“Hikmetinden sual olunmaz” bir olayın ya da durumun mantığının veya ardındaki gizli sebebin sorgulanamayacağını, tartışılamayacağını ve mutlaka daha yüksek bir amaç veya plan barındırdığını ifade etmek için kullanılan kalıplaşmış bir sözdür.
Dinsel anlamda:Allah’ın yaratıcı gücü, takdiri ve her şeyi bir gaye ile yaratması karşısında insanların sebep aramaması ve bu durumu sorgulamaması gerektiğini belirtir.“Olan her şeyde bir hayır ve derin bir amaç vardır, bu yüzden sorgulanmaz”bildirisini taşır.
Mecazi anlamda: Bir işin ya da kararın sonucunun neden o şekilde olduğunu sormanın, araştırmanın yersiz veya anlamsız olduğunu ifade eder. Arapça kökenli bir sözcük olan ve “bilgelik, gizli gaye, ilahi sır” gibi anlamlara gelen hikmet sözcüğü ile “soru” anlamına gelen sualsözcüklerinin birleşiminden oluşur.
***
Sizin de tahmin edeceğiniz gibi okuduğunuz bu saçmalıklar benim kabul edebileceğim şeyler değil. “Hikmetinden sual olunmaz” dinsel bir deyim ya da bir söylemdir. Sırası gelmişken varlık ve öz kavramlarını ele alıp aydınlığa çıkarmamız gerekiyor. Dinsel inanca göre var olan şey (evren, dünya, insanlar, gece ve gündüz, falan fıstık) Tanrı tarafından tasarlanmış; bir özegöre tasarlanmış yani öz oluşmuş ve her şey bu tasarlanmış öze göre yaratılmıştır. Ancak varoluş (existentialiste) felsefesinin kurucusu Jean-Paul Sartre bunun tam tersini ileri sürer. “Şey (nesne)var olduktan sonra özünü oluşturur” der. Yani var olmadan önce bir öz yoktur.
Jean-Paul Sartre’ın “Varoluşçuluk bir hümanizmdir”(L’existentialisme est un humanisme) felsefesinin motoru olan bu ifade, insanın önce bu dünyaya geldiğini, ardından kendi eylemleri ve seçimleriyle kendi kimliğini (özünü) yarattığını savunur. Doğuştan gelen bir kader veya değişmez bir “insan doğası” yoktur.
Tanrının yarattığı özü yok sayarak özgürleşmek: Sartre, bu ilkeyi bir nesne üzerinden açıklar: Bir bıçağın özü, ustası onu yapmadan önce ustasının zihninde vardır; bıçak bu önceden belirlenmiş amaca hizmet etmek için üretilir. Ancak insan için durum tam tersidir. İnsan önce var olur, dünyaya fırlatılır ve sonrasında kendini nasıl tanımlarsa, neye inanırsa ve neyi seçerse o olur.
Sartre’ın varoluş felsefesinin felsefesinin üç kilit taşına gelince:
Özgürlük: İnsan, kendi seçimlerinin mutlak sorumlusudur. Hiçbir dış güç, bizi belirli bir şekilde davranmaya zorlayamaz.
Sorumluluk: Kendi özümüzü inşa ettiğimiz için attığımız her adımda sadece kendimizi değil, insanlığın ideallerini de şekillendiririz. Yani herkesten (başkalarından) sorumluyuz. Başka bir deyişle; dünyadan ve onun üzerinde bulunan her şeyden sorumluyuz.
Anlam arayışı: Yaşama hazır bir anlam verilmemiştir; hayatın anlamı, bireyin kendi özgür iradesiyle yarattığı eserdir.
***
Çok iyi anımsıyorum: Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nün ikinci sınıfında, Fransız edebiyatı hocamız Madame Colette Murcia Fransızca açıklamalarından pek bir şey anlamadığımı fark edince konuyu iyi bildiğimi bildiği için anlattıklarını öğrencilere Türkçe anlatmamı istemişti. Öğrenciler lise ve öğretmen okulu mezunlarıydı ve ne yazık ki bu okullarda, ders konusu olmadıkları için bunları bilmeleri olanaksızdı. Ben okul dışında edebiyat ortamında yetiştiğim için ve okumalarım sayesinde konuyu biliyordum.
Varoluşçuluk felsefesiyle ilgili ilk bilgiyi Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından 1950 yılında çıkan, Oktay Akbal’ın dilimize çevirdiği Gizli Oturum adlı oyunun başında yer alan önsözden ve varoluşçuluk üzerine bir incelemeden öğrenmiştim. Yıl 1953 ya da 1954 olmalı. Yaş 17 ya da 18...
Uzun lafın kısası; dinsel söylemlerin tamamında tepeden tırnağa şerbetliydim. O yıllarda kapitalizmden de kapitalist sömürüden de haberim vardı. Çünkü o yıllarda yaz aylarında 418665 sigorta numarasıyla Eliyeşiller’in iplik fabrikasında, daha doğrusu Mersinlilerin deyişiyle pavlikesindeamelelik yapmaktaydım.
Benim için sorgulanamayacak bir hikmet söz konusu olamazdı o günlerde; İsmet adlı sınıf arkadaşım herifin babasının belediye başkanı ve zengin olması kaderle, yazgıyla açıklanamazdı. Bunalıma düşmedim ve bilinçlendim.
Dinsel anlamda “Tanrı’nın yaratıcı gücü, takdiri ve her şeyi bir gaye ile yaratması karşısında insanların sebep aramaması ve bu durumu sorgulamaması gerektiği” palavrasını yutmam mümkün değildi. “Olan her şeyde bir hayır ve derin bir amaç vardır, bu yüzden sorgulanmaz”anlayışı benim için geçerli değildi. Sorgulardım, sorguladım!
