10 Haziran 2026 Çarşamba

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -10 Haziran 2026-

UFO’lar, düz dünya, derin devlet ve devlet aklı -Can Ertuna- 

"Devlet aklı" kavramı iktidarın rıza üretimi için araçsallaştırdığı bir komplo teorisi mi, yoksa iktisatçı Ümit Aktaş’ın Evrensel Gazetesi’ndeki yazısında vurguladığı gibi siyasi iktidar, bürokrasi ve sermaye çevrelerinden oluşan iktidar bloğunun "stratejik seçiciliği" mi? Bu yazı, kavramın ekonomi-politik analizinden çok rejimin hamlelerine meşruiyet kazandırmak için nasıl bir söylem aracı olarak kullanıldığına dair.

2018’de devlet başkanlığı seçimlerini takip etmek için Azerbaycan’a giden basın heyetindeydim. Adayların posterleri, TV’de yayınlanan propaganda konuşmaları ile görüntüde bir seçim atmosferi vardı. Ancak herkes bunun bir gösteri olduğunu farkındaydı; “seçimi” Aliyev kazanacaktı. İşin ilginci, gerçek muhalefetin yarış dışına çıktığı bu illüzyonda Aliyev için propagandayı kendilerine muhalefet görevi biçilen diğer adaylar yapıyordu.

“Meşru” muhalefetin adayları televizyona çıkıp rejimi övüyor, statükoyu savunuyor ya da sistem dışına itilen muhalefeti eleştiriyorlardı. Sonuçta zafer %86’lık oy oranıyla elbette Aliyev’in oldu (Aliyev bir sonraki seçimi de %92 oy oranıyla kazandı).

O gün Türkiye için bir distopya gibi gözüken bu durum bugün o kadar da ihtimal dışı değil. Türkiye’nin kör topal bir şekilde olsa da iktidar değişimine açık demokrasi deneyiminin Orta Asya, Kafkasya ve Ortadoğu’daki rejimlerle kıyaslanamayacağını düşünenler, gelinen noktada şimdi bunun pekâlâ bir ihtimal dahilinde olduğunu tartışıyor. Örneğin son olarak Medyascope’ta bir yayına katılan siyaset bilimci Murat Somer Türkiye’nin artık bir “kapalı otoriterlik” rejimine geçtiğini söylüyor.

Başta ABD, Batı’nın bir süredir Türkiye’den demokrasi talebi yok; havuç-sopa yöntemleriyle mevcut rejimle uyumlu çalışabildiklerini biliyorlar. Trump yönetimi, bölgede ABD-İsrail çıkarları öncelikli işleyişe kolaylık sağlayacak monarşileri ne kadar makbul gördüğünü Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel temsilcisi Tom Barack üzerinden iletmişti.

Üzerindeki ABD örtüsü çekilince Çin ve Rusya’dan esen rüzgarlarla ayazda kalan Avrupa Birliği, Türkiye’yi stratejik önemde bir komşu ve göçmenler için demografik bir tampon bölge olarak görüyor. Batı’nın Türkiye’ye demokrasi dayatacak mecali ve niyetinin olmadığı bir ortamda, mesele mevcut rejimin kalıcı olacağı fikrini içeride hakları her geçen gün tırpanlanan ve yoksullukla boğuşan kitleye kabul ettirebilmekte.

BİR SAKİNLEŞTİRİCİ OLARAK “DEVLET AKLI”

Rıza üretimi için insanlara devlet aklı mitini yeniden satabilmek gerekiyor. Bunun bir ayağı Saray’dan bağımsız bir devlet aklının hâlâ olduğu savunusu, bir diğeri de perde arkasından gelişmelere yön veren bir derin devlet olduğu savı. Devletin derinlikleri ile bürokrasinin buluştuğu kavşakta ise iktidarın parçası Bahçeli’nin durduğuna inanılması isteniyor. “Bahçeli ne demek istedi? Kime, ne mesaj verdi?” gibi tartışmalar bağımsız medyayı bile epey meşgul ediyor.

Araştırmalar insanların komplo teorilerine üç sebepten inanmaya meyilli olduğunu ortaya koyuyor: Karmaşık hakikatlere basit yanıtlar verebilmek; olaylar karşısında güçsüz ve savunmasız hissetmeye karşı bir savunma mekanizması geliştirmek ve kendileri gibi düşünen insanlarla bir sürü psikolojisinin verdiği konfor için. “Devlet şimdilik küresel çalkantılara karşı önlem alıyor, gerektiği zaman Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin bekâsı için devreye girecektir” düşüncesi, yaşanan dönüşüme karşı saray eczanesinin sakinleştirici reçetesi olarak sunuluyor.

GLADYO’DAN PEMBE TİŞÖRTE DERİN DEVLET

Türkiye’deki derin devlet elbette bir komplo teorisi değil. Ancak yıllarca Kurtlar Vadisi dizisinde mitleştirildiği gibi, ne kadar yerli ve milli olduğu epey tartışmalı. Türkiye’deki kontrgerillanın Soğuk Savaş döneminde NATO ve CIA desteğiyle kurulmuş, solun yükselişini önlemeyi amaçlayan uluslararası "Gladio" benzeri bir örgütlenme olduğuna dair nice belge, tanıklık ve çalışma var. “Derin devletin” tam olarak kimin aklını temsil ettiği sorusunun yanıtı bu ayrıntıda gizli.

Doğan Gürpınar’ın “Türkiye’de Komplo Teorileri” (Conspiracy Theories in Turkey: Conspiracy Nation) kitabında aktardığı gibi, zamanla “derin devlet” tarihsel kökeninden soyutlanıp bir fantezi kurgu haline geldi. Böylece her türlü siyasi gelişmeyi açıklayan, her şeyin arkasında olan gizemli ve her şeye gücü yeten bir yapı olarak yeniden kurgulandı.  Bu retorik metamorfozda ise Atlantik paktı icadı olmaktan soyutlanıp milli bir kimliğe büründü.

Geçen yıl Bodrum’da deniz kıyısı bir restoranda çekilen bir fotoğraf Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe başkan adaylığı vesilesiyle yeniden gündeme geldi. Yıldırım’ın yanındaki kadro ilgi çekiciydi; Emniyet Genel Müdürlüğü'nden bakanlığa kadar uzanan kariyeri boyunca devlet, siyaset ve yeraltı dünyası arasındaki ilişkilerin kilit aktörlerinden biri olarak görülen pembe tişörtlü Mehmet Ağar’ın karşısında pembe gömleğiyle geçmişte istihbarat ve dış politikada devletin resmi kanallarının tıkandığı anlarda özel ilişkileri ve iş bağlantılarıyla devreye giren eski bakan Cavit Çağlar oturuyordu. Isıtılıp ısıtılıp dolaşıma sokulan fotoğraf, derin bir aklın memleketi (ve futbolu) perde gerisinden yönettiğini düşünenlere düzenli aralıklarla malzeme sunuyor. Tatil sitesi yönetimi gibi duran bir ekibin Kurtlar Vadisi’ndeki “ihtiyarlar Heyeti” olarak sunulduğu senaryonun hâlâ müşterisi, “derin devlet aklı” mitinin bir reytingi var.

