi yaraladığı olaydan sonra bir gün bile hapishane görmezken İsmail tıklım tıklım koğuşlarda sırf yazdı-çizdi diye yerde yatıyor.

Karşımda Arı’nın iddianamesi duruyor. Sadece iki buçuk sayfa. Ne garip! Bayram günü sanki azılı bir katilmiş gibi ziyaretine gittiği ailesinin evinden alındı ama adres kısmına “Bilinen ikamet adresi yok” yazılmış.

İsmail 22 Mart’tan beri tutuklu. Ama tutuklanmasının hikâyesi ocak ayına uzanıyor. 16 Ocak’ta çalıştığı BirGün’ün televizyonunda Zafer Arapkirli’nin programına katılmış. O günün gündemi Bilal Erdoğan’ın siyasete girip giremeyeceğiymiş. 2 saat 11 dakikalık programın 39 dakikasında İsmail konuk olarak yer almış. İsmail bir muhabir. Haberle anılıyor. Bu nedenle 39 dakikanın 20 dakikasında adı Bilal Erdoğan’la anılan vakıflardan, bu vakıflarda olan bitenden bahsetmiş.

Hani, “halkı yanıltıcı bilgiyi yaymak” suçunda “halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saiki” aranıyor ya... İsmail konuştuktan sonra halkın ayağa kalkıp Erdoğan’a yakın vakıfların kapısına yığıldığını sanmayın. Program, tam 2 ay boyunca, dijital arşivde kaybolup gitmiş.

İNTİBA SUÇU! 

Ta ki o güne kadar...

Sosyal medyada bir hesap, bu yayından iki dakikalık bir bölümü alıp paylaşmış. O iki dakika telefondan telefona, “bilmem kimin telefonu”na derken... Kolluk kuvvetlerinin önüne düşmüş. İsmail Arı böylece potaya girmiş. Kolluk savcıya haber, savcı da kolluğa talimat vermiş. Bayram günü işi gücü bırakan bürokrasi, aynı gün tüm evrakları yazışmaları bitirip, İsmail Arı’nın peşinden koşarak, onu acilen Tokat’ta gözaltına alıp, 6 saatlik yolculukla Ankara’ya getirmiş. İşin tuhaf tarafı, İsmail Arı, haberleri nedeniyle zaman zaman savcılığa çağrılıyor. Hep kendi ayağıyla gidip ifade verip çıkıyor. Ama bu sefer nedense İsmail için alarm çalmış gibi her şey farklı oluyor!

Yine iddianameye dönelim...

İsmail ne suç işlemiş derseniz, şöyle yazıyor: “Erdoğan ailesinin TÜGVA, Yeni Türkiye Vakfı, Okçular Vakfı, İlim Yayma Vakfı, İnşa ve İrfan Vakfı, TÜRGEV, Darülaceze, Şefkat Vakfı gibi 7-8 vakıf ismi sayılmasına rağmen 20 civarında vakfın yönetiminde yer aldığını...”

Yani savcı sınav yapar gibi konuşmandan 20 civarında demişsin ama programda 7-8 tane saymışsın diyor!

Yetmemiş...

İsmail konuşmasında, bu vakıfların sağlanan statülerle vergi başta olmak üzere ayrıcalıklara sahip olduğunu söylemiş. Savcı bunu şöyle suç kabul etmiş: “Kanunlarla belirlenen vergi indirimleri ve kamu yararı kararının nasıl alındığına dair gazetede detaylı yazı yazmalarına rağmen gazete haberini okumayan, sadece tv paylaşımını dinleyenler nezdinde, vakıflara usulsüzce kamu kaynaklarının aktarılarak amacı dışında kullanıldığına dair yanlış intibalar uyandırması muhtemel yanıltıcı bilgiyi alenen yaydığı...”

Savcı İsmail’in gazetedeki haberlerini doğru kabul etmiş. Ama çıktığı programda her şeyi özetlediği kısmı “Halk gazete haberini okumaz, usulsüz iş yapıldı sanır” diyerek İsmail’e yine sınavdan kırık not vermiş!

ALGI YARATMA SUÇU! 

İşin ilginç yanı, İsmail’in gözaltına alındığı haber bundan ibaret. Ama bu kadarcık şeyden bu düzende bile tutuklama olmaz diye düşünülmüş olacak ki... İfadeye iki kez ara verilip, o sırada İsmail’in sosyal medya hesapları taranıp üç yeni paylaşım getirilmiş.

Üçü de memleketin halini anlatıyor. Örneğin biri yargının siyasallaştığını, hâkim ve savcı atamalarına torpilin karıştığını söylüyor. Yargı mülakatına eski AKP milletvekilinin bakan yardımcısı sıfatıyla girmesini buna örnek veriyor. Gelgelelim... Savcı İsmail’e şöyle suç yaratmış: “Yazılı sınav sonrasında mülakat usulü uygulanmasına rağmen, paylaşımı okuyanları yazılı sınav uygulanmaksızın siyasi torpil yolu ile mülakat sonucu mesleğe kabullerin gerçekleştirildiği yolunda algı oluşturacak şekilde yanıltıcı bilgiyi alenen yaydığı...”

İsmail yazılı sınav yok demiyor. Ama herkesin anladığı gibi, mülakatlarda torpil dönüyor diyor. Ortada buna dair yüzlerce haber var. Yazılı sınavda rekor kıranların mülakatta elendiği gerçeği var. Mülakatlarda sırf elemek için sorulan garip sorular gerçeği var. Ama savcıya göre mülakatlar mükemmel, aksini iddia eden mahpusluk!

MADALYA VERMELERİ GEREKİRKEN 

Üç paylaşımdan biri daha var ki o bizi özellikle ilgilendiriyor. Zira o paylaşımda savcıya göre de yanıltıcı bir şey yok. Her şey doğru. Zira hatırlayın, yurtdışında Türkiye’nin kültürel varlığını temsil eden Yunus Emre Vakfı’nda yolsuzlukların olduğunu yargı da kabul etmişti. Nitekim İsmail Arı, savunmasında kendisine bu vakfa dair paylaşımının sorulmasına şöyle yanıt vermiş: “Yunus Emre Vakfı soygunu ile ilgili devletin bana teşekkür madalyası takması gerekirken bu meselenin bir soruşturmaya daha konu edilmesi karşısında oldukça şaşkınım. Çünkü kamu vakfı statüsündeki Yunus Emre Vakfı’nın naylon faturalarla soyulduğunu Türkiye benim haberimden öğrendi. Haberimden çok kısa süre sonra bu konu ile ilgili Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. Hemen ardından bu olayla ilgili Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlar Şube Müdürlüğü tarafından operasyon düzenlendi. Ve bu vakfın soyulması ile ilgili 2 ayrı iddianame düzenlenip dava açıldı. Yunus Emre Vakfı soygunu haberleri nedeniyle Uğur Mumcu Araştırma Gazetecilik ve Barış Selçuk gazetecilik ödülünü aldım.”

Peki öyleyse suçlama ne?

İddianameden aktarayım: “Soruşturmanın amacını tehlikeye düşürecek şekilde gizliliği ihlal etmek suretiyle...”

Yani diyor ki haberlerin doğru ama fazla kurcalıyorsun, soruşturmada bilinmeyen kalmıyor! Son dönem bütün soruşturmalar ertesi gün yandaş medyada çarşaf çarşaf yayınlanırken İsmail kendi ortaya çıkardığı skandalla “gizliliği ihlal”den tutuklu yargılanıyor.

Adamına göre gizlilik bu! İşte gözaltına alınmak, tutuklanmak, insanlıkdışı muameleye maruz kalmak bu kadar kolay, bu kadar keyfi! Yeter ki birileri sizi içeri almaya karar vermiş olsun.

İsmail yarın saat 14’te Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşmasına çıkacak. Bir dakika dahi içerde kalmaması gereken bu saçmalıktan kurtulmasını umut sayacağız. İsmail, birimiz için değil hepimiz için mücadele etti. Onu yalnız bırakmayın! Gerçekten “özgürüz” dediğimiz gün bizi kimse parmakla gösteremeyecek.

/././

‘Was will Kılıçdaroğlu?’-Ergin Yıldızoğlu-

Sevgili Prenses Marie,

O kasvetli Viyana akşamındaki sohbetimizin verdiği cesaretle, bu kez İstanbul’un yapışkan (bu zamanlarda küresel ısınma diye bir şey var) bir gecesinde başka türlü uyuyamayacağımı anlayınca kalkıp bir süredir aklımı kurcalayan bir soruyu sizinle, bu kez bir meslektaşınız olarak paylaşmak istedim. 

