21 Ekim 2026 Çarşamba

KÖŞEBAŞILAR -21 Ekim 2026-


Gelecek halkın ellerinde -Berkant Gültekin/Birgün- 

Fon skandalının ortaya saçılması ve AKP’nin üst düzey isimlerinden Fatma Betül Sayan Kaya’nın eşiyle birlikte 2 milyar lira vurgun yaptığının anlaşılmasının üzerinden 24 gün geçti.

İktidar kurmaylarının “Ucu kime dokunursa dokunsun sonuna kadar gidilecek” dediği olayın ardından esas büyük darbeler muhalefete vuruldu. Rejim, muhalefet üzerindeki baskıyı artırırken fon skandalını da “temizlik gösterisi”ne çevirdi. İşe hukuku karıştırmadan, tamamen bir iç muhasebe mantığıyla elbette...

26 Eylül’de, yani fon skandalının ülke gündemine geldiği günden sadece 3 gün sonra, T24’e erişim engeli getirildi. Ülkenin en çok takip edilen bağımsız haber mecralarından biri, bu kararla görünmez kılındı.

18 gün sonra ise bu kez daha olağanüstü bir hamle yapıldı. Türkiye’nin bir numaralı haber kanalı olarak tanımlayabileceğimiz Halk TV’nin kapısına polis dayandı. Kanala kolluk kuvvetleriyle gelen kayyum heyeti, yayına el koydu ve Halk TV’nin yayını durduruldu.

Kurumsal ve toplumsal muhalefetin sesini en çok duyurduğu, iktidarın en çok topa tutulduğu, eleştirel habercilikte başı çeken medya kurumu birkaç dakika içinde hukuksuz bir şekilde karartıldı. Operasyon tam da Ekrem İmamoğlu’nun savunmasına başlayacağı gün gerçekleştirildi.

Gazeteciliğe hedefe koyan saldırı dalgası sadece kurumlarla sınırlı kalmadı. X’te (Twitter) binlerce kişisel ve kurumsal hesaba erişim engeli kararı verildi. Dijital bir abluka başlatıldı. Yetmedi, bu engelleri tutuklamalar izledi. Fon skandalından önce gazeteci Tuğba Tekerek tutuklanmıştı. Merdan Yanardağ zaten 1 yıldır tutuklu.

Skandaldan sonra da gazetecilere yönelik gözaltı ve tutuklamalar sürdü. Bunlardan bazıları fon olayıyla alakalı, bazıları da alakasızdı. Ancak sonuçta hepsi aynı amaca hizmet etti. Gazeteci Derya Okatan 2 Ekim’de tutuklandı. Mustafa Balcı ve Şaban Sevinç 9 Ekim’de tutuklandı.

Murat Ağırel ve İsmail Saymaz ise aynı gün ifade verdikten sonra adli kontrolle bırakıldı; karar daha sonra ev hapsine çevrildi. Birkaç gün sonra, Halk TV’ye el konulmasının hemen peşinden, kanalın yorumcularından ve yıllardır fon/borsa konularında uyarıcı nitelikte pek çok yazı kaleme alan gazeteci Bahadır Özgür evinden gözaltına alındı. Bir gece gözaltında tutulduktan sonra yurt dışına çıkış yasağıyla serbest bırakıldı.

Son olarak önceki gece (19 Ekim) eşine az rastlanır bir hukuk garabeti daha yaşandı. Ayağındaki elektronik kelepçeyle ev hapsinde tutulan meslektaşımız ve ülkenin en güvenilir gazetecilerinden Murat Ağırel tutuklandı. Ağırel’i 3 gün gözaltında beklettikten sonra üzerinde çalıştığı bir haberle ilgili “örgüte yardım ettin” diyerek tutukladılar.

“Örgüt” denilen örgütten, soruşturmaya kadar kimsenin haberi yoktu üstelik. Bahsedilen örgüt Sarıgül Ailesi’ydi ve Ağırel, elindeki bir haberle ilgili onlardan cevap istediği için örgüte yardım eden kişi oldu! Ağırel elindeki belgeleri neden yargı makamlarıyla paylaşmamış!

Bir haberci, haber üstünde çalışırken böyle tuhaf bir suçlamayla karşılaştı ve hapse gönderildi. Hayatında oturup çay bile içmediği insanlara örgütlü faaliyet kapsamında yardım ettiği iddia edildi. Peki neden yardım etmiş; bunun cevabı yok! “Para aldın” diyemiyorlar. İdeolojik bir motivasyon mu var? Nasıl olsun, Sarıgül Ailesi siyasi bir örgüt değil ki! İnanılır gibi değil ama Türkiye’nin gerçeği tam olarak bu.

Tüm bu baskı ve sansür Türkiye’nin içinden geçtiği tarihsel kırılma anının ürünü. Tek adam rejimi kurumsallaşırken siyaset, medya ve kamusal alan başta olmak üzere her şeyi dönüştürmeye çalışıyor. 19 Mart 2025’te İBB operasyonu ve Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla bunun adaysızlaştırma/ muhalefetsizleştirme adımını görmüştük. CHP’ye yönelik mutlak butlan hamlesi, “seçimsiz Türkiye” projesinin başka bir aşamasıydı. Yine bu proje doğrultusunda belediye başkanları tutuklandı, görevden uzaklaştırıldı.

Yurttaşın sandıkta verdiği oylar fiilen geçersizleştirildi. Seçme ve seçilme hakkını hedef alan bu saldırıdan sonra şimdi de toplumun dilini, gözünü bağlama anlamına gelebilecek basına yönelik yüksek yoğunluklu saldırılar devreye alındı.

İktidar görmeyen, duymayan, bilmeyen, tartışmayan, organize olamayan, ortak bir hedefe kilitlenemeyen ve tabiri caizse başı kesilmiş tavuk gibi hareket eden bir muhalefet istiyor. Bunun için de bilgi trafiğine, bilginin üretildiği ve yaygınlaştırıldığı merkezlere saldırılar düzenleniyor.

Bu atmosferde en önemlisi, değişim umudunu ve ülkeye dair inancı canlı tutabilmek. Ancak bu hamasi söylemlerle, demagojiyle sağlanamaz. Halkın umudu kararlı, dirençli ve tavizsiz bir muhalefetle büyütülebilir.

İktidarın karşısında teslim olmayan, karanlığı kabullenmeyen, demokraside, adalette, eşitlikte ve özgürlükte ısrarcı toplumsal kesimler, böyle bir muhalefeti ancak kendi iradeleriyle yaratabilir. Dolayısıyla ses çıkarmak ve tüm yıldırma politikalarına rağmen ülkeden vazgeçilmeyeceğini gösterme zamanıdır.

Bu akşam saat 19.00’da Halk TV’nin önünde, 24 Ekim Cumartesi ise saat 14.00’te İstanbul, Ankara, İzmir, Van, Diyarbakır ve birçok kentte yaşananlar karşısında bir irade sergilenecek. Eylem meşru bir haktır, alanlarda olmak da demokrasiden yana olan yurttaşlara düşen görevdir.

Memleketin güzel yarınları, halk iradesinin güçlenmesine ve dayanışmanın yaygınlaşmasına bağlıdır. Onurlu bir geleceği, toplumun onurlu duruşu yaratabilir. Yan yana gelmekten, haksızlıklara karşı birleşmekten ve bedel ödeyen insanlara sahip çıkmaktan başka çıkar yol yok.

Halk ülkesine ve geleceğine sahip çıkarsa, ne kadar pervasız olursa olsun hiçbir saldırı amacına ulaşamaz.

/././

Rejimin finansal röntgeni -Güldem Atabay/Birgün- 

Türkiye'yi sarsan fon vurgunundaki her yeni gelişme, meselenin birkaç portföy yöneticisinin manipülasyonundan çok daha büyük olduğunu gösteriyor. Soruşturma kapsamında eski TCMB yöneticilerinin, kamu bürokrasisinden isimlerin ve iktidar kanadından siyasilerin adları gündemde. Üstelik kara para dahil, üst düzey bürokraside görevden almalarla “gönüllü iade” hesabına kadar her kademede suçun ceza ile bağlantısı kesiliyor.

Yalnızca yatırımcıların nasıl zarara uğradığını değil, bu işlemlerin kamu kurumlarının gözetimi altında nasıl yapılabildiğini sorgulamak gerekiyor. Ekonomik istikrarın temel koşulları arasında hukukun üstünlüğü, bağımsız denetim, liyakat ve kamu kaynaklarının korunması da var.

Fon vurgununda yer alan tüm isimler -özellikle açıklanmayan 214 kişilik liste dahil- ne kadar önemliyse, bürokrasi içinde bu büyük vurguna yol açan kurumsal yapının deşifresi de o kadar önemli.

İlişkiler ağının geçmişini anlamak için 2026'dan geriye, 2021'e kadar gitmek şart.

21 Aralık 2021 gecesini hatırlayalım. Ülkeye yaklaşık 70 milyar dolara mal olan Kur Korumalı Mevduatın açıklandığı saatlerde dolar 18 liranın üzerinden olağanüstü fiyat hareketleriyle hızla 10 civarına geriledi. O gece döviz piyasasında kimler, hangi saatlerde, hangi büyüklükte işlem yaptı? Kamu bankalarının gerçekleştirdiği işlemlerin karşı tarafında kimler vardı? Karar açıklanmadan hemen önce yapılan işlemler incelendi mi?

Bunlar, fon vurgunundan geriye bakınca kamu otoritesinin güven ve piyasa şeffaflığı açısından çoktan yanıtlaması gereken sorular.

Keza karşımızda önemli bir kurumsal ilişkiler ağı görünüyor.

O dönemde TCMB yönetiminde bulunan Taha Çakmak'ın bugün fon soruşturmasında adının geçmesi geçmişten bugüne uzanan kamu görevlerinin ve finansal ilişkilerin incelenmesini daha önemli hale getiriyor.

Çakmak 2005-2019 Ziraat Bankası görevlerinin ardından Ekim 2021'de TCMB Başkan Yardımcılığına atandı. 2019-2021 arasında BDDK Başkan Yardımcılığı sonrası 2023’te Türkiye Sigorta Genel Müdürü oldu. Basına yansıyan soruşturma haberlerinde, yönettiği kurumun 100 milyon lirasını tartışmalı fonlara “kaptırdığı” fakat aynı fonlarda kişisel yatırımlarından elde ettiği bazı kazançları “gönüllü iade” hesabına aktardığı belirtiliyor.

Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı ve Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkan Vekili Erişah Arıcan'ın akademik çevresiyle finans bürokrasisindeki atamalar arasındaki bağlantılar kamuoyunda tartışılıyor. Burada belirleyici olan kişisel veya akademik yakınlıklar değil, bu ilişkilerin kamu görevlerine atama süreçlerinde, denetim kararlarında ve olası çıkar çatışmalarının yönetiminde nasıl ele alındığı.

Eski TCMB Başkan Yardımcısı Erkan Kilimci'nin daha sonra Tera Yatırım yönetiminde görev alması ve fon soruşturması kapsamında tutuklanması, kamu görevinden özel finans sektörüne geçişlerin neden etkili denetim kurallarına ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Tera Yatırım'ın sahibi Emre Tezmen'in Merkezi Kayıt Kuruluşu yönetiminde görev yapmış olması da aynı açıdan incelenmeli. Sermaye piyasalarının altyapısında görev üstlenen kişilerle piyasanın ticari aktörleri arasındaki çıkar çatışmalarını önlemek için hangi mekanizmalar işletildi?

Bir başka kritik kurum Takasbank.

Takasbank'ın 17 Ekim'deki açıklaması bazı iddialara teknik itirazlar içeriyor. Ancak fonların takas ve ödeme altyapısındaki rolü, olağan dışı işlem hareketlerinin hangi kurumlar tarafından ne zaman görülebildiği sorusunu ortadan kaldırmıyor.

Borsa İstanbul, Takasbank, Merkezi Kayıt Kuruluşu ve SPK arasında bilgi paylaşımı nasıl yürütüldü? Riskler ne zaman tespit edildi? Hangi uyarılar yapıldı? Alınan tedbirler neden yeterli olmadı? Kurumsal sorumluluğu bireysel cezai sorumluluktan ayırarak tartışmak gerekiyor.

Ekonomi yönetiminin sorundan haberdar olduğu ve konuyu resmî mekanizmalar üzerinden ele aldığını da 4 Kasım 2025'te bazı fonlarda manipülasyon olduğunu açıklayan Mehmet Şimşek'ten öğrendik.

Peki 10 ay boyunca neden sonuç alınamadı?

Şimşek'in açıklamasının yapıldığı dönemde, daha sonra tasfiye kapsamına alınan 131 fonun büyüklüğü yaklaşık 297 milyar liraydı. Manipülasyon bilgesine rağmen Eylül 2026'da 800 milyar lirayı aştı.

Şimşek hangi tedbirlerin alınmasını istedi? Bu tedbirlerden hangileri uygulandı? Hangileri gecikti? Gecikmelerin teknik, hukuki veya kurumsal nedenleri nelerdi?

Asıl çelişki ise ekonomi politikasının toplumsal sonuçlarında ortaya çıkıyor.

Şimşek yönetimi üç yılı aşkın süredir dezenflasyon programını yüksek faizler, sıkı kredi koşulları ve iç talebin baskılanması üzerinden sürdürüyor. Ücretliler, emekliler, küçük esnaf ve sanayiciler bu politikanın ağır maliyetlerini yüklenenler. Enflasyon gerilese de yaşam maliyeti baskısı devam ediyor.

Milyonlarca insandan enflasyonla mücadele adına fedakârlık istenirken, finansal piyasalarda kuralların herkese aynı biçimde uygulanmadığı gerçeği çok rahatsız edici.

Fon vurgunu bize bugün Türkiye'deki yönetim düzeninin finansal röntgenini çekiyor. Bu röntgende yalnızca şüpheli işlemler değil, kamu kurumlarının hesap verebilirliği ve siyasi yönetimle finansal denetim arasındaki ilişkinin sorunları da görünüyor.

Durum, ekonomi yönetiminin bütününün hesap vermesi gereken bir mesele. Birkaç yöneticinin görevden ayrılmasıyla kapatılamayacak kadar büyük. Kamu gücünün kimler tarafından, hangi kararlarla ve kimin yararına kullanıldığının açıklığa kavuşturulması şart.

Bugünkü siyasi ve kurumsal yapı içinde bu soruların tamamına bağımsız ve tatmin edici yanıtlar verileceği umudu yok.

Türkiye'nin ihtiyacı tam da bu nedenlerle kamu kurumlarını, iyice merkezileşen iktidar gücünün siyasi etkisinden bağımsızlaştıracak çoğulcu, demokratik bir yönetim değişimi.

/././

“Terörsüz Türkiye” ve “silahlı siviller”-Şükrü Aslan/ Birgün-

Türkiye bir yandan ‘terörsüz ülke ve bölge’ söylemiyle silahların yakılmasını idealize ederken, sivil alandaki muazzam silahlanmayı görmüyor. Oysa ülkenin silahla ilgili en büyük sosyolojik sorunlarından birisi tam da sivil alandaki bu silahlanmadır. Daha ilköğretim ve ortaöğretim çağındaki çocukların silahlı saldırı girişimleri bu tehlikeli durumun bir neticesidir. Bir kısmı ölümlerle biten bu girişimlerin yarattığı toplumsal tedirginlik de sanılandan çok daha ağırdır. Her zaman olduğu gibi iktidar mensupları, konunun ciddiyetini çeşitli gerekçelere dağıtıp sıradanlaştırmayı, muhalif kesimler ise iktidarın ve özellikle Milli Eğitim Bakanı’nın yetersizliğine gönderme yapmayı tercih ediyor ama mesele bu sınırların çok ötesinde anlam ve boyutlar taşıyor.

Bu köşede zaman zaman yazdığım gibi Türkiye’yi yöneten siyasetin en temel sorunu sosyolojisi ile arasındaki uyumsuzluktur. Hemen her dönem ülkeyi yönetenler, toplum alanını anlamak yerine onu kendi politik tahayyüllerine uygun şekilde biçimlendirmek gibi hem daha karmaşık, hem de aslında beyhude bir politik yol inşa ettiler ve o yolda yürümeyi tercih ettiler. Ne var ki, bu ülkenin hiç vazgeçmediği politik mühendislik, daima sorun alanlarını büyüten bir işlev gördü. Şimdi de öyle. Oysa sosyoloji, hiçbir politik mühendislik alanına sığmayacak kadar kendine özgüdür.

***

Gündelik hayatta da gözlendiği gibi Türkiye’nin sivil alanı, uzun zamandır açık ya da örtük biçimde silahlanıyor. Bunun en somut kanıtı ilgili kurumların silahlanmaya dair verileridir. Umut Vakfı’na göre Türkiye’de 36 milyon ruhsatsız silah bulunuyor. Ruhsatlı silahlar açısından da  durum farklı değil. Kasım 2024’te dönemin İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, ‘son dört yılda 2 milyon 579 bin 553 silah ruhsatı düzenlendi’ diye açıklama yapmıştı. Bu demektir ki bu ülkede hanelerin büyük bölümünde silah bulunuyor. Hane mensupları silahları bulundurabiliyor, taşıyabiliyor ve dolayısıyla kullanabiliyorlar. Çocukların da bulunduğu hanelerde rutin ev eşyaları içinde sayılan silahlar, çocuklara gösteriliyor ve hatta kullanımı öğretiliyor. Üstelik bütün bu edimler kültürel olarak türlü şekillerde meşrulaştırılıyor.

Yanısıra aile mensuplarının her akşam izledikleri TV dizilerinde silahlar, sanki bir aksesuar gibi kullanılıyor ve dizilerin akışında kitleler halinde insanlar öldürülüyor. Türlü silahlar ‘olağan’ bir biçimde işlevlerini yerine getirirken sanki sıradan bir iş gibi cinayet işleyenler mahkeme karşısına bile çıkarılmıyorlar. Yani sadece silahın varlığı değil, cinayet işlemek için kullanımları da olağan bir iş ve eylem gibi sunuluyor.

Böyle bir iklimde yetişen çocukların silaha ilgi göstermeleri, ötesinde bunları çeşitli zaman-mekânlarda kullanma eğilimleri muhtemel eylemlere dönüşüyor. Dolayısıyla son zamanlarda örneklerini gördüğümüz çocukların bile silahla okulları basma eylem ya da girişimleri sıradanlaşıyor. Karşısındakine sinirlenince belindeki silaha davranan yetişkinlerin hali ise büsbütün olağan sosyolojik bir vak’aya dönüşmüş görünüyor. Çünkü artık çoğu kişi, kolunda saat olması gibi bir de silah taşıyor.

***

Bütün bu manzara içinde tuhaf olan bu sosyolojik vak’yı görmek yerine, arkasından dolanan siyasi bakıştır. Çocukların evlerindeki silahları sokağa taşıyarak başkalarının hayatına kıymaları karşısında, güvenlik görevlisi sayısını artırma veya çocukların ebeveynlerini tutuklama gibi ‘tedbirler’e başvuran bu siyasi bakış, sözkonusu vak’ayı anlamaktan çok uzak görünüyor. Bu tür tedbirler, belki okullarda silahlı saldırıları frenleyebilir ama herhangi bir yerde benzer girişimlerin önüne geçemez. Çünkü çocukların silahlarla cinayet işleyebilme imkânı devam ediyor.

Bu ülkenin hâkim siyaseti alışılmış olduğu gibi, ülkenin sosyolojisine bakarken adeta körleşiyor. Böyle olunca sosyolojiyi anlamak yerine palyatif çözümlerle uğraşmayı tercih ediyor ve aslında bir sorunu çözmekten çok, içinden çıkılamaz hale getiriyor. Açıktır ki ülkede hanelerin çoğunda silah bulunması, kendi başına bir büyük güvenlik sorunudur ve bunu ortadan kaldırmaya yönelik bir radikal politika üretimi, en önemli toplumsal ihtiyaçlardan birisidir. Bakalım hakim siyaset bunu görebilecek mi?

/././

Yapay zekâ, bilişsel teslimiyet ve üniversite -Can Ertuna/ Birgün- 

Üniversiteleri sadece işgücü yetiştiren eğitim fabrikaları gibi görenler, yapay zekânın getirdiği büyük dönüşüm karşısında tüm eğitimi teknolojiye yontma çağrısında bulunuyorlar. Oysa üniversite, doğayı, toplumu, insanı anlamak için nesiller boyu damıtılan bilgi birikimini organize edip, devamını sağlıyor. “Süper zeki” makineler hızın şehvetiyle göz kamaştırsa da teknolojiyi kullanmak ve düşünmeyi ona teslim etmek arasında önemli farklar var.


Yapay zekâ büyük dil modeli ChatGPT’yi günlük hayatımıza sokan OpenAI şirketi kurucusu Sam Altman, Stanford Üniversitesi’ndeki eğitimini yarıda bırakmıştı. Geçtiğimiz aylarda katıldığı bir söyleşide 4 yıllık üniversite eğitiminin fazla olduğunu söyledi, iş hayatına erken atılmanın faydalarını sıraladı.

Özellikle yapay zekâ çağında öğrenmeyle kurduğumuz ilişki daha çok sorgulanır hâlde artık. Bir yandan işsiz kalacak meslek gruplarının sıralamaları paylaşılırken, diğer yandan kişiye göre eğitim sağlayacak yapay zekâ asistanları devrinde üniversitelerin faydası tartışmaya açılıyor.

Oksijen Gazetesi’nin yapay zekâ ve gelecek temalı toplantılar serisine davet edilen “Fütürist ve Teknokratlar Derneği Eş Başkanı” Alphan Manas şöyle konuşmuş: “Üniversitelerle çalışma hayatı birleşecek. Dört sene üniversite falan olmayacak. Ben çocuklarıma söylüyorum: 'Ne yapacaksınız, üniversiteye gitmeyin, en azından tamamen gitmeyin. Belki bir yıla, iki yıla düşer.”

Elbette her gencin üniversiteden vazgeçip ticarete atılacak ya da yenilikçi bir şirket kuracak hâli yok ama podyumlardan bu mesajlar sıklıkla veriliyor. Patronun sermaye birikimi için üretken emeğin yeni yeteneklerle donatılması isteniyor. Üniversitelerde adında “yapay zekâ” ifadesinin daha fazla geçtiği dersler açılarak vitrin yenileniyor. Akademi bu büyük dönüşümün şafağında piyasanın talep ve baskılarına ayak uydurma çabasındayken üniversitenin anlamı üzerine de düşünmek gerekiyor.

ÜNİVERSİTE NE İŞE YARAR?

Üniversite denilince herkesin kafasında canlanan farklı; tarihsel geleneğiyle bilim üretilen kampüslerin yanı sıra, “her ile bir üniversite” kampanyasıyla kurulan, yöneticilerin torpilli tanıdıklarının kadrolara doluşturulduğu türden tabela üniversiteleri, eğitimden çok tanıtıma kaynak aktaran özel “apartman üniversiteleri” de var. Ancak bu yazının odağında sistemdeki bu çarpıklıklardan çok, “üniversite ne işe yarar?” sorusu var ve bu soru yapay zekâ teknolojileri gündelik hayata sızmadan önce de gündemdeydi.

Bu yıl, 54 yaşında hayatını kaybeden Avustralyalı akademisyen Peter Fleming, Türkçe’ye “Karanlık Akademi, Üniversiteler Nasıl Ölür” (Koç Üniversitesi Yayınları, 2025) olarak çevrilen kitabın yazarı. Fleming kitapta, üniversitelerin son dönemde geleneksel akademi gibi değil, sektör taleplerine yönelik işgücü üreten “iş fabrikaları” gibi çalıştığına dikkat çekiyordu. Oysa ona göre bir üniversitenin temel amacı; uygulanan uzmanlık, ampirik inceleme ve kavramsal derinlik yoluyla yeni anlama alanları yaratmak ve mevcut bilgi birikimini genişletmekti. Ancak böyle olursa insanlık fiziksel, teorik, politik, kültürel, çevresel ve ekonomik boyutlarda daha iyiye taşınabilirdi. Kısacası üniversite salt bir kişiyi iş sahibi yapmaya odaklı bir meslek okulu değil, bunun ötesinde o kişiyi bir alandaki bilgi birikimiyle zenginleştirerek yaratıcı ve eleştirel düşünmeyi öğreten bir kurum olmalıydı.

Peki, hesaplamaların baş döndüren bir hızla yapıldığı, çözülemez denilen problemlerin çözüldüğü, kısa süre içinde ortalama bir hocadan daha yetkin yanıtlar üretmesi mümkün hale gelecek yapay zekâ modelleri elimizin altındayken, özellikle fizik, kimya, biyoloji, matematik gibi temel bilimler ve sosyal bilimler eğitimi ne işe yarayacak?

MATEMATİKÇİLERE İHTİYAÇ KALDI MI?

İngiltere’nin prestijli okullarından Imperial College’da ders veren akademisyen Giordano Scarciotti geçen hafta YouTube’da “Matematiğe ne olduğunu gerçekten anlamıyorsunuz” adlı bir yorum videosu paylaştı. Scarciotti, OpenAI’nin çözdüğü matematik problemlerinden sonra sıklıkla telaffuz edilen "matematikçiler yapay zekânın işlerini ellerinden almasından korkuyor" yorumunu eleştiriyordu. Ona göre mesele işsiz kalmak değildi, tersine zaten matematikçilerin büyük çoğunluğu yüzyıllardır görünüşte pratik faydası olmayan problemleri yer yer saplantı düzeyine varan bir tutkuyla çözmeye çalışıyorlardı. Zaman zaman başarısız oluyorlardı, ya da çözümlerinin ne işe yaradığını göremeden hayatlarını kaybediyorlardı. Ancak iğneyle kuyu kazarken aslında hem gündelik alanda fayda sağlayacak formüller üretiyor hem de üzerine yepyeni araştırma alanlarının kurulacağı bir birikim oluşturuyorlardı.

Örneğin, Apollo programının görünürdeki nihai hedefi, pratik faydası tartışmalı şekilde, Ay'a bir insan indirmekti. Ancak bu hedef için çalışırken; bilişim sistemleri, yönlendirme teknolojileri, malzeme bilimi, itki sistemleri, yeni üretim teknikleri ve tıp alanında Ay'a gitmenin çok ötesinde müthiş bir teknolojik ekosistem doğmuştu. Bunu yapay zekâ sistemleri ile tasarlasak, aya çok daha erken insan gönderebilirdik, ama deneme-yanılma ve geliştirme aşamaları atlanınca belki insanlığın faydasına olacak birçok ilerlemeden mahrum kalacaktık.

Scarciotti’nin değindiği bir diğer konu, bu disiplinle ilgilenenlerin artık işsiz kalacağı söylemiydi. Bu matematiğe hevesli yetenekli gençleri alandan uzaklaştırırsa ne olacaktı? Şöyle diyordu: “Matematikçiler bir anda yetişmez; nesiller boyu inşa edilen öğrenci, araştırmacı ve akademisyen ekosistemine dayanır. Genç yetenekler bu alana girmemeye başladığında kısa vadede bir yıkım görülmez; mevcut profesörler görevdedir, makaleler basılır, yapay zekâ sonuç üretmeye devam eder. Ancak 20 yıllık bir gecikmeyle, ileri düzey matematiği bağımsız olarak kavrayabilen, sorgulayabilen ve denetleyebilen insan topluluğu dramatik biçimde küçülür. İnsanlık, tarihteki en büyük bilgi birikimine sahip, fakat bu bilgiyi anlayabilen tek bir insanın bile kalmadığı trajik bir duruma sürüklenebilir.”

“BİLİŞSEL TESLİMİYET”

ABD’de California Üniversitesi, Irvine (UC Irvine) ile eğitim yayıncılığı ve dijital öğrenme alanında faaliyet gösteren McGraw Hill şirketinin yürüttüğü bir araştırma epey ses getirdi. Çıktıları geçtiğimiz Haziran’da yayımlanan çalışmanın başlığı araştırma, “Bilişsel teslimiyet: Daha hızlı çözümler, daha düşük sınav notları, yapay zekânın matematik becerilerini nasıl aşındırdığını gösteriyor”du. Yılda dört milyondan fazla ilköğretim ve üniversite öğrencisinin kullandığı ALEKS matematik platformundaki veriler ChatGPT’nin kullanıma sunulduğu 2022 sonundan 2026’ya kadar incelenmişti.

Bulgulara göre öğrenciler yapay zekâyı ödevlerini ve sözel matematik sorularını daha hızlı tamamlamak için kullanıyordu. Ancak elbette bunun bir bedeli vardı: Araştırmacıların “bilişsel teslimiyet” olarak adlandırdığı durumda öğrenciler, problemi kendileri çözmek yerine zihinsel çabayı yapay zekâya devrediyor ve sonuçta daha az öğreniyorlardı. Nitekim öğrencilerin gözetimsiz alıştırmalardaki başarıları artarken, gözetimli sınavlarda matematik sorularını doğru yanıtlama oranları %80’den %60’a gerilemişti.

Tanınmış üniversitelerden arka arkaya derslerde yapay zekâ kullanımının yasaklandığı ya da kullanıldığı yönünde haberler de gelmeye başladı. Berkeley, Stanford ve Chicago Üniversiteleri -özellikle sosyal bilimler ve hukuk gibi alanlarda büyük dil modellerinin kullanımını ya yasakladı ya da büyük ölçüde sınırlandırdı. Üstelik sınıfta sınav yapılması ya da projelerin sözlü anlatımının zorunlu kılınması gibi geleneksel yöntemlere küresel ölçekte bir yönelim var. Ancak bu katı tutum bazen yapay zekâ uygulamalarının araştırma ve bilimsel üretimi gerçekten destekleyecek asistanlar olma potansiyelini de gözden kaçırmaya neden olabiliyor. Şimdilik herkes tekinsiz bir zeminde yolunu kaybetmeden ilerlemeye çalışıyor.

GELECEĞİ KİM KURGULUYOR?

Şu an televizyonun ve internetin hanelere girmeye başladığı dönemler gibi bir geçiş aşamasındayız. Nasıl ki zamanla bu teknolojiler kısa sürede hayatın vazgeçilmez unsurlarından olduysa yapay zekâ temelli modeller, sohbet botları ve kişisel ajanlar da öyle olacak. Ancak bu dönüşümde “düşünmeyi” bu teknolojiye bırakmak ve piyasa odaklı bir gelecek inşa etmeye çalışmak insanlığı bekleyen en büyük tehditlerden biri. Scarciotti’nin dediği gibi, yapay zekânın büyük bir hız ve teknik üstünlükle tasarladığı bir uçakta çıkacak sorunu saptayacak kadar derin bir teknik bilgiye hep ihtiyacımız olduğu kadar, onun ürettiği metinlerdeki hassas nüansları ve yeri geldiğinde önemli maddi hataları anlayabilmek için de sosyal bilim alanlarının engin birikimine ihtiyaç var. Bu da insanlığı meslek okulu gibi işleyen üniversitelerden mezun olmuş mavi ya da beyaz yakalı bir işçi ordusu olarak görmemekten geçiyor. Gelecek tasarımının bir avuç tekno-oligarka ve onlarla içli dışlı iş dünyası liderleri ve siyasi elitlere bırakılmaması gerekiyor.

/././

Toprağın üstünde yoksulluk altında emperyalist yağma -Mahir Ulutaş/Birgün- 

Ordu’da siyanürle altın ve gümüş çıkarılan Altıntepe Altın Madeni.

Yeraltı kaynakları bakımından zengin ülkelerin yoksullaşması sıklıkla "kaynak laneti" adı verilen teknik ve tali bir yönetişim zafiyetiyle açıklanmaya çalışılıyor. Ancak politik iktisatçı Prabhat Patnaik “Mineral Zengini Olmanın Sıkıntıları” isimli makalesinde (1), bu kavramın ideolojik bir perde olduğunu; asıl dinamiğin emperyalist merkezlerin hammadde bağımlılığı ve kesintisiz devam eden ilkel birikim süreçleri olduğunu bir kere daha belgeliyor. Sanayi kapitalizminin tarihsel merkez üssünü oluşturan Küresel Kuzey ülkeleri, sınai kapasitelerini ve tüketim standartlarını sürdürmek için elzem olan mineral varlıkları açısından kronik bir yoksulluk içinde.

Bu mineral açlığı, tarihsel olarak Küresel Güney’in zengin birincil kaynak rezervlerine el koyma arayışını besliyor.Patnaik’in söz konusu makalesinde alıntıladığı iktisatçı Joan Robinson’un da işaret ettiği üzere, imalat sektörüne yönelik yabancı yatırımlar bir ihtimal kalıcı bir sınai altyapı ve istihdam yaratabilirken; yenilenemeyen maden çıkarımına dönük doğrudan yabancı yatırımlar, arkasında dayanıklı bir sermaye birikimi bırakmaksızın kaynakları tüketip götüren en yıkıcı sömürü biçimi. Maden çıkarımı başladığında ülke Gayrisafi Yurtiçi Hasılası geçici olarak yükselerek uluslararası finans kuruluşlarınca "ihracata dayalı büyüme" olarak ambalajlansa da, elde edilen artı-değerin ezici çoğunluğu kâr transferleriyle Kuzey’e akıtılıyor; madenler tükendiğinde geride zehirlenmiş su havzaları ve çökmüş bir ekosistem kalıyor.

‘‘VAHŞİ MADENCİLİĞE’’ NEOLİBERAL DÖNÜŞÜM

Türkiye’de maden yönetimi, 1980 öncesinde Maden Tetkik ve Arama (MTA) ve Etibank gibi kamu kuruluşları eliyle yürütülen bir yapıya dayanmaktaydı. Ancak 1985 yılında Turgut Özal hükümeti döneminde çıkarılan 3213 sayılı Maden Kanunu ve özellikle 2002 sonrasında yapılan 21 yasal değişiklik, madenleri uluslararası sermaye ile yerli komprador grupların kullanımına açtı.Bu serbestleştirmenin ulaştığı ürkütücü boyut istatistiklere açıkça yansıyor: 1923- 2003 arasındaki 80 yılda Türkiye genelinde verilen toplam maden arama ruhsatı sayısı sadece 1186 adet iken son on beş yılda yasal esnetmeler sonucu düzenlenen toplam ruhsat işlemi sayısı yaklaşık 386 bine ulaştı.TEMA Vakfı verilerine göre incelemeye alınan 29 ilin yüzölçümünün ortalama %67’si IV. Grup madenlere ruhsatlandırılmıştır. İl bazındaki en vahim tablo şu şekildedir: Gümüşhane %93, Kütahya %92, Giresun %85, Rize %82, Uşak %80, Kazdağları (Çanakkale-Balıkesir) %79, Trabzon %77, Ordu %74, Artvin ve Eskişehir %71, İzmir %70.

ŞİRKETLER İÇİN ‘CENNET’ KAMUSAL HAZİNE İÇİN TALAN

Türkiye’deki madencilik rejimi, yabancı ortaklı şirketlere tanınan muazzam finansal ayrıcalıklarla işlemekte. Madencilik yatırımları coğrafi bölgesine bakılmaksızın doğrudan en avantajlı "5. Bölge Yatırım Teşvikleri" kapsamına alındı. Dahası 2025 yılındaki 7554 sayılı Kanun ile idari kurumların görüş bildirmemesi "olumlu görüş sayılması" (zımni kabul) esasına bağlandı. TEMA’nın 2023 verilerine göre başlatılan 525 ÇED sürecinden 443’üne "ÇED Gerekli Değildir", 37’sine "ÇED Olumlu" kararı verilirken; "ÇED Olumsuz" kararı verilen proje sayısı sadece 1’de kalmış durumda.Küresel sermaye ile yerli komprador ortaklıklarının halka ve doğaya faturası ağır oluyor. Kamuoyu bu ağır faturayı pek çok örnekle yakından gördü. Sadece iyi bilinen bir örnek vermek gerekirse, Erzincan İliç’te %80 ABD/Kanada merkezli SSR Mining ve %20 Çalık Holding (Lidya Madencilik) ortaklığıyla işletilen ve aktif fay hattı ve Fırat Nehri yanı başında kurulan altın madeninde, defalarca alınan uyarılara rağmen yürütülen kapasite artışları sonucunda, 13 Şubat 2024’te 20,16 milyon metreküplük devasa bir yığın liç çökmesi yaşanmış; 9 işçi zehirli kütlenin altında kalırken siyanür ve ağır metaller Fırat Havzası risk alanına yayılmıştı.

KÜRESEL RESİM: BM VERİLERİYLE SÖMÜRÜ

Türkiye’de yaşananlar, Küresel Güney genelindeki tarihsel yağma mekanizmalarının birebir kopyasıdır ve BM Çevre Programı’nın (UNEP/IRP 2024 GRO) raporu yaşanan tahribatı rakamlarla kanıtlamaktadır:

· Dünya kaynak çıkarımı son 50 yılda 30 milyar tondan 106 milyar tona fırlamıştır.

· Yüksek gelirli merkez ülkeler, düşük gelirli ülkelere kıyasla 6 kat daha fazla hammadde tüketmekte ve 10 kat daha fazla iklim tahribatı yaratmaktadır.

Kaynak çıkarımı ve işlenmesi, küresel sera gazı emisyonlarının %60’ından fazlasına ve biyoçeşitlilik kaybının %90’ına yol açmaktadır.

KAMU YARARI VE ÇÖZÜM PROGRAMI

Türkiye Anayasası’nın 168. Maddesi, tabii servetlerin devletin arama ve işletmesinde olduğunu ve kamu yararına kullanılmasını şart koşmaktadır. Ancak neoliberal mevzuat müdahaleleri, şirket kârlarını "kamu yararı" ilan ederek doğayı ve toplum sağlığını feda edilebilir "dışsal maliyetlere" dönüştürmüştür.Daha genel bir perspektiften bakıldığında geçen yüzyılın sonlarında küresel ölçekte dayatılan neoliberal politikalar, siyasi bağımsızlığını kazanan Küresel Güney’in ekonomik dekolonizasyon hamlelerine karşı yürütülen sistemik bir "karşı-devrim" niteliğindedir. Neoliberal süreçte çok uluslu şirketler, çevre ülkelerin maden kaynakları üzerinde yeniden mutlak denetim kurmuşlardır. Ancak neoliberal "refah" ve "kalkınma" vaatlerinin kitleler için tam bir yanılsamadan ibaret olduğu netleştiğinde ve neoliberal birikim modeli küresel ölçekte tıkanmaya başladığında, sermayenin ilkel birikim süreçleri çok daha vahşi ve çıplak biçimler almaya başlamıştır. Kapitalizm, varlığının bu sürekli kriz üreten safhasına girerken, iç çelişkileri derinleşmekte ve niteliksel olarak çok daha saldırgan bir karakter kazanmaktadır.  Ekolojik yıkım, toplumsal mülksüzleştirme ve kaynak yağması pahasına sürdürülen bir ektraktivist büyüme modeli gerçek bir kalkınma değil, gelecek kuşaklara ipotek koyan sömürgeci bir borçlanmadır; bu nedenle doğal varlıkların korunması egemenliğin, toplumsal refahın ve gezegensel adaletin vazgeçilmez ön koşuludur.

Bu nedenle ham cevher ihraç edip işlenmiş yüksek teknolojili ürünü katbekat pahalıya ithal eden sömürge tipi madencilik politikalarından çıkış için bazı kararlı adımların hızla atılması zorunludur:

1. Ormanlar, meralar, tarım arazileri, sit alanları ve su havzaları kanunla kesin olarak madenciliğe kapatılmalıdır.

2. Siyanür ve sülfürik asitli yığın liç yöntemleri gibi doğaya geri dönülemez tahribatlar yaratan üretim yöntemleri evrensel standartlarda olduğu gibi derhal yasaklanmalıdır.

3. Taban Devlet Hakkı oranları yükseltilmeli, vergi/ceza aflarına son verilmeli ve etkin bir kamusal denetim mekanizması kurulmalıdır.

4. Ham cevher ihracatı yerine madenlerin yurt içinde işlendiği katma değerli kamusal sanayileşmeye geçilmelidir.

5. Ulusal çevresel iradeyi ve egemenliği şantaj altına alan İkili Yatırım Anlaşmaları ve ISDS mekanizmaları feshedilmelidir. Bunlar sadece atılması gereken ilk adımlardır ve Küresel Güney halklarının anti-emperyalist programı, neoliberallerin sahte refah vaatlerini reddederek, barbarlaşan bu emperyalist yağma düzenine karşı radikal bir iktisadi ve siyasi program temelinde örgütlenmek zorundadır.

(1)https://mronline.org/2026/10/15/the-travails-of-being-mineral-rich/ 

/././

Avrupa’da bir prens dolaşıyor…-Koray R. Yılmaz/Evrensel Gazetesi-

Avrupa’ya geldiğinde ilk uğradığı yer, adını tanıdığı bir okuldu. Kapısı kapalıydı. Önünde bekleyen çocuklara neden içeri girmediklerini sordu.

“İçeride okuyabilmek için dışarıdayız,” dediler.

Prens bir süre kapıya baktı. Yetişkinlerin dünyasında bazı kapıların açılması için önce kapatılması gerektiğini henüz bilmiyordu.

Okul, Saint-Exupery’nin adını taşıyordu.[i] Bu tanışıklık hoşuna gitmişti ama adını bildiği birinin okulunda neden bu kadar çok eksik olduğunu anlayamadı. Öğrenciler öğretmenlerden, sınıflardan, sıralardan söz ettiler. Daha doğrusu bulunmayan öğretmenlerden, yetmeyen sınıflardan, eksik sıralardan… Sonra hepsinin üzerinde uzlaştığı o sözcük geldi: gelecek.

Yetişkinler onlara sık sık ülkelerinin geleceği olduklarını söylüyordu.

“Peki,” diye sordu şaşkınca Prens, “ülkenin bugünü olmadan geleceği nasıl olacaksınız?”

Çocuklar bu soruyu daha önce de sormuşlardı. Kendilerine bütçenin durumundan, zorunlu tasarruflardan, biraz daha sabretmeleri gerektiğinden söz edilmişti. Anlaşılan gelecek çok değerliydi ama ya bugün? O çok önemli geleceği bugün inşa etmiyor muydu?

Prens, Fransa gezegenindeki ilk dersini böyle öğrendi: Yetişkinler geleceği çok seviyordu, belki de henüz gelmediği için… bugünü ise pek sevmiyorlardı, belki de henüz gitmediği için…

Eylül günlerinde bir okulun önünde başlayan bekleyiş, başka okulların önünde de görülmeye başladı. Öğrenciler birbirlerinin görüntülerine baktılar. Uzaktaki bir sınıfta kendi sınıflarını, başka bir çocuğun sözlerinde kendi sustuklarını buldular. Sonra öğretmenler, anneler, babalar geldiler. Okulun kapısında konuşulanlar eve, işyerine, meydanlara taşındı.

Prens önce bunun nasıl olduğunu anlayamadı. Bir öğretmenin eksikliğiyle bir ailenin geçim sıkıntısı nasıl aynı meydanda buluşabiliyordu?

Bir anne, okulun karşılayamadığını kendilerinin karşılamaya çalıştığını anlattı. Bir öğretmen, çocukların öğrenme koşullarıyla kendi çalışma koşullarının aynı sınıfın içinde bulunduğunu söyledi. Prens, kapının iki tarafında duranların aslında birbirlerinden o kadar da uzakta olmadığını düşündü bu gezegenden ayrılırken.

*

Göçmen kuşlar onu biraz daha kuzeye götürdü. Belçika gezegenine vardığında benzer bir kalabalık gördü meydanlarda.

Öğrenciler, bir yıl önce daha düşük olan okul ücretlerinin şimdi nasıl arttığını anlattılar ona. Prens dikkatle dinledi. Yetişkinler gördü ellerinde hesap cetvelleri… yetişkinler rakamları severdi, bunu biliyordu Prens. Sonra öğrencilerin taşıdığı bir pankartı gördü: “Hak için mücadele ediyoruz, ayrıcalık için değil.”

“Peki,” diye sordu Prens yetişkinlere “okuyamamanın bedelini hangi sütuna yazıyorsunuz?”

Hesabı tutanlar bir süre kâğıtlara baktılar, sanki orada bulabilirlermiş gibi.

Prens bir hakkın fiyatını ilk kez burada düşündü. Bir şey herkesin hakkıysa, kapısında neden herkesin geçemediği bir hesap bekliyordu?

Belçikalı gençler ona Fransa’daki çocuklardan söz ettiler. Onlarla konuştuklarını, görüntülerini izlediklerini, benzer şeylere kızdıklarını anlattılar.

Prens, gezegenlerin birbirinden sandığı kadar uzak olmadığını düşündü. Birinde yükselen ses diğerine ulaşıyordu. Sonra güneye doğru indirdi göçmen kuşlar onu…

*

İtalya gezegeninde iki ayrı gelecek hesabıyla karşılaştı.

Birinde okulların, hastanelerin, ücretlerin hesabı tutuluyordu. Bu hesabın başında oturanlar kaynakların sınırlı olduğunu söylüyordu. Diğerinde silahlar ve askeri hazırlıklar vardı. Onun başındakiler ise zaman kaybetmenin tehlikelerinden söz ediyordu.

İki masa da geleceği korumak için çalıştığını anlatıyordu.

Prens, okuldan çıkan gençlerin taşıdığı dövizlere baktı. Okullara daha fazla, savaşa daha az para istiyorlardı. Yaşı daha ileri olanlar da ücretlerden, aylıklardan, hayat pahalılığından söz ediyordu. Bir hastaneye ulaşabilmek, bir faturayı ödeyebilmek, yarın da işinin olacağını bilmek istediklerini söylüyorlardı.

“Bunlar da güvenlikle ilgili değil mi?” diye sordu Prens.

Kendisini dinleyen bir kadın, ay sonunu getiremediğinde duyduğu korkuyu anlattı. Başka biri, hastalandığında ne olacağını düşünüyordu. Gençlerden biri ise okulun kendisini nasıl bir hayata hazırladığını merak ediyordu.

Prens, güvenlik sözcüğünün ne kadar büyük olduğunu, fakat bazı hayatların onun içine neden bu kadar güç sığdığını düşündü.

Bir ülkenin korunması için çok şey yapılabiliyordu. O ülkede yaşayanların korunmasına gelince, hesap yeniden açılıyor, kalem yeniden kâğıda dayanıyor, kaynakların ne kadar sınırlı olduğu hatırlanıyordu.

İtalya’dan ayrılırken aklında kalanlar bunlardı. Biraz daha batıya gitmeye karar verdi, deniz havasını sevmişti Prens.

*

İspanya gezegeninde evler gördü.

Pencereleri, balkonları, kapıları vardı. Bazılarının önünde satılık ya da kiralık yazıyordu. Meydanlarda ise çadırlar kurulmuştu.

Prens, evlere baktı, sonra çadırlara. Bu gezegende ev yapmanın bilinmediği söylenemezdi. Öyleyse insanların neden meydanda kaldığını öğrenmek istedi.

Ona evlerin çok değerlendiği anlatıldı.

“İçlerinde daha iyi yaşandığı için mi?”

Bu kez değer sözcüğünün başka bir anlamı olduğunu öğrendi. Bir ev, içinde hiç yaşanmadan da sahibine kazandırabiliyordu. Hatta değeri arttıkça, içinde yaşamak isteyenlerin ona ulaşması güçleşebiliyordu.

Prens, aynı evin iki ayrı hikâyesi olmasına şaşırdı. