Buğdayda verim yüksek çiftçi mutsuz: Yağmur yağdı böyle oldu!-Gürkan Akgüneş/T24-
"Kuraklıkta kaybediyorsam, berekette de kaybediyorsam ben hangi senaryoda kazanacağım?"
Tarımda yağmur, bereket demektir. Normalde çiftçiler yağmur yağdığında sevinir. Ama Toprak Mahsulleri Ofisi buğday alım fiyatını açıklayınca, bizim çiftçiler yağmura üzülür hale geldi.
Neden mi? Anlatalım…
Toprak Mahsulleri Ofisi, hafta başında beklenen açıklamayı yaptı ve bu yıl ekmeklik ve makarnalık buğdayı, ton başına 16 bin 500 liraya alacağını duyurdu. Bu fiyat, buğday üreticisi için tavan fiyat.
Bakanlığın açıkladığı desteklerle birlikte üreticinin eline geçecek rakamın da yaklaşık 19 bin 500 liraya ulaşacağı ifade edildi.
Ancak fiyatın açıklanmasının ardından Türkiye'nin dört bir yanından tepkiler yükselmeye başladı. Çünkü çiftçiler, kilogram başına 20 liranın üzerinde bir fiyat bekliyordu. Bazıları 25 lira talep ediyordu.
Konya'da ziraat odaları ortak açıklama yaptı. Türkiye Ziraat Odaları Birliği, fiyat artışının enflasyonun altında kaldığına dikkat çekti. Diyarbakır'dan Mardin'e, Osmaniye'den Çorum'a kadar üretici temsilcileri; mazot, gübre ve işçilik maliyetlerindeki artışın açıklanan fiyatla karşılanamayacağını savundu.
Hatta bazı üreticiler tepkilerini, "Bir kilo buğday satıp bir ekmek alamıyoruz" sözleriyle dile getirdi.
Tartışmalar büyüyünce, Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürü Ahmet Güldal, peş peşe açıklamalar yaparak, fiyat belirleme kriterlerini anlattı, ödemeleri ilan edilenden daha erken yapacaklarını iletti.
Verim arttı, buğday fiyatı düştü
Güldal'ın savunmasının merkezinde ise bu yılın sıra dışı yağışları vardı. Çünkü bu yıl Türkiye'nin birçok bölgesinde son yılların en yağışlı sezonlarından biri yaşandı. Tarlalar suya doydu. Başaklar doldu. Verim yükseldi.
Bazı bölgelerde hasat tahminleri; dekara 700-800 kilograma güncellendi.
Güldal da fiyat hesaplanırken bu verim artışını dikkate aldıklarını söyledi. TMO’ya göre, yağışlar sayesinde sulama giderleri azaldı, birim alandan alınan ürün miktarı arttı.
Yani çiftçi, geçmiş yıllara oranla birim alandan çok daha fazla ürün hasat edecek. Hasadın başladığı bölgelerden yansıyan veriler, öngörüyü doğruluyor.
Ancak çiftçinin zihnindeki soru da tam bu noktada belirginleşiyor; Verim düşükken zaten kazanamıyordum, verim yüksek olduğunda neden kazanamıyorum?
Eminim Türkiye’deki birçok çiftçi şu cümleyi kuruyordur; "Ben hangi senaryoda kazanacağım?"
Kuraklık olur. Ürün azalır. Çiftçi zarar eder.
Yağmur yağar. Ürün çoğalır. Bu kez fiyat düşer. Çiftçi yine zarar eder.
O zaman çiftçi ne zaman kazanacak?
Mesele fiyat değil gelir
Belki de bugün Türkiye tarımının önündeki en büyük soru tam olarak budur.
Çünkü son birkaç yıldır yaşadığımız tablo giderek daha fazla bunu gösteriyor.
Geçen yıl don vardı. Kuraklık vardı. Ürün yoktu. Bu yıl yağış var. Verim var. Bereket var.
Ama bu kez de fiyat tartışması var.
Aslında burada yalnızca buğdayı konuşmuyoruz. Türkiye tarımının temel meselesini konuşuyoruz.
