27 Ağustos 2026 Perşembe

The Economist’in derdi ne? + Entegrasyon ama nasıl? + ‘Geçmişi ve geleceği de kurtaran BÜYÜK ZAFER’ - Cumhuriyet-


The Economist’in derdi ne?-Ergin Yıldızoğlu- 

The Economist’in Daron Acemoğlu’nu hedef alan saldırısı gerçekten çirkindi. The Economist, egemen sermayeye dalkavukluk yaparken her zaman olayların gerisinde kalır. Örneğin William Greider’in 1997’de krizden birkaç ay önce yayımlanan, The Manik Logic of Global Capitalism, yapıtına, “Hiç aşırı üretim olur mu, saçmalama” gibisinden saldırmıştı. Asya krizi, ardından 2001 teknoloji krizi patlayınca, Economist tükürdüğünü yaladı “aşırı üretimden, kapasite fazlasından” yakınmaya başladı. Economist, bazen değerli veriler sunar ama teorik analizlerini ciddiye almaya değmez.

Peki, derdi ne? “Dalkavukluk” bir etken: Acemoğlu teknolojik ilerlemenin sonuçlarının uygun kurumlarla denetlenmesini, YZ’nin işçilerin yararına kullanılmasını savunuyor; egemen sermayenin teknolojik iyimserliğini sorguluyor; Economist’in Acemoğlu’nun çare aradığı sorunlar karşısında da sunacak bir çözüm önerisi yok.

SON GÜNLERDE HABERLER... 

Borç piyasalarından merkez bankalarına, stratejik enerji rezervlerinden kritik hammadde ve tedarik zincirlerine, uluslararası piyasalardan Japonya’ya uzanan sinyaller, küresel finans sisteminde sistemik kırılganlığın arttığına işaret ediyor.

ABD’de 40+ trilyon dolar kamu borcu, büyük bütçe açığı etkisiyle uzun vadeli hazine tahvili faizleri artıyor; yapay zekâ yatırımlarındaki yüksek değerlemeler, Nvidia ve “büyük ölçekçi” teknoloji şirketlerini birbirine bağlayan finansman zincirleri, artan kaldıraç ve borsa ile borç piyasalarının iç içe geçmesi yeni riskler yaratıyor.

Merkez bankalarının hareket alanı da geçmişe göre daha dar. Enflasyon yeniden yükselirken faizleri hızla indirmek veya devasa kamu borçları karşısında büyük ölçekli parasal genişlemeye dönmek ne kolay ne de ABD Hazine Bakanı Bessent’in çabalarının gösterdiği gibi etkili.

Kırılganlık yalnızca finansal değil. ABD’nin stratejik petrol rezervi yaklaşık 290 milyon varile geriledi; Japonya, Almanya ve İngiltere’de de petrol veya gaz rezervleri çeşitli ölçülerde aşınıyor. Körfez’deki jeopolitik gerilim ise petrolün yanı sıra amonyak, üre, kükürt, fosfat ve helyum gibi kritik girdilerin küresel arzını, fiyatlarını etkiliyor. Japonya’da yükselen tahvil faizleri, “carry trade” riskleri, Güney Kore’deki sert borsa dalgalanmalarıyla birleşiyor.

Finansal, parasal, jeopolitik ve tedarik sistemlerindeki gerilimler giderek birbirine bağlanıyor. Böyle bir ortamda küçük bir şokun büyüyerek sistemik bir krize dönüşme riski artıyor.

VE UZUN DÖNEM

Finans piyasalarındaki kırılganlıklar, daha derin, uzun dönemli bir dönüşümün belirtileri. Jeopolitik parçalanma, yüksek borç ve düşük büyüme, iklim krizi, kaynak kıtlığı ve yapay zekânın yarattığı teknolojik sıçrama kesişiyor.

