19 Ekim 2026 Pazartesi

KÖŞEBAŞILAR-19 Ekim 2026-

Fon skandalının Azerbaycan gerilimi ile ne ilgisi var? İpler kimin elinde?-Yaşar Aydın/Birgün-

Türkiye’nin hem içinde hem dışında ilginç gelişmeler yaşanıyor. Özellikle komşularla ilgili gelişmeler, Türkiye’de siyasetin yönünü etkileyecek ölçekte.

Azerbaycan’la başlayalım. Türk milliyetçiliğinin ana yurdu Azerbaycan, 35 yıl önce bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana Türkiye’nin en yakın müttefiki. Sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da en önemli ortağı durumunda. Azerbaycan’ın Türkiye’de 20 milyar doları aşan yatırımı var. Azerbaycan devlet şirketi SOCAR, Türkiye’deki en büyük uluslararası yatırımcı konumunda. Tek başına STAR Rafinerisi ve Petkim bile Türkiye ekonomisindeki yerini göstermek için yeterli. Öte yandan Azerbaycan’da 5 bin 800 Türk şirketi faaliyet gösteriyor ve yaklaşık 12 milyar dolarlık yatırım yapmış durumda. Boru hatları ve yollarla da kaderleri birbirine bağlanmış iki ülke gibi. Bilindiği gibi 2021 yılında imzalanan Şuşa Beyannamesi ile bu durum resmileşmiş oldu.

Ama son günlerde iki devlet arasına başörtüsü girdi. Azerbaycan’ın okullarda başlattığı başörtüsü yasağı; Yeni Şafak gibi hükümete yakın yayınlardan sonra Saray sözcüleri tarafından, Ermenistan savaşında verilen destek hatırlatılarak kınandı. Azerbaycan’dan sert yanıt geldi. Hatta Türkiye’yi kınayan demeçler gelince devreye MHP lideri Bahçeli girdi. Bahçeli, Saray’ı uyardı ve Türkiye-Azerbaycan tarihini hatırlattı. AKP’lilerin Bahçeli’den gelen bu uyarıya vereceği yanıt beklenirken hamle, eski Başbakan Binali Yıldırım’dan geldi. Yıldırım, “Kimin ne haddine Azerbaycan’ın iç işlerine karışmak? En şiddetli şekilde cezalandırırız.” dedi. Yıldırım’ın kimin adına konuştuğu belli olmasa da AKP’lilere hiza vermeye çalıştığı çok açık. Dışişleri Bakanı Fidan’ın Azerbaycan’daki temasları da konuyu yumuşatmaya yönelik oldu. Konu buzdolabına kaldırılsa da sorun olarak duruyor.

Bir başka ilginç gelişme de Kıbrıs’ın güneyinden gelecek misafirle ilgili. Rum Yönetimi lideri Hristodulidis, Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi nedeniyle Türkiye’ye geleceğini doğruladı. Bu ziyaret, 10 yıl sonra gerçekleşecek ilk ziyaret niteliğinde. Ziyaret her ne kadar iki tarafta da “uluslararası bir toplantı” olarak geçiştirilip anlam yüklenmese de bir abinin “Temas kur” dediği çok açık.

Diğer önemli mesele de Yemen. İran’ı ekonomik olarak zora sokacak seyahat yasaklarıyla başlayan süreç, Husilere kara operasyonuna yol vermeye kadar gitti.

İSRAİL ÇOK MUTLU

Bu gelişmelerin ortak noktası, İsrail ve ABD’nin politikalarıyla uyumlu olmaları. Azerbaycan, bilindiği gibi İsrail’in bölgedeki en büyük destekçilerinden biri. Aliyev, her fırsatta İsrail’le kurduğu güçlü bağı hatırlatıyor.

Akdeniz’de doğal gaz aramaları ve askeri üsler konusunda Kıbrıs’ın önemi ortada. İsrail, uzun zamandır Kıbrıs’a özel ilgi gösteriyordu. Son olarak Yemen meselesi... Husiler, İran’ın neredeyse bölgede kalan en önemli müttefiki durumunda. Türkiye’nin açık bir şekilde Suudi Arabistan’ın yanında saf tutması, İran’a verilmiş ciddi bir uyarı niteliğinde.

Türkiye, son birkaç yıldır hiç olmadığı kadar ABD politikalarına karşı tam biat pozisyonunda ilerliyor. AKP ve MHP bu meselede öyle bir yol aldı ki arkada bıraktıkları Filistin, Kürt, Azerbaycan ve Kıbrıs meselelerine dönüp bakmaya bile niyetleri yok. Oysa ülkenin son 40-50 yılında bu konulara dair alınan tutum, Türk sağının ana omurgasını oluşturmuştu.

Omurga artık yerinde durmuyor. Başta Cumhur İttifakı’nı oluşturan partilerin tabanı olmak üzere sağ cenahta ciddi bir kafa karışıklığı var.

SİYASETE ETKİSİ

AKP, yıllarca başörtüsü meselesini gündemden düşürmedi. Bu mağduriyet anlatısı bugün bile devam ediyor. Kürt sorununun baskıyla çözümü hem AKP’nin hem MHP’nin neredeyse varlık nedeni oldu. Kıbrıs, bir dava olarak anlatılıp durdu. Son aylarda yaşanan tüm gelişmeler, bu alanda ayaklarının altındaki toprağın kaydığını gösteriyor. Buna bir de Filistin’le ilgili tutumda Gazze’nin yeniden yapılandırılmasında ABD’ye verilen destek eklenince ortada çok fazla bir şey kalmıyor. Türkiye sağcılığı, kitle tabanı bulmak için işlediği tüm başlıklardan birer birer uzaklaşıyor. Geriye sadece bölgenin yeniden yapılandırılmasında rol alacak güçlü Türkiye hikâyesi kalıyor.

FON SKANDALI

Tüm bu olup bitenler, ülkeyi ve iktidarı derinden sarsan fon skandalının yaşandığı tarih aralığında gerçekleşiyor. Kuşkusuz bu bir tesadüf olabilir. Öyle olsa da bağının hiç olmadığı anlamına gelmiyor. Kısa bir iki notla konuyu açmaya çalışalım:

Fon skandalı, hiç kuşku yok ki dış müdahaleyle patladı. Yani ülke dışından bir güç, “Bu işi bitirin” dedi. Mehmet Şimşek’e söylettikleri etkili olmayınca daha anlaşılır bir şekilde ifade edilmiş oldu. O saat itibarıyla da çeşitli isimler ortaya çıktı. Hızlıca “kurban” verilen isimlerin dışında üstü örtülmeye çalışılanlar da oldu. Dikkat edin, hepsinin ortak özelliği Saray’a yakın oluşlarıydı. Neredeyse tüm olay Erdoğan’ın birkaç metre ötesinde gerçekleşiyordu. Bu durum o kadar aleniydi ki yandaş medya, “Operasyonun hedefi Erdoğan!” diye manşetler atmaya başladı.

Düğmesine ülke dışından basılan bu operasyonla iktidara bir mesaj verilip verilmediğini ya da nasıl bir mesaj verildiğini elimizdeki bilgilerle anlamamız mümkün değil. Ama yaşananlardan çıkarabileceğimiz birkaç nokta var:

• ABD ve Trump ipleri ele geçirdi ve Türkiye’ye her istediğini yaptıracağını düşünüyor.

• ABD tarafından çizilen rotada Türkiye için İran tehdit, İsrail ise müttefik olarak işaretlenmiş. Azerbaycan, ABD tarafından istenilen konum alışla ilgili örnek ülke durumunda. Onunla gereksiz sorun yaşanmamalı.

• ABD, özellikle Kıbrıs ve Gazze konusunda da İsrail’in başını ağrıtacak sorun istemiyor.

• Erdoğan ve Bahçeli ABD’nin yeni yol haritasına ikna ama tabanları aynı fikirde değil.

İktidarın son derece kırılgan bir dönemde olduğunu sürekli vurguluyoruz. Ekonomi politikalarıyla yeterince yıpranmış iktidar, politik tercihleri nedeniyle de tabanıyla mesafesini açıyor. O nedenle iktidardan geriye, çıplak bir baskı ve şiddetten başka bir şey kalmamış durumda. Tam da burada MHP liderinin “Yasamayı bize verin, biz çözelim.” sözüne bir daha bakmakta fayda var. Kendi insanının tercihini değiştiremeyeceğini bilen iktidar, ABD’den alınacak “meşruiyetle” ülkeyi yönetebileceğini düşünüyor.

Ancak tarihin ve siyasetin değişmez bir gerçeği var: İçeride toplumsal rızasını tamamen yitirmiş bir iktidarı, dışarıdan ithal edilen hiçbir meşruiyet ayakta tutamaz. Washington’un onayı veya küresel aktörlerin çizdiği rotaya sadakat, evine ekmek götüremeyen, yoksullukla boğuşan ve adaletsizlikten bunalan milyonların öfkesini dindirmeye yetmez. Kendi tabanının yıllarca beslendiği temel hassasiyetleri bir kalemde silip atan, varlığını yalnızca dışarıdaki güç dengelerine ve içerideki baskı aygıtlarına bağlayan bir siyasi yapı, çöküşünü sadece bir süreliğine geciktirebilir o kadar.

/././

Sağlık Bakanı da bıçak parası vermeyeni ameliyat etmiyor muydu?-Osman Öztürk/Birgün- 

Müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış, derler. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da ne zaman sağlıkla ilgili konuşacak olsa AKP öncesini örnek gösteriyor.

Bir zamanlar Kemal Kılıçdaroğlu’nun SSK Genel Müdürlüğüne takmıştı. SSK hastanelerinin o dönemdeki tıkanıklığının müsebbibi hükümetler değil de o hükümetlerin atadığı bir bürokrat olan Kılıçdaroğlu’ymuş gibi konuyu ikide bir “Bay bay Kemal bir zamanlar SSK’nın Genel Müdürü değil miydi? SSK Genel Müdürüyken aman Ya Rabb’im, o hastanelerimizin hali neydi? Hastalarımız hastanede ölüyor ve orada rehin kalıyordu. Bay bay Kemal sen bunların hesabını önce nasıl vereceksin?” diye kükrerdi.

Yandaş televizyonlar da bu konuşmaları fonda SSK hastanelerinden kuyruk görüntüleriyle verirler, araya da Kılıçdaroğlu’nun fotoğrafını sıkıştırırlardı.

Gerçekte SSK hastanelerinde rehin kalma diye bir şey yoktu. Çünkü SSK hastanesine yatabilmek için SSK’lı olmak gerekiyordu ve SSK’lı bir hastanın hastaneye tek kör kuruş ödemesi gerekmezdi ki rehin kalsın.

Ama olsun. Maksat kara propaganda olunca her şey mübahtı.

Neyse ki butlan kararı çıktı, Kılıçdaroğlu CHP’ye kayyum olarak atandı da o nutuklar ve yandaş televizyonlardaki o görüntüler de sona erdi.

***

Bay Kemal faslı sona erdi ama Tayyip Erdoğan sağlıkta eski defterleri açmaktan vazgeçmedi. Geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul Üniversitesi Hastanesi Çapa ve Esenyurt Yerleşkesi Toplu Temel Atma ve Açılış Törenindeki konuşmasında da gene öyle yapmış.

"Ambulansa erişimin lüks sayıldığı, halkımızın tabiriyle bıçak parası vermeyenlerin ameliyat olamadığı, hastaların ve cenazelerin hastanede rehin alındığı kötü günler yaşadık. 24 yılda yaptığımız yatırımlarla, hayata geçirdiğimiz projelerle devreye aldığımız düzenlemelerle, attığımız diğer adımlarla çok şükür sağlıktaki bu tabloyu tam tersine çevirmeyi başardık" demiş.

Diğerlerini geçeyim de şu bıçak parası meselesinde birkaç kelam edeyim.

***

Öncelikle neydi bu bıçak parası?

Geçmiş yıllarda devletle kamuda çalışan doktorlar arasında kağıda dökülmemiş bir sözleşme vardı. Devlet bu doktorlara hak ettikleri ücreti vermezdi, bunun karşılığında da onları elinde tutmak için başka hiçbir memuruna tanımadığı bir ayrıcalık tanır; part-time, kısmi zamanlı çalışmalarına izin verirdi.

Böyle çalışmak isteyen doktorlar hastaneden bir saat erken çıkıp muayenehanelerine gider, orada hasta bakmaya devam ederlerdi.

Bu şekilde çalışan yarı memur yarı özel doktorların çoğu hastanedeki işleriyle muayenehanelerindeki işleri karıştırmazdı. Ancak bazıları da bu durumun avantajını kullanırlar, bunların bazıları da devlet hastanesinde yapacağı ameliyat için hastadan muayenehanede açıktan para isterdi. İşte genel olarak buna da halk arasında “bıçak parası” denirdi.

Bıçak parasının her açıdan utanç verici, her yönden gayrikanuni, gayriahlaki, gayri vicdani olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Onun için o faslı geçeyim de konuyla ilgili iki soru sorayım.

Birincisi; AKP öncesinde bıçak parası ne kadar yaygındı, vermeyenler Tayyip Erdoğan’ın da dediği gibi gerçekten ameliyat olamıyor muydu?

İkincisi de; bıçak parası AKP sonrasında gerçekten kalktı mı?

***

Önce ikinci sorudan başlayayım.

Bıçak parası kalkmadı. Sadece ismi değişti. AKP öncesi “bıçak parası” deniliyordu, şimdilerde “ilave ücret” deniliyor.

Neden mi böyle diyorum?

Eskiden ameliyat olabilmek için muayenehane doktoruna para veren vatandaşlar şimdilerde gene ameliyat olabilmek için özel hastane patronuna para veriyor.

Vatandaş açısından değişen bir şey yok. Sadece parayı alan el, paranın girdiği kasa değişti.

Ben böyle deyince “İyi ama bıçak parası gayrikanuni idi, ilave ücret ise kanuni.” diye itiraz edenler oluyor. İyi de, bir uygulamayı gayrikanuni olmaktan çıkarınca gayriahlaki ve gayri vicdani olmaktan da çıkarmış mı oluyorsunuz?

Üstelik özel hastanelerin yasal üst sınırın kat kat üzerinde ilave ücret aldığını bizzat hastane patronları itiraf etmiyorlar mı? İlave ücret, bıçak parasının şekil ve mekan değiştirmiş hali değil mi?

Geçiniz bunları.

***

Şimdi gelelim birinci soruya. Bıçak parası ne kadar yaygın, ne kadar rutindi?

Eskilerin “Şüyuu vukuundan beter” diye bir sözü vardır. Bazı şeylerin şayiası, söylentisi o şeyin gerçekten olmasından daha kötüdür.

Geçmişteki bıçak parası meselesi de öyleydi.

Yok, yanlış anlaşılmasın, çürük elma göndermesi yapacak, “Bıçak parası ender-i nadirattandı” diyecek değilim. Öyle olsaydı toplumun ruhunu bu kadar yaralamaz ve toplumsal hafızada bu kadar yer etmezdi.

Ancak Sağlık Bakanlığı olsun, SSK hastaneleri olsun her ameliyat olandan bıçak parası istendiği, bıçak parası vermeyenler ameliyat olamadığı da doğru değildi.

***

Tayyip Erdoğan konuşurken Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da tam karşısında oturuyor ve sözlerini alkışlıyor.

Kendisi malum genel cerrahi profesörüdür. Tıp fakültesini bitirdikten sonra ihtisasını 1991-95 yılları arasında, Kılıçdaroğlu döneminde yani (!), SSK Okmeydanı Hastanesinde yaptı. Sonrasında, 2002 yılına kadar SSK Konya Ereğli Hastanesi, PTT Hastanesi, Bursa Askeri Hastanesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde çalıştı. AKP iktidara geldikten sonra da başhekimlikten başlayıp İstanbul İl Sağlık Müdürlüğüne kadar yönetici görevlerde bulundu. Daha sonra da Sağlık Bakanı oldu.

Yanlış anlaşılmamak için öncelikle kendisini SSK Okmeydanı asistanlık yıllarından tanıdığımı ve ne o zaman ne de sonrasında bıçak parası aldığına dair herhangi bir şey duymadığımı belirteyim.

Sonra da sorayım:

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın doğru mu söylüyor?

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar bıçak parası vermeyen hastaları ameliyat etmiyor muydunuz gerçekten?

/././

‘Quo Vadis’ İsrail?-Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet- 

İsrail’de 27 Ekim’de genel seçimler yapılacak. Soykırımcı, militarist Netanyahu hükümeti yaptıklarını yapmaya devam etmek için oy isteyecek. Peki İsrail nereye gidiyor! Aklıma “Quo Vadis” (1951) başlıklı film geldi. Filmde bir soykırım ve isyan vardı; Roma İmparatoru Neron’un rejimi bir askeri darbe ile çöküyordu. 

İKİ ‘FARKLI’ GÖZLEM 

Geçen hafta yayımlanan iki yazı, ilk bakışta iki farklı soruyu gündeme getiriyordu. Eski askeri istihbarat başkanı Tamir Hayman’a göre, 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail ilan edilmemiş yeni bir güvenlik anlayışıyla yönetiliyor. Dünya satranç şampiyonu (1985-2000) Garry Kasparov, New York Times’ta İsrail’in laik bir cumhuriyet ile teokratik bir rejim arasında seçim yapmak üzere olduğunu yazıyor. Ben, bu iki gözlemin, aslında “gidişin” birbirini besleyen iki boyutuna ilişkin olduğunu düşündüm.

Hayman’ın, “abartılı” bir teorik deneme olarak sunduğu yazısında aktardığı o yeni anlayışta barış bir amaç değil araç; savaş geçici bir istisna değil kalıcı bir durum. Önleyici saldırılar öne çıkıyor, yerleşimler ve siviller güvenlik düzeninin parçası haline geliyor. Yahudi kimliği demokrasiye üstün tutuluyor, iki devletli çözüm reddediliyor ve toprak genişlemesi güvenlik gerekçesiyle savunulan bir seçenek olmaktan çıkarak devletin niteliğini ilgilendiren ilkelere dönüşüyor. Hayman, adeta bir “süreç olarak faşizm” tanımlıyor.

Kasparov, İsrail’in kuruluşunda “seküler siyonist” Ben-Gurion ile radikal dinci Harediler arasında yapılan uzlaşmanın, zamanla dini ayrıcalıkları ve askerlikten muafiyeti kalıcılaştırdığına işaret ediyor. Netanyahu iktidarda kalabilmek için bu ayrıcalıkları kabul ediyor; Haredi partiler de konumlarını korumak için koalisyonu destekliyor. Böylece laik yurttaşlık anlayışı ile dini otorite arasındaki gerilim, iktidarın devamını sağlayan bir siyasal ilişkiye dönüşüyor.

Hayman’ın tarif ettiği güvenlik anlayışının başlıca savunucuları yerleşimci ve dinci-Siyonist sağ. Kasparov’un eleştirdiği Harediler ise dini ayrıcalıklarını korumaya çalışıyor. Biri sürekli askeri seferberlik isterken, diğeri bu seferberliğin yükünü üstlenmekten kaçıyor ama aynı koalisyonda buluşuyorlar. Her iki kanadın da dayandığı dini ideoloji savaş politikasına meşruiyet sağlıyor; savaş ise bu ideolojinin topluma ve devlete daha derin nüfuz etmesini kolaylaştırıyor.

TARİHİN YÜKÜ 

Yahudilerin tarihsel travmaları da bu süreci besliyor. Nazi soykırımının ardından gelen “Bir daha asla” ilkesi, Yahudilerin güvenliğini, Filistinlileri yok sayan, varoluşsal bir sorun haline getirdi. 7 Ekim saldırısı, ordunun, istihbaratın, caydırıcılığın sorgulanmasına yol açtı. Netanyahu yönetiminin saldırıyı önceden bildiğine ilişkin söylentiler güvenlik başarısızlığını siyasi sorumluluk sorunuyla birleştirdi. Gazze’deki yıkım ve soykırım, uluslararası desteğin aşınması İsrail’in kendisi hakkındaki ahlaki anlatısına -kuruluş ideolojisine- büyük bir darbe vurdu.

Bu travmalar, güvenlik kurumları sorgulanarak, siyasi sorumlular hesap vermeye çağrılarak, Filistinlilerle kalıcı bir siyasal çözüm aranarak aşılmaya çalışılabilirdi. Ancak öyle olmadı! Teolojik anlatıların ağırlığı altında bu travmalar sürekli tehdit algısını, bu algı kalıcı savaş anlayışını beslemeye başladı. “Vaat edilmiş topraklar” saplantısı, toprağı müzakereye açık bir siyasal alan olmaktan çıkarıyor; Netanyahu’nun “Amalek” gibi tarihsel-dini göndermeleri, Filistin soykırımını ve toprak ilhakını kutsal bir mücadelenin parçası haline getiriyor; kuşatılmışlık duygusunun/korkusunun güçlenmesine hizmet ediyor.

Hayman, gözlediklerinin resmi bir doktrin olarak açıklanmadığını belirtiyor. İsrail toplumunun tamamı da aynı düşünmüyor. Ancak iki yazının birlikte değerlendirdiği olasılık önemli: Güvenlik adına yürütülen savaş, dini-ırkçı devlet modelini güçlendirirken bu model de savaşı kalıcılaştıran bir gerekçeye dönüşüyor.

O zaman seçimlerdeki temel soru yalnızca İsrail’in nasıl bir güvenlik politikası izleyeceği değil. “Güvenlik adına kurulan düzen, İsrail’i nereye götürüyor? Bu gidişin sürdürülemez olacağı noktada (sanılandan çok daha yakın olabilir) İsrail halkını neler bekliyor?” soruları çok daha önemli.

/././

17 Ekim 2026 Cumartesi

ÇİZGİLERİN DİLİ -17 Ekim 2026-

 







(Derleyen: mstfkrc)

KÖŞEBAŞI -17 Ekim 2026-

Lekelenmeme Hakkına Zarar-Işık Kansu/Cumhuriyet- 

Lekelenmeme hakkı varmış.

AKP Grup Başkanı Abdullah Güler öyle diyor.

Kim için diyor?

Fonlarda para götürenler için.

Neden?

AKP olarak “lekelenmeme hakkı ve masumiyet karinesine önem veriyor”larmış da, ondan. Ah, ne kadar da incelikli bir düşünüş. Doğru ya... Eski bakanları ve genel başkan yardımcıları hanımefendi, eşi ile birlikte tümüyle alınterleriyle kazandıkları topu topu 160 milyon liracıklarını fona yatırmışlar. Bir de bakmışlar ki paracıkları -Sinderella’nın kabağı saray arabasına nasıl dönüştüyse- puf demiş 2 milyar liracık oluvermiş.

Masum bir işlemcikten dolayı bu iki müstesna insancık lekelenir mi hiç?

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın özel kalem müdürü Fatih Kılınç da masumane bir girişimle, arkadaşlarıyla bir araya gelmiş, aralarında 7 milyon lira toplayıp fona yatırmışlar.

Kurban bayramlarında danaya girenlere bir şey oluyor mu? Olmuyor. Bunlar da fona girmişler, o kadar.

Şimdi, onları tutup lekelemek insanlığa sığar mı hiç?

AKP’nin eski bakanı ve de ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcısı Nihat Zeybekci’nin ortağı olduğu dört şirket batıkçı fona yatırım yapmış, zarar etmiş.

Zarar eden masumcuklar lekelenir mi hiç?

AKP’nin eski bakanı, parti sözcüsü Ömer Çelik’in yakın tanışı, ambulans şoförlüğünden Sağlık Bakanlığı’nda daire başkanlığına değin yükselen, AKP’den iki kez milletvekili adayı olmuş Osman Arıkan Nacar, koymuş çantasına 20 milyar lirayı, basmış gitmiş yurtdışına.

Lekeleyecek miyiz bu nadide insanı?

Dahası, AKP iktidarının bakan yardımcısı Mustafa Aksu, fon vurgunu nedeniyle tutuklanmış olsa bile lekelemeyeceğiz.

Ya ne yapacağız?

Halk TV’yi kayyıma devredeceğiz. Haber sitelerini karartacağız. Gazetecileri susturacağız...

Onlar lekeli, yalancı, suçlu ve de uydurukçu...

TRANSFER GEREKÇESİ

Bizde ulusal iradeye saygının ifadesi, arkanıza astığınız fotoğraftan belli oluyor:

İstifa ettiğiniz partinin liderinin fotoğrafını indiriyor, yerine transfer olduğunuz partinin liderini asıyorsunuz. Ardından yeni partinize övgü dolu bir demeç patlatıyorsunuz, oldu da bitti, maşallah.

Biz gazetecilerin kulağı, Midas’ın kulaklarına benzer. Gramafon borusu, fil kulağı gibidir.

Sesler dalganır, dalgalanır; ister istemez kulak zarımıza çarpar.

Alın size bir duyum:

Çeşitli gerekçeler üretip AKP’ye geçen, adıyla sanıyla bir “güzel, iyi insan” yakın çevresine diyesiymiş ki “Transfer olmayıp da ne yapacaktım? Cezaevinde yatamam. Mal varlığımdan da olamam”.

Bu denli basit işte.

ACEP NE İŞTİR?

MHP liderinin yeni ilgi alanı ABD’nin Ortadoğu’da örgütlediği kirli işler. Ona göre, Türkiye, Suudi Arabistan’ın savunmasına her türlü askeri desteği vermeliymiş.

Devlet Bahçeli, PKK’nin yaptığı hainlikler ile birlikte geçen yüzyılın türkülerde bile yaşayan acılarını da unutmuş gözüküyor:

1. Dünya Savaşı’nda o toprakları kutsal bilerek savunmak için kanını akıtan binlerce Mehmetçik açlıktan çekirge yerken Suudilerin ataları Türkleri İngilizlerle birlikte kalleşçe arkadan vuruyordu.

Ne işimiz olur bizim, gidip de gelinmeyen Yemen çöllerinde? ABD’nin bölge çıkarları üstümüze vazife midir?

/././

‘Yabancı yatırımcı Türkiye’den korkuyor’-Jale Özgentürk/ Cumhuriyet- 

Başlıktaki bu sözler, Türkiye’ye yabancı yatırımların neden azaldığını konuştuğumuz bir iş insanına ait. Bu ve buna benzer sözleri “yazılmamak kaydıyla” yapılan sohbetlerde hep duyuyorum. Türkiye artık yatırım cazibesini kaybediyor.

Son bir aydır büyük bir skandalla sarsılıyoruz. Büyüklüğünün 20 milyar doları bulduğu öne sürülen fon krizi...

Bu fonlar nasıl büyüdü? Şirketlerin değerleri nasıl şişti? Denetim mekanizmalarına ne oldu? Yatırımcının parasının ne kadarı geri dönecek?

Sorular çok, henüz tatmin edici yanıtlar yok.

Haberlerde düzenleyici kurumların yetkililerine ilişkin iddialar gündeme geliyor. Rakamlar dudak uçuklatıyor. Yüz binlerce yatırımcı ise parasının akıbetini öğrenmeye çalışıyor.

Böylesine büyük bir güven krizinde yapılması gereken, iddiaları bütün yönleriyle araştırmak, sorumluları ortaya çıkarmak ve kamuoyuna hesap vermek. Gazetecilere ve eleştirel seslere yönelik baskı ise kuşkuları büyütüyor. Bu baskılara son olarak gazeteci arkadaşlarım Bahadır Özgür, Murat Ağırel ve İsmail Saymaz maruz kaldı. Kamuoyunda Halk TV’ye el konmasının arkasındaki nedenlerden birinin fon krizi olduğu sır değil.

Ülke içindeki sesleri kısmak, uluslararası arenadaki güven kaybını durdurmuyor. Nitekim uluslararası endeks kuruluşu MSCI’dan dün ciddi bir uyarı geldi. MSCI, Türkiye hisselerine ilişkin bazı endeks değişikliklerini ikinci bir duyuruya kadar dondurdu. Türkiye endekslerine yeni hisse eklenmeyecek, dahası Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmezse Türkiye’nin “gelişen piyasa” statüsü düşürülebilecek.

Karar ilk bakışta sermaye piyasasıyla sınırlı görünebilir. Oysa asıl tehlike, bazı şirket ve fonlarla ilgili güven sorununun Türkiye ekonomisinin uluslararası pozisyonunu tehdit eden boyuta ulaşması.

Yabancı ve yerli yatırımcının talebi aynı: Şeffaflık, etkili denetim, hukukun üstünlüğü ve güven. Türkiye sermaye ihtiyacı yüksek, ağır dış borç yükü taşıyan bir ülke. Üstelik erken sanayisizleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Bu nedenle mesele yalnızca daha fazla döviz bulmak değil; üretime dönüşen, teknoloji getiren, nitelikli iş yaratan ve ülkede uzun vadeli kalan sermayeyi artırmak. Peki, doğrudan yatırımlarda nereden nereye geldik?

Türkiye’ye yıllık uluslararası doğrudan yatırım girişi 2003’te 1.7 milyar dolardı. 2005’te 10 milyar dolara, 2007’de 22 milyar dolara çıktı. 2015’te hâlâ 19.3 milyar dolar düzeyindeydi. Ancak 2020’de 7.5 milyar dolara kadar geriledi. Arada toparlanmalar yaşansa da 2007’deki zirveye yeniden ulaşılamadı.

Tablo 2026’da da olumsuz. YASED’in Merkez Bankası verilerinden derlediği bilgilere göre, ocak-ağustos döneminde doğrudan yatırım girişleri geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 35 azalarak 6.8 milyar dolara geriledi.

Üstelik bu rakamların tamamı yeni fabrika, yeni makine, yeni istihdam anlamına gelmiyor. Doğrudan yatırım toplamının içinde şirket satın almaları, yabancıların gayrimenkul alımları ve yatırım ilişkisi içindeki şirketler arasında borç hareketleri de bulunuyor. Örneğin, 2025’te toplamın 2.3 milyar doları yabancılara gayrimenkul satışından kaynaklandı.

SERMAYE DIŞARIDA YER ARIYOR 

Bir de Türkiye’den yurtdışına giden yatırımlar var.

TEPAV’ın hesaplamasına göre 2026’nın ilk çeyreğinde Türkiye’ye yönelik doğrudan yatırım girişleri 2.6 milyar dolar olurken Türkiye’den yurtdışına yapılan doğrudan yatırımlar 2.8 milyar dolara ulaştı. Yani bu dönemde dışarıya yapılan doğrudan yatırım, içeriye geleni aştı.

Elbette her yurtdışı yatırımı “sermaye kaçışı” sayılmaz. Şirketler yeni pazarlara ulaşmak, üretim ağlarını genişletmek için de başka ülkelerde yatırım yapar. Ancak Türkiye’nin üretim ve istihdam için sermayeye ihtiyacı böylesine yüksekken girişlerin zayıflamasıyla dışarıya yönelişin birlikte yaşanması, üzerinde durulması gereken bir tablo. Yatırımcıya vergi avantajı sunmak yetmiyor. Önünü görebilmesi, sözleşmesine güvenebilmesi, hakkını bağımsız yargıda arayabilmesi gerekiyor.

Dünya Adalet Projesi’nin 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 143 ülke arasında 118’inci sırada. İktidarın yetkilerinin sınırlandırılmasında 136’ncı, temel haklarda ise 134’üncü sırada yer alıyor.

Yatırımlardaki her hareketi elbette demokrasiyle açıklayamayız. Küresel faizler, savaşlar, enflasyon, pazar koşulları ve maliyetler de etkili. Ancak bir ülkede hukuk güvencesi zayıfladığında uzun vadeli hesap yapmak zorlaşıyor.

Türkiye’nin geleceğini karartan bu güvensizlik ortamına son vermeden kalıcı bir ekonomik iyileşme sağlamak da yurttaşın yoksullaşmasını durdurmak da zor.

/././

Kayyum atanacak yerler -Miyase İlknur/Cumhuriyet 

Sabah uyandığınızda daha yataktan kalkmadan “Acaba bugün hangi operasyonlar oldu, nereye kayyum atandı” merakıyla eli telefona uzanan başka bir ülke var mıdır?

Sanmam.

Bir yılı aşkın süredir her gün bir yerlere, bir kuruma ya da kişiye operasyon yapılıyor. Operasyon manyağı olduk resmen. Ne yani suç örgütlerine operasyon yapılmasın mı diye sorarlar hemen.

Elbette yapılsın. Suç işleme özgürlüğünün sınırsız olduğu ülkemizde değil gün, saat başı operasyon yapılsa arınamayız. Amma velakin; bütün suç örgütleri hep mi aynı toplumsal kesimden çıkar? Ve hep mi bu kesimden şüphelilerin kaçma olasılığı yüksek olur da anında tutuklanırlar? Arada bir iktidar kesimine de operasyon yapılıyor. Onların kaçma şüphesi sıfır olduğu için tutuklanmazlar. Halim selim bu sanıklar, adliyeye davet edilir, protokol kapısından giriş yapar savcı odasında çay kahve eşliğinde ifadesini verir ve yine protokol kapısından hayalet gibi çıkıp evine gider.

Hep operasyonla uyanmayız güne. Devletimiz biz kulları sıkılmasın diye arada bir de kayyum kartını devreye sokar. Önce DEM’li belediyelerle başlayan bu furya, CHP’li belediyeler, şirketler ve medya kuruluşlarına uzandı.

Kayyum atama eskiden de vardı. Terörle iltisaklı ya da suç gelirleri ile elde edilmiş şirketler ile müflis şirketlere kayyum atanırdı. Son dönemin mottosu, medya kuruluşlarına kayyum atamak.

Flash TV ile başladı; Habertürk, Tele1, Ekol TV ve son olarak Halk TV ile devam etti. Gerekçe hazır; bu kanalların patronları suça bulaşmış. Yargı süreçleri henüz tamamlanmış değil, haklarında kesinleşmiş bir ceza yok. Hem olsa bile televizyon kuruluşları ile ilgisi ne?

Casuslukla suçlanan Merdan Yanardağ, yorumları ya da haberleri ile mi casusluk yapmış? Yanardağ’a yönelik suçlama, casus olduğu öne sürülen Hüseyin Gün’den beş on bin lira mı dolar mı ne para almak. Casusluğun ücret tarifesini bu kadar düşürdüğü için gerçek casuslar Merdan Yanardağ’a kızsalar yeridir. Yargılama tamamlanmadan apar topar Tele1’e kayyum atandı. Kurumun içi boşaltıldı, yayın politikası değiştirildi ve yetişmiş personeli ayrılmaya zorlandı. Yarın bu bu davadan Merdan Yanardağ ceza almazsa (büyük ihtimalle öyle olacak) içi boşaltılmış televizyonu ne olacak?

Halk TV’ye kayyum atanmasının gerekçesi de sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlamaları. Kendisi gıyabında yargılanıyor, suça konu şirket Halk TV değil. Peki neden Halk TV’ye kayyum atanıyor?

Patronları cezalandırayım derken beraberinde binlerce basın emekçisi de cezalandırılıyor.

ASIL KAYYUM EKONOMİ YÖNETİMİNE ATANMALI 

Yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma deyince iktidar yanlısı kanalların patronlarının iş ilişkilerine bakmak yeter. Devlet ihalelerinden, özelleştirmelerden, kamu bankalarından alınıp ödenmeyen kredilerden edindikleri sermaye ile televizyon ya da gazete sahibi olan patronlara bırakın soruşturma açmayı, kamu kurumlarının reklamlarıyla hâlâ fonlanmaya devam ediliyor.

Basında topyekûn bir arınma şart. Ama iktidar kendi yandaşlarını korumak için buna yanaşmaz. Bağımsız gazeteciliğin önkoşulu patronlarının ister devlet ister belediye olsun kamu ihalelerinden men edilmeli. Kamu reklamları eskisi gibi basın kuruluşlarına eşit ya da tiraj ve reytingleri oranında dağıtılmalı. O zaman hiçbir medya kuruluşu ne iktidarın ne de muhalefetin borazanlığını yapar. Ama böyle bir medya en başta iktidarın işine gelmez.

Şu aralar kayyum atanacaksa başta ekonomi yönetimi, SPK, Borsa İstanbul, enflasyonu iktidarın istediği oranlara çeken TÜİK, BDDK’ye atanmalı.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -20 Ekim 2026-

İşte Mekke Anlaşması maddeleri: Ülkeyi savaşa sürükleyebilecek anlaşmadan 10 yıl boyunca çıkmayı yasaklıyorlar!  AKP iktidarının Meclis'...