KULAĞINA FISILDANAN ADAM: KILIÇDAROĞLU

Peki derinin ötesinde nasıl bir “devlet aklı” tahayyülü var? Cansu Çamlıbel’in ses getiren söyleşisinde konuşan Kılıçdaroğlu’nun “yol arkadaşı” Bülent Kuşoğlu, “devlet aklı” derken derin devleti kastetmediğini, “devlette çalışan, devlet bürokrasisinin aklını anladığını” belirtmişti. Kuşoğlu, büyük davalar, olağanüstü hâl dönemi, kanun hükmünde kararnameler, tasfiyeler, atamalar, görevden almalara rağmen hâlâ 24 yıllık iktidardan ayrı bir devlet aklı varmış gibi konuşuyordu.

CHP’nin başına geçirilen Kılıçdaroğlu ve çevresinin “devlet aklı bunu istiyor” söylemi yeni de değil. Gazeteci Gökçer Tahincioğlu 2023 seçimi öncesine dair gözlemlerini aktardığı yazısında şöyle diyordu: “Danışmanlığa getirilen ve kimsenin tanımadığı bazı insanlar, Kılıçdaroğlu’na yapılan bazı gizemli ziyaretler… Tam da o dönemde, “devlet aklı” kavramı CHP Genel Merkezi’nde olmadığı kadar sık dillendirilmeye başlandı. ‘Devlet, Kemal Bey’i istiyor, uygun görüyor’ cümlesi, Kılıçdaroğlu’nun adaylığının meşruiyet nedenlerinden biri haline gelmişti”.

“BÖYLE BİR ŞEY OLABİLİR Mİ?” MUHALEFETİ

Muhalefet liderliği boyunca Kılıçdaroğlu kızıyor, isyan ediyor ama sonra “Böyle bir şey olabilir mi?” deyip yoluna devam ediyordu. 7 Haziran 2015 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi yıllar sonra ilk kez ülkeyi tek başına yönetme şansını yitirmişti ama Erdoğan Kılıçdaroğlu’na hükümet kurma görevi vermedi. Kılıçdaroğlu: “Bize görev verilmedi. Sandılar biz gidip meydan meydan mağdur edebiyatı yapacağız. Bizim öyle bir niyetimiz de yok” demekle yetindi. Bombalar ve can kayıplarının gölgesinde yinelenen seçimi de kazanamayacaktı. Buna rağmen kendi tahayyülündeki devletle uzlaşı arayışı devam etti. 2016’da milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” dedi.

Rejim değişikliğine giden yolda en önemli kırılma 2017 referandumunda mühürsüz oyların sisteme sokulmasıydı. Referandumdan sonra gazeteci Zafer Arapkirli bir etkinlikte Kılıçdaroğlu’na “neden vatandaşları protestoya çağırmadınız?” diye sordu. Kılıçdaroğlu, sokaklarda sopalı ve silahlı kişiler olabileceğine dair “duyumlardan” bahsetti ve sokağa inmeme, hatta mühürsüz oyları kabul eden YSK önüne gitmeme kararını “çok vahim olaylar çıkabileceği endişesi nedeniyle bu sorumluluğu almamaya karar verdik” dedi. Yine birileri Kılıçdaroğlu’nun kulağına fısıldamıştı.

Kılıçdaroğlu’nu Erdoğan için ideal bir muhalefet haline getiren özellikleri siyaset bilimci Behlül Özkan “Turkish Studies” dergisindeki makalesinde sıralamıştı: Buna göre 27 yıllık devlet memurluğu kariyeri Kılıçdaroğlu’nun siyasi tarzını şekillendirmişti. İktidara gelmeyi kitlesel bir siyasi mücadele ile değil, devlet içindeki güç odaklarıyla müzakere ederek ve uygun koşullar oluştuğunda gerçekleşecek bir "düzenli devir" süreci olarak görüyordu. Kısacası Kemal Bey, Tayyip Erdoğan ve çevresinden ayrı bir devlet olduğuna inanıyor, onunla müzakere ettiğini düşünüyordu. Saray için de etrafı devletin adamı olarak düşündüğü “ulaklarla” kuşatılan bir ana muhalefet liderinden daha iyi bir muhalefet olamazdı herhalde.

KOMPLO TEORİLERİYLE BAŞA ÇIKMAK

Günümüzde hâlâ bazı insanların dünyanın düz olduğuna inanması anlaşılamaz gelebilir, ancak komplo teorilerine inananları ikna etmek sanıldığı kadar kolay değil. Öncelikle hakikatin sistemli bir şekilde gizlendiğini düşünürler. Sunduğunuz kanıtları sizi kandıran sistemin manipülasyonları olarak görürler; siz “büyük resmi” göremiyorsunuzdur sadece.  Şimdi gizemli bir “devlet aklının” var olduğu iddiasıyla sistemdeki dönüşüme rıza üretilmeye çalışılıyor. Nasıl ki bilim, düz dünyacılarla uzlaşma arayarak yapılmıyorsa, demokrasi için komplo teorisine inanan ya da inanmadığı hâlde bunu dayatanlarla bir uzlaşı içinde çözüm bulmak mümkün değil.

/././

“Cumhuriyeti Demokratikleştirmek”…-Şükrü Aslan- 

Cumhuriyet” üzerine literatürün belki de en dikkat çekici yanı, daima yüceltici bir dil ve anlatıya konu olmasıdır. Bu alana dair neredeyse tüm literatür, Türkiye’nin yeni bir gelecek için, ‘faziletli’ bir yol olarak Cumhuriyete karar vermiş olmasını, bir ‘devrim’ gibi görmüştür. Bundan dolayı Cumhuriyet rejiminin siyasal ve toplumsal pratiklerine eleştirel bakan literatürde bile, ‘Cumhuriyet’i özenle korumaya yönelik kaygının baskın izlerini görmek mümkündür.

Bütün bu Cumhuriyet savunuculuğunun arka planında ise özellikle 19. ve 20. yüzyıl Avrupa’sındaki teşvik edici-meşrulaştırıcı politik-kültürel iklim bulunur. Bu iklimin türlü biçimlerini Avrupa’nın değişik ülkelerindeki deneyimlerde görmek mümkündür. Avrupa dışında da hemen her yerde milliyetçi reflekslerin beslediği bu iklim, ‘uluslara’ göre bir yeni yol ve yönetim biçimi olarak ‘Cumhuriyeti’ öne çıkarmış ve yeni Türkiye’nin inşa sürecini de doğrudan etkilemiştir. Osmanlı’dan beri birikerek gelen imparatorluk kültürünün artık terkedilecek olması ve yerine ‘ulusu’ ve ‘yurttaş’ı esas alan bir siyasal rejimin kuruluşu aynı zamanda bu iklimle ilgilidir.