Küresel sistem, ABD hegemonyasının tükenmesi ve Çin’in yükselişiyle, çok kutuplu bir yapıya evrilirken dönüşümleri yönetecek çok taraflı kurumların yokluğu giderek daha çok hissediliyor. Ticaret, teknoloji, enerji, kritik hammaddeler, su/ gıda kaynakları, hatta göçmen dalgaları giderek jeopolitik rekabet araçlarına dönüşüyor. Aynı zamanda yaşlanan nüfus, savunma harcamaları, enerji dönüşümü, iklim uyumu ve yapay zekâ yatırımları devasa mali ve doğal kaynak gerektirirken devletlerin borç yükleri manevra alanlarını daraltıyor.

Tüm bunların üzerine, iklim değişikliği, su-gıda kıtlığı, biyolojik çeşitliliğin aşınması kapitalist sistemin dayandığı doğal zemini aşındırıyor. Yapay zekâ ise yalnızca üretkenliği artıran yeni bir teknoloji değil; bilgi, sermaye, savaş ve karar alma süreçlerini dönüştürerek insanların kurduğu ekonomik ve siyasal kurumların uyum hızını aşabilecek bir güç haline geliyor.

Bu sorunların herhangi birinin tek başına yarattığı tehlikeden çok, birbirlerini beslemeleri, uygarlık düzeyinde, bütünsel bir risk yaratıyor: Finansal, ekonomik, ekolojik, teknolojik ve jeopolitik krizler kesiştiğinde, sistemin krizleri absorbe etme kapasitesi üzerinde soru işaretleri oluşuyor.

Acemoğlu bu “absorbe etme kapasitesi” üzerinde yoğunlaşıyor. Financial Times bile sık sık egemen sermayenin yaklaşımını, liberalizmin, kapitalizmin uzun dönemli istikrarı adına sorgulamaktan çekinmiyor. “İşçi sınıfı için liberalizm” (serbestiyet) savından nem kapan Economist teknoloji oligarşisini savunmakla meşgul.

/././

Entegrasyon ama nasıl?-Mehmet Ali Güller- 

ABD Büyükelçisi Tom Barrack, SDG’nin kendini feshedip Şam’daki HTŞ yönetimine entegre olmasını “Trump’ın Ortadoğu planının bir parçası” diye yorumluyor. (Cradle, 26.8.2026)

SDG’nin fesih kararıyla ABD’nin Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkarma kararının eşzamanlılığı, Barrack’ın tezini güçlendiriyor.

Çünkü Suriye’de sonuçta olan şudur: Önce “terör örgütü” HTŞ devletleşti, ardından “terör örgütü” YDP/SDG devlete entegre oldu; böylece ABD de Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkardı.

MAZLUM ABDİ’NİN O RÖPORTAJI 

Burada mesele entegrasyonun nasıl anlaşıldığı ve uygulandığıdır. Entegrasyon yani Türkçesiyle bütünleşme, örgütün kendini feshetmesi ve üyelerinin “tek tek” orduya teslimi ve Şam’ın onları istediği yerde görevlendirilmesi gibi sunuldu bu süreç boyunca.

Oysa Suriye’de aslında olan şudur: YPG/ SDG devlete küçük ortak oldu. Örgütün üst düzey yöneticileri devlette çeşitli görevleri üstlenecekler. YPG askerleri de Suriye ordusuna teslim olup tek tek verilen yerde göreve başlamıyor; beş tugay şeklinde, bulundukları bölgede varlığını sürdürecek.

Şam’daki Şara-Abdi buluşmasından kısa süre önce Barzanilerin yayın organı Rudaw’a kapsamlı bir röportaj veren YPG/ SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, “entegrasyonun aslında nasıl olduğunu” çok net bir şekilde ortaya koymuştu.

5 KÜRT TUGAYI 

Mazlum Abdi, askeri güçlerinin ne şekilde Suriye ordusunun parçası olduğunu şu sözlerle dile getirdi: “Askeri gücümüzün Suriye ordusunun bir parçası olmasına karar verdik. Ancak yine biz Kürtler olarak katılacağız; Kürt komutanlar, Kürt askerler yer alacak ve Kürt tugaylarımız olacak. Böylece Kürtler kendi bölgelerini koruyacak ve aynı zamanda Suriye ordusunun resmi parçası olacaklar.” (Rudaw, 20.8.2026)

Mazlum Abdi bu Kürt tugaylarının Derik, Kamışlı, Haseke, Kobani ve Afrin tugayları olduğunu belirtiyor.