Hatırlarsanız, otuz yılı aşkın araştırmamın sonunda size o büyük itirafı yapmak zorunda kalmıştım: “Was will das Weib?” (Kadın ne ister?) Kadın ruhunu çözemedim. O gün masanın karşısında bana baktığınızda gözlerinizde hafif bir gülümseme vardı. Anımsadıkça hâlâ biraz yüzüm kızarıyor.

Şimdi başka bir zamanda, mekânda karşımda yeni bir soru var: “Was will Kılıçdaroğlu?” (Kılıçdaroğlu ne ister?) Bu sefer konu “kadın” değil “bir adam”. Bu yüzden o soruya daha kolay cevap verebileceğimi düşündüm. Bu adam on altı yıldır sahnedeydi. Bol bol gözlem fırsatı bulmuştum. Deftere, 2023 parti kongresinden az önce ilk notumu düşmüştüm: Seçime giriyor ama kazanmak istemiyor.

Bir kez değil, defalarca... Her mağlubiyetin ardından kürsüye çıkıp koşullara, bağlama bakmadan “Sandığa saygı duyuyorum” diyordu. Başlangıçta bunu olgunluk saydım. Sonra anladım: Hayır, sevgili Marie, bu öz-sabotajın en kibarca icra edilmiş biçimiydi. Hasta acıyı tattıktan sonra koltuğuna geri uzanıyor ve hem rakibinden hem kendi teşkilatından nezaket bekliyordu.

İkinci bulgum daha da tuhaf. Adam muhalefet lideri ama muhalefet etmiyor. Sert demeçler veriyor ama... Seçim hileleri mi? “Sandığa sahip çıkın.” Hukuki ihlaller mi? “Hukuki yolları takip edin.” Hukuki yollar tıkalı mı? “Aziz milletimiz hükmünü verecektir.” Elinde iktidarı sarsacak bir bilgi mi var, “Gerekirse açıklarım”. Bu cümleleri not ederken şunu yazdım deftere: Bu adam iktidarı eleştirmekten değil, iktidarın kendisine kızmasından korkuyor.

Siz bunu tanırsınız, Marie. Baba figürüyle hesaplaşamayan, onu yıkmak yerine onun nazarında makbul görünmeyi tercih eden ruh yapısı. Babasız kalmak, babanın gazabını çekmekten daha büyük bir korku.

Sonra 2023 geldi. Partisi onu devirdi, bir genç adam, Özgür Özel başkan oldu; meydanlar doldu, ses yükseldi, renk değişti. Ben de deftere düştüm: Özel koltuğun kendisini değil, koltuğun iradesini, iktidar olmayı istiyor.

Fark ince ama inanın hayatidir. İktidar olmak isteyen bunu bir şey inşa etmek için ister. Yalnızca koltuğu isteyen, yalnızca kaybettiğini geri almak için var olur. Bu artık siyaset değil, sevgili Marie, Kılıçdaroğlu’nun siyasi yaşamı bir geri dönüş mitolojisi, Odysseus gibi ama Troya’sı olmayan, Penelope’si bulunmayan, gemisi de çürümüş bir Odysseus.

Ve böylece geldik, “mutlak butlan”, parti binasına zorla bibergazıyla girme günlerine.

Bu noktada şunu düşündüm: Bu adam otuz yıldır hep geri döndü. Kaybetti, döndü. Ezildi, döndü. Teşkilatı reddetti, yine döndü. Her seferinde “demokrasi için” dedi. Her seferinde koltuğa oturdu. Aklıma dostum Ernest Jones’un, bu sürekli geri dönüş durumuna ilişkin aktardığı bir İngiliz deyimi geldi: “Always turns up like a bad penny...” (Hep -kasama- geri dönen bir sahte para gibi...) İstenmeyen bir kişinin sürekli ortaya çıkması anlamında. Aklımdan çıkmış. Şimdi birden anımsadım. Bilinçdışı işte...

Ve o yine o soru: “Was will Kılıçdaroğlu?” Sevgili Marie, bence bu sorunun cevabı bilinçdışında değil, aynada saklı. Evet, adam aynaya baktığında ne görüyor? Geçmişine bakılırsa yalnızca koltuğu... O sorunun cevabını bulamadım ama arkamdan gelenlerden birinin katkılarından yararlanarak iki olasılık görebiliyorum:

Birincisi: Kabullendiği bir “büyük ötekinin bakışı altında yaşamak” ve koltuk bir “objet petit a”. O gözün, onu hep koltuğu isterken ( koltuğa ulaşırken değil) görmesi gerekiyor. Örneğin, devlet. Devlet kimdeyse o da onun bakışı altında, “isterken” mutlu olacağına inanıyor.

İkincisi, sanırım bu bir obsesif nevroz: Dört belirtisi net biçimde karşımda duruyor: Eylemi sürekli ertelemek; “Koşullar henüz olgunlaşmadı”. Efendinin ölümünü beklemek; “O gidince her şey düzelecek”. Belirsizliği prosedüre gömmek: Her krizde hukuka, tüzüğe, mahkeme ilamına sığınmak. Karar anında “şüpheyle donup kalmak”.

Özetle: Kendi arzusunun imkânsızlığını, büyük bir özenle, “acı bir zevkle”( Jouissance) biteviye “kanıtlamak”.

Derin sevgi ve saygılarımla,

S. Freud Viyana,

1925-İstanbul, 2026

/././

Biraz da komplo teorisi -Ergin Yıldızoğlu- 

Çok garip zamanlarda yaşıyoruz. Salı günü, Halk TV’de 24 Ekim 2018 tarihinde Onur Öymen’le yapılmış bir söyleşiye “X”te rastlayınca, bir “dejavu” yaşadım.

Söyleşinin başlığı: “ABD’nin Deniz Baykal’ı düşürme planı!” Onur Öymen, 2008 tarihli bir rapora, WikiLeaks belgelerine, Hillary Clinton yazışmalarına dayanarak “Kılıçdaroğlu bir Amerikan projesidir” diyordu. Silk Road Enstitüsü’nde hazırlanmış o raporun başlığı “Prospects for a ‘Torn’ Turkey: A Secular and Unitary Future?” (2008) (Yırtılmış bir Türkiye’yi bekleyenler: Seküler, üniter bir gelecek mi?) Raporu anımsadım arşivimden çıkarttım, dejavu o zaman oldu. Çünkü, raporun yazarlarından Halil Magnus Karaveli’nin 1 Haziran 2026 tarihli “Türkiye’de muhalefet kültür savaşlarını kaybediyor” başlıklı bir yazısını daha bu sabah okumuş, ciddiye almamıştım. Acele etmişim. Yazı Bilderberg Grubu kurucularından Axel ve Margaret Ax:son Johnson Vakfı’na ait “Engelsberg Ideas” web sitesindeydi. O yazı ile raporun mantığıyla karşılaştırmak anlamlı olur diye düşündüm.

2008-2026

Raporun temel tezi: CHP, tarihin dışında kalmış, otoriter laikliği halka zorla kabul ettirmeye çalışan, anti Batıcı milliyetçilikle kendini tüketen bir partidir. Değişmeli, lideri gitmeli, yerine daha “Avrupa tarzı”, “ılımlı”, “dini dışlamayan” biri gelmelidir. 2010’da Deniz Baykal’ın videosu patladı. CHP’nin sözde “sert laik, milliyetçi” lideri bir gecede gitti. ABD ve AB basınında “yeni ve umut verici bir yüz” olarak sunulan, aslında kimsenin tanımadığı, ne yapacağı belirsiz Kılıçdaroğlu geldi. Tesadüf mü? Belki ama 2008 raporunun, bu operasyonun ilham kaynağı gibi durduğu da bir gerçek.

2026: Karaveli yine benzer şeyler söylüyor: CHP kaybediyor çünkü dindar halkla barışamadı, çünkü elitist, çünkü Atatürk’ün “din hatası” onu mahvetti. Karaveli, yeni CHP lideri Özgür Özel’in solculuğunu selamlıyor ama ardından “Yine de bu kültür savaşını kazanması çok zor” diyor. Ve ekliyor: “Özel yeni bir partide geniş bir demokratik koalisyon kurmalı, yoksa siyasi ölüm kaçınılmaz.”

2008’de Karaveli, “Türkiye’de gerçek durum demokratlarla otoriterler arasındaki bir mücadele değil, dindar muhafazakâr kimlikler ile laik kimlikler arasındaki bir çatışma; bir kimlik çatışması olarak” görüyordu. Karaveli, 2026’da da kimliği belirleyici alan olarak alıyor. Makale hâlâ devlet-elitler-halk üçgeni (iflas etmiş bir liberal formül) üzerinden yürüyor. Türkiye’de sağın, sınıf çatışmasını nasıl, “halk” ile “elit” arasındaki kültürel bir mücadeleye dönüştürdüğünü, CHP’nin ise bu dinamiği kavrayamadığı için sürekli kaybettiği fikri etrafında dönüyor: Amaç sınıf kimliklerinden kurtulmak!