∗∗∗

Türkiye’de cumhuriyeti yücelten literatürün bu özelliği, yeni rejime karşı eleştirel düşünceleri frenlemiştir. Bir başka deyişle bu yüceltici dil-algı, Cumhuriyetin siyasal pratiklerinin toplumsal alandaki yansımalarını ve bilhassa ‘demokrasi’yi yok sayan bir sistem olarak işlemesini genellikle tartışma dışı bırakmıştır. Böyle olduğu için Cumhuriyetin siyasal karar ve pratiklerinin mağdur ettiği toplumsal kesimler adeta görünmez bir alanda bırakılmışlardır. Çeşitli kimlik gruplarına karşı geliştirilen ve çok yerde kitlesel kıyıma dönüşen şiddet politikaları ciddi bir sorgulamaya konu bile olamamıştır. Sosyalistler de dahil olmak üzere ‘Cumhuriyete olumlu/devrimci anlam yükleyen tüm kesimlerde Cumhuriyetin siyasal/toplumsal tahrip edici pratikleri daha çok ‘küçük burjuva’ ya da ‘burjuva’ cumhuriyetinin ‘kusurları’ gibi görülmüştür.

Bugün artık somut olarak ortaya çıktığı gibi Cumhuriyetin, tebaa yerine inşa etmek istediği ‘yurttaş’, gerçekte içinden geldiği kimliklerinden-geleneklerinden azade bir siyasal varlık olarak görülmüştü. Dahası tüm yurttaşlar, ‘ulusun hâkim kültürü’ne dahil olması/edilmesi gereken bireyler olarak tarif edilmişti. Bu politik tespit, analiz ya da algı, Cumhuriyetin daha en baştan siyasal olarak yücelttiği ‘yurttaşı’ ile bir tür muharebe yapmayı göze alması demekti. Çünkü nüfus sayımlarında da tespit edildiği gibi ‘yurttaş’ olarak tanımlanan bireylerin önemli bir bölümü başka diller, gelenekler, kültürlerden geliyorlardı ve bütün bu birikimi gönüllü olarak terk etmeleri olanaksızdı. Cumhuriyet aslında sosyolojik olarak, olanaksız olanı temel siyasal tercih yaptı ve olanaksızın peşine düştü. Hiç kuşkusuz bugün Türkiye’nin yaşadığı toplumsal-siyasal sorunların temelinde çoğul sosyolojiden, tekçi bir ‘toplum’ çıkarmayı hedefleyen bu politik tercihin getirdiği gerilimler vardır.

∗∗∗

Bu hafta sonu, 13-14 Haziran günlerinde İstanbul Bakırköy’de Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı pek çok bakımdan olduğu gibi bu olanaksızlığın serüvenini tartışmak bakımından da son derece önemli bir etkinlik-çalışma olacaktır. Cumhuriyetin ikinci yüzyılının henüz başlarında olduğumuz bir dönemde Türkiye’nin, yüzyıl önce kurduğu yeni rejimin muhasebesini yapması ve bu muhasebenin sonuçları ile yüzleşmesi, bu ülkenin barışı arama ve kurma ihtiyacının bir gereğidir.

Hiç kuşku yok ki demokratikleşme bu arayışın en kuvvetli dinamiği ve imkânıdır. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında kapsamlı bir demokratik rejim inşa etmek, yurttaşların kimliklerine-geleneklerine uygun yaşayabilmelerine ve tereddütsüz biçimde haklarını kullanabilmelerine imkân sunabilir. Dahası demokratikleşme, Cumhuriyetin siyasal tercihlerinin mağdur ettiği toplumsal kesimlerin geleceğe umutla bakabilme ve sahip çıkmalarına da imkân sağlayabilir. Türkiye’nin barışını arama çabasında bu konferans, sözcüğün gerçek anlamında bir yeni yol, yeni düşünme biçimi sunmayı amaçlıyor ve ilgili tüm kesimlere kalıcı barış için bir davette bulunuyor.

/././

Trump'ın dostları, halkların felaketi: Venezuela'dan Türkiye'ye bakmak -Güldem Atabay- 

Ricardo Hausmann sıradan bir iktisatçı değil.


Venezuela'nın eski Planlama Bakanı. Eski Inter-American Development Bank baş ekonomisti. Bugün Harvard Kennedy School'da profesör ve Harvard Growth Lab'in yöneticisi. Ama Project Syndicate’da son yazısını okuduğunuzda önce akademisyeni değil, ülkesinin başına gelenleri acıyla izleyen bir Venezuelalıyı görüyorsunuz.

Yazısını okumaya devam ettikçe de rejim değişimi planları başarıya ulaşırsa Türkiye’yi bekleyen büyük tehlikenin ne olduğunu daha net kavrıyorsunuz.

Hausmann'ın anlattığı hikâye ilk bakışta şaşırtıcı.

Venezuela'da petrol üretimi artıyor. Petrol fiyatları İran savaşı nedeniyle yüksek seyrediyor. ABD yönetimi ülkenin petrol gelirlerinin yönetiminde doğrudan söz sahibi. Donald Trump yönetimi Caracas'taki yeni yönetime açık destek veriyor. Normal şartlarda ekonominin rahatlaması gerekir.

Ama tam tersi oluyor.

Kur çöküyor. Enflasyon yükseliyor. Dolar kıtlaşıyor. Ekonomik faaliyet zayıflıyor.

Venezuela halkı yine yoksullaşmaya devam ediyor.

Hausmann da basit bir soru soruyor yazısında: Halkın petrol gelirleri nereye gidiyor?

Çünkü İran savaşının başlamasıyla küresel petrol fiyatının aniden %50’ye yakın artması sonucunda petrol ülkesi Venezuela’da oluşan zenginlik Venezuela halkına yansımıyor. Petrol gelirlerinin önemli bölümü ABD Hazine Bakanlığı'nın kontrolündeki hesaplardan yönetiliyor. Ancak ne kadar gelir elde edildiği, bu paraların nereye harcandığı ve kimlerin faydalandığı konusunda kamuoyuna neredeyse hiçbir bilgi verilmiyor.

Hausmann'a göre “yeni” Venezuela'nın ayırt edici özelliği tam da bu: Şeffaflığın ortadan kalkması.

Ülkenin petrol sektörü artık açık ve rekabetçi kurallarla değil, kapalı kapılar ardında yapılan özel anlaşmalarla yönetiliyor. İhalelerin yerini pazarlıklar alıyor. Devletin kaynakları üzerindeki kamu denetimi zayıflıyor. Seçimler, anayasal düzen ve demokratik kurumlar giderek ikinci plana itiliyor.

Sonuçta ortaya çıkan sistemin kazananı halk değil.

Rejim elitleri. Ve onların dış ortakları.

Hausmann'ın yazısındaki en çarpıcı nokta da aslında ekonomik değil, siyasal.