Kuran’ın Nahl suresinin 71. ayetini okuyalım: “Allah, rızık konusunda bazınızı bazınızdan üstün kıldı. Ama kendilerine daha fazla rızık verilenler, sahip oldukları rızıktan ellerinin altında bulunan köle ve hizmetçilere kendileriyle eşit seviyede olacakları ölçüde vermezler. Hal böyleyken nasıl oluyor da üzerlerinde bulunan Allah’ın bunca nimetini ve hakkını bile bile inkâr ediyorlar?"
Bu ayetin içerdiği hikmeti sorgulamayacak mıydım? İnsanların bazılarını bazılarından neden üstün kılıyorsun? Böyle bir ayet gerçek Kuran’da yer alamaz!
Üçüncü Halife Hz. Osman, Kuranıkerim’in metnini standartlaştırmak amacıyla daha önce şahıslar tarafından yazılmış olan ve içerisinde ek notlar, tefsirler veya farklı lehçeler barındıran Kuran nüshalarını ve sahifeleri yaktırmıştır. Sonrasında da olan olmuş ve Hz. Muhammed’in kabilesi Kureyş şeyhlerinin buyrukları uygulanmıştır. Benden bu kadar!
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı Ankara’daki NATO Zirvesi’nde görmek istediklerini söylemesi, ittifakın Asya-Pasifik’e dönük yönelimini yeniden gündeme getirdi. ABD’nin Çin’e karşı izlediği kuşatma stratejisi, NATO’nun Atlantik sınırlarının ötesine taşınmasında belirleyici başlık olarak öne çıkıyor.
NATO’nun Asya-Pasifik ülkeleriyle ilişkilerini derinleştirme arayışı, Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi hazırlıklarıyla birlikte yeniden gündeme geldi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı Ankara’daki NATO Zirvesi’ne görmek istediklerini söylemesi, ittifakın bölgeye dönük yönelimini bir kez daha tartışmaya açtı.
Fidan’ın açıklaması, NATO’nun “Hint-Pasifik ortakları” olarak tanımladığı bu dört ülkeyle kurduğu ilişkinin yeni bir aşamaya taşınmak istendiğini gösteriyor. Dışişleri Bakanı'nın Nikkei Asia’daki değerlendirmesine göre Ankara, özellikle Japonya Başbakanı Sanae Takaichi’nin zirveye katılımını Türkiye-Japonya savunma ilişkilerini derinleştirmek için fırsat olarak görüyor.
Fidan’ın aynı açıklamalarda Japonya’yla savunma sanayii, İHA teknolojileri ve ortak üretim başlıklarına yaptığı vurgu da Ankara’nın Asya-Pasifik gündemindeki rolünü öne çıkardı. Fidan, Türkiye ve Japonya’nın savunma teknolojileri alanında birbirini tamamlayan kabiliyetlere sahip olduğunu belirterek iki ülke arasında işbirliği potansiyeline dikkat çekti.
NATO’nun ‘Hint-Pasifik ortakları’
NATO, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı "Hint-Pasifik ortakları” olarak tanımlıyor. İttifakın resmi belgelerinde Asya-Pasifik’teki gelişmelerin Avrupa-Atlantik güvenliğiyle bağlantılı olduğu savunuluyor. Bu çerçevede söz konusu dört ülkeyle siber güvenlik, yeni teknolojiler, hibrit tehditler, deniz güvenliği, iklim güvenliği ve savunma sanayii gibi başlıklarda işbirliği geliştiriliyor.
Bu ülkelerin NATO zirvelerine katılımı da son yıllarda düzenli hale geldi. Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda liderleri 2022 Madrid, 2023 Vilnius ve 2024 Washington zirvelerine davet edildi. NATO, 2024’te bu ülkelerle savunma bakanları düzeyinde de ilk kez toplantı yaptı.
İttifak bu ilişkiyi “ortak güvenlik sınamalarına karşı işbirliği” olarak tanımlıyor. Ancak söz konusu yönelim, özellikle Çin’le rekabet bağlamında değerlendirildiğinde, NATO’nun coğrafi sınırlarının Atlantik’ten Asya-Pasifik’e doğru genişlediği yorumlarını güçlendiriyor.
Dönemin NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ve Japonya Başbakanı Fumio Kishida, 2024'te Washington D.C.’de düzenlenen NATO Zirvesi sırasında tokalaşırken.
Çin ‘sistemik meydan okuma’ olarak tanımlandı
NATO’nun Çin’e ilişkin tutumu, 2021 Brüksel Zirvesi’nden bu yana daha belirgin hale geldi. İttifakın zirve bildirilerinde Çin’in politikaları “sistemik meydan okuma” başlığı altında ele alınırken, Pekin’in Rusya’yla geliştirdiği stratejik ilişkiler de NATO gündeminde daha fazla yer tutmaya başladı.
Bu değişim, ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisiyle birlikte ilerliyor. Washington, Asya-Pasifik’te AUKUS, QUAD ve ikili askeri anlaşmalar üzerinden Çin’e karşı yeni güvenlik ağları kurarken, NATO’nun bölge ülkeleriyle ilişkilerini artırması bu stratejinin kurumsal ayaklarından biri olarak görülüyor.
Bu nedenle NATO’nun Asya-Pasifik açılımı, yalnızca diplomatik ortaklıklar başlığıyla değil, ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü daha geniş askeri-siyasi kuşatma hattı içinde değerlendiriliyor.
AUKUS, 15 Eylül 2021 tarihinde Avustralya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından ilan edilen üçlü bir güvenlik paktı. Paktla birlikte, ABD ve Birleşik Krallık, Avustralya'yı destekleyerek nükleer enerjili denizaltılar geliştirmesine ve konuşlandırmasına yardım etmeyi ve Pasifik bölgesinde Batı'nın askeri varlığına katkıda bulunmayı hedefliyor.
Pasifik’e yönelme ile Avrupa’ya sorumluluk yükleme arasındaki paralellik
NATO’nun Asya-Pasifik’e ilgisinin arka planında ABD’nin küresel önceliklerindeki değişim bulunuyor. Washington, Çin’i ana stratejik rakip olarak tanımlarken, askeri ve diplomatik kaynaklarını giderek Pasifik’e yönlendiriyor.