GELİN VARSAYALIM Kİ... 

Gelin o komplo teorisinde bir hakikat payı olduğunu varsayalım. Baykal’a yapılan “komplonun” amacı neydi? CHP’yi AKP karşısında güçlendirip iktidar mı, yoksa etkisizleştirerek bir meşruiyet üretme makinesi mi yapmaktı? Tarih ikincisi diyor: Kılıçdaroğlu hep kaybetti. Muhalefeti böldü, sokaktan kopardı, imkânsız ittifaklara boğdu. AKP ne yaptıysa yalayıp yuttu. Tam Özgür Özel, 2024 yerel seçimlerinde CHP’yi birinci parti yapınca, önce İmamoğlu tutuklandı, sonra “mutlak butlan” geldi; Kılıçdaroğlu yine görev başında. Rastlantılar...

Karaveli şimdi ne öneriyor? Yine, CHP’nin seçkinci laik ve dine uzak bir tutumla halk desteği kazanmakta zorlandığını iddia ediyor. Çünkü, Türkiye’nin siyasi geçmişi, düzene karşı çıkan hareketlerin soldan değil, sağdan başarı kazandığını gösteriyormuş. Tam Özel, Karaveli’nin yapamaz dediğini yapmaya başlamışken “Özel ayağa kalksın, yeni bir çatı parti kursun” diyor. Adeta, bir tür AKP-ANAP sentezi olsun (bunu arzulayan bir isim var ama şimdi yeri değil) bu da kimlik siyaseti üzerine kurulsun. Yoksa!

Karaveli bir taraftan, CHP’yi sürekli “hata yapan, değişmeyen” bir aktör olarak resmediyor, diğer taraftan, Baykal, Kılıçdaroğlu’nun atanması, şimdi Özel’in mahkeme yoluyla devrilmesi gibi operasyonların üzerini örtüyor.

Karaveli’yi şöyle de okuyabiliriz: CHP, ya dış güçlerin ve uzantılarının istediği gibi uslu bir muhalefet olsun, laiklikten, ulusalcı çizgiden vazgeçsin ya da yok olsun. Karaveli hep aynı yazıyı yazıyor. Belki de sorun CHP ile değil Karaveli’nin patronlarının Türkiye’de nasıl bir muhalefet görmek istediği ile ilgilidir.

/././

40 gün savaşının sonu -Mehmet Ali Güller- 

Haziran 2025’teki birinci savaş 12 gün sürmüştü ve 12 Gün Savaşı diye kaydedilmişti. İran’ın saldırıya yanıt olarak ateşlediği füzeler, İsrail’in ünlü “Demir Kubbe”sini delince ABD 12. günde savaşa dahil olmuş ve ardından ateşkes gelmişti. Bunu o zaman “ABD’nin İsrail’e ‘savaştan çıkış kapısı açma’ dahli” diye yorumlamıştık.

Yedi ay sonra, 28 Şubat 2026’da önce İsrail’in, ardından ABD’nin saldırısıyla başlayan ikinci savaş ise 40 gün sürdü, “40 gün savaşı” diye kaydedebiliriz. Taraflar yaklaşık iki aydır, ateşkes altında 40 gün savaşını bağlayacak bir müzakere taslağında anlaşmaya çalışıyor.

ÇOK YAKLAŞILAN ANLAŞMA 

ABD açmaza saplanmış durumda: Ne İran’a yeniden savaş açabiliyor ne de İran’ı kendi istediği şartlarda masaya oturtabiliyor.

İran’a yeniden savaş açamıyor, zira bu kez hanesine ilkinden daha büyük bir yenilgi yazılacağını görüyor. İran’ı kendi istediği şartlarda masaya oturtamıyor çünkü savaşın kazananı değil. İran’ın istediği şartlarda da oturmak istemiyor çünkü o durumda da Ortadoğu’daki müttefikleri nezdinde sürdürülemez bir konumu oluşacak; daha önemlisi de İsrail’in manevra alanında daralma yaşanacak.

İşte bu sıkışmışlık içinde arabulucular gidiyor geliyor, müzakere taslağına yeni maddeler ekleniyor, bazı maddeler çıkarılıyor, kimisi değiştiriliyor. Trump yönetiminin son bir haftadır en sık dile getirdiği cümle “Bir anlaşmaya çok yaklaştık” şeklinde.

ABD’NİN NÜKLEER SİLAH YALANI 

İran kırmızı çizgilerini çekmiş durumda: ABD’nin yeniden saldırmayacağının garanti edilmesi, İsrail’in Lübnan dahil bölgedeki saldırılarının durdurulması ve uzun yıllardır uygulanan yaptırımların kaldırılması.

Anlaşmaya Tahran yönetiminden daha hevesli görünen Trump’ın ise en önemli şartı, İran’ın nükleer silah sahibi olmaması! Mesele şu ki İran’ın nükleer silah sahibi olmak gibi bir amacı zaten yoktu, bunu defalarca dile getirdi. Dahası Hamaney nükleer silaha karşı fetva bile verdi.

O nedenle Trump’ın “İran’ın nükleer silah sahibi olmaması” şartı, kendi kamuoyuna bir kazanç gösterme niyetinden ötesini taşımıyor. Trump’ın “İran’ın nükleer silah sahibi olmasını engelledik” sözü de ABD’lilerin “Neden İran’a savaş açtık” sorularına yanıt üretme ihtiyacından kaynaklanıyor.

TRUMP: İRAN’DA OLMAMALIYDIK 

Her durumda Trump’ın işi zor. Zira bir yandan da “İran’da olma yanlışlığı” ile “olduğu” gerçeği arasında sıkışmış durumda.

Trump’ın Fox News’e verdiği röportajda, o sıkışıklık net görüldü. Önce ABD’nin Irak’ta olmasının yanlışlığına değindi: “Irak’a ne olduğuna bakın. Çok kötü yaptık. Yaptığımız şey çok aptalca bir şeydi. Bu arada, ilk etapta orada olmamalıydık.” Ama ardından ağzından “İran’da da olmamalıydık” sözü çıktı, sonra bu sözü “Ama İran’ının yeteneği var” diye bağlamaya çalıştı ve gerekçe üretmek üzere sözünü şöyle tamamladı: “Dokuz ay önce onları B-2 bombardıman uçaklarıyla vurmasaydık, şu anda bir nükleer silahları olurdu.”

TRUMP’IN İBRAHİM ŞARTI 

Bu arada Trump’ın “İbrahim anlaşması” şartı da işe yaramaktan uzak görünüyor. Geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bir dizi bölge ülkesi lideriyle görüşen Trump, İran’la anlaşmasını, bölge ülkelerinin İsrail’le Abraham Anlaşmaları imzalaması şartına bağlamıştı.

Trump’ın Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” demesi, fiilen bölge ülkelerine “Filistin’e ihanet edin” demesi anlamına geliyor. Çünkü bölge ülkelerinin en azından bir bölümüne göre İsrail’le Abraham Anlaşması imzalamanın şartı, İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi ve Filistin devletini tanımasıdır.

Dolayısıyla Trump’ın Abraham şartı, isimlerini sıraladığı bölge ülkelerinin çoğunluğu açısından kabul edilemez.

ÜÇÜNCÜ SAVAŞI ÖNLEMEK

Sonuç olarak Washington ile Tahran arasında pazarlıklar sürüyor, müzakere taslağının bütününde hâlâ bir anlaşma yok ama 40 gün savaşının, yani ikinci savaşın bittiğini büyük oranda söyleyebiliriz. Emperyalist ABD’nin önümüzdeki dönemde üçüncü savaşı başlatmayacağının garantisi elbette yok. ABD’yi caydıracak tek şey kuvvettir, İran’ın kuvvetidir ve olası bölge işbirliğidir.

/././

Operasyonun dış ayağı -Mehmet Ali Güller- 

Bu kaçıncı! Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, onca analize rağmen, hâlâ operasyonun dış ayağını anlamayarak (!) Atlantik dünyasından medet ummaya devam ediyor.

Son olarak Özgür Özel Newsweek’e yazdığı makalede “Yürüttüğümüz demokratik mücadele, yalnızca Türkiye’nin demokratik geleceğini değil, aynı zamanda bölgemizin, Avrupa'nın ve NATO'nun güvenliğini de şekillendirecektir” dedi.