Çünkü sorun yalnızca fiyat değil. Gelir. Bugün sosyal medyada sık sık Rusya ve Ukrayna örnekleri veriliyor.
Rusya'da buğdayın tonu şu kadar. Ukrayna'da buğdayın tonu bu kadar. Chicago borsasında fiyat daha düşük.
Peki aynı soruyu tersinden soralım. Rus çiftçisinin gübre maliyeti ne kadar?
Mazotu ne kadar?
Kredi faizi ne kadar?
Arazi büyüklüğü ne kadar?
Verimi ne kadar?
100 dekar buğday 1 asgari ücret kazandırmıyor
Bir ton buğdayın fiyatını karşılaştırmak kolay. Ama asıl önemli olan, bir ton buğday satıldığında çiftçinin cebinde ne kaldığıdır. Türkiye'nin asıl problemi de burada başlıyor.
Çünkü üretim artarken gelir aynı hızda artmıyor. Bazen hiç artmıyor. Hatta bazı yıllarda azalıyor.
Bir akademik çalışmada Tekirdağ'da buğday üreten işletmeler incelenmiş. Sonuç oldukça çarpıcı.
100 dekar buğday eken bir işletmenin yıllık net kazancının, yıllık asgari ücret gelirinin yüzde 40 altında kaldığı görülmüş. Bu veri bile tek başına çok şey anlatıyor.
Eğer yüzlerce dönüm arazi işleyen bir çiftçi, bir asgari ücretlinin yıllık gelirine ulaşamıyorsa gençler neden çiftçi olmak istesin?
Neden köyde kalsın?
Neden toprağa yatırım yapsın?
İşte bu yüzden Türkiye'de buğday sorunu yalnızca fiyat sorunu değil.
Bir gelir sorunu.
Bir sürdürülebilirlik sorunu.
Bir kırsal kalkınma sorunu.
Eyvah tarım büyüyor!
İşin ilginç tarafı ise şu: Türkiye üretmeyi biliyor. Tarım sektörü bu yıl yeniden büyümeye geçti.
İlk çeyrekte tarım yüzde 4,6 büyüdü. Buğdayda 23 milyon tona yaklaşan bir rekolte konuşuluyor. Yani sorun üretmek değil. Sorun üretileni değere dönüştürememek. Çünkü aynı filmi yalnızca buğdayda izlemiyoruz. Domateste de izliyoruz. Salatalıkta da. Kirazda da. Kayısıda da. Elmada da.
Daha birkaç hafta önce market raflarında 100-150 liraya satılan domatesler vardı. Hasat yoğunlaşınca üretici fiyatları hızla geriledi. 50 liranın üzerinde satılan salatalık bazı bölgelerde 5 liraya kadar düştü.
Geçen yıl don nedeniyle bulunamayan, adeta altın değerine ulaşan kirazın kilosu bu yıl bazı bölgelerde 50 liraya kadar geriledi. Önümüzdeki haftalarda elmada da benzer bir tablo göreceğiz. Belki başka ürünlerde de.
Yani çiftçi artık yalnızca kuraklıkla mücadele etmiyor. Bazen bollukla da mücadele ediyor. Tarımın doğasında bereket sevinç sebebidir. Ama bugün bazı üreticiler yağmuru görünce sevinemiyor.
Çünkü bereketin ardından fiyat çöküşünün gelebileceğini biliyor. Bu yüzden son yıllarda sık sık aynı görüntülerle karşılaşıyoruz. Seradaki fidelerin sökülmesi. Tarlada bırakılan domatesler. Dalında çürüyen meyveler. Toprağa gömülen ürünler.
Özetle, üretim başarısının ekonomik başarısızlığa dönüştüğü görüntüler...
Oysa sorun üretimde değil. Sorun değerde. Türkiye artık yalnızca ham ürün satan bir tarım ülkesi olarak kalamaz.
Bir ton buğdayı hammadde olarak satmakla, o buğdaydan fonksiyonel gıda üretmek arasında devasa bir fark var.
Bir kasa domates satmakla, domates bazlı katma değerli ürün üretmek arasında da.
Kirazı ham halde ihraç etmekle, onu işleyip markalı ürüne dönüştürmek arasında da.
Geleceğin tarımında asıl rekabet tarlada değil, fabrikanın içinde yaşanacak.
Katma değer üreten ülkeler kazanacak.
Tarımsal hammaddeleri yeni ürünlere dönüştürenler kazanacak.
İhracata yönelik ikinci ve üçüncü nesil ürün geliştirenler kazanacak.
Gençleri yalnızca çiftçi olmaya değil, tarımsal girişimci olmaya özendirenler kazanacak.
Çünkü çiftçinin bugün sorduğu soru aslında çok basit:
"Kuraklıkta kaybediyorsam, berekette de kaybediyorsam ben hangi senaryoda kazanacağım?"
Türkiye tarımının geleceği, işte bu soruya vereceğimiz cevapta saklı.
Ve belki de artık buğdayın fiyatını değil, çiftçinin gelirini konuşmanın zamanı geldi.
/././
Kazakistan’ı kim kaybetti?-Barçın Yinanç/T24-
Rum liderin Kazak liderden dostluk nişanı alacak kadar iki tarafın ilişkileri ilerletmesi, 2022'de KKTC'nin Türk Devletleri Teşkilatı'na gözlemci üye yapılması için yapılan ısrarın bir sonucu. Orta Asya'da yaşanan bu zemin kaybı benzeri dış politikadaki tökezlemeler içerdeki toz duman içinde gözden kaçıyor. Böyle olunca da iktidarın dış politika ve güvenlik alanında başarıdan başarıya koştuğu, kritik alanlarda muhalefete güvenilemeyeceği söylemi toplumun önemli bir kesiminde ne yazık ki karşılık buluyor.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev ve Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nikos HristodulidisKazakistan’ı kim kaybetti sorusuyla sosyal medyada karşılaştım. Sorunun altında, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in, geçen hafta Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nikos Hristodulidis'e "Devlet Dostluk Nişanı" takdim etmesinin fotoğrafı vardı.
Bayağı samimi bir görüntü.
Kazakistan Cumhurbaşkanının dostluk nişanı takdim etmesinden çok, bu takdim sırasında kullandığı ifadelerin, Ankara’daki karar alıcıların yüreğine indirmesi gerekir.
“Bu ödül, Kazak halkının size ve tüm Kıbrıs Cumhuriyeti halkına duyduğu özel saygı ve samimi sevginin bir işaretidir,” demiş Kazak Cumhurbaşkanı.
"Saygıdeğer Cumhurbaşkanı, liderliğiniz sayesinde Kıbrıs'ın uluslararası itibarının güçlendirilmesine önemli katkılar sağlandı. Kıbrıs dengeli, sorumlu ve geleceğe yönelik bir dış politika yürütmeye devam ediyor. Kazakistan ise ülkenizle çok yönlü ortaklığın geliştirilmesine büyük önem vermektedir.”
Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nikos Hristodulidis'e "Devlet Dostluk Nişanı" takdim etti
Ankara açısından yenilir yutulur cümleler değil. Kazakistan gibi Türkiye’nin “çok özel” bağlarının bulunduğu bir ülkeden gelen bu ifadelerin normalde Ankara’da soğuk duş etkisi yaratmış olması beklenir.
Zira Tokayev Rum Yönetimi’nin son on yıldır izlediği, tam da Türkiye’nin ve KKTC’nin baştan sona eleştirdiği, tehlikelerine dikkat çektiği politikalarını göklere çıkarmış.
İngilizlerden sonra adanın güneyini Amerikalılara, Fransızlara, İsrail’lilere açtın, Yunanistan ve İsrail’le birlikte Türkiye karşıtı cephe oluşturdun; AB mekanizmalarında Türkiye’yi engellemeye devam ettin, bir nevi aferin iyi ettin demiş gibi olmuş.
Ama bu yüzden Hizbullah’tan tehdit aldın, İran’dan füze yedin dememiş. Tam turizm döneminde, füze geldi diye, AB’li müttefiklerin adaya savaş gemileri gönderince, tatil cenneti markan gölgelendi de dememiş.
Açık ki, Tokayev’in itlifalarında kullandığı “dengeden” ve “sorumlu” dış politikadan ne anladığı Türkiye’ninkiyle örtüşmüyor.
'Kazakistan’ı kim kaybetti' sorusunun yanıtı açık
Kazakistan’ı kim mi kaybetti? Elbetteki Kazakistan kaybedilmiş değil. Ama ortada bir zemin kaybı var.
Yanıt açık. İktidarın dış politikasının nobranlığı kaybettirdi. İktidarın attığı adımların öngörüsüz, hesapsız, kitapsız olması bu zemin kaybına yol açtı.
Tepede alınan kararların alttan gelen uyarılara kulak asılmadan uygulanmaya konması, yada belki de artık, kurumların uyarı yapmaya bile kalkışmamaları bizi bu günlere getirdi.
2022 Semerkant zirvesi dönüm noktası
Bugün gelinen noktayı açıklamak için 2022’deki Türk Devletler Teşkilatı’nın (TDT) Semerkant zirvesinin öncesine gitmek gerekiyor.
Semerkant zirvesinde KKTC gözlemci üye yapılmalı diye belli ki yukarılar ikna edilmiş.
İki devletli çözüm doğrultusunda hiçbir adım atılmıyor görüntüsünün bu adımla telafi edileceğine düşünülmüş olabilir.
Dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun görevi, gelen emirleri harfiyen uygulamak. Bu adımların olası olumsuz sonuçlarına dair uyarı yapmak gibi bir sorumluluğu yok. Neme lazım.
Hatırlayalım, o yılın Şubat ayında Rusya Ukrayna’ya saldırdı. Bu saldırı, tüm Orta Asya cumhuriyetlerinin tüylerini diken diken etti.
“Yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi Sovyetler Birliği’nin dağılması oldu,” diyen Rus lider Putin’in Ukrayna’ya saldırdıktan sonra yarın Orta Asya cumhuriyetlerini hedef almayacağının garantisi var mı?
Orta Asya cumhuriyetleri bir abiden kurtulup bağımsızlıklarına kavuşalı 40 yıl bile olmamış. Bırakın Türkiye’yi, Çin’in yada başka bir abinin kontrolü altına girmeye niyetleri yok. Türkiye nasıl ki NATO üyesi olmasına karşın mülti vektöryel dış politika izliyorum diyorsa; onlar da Rusya’nın liderliğindeki Şanghay İşbirliği örgütü gibi kuruluşlara üye olsalar da çok boyutlu dış politika izlemeye çalışıyorlar.
Üstelik öyle bir döneme girilmiş ki; Avrupa da Amerika da çoktur ihmal ettikleri Orta Asya’ya ilgi göstermeye başlamışlar.
2022 Semerkant zirvesi
Zirveden önce Ankara’yı uyardılar
Semerkant zirvesi öncesinde beklenebileceği gibi Türkiye KKTC’nin gözlemci üye yapılması için baskıya başladı. Her biri teker teker, diplomatik uslüpla “yapmayın, etmeyin” dedi. Çok uyardılar, çok itiraz ettiler. “Son kertede çok israr ederseniz tabii ki hayır diyemeyiz” dediler; ama bu kararın sıkıntı yaratabileceğini ilettiler.
Dinletemediler.
Sonra ne oldu? KKTC gözlemci üye oldu; başı göğe erdi mi? Sanmam. İki kereliğine tek kare fotoğraf Ankara’nın seçtirmek istediği Ersin Tatar’ın mağlubiyetini engelleyemedi misal.
Ama olmaması gereken çok şey oldu.
Rum tarafı boş durmadı; Avrupa Birliği’ni ayağa kaldırdı. 2025’teki ilk Avrupa Birliği - Orta Asya zirvesine gidilirken, bir de baktık, 30 yıldır hiç adım atmamış olan Orta Asya cumhuriyetleri, Rumlarla diplomatik ilişkilerine ivme vermeye başlamışlar.
Diplomatik ilişkiler ivme kazandı
Kazakistan Rum kesiminde büyükelçilik açmamıştı. Başka bir ülkedeki büyükelçisini Rum kesimine akredite etmişti. 2025’te bu kararını değiştirerek, Rum kesiminde büyükelçilik açacağını duyurdu. Atadığı büyükelçi geçen sene şubat ayında güven mektubunu Rum Cumhurbaşkanı Hristodulidis’e sundu.
Özbekistan ve Türkmenistan büyükelçilik açmasalar da diplomatik temsil düzeyini yükselttiler.
Ama daha vahimi, geçen sene Nisan ayında yapılan AB-Orta Asya Zirvesi'nde Orta Asya ülkeleri Birleşmiş Milletler'in KKTC’nin bağımsızlığını geçersiz ilan eden, adada tek meşru devlet olarak Rum kesiminin kabul edilmesi çağrısında bulunan kararlarını desteklediklerini bildirdiler.
Yani Ankara güya KKTC’nin yararına bir şey yapacağım derken, tam tersini yapmış oldu.
Rumlar AB üyeliklerini ve son altı aydır da dönem başkanı olmalarını kullanarak, Orta Asya’yla ilişkilerini geliştirdi. Hristodulidis’e eşlik eden Rum Dışişleri Bakanı, Tacikistan ve Özbekistan ziyaretinden sonra 8 Haziran’da Özbekistan’a giderek Orta Asya turunu tamamlayacak.
Orta Asya Cumhuriyetleri AB parası için bizi sattı eleştirileri ise çok yersiz. Jeopolitik gerekçeler nedeniyle, aslında belki de Orta Asya cumhuriyetleri bir şekilde illa ki AB ile ilişkilerini geliştireceklerdi; ama en azından KKTC’nin gözlemci üyeliğinden hırslanan AB’den Kuzey Kıbrıs aleyhine baskı yemeyeceklerdi; yada olası baskılara direnç gösterebileceklerdi.
Bu arada diyelim ki, o dönemde yapılan bir öngörüsüzlük değildi. KKTC’nin TDT’ye üye yapılması o günkü konjonktürde Türkiye ve KKTC’nin menfaatine olacağı sonucuna varıldı ve olabilecek olumsuzlukların göğüslenebileceği düşünüldü.
O zaman olası olumsuzlukların önünü almaya çalışırsın.
Ankara’nın tepkisizliği
Misal, Rum kesiminin büyükelçilik açma kararını uygulamaya konmasının geciktirilmesini sağlarsın. Ya da Rum lidere daha hayatta ilk kez Kazakistan’a ayak basmışken dostluk nişanı verilmemesi için baskı yaparsın.
Bunların olacağı önceden haber alınmamışsa, çok vahim. Açıkçası ihtimal vermiyorum ama keşke öyle olsa. Zira haber alınıp, hiçbir şey yapılmamış, yada yapılmış da önlenememişse, işte o daha da vahim.
Çünkü yapılan girişimlere karşın Rum lidere gösterilen bu ihtimam Orta Asya’nın en güçlü lider ülkesinin Türkiye’yi rahatsız etmekte bir beis görmediği anlamına gelir.
Kazaklar, içerdeki toz dumandan biz arada kaynarız diye mi düşünmüştür acaba?
O zaman iç cepheyi güçlendireyim derken yapılanlar hem iç cepheyi hem dış cepheyi zayıf düşürmüyor mu?
Eskiden olsa, Kazakistan büyükelçisinin zılgıt yemek üzere bakanlığa gelişini görmek ve elbet kendisine soru sormak üzere Dışişleri’nin kapısına yatmıştık. Kazakistan’a tepki olarak Astana’daki büyükelçinin danışmalarda bulunmak üzere Ankara’ya ne zaman çağırılacağını hangimiz önce patlatacağız diye yarış içinde olurduk.
Kazakistan’a tepki bile verilmeyecek mi? Normalde milliyetçi kesimlerin iktidarı yerden yere vurması gerekmez mi?
İçerdeki toz duman içinde iktidarın dış politikadaki hataları gözden kaçıyor.
Böyle olunca da iktidarın dış politika ve güvenlik alanında başarıdan başarıya koştuğu, bu konularda muhalefete güvenilemeyeceği söylemi toplumun önemli bir kesiminde ne yazık ki karşılık buluyor.
/././