Bu yönelim Avrupa güvenliği tartışmalarını da doğrudan etkiliyor. Donald Trump’ın NATO üyelerinden savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarmalarını istemesi, Avrupa’ya daha fazla askeri ve mali sorumluluk yükleme politikasının en açık ifadelerinden biri oldu. Trump, NATO ülkelerinin mevcut harcama düzeylerinin yeterli olmadığını savunurken, Avrupa’nın kendi güvenliği için daha fazla ödeme yapması gerektiği mesajını birçok kez yineledi.
Trump yönetiminin savunma çizgisi de bu açıklamalarla uyumlu ilerledi. ABD Savunma Bakanlığı, Avrupa’daki müttefiklerin kıtanın savunmasında daha fazla "liderlik sorumluluğu" üstlenmesi, daha fazla silah, mühimmat, asker ve askeri kapasite sağlaması gerektiğini açıkladı. Washington’ın bu yaklaşımı, ABD’nin Avrupa’daki yükünü azaltırken NATO’nun Avrupa kanadındaki mali ve askeri sorumluluğu müttefiklere devretme eğilimini güçlendirdi.
2026’da ABD’nin Avrupa ve Kanada’dan NATO’nun hava ve deniz gücüne daha fazla katkı sunmasını istemesi de aynı politikanın devamı olarak görüldü. Washington’ın bazı Amerikan askeri kapasitelerinin NATO’ya tahsisinde azaltıma gidebileceği belirtilirken, Avrupa ülkelerinden savaş uçakları, insansız hava araçları, yakıt ikmal uçakları ve gemiler gibi alanlarda oluşacak boşluğu doldurmaları istendi.
Böylece iki yönlü bir süreç ortaya çıkıyor. Avrupa’dan Rusya hattında daha fazla yük alması beklenirken, NATO’nun diğer ucu Çin’e karşı Asya-Pasifik’e uzatılıyor. ABD, Pasifik’e odaklandıkça Avrupa’ya “kendi güvenliğini daha fazla finanse et” mesajı veriyor; NATO ise aynı anda hem Avrupa’da Rusya’ya karşı tahkim ediliyor hem de Asya-Pasifik’te Çin’e karşı yeni bir hatta çekiliyor.
NATO’nun Macaristan’daki İleri Kara Kuvvetleri (FLF) çok uluslu muharebe grubundan askerler, Eylül 2025’te düzenlenen geniş çaplı bir askeri tatbikat sırasında.
Türkiye denklemin neresinde?
Türkiye açısından tartışma, Asya ülkeleriyle ikili ilişkileri geliştirme başlığının ötesine geçiyor. Ankara’nın Japonya, Güney Kore, Çin, Hindistan ve ASEAN ülkeleriyle ekonomik, diplomatik ve teknolojik ilişkilerini artırması çok yönlü dış politika arayışının parçası olarak görülebilir. Ancak bu ilişkilerin NATO şemsiyesi altında kurulması farklı bir stratejik anlam taşıyor.
Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın davet edilmesi yönündeki hazırlıklar da bu açıdan önem taşıyor. Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı bir zirvede Asya-Pasifik ortaklarının görünürlüğünün artırılması, NATO’nun bölgeye dönük ilgisinin Ankara üzerinden de kurumsallaşabileceğine işaret ediyor.
Türkiye’nin Çin’le ekonomik ilişkileri, Rusya’yla enerji ve güvenlik başlıklarındaki temasları, Orta Asya ve Güneydoğu Asya’yla geliştirdiği bağlar düşünüldüğünde, Ankara’nın NATO merkezli bir Asya-Pasifik cepheleşmesinde nasıl konumlanacağı dış politika açısından kritik bir başlık olarak öne çıkıyor.
Avrupa güvenliğinde Türkiye çelişkisi
Avrupa’da ABD’nin geri çekilme ihtimaline karşı geliştirilen savunma planları da Türkiye bakımından ayrı bir tartışma yaratıyor. Türkiye, Karadeniz, Akdeniz, Kafkasya ve Ortadoğu denkleminde kritik askeri ve coğrafi öneme sahip olmasına rağmen, Avrupa savunma mimarisine ilişkin tartışmalarda çoğu zaman karar mekanizmasının asli unsuru olarak ele alınmıyor.
Avrupa merkezli rapor ve değerlendirmelerde NATO komuta yapısı, AB finansmanı, bölgesel koalisyonlar ve Avrupa savunma sanayiinin güçlendirilmesi öne çıkarılırken, Türkiye’nin konumu çoğu zaman sınırlı biçimde tartışılıyor. Bu durum, Ankara’dan Batı ittifakının güvenlik başlıklarında katkı beklenirken, Türkiye’nin siyasal ve stratejik karar süreçlerinde eşit ortak olarak görülmediği yorumlarını güçlendiriyor.
İsrail’in Türkiye’ye dönük söylemi
Bu tartışmaya bölgedeki başka bir gerilim de ekleniyor. İsrail tarafından Türkiye’nin “İhvan” ya da “Müslüman Kardeşler” etiketi üzerinden hedef alınması, Ankara’nın Batı güvenlik çevrelerinde tartışmalı bir aktör olarak kodlanmasına hizmet eden bir siyasi dil işlevi görüyor.
Bu söylem, Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı bloklaşmalar, Suriye sahasındaki gerilimler ve Ankara’nın bölgesel rolünün sınırlandırılması yönündeki girişimlerle birlikte ele alındığında daha geniş bir stratejik çerçeveye oturuyor.
Bu nedenle Türkiye’nin NATO’nun Asya-Pasifik açılımındaki yeri, yalnızca Çin’le ilişkiler bakımından değil, Batı ittifakı içinde Türkiye’ye biçilen rol açısından da tartışılıyor.
Asya-Pasifik yeni cepheye dönüşüyor
NATO’nun Asya-Pasifik’e yönelimi, uluslararası sistemde bloklaşmanın derinleştiği bir döneme denk geliyor. ABD’nin Çin’e karşı oluşturduğu AUKUS ve QUAD gibi mekanizmaların yanında NATO’nun da Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yla ilişkilerini artırması, Pasifik’teki askeri-siyasi hattın genişlediğini gösteriyor.