Venezuela'da petrol üretimi artıyor ama ülke zenginleşemiyor. Çünkü kurumlar çöktüğünde doğal kaynaklar toplumu büyüten bir araca değil, iktidarı ayakta tutan bir finansman mekanizmasına dönüşüyor. Devletin kaynakları kamu yararı için değil, rejimin devamı için kullanılmaya başlanıyor.

Hausmann’ın yazının son cümlesi bu nedenle çok sert: "Kleptokratlar (hırsız ülke yöneticileri) artık yalnız yaşamıyor. Birbirleriyle ittifak kuruyor."

Aslında bu yalnızca Venezuela'nın hikâyesi değil.

Bugün Türkiye'de yaşanan tartışmaların merkezinde de benzer bir soru var.

Ülke demokratik kurumlarını güçlendirerek mi yoluna devam edecek, yoksa mevcut siyasal iktidarın sürekliliğini esas alan yeni bir rejime mi yönelecek?

Son dönemde ABD Başkanı Trump'ın ve Ankara Büyükelçisi Barrack'ın açıklamaları bu nedenle dikkat çekici. Bölgeye uygun monarşi rejimini överek Türkiye’ye de dolaylı öneren bu yapı Türkiye için iyice merkezileşmiş bit sistemde demokratik denetim mekanizmalarının geri plana itilmesini sorun olarak görmüyor.

Tarih bize bunun sonunun iyi bitmediğini gösteriyor.

Çünkü kurumları zayıflatmayı seçen bir güçlü lider ülkesini güçlendirmiyor. Kurumlar zayıfladıkça kendini güçlendiriyor. Ülke zayıfladıkça rejim tahkim ediliyor.

Muhalefet etkisizleştikçe demokratik denetim ortadan kalkıyor.

Türkiye'de CHP'ye yönelik mutlak butlan ve kayyım tartışmaları da bu nedenle yalnızca bir parti meselesi değil.

Venezuela'nın hikâyesi bize kurumların bir gecede çökmediğini gösteriyor. Önce seçimlerin anlamı aşınıyor. Sonra muhalefetin meşruiyeti tartışmalı hale getiriliyor. Ardından kurumlar kişilere bağlanıyor. En sonunda ise ülke zayıflarken rejim güçleniyor.

Halk da bu sürecin en ağır kaybedeni oluyor.

Bugün Türkiye'de tartışılan konu da bu.

Mesele Özgür Özel'in ve Ekrem İmamoğlu’nun siyasi geleceği elbette değil.

Mesele, Cumhuriyet'in temel ilkelerinden biri olan halk egemenliğinin korunup korunmayacağı.

Eğer seçmenin verdiği yetki yargı kararlarıyla, idari müdahalelerle veya kayyım benzeri yöntemlerle etkisizleştirilebiliyorsa, sorun artık bir parti sorunu olmaktan çıkar. Rejim tartışmasına dönüşür.

Bu nedenle seçilmiş CHP ekibinin verdiği mücadele yalnızca kendi varlığını koruma mücadelesi değil.

Cumhuriyet'in kurucu partisinin bugün savunduğu, seçimle gelenin seçimle gitmesi ilkesi. Demokratik meşruiyetin kaynağının halk olduğu fikri. Cumhuriyet'in temel kurumsal çerçevesi.

Venezuela örneği bize ekonomik çöküşün çoğu zaman ekonomik kararlarla başlamadığını gösteriyor. Çöküş önce kurumlarda başlıyor. Hukuk zayıflıyor. Şeffaflık ortadan kalkıyor. Muhalefet etkisizleştiriliyor. Devlet ile iktidar arasındaki çizgi siliniyor. Ekonomik fatura ise daha sonra geliyor.

Bugün Venezuela'da petrol üretiliyor ama refah üretilmiyor. Çünkü kurumlar çöktüğünde ülkenin kaynakları topluma değil, rejime hizmet etmeye başlıyor.

Türkiye'nin önündeki risk de tam olarak bu.

Bu nedenle demokratların, Cumhuriyet'i savunanların ve hukuk devletine inananların vereceği mücadele herhangi bir siyasi partiyi koruma mücadelesi değil.

Mesele CHP'nin geleceğinden daha büyük.

Mesele Türkiye'nin Venezuela'nın geçtiği yola girip girmeyeceği.

/././

Ermenistan halkı batı dedi Paşinyan: Hayal vaadetmedi, kazandı + Kemal Bey CHP’yi seçmenden arındırmak istiyor -hlakTV-

 


Ermenistan halkı batı dedi Paşinyan: Hayal vaadetmedi, kazandı-Mustafa K.Erdemol- 

Ermenistan’da 7 Haziran’da Nikol Paşinyan’ın galibiyeti ile sonuçlanan seçimler öncesi rekabetin sadece partiler arasında yaşandığını söylemek doğru olmaz. Birbirini reddeden jeopolitik vizyonlar mücadele etti aslında. Ülkenin geleceğini belirleyecek olan seçimleri önemli kılan bu öncelikle.Uzun süredir toprak taleplerini içermeyen bir tutum alan Paşinyan, Partisi Sivil Sözleşme ile seçimlerde...

https://halktv.com.tr/makale/ermenistan-halki-bati-dedi-pasinyan-hayal-vaadetmedi-kazandi-1035129

/././

Kemal Bey CHP’yi seçmenden arındırmak istiyor -Mehmet Tezkan-

Atanmış genel başkan olduktan sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun (Erdoğan’ın tabiriyle Bay Kemal) dilinden CHP’yi arındıracağım sözü düşmüyor…Kılıçdaroğlu’na göre CHP’de kendinden sonra görev yapan herkes hırsız!..Hırsız olmayanın ötesinde FETÖ’cü!..Seçilen Belediye başkanlarının büyük çoğunluğu yolsuzluğa bulaşmış!..Belli ki başta Özür Özel olmak üzere seçilmiş CHP yönetimini yargısız infaz yaparak...

https://halktv.com.tr/makale/kemal-bey-chpyi-secmenden-arindirmak-istiyor-1035130

/././

halkTV

9 Haziran 2026 Salı

halkTV "Köşebaşı" -9 Haziran 2026-

 


Papara bankaya, banka çaycıya gitti: Can Holding ganimetini kimler paylaşacak? -Bahadır Özgür- 

CHP’ye butlan kararının tetiklediği siyasi zelzelenin gürültüsü arasında kaybolan önemli gelişmeler oluyor. Depoda biriken milyarlarca liralık malın paylaşımı başlıyor.Geçen yıl bu zamanlar, dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve ekibi adeta ‘Blitzkrieg’ (Yıldırım harekatı) gibi öyle bir operasyon fırtınası estirdi ki, ne olduğunu tam anlayamadık. Kim, niye tutuklandı, kimler...

https://halktv.com.tr/makale/papara-bankaya-banka-cayciya-gitti-can-holding-ganimetini-kimler-paylasacak-1034908