FESİH VE STATÜ KONUSU 

Peki ifade edildiği şekilde YPG ve SDG gerçekten de fesih mi ediliyor? Aslında hayır. Çünkü Mazlum Abdi aslında ne olduğunu şöyle açıklıyor: “Süreç tamamlandığında SDG ortadan kalkmış olmayacak, biçimini ve yapısını değiştirecektir.”

Peki SDG ve Kürtler, iddia edildiği gibi bu entegrasyonla Suriye’deki statülerini kayıp mı ediyorlar? Aslında hayır. Tersine Mazlum Abdi entegrasyonla statünün korunduğunu belirtiyor: “Anlaşmayla Kürt bölgesinin özel statüsü kabul edildi. İdari, asker ve daha pek çok konuda... Yaptığımız anlaşmalara göre Kürtler, Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde kendi kendilerini yönetiyor, ister askeri, ister güvenlik, ister idari açıdan olsun.”

Mazlum Abdi, “Kürtlerin Suriye devletinin kuruluş ve bağımsızlık aşamalarında devletin bir parçası olamadığını ama şimdi devletin inşasında yer almak için fırsat doğduğunu” belirtiyor.

Ve Mazlum Abdi kendilerine statü sağlayan bu anlaşmaların garantörleri olduğunu da vurguluyor: ABD ve Fransa.

ÖCALAN’IN BELİRLEYİCİLİĞİ

Türkiye’deki ve Irak’taki Kürtlerin bir bölümü, SDG’nin entegrasyon kararına karşı çıkıyor. Bunu bir yenilgi olarak yorumluyor. Bu anlaşmayla Suriye’de elde ettikleri “Kürt özerk yönetiminin” yok edildiğini savunuyor.

Mazlum Abdi ise tersine Halep’teki yenilginin ardından, bu anlaşmayla özerk bölgeye yönelebilecek bir saldırıyı durdurduklarını, önceki “özerk yönetim” kazanımı kadar olmasa da devlete ortak olmak ve statü elde etmek bakımından çok kritik bir kazanım elde ettiklerini savunuyor.

Öcalan ile PKK liderlerinin 1-2 Şubat 2026’da yaptığı görüşmelere dair tutanaklar, sürecin karar vereninin zaten Mazlum Abdi olmadığını, bizzat Öcalan olduğunu ortaya koyuyor.

/././

‘Geçmişi ve geleceği de kurtaran BÜYÜK ZAFER’-Sinan Meydan- 

“Allah’ım, ne muazzam zaferdi o, ortalık hercümerç oldu; beş altı saat içinde başka bir dünya doğdu ve biz mest olduk… Artık benim ne düşünecek ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı. Bizim dilimiz tutulmuştu, ordu bizzat yazıyordu.” (M. Akif Ersoy, 1936)

AKP iktidarı, “Yeni Türkiye” adını verdiği yeni saray rejimine uygun yeni bir tarih yazmak istiyor. Merkezinde Mustafa Kemal Atatürk’ün olduğu zaferler ya küçümseniyor veya başka zaferlerle gölgelenmek isteniyor. Öyle ki, sonuçları bakımından Anadolu Türk tarihinin en büyük zaferlerinden biri, hatta en büyüğü durumundaki Büyük Zafer ya küçümsenmek isteniyor veya aynı döneme denk gelen 1071’deki Malazgirt Zaferiyle gölgelenmek isteniyor. 1071 Malazgirt Zaferi’yle Türk vatanı yapılan bu toprakların, 1918-1922 yılları arasında emperyalist devletlerin işgaline uğradığı, 1920’deki Sevr Antlaşması’yla Türklerin Anadolu’nun ortasına sıkıştırılıp yok edilmek istendiği, bir zamanlar Osmanlı’ya başkentlik yapmış; Bursa, Edirne ve İstanbul’un bile Temmuz 1920’de işgal altında olduğu, Yunan ordularının Ankara kapılarına kadar dayandığı ve 1918-1922 yılları arasında Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Kurtuluş Savaşı sayesinde bu vatanın kurtarıldığı görmezden geliniyor. Öyle ki, 2026 yılında AKP’li Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “Neyden kurtuluyorsun?” diyerek “Kurtuluş Savaşı” kavramını müfredattan çıkarmaya kalktı. 