Bu süreç, Avrupa’da Rusya’ya karşı kurulan cepheleşmenin yanına Asya-Pasifik’te Çin’e karşı yeni bir cephe eklenmesi anlamına geliyor. Böylece NATO, bölgesel bir savunma ittifakı olmaktan giderek uzaklaşıp küresel güç mücadelesinin başlıca araçlarından biri haline geliyor.
Asya’yla diplomatik, ekonomik ve teknolojik ilişkilerin geliştirilmesi ile Asya-Pasifik’in NATO merkezli bir güvenlik alanına dönüştürülmesi arasında önemli bir fark bulunuyor. İlki karşılıklı çıkar ve diplomasi zemininde ilerlerken, ikincisi bloklaşma, silahlanma ve çatışma riskini artırıyor.
Ankara Zirvesi öncesinde Hint-Pasifik ortaklarının davet edilmesi tartışması da bu nedenle yalnızca protokol başlığı olarak değil, NATO’nun Atlantik’ten Pasifik’e uzanan yeni yöneliminin parçası olarak görülmeli.
Temmuz ayında 19 milyona yakın çalışan zam alamayacak. Memurlar ve emeklilerin bir bölümü ise enflasyonun altında zam alacak. Türkiye’de sendikalar bir zamanlar ‘ücret sendikacılığı’ yapmakla eleştirildi. Bugün ‘ücret sendikacılığı’ dahi yapamıyorlar. Ücretlerin bastırıldığı bir dönemde ekmek kavgası mücadelenin özüdür. Konfederasyon, sektör ve bölge ayrımını aşan birleşik bir emek mücadelesi, başka bir sendikacılık hem mümkün hem zorunlu.
Milyonlarca işçi, kamu görevlisi ve emekli gözünü temmuz ayında dikmiş durumda. Çünkü temmuz ayı emek gelirlerinde artış ayıdır. Yasa gereği kamu görevlilerinin maaşları ve tüm emeklilerin aylıkları temmuzda artacak. Yine toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçilerin önemli bir bölümü de temmuz ayında 6 aylık zam alacak. Bir kısmı resmi enflasyon kadar, bir bölümü onun oldukça altında. Sendikasız işçiler ve özellikle asgari ücretle çalışanlar için ise ümit yok. Hükümet kemer sıkma politikasında ısrarlı. O yüzden asgari ücrette temmuz ayında bir artış beklenmiyor. Dolayısıyla emek gelirlerinin önemli bir bölümünde temmuz ayında artış pek olası değil. 19 milyona yakın işçi sıfır zamla, 6 milyona yakın memur ve emeklisi ise enflasyonun altında artışla yüz yüze. Bu hafta çalışanlar için en kritik ay olan temmuzu ve sendikal hareketin durumunu ele alacağım.
ENFLASYON VE EMEK GELİRLERİ
Temmuz ayında geliri artacak olanlar en çok 6 aylık (Ocak-Haziran) resmi enflasyon kadar artış alacak. Tavan resmi enflasyon oranıdır. Resmi enflasyon TÜİK tarafından açıklanan enflasyon. 5 aylık enflasyon geçen hafta belli oldu (yüzde 16,61). Varın 6 aylık enflasyonu tahmin edin! 6 aylık enflasyonun yüzde 18-19 arasında açıklanması şaşırtıcı olmaz. TÜİK milyonlarca çalışanın kaderini belirliyor. Adeta en büyük işveren. Ancak TÜİK’in resmi enflasyon verileri üzerindeki şaibe sürüyor. Veriler kamuoyunda inandırıcı bulunmuyor. Çünkü TÜİK şeffaf davranmıyor ve kesinleşmiş yargı kararlarına uymuyor. Enflasyona esas mal ve hizmet fiyat listesini açıklamıyor. TÜİK Başkanı değişti ancak TÜİK’in yargı kararlarını hiçe sayan tutumu değişmedi. Hukuka aykırı davranan kurumun gerçeğe uygun davranacağının garantisi yok. Dolayısıyla temmuz ayında emek gelirlerinin bir bölümü TÜİK’in insafına kalmış durumda. TÜİK ne diyorsa o olacak. Ancak çalışanların ve emeklilerin önemli bir bölümü o tartışmalı resmi enflasyon kadar bile artış alamayacak. Temmuz ayında ne olacak? Tek tek bakalım.
İşçi ve Bağ-Kur emeklileri: Malum, işçi ve Bağ-Kur emeklileri tamı tamına resmi enflasyon kadar zam alacak. TÜİK tarafından temmuz ayı başında açıklanacak 2026 yılı resmi enflasyon ne ise o kadar artış alacaklar. Zırnık refah payı yok. İyileştirme yok, büyümeden pay yok.
Kamu görevlileri ve emeklileri: Kamu görevlileri (memurlar) ve onların emeklilerinin durumu ne? Maalesef onlar için resmi enflasyonu bile görmek bile mümkün değil. Memurlar ve onların emeklileri resmi enflasyonun yaklaşık 4 ila 4,5 puan altında artış alacaklar. 6 aylık enflasyon yüzde 18-19 arasında olursa memur ve memur emeklilerinin yüzde 14-15 arasında artış alacağını söylemek mümkün.
Neden böyle? Çünkü bir ucube toplu sözleşme hükmü var. Yıllardır kamu emekçilerinin başına bela bu hüküm. Çok basit bir şekilde, gerçekleşen enflasyon artı refah payı şeklinde düzenlenmesi gereken 6 aylık toplu sözleşme zammı geçmiş zammın mahsubu esasına dayandığı için memurların aleyhine işliyor. Bunu yıllardır yazıyorum ama yetkili sendika bunu bir türlü kavrayıp tutum almıyor!
