9 Haziran 2026 Salı

Hikmetinden sual olunmaz -Özdemir İnce / Cumhuriyet-

Hikmetinden sual olunmaz 

“Hikmetinden sual olunmaz”
bir olayın ya da durumun mantığının veya ardındaki gizli sebebin sorgulanamayacağını, tartışılamayacağını ve mutlaka daha yüksek bir amaç veya plan barındırdığını ifade etmek için kullanılan kalıplaşmış bir sözdür.

Dinsel anlamda: Allah’ın yaratıcı gücü, takdiri ve her şeyi bir gaye ile yaratması karşısında insanların sebep aramaması ve bu durumu sorgulamaması gerektiğini belirtir. “Olan her şeyde bir hayır ve derin bir amaç vardır, bu yüzden sorgulanmaz” bildirisini taşır.

Mecazi anlamda: Bir işin ya da kararın sonucunun neden o şekilde olduğunu sormanın, araştırmanın yersiz veya anlamsız olduğunu ifade eder. Arapça kökenli bir sözcük olan ve “bilgelik, gizli gaye, ilahi sır” gibi anlamlara gelen hikmet sözcüğü ile “soru” anlamına gelen sual sözcüklerinin birleşiminden oluşur.

***

Sizin de tahmin edeceğiniz gibi okuduğunuz bu saçmalıklar benim kabul edebileceğim şeyler değil. “Hikmetinden sual olunmaz” dinsel bir deyim ya da bir söylemdir. Sırası gelmişken varlık ve öz kavramlarını ele alıp aydınlığa çıkarmamız gerekiyor. Dinsel inanca göre var olan şey (evren, dünya, insanlar, gece ve gündüz, falan fıstık) Tanrı tarafından tasarlanmış; bir öze göre tasarlanmış yani öz oluşmuş ve her şey bu tasarlanmış öze göre yaratılmıştır. Ancak varoluş (existentialiste) felsefesinin kurucusu Jean-Paul Sartre bunun tam tersini ileri sürer. “Şey (nesne) var olduktan sonra özünü oluşturur” der. Yani var olmadan önce bir öz yoktur.

Jean-Paul Sartre’ın “Varoluşçuluk bir hümanizmdir” (L’existentialisme est un humanisme) felsefesinin motoru olan bu ifade, insanın önce bu dünyaya geldiğini, ardından kendi eylemleri ve seçimleriyle kendi kimliğini (özünü) yarattığını savunur. Doğuştan gelen bir kader veya değişmez bir “insan doğası” yoktur.

Tanrının yarattığı özü yok sayarak özgürleşmek: Sartre, bu ilkeyi bir nesne üzerinden açıklar: Bir bıçağın özü, ustası onu yapmadan önce ustasının zihninde vardır; bıçak bu önceden belirlenmiş amaca hizmet etmek için üretilir. Ancak insan için durum tam tersidir. İnsan önce var olur, dünyaya fırlatılır ve sonrasında kendini nasıl tanımlarsa, neye inanırsa ve neyi seçerse o olur.

Sartre’ın varoluş felsefesinin felsefesinin üç kilit taşına gelince:

Özgürlük: İnsan, kendi seçimlerinin mutlak sorumlusudur. Hiçbir dış güç, bizi belirli bir şekilde davranmaya zorlayamaz.

Sorumluluk: Kendi özümüzü inşa ettiğimiz için attığımız her adımda sadece kendimizi değil, insanlığın ideallerini de şekillendiririz. Yani herkesten (başkalarından) sorumluyuz. Başka bir deyişle; dünyadan ve onun üzerinde bulunan her şeyden sorumluyuz.

Anlam arayışı: Yaşama hazır bir anlam verilmemiştir; hayatın anlamı, bireyin kendi özgür iradesiyle yarattığı eserdir.

***

Çok iyi anımsıyorum: Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nün ikinci sınıfında, Fransız edebiyatı hocamız Madame Colette Murcia Fransızca açıklamalarından pek bir şey anlamadığımı fark edince konuyu iyi bildiğimi bildiği için anlattıklarını öğrencilere Türkçe anlatmamı istemişti. Öğrenciler lise ve öğretmen okulu mezunlarıydı ve ne yazık ki bu okullarda, ders konusu olmadıkları için bunları bilmeleri olanaksızdı. Ben okul dışında edebiyat ortamında yetiştiğim için ve okumalarım sayesinde konuyu biliyordum.

Varoluşçuluk felsefesiyle ilgili ilk bilgiyi Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından 1950 yılında çıkan, Oktay Akbal’ın dilimize çevirdiği Gizli Oturum adlı oyunun başında yer alan önsözden ve varoluşçuluk üzerine bir incelemeden öğrenmiştim. Yıl 1953 ya da 1954 olmalı. Yaş 17 ya da 18...

Uzun lafın kısası; dinsel söylemlerin tamamında tepeden tırnağa şerbetliydim. O yıllarda kapitalizmden de kapitalist sömürüden de haberim vardı. Çünkü o yıllarda yaz aylarında 418665 sigorta numarasıyla Eliyeşiller’in iplik fabrikasında, daha doğrusu Mersinlilerin deyişiyle pavlikesinde amelelik yapmaktaydım.

Benim için sorgulanamayacak bir hikmet söz konusu olamazdı o günlerde; İsmet adlı sınıf arkadaşım herifin babasının belediye başkanı ve zengin olması kaderle, yazgıyla açıklanamazdı. Bunalıma düşmedim ve bilinçlendim.

Dinsel anlamda “Tanrı’nın yaratıcı gücü, takdiri ve her şeyi bir gaye ile yaratması karşısında insanların sebep aramaması ve bu durumu sorgulamaması gerektiği” palavrasını yutmam mümkün değildi. Olan her şeyde bir hayır ve derin bir amaç vardır, bu yüzden sorgulanmaz” anlayışı benim için geçerli değildi. Sorgulardım, sorguladım!

Kuran’ın Nahl suresinin 71. ayetini okuyalım: “Allah, rızık konusunda bazınızı bazınızdan üstün kıldı. Ama kendilerine daha fazla rızık verilenler, sahip oldukları rızıktan ellerinin altında bulunan köle ve hizmetçilere kendileriyle eşit seviyede olacakları ölçüde vermezler. Hal böyleyken nasıl oluyor da üzerlerinde bulunan Allah’ın bunca nimetini ve hakkını bile bile inkâr ediyorlar?"

Bu ayetin içerdiği hikmeti sorgulamayacak mıydım? İnsanların bazılarını bazılarından neden üstün kılıyorsun? Böyle bir ayet gerçek Kuran’da yer alamaz!

Üçüncü Halife Hz. Osman, Kuranıkerim’in metnini standartlaştırmak amacıyla daha önce şahıslar tarafından yazılmış olan ve içerisinde ek notlar, tefsirler veya farklı lehçeler barındıran Kuran nüshalarını ve sahifeleri yaktırmıştır. Sonrasında da olan olmuş ve Hz. Muhammed’in kabilesi Kureyş şeyhlerinin buyrukları uygulanmıştır. Benden bu kadar!

Özdemir İnce / Cumhuriyet

NATO’nun yeni rotası: Pasifik’e genişleme, Avrupa’ya sorumluluk, Türkiye’ye rol - Can Kuyumcuoğlu / soL-

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı Ankara’daki NATO Zirvesi’nde görmek istediklerini söylemesi, ittifakın Asya-Pasifik’e dönük yönelimini yeniden gündeme getirdi. ABD’nin Çin’e karşı izlediği kuşatma stratejisi, NATO’nun Atlantik sınırlarının ötesine taşınmasında belirleyici başlık olarak öne çıkıyor.

NATO’nun Asya-Pasifik ülkeleriyle ilişkilerini derinleştirme arayışı, Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi hazırlıklarıyla birlikte yeniden gündeme geldi. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı Ankara’daki NATO Zirvesi’ne görmek istediklerini söylemesi, ittifakın bölgeye dönük yönelimini bir kez daha tartışmaya açtı.

Fidan’ın açıklaması, NATO’nun “Hint-Pasifik ortakları” olarak tanımladığı bu dört ülkeyle kurduğu ilişkinin yeni bir aşamaya taşınmak istendiğini gösteriyor. Dışişleri Bakanı'nın Nikkei Asia’daki değerlendirmesine göre Ankara, özellikle Japonya Başbakanı Sanae Takaichi’nin zirveye katılımını Türkiye-Japonya savunma ilişkilerini derinleştirmek için fırsat olarak görüyor.

Fidan’ın aynı açıklamalarda Japonya’yla savunma sanayii, İHA teknolojileri ve ortak üretim başlıklarına yaptığı vurgu da Ankara’nın Asya-Pasifik gündemindeki rolünü öne çıkardı. Fidan, Türkiye ve Japonya’nın savunma teknolojileri alanında birbirini tamamlayan kabiliyetlere sahip olduğunu belirterek iki ülke arasında işbirliği potansiyeline dikkat çekti.

NATO’nun ‘Hint-Pasifik ortakları’

NATO, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı "Hint-Pasifik ortakları” olarak tanımlıyor. İttifakın resmi belgelerinde Asya-Pasifik’teki gelişmelerin Avrupa-Atlantik güvenliğiyle bağlantılı olduğu savunuluyor. Bu çerçevede söz konusu dört ülkeyle siber güvenlik, yeni teknolojiler, hibrit tehditler, deniz güvenliği, iklim güvenliği ve savunma sanayii gibi başlıklarda işbirliği geliştiriliyor.

Bu ülkelerin NATO zirvelerine katılımı da son yıllarda düzenli hale geldi. Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda liderleri 2022 Madrid, 2023 Vilnius ve 2024 Washington zirvelerine davet edildi. NATO, 2024’te bu ülkelerle savunma bakanları düzeyinde de ilk kez toplantı yaptı.

İttifak bu ilişkiyi “ortak güvenlik sınamalarına karşı işbirliği” olarak tanımlıyor. Ancak söz konusu yönelim, özellikle Çin’le rekabet bağlamında değerlendirildiğinde, NATO’nun coğrafi sınırlarının Atlantik’ten Asya-Pasifik’e doğru genişlediği yorumlarını güçlendiriyor.

Dönemin NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ve Japonya Başbakanı Fumio Kishida, 2024'te Washington D.C.’de düzenlenen NATO Zirvesi sırasında tokalaşırken.

Çin ‘sistemik meydan okuma’ olarak tanımlandı

NATO’nun Çin’e ilişkin tutumu, 2021 Brüksel Zirvesi’nden bu yana daha belirgin hale geldi. İttifakın zirve bildirilerinde Çin’in politikaları “sistemik meydan okuma” başlığı altında ele alınırken, Pekin’in Rusya’yla geliştirdiği stratejik ilişkiler de NATO gündeminde daha fazla yer tutmaya başladı.

Bu değişim, ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisiyle birlikte ilerliyor. Washington, Asya-Pasifik’te AUKUS, QUAD ve ikili askeri anlaşmalar üzerinden Çin’e karşı yeni güvenlik ağları kurarken, NATO’nun bölge ülkeleriyle ilişkilerini artırması bu stratejinin kurumsal ayaklarından biri olarak görülüyor.

Bu nedenle NATO’nun Asya-Pasifik açılımı, yalnızca diplomatik ortaklıklar başlığıyla değil, ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü daha geniş askeri-siyasi kuşatma hattı içinde değerlendiriliyor.

AUKUS, 15 Eylül 2021 tarihinde Avustralya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından ilan edilen üçlü bir güvenlik paktı. Paktla birlikte, ABD ve Birleşik Krallık, Avustralya'yı destekleyerek nükleer enerjili denizaltılar geliştirmesine ve konuşlandırmasına yardım etmeyi ve Pasifik bölgesinde Batı'nın askeri varlığına katkıda bulunmayı hedefliyor.

Pasifik’e yönelme ile Avrupa’ya sorumluluk yükleme arasındaki paralellik

NATO’nun Asya-Pasifik’e ilgisinin arka planında ABD’nin küresel önceliklerindeki değişim bulunuyor. Washington, Çin’i ana stratejik rakip olarak tanımlarken, askeri ve diplomatik kaynaklarını giderek Pasifik’e yönlendiriyor.

Bu yönelim Avrupa güvenliği tartışmalarını da doğrudan etkiliyor. Donald Trump’ın NATO üyelerinden savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarmalarını istemesi, Avrupa’ya daha fazla askeri ve mali sorumluluk yükleme politikasının en açık ifadelerinden biri oldu. Trump, NATO ülkelerinin mevcut harcama düzeylerinin yeterli olmadığını savunurken, Avrupa’nın kendi güvenliği için daha fazla ödeme yapması gerektiği mesajını birçok kez yineledi.

Trump yönetiminin savunma çizgisi de bu açıklamalarla uyumlu ilerledi. ABD Savunma Bakanlığı, Avrupa’daki müttefiklerin kıtanın savunmasında daha fazla "liderlik sorumluluğu" üstlenmesi, daha fazla silah, mühimmat, asker ve askeri kapasite sağlaması gerektiğini açıkladı. Washington’ın bu yaklaşımı, ABD’nin Avrupa’daki yükünü azaltırken NATO’nun Avrupa kanadındaki mali ve askeri sorumluluğu müttefiklere devretme eğilimini güçlendirdi.

2026’da ABD’nin Avrupa ve Kanada’dan NATO’nun hava ve deniz gücüne daha fazla katkı sunmasını istemesi de aynı politikanın devamı olarak görüldü. Washington’ın bazı Amerikan askeri kapasitelerinin NATO’ya tahsisinde azaltıma gidebileceği belirtilirken, Avrupa ülkelerinden savaş uçakları, insansız hava araçları, yakıt ikmal uçakları ve gemiler gibi alanlarda oluşacak boşluğu doldurmaları istendi.

Böylece iki yönlü bir süreç ortaya çıkıyor. Avrupa’dan Rusya hattında daha fazla yük alması beklenirken, NATO’nun diğer ucu Çin’e karşı Asya-Pasifik’e uzatılıyor. ABD, Pasifik’e odaklandıkça Avrupa’ya “kendi güvenliğini daha fazla finanse et” mesajı veriyor; NATO ise aynı anda hem Avrupa’da Rusya’ya karşı tahkim ediliyor hem de Asya-Pasifik’te Çin’e karşı yeni bir hatta çekiliyor.

NATO’nun Macaristan’daki İleri Kara Kuvvetleri (FLF) çok uluslu muharebe grubundan askerler, Eylül 2025’te düzenlenen geniş çaplı bir askeri tatbikat sırasında.

Türkiye denklemin neresinde?

Türkiye açısından tartışma, Asya ülkeleriyle ikili ilişkileri geliştirme başlığının ötesine geçiyor. Ankara’nın Japonya, Güney Kore, Çin, Hindistan ve ASEAN ülkeleriyle ekonomik, diplomatik ve teknolojik ilişkilerini artırması çok yönlü dış politika arayışının parçası olarak görülebilir. Ancak bu ilişkilerin NATO şemsiyesi altında kurulması farklı bir stratejik anlam taşıyor.

Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın davet edilmesi yönündeki hazırlıklar da bu açıdan önem taşıyor. Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı bir zirvede Asya-Pasifik ortaklarının görünürlüğünün artırılması, NATO’nun bölgeye dönük ilgisinin Ankara üzerinden de kurumsallaşabileceğine işaret ediyor.

Türkiye’nin Çin’le ekonomik ilişkileri, Rusya’yla enerji ve güvenlik başlıklarındaki temasları, Orta Asya ve Güneydoğu Asya’yla geliştirdiği bağlar düşünüldüğünde, Ankara’nın NATO merkezli bir Asya-Pasifik cepheleşmesinde nasıl konumlanacağı dış politika açısından kritik bir başlık olarak öne çıkıyor.

Avrupa güvenliğinde Türkiye çelişkisi

Avrupa’da ABD’nin geri çekilme ihtimaline karşı geliştirilen savunma planları da Türkiye bakımından ayrı bir tartışma yaratıyor. Türkiye, Karadeniz, Akdeniz, Kafkasya ve Ortadoğu denkleminde kritik askeri ve coğrafi öneme sahip olmasına rağmen, Avrupa savunma mimarisine ilişkin tartışmalarda çoğu zaman karar mekanizmasının asli unsuru olarak ele alınmıyor.

Avrupa merkezli rapor ve değerlendirmelerde NATO komuta yapısı, AB finansmanı, bölgesel koalisyonlar ve Avrupa savunma sanayiinin güçlendirilmesi öne çıkarılırken, Türkiye’nin konumu çoğu zaman sınırlı biçimde tartışılıyor. Bu durum, Ankara’dan Batı ittifakının güvenlik başlıklarında katkı beklenirken, Türkiye’nin siyasal ve stratejik karar süreçlerinde eşit ortak olarak görülmediği yorumlarını güçlendiriyor.

İsrail’in Türkiye’ye dönük söylemi

Bu tartışmaya bölgedeki başka bir gerilim de ekleniyor. İsrail tarafından Türkiye’nin “İhvan” ya da “Müslüman Kardeşler” etiketi üzerinden hedef alınması, Ankara’nın Batı güvenlik çevrelerinde tartışmalı bir aktör olarak kodlanmasına hizmet eden bir siyasi dil işlevi görüyor.

Bu söylem, Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı bloklaşmalar, Suriye sahasındaki gerilimler ve Ankara’nın bölgesel rolünün sınırlandırılması yönündeki girişimlerle birlikte ele alındığında daha geniş bir stratejik çerçeveye oturuyor.

Bu nedenle Türkiye’nin NATO’nun Asya-Pasifik açılımındaki yeri, yalnızca Çin’le ilişkiler bakımından değil, Batı ittifakı içinde Türkiye’ye biçilen rol açısından da tartışılıyor.

Asya-Pasifik yeni cepheye dönüşüyor

NATO’nun Asya-Pasifik’e yönelimi, uluslararası sistemde bloklaşmanın derinleştiği bir döneme denk geliyor. ABD’nin Çin’e karşı oluşturduğu AUKUS ve QUAD gibi mekanizmaların yanında NATO’nun da Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yla ilişkilerini artırması, Pasifik’teki askeri-siyasi hattın genişlediğini gösteriyor.

Bu süreç, Avrupa’da Rusya’ya karşı kurulan cepheleşmenin yanına Asya-Pasifik’te Çin’e karşı yeni bir cephe eklenmesi anlamına geliyor. Böylece NATO, bölgesel bir savunma ittifakı olmaktan giderek uzaklaşıp küresel güç mücadelesinin başlıca araçlarından biri haline geliyor.

Asya’yla diplomatik, ekonomik ve teknolojik ilişkilerin geliştirilmesi ile Asya-Pasifik’in NATO merkezli bir güvenlik alanına dönüştürülmesi arasında önemli bir fark bulunuyor. İlki karşılıklı çıkar ve diplomasi zemininde ilerlerken, ikincisi bloklaşma, silahlanma ve çatışma riskini artırıyor.

Ankara Zirvesi öncesinde Hint-Pasifik ortaklarının davet edilmesi tartışması da bu nedenle yalnızca protokol başlığı olarak değil, NATO’nun Atlantik’ten Pasifik’e uzanan yeni yöneliminin parçası olarak görülmeli.

Can Kuyumcuoğlu / soL

8 Haziran 2026 Pazartesi

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -8 Haziran 2026-

 

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -19/09/2026-

  (Derleyen: mstfkrc)