/././

"O" parti DSP miydi?-Ayşenur Arslan- 

Tesadüflere inanır mısınız?Ben: HAYIR!Kendi yaşamımdan sayısız örnek verebilirim ama gerek yok.Türkiye’nin gündemi “tesadüf diye bir şeyin olmadığını” her gün yeniden yeniden kanıtlıyor.Dünkü yazımda Barış Yarkadaş’ın TV100 canlı yayınında söylediklerini aktarmıştım:“Bir hukukçu arkadaşım, bir partimizin daha mutlak butlanla karşı karşıya olduğu yönünde bir yazı yazmış. Pazartesi belge...

https://halktv.com.tr/makale/o-parti-dsp-miydi-1034923

/././

'Yakınında kim varsa vur!' -İsmail Saymaz- 

Anne ve babası ayrı, mesleği olmayan ve bir işte dikiş tutturamamış genç, Instagram’da tesadüfen temas kurduğu hesabı Daltonlar’ın yöneticisi kabul ederek, yalnızca lakabını bildiği bu kişinin talimatıyla Konya’da bir vatandaşı yaraladı, İzmir’de Can Polat’ı öldürdü.Tetikçi Serhat Altun’un son 55 günü yeni nesil suç örgütlerinin sosyal medyadan kolaylıkla tetikçi devşirebildiğini, her şehirden...

https://halktv.com.tr/makale/yakininda-kim-varsa-vur-1034921

/././

halkTV

Fransa’dan geldiler; IŞİD’e katılmak için Suriye’ye giderken nakliyeci Binali Aslan’ı katlettiler -Tolga Şardan / T24- -

Fransa’dan geldiler; IŞİD’e katılmak için Suriye’ye giderken nakliyeci Binali Aslan’ı katlettiler -Tolga Şardan- 

Nakliyeci Binali Aslan'ı katleden IŞİD'ci Aksoy ailesinin Fransa'dan nasıl geldikleri, Türkiye’de bulundukları süre içinde nerelerde kaldıkları ve işledikleri suçlarla ilgili soruşturma tamamlandı. Aksoy ailesinin altı üyesinin, 2024’te Hatay’da, 2025’te ise Osmaniye’de IŞİD üyesi olmaktan haklarında adli soruşturma yürütüldüğü de anlaşıldı. İşte, IŞİD’çi Aksoy Ailesi'yle ilgili bilinmesi gerekenler...

Radikal dinci terör örgütü IŞİD’çi ailenin, geçen eylülde Ankara’dan Hatay’a gitmek için kiraladıkları nakliyeci Binali Aslan’ı, “hunharca” katledip Suriye’ye geçtikleri olayı hatırlayacaksınız.

IŞİD saflarında mücadele etmek amacıyla “yaşananlarla hiçbir ilgisi olmayan” ve “sadece ekmek parası” peşindeki nakliyeci Binali Aslan’ı öldürüp Tarsus’ta gömen IŞİD’çi Aksoy ailesinin faaliyetleri sonunda ayrıntılı biçimde gün ışığına çıktı.

Aslan’ın ailesinin Ankara polisine yaptığı “kayıp” başvurusunun ardından olay aydınlatıldı. IŞİD’çi Aksoy ailesinden sekiz kişi Suriye’deki çatışmada öldürüldü. Ailenin iki üyesi yaralı halde, diğer dört üyesi ise sağlıklı şekilde yakalanarak MİT tarafından Türkiye’ye getirildi.

IŞİD çatısı altında Türkiye’de yasadışı faaliyet gösteren gruplardan Aksoy ailesinin merkezinde yer aldığı ve cinayetle sonuçlanan son dönemdeki en vahşi terör eylemiyle ilgili soruşturma tamamlandı.

İddianamenin ayrıntılarına girmeden evvel, IŞİD’çi Aksoy ailesiyle ilgili bilgi vermek, yaşananların anlaşılmasını kolaylaştıracak.

13 çocuklu aile!

Aksoy ailesi, aslen Kayseri’nin Talas ilçesinden. Baba Vahdi Aksoy ile eşi Hatice Aksoy’un sekiz erkek ve beş kız olmak üzere toplam 13 çocuğu var.

Ailenin bireyleri; baba Vahdi Aksoy (60), anne Hatice Aksoy (56) ile çocukları Abdüssamed Aksoy, Muhammed Aksoy, Ahmet Bahaaddin Aksoy, Abdullah Ömer Aksoy, Ubeydullah Aksoy, Yakub Aksoy, Abdurrahim Aksoy, Abdülkerim Aksoy, Esma Nur Aksoy, Fatma Betül Aksoy, Nuriye Aksoy, Meryem Aksoy ve Ayşe Aksoy.

Ailenin Suriye girişinden sonra aynı zamanda Binali Aslan’ın katledilmesi olayının failleri olması sebebiyle sınır ötesinde yürütülen takip sırasında yaşanan çatışmada, baba Vahdi Aksoy ve çocukları Ayşe Aksoy, Meryem Aksoy, Abdüssamed Aksoy, Yakub Aksoy, Ahmed Bahaaddin Aksoy, Muhammed Aksoy ile Abdürrahim Aksoy öldürüldü.

Fransa’dan yola çıktılar

Ailenin en önemli özelliği, uzun yıllardır Fransa’da yaşamaları. Ülkenin güneydoğusundaki Vienne kentinde yaşayan ailenin bazı çocukları burada dünyaya geldi.

Olayın ardından başlatılan araştırmalarda, Aksoy ailesinin Suriye’deki çatışma bölgelerine geçiş yapmak amacıyla topluca Fransa’dan yola çıktıkları tespit edildi. Özellikle MİT’in çalışmalarında ailenin 2 Temmuz 2023 günü Kırklareli’ndeki Dereköy Sınır Kapısı’ndan ülkeye giriş yaptıkları anlaşıldı.

Ailenin Kayseri’nin Talas ilçesinde ve Osmaniye’de birer evleri olduğu bilgisi var. Ancak yürütülen soruşturmada; ailenin Türkiye’ye geldikten sonra yerleşik düzene geçmediği, karavan tipi araçta yaşamaya başladığı belirlendi.

Ailenin Türkiye’ye geliş amacı öncelikli olarak Suriye’ye geçerek IŞİD içinde yer almaktı. İddianameye göre, bu hedefe ulaşmak için iki yıldan fazla süre boyunca çaba gösterdiler. Hatta bir süre Kahramanmaraş’ta yaşayan Aksoy ailesi, ilk olarak 8 Ağustos 2025’te Ankara’ya geldi. Buradan Vahdi Aksoy’un memleketi Kayseri’ye geçen aile, 20 Eylül 2025 günü yani Suriye’ye geçmeden iki gün önce yeniden başkente geldi.

Aynı evde 17 kişi!

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen hazırlık soruşturmasında, ailenin Ankara’ya geldiği dönemde Demetevler’de Muhammed El Arac ile eşi Nur Şiho’nun yaşadığı evde konakladığı anlaşıldı. Savcılığın, iddianamede söz konusu evi, “örgütün hücre evi” şeklinde tanımlaması dikkati çekti.