Kıdem tazminatı ve emeklilik ikramiyesi: Memurların enflasyonun altında kalması sadece onları etkilemiyor. İşçilerin kıdem tazminatı ve memurların emekli ikramiyesi de bu artış oranıyla sınırlı olduğu için temmuz ayında kıdem tazminatı tavanı ve memurların emekli ikramiyesi de resmi enflasyonun altında kalacak. Halen yaklaşık 65 bin TL olan kıdem tazminatı tavanı yaklaşık 9 bin liralık artışla 74 bin TL olacak ve enflasyonun altında kalacak. Böylece kıdem tazminatındaki erime devam edecek.
SIFIR VE ENFLASYONDAN DÜŞÜK ZAM!
Hükümetin izlediği kemer sıkma politikasında değişiklik ihtimali gündemde değil. O nedenle temmuzda asgari ücretin yeniden belirlenmesi hükümetin gündeminde değil. AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, şu anda gündemde asgari ücrete ara zam ile ilgili bir çalışmanın bulunmadığını söyledi.
Tuhaf! Bu konularda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı değil AKP yöneticisi konuşuyor. Çalışma Bakanının bu konularda bir yetkisi ve etkisi yok. Sanki Türkiye Cumhuriyetinin değil başka bir gezegenin veya galaksinin çalışma bakanı! Çalışma Bakanı siyasi bir figür değil bir siyasi memur durumunda. Parti devleti uygulaması açısından oldukça manidar bir husus.
Böylece en vahim gerçekle yüzleşmiş oluyoruz. Temmuz 2026’da milyonlarca asgari ücretli ve özel sektör çalışanını sıfır zam bekliyor. Türkiye’de asgari ücret önemli bir çıpadır. Gerek asgari ücretle çalışanlar gerekse diğer sendikasız özel sektör işçileri için asgari ücrete yapılacak artış oranı belirleyicidir. Böylece kayıt dışı çalışanlarla birlikte 19 milyona yaklaşan özel sektör işçilerinin neredeyse tamamı sıfır zam alacak. Özel sektörde sayıları 600-700 bin civarında olan sendikalı işçiler 6 aylık enflasyon zammı alabilecek.
Bu durum enflasyonun faturasının ücretliye kesilmesi demek. Bu felaket geçen yıl da yaşanmıştı. Asgari ücrete temmuz ayında zam yapılmadığı için özel sektörde prime esas kazançlar yılın ikinci yarısında sadece yüzde 3,7 oranında artmıştı. Bu artışın da büyük ölçüde sendikalı işçilerin aldığı zamlardan kaynaklı olduğunu söylemek mümkün. Resmi enflasyonun yüzde 12,2 olduğu 2025 yılının ikinci yarısında özel sektör işçilerinin ezici çoğunluğu zam alamamıştı. Bu felaket senaryosu bu yıl da tekrarlanacak. Asgari ücrette artış olmayınca özel sektör işçilerinin neredeyse tamamı zam alamayacak. Böylece geçim sıkıntısı daha da artacak.
ÜCRET SENDİKACILIĞI BİLE YOK!
Türkiye’de sendikalara yöneltilen en önemli eleştirilerden biri “ücret sendikacılığı” yaptıkları yönündeydi. Diğer bir ifadeyle sendikaların işçilerin ücretlerini esas alan bir hat izledikleri, diğer sosyal sorunlara ve memleket meselelerine, siyasete uzak oldukları vurgulanır. Sadece işçilerin maddi çıkarlarıyla uğraşmakla eleştirilir.
Ben bunun hatalı bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Sendikalar elbette sadece işçilerin maddi hakları ve işyeri sorunları ile sınırlı kalmamalı. Ancak sendikal mücadelenin esası işçilerin maddi çıkarları ve çalışma koşullarıdır. Oysa bunlar aynı zamanda siyasetle ve diğer toplumsal sorunlarla bağlantılı oldukları için sadece bunlarla sınırlı kalınamaz.
Geçmişte özellikle 1980 öncesinde bunu söylemek mümkündü. Sendikaların bir bölümünü “ücret sendikacılığı” ile eleştirmek mümkündü. Bu eleştiri artık anlamsız hale gelmiştir. Açık ve net yazayım: Sendikalar artık “ücret sendikacılığı” bile yapmıyor, yapamıyor. Şimdi sendikaları “ücret sendikacılığı” bile yapamadıkları için eleştirmek lazım.
Hikaye bu ya… Buğday hacca giderken yerine de arpayı vekil olarak bırakmış. Havaya giren arpa “sen gelene kadar baklava olayım mı” demiş. Buğday dayanamamış “ben gelene kadar ekmek ol yeter” demiş! Sendikalar hakkıyla “ekmek kavgası” versin yeter. Diğeri arkasından gelir. Günümüzde “ücret sendikacılığı” yapmak oldukça ileri ve politik bir tutumdur. Hükümetin ücretleri bastırma politikasını ısrarla sürdürdüğü koşullarda “ücret sendikacılığı” yapmak, çalışanların gelirlerini artırmak için mücadele, sendikacılığın en hayati kısmıdır.
Günümüzde sendikalar “ücret sendikacılığı” yapabilseydi emek gelirlerinin resmi enflasyona sıkışması söz konusu olmazdı. Ücret sendikacılığı yapılabilseydi işçilerin gelirleri enflasyon ve vergi yükü altında ezilmezdi. Adını koymak lazım günümüzde sendikalar “ücret sendikacılığı” bile yapamıyor. Kendi üyeleri dışındaki milyonlarca çalışanın kaderiyle ilgilenmiyor.
Kemer sıkma ve ücretleri bastırma döneminde “ücret sendikacılığı” yapmak mücadeleci bir tutumu gerektirir. Sendikaların önemli bir bölümü resmi enflasyona endeksli toplu iş sözleşmelerine sıkışmış ve genel bir ücret politikası için mücadele etmeyen yapılar durumundadır. Kuşkusuz burada görev tek tek işkolu sendikalarından çok konfederal merkezlere düşmektedir.