BÜYÜK TARRUZ, BÜYÜK ZAFER

Büyük Taarruz öncesinde Eskişehir-Afyon hattındaki Yunan ordusu yaklaşık 225 bin insan, yaklaşık 420 top, 50 uçağa sahipken; Türk ordusu, yaklaşık 208 bin insan, 320 top ve 10 uçağa sahipti. (Son araştırmalar, Türk ordusunun uçak sayısının biraz daha fazla olduğunu gösteriyor). Düşman karşısında kuvvet üstünlüğüne sahip olmayan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, düşmana en beklemediği yerden Afyonkarahisar’ın güneyinden tüm gücüyle saldıracaktı. Plana göre bu saldırıyı Nurettin Paşa’nın komutasındaki 1. Ordu gerçekleştirecekti. Bu sırada Yakup Şevki Paşa’nın komutasındaki 2. Ordu düşmanın güneye kuvvet kaydırmasına engel olacaktı. Fahrettin Altay Paşa’nın süvari kolordusu da Ahır Dağları’nı aşıp düşman üzerine akacaktı. Kocaeli Grubu ise Geyve Boğazı’ndan Gemlik’e kadar olan bölgeyi savunacaktı. Mustafa Kemal Paşa, Afyon’un güneyinden yapacağı taarruzu gizlemek için kuzeyden İzmit ve Eskişehir yönünden taarruz edecekmiş gibi beklenti yaratmıştı. Düşmanın gafil avlanma nedenlerinden biri de buydu.  

26 Ağustos 1922, sabah 05.30’da Afyon Kocatepe’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı Büyük Taarruz, beş gün içinde başarıya ulaştı. Atatürk’ün Nutuk’taki anlatımıyla özetlersek;

“26/27 Ağustos günlerinde, iki gün içinde Afyonkarahisar’ın güneyinde 50 km ve doğusunda 20-30 km uzunluğundaki güçlendirilmiş düşman cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun büyük kuvvetlerini 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde imha ettik. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda (Buna Başkomutan Savaşı unvanı verilmiştir) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve tutsak ettik. Düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikopis de tutsaklar arasındaydı. Demek, tasarladığımız kesin sonuç beş günde alınmış oldu.” 

400 bini aşkın asker-subayın karşı karşıya geldiği bu büyük savaşta Türk ordusu 2 bin 543 şehit, 9 bin 976 yaralı olmak üzere -101 esir hariç- toplam 12.519 kayıp verdi. Buna karşılık -çeşitli kaynaklara göre- Yunan ordusunun kaybı -20 bin civarında esir hariç- yaklaşık 120 binden fazlaydı. Bu nedenle Büyük Zafer, dünya tarihinin en kesin sonuçlu zaferlerinden biridir. 

“BÜYÜK ZAFER” SONRADAN “BÜYÜK” OLMADI

Atatürk düşmanlarının ileri sürdüğü gibi Büyük Zafer sonradan Kemalistler tarafından büyütülmedi. Büyük Zafer’in büyüklüğü kazanıldığı zaman görüldü. Büyük Zafer sıcağı sıcağına gazete manşetlerini süsledi. Dönemin yazarları, şairleri Büyük Zafer’in büyüklüğünü anlatabilmek için birbiriyle yarıştı. 

Büyük Zafer’in ardından 5 Eylül 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi şöyle yazmıştı:

“Milli kahramanımız söylediğini yapıyor. Geçen sene bu günlerde düşmanı Anadolu’nun harim-i ismetinde boğacağız demişti. Filhakika bir sene sonra boğdu.”