ABD İMAMOĞLU’NU KURTARABİLİR Mİ?

13 Aralık 2025’te, İmamoğlu’nun CFR’nin dergisi Foreign Affairs’te yazdığı makale üzerine, bu köşede “ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?” başlığıyla bu konuya değinmiştim.

Ağır bir başlık seçmiştim, çünkü...

Öncesinde Özel ve İmamoğlu defalarca Batı’ya “AKP’nin bize yaptığı hukuksuzluğa karşı çıkın” mesajı vermişti, sayısız kere “Bizi yalnız bırakmayın” çağrısı yapmıştı. Karşılığında “Biz AKP’den daha Batıcıyız, daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” teminatı vermişlerdi.

Ama anlaşılmadığı görülüyor ki hâlâ aynı çizgiyi sürdürüyorlar.

HEPSİ ATLANTİKÇİ 

Bakınız mesele şu ismin şu isimden daha Atlantikçi olup olmaması meselesi değildir. Zira hepsi Atlantikçidir. Kılıçdaroğlu örneğin, Özel ve İmamoğlu’ndan daha az Atlantikçi değildir. Üçünün toplamı, cari değeri bakımından Erdoğan’ın Atlantikçiliği kadar değerli değildir.

AKP’nin kuruculularının “Biz ABD’nin desteğiyle iktidar olduk” itirafları arşivlerde duruyor. Dahası Erdoğan’ın “CHP’nin ABD karşıtı olması talihsizlik” mesajı başta birçok açıklaması da arşivlerde duruyor.

Sonuçta AKP de CHP de Atlantikçidir çünkü sistemin partileridirler.

TÜRKİYE’NİN TALİHSİZLİĞİ 

Sorun şurada: Özel ve İmamoğlu, kendilerine yönelik kapsamlı operasyonun asıl sahibinin ABD olduğunu görmeyerek operasyona karşı ABD’den medet ummaktadır. Asıl talihsizlik budur.

Milyonlar, “Mesele Özel/ İmamoğlu meselesi değildir”, “Mesele CHP meselesi bile değildir”, “Mesele Cumhuriyete darbe ve Türkiye’nin dönüştürülmesi meselesidir” diyerek konumlanırken Özel ve İmamoğlu’nun operasyonun sahibinden operasyona karşı medet umabilmesi, Türkiye’nin talihsizliğidir.

NATO DEMOKRASİNİN KATİLİDİR

Bu sorunun ideolojik kaynakları var. CHP’nin açtığı yolda DP Türkiye’yi Atlantik’e çıpaladığından beri “demokrasi eşittir ABD eşittir NATO eşittir Atlantik düzeni” algısı oluşturuldu.

Oysa tersiydi. NATO demokrasinin katiliydi, NATO anayasal düzenin katiliydi.

Çünkü NATO’dan önce gizli NATO vardı. NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutma örgütüydü ve bunu da gizli NATO’larla yaptılar. Gizli NATO örgütleri darbeler yaptı, suikastlar düzenledi, ekonomileri felç eden operasyonlar yaptı, eğitime ve sanata bile el attı.

İtalya’dan başlayarak deşifre olan o gizli NATO örgütleri ortadan kalkmadı, dönüştü, bugün varlıklarını farklı şekillerde sürdürüyorlar.

Atlantik’in oluruyla demokrasi tırpanlandı.

Özel, demokrasi mücadelelerinin sadece Türkiye için değil bölgenin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliği için olduğunu söyleyebiliyor!

Oysa tersidir. Bölgenin güvenliği ile NATO’nun güvenliği ters orantılıdır. NATO’nun operasyonları bölgeyi güvensizleştirdi.

Demokrasi bakımından da tersidir. Türkiye’nin “daha sıkı NATO’cu” olabilmesinin yolu demokratikleşmesiyle değil, otoriterleşmesiyle mümkündür. Olan da budur. AKP’nin 24 yıldır demokrasiyi tırpanlıyor olmasına Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. AKP’nin dünkü Ergenekon-Balyoz kumpaslarına, bugünkü CHP’ye operasyonuna Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur.

DIŞ VE İÇ AYAĞA KARŞI KONUMLANMA SORUNU 

ABD’nin “yeni Osmanlıcılığa” yol vermesi, ABD Büyükelçisi Barrack’ın bölgeye “Osmanlı millet sistemi” ve “monarşi” önermesi, hiç mi CHP’nin üst yöneticilerinin dikkatini çekmiyor? Demokrasi bu mesajların ve sahadaki uygulamaların neresinde?

Meselenin “kurulana karşı kurucuları dönüştürme” operasyonu olduğu görülmüyor mu? Kurulana, yani Atatürk Cumhuriyetine karşı, kurucuların, yani TSK ve CHP’nin dönüştürülmeye çalışıldığı görülmüyor mu? Bu dönüştürme operasyonunun asıl sahibinin ABD olduğu görülmüyor mu?

Bir kez daha önemle belirtelim: Özel ve İmamoğlu’nun bu operasyonu püskürtebilmesi, operasyonun dış ve iç ayaklarına karşı bir bütün olarak konumlanabilmesinden ve halkla birleşmesinden geçiyor.

/././

Cumhuriyet




Koç Holding: Hem yerli hem işbirlikçi + 100 yıllık sömürünün gösterilmeyen bilançosu: Rahmi Koç'un anlattıkları ve anlatmadıkları -soL-


Koç Holding: Hem yerli hem işbirlikçi -Orhan Gökdemir- 

Aile tarihinin dersi şuydu; politikacılar geçici, Koç Ailesi kalıcıydı. Kürkçü dükkanının sahibi onlardı. Yola yerli olarak çıkmışlar ve yolu en büyük işbirlikçi olarak tamamlamışlardı. Bu tarih onların desteğine ihtiyaç duyan politikacılara da yol gösteriyordu. İlerlemek için hem yerli hem işbirlikçi olmak şarttı.

Koç Holding ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki ilişkiler, cumhuriyetin ilk yıllarındaki "yerli burjuvazi" yaratma politikalarına dayanıyor. Zaman zaman gerilimler yaşansa da stratejik alanlarda derin işbirlikleri ve karşılıklı bağımlılıkla gelişen bir tarih bu.

Devlet, savunma ve otomotiv gibi kritik alanlarda yerli üretimi teşvik gerekçesi ile Koç Grubu'nu destekledi. Koç Savunma ve Ford Otosan gibi kuruluşlar bu işbirliğinin verimi oldu. Özelleştirmelerle semirdi, zamanla şirketin kombine gelirleri Türkiye milli gelirinin yüzde 10’una ulaştı.

Devletin KİT özelleştirme süreçlerinde Koç Holding önemli rol oynadı. TÜPRAŞ gibi büyük kamu işletmeleri bu dönemde holding bünyesine katıldı.

Siyasi iktidarlarla üst düzey temasları her dönem devam etti. MHP lideri Devlet Bahçeli ile Ali Koç arasındaki yakın temaslar ve Suna Kıraç'a verilen Devlet Üstün Hizmet Madalyası bu diyalogların sembollerindendir.

Vehbi Koç, Cumhuriyet Halk Partisi'nin kuruluşundan itibaren partinin kayıtlı bir üyesiydi. Devlet partisine yakınlaşmakta sakınca görmemişlerdi. Ancak bu ilişki Demokrat Parti ile bir krize dönüştü. Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara gelmesiyle birlikte iş dünyasından CHP'li birçok isim DP'ye geçerken, Vehbi Koç ayak sürümüştü. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve DP'nin Başbakanı Adnan Menderes'in Koç'u DP'ye geçmeye zorlaması nedeniyle bazı tatsızlıklar yaşandı. Vehbi Koç bu siyasi baskılar nedeniyle 1928'den beri yürüttüğü Ankara Ticaret Odası Başkanlığı görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Sonra bir orta yol buldular, işler sıkıntısız devam etti.

1960’lı yıllarda sol bir rüzgâr esmeye başlayınca Koçlar da bu rüzgârı perdeleyecek ilişki arayışına girdi. Vehbi Koç’un 1967 yılında İlim Yayma Cemiyeti iftar yemeği organizasyonları bu arayışın ürünüydü. Gelenek halen Ali Koç tarafından sürdürülüyor. Ali Koç, dedesi Vehbi Koç'un yıllar önce başlattığı gelenek uyarınca İlim Yayma Cemiyeti ile ortaklaşa düzenlenen iftar ve öğrenci buluşması organizasyonlarında yer almaya devam ediyor. İlim Yayma Cemiyeti Türkiye gericiliğinin ve Laik Cumhuriyet düşmanlığının odaklarından biri.