BAŞKA BİR SENDİKACILIK MÜMKÜN
Hükümetin izlediği ekonomi politikası, emek geliri elde eden milyonları yoksullaştırıyor. Yaşam ve çalışma koşulları zorlaşıyor. Sendikaların özellikle de çatı örgütlerinin (konfederasyonların) temel görevi tekil işyeri ve işçi sorunlarının ötesinde emeğin, sınıfın ortak sorunlarını gündeme getirmek ve bunlar uğruna mücadele etmektir.
Bunların başında, eriyen emek gelirlerini korumak ve artırmak için mücadele etmek gelir. Eğer şu anda asgari ücret artışı gündemde değilse bunun sorumluluğu sadece hükümete ait değildir. Hükümetin politikası belli, izlediği ekonomi politikasının emeğin aleyhine olduğu ortada. Hükümetin bu politikasına ses çıkaramayan, hükümet politikalarını eleştirmekten korkan koca koca sendikal merkezler var. Örneğin Türk-İş geçmişte Özal’a, koalisyon hükümetlerine ve hatta AKP’nin ilk dönemlerinde AKP’ye karşı sert muhalefet yapardı, şimdi ise sinmiş durumda. Asgari ücretin doğrudan muhatabı olmasına rağmen sesi soluğu çıkmıyor. Hak-İş ve Memur-Sen de üç maymunu oynuyor. Siyasi iradeyi sorumlu göstermeyen sade suya tirit basın açıklamaları ile yetiniyorlar. Yeter ki kamudaki yetkilerine halel gelmesin!
Bugün asgari ücret artışı gündem olamıyorsa, emek gelirleri enflasyonun altında kalıyorsa bunun sorumluluğu hükümet kadar bu duruma itiraz etmeyen ve etkin bir mücadele yürütmeyen sendikal merkezlerdedir.
Oysa sendikal mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiğine dair son dönemde yaşanan örnekler yol gösteriyor. Gerek ücret gasplarına karşı gerekse sendikalaşma hakkı için verilen mücadeleler çok sayıda, örnek içinde öne çıkan maden işçileri, depo işçileri, öğretmenler, tekstil işçilerinin mücadeleleri gibi nasıl bir sendikal hat izlenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Kısaca, başka bir sendikal mücadele mümkün. Çalışanların yaşama ve çalışma koşullarını savunan, emeğin çıkarlarını esas alan, koltukları, makamları, yetkileri değil işçilerin ve çalışanların yararını esas alan bir sendikal mücadele mümkün ve gerekli. Konfederasyon, sektör ve bölge ayrımı yapmadan birleşik bir emek mücadelesi inşa etmek lazım. Farklı sektörler, konfederasyonlar ile farklı düzeylerdeki sendika, birlik, platform ve benzeri örgütlü yapıları bir araya getiren ve onları basit ve sade emek mücadelesi hedeflerinde ortaklaştıran, rekabeti değil birliği önceleyen bir hat mümkün. Kimse sendikal hareketten baklava yapmalarını beklemiyor. Ekmek için yola düşsünler yeter.
/././
Rahmi Koç bir gün doktora gitmiş -Osman Öztürk-
Doktor Kürt kadının derdini dinlemiş. “Hanımefendi perdenin arkasına gidin soyunun” deyince kadın demiş: “Doktor Bey, ilk sen soyun.”
Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç İzmir’de Amerikan Hastanesi’nin açılışında bu fıkrayı anlatmış. Açılışta bulunan eski Başbakan Yıldırım Akbulut’un da dahil olduğu seçkin davetlilerin pek hoşuna gitmiş, kahkahalarla gülmüşler.
Görüntü ortalığa düşünce özellikle sosyal medyada Şeref Başkanı’na ve Koç Holding’e büyük tepkiler geldi.
TTB’nin yaptığı açıklama “Kadınları ve Kürtleri Aşağılayan, Hekimlik Meslek Onurunu Hedef Alan Çirkin Sözleri Kınıyoruz” başlığını taşıyordu.
DEM Parti suç duyurusunda bulundu. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı da “halkın bir kesimini alenen aşağılama” suçu kapsamında soruşturma başlattığını açıkladı.
Tepkilerin ardından Koç Holding’ten “Herhangi bir kimliği hedef alma niyeti taşımadığım sözlerim için içtenlikle özür dilerim. Üzüntümü samimiyetle paylaşmak isterim. Saygılarımla, Rahmi M. Koç” açıklaması geldi.
***
“Koç Holding A. Ş. Şeref Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olan Rahmi Koç, 9 Ekim 1930’da Ankara’da doğdu.
John Hopkins Üniveristesi’nde (ABD) İşletme eğitimi alan Koç, askerlik hizmetini tamamladıktan sonra çalışma hayatına 1958’de Ankara’da, Otokoç’ta başladı. 1960’ta Koç Topluluğu’nu Ankara’da temsil eden Koç Ticaret’e geçen Rahmi M. Koç, Koç Holding’in Ankara’da bulunan merkezinin 1964 yılında İstanbul’a taşınmasıyla Koç Holding A. Ş. Genel Koordinatörü oldu. Sırasıyla 1970’te İcra Kurulu Başkanlığı, 1975’te Yönetim Kurulu Yardımcılığı ve 1980’de Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yaptı.
30 Mart 1980’de merhum Vehbi Koç Yönetim Kurulu Başkanlığı’ndan ayrılınca Başkan seçilen Rahmi M. Koç, görevine emekli olduğu 4 Nisan 2003 yılına kadar devam etti. Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı büyük oğlu Mustafa V. Koç’a devreden Rahmi M. Koç, bu tarihten itibaren Yönetim Kurulu üyeliğine devam ederken, Onursal Başkan ünvanını aldı.”
Koç Holding’in web sitesindeki biyografisi böyle yazılmış.
Sitede “Görev aldığı hayır kurumları, sosyal ve mesleki kuruluşlar” da listelenmiş. Listede Koç Üniversitesi Mütevelli Heyeti ve Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanlıkları da yer alıyor.
***
Bu yazıya karar verirken yüz yaşına yaklaşmış birinin sözlerini ciddiye alıp almama konusunda epey tereddüt geçirdim. Girişteki fıkrayı mahalle kahvesinde bakkal Recep Efendi anlatsa kalem oynatmaya değmezdi. Ama söz konusu kişi bugünlerde yüzüncü yılını kutlayan, neredeyse Cumhuriyetle yaşıt bir sermaye imparatorluğunun patronlarından, eğitimli bir burjuva olunca lafı hak ediyor.
Hepi topu üç cümlelik bir fıkra ve iki cümlelik bir özür açıklaması ama neresinden tutsan dökülüyor.
Bir kere açıklamada hiçbir kimliği hedef alma niyeti taşımadığını söylüyor ama fıkrada söz edilen olay doktorla Kürt kadın arasında geçiyor. Şeref Başkanı ve Koç Holding acaba kadınlığın ve Kürtlüğün birer kimlik olduğunu da mı bilmiyor?
Kelimenin tam manasıyla özrü kabahatinden büyük bir açıklama olmuş.
Sonra, neden İngiliz, Fransız, Alman ya da Türk kadın değil de Kürt kadın?
Mizahtır, böyle şeylere takılmamak lazım, diye geçiştirebilir miyiz? Bir kimliği aşağılamanın en yaygın yolu mizah değil midir? Sinema, tiyatro olsun, edebiyat, karikatür olsun Türk mizahında kaba, cahil, görgüsüz tipler neden kahir ekseriyetle Kürt karakterleriyle temsil edilir?
Peki neden istisnasız bütün doktor fıkralarında doktorlar erkektir? Hastanelerde neden hala kadın doktorlara “Doktor Bey” diye hitap edilir? Doktorluk hala daha erkek mesleği midir?
Neyse. Şeref Başkanı’nın buram buram ayrımcılık ve cinsiyetçilik kokan fıkrasına kamuoyunda epey tepki geldi. O nedenle bunları geçeyim de olay hekimlik cephesinden nasıl görünüyor, ona geleyim.
***
Amerikalarda eğitim görmüş burjuvamız bilmiyor ama hekimlik profesyonel bir meslektir ve biz hekimler mesleğimizi dünyanın en katı mesleki kurallarına bağlı kalarak yaparız. Böyle olmasa zaten hekimlik yapamazdık.
Bundan 2 bin 500 yıl önceki Hipokrat Andı dahil hekimlerin hastalarına cinsel obje olarak yaklaşması yasaktır.
Bizim için muayene ve tedavi ettiğimiz hastanın cinsiyeti sadece ve sadece “Falanca biyokimya değeri kadınlarda erkeklere göre daha düşüktür”, “Filanca hastalık erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür” gibi tıbbi açılardan anlam taşır.
Üstelik biz hekimler muayene esnasında hastadan soyunmasını istediğimizde zannettiğiniz gibi baştan aşağı soyunmasını kastetmeyiz. Kalbini, sırtını dinlemek, karaciğerini, dalağını yoklamak için ve de hastanın şikayetine göre ilgili vücut bölgesini açmasını isteriz.
Durum sizin fantezilerinizdeki gibi değil, yani!
***
Taşralı bir erkeğin bunlardan habersiz olması başka mesele de, bir patronun hekimlik ahlakıyla ilgili bu temel bilgilerden bile habersiz olarak yıllarca hastane yönetmesi vahim. Hastane patronlarının en eliti böyleyse vay halimize!
Rahmi Koç bir gün doktora gitmiş. Doktor derdini dinlemiş. “Beyefendi perdenin arkasına gidin soyunun” deyince Rahmi Koç demiş: “Doktor Bey, sen soyun.”
Doktor şaşkınlıkla “Ben doktorum, niye soyunayım?” deyince Rahmi Koç ne cevap vermiş, dersiniz?
“Sen doktorsan ben de patronum. Doktor, moktor dinlemem, önüme geleni soyarım!”
/././
İktidarın envanterinde halk muhalefetini yenecek silah yok: Mutlak Butlan Saray’a yetmez -Yaşar Aydın-
Ülkenin dörtte üçü içinde bulunduğu durumdan memnun değil. Her fırsatta “böyle gitmez” diyor. Ama halihazırda akacak bir yatak bulmuş değil. Halkın ezici bölümü partilerin sorunlarını çözmede yetersiz kaldığını düşünüyor ve uzun süredir bu alanda “hiçbiri” partisi birinci.
Konu parti tercihi olunca da durum çok değişmiyor. Ülkenin üçte biri hâlâ kendini kararsız/oy vermem olarak ifade ediyor. Durum öyle bir noktaya geldi ki, “bıktık, artık yeter, dayanacak güç kalmadı, artık gitsinler, değişsin” kelimeleri Türkiye’de milyonlarca insanın ruh halini anlatan kesişim noktası oldu.
Türkiye, 103 yıllık Cumhuriyet tarihinin en hareketli dönemini yaşıyor. Küçük depremlerle her kesimden siyasetçinin ayağının altındaki toprak sarsılıyor. İster adına “dip dalga” ister “büyük depremin habercisi” denilsin ortadaki gerçek ülkedeki fay hatlarının harekete geçtiğidir.
HALK İKTİDARIN EZBERİNİ BOZDU
Ülkedeki huzursuzluk ve değişim talebi öyle bir noktaya geldi ki bilinen siyaset yöntemleriyle durumu idare etme şansı kalmadı. Erdoğan-Bahçeli ikilisinin ağızlarından ve eylemlerinden muhalefeti düşürmemelerinin de nedeni budur. Cumhur İttifakı’nın iki lideri de partili siyaseti/muhalefeti hep çok sevdi. Seçim ve siyasi partiler yasasının antidemokratik yapısından kaynaklı donmuş, liderlerin inisiyatifiyle ilerleyen siyaset AKP’nin 25 yıllık iktidarını kolaylaştırıcı etken oldu. CHP’yi yaklaşık 30 yıl Baykal ve Kılıçdaroğlu yönetirken bu dönem boyunca sahneyi Erdoğan ve Bahçeli ile paylaştılar. Partilerde yaşanan komplolar, değişen ittifak her dönem Erdoğan’ın siyasi ömrünü uzatmasıyla sonuçlandı. Türkiye’de siyaset halkın oyunu tribünlerden seyrettiği oyuna dönüştü.
Ama artık durum değişti. Tüm dünyada otoriter liderler etrafında şekillenen rejimlere karşı muhalefetin ana omurgasını partiler değil birleşik halk güçleri oluşturuyor. Son derece anlaşılır birkaç başlık etrafında birleşen milyonlar ve onların emek örgütleri rejimleri durdurabiliyor ya da ciddi anlamda sarsabiliyor.
Türkiye de bu durumdan fazlaca nasibini alan ülkelerden biri. Gezi isyanından bu yana halk hareketleri iktidarın en büyük kabusu durumunda. Erdoğan ve Bahçeli siyasetin bu yeni durumuna 15 yıldır alışamadı. Sürekli ‘eskiye’ olan özlemlerini dile getirdiler. Bahçeli’nin muhalefete seslenirken kurduğu ‘sokaktan uzak dur’, ‘Ankara’ya dön’ çağrılarının ya da Erdoğan’ın “milli ve yerli” tanımlamalarının arkasında da bu arzu var. İktidarın hem ideolojik, hem politik hem de örgütsel envanterinde geniş halk kesimlerine dayanan, isim ve partilerden çok talepler etrafında örgütlenen muhalefete karşı kullanabileceği silah yok.
Tam da bu noktada, CHP üzerinde sallandırılan ‘mutlak butlan’ kılıcı ve yargı eliyle kurultayın iptal edilmesi süreci, iktidarın o çok sevdiği eski siyaset envanterinin en taze örneğidir. Cumhur İttifakı, muhalefeti hâlâ sadece genel merkez binalarından, delegelerden, liderlik koltuklarından ve tüzük maddelerinden ibaret kurumsal bir ‘şirket’ gibi görmeye devam ediyor. Yargı mekanizmasını devreye sokarak ana muhalefet partisini kendi içine kapatmak, onu bir mahkeme koridoru labirentine hapsetmek ve yapay bir liderlik krizini tetiklemek, iktidarın ezberlediği bildik siyasi mühendisliğin dikâlasıdır. Plan net: Muhalefetin kurumsal gövdesini hukuki prangalarla felç et, kendi derdine düşür ve böylece sokaktaki toplumsal öfkeyi başsız bırak.
PARTİLER DEĞİL CEPHE SİYASETİ
Tüm bu karmaşa, kaos ve sis bulutu arasında hayatın çağrısı çok net. Memleketin başında sırtını ABD’ye dayamış, yargı ve devlet bürokrasisiyle ayakta kalan bir iktidar azınlığı var. Onların karşısında ise asgari ücretli, emekli, barınma sorunu yaşayan, güvencesiz koşullarda çalışan, doğası-yaşam alanı talan edilen ve adalete ulaşamayan milyonlar var. Ülkenin neredeyse yüzde 80’i var.
Toplumun tüm bu kesimlerinin tüm müdahale ve baskıya rağmen parçalanmayan ‘değişim’ ittifakı var. Hem de daha önce denenen "Millet İttifakı" gibi sadece seçim aritmetiğine dayalı, liderlerin masa başında kurduğu bir ittifak değil, hayatın doğal akışında oluşan organik bir cephe duruyor.
Burada muhalefet partilerinin/örgütlerinin ülkenin her köşesinde açığa çıkan "dip dalgayla" kuracağı ilişki biçimi çok kritik önem kazanıyor. Dalgayı yönetmeye mi çalışacak, yoksa ona alan açıp onun bir parçası mı olacak? Muhalefetin bu soruya vereceği eylemli yanıt ülkenin geleceğinin belirlenmesinde çok önemli sonuçlar üretecektir.
EN SICAK YAZ BİZİ BEKLİYOR
İktidar her yeni güne güç gösterisi yaparak başlıyor. CHP’ye mutlak butlan atamak gibi en olmaz işleri deniyor. Ancak iktidarın ıskaladığı ve ezberi bozan gerçek de tam da bu ve benzeri hamlelerden sonra ortaya çıkıyor. CHP Genel Merkezi’ni yargı kararlarıyla kilitleyebilir, kurultayları ‘yok hükmünde’ sayabilirsiniz ama meydanların, sokağın ve mutfağın yakıcı gerçekliğini ‘mutlak butlan’ ilan edemezsiniz. İktidar tek bir lideri terörize edebilir, tek bir partiyi kapatabilir ya da medyasında itibarsızlaştırabilir. Ancak lideri olmayan, sokaktaki kadının, fabrikadaki işçinin, geleceksiz kalan gencin ortak "ortak yaşam çığlığına" karşı üretebileceği bir argüman ya da baskı aracı yoktur.
Bugün Türkiye’de muhalefet, kurumsal bir partinin resmi sınırlarını çoktan aşmış, somut talepler etrafında kenetlenen de facto bir ‘toplumsal cepheye’ dönüşmüştür. İşçinin, emeklinin, geleceksiz bırakılan gencin ortak çığlığını mahkeme ilamlarıyla durduramazsınız. Dolayısıyla, geleneksel yöntemlerle CHP’yi ‘ele geçirmek’ ya da felç etmek artık iktidarı kurtarmaya yetmiyor. Çünkü karşılarında sadece boyun eğdirebilecekleri tek bir parti logosu değil, partileri de aşan, dalga dalga yayılan organik bir yurttaş cephesi var.
İktidarın eski envanteri, bu yeni toplumsal gerçekliğe çarptıkça dağılmaya mahkûmdur. Önümüzdeki günler mühürlerin, kurultay delege hesaplarının, yargı kararlarının değil, meydanların ve hak arayışlarının konuşacağı çok sıcak yaz olacak.