ImageTevhid-i Efkâr, 5 Eylül 1922

9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşunun ardından 10 Eylül 1922’de Tevhid-i Efkar’da Ebuzziyazade,“Ne Söyleyelim?” başlıklı yazısında Büyük Taarruz’u “tarihimizin en büyük zaferi” olarak adlandırmıştı:

“Bundan tam 15 gün önce, 26 Ağustos’ta Afyonkarahisar’daki düşmana indirilen darbe, bir yıldırım kadar dehşetli ve şiddetli olmuştur… (Türk ordusu), 150 bin kişiden oluşan (Doğrusu yaklaşık 225 bin kişi) ve dünyanın en mükemmel ve en kahredici silahlarıyla donatılmış olan Yunan ordusuna biran soluk aldırmadı, bir an rahat vermedi. Hatta düşmanın firarına bile fırsat bırakmadı. Bu haydut sürüsünü ayağının altına aldı, çiğnedi, kahretti, imha etti. Şimdi İslam’ın tek koruyucusu kalmış olan bu mücahitler ordusu, iki buçuk senedir hasret olduğu İzmir’e kavuşmuş bulunuyor. (…) Dünyada hiçbir millete, tarihinin hiçbir devresinde bu kadar şanslı, bu kadar muazzam, bu kadar ferahlık veren bir zafer nasip olmamıştır. Hiçbir milletin askeri tarihi, kendi ordusunun, bu kadar kuvvetli bir düşmana, bu kadar kesin ve kahredici bir darbe indirdiğini kaydetmemiştir ve bundan sonra da edemeyecektir, edemez. (…) 26 Ağustos Anadolu Zaferi öyle muazzam bir vakadır ki… Fatih’ler bu kadar büyük fetihler yapamamış, Yavuz’lar, ümmeti ve milleti böyle harikalarla taçlandıramamış, her sayfası bir başka gaza ve bir başka zaferle dolu olan İslam tarihi bu kadar yüce ve kutsal bir zafer kazanamamıştır. (…) Mustafa Kemal Paşa geçen sene tam bu günlerde ‘Düşmanı Anadolu’nun harim-i ismetinde boğacağız’ demişti. Cenab-ı Hakk’ın ne büyük hikmet ve inayetiyledir ki, Türk ordusunun bu kumandanına, sözünü kesin surette, senesi senesine, günü gününe tutmayı ihsan eyledi.”

Mehmet Akif Ersoy, Haziran 1936’da kendisiyle yapılan son röportajlardan birinde kendisine sorulan “Ya Büyük Zafer üstadım, o zaman ne duydunuz?” sorusuna şöyle yanıt vermişti. Akif’in bu soruya verdiği yanıtı Kandemir’den aynen aktarıyordum:

“Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi nereden geldiğini bilmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek ‘Ah!’ diyor ve bir lahza bırakıyor kendini bu sevincin koynuna. Dalıyor ve sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum. ‘Allah’ım, ne muazzam zaferdi o, ortalık hercümerç oldu, beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu.’ Tekrar gözlerini yumuyor. ‘Ve biz mest olduk.’ ‘O zaman bir şey yazdınız mı?’ ‘Artık benim ne düşünecek ne yazacak hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı. Bizim dilimiz tutulmuştu. Ordu bizzat yazıyordu.’ “(Kandemir, “Ölüm Yıl Dönümü Münasebetiyle Mehmet Akif’le Son Konuşma”, Yakın Tarihimiz, C.4, s. 129-130)

Mehmet Akif’in yazamadığını Nazım Hikmet yazacaktı. Adını da “Kuvayı Milliye Destanı” koyacaktı. 

“Sarışın bir kurda benziyordu / ve mavi gözleri çakmak çakmaktı / Yürüdü uçurumun kenarına kadar / eğildi, durdu / Bıraksalar / ince uzun bacakları üstünde yaylanarak / ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak /Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.”

GEÇMİŞİ DE KURTARAN ZAFER

Büyük Zafer, hiç kuşkusuz, çok zor koşullarda vatanı ve milleti kurtardığı için ve emperyalizmin pençesinde ezilen sömürülen tüm “mazlum uluslara” örnek olduğu için büyüktür.  Ancak Büyük Zafer’in büyüklüğü aynı zamanda Türk ulusunun geçmişini ve geleceğini kurtarmasından kaynaklanır. Çünkü eğer Büyük Zafer kazanılamasaydı Türk ulusu sadece vatanını, bağımsızlığını ve ulusal onurunu değil, geçmişini; bu topraklardaki yüzlerce yıllık toplumsal belleğini ve geleceğini kaybetmekle karşı karşıyaydı. 

Evet! Türk ulusu bu topraklardaki geçmişini, yüzlerce yıllık toplumsal belleğini kaybetmekle karşı karşıyaydı; çünkü, 1071’de Malazgirt Zaferi sonrasında Türkler tarafından vatan yapılan Anadolu, İstanbul ve Doğu Trakya; Osmanlı’ya başkentlik yapmış Bursa, Edirne ve İstanbul, yüzlerce yıl sonra, 1918-1922 yılları arasında kaybedilmekle karşı karşıya kalmıştı. Eğer 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi ve 1922’de Büyük Taarruz kaybedilseydi Anadolu’nun en önemli bölgeleri, en bereketli toprakları ile Doğu Trakya ve İstanbul Türklerin elinden alınacaktı. Osmanlılar geçmişte Batı Trakya’yı, Kuzey Afrika’yı, Orta Doğu’yu, Arap Yarımadası’nı fethetmiş ve yüzyıllarca yönetmişti, ama gün gelmiş bütün bu yerleri kaybetmişlerdi. Bugün en koyu Osmanlıcılar bile buraların fetih yıl dönümlerini kutlamıyorlar, kutlayamıyorlar, çünkü bu topraklar artık “vatan” değil, hepsi çoktan kaybedilmiş durumda. Bugün buraların Osmanlı geçmişiyle kurulan bağ ise -Yeni Osmanlıcı Siyasal İslamcıların boş hayalleri dışında- yok denecek kadar az. İşte eğer Kurtuluş Savaşı kaybedilseydi, bir zamanlar Osmanlı’ya başkentlik yapan Bursa, Edirne ve İstanbul da büyük olasılıkla kaybedilmiş olacaktı. Bir zamanlar buraların fethedilmiş olmasının da artık bizim için bir anlamı kalmayacaktı. Bugün kimse buraların fetih yıl dönümleri kutlayamayacaktı. Dolayısıyla eğer Kurtuluş Savaşı’nı kaybetseydik sadece vatanımızın önemli yerlerini değil, geçmişimizin, kültürel birikimimizin, toplumsal belleğimizin de çok önemli parçalarını kaybetmiş olacaktık. İşte bugün bütün bu yerlerin hala bize “vatan” olmasını ve bu yerlerdeki geçmişimizin ve buralardaki toplumsal belleğimizin korunmasını da Kurtuluş Savaşı’na; İnönü Zaferlerine, Sakarya Meydan Muharebesi’ne ve Büyük Zafer’e; Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına, kahraman Mehmetçiğe, Kuvayı Milliyecilere borçluyuz. 

Gerçek şu ki, Büyük Zafer aynı zamanda Türk ulusunun bu topraklardaki “geçmişini” de kurtarmıştır. Vatanını ve geçmişini kaybeden bir ulusun geleceğini de kaybedeceği çok açıktır. 

Bakın! Ruşen Eşref (Ünaydın), Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde 7 Ağustos 1921 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de yayımlanan “Azim ve İman” başlıklı yazısında neler anlatıyor:

“Bugün muharebe olan yerler, Osmanlı Devleti hayatına başlarken ilk emeklediğimiz topraklardır. Söğüt, Bursa, İznik, Domaniç, Eskişehir, hatta İzmir altı yüz yıldır, tekfurlar yıkılalı, beylikler küçük mülklerini, ilk sultanlarımıza hediye ettiğinden beri kan rengi ve barut dumanı görmemiş, duymamış yerlerdi.  Oralar her taarruzdan korunan Türk bucağı idi… Bugün buralar düşman elindedir. İznik’te Osman Gazi medrese kurdurmuştu… Halbuki geçen yıl, onun mezarının başucunda Venizelos’un veledi, hem de sandukasına dayanarak resim çektirdi. Bu iki hatırayı bu millet unutacak mı? Osman Gazi’nin yeni vatanı… Domaniç yaylalarında şimdi küffar dolaşıyor… Ya Kütahya! Ya yeşil Bursa!

Daha ne sayayım! Düşman, bayrağımızı, ananemizi, tarihimizi, çiğneye çiğneye sağ kalanımıza doğru yürüyor. (…) Arslan yürekli Süleyman Paşa bile; ilk vatan şairi ateş ruhlu Namık Kemal bile Bolayır’da küffar elinde kaldı. 

Ziyanımız ölçülere sığmayacak kadar büyüktür. (…) Elimizden alınan şeyler, bütün varımız ve bütün varlığımızdır. 

Elde kalan vatan parçasında 35 padişah türbesinden bir tanesi yok… Evvelce bizi fetih diyarlarımızdan öteye atmışlardı… Fakat bu sefer bizi bizden alıyorlar, varlığımızdan ötelere, çıplak yaylalara sürmek istiyorlar. Türk beldeleri, Türk mimarisi, Türk şerefi, Türk ananesi, Türk dini, 900 yıllık Türk himmeti yabancıya ganimet kalacak! Bu da mı hak? Vatan elimizde bir varlık yeri değil…”

Ancak bu karanlık tabloya karşın Ruşen Eşref (Ünaydın) asla umutsuz değildi. Kurtuluşa yürekten inanıyordu. Umudunun kaynağını da şöyle açıklamıştı:

“Dün kendisine millet tarafından başkomutanlık verilen Mustafa Kemal, bugün her zamankinden ziyade Türk azmini, Türk imanını şahsında topluyor. O millete hizmetçidir, millet de onun hizmetindedir. O bizdir, biz oyuz. O milleti, millet de onu Çanakkale günlerinden, Erzurum, Sivas, Ankara günlerinden tanıyor. Hepimiz bir yolu görüyoruz, bir gayeyi güdüyoruz…”

Ruşen Eşref Ünaydın’ın çok etkili biçimde anlattığı gibi 1921 yılında Sakarya Savaşı öncesinde sadece vatanımızı, bağımsızlığımızı değil, geçmişimizi ve geleceğimizi kaybetmekle karşı karşıyaydık. İyi ki, Ruşen Eşref Ünaydın’ın güvendiği dağlara karlar yağmadı. Mustafa Kemal Atatürk kendisine güvenenlerin güvenini boşa çıkarmadı. Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığında kazanılan Sakarya Zaferi ve Büyük Zafer sayesinde hem vatanımızı hem bağımsızlığımızı hem geçmişimizi hem de geleceğimizi kurtardık.

Falih Rıfkı Atay’ın deyişiyle “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyursak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.” (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 363)

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, tam 104 yıl önce bugün, 26 Ağustos 1922 sabahı, Afyon Kocatepe’de Büyük Taarruz’u başlatmıştı. Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Büyük Zafer’in tüm kahramanlarını saygıyla anıyorum. 30 Ağustos Zafer Bayramımız şimdiden kutlu olsun. 

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

Adalet Tanrıçası uzanmış yatıyor! + Amerikan stratejisi ve ‘okul bahçesinde kavga eden çocuklar’ + Latin Amerika’nın geleceği Brezilya’da oylanacak +İktidarı görmeden siyaset yapılır mı? (BİRGÜN)

Adalet Tanrıçası uzanmış yatıyor!-Nazım Alpman-  Türkiye’nin içinde bulunduğu “devasa karmaşa” o kadar dikkat dağıtıyor ki, nereye bakarsan...