El Arac, bir süredir Türkiye’de yaşayan Suriyeli. İkamet izni ile yabancı kimlik numarasına sahip. Aslan’ın öldürülmesi ve terör soruşturması çerçevesinde Ankara’da gözaltına alınıp tutuklanan Muhammed El Arac, bir dönem El Nusra bünyesindeki Cunda Aksa isimli grupta kendi ifadesine göre yedi ay boyunca silahlı görev yaptı.

El Arac’a ait cep telefonunda yapılan incelemede, el yapımı patlayıcı imalini anlatan paylaşımlar bulundu. Yakalandığı sırada kimliksiz halde denetim sorunuyla karşı karşıya kaldığı ortaya çıkan El Arac’ın aynı zamanda IŞİD’le temas kurmak için takibi oldukça zor olan Threema adlı cep telefonu uygulamasını kullandığı saptandı.

El Arac’ın imam nikâhlı eşi Nur Şiho’nun çocuğuyla birlikte evi terk etme şeklinde gösterdiği aile içi tartışmaya rağmen Aksoy ailesini evde barındırmaya devam etti. El Arac, yaklaşık 45 gün boyunca 15 kişilik Aksoy ailesini konuk etti. Ayrıca eski El Nusracı El Arac’ın, ailenin Suriye’ye geçişiyle birlikte kendi yaşam alanı olan Atme’de, Aksoy ailesine kalacak yer bulmak amacıyla bölgedeki irtibatlarını kullandığı tespit edildi.

Kızılay’dan sosyal yardım

İddianamede, sanık Muhammed El Arac’ın, “İkrime” kod adıyla IŞİD içinde “sorumlu” düzeyde faaliyet yürüttüğü ve gerek Türkiye’den gerekse Türkiye üzerinden örgüte katılma arayışında olanların konaklama ve ulaşım işlemlerine aracılık ettiği ifade edildi.

El Arac ve beraber yaşadığı imam nikahlı eşi Nur Şiho’nun, herhangi bir işte çalışmadıkları ancak Kızılay ve sosyal yardımlaşmadan aylık parasal destek aldıkları iddianamede yer aldı.

Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nca açılan davaya ait iddianamenin sanıkları, anne Hatice Aksoy, çocukları Abdüssamed Aksoy, Esma Nur Aksoy, Fatma Betül Aksoy ve Nuriye Aksoy ile ailenin Ankara’daki bağlantıları Muhammed El Arac ve imam nikahlı eşi Nur Şiho oldu. Yedi sanık da halen tutuklu.

İddianameye göre, El Arac ve eşi Şiho, yaşananlarla ilgili detaylı bilgiyi savcılığa aktardı. Ancak Aksoy ailesinin hiçbir üyesi ne kollukta ne savcılıkta ne de mahkemede ifade verdi. Zaten savcılık da bu durumu iddianamede, “örgütsel tavır” olarak tanımlandı.

Bu arada baba Vahdi Aksoy başta olmak üzere, Aksoy ailesinin Türkiye’de bulundukları süre içindeki suç sicilleri de iddianamede yer aldı. Buna göre, Baba Vahdi Aksoy ile oğulları Muhammed Aksoy, Ahmed Bahaaddin Aksoy, Abdüssamed Aksoy, Abdürrahim Aksoy ve Yakub Aksoy’un IŞİD’den işlem gördüğü görüldü. Aksoy ailesinin altı üyesinin, 2024’te Hatay’da, 2025’te ise Osmaniye’de IŞİD üyesi olmaktan haklarında adli soruşturma yürütüldüğü anlaşıldı.

Aslan’ın öldürüldüğü gün neler oldu?

Yazının girişinde ifade ettiğim üzere; IŞİD’le en küçük bir teması olmayan ve sadece ekmek parası peşinde koşan nakliyeci Binali Aslan’ın katledilmesine giden yol, iddianamede yer aldı.

Ankara’nın şehirlerarası yolcu otobüslerinin merkezi konumundaki AŞTİ’de kendisiyle görüşen sarıklı, sakallı ve cübbeli iki kişinin ödeyeceği 2 bin lira karşılığında 15 kişilik aileyi şehir merkezinden Haymana’nın Gökçehüyük Köyü’ne götürmek üzere anlaşan Aslan, yaptığı ticari pazarlığın aslında hayatına mâl olacağını elbette bilemedi.

Onun için aslolan evine ekmek götürmekti. Ama karşısındakiler, bir an evvel Suriye’ye geçmeyi hedefleyen, üstelik de kendisini katledip, cesedini Hatay yolu üzerinde gömüp, aracını gasp etmeyi planlayan, acımasız radikal dinci IŞİD’çi aileydi.

Daha önce şehir dışına insan taşımıştı Binali Aslan. AŞTİ’de 30 yıldır mesai yapan Aslan, işinin yabancısı değildi. Ama hesaplayamadığı, karşısındaki IŞİD’çilerin kendisinin hayatına son verecek uzun bir yolculuğa çıkmak istemesiydi.

İddianamede yer aldığı şekliyle, 21 Eylül 2025 günü Haymana’nın Gökçehüyük Köyü’nden başlayıp Suriye’de biten ve nakliyeci Binali Aslan’ın yaşamını yitirdiği “ölüm yolculuğu” şöyleydi:

“(…) 21.09.2025 günü saat 10:41’de Ankara Şereflikoçhisar - Evren istikametine geçiş olduğu, PTS görüntüsünde içerisinde oturan şahısların tespit edilemediği,

21.09.2025 günü saat 10:46’da Ankara Evren çıkışı olduğu, PTS görüntüsünde içerisinde oturan şahısların tespit edilemediği,

21.09.2025 günü saat 12:44’de Niğde - Adana otoyolu Eminlik Gişeler Çıkışı, PTS görüntüsünde aracın güneşliklerinin inik vaziyette olması sebebiyle yüzlerinin tam tespit edilemediği fakat görüntüde görünen iki kişinin Binali Aslan isimli şahıstan farklı olduğu,

21.09.2025 günü saat 13:33’de Mersin - Tarsus Çamalan Jandarma Karakol Komutanlığı lokasyonundan geçişin olduğu, PTS görüntüsünün sistemde bulunmadığı,

21.09.2025 günü saat 20:56’da Mersin - Tarsus Ankara yolu PTS geçiş olduğu, PTS görüntüsünde ön kısımda oturan iki şahsın olduğu, bu şahısların Binali isimli şahıstan farklı kişiler olabileceği,

21.09.2025 günü saat 21:35’de Turhan Cemal Beriker Bulvarı - Adana istikameti PTS geçişi olduğu; PTS görüntüsünde ön kısımda oturan üç şahsın olduğu,

21.09.2025 günü saat 21:58’de D - 400 Yakapınar Kavşağı - Ceyhan istikameti PTS geçişi olduğu; PTS görüntüsünde ön kısımda oturan üç şahsın olduğu,

21.09.2025 günü saat 22:31’de D - 817 Kısık Kavşağı PTS geçişi olduğu, PTS görüntüsünde ön kısımda oturan üç şahsın olduğu,

21.09.2025 günü saat 22:52’de Sanayi PTS - Dörtyol PTS geçişi olduğu, PTS görüntüsünde ön kısımda oturan üç şahsın olduğu,

21.09.2025 günü saat 23:04’de Rende Kavşağı — Rende İskenderun istikameti çıkış PTS geçişi olduğu,

21.09.2025 günü saat 23:21’de Hatay - İskenderun Yeni PTT PTS çıkış PTS geçişi olduğu,

21.09.2025 günü saat 23:30’da Hatay - Belen Sarımazı Şehir Merkezi Giriş PTS geçişi olduğu,

21.09.2025 günü saat 23:41’de Belen Gedik Şahin Tepesi Halil Bey Çıkış PTS geçişi olduğu,

22.09.2025 günü saat 06:49’da Hatay - Merkez Sinanlı Kavşağı Çevre Yolu istikameti PTS geçişi olduğu; PTS görüntüsünde araç içerisinde beş şahsın bulunduğu,22.09.2025 günü saat 06:50’de Hatay - Merkez Sinanlı Kavşağı Harbiye istikameti PTS geçişi olduğu,

Aracın son lokasyonunun 22.09.2025 günü saat 07:25’de Hatay Yayladağı mevkiinden geçişinin olduğu. (…)”

Savcılık; iddianamede, şüphelilerin Suriye çatışma bölgelerine geçme girişimlerinde bulundukları süre içinde yaptıkları faaliyetler ile IŞİD ile “aralarında organik bağın kurulduğu” konusunda kuşku bulunmadığına dikkati çekti.

İddianamede; yedi sanıktan Aksoy ailesinin beş üyesi için TCK’nın “kasten öldürme” ve “anayasal düzeni ortadan kaldırma”ya yönelik hükümleri çerçevesinde 2’şer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, yine TCK’nın “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma” hükmüne göre 4 yıldan 14 yıla kadar hapis cezası ile yağma suçundan 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası verilmesi istendi.

Savcılık, Muhammed El Arac ve Nur Şiho hakkında ise Terörle Mücadele Kanunu’na göre 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası talebinde bulundu.

* * *

Olayın başlangıç noktası olması nedeniyle soruşturma dosyası Ankara’da açıldı. Ancak, nakliyeci Binali Aslan’ın katledilmesi eyleminin Tarsus’ta işlendiğinin anlaşılmasıyla soruşturma dosyası Mersin’e devredildi.

Dosya, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütüldü ve geçtiğimiz günlerde iddianame hazırlandı. Mahkemeye gönderilen iddianame kabul edildi. Fakat, yurt dışına yasa dışı geçiş ve Suriye’deki IŞİD faaliyetlerinin takibi Hatay’dan yürütüldüğü için aldığım bilgiye göre dosya, Hatay Adliyesi’ne gönderildi.

Süreç bundan sonra Hatay’dan devam edecek.

Tolga Şardan / T24


Düzenin ‘Gen-Z sosyalizmi’ paniği + Kaç para bir sonda? -BİRGÜN-


Düzenin ‘Gen-Z sosyalizmi’ paniği -Özge Güneş- 

The Economist bu hafta “sosyalist gençleri” doğrudan hedef tahtasına oturtmuştu. Derginin 6-12 Haziran haftasındaki kapağında, parlak sarı bir zemin üzerinde bir telefon ve hemen yanında boncuklu bir bileklik yer alıyor. Telefon kılıfındaki yapıştırmalarda New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ve Birleşik Krallık Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski’nin fotoğraflarıyla birlikte “Kapitalizmin işi bitmiştir” ve “Kiraları dondurun” sloganları yazılı. Rengarenk boncuklu bilezikte ise “Zenginleri yiyin” (Eat the rich) yazıyor. Sayının kapak başlığı Gen-Z Sosyalizminin Yükselişi.

Müesses nizam başyazıda küçümseyeceği, ana akımı da şekillendirmesinden yakındığı yeni siyaset çizgisini böyle resmediyor. Zannediyorum ki burada New York merkezli sosyalist bir yayın olan Jacobin’in bahar 2026 sayısı olarak çıkardığı “Teen J” başlıklı ve temelde günümüz gençlerine konuşmayı hedefleyen sayısına bir gönderme de yapıyor. O kapakta da parlak bir pembe üzerinde kimi figürlerin fotoğrafları ve “grev”, “iklim adaleti” yazıyordu.

Boncuklar, yapıştırmalar, neon renkler ve hızlı tüketim hissi… The Economist’in kavramsallaştırmasıyla “TikTok çağı” ürünü bu siyaset, “baştan çıkarıcı” ve “paylaşılabilir mesajlar”dan oluşuyor ve “refaha bir tehdit” oluşturuyor.

İngilizce okuryazarı seçkinlerin sesi olarak tanımlayabileceğimiz Londra merkezli The Economist 1843 yılında kurulduğundan bu yana serbest ticaretin ve ekonomik liberalizmin bayraktarlığını yaparken, başyazılarını anonim olarak basar. Yani yukarıda betimlediğim kapak yazısı bu çizginin ideolojik manifestosu olarak anlaşılabilir.

Yazı bu anlamda şunu gösteriyor: düzene dair artan toplumsal hoşnutsuzluğu zorbalamaktan başka meziyeti kalmamış seçkinler, sosyalizmin s’sinden bile korkuyor. Çünkü yazının da itiraf ettiği gibi serbest piyasa liberalizminin kitlelere vaat ettiği pembe tablolardan hiçbiri gerçekleşmedi ve artık yenilmeye mahkum olduklarını biliyorlar.

Bu kadar gürültü koparılan Gen-Z sosyalizmi nedir derseniz; Gen-Z dedikleri kısmı "TikTok’un yüzeysel slogan çağıyla", sosyalizm kısmını ise "kira kontrolü, servet vergisi ve kamulaştırma" gibi somut ekonomik taleplerle kodladıkları bir siyaset olarak çerçeveliyorlar.

Burada bir parantez açmadan edemeyeceğim: kapağa taşıdıkları Polanski kendini bir sosyalist olarak tanımlamıyor. Ama Polanski, açıkça sosyalistlerden esinlendiği politikaların da etkisiyle Yeşiller Partisi’ni kısa bir süre içinde İşçi Partisi’ne eş bir oy oranına taşıyarak düzene korku salmayı başardı. Yazıda üstü kapalı şekilde İşçi Partisi’ni de bu politikaları örnek almaması yönünde uyarıyorlar; ABD “ana akım Demokratlarının bile” bu tür politikalardan (bu kez Mamdani etkisiyle) etkilenerek bunları sahiplenebildiğine dair duydukları endişeden bahsediyorlar.

Yazıdan not etmeye değer önemli iki nokta daha var: Birincisi Gazze’nin unutulmamış olması, Gen-Z “Gazze öfkesiyle güçlenen” bir nesil olarak da tarif edilmiş. İkincisi ise aşırı sağ “daha az çılgın değil, üstelik daha tehlikeli” denilerek geçiştirilmiş. Bu arada yazıya paralel “Gen-Z neden milyonerlerin vergilendirilmesine takmış durumda?” adlı bir YouTube yayını da yapıldı ki çelişkileri burada daha da belirginleşiyor. Vergilendirme önerilerinin esasta kabul edilebilir olduğu ancak neden sayıca az olan milyonerler yerine sayıca daha fazla olan daha aşağı bir zengin gruba odaklanmadığı şeklinde bir takım tartışmalar yapıyorlar. Zaten yazıda da sorunlar tek tek itiraf ediliyor: Büyük şehirlerde kiralar çoğu zaman karşılanamaz, enflasyon çok yüksek, yapay zeka iş piyasasını altüst edebilir…

Özetle düzenin sözcüsü bize şunu söylüyor: “Sistem aslında harika çalışıyor, sadece ürettiği sonuçlar berbat”. Bir de bu sorunların sadece sistem devam ederse çözülebileceğine inanmamızı istiyor. 180 yıllık liberal bir amiral gemisinin, kira kontrolü isteyen gençleri "refah tehdidi" ilan etmesi göründüklerinden çok daha çaresiz olduklarını kanıtlıyor.

Esasta liberal düzen meşruiyet krizi yaşadığının farkında. Çünkü asıl tehdidin, milyonlarca insanın hayatlarında hiç deneyimlemedikleri hayali bir "refah" propagandasıyla büyümesi olduğu gün gibi ortada. Kitleler bu masala inanmayı reddediyor. Düzene duyulan hoşnutsuzluk artıyor, insani bir paylaşım talep eden kitleler genişliyor ve buradan doğan arayışlar farklı coğrafyalarda farklı siyasi biçimler alarak yaygınlaşıyor.

The Economist gerçeği görüyor, biliyor ve tam da bu yüzden korkuyor. Bugün kira kontrolü veya adil vergi isteyen o kitleler yan yana geldikçe, paylaştıkça ve sistemin duvarlarına çarptıkça bu talepler çok daha büyük bir şeye evrilebilir. Egemenleri tir tir titreten asıl büyük ihtimal de budur.

/././

Kaç para bir sonda?-Ayça Söylemez- 

Bugün size Silivri Cezaevinden bahsedeceğim. Hayır, tanınmış bir isim değil.
Toplam 2 yıl 1 ay hapis cezası almasına rağmen, Adli Tıp Kurumu’nun “cezaevinde kalamaz” raporu vereceği kadar ağır sağlık sorunları olmasına rağmen, tekerlekli sandalyede yaşamını sürdürmesine rağmen, yüzde 96 oranında engelli raporuna rağmen tahliye edilmeyen bir mahpus, İrfan Yılmaz.

Serebellar Ataksi hastası İrfan Yılmaz 59 yaşında, Silivri 2 Nolu L Tipi Cezaevinde.

Geçen hafta vasisi bana ulaştı (cezası kesinleşen hükümlüye resmi işlemler için isteği üzerine vasi atanıyor), Yılmaz’ın cezaevindeki “tekerlekli sandalye ve sonda mücadelesini” aktardı.

Hapishanede Yılmaz’ın kendi elektrikli sandalyesini vermedikleri, manuel sandalye kullanmak zorunda kaldığı için bir arkadaşının yardımı olmadan hareket edemediğini söyledi: “Sağlık sorunları yasadığı için hapishane revirine çıkmış. Doktor sondasını çıkararak onu idrar yapmaya zorlamış. Böyle olunca da sürekli acile gitmek zorunda kalmış. Daha sonra doktor sabit sondası ekonomik olarak yüksek ve devlete zarar ettiriyor, diye kendisine silikon sonda vermiş. Bu durum İrfan’ın hayatını daha da zorlaştırdı. Tek başına hareket edemediği gibi idrar kaçırma sorunları da yaşamaya başlamış.”

SEMPATİZANLARA SEMPATİ

Halihazırda uzman doktorların uygun gördüğü sondanın, yani tıbben kullanması uygun görülen bir tedavi aracının, hayatını zorlaştıracak ve sağlık sorunlarına yol açacak şekilde değiştirilmesinin sebebinin, vergilerimizin akıbetinin sorumluluğuna dayandırılması inandırıcılıktan uzak bir açıklama. Kaldı ki zaten hapishanede olan ve sağlık ihtiyaçlarını istediği yerde, istediği koşullarda karşılayamayacak birinden bahsediyoruz.

Tek talepleri, devletin resmi kurumu olan, mahkemelerde de kararların dayanak yapıldığı Adli Tıp Kurumu’nun kararının uygulanması. Yani, kanunun dümdüz uygulanması…

Ancak Yılmaz’ın cezaevinde tutulmasına cevaz veren de, nispeten yeni bir düzenleme olan başka bir kanun.

Şöyle ki, Yazıişleri Müdürü olduğu Halk Okulu’nda yayımlanan bir yazı nedeniyle, İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı davanın 30 Ocak 2025 tarihli duruşmasında, “Terörle Mücadelede Görev Almış Kamu Görevlilerinin Hüviyetlerini Açıklamak veya Yayınlamak veya Bu Yolla Kişileri Hedef Göstermek” suçlamasından 2 yıl 1 ay hapse mahkum edilen İrfan Yılmaz, önce Metris’e götürüldü, burada kimse yardım etmediği için 3 gün tekerlekli sandalyeden kalkamadı, lavaboya gidemedi, yatağa yatamadı. Sonra Silivri’ye sevk edildi. Adli Tıp 11. İhtisas Kurulu, muayeneye sevk edilen Yılmaz’la ilgili raporunda “hayatını yalnız idame ettiremeyeceğine” hükmetti. Tahliye için Hakimliğin görüş istediği Sarıyer İlçe Emniyet Müdürlüğü ise, “İrfan Yılmaz’ın örgüt mensubu ve sempatizanlarına sempati duyduğu gerekçesiyle toplum güvenliği açısından uygun olmadığını” yazdı. Mahkeme de doktorları değil polisi dikkate aldı, infaz erteleme talebini reddetti.

Sempatizanlara sempati duyduğu iddia edilen İrfan Yılmaz’a son ret de cezaevinde sağlığı için kullandığı araçla ilgili geldi, hayatı bir derece daha zorlaştı.

/././

BİRGÜN

Öne Çıkan Yayın

Öğretmen yok evinize geri dönün - EVRENSEL MANŞET -

  Öğretmen yok evinize geri dönün - Mesut Baylav - Evrensel Gazetesi- Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Eğitimde başarılarla’ övünürken, Milli Eğitim ...