Cuntanın emrinde

Türkiye gericiliği 12 Eylül darbesini sevinçle karşıladı. En sevinçlisi ise Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’tu. 12 Eylül'ün hemen ardından darbenin lideri Kenan Evren'e gönderdiği mektup, darbenin neyi amaçladığını ve kimleri rahatlattığını net şekilde gözler önüne sermeye devam ediyor. İşçi sınıfının örgütleri 12 Eylül darbesinin ardından kapatılmış, darbeyi destekleyen patronlar da böylece "derin nefes" almıştı.

Darbenin ardından Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un darbenin lideri Kenan Evren'e gönderdiği mektup şöyleydi:

“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz ederek ve kuvvetlendirerek imkanlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler, sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinmeli, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”

Bir Koç Fethullahçılarda diğeri MHP'de

Koç ailesinin AKP döneminde iktidar ortağı olan Fethullahçılarla ilişkisi de herkesin bildiği sırlardan. Ailenin erken ölen reisi Mustafa Koç’un 2014 yılında verdiği röportaj bu açıdan oldukça çarpıcı. Mustafa Koç bu röportajında, Türk ekonomisinin yüzde 10’luk kısmına önderlik ettiklerini ve bu bağlamda Cemaat ile ilişkileri olduğunu doğruluyor. Yine aynı röportajda, ABD ziyaretlerinde yaptıkları yüz yüze görüşmeden ve başka bir zamandaki telefon görüşmelerinden bahsediyor. Bunlar Koç Ailesi'nin Fethullahçılarla yakın ilişkiler içerisinde olduğunu doğruluyor.

Fethullahçıların bir etkinliği olan Türkçe Olimpiyatları 2003 yılından itibaren düzenlenmeye başlanmıştı. Olimpiyatlar tarikat açısından bir prestij ve meşruiyet kaynağıydı; bu organizasyonlar Türkiye sermaye sınıfının yayılmacı arzularıyla da örtüşüyor, yayılma kanallarına aracılık ediyordu. Olimpiyatlar, AKP-Cemaat ilişkisinin iyi olduğu günlerde, iktidar tarafından da açıkça destekleniyordu.

2013 yılında on birincisi düzenlenen olimpiyatların sponsorları arasında Koç Holding de bulunuyordu.

Koç Ailesi'nin, Fethullahçılarla ilişkisini gösteren asıl olay ise “Ananas Vakası” olarak biliniyor. Fethullahçılar Uganda’daki bir petrol rafinerisinin satışıyla ilgili Koç ailesine aracılık etmişti. Basında yer alan haberlere göre, tarikat Mustafa Koç’a Uganda anlaşmasını ve iyi ilişkileri simgelemek üzere bir ananas ve tespih göndermişti. Konuyla ilgili Fethullah Gülen ve bir yardımcısı arasında geçtiği iddia edilen görüşme de kamuoyuna yansımıştı. Kayıtta 2013 yılında Koç Holding’e ait Tüpraş'a yapılan maliye baskınından da bahsediliyor, konuyla ilgili Koç ailesinin önceden bilgilendirildiği ve ailenin de teşekkür ilettiği belirtiliyordu.

Bu haberler üzerine dönemin Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç bir röportaj vererek, Uganda’da herhangi bir rafineri ile ilgilenmediklerini belirtmiş, öte yandan cemaatten gelen ananas ve tespih hediyesini doğrulamıştı. Şöyle diyordu; “Bana ananas yollandı. Ben de aradım teşekkür ettim. Bu kadar basit. Bildiğiniz ananas yani, bu arada gayet de lezzetliydi…”

Ali Koç’un MHP aşkı ise Mustafa Koç’un Fethullahçı sempatisinden öte. Ali Koç, Fenerbahçe'deki başkanlık yarışında MHP ve Ülkü Ocakları’ndan gelen destek açıklamasına şöyle yanıt vermişti; “Benim MHP ile yakınlığım bilinen bir şey. Gönül bağım var.”

Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanı Ömer Şanlı, sosyal medya hesabı üzerinden Devlet Bahçeli'yle bir fotoğrafıyla birlikte “Mensubu olmaktan onur duyduğum Milliyetçi-Ülkücü Hareketin bir neferi ve Fenerbahçe Spor Kulübü Kongre Üyesi olarak; şahsım ve dava arkadaşlarım, gerçekleştirilecek Fenerbahçe Olağanüstü Kongresi’nde Sayın Başkan Ali Koç’a desteğimizin tam ve koşulsuz olduğunu tüm kamuoyuna ilan ederiz” paylaşımında bulunmuş, ardından MHP ve Ülkü Ocakları’na bağlı pek çok isim Koç’a yönelik desteklerini sosyal medyadan ilan etmişlerdi.

AKP ile yakın ilişkiler

AKP Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2025 yılında büyük patronlar Rahmi Koç ve Ali Koç'la Beştepe'de bir araya geldi, mutlu aile fotoğrafı verdi. Görüşme sonrası herhangi bir açıklama yapılmadı.

Bu mutluluk saçan fotoğraf içinde bir de Mısır bağlantısı saklıyordu. Erdoğan’ın “Müslüman Kardeşler”i tepelediği için düşman ilan ettiği Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi ile barışmak zorunda kalmasının ardından, 2022’de, Koç Holding şirketi Arçelik, Mısır'da beyaz eşya üretim tesisi inşa etmek için harekete geçmişti. Erdoğan açtığı kapıdan ilk onlar girmişti. Kapitalistler için barış da savaş da birer kâr kapısıydı. Türkiye ve Mısır arasındaki ilişkiler yeniden büyükelçilik seviyesine çıkarılınca Koç ailesi için bir Saray ziyareti şart olmuştu. Bu fotoğraf o ziyaretin fotoğrafıydı.

Muhaliflik, laiklik, cumhuriyetçilik falan hepsi hikâyeydi. Ülkenin gericilik kuyusunun dibine itilmesinin baş sorumlusu Koç ailesiydi. Dinselleşmeyi onlar istemişti, uygulamasının arkasında onlar durmuştu. Onların istediği dinselleşmeyi silah zoruyla yürürlüğe koyan 12 Eylül cuntası özünde bir sermaye organizasyonuydu. Turgut Özal tarafından hazırlanan ve darbenin ekonomik programı olan 24 Ocak kararları ancak darbe ile solun ve işçi sınıfının direncinin kırılmasının ardından uygulanabilmişti. Darbeyi emperyalist başkentler ve TÜSİAD el ele vererek yapmıştı. Vehbi Koç’un darbenin ardından Kenan Evren’e gönderdiği ve “emrinize amadeyim” diye biten mektup bu iş birliğinin en açık kanıtıydı.

Bu desteğin ve işlerin semeresini hep aldılar ve almaya da devam ediyorlar. Koç Holding, AKP’li yıllarda Türkiye’nin en büyük holdingi haline geldi. Kendi deyişleriyle holdingin üzerine birkaç holding daha eklediler.

Peki, muhalefet iddiası neye dayanıyor? Elimizde birkaç örnek olay var. Yıl 2001. Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan’a isyan eden “Yenilikçiler” ile birlikte parti kurma hazırlığında. O tarihte ailenin reisi olan Rahmi Koç’a bu girişim hakkında ne düşündüğü soruluyor. ‘‘Bu iş para meselesidir’’ diyor, ‘‘Tayyip Bey'de çok para olduğunu öğrendik, 1 milyar dolar biriktirmişler, nasıl biriktirdilerse’’ diye devam ediyor. Rahmi Koç, Erdoğan'ın kendisini yenilediğine inanmadığını söylemeyi ihmal etmiyor. Bir tür sermaye sınıfına has geleceği görme yeteneği diyebiliriz. Eline “uluslar ötesi mahfillerde” bilgi notu tutuşturmuşlardır, tahmin edebiliriz.

Bu beyan üzerine küçük bir sürtüşme de oluyor. Erdoğan, Koç’u, iddiasını ispata davet ediyor. Nasıl ispat edecek? Koç Holding’den yapılan açıklamada, Rahmi Koç’un bu konuda özel bir bilgiye sahip olmadığı, medyadaki haberleri aktardığı vurgulanıyor. Sonra sulh sağlanıyor, AKP'li yıllara giriştir.

Mustafa Koç bu sürtüşmeler nedeniyle holdingin başına geçirildi. Bu nedenle büyük patronluğunun ilk yıllarında iyi ilişkiler kurduğu AKP'nin hedefi haline geldi, Fethullahçılara yakın olmakla suçlandı. Bir de “Beykoz Konakları toplantısı” var. İddiaya göre, Haziran Direnişi'nin sıcağında Mustafa Koç’un başını çektiği bir ekip Hüsamettin Özkan'ın Beykoz Konakları'ndaki evinde bir araya geldi. Konakta Aydın Doğan, Mustafa Koç ve o tarihte Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül gibi isimler de bulunuyordu. Yandaş medya Mustafa Koç'un AKP’ye karşı yeni bir siyasi oluşum peşinde olduğundan işkillenmişti. Direniş sırasında Divan Otel’in kapılarını vatandaşlara açan da o değil miydi?

Bu itiş kakış 17-25 Aralık döneminde bir kez daha yaşandı. Fethullah Gülen ile Mustafa Koç buluşmuş, ülke meselelerini konuşmuştu. Bu görüşme de kayda alınmıştı. Gülen, Mustafa Koç'a Divan Otel nedeniyle yapılan vergi denetimleri ile ilgili “bir şey yapamazlar” diyor, görüşmelerini de “büyük patrona duyurmaması” tavsiyesinde bulunuyordu. Telefonda Fethullah Gülen’e rapor veren kişi, Mustafa Koç’la görüştüklerini ve Gülen tarafından gönderilen tesbihi teslim ettiklerini anlatıyordu. Telefondaki ses Mustafa Koç'a gönderilen “ananası” da rapor etmeyi ihmal etmiyordu. Yandaşlara göre ananas, ballı ihalelerden birinin kod adıydı. Tapelerden birinde Erdoğan'ın Koç Holding'in aldığı gemi ihalesini iptal ettirmeye çalıştığı da anlaşılıyordu.

Mustafa Koç bu kavgadan birkaç yıl sonra kalp krizi geçirerek öldü. Öldüğü günden önceki gece Ankara’da Erdoğan’ın konuğuydu. Sarayda gerçekleşen kabulde, Mustafa Koç ile birlikte Ali Koç da hazır bulunmuştu. Görüşmeden sonra İstanbul'a döndü, oldukça mutlu görünüyordu. Mutluluğunun sebebi bilinmiyor. Tayyip Erdoğan’a sordular, şöyle anlattı: “Bir gün önce Mustafa Bey ve Ali Bey bendeydiler. Hatta şakalaştık. Kilo verme sürecini kendisiyle paylaştık. Hatta latife yaptık. ‘Ne yaptın alkolü azalttın mı’ dedim. ‘Azalttım’ dedi. ‘Bunu hepten bırak dedim’…” Bir de komşu ülkelerle ticari ilişkiler ve Altay Tankı projesi konuşulmuştu. Demek ki düzenin zirvesinde kavga tali, barış esastır.

Koç, 2003’e kadar dayanıklı tüketim malları üretip satıyordu. Amerika’nın en büyük otomobil üreticisi olan Ford’un Türkiye temsilcisiydi. Arada turizm alanına el atmıştı. Buzdolabı ve otomobil üretiyordu. Fakat en büyük sermaye grubu haline gelişleri AKP’li yıllarda oldu. Harp sanayine bu dönemde girdiler. Nurol Holdingi çıkardılar Koç’ları aldılar, Tayyip Erdoğan sayesindedir. Tüpraş, Yapı Kredi gibi bonusları saymıyoruz bile. Bu inanılmaz kârlar dönemidir. Mustafa Koç’tan sonra yerine geçen Ömer Koç da AKP iktidarıyla ilişkileri iyi tutmayı başardı. Holding AKP döneminde kârlılıkta rekorlar kırdı. Yoksullar arttıkça kârlar da arttı.

Bunun karşılığı büyük basın aracılığıyla, ki amiral gemisi Hürriyet’ti, Tayyip Erdoğan’ın ve dinselleşmenin desteklenmesidir. Tayyip Erdoğan’ı iktidara ve cumhurbaşkanlığına taşıyan Hürriyet gazetesi ve Aydın Doğan’dı. Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına geçirenler de onlardı. Aydın Doğan ise hep Koç ailesinin taşeronu oldu. Tabii muhalefette de seçilmişler var. Mustafa Sarıgül ve Hayri İnönü Kemal Kılıçdaroğlu’nun eline aile tarafından tutuşturuldu. İstanbul Belediyesi’ne karşı hep bir duyarlılıkları vardı. Ekrem İmamoğlu da ailenin adamlarından biri olarak siyasal hayata atıldı. 

Ekrem İmamoğlu hayata Koç gibi başladı

Koç ailesi Tayyip Erdoğan ve Kemal Kılıçdaroğlu yanında bir de Ekrem İmamoğlu’na yatırım yaptı. Ekrem İmamoğlu, İstanbul’un kenarındaki bir ilçenin belediye başkanlığından Büyükşehir Belediyesi'nin patronluğuna öyle zıpladı. Oradan da Cumhurbaşkanlığına yatay geçiş yapmaya hazırlanıyordu.

Tabii tek başına tanrının desteğinin bu iş için yetmediğini biliyoruz, yanı sıra sermaye desteği şarttır. İmamoğlu, Koç ailesinin üyeleriyle görünmekten hoşlanıyor. Erken göçen Mustafa Koç’un “yakın” arkadaşıydı. Beylikdüzü’ne başkan seçildikten sonra da Koç ailesiyle ilişkilerini sürdürdü, fotoğrafları var. Partisinin Genel Başkanı da çok seviyordu aileyi. 2018 yılında Ali Koç'u aday yapmayı arzu etti. Ailenin kapısını çaldı. Aile Ali Koç yerine Ekrem İmamoğlu’nu işaret etti. İmamoğlu vakası böyle ortaya çıktı.

Tayyip Erdoğan Ankara ve İstanbul belediye başkanlarını görevden alınca, adı geçen belediye meclislerinin yeniden başkan seçmesi gereği doğdu. Seçilme ihtimali olmasa bile, CHP’nin de aday göstermesi gerekiyordu ve o aday Ekrem İmamoğlu oldu. Hazırlıklıdır, defterde adı ilk sıraya yazılmıştır, rastlantı sayamayız.

İmamoğlu 2019 yılının 31 Mart’ında seçimi kazandı ama mazbatayı verir vermez geri aldılar. AKP İstanbul’u teslim etmek istemiyordu, hukuksuz bir biçimde seçimin yenilenmesine karar verdiler. Aile, İmamoğlu’nun kısa süren o ilk Büyükşehir Başkanlığına bir ziyaret sığdırmayı başardı. Mayısın ilk haftasında Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç ve Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Levent Çakıroğlu İmamoğlu’nu ziyaret etti. Bir saat hâl hatır sorup ayrıldılar, nezaket ziyaretiydi.

Bu tarihin dersi şuydu; politikacılar geçici Koç ailesi kalıcıydı. Kürkçü dükkanının sahibi onlardı. Yola yerli olarak çıkmışlar ve yolu en büyük işbirlikçi olarak tamamlamışlardı. Bu tarih onların desteğine ihtiyaç duyan politikacılara da yol gösteriyordu. İlerlemek için hem yerli hem işbirlikçi olmak şarttı. 

/././

100 yıllık sömürünün gösterilmeyen bilançosu: Rahmi Koç'un anlattıkları ve anlatmadıkları -Emre Alım-

Koç Holding, 100. yılında gazete sayfalarında pembe bir başarı tablosu çizdi. Rahmi Koç anlattı, sömürünün üzerini örtmeyi denedi ama olmadı. soL, Koç'ların parlatılan o vitrin arkasında gizlediği ve çarpıttığı gerçeklere tarihsel kayıtlar ve ekonomik verilerle mercek tuttu.

Türkiye’nin en büyük sermaye grubu Koç Holding, bu yıl 100. kuruluş yıl dönümünü kutluyor. Bu kutlama zincirinin medya ayağındaki en dikkat çekici halkası ise geçtiğimiz günlerde Oksijen gazetesinin adeta bir "Koç Gazetesi" işlevi görerek çıkardığı iki ayrı özel ek oldu. 

Gazetenin neredeyse tüm kadrosunun holdinge övgüler dizdiği bu çalışmada en çok geniş kapsamlı Rahmi Koç röportajı dikkat çekti. Holdingin krizlerden nasıl "muaf" kaldığını, siyasetten güya nasıl uzak durduğunu ve vergi "fedakarlıklarını" parlatma görevi Koç'ların en büyüğüne düştü.

Ancak parlatılan bu vitrinin arkasında farklı bir gerçeklik yatıyor. soL, Rahmi Koç’un röportaj boyunca öne sürdüğü iddiaları, çarpıtmaları ve "nasihat" adı altında sunduğu alayları tarihsel kayıtlar ve güncel ekonomik verilerle masaya yatırdı. 

TÜPRAŞ'ın özelleştirme öyküsünden holding şirketlerinin binde birlerde kalan fiili vergi oranlarına kadar, 100 yıllık bu hikayenin arkasındaki gerçekleri gözler önüne seriyoruz.

Koç bu güce nasıl erişti?

Koç Holding bugün kendi başına bir sektör gibi işliyor. Cirosu 105 milyar dolar. Türkiye’nin ihracatının yüzde 7’sini gerçekleştiriyor.

Rahmi Koç, röportajda geldikleri konumu şöyle özetliyor: Kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu ‘gücün kadar konuş’ dönemi. Gerek memleket gerek dünya ekonomisindeki iniş çıkışlara karşı muafiyet kazandık. Kriz zamanında yapılan yatırımlar kriz geçince devreye girer ve sizi daha güçlü yapar.

Rahmi Koç kısmen haklı. Mesela enerji krizi ve peş peşe gelen akaryakıt zamları yurttaşın belini bükerken, Koç Holding'e ait TÜPRAŞ 2026 yılının ilk çeyreğinde kârını katladı. Şirketin net kârı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2 bin 820 oranında arttı.

Koç’un haksız olduğu kısım anlatmadıklarında gizli.

O “iniş çıkışlara karşı kazanılan muafiyet”lerin arkasında kamu malının gasp edildiği bir özelleştirme öyküsü var. 
 
TÜPRAŞ Türkiye'nin en büyük sanayi kuruluşu. Bu dev kuruluş 2005 yılına kadar kamuya aitti. AKP ise stratejik öneme sahip rafineriyi 4,5 yıllık getirisi karşılığında Koç-Shell ortaklığına sattı. İlerleyen yıllarda Shell de hisselerini Koç'a devretti.

Özelleştirme sonrası, akaryakıtta ithalat bağımlılığı arttı, bu da halkın enerji maliyetlerini ve genel fiyat düzeyini yükseltti.

Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan ve bir dönem kamu malıyken Koç Holding’e devredilen TÜPRAŞ, enerji krizinin yaşandığı bu dönemde sermaye grubunun en büyük kâr kapısı olmaya devam ediyor. 

Her devrin patronu

Rahmi Koç’un söyleşisinde dikkat çeken bir noktaysa siyasete ilişkin sözleri.

Neredeyse klişeleşmiş bir önkabul var: “Koç’lar siyasetten ve medyadan uzak durur.”

Medyadan uzak durmadıklarının en büyük ispatı, bizzat bu yazının konusu olan söyleşi.

Koç Holding, halihazırda 64 sayfa çıkan bir gazeteye 72 sayfalık “özel sayı” hazırlatabilecek, muhabirinden köşe yazarına neredeyse gazetenin tüm kadrosuna kendi “halkla ilişkiler” faaliyetlerini yaptırabilecek bir “güce” sahip.

Siyaset ayağındaysa Rahmi Koç yine babasına atıfta bulunuyor: “Babamız ‘Katiyen politikaya girmeyin’ dedi. Kırmızı çizgisiydi. Biz de buna harfiyen uyduk.”

Peki, gerçekten öyle mi?

Kronolojik gidelim.

Türkiye ekonomisinde ve sermaye yapısında belirleyici bir güce ulaşan Vehbi Koç’un siyasetle olan ilişkisi, Cumhuriyet’in ilk çeyreğindeki siyasal ortamın derin izlerini taşıyor. Vehbi Koç, tek parti dönemi boyunca CHP üyesi olarak faaliyet gösterdi ve parti bünyesinde çeşitli görevler üstlendi. Koç’un CHP ile kurduğu bu ilişki, bir iş insanı olarak devlet ilişkilerinden ve olanaklarından yararlanma güdüsüyle biçimlendi.

1Vehbi Koç, İsmet İnönü ile birlikte.

Koç’ların göstermelik “cumhuriyet” sevdasının kaynağı da bu yıllara dayanıyor.

Rahmi Koç’a sorulduğunda “Vehbi Bey çok sıkı Atatürkçüydü, Cumhuriyetçiydi. Atatürk Cumhuriyet Bayramları’nda Ankara Palas’ta balo verirdi. Erkekler frak, kadınlar tuvalet giyerlerdi, annem ile babam da giderlerdi” diyor.

Ancak baloların ötesi var. Koç’u holdingleştiren sermaye birikim sürecindeki en büyük etmen, doğrudan devletle kurduğu bu ilişkiler ağı ve devlet taahhütleri oldu. Bu durumun en somut örneği, doğrudan Vehbi Koç’un kendi anlatımıyla aktarılan Marsilya kiremitleri hikayesi.

Vehbi Koç, 1952 yılında 20. Asır dergisine verdiği röportajda, hayatının dönüm noktasını ve devletle olan ticari bağını şu ifadelerle açıklıyor: Benim hayatımın inkişafı Atatürk devrinde başlamıştır. Ankara hükümet merkezi olunca inşaat işleri birdenbire arttı. Ben de derhal vaziyeti kavrayarak kösele ve kundura levazımı işini bıraktım, inşaat malzemesi getirmeye başladım. Bu arada bir parti Marsilya kiremiti de getirtmiştim. Babam bunu görünce beni azarladı: 'Marsilya kiremiti Ankara'da satılır mı, çocuk!' dedi. Kiremitlere bağladığım sermaye hakikaten aylarca dondu kaldı. Fakat bir gün Ankara'da müthiş bir fırtına koptu. Birçok binalar gibi Millet Meclisi'nin damındaki kiremitler de paramparça olmuştu. O zamanlar Meclis'in daire müdürü Rüştü Bey mağazaya gelmişti. Dükkândaki Marsilya kiremitlerini görünce şaşırdı kaldı ve hepsini alıp gitti.

1Ankara Numune Hastanesi inşaatı. Vehbi Koç'un ilk büyük taahhüt işi. -1933

Marsilya kiremitleri ticareti ve bu süreçle birlikte ufak ufak başlayan devlet taahhüt işleri, ilerleyen yıllarda Koç Holding’in temel taşlarını oluşturdu.

CHP devri kapanınca Koç, dümeni Demokrat Parti’ye kırdı.

1950 seçimlerinde CHP iktidardan düştü. Demokrat Parti dönemi başladığında Vehbi Koç’a davet gecikmedi.

Hayat Hikâyem başlıklı otobiyografisinde CHP’den DP’ye transferini, “korkak bir davranış” olarak niteleyen Vehbi Koç, aslında siyasetle kurduğu ilişkinin kâr uğruna değişebileceğini açıkça ifade ediyordu.

Vehbi Koç, Adnan Menderes ile birlikte. -1956    

Bu ilişkilerin bir sonucu olarak özellikle 1970’li yıllarda Koç ailesi, siyasetten uzak durmak bir yana partiler üstü bir konuma erişti.

Dönemin hükümetleri ve siyasetçileri, Koç’ların seyrek ama ağırlıklı eleştirilerine doğrudan kulak veriyordu. Vehbi Koç, tıpkı çocuklarına yolladığı öğüt ve tavsiye mektupları gibi, dönemin başbakanlarına ve bakanlarına da doğrudan mektuplar göndererek ekonomik ve siyasi süreçlere dair taleplerini ve görüşlerini iletiyordu.

Öyle ki Koç Holding devletle olan ilişkilerini daha kolay bir biçimde yürütebilmek amacıyla kendi bünyesinde doğrudan bir “Hükümetle İlişkiler Departmanı” kurdu. Bu kurumsal oluşum, Vehbi Koç’un devletle olan ilişkilerinin de belli bir plan ve örgütlülük içinde yürütülmesi ilkesine dayanıyordu.

Vehbi Koç, Celal Bayar ile birlikte. -1985

'Cumhuriyetçi' Koç'lar gericilerin izinde

Tablo o günlerden bugünlere değişmedi. Örneğin bakanların elinden baklava yiyen Ali Koç, daha 9 ay önce iktidar ortağına olan sempatisini de şu sözlerle açıkça dile getirdi: Benim MHP ile yakınlığım bilinen bir şey. Gönül bağım var. Bizim camiamızda böyle şeyler pek hoş karşılanmaz. Bu konuda çok mesaj aldım.

Koç’ların teması sadece partilerden ibaret değil. AKP Türkiye'sinde siyasetin organik bir unsuru haline gelen cemaatlerle de güçlü bağlara sahipler. İlim Yayma Cemiyeti ile 1967’de kurulan ilişkiler bugün hâlâ sürdürülüyor. 

1AKP'li Mustafa Varank Abu Dabi'de Ali Koç'a eliyle baklava yedirirken.

Koç'lar ne kadar vergi ödüyor? 

Rahmi Koç, röportajda Türkiye'de vergi ödememenin bir norm haline geldiğini iddia ederek mevcut durumdan şikayet etti. Ancak veriler, holdingin en büyük şirketlerinin ödediği fiili vergi oranları ile çalışanların sırtındaki vergi yükü arasındaki devasa uçurumu açıkça ortaya koyuyor.

Önce Rahmi Koç’un sözlerine kulak verelim: Türkiye’de ödenen verginin yüzde 8’ini biz ödüyoruz. Bir zamanlar Gayrisafi Milli Hasıla’nın yüzde 9’unu yapardık. Verginin yüzde 11’ini öderdik. Özal zamanında bir çalışma yapılmıştı. Herkes vergisini düzenli ödese, vergi oranlarını indirmek mümkün olurdu. Çok enteresan. Şimdi vergi ödememek, kaçırmak demiyorum, bir norm haline geldi. Bunu çok tehlikeli buluyorum.

Şimdi de vergi ödememeyi “tehlikeli” Rahmi Koç’un şirketlerine bakalım. İstanbul Sanayi Odası verilerine göre, 2025 yılında TÜPRAŞ yıllık 830 milyar lira gelir elde ederken bu dönemde 29,5 milyar lira net kâr açıkladı. Ford Otosan ise aynı yıl 831 milyar lira gelir sağlarken net kârını 34 milyar lira olarak duyurdu. Koç ailesinin elindeki bu iki dev şirketin 2025 yılında ödediği toplam kurumlar vergisi tutarıysa yalnızca 2,7 milyar lira oldu.

Bu veriler ışığında holding şirketlerinin elde ettikleri gelirlere oranla ödedikleri vergi miktarı incelendiğinde, TÜPRAŞ’ın 2025 yılında ödediği kurumlar vergisinin toplam cirosuna oranının binde 3 düzeyinde kaldığı görülüyor. Ford Otosan için ise bu oran on binde 2 olarak gerçekleşti.

Koç’un ödediği bu vergi oranları, aynı dönemde çalışan bir işçinin ödediği vergi ile kıyaslandığında büyük bir uçurum barındırıyor. Asgari ücretin 22 bin lira olduğu 2025 yılında, net ücreti yaklaşık 35 bin lira olan bir işçi, yıl boyunca toplam 94 bin lira doğrudan vergi ödedi.

TÜPRAŞ ve Ford Otosan işçi sistemiyle vergilendirilmiş olsaydı, bu şirketlerin şu an ödediklerinden tam 109 kat daha fazla vergi ödemeleri gerekecekti.

Holdinglerin ödediği vergi oranlarının bu seviyede kalmasının arkasında yasal muafiyetler ve teşvikler yer alıyor. Koç Holdingin toplam gelirlerinin yüzde 35’ini tek başına yaratan en büyük şirketi TÜPRAŞ’a, uygulanan politikalar doğrultusunda kurumlar vergisinde yüzde 90 indirim yapıldı. Bu yolla, yüzde 25 olan resmi kurumlar vergisi oranı fiilen yüzde 2,5’a çekilmiş oldu. Holding bünyesindeki bir diğer büyük üretici olan Arçelik’e de benzer vergi teşviklerinin verildiği resmi raporlarda yer alıyor.

Yani Koç’un ödemekle övündüğü vergi, buzdağının görünen yüzü. Bahsi geçmeyen tarafta iktidarın daha baştan Koç’lardan almaktan vazgeçtiği dev bir vergi yığını var.

İnciler ve gerçekler...

Rahmi Koç, çarpıtmalarla dolu söyleşisinin sonunda halka nasihatler vermeyi de ihmal etmedi.

Fakat bu nasihatlerin de gerçeklikle bağı epey zayıf.

İşte Rahmi Koç’tan inciler ve gerçekler.  Profesyonel mi yoksa patron mu olacaksınız, buna karar verin. Uykusuz geceler mi, yoksa rahat bir uyku mu?

Rahmi Koç yüzyıllara uzanan sınıf çelişkisini basit bir kariyer tercihi gibi pazarlarken eski bir masalı fısıldıyor. Güya patronluk ağır bir yük, uykusuz geceler demek, ücretli bir "profesyonel" olmak ise huzurlu bir uyku... Oysa her sabah Koç’un fabrikalarına, plazalarına ve tersanelerine ömrünü bırakan milyonlarca emekçi, Rahmi Koç’un tahayyül ettiği o pembe uykuyu çoktan unuttu. İşçi sınıfı, patronların vadettiği huzuru değil kira cenderesinin, faturaların ve her an kapıya konma riskinin yarattığı gerçek uykusuzluğu yaşıyor.

Dünyanın dört bir yanında yüz binlerce işçinin emeğini sömürdükten sonra dönüp "bizim de gecemiz uykusuz" demek, kendi uykusuzluğunu ancak kasadaki milyarları sayma meşgalesiyle açıklayabilecek bir sınıfa yakışacak türden bir alaycılık.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-06/filmim4.mp4

Rahmi Koç'un Göcek tatilinden bir gün...

Zira güncel veriler, geceleri kimin rahat uyuduğunu gayet net özetliyor. Koç Holding, halkın yoksullaştığı kriz ikliminde bile 2025 yılını yüzde 1188’lik devasa bir artışla 22 milyar lira konsolide net kârla kapattı.

Aynı esnada TÜİK’in istatistiklerine göre nüfusun yüzde 60'ı açlık sınırının altında kalarak temel gıdalara bile ulaşamadı. Gireceğiniz sektörü iyi seçin. İmkân varsa o sektörde başarılı bir firmada çalışın.

Rahmi Koç sanki memleketteki milyonlarca genç emekçinin önünde rengarenk bir "sektör menüsü" varmış gibi buyuruyor.

Koç’un başında olduğu kapitalizmin bizzat ürettiği ve büyüttüğü o muazzam yedek işçi ordusu kapıda beklerken, iki üniversite bitirmiş gençler bile kuryelik ya da market işçiliği arasında "sektör seçimi" yapmaya zorlanıyor.

Bugün Türkiye’de geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 30 civarında seyrederken ve milyonlarca insan sadece nefes alabilmek için herhangi bir işe ihtiyaç duyarken, "başarılı firma beğenme" lüksü Rahmi Koç’un fantezisinden ibaret. Fazla borca girmeyin, hesabınızı iyi yapın. Para kazanınca memleketinize faydanız olsun.

"Fazla borca girmeyin" nasihati, geçim derdindeki milyonlarca emekçiye "porsiyonları küçültün" demekten farklı değil. Veriler, halkın hesapsızlıktan değil, düpedüz hayatta kalabilmek için bankalara mahkum edildiğini gösteriyor. Türkiye’deki toplam kredi kartı sayısı 143,4 milyona ulaşmış durumda.

Enflasyonun kartları, kartların ise borçları patlattığı bu düzende halkın payına kazanç değil, devasa bir sömürü bakiye kalıyor. Ocak 2026’da kartlarla yapılan toplam harcama tutarı, Ocak 2025’teki 1,4 trilyon lira seviyesinden yıllık bazda yüzde 44,5 artarak 2 trilyon 74 milyar lirayı gördü. Karşınızdakinin sizin kadar akıllı olduğunu unutmayın.

Rahmi Koç nihayet doğru bir noktaya parmak basıyor. Karşı karşıya oturduğu, fabrikalarında ömrünü tüketen, plazalarında dirsek çürüten o işçi sınıfı en az onun kadar, hatta ondan çok daha akıllı. Zira onlar, Rahmi Koç olmadan o fabrikaların tıkır tıkır çalışacağını, makinelerin döneceğini, hayatın akacağını biliyor.

O işçiler bir kez örgütlenip ayağa kalktığında, Rahmi Koç karşısında "akıllı" bir muhataptan fazlasını, sömürü düzenini sarsacak bir güç buldu, bulacak.

Rahmi Koç’un hafızasını tazelemek gerekirse, bu toprakların egemenleri işçi sınıfının aklını ve öfkesini en iyi 15-16 Haziran 1970’te tecrübe etmişti. Emekçiler hakları için İzmit’ten İstanbul’a barikatları yıka yıka yürüdüğünde, üretimi durdurup sokakları zapt ettiğinde, patronlar akıl oyunları oynamaya pek vakit bulamamıştı. O günlerde panikle uçaklara sığınan Rahmi Koç’un sınıfdaşlarını tarih unutmadı...

                                                              /././

soL 


Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -17 Eylül 2026-

OGM koridorlarında dolaşıyor: Ormanların ölüm fermanı ‘taslağı’-Gökay Başcan BirGün’ün ulaştığı taslağa göre, "karbon yutak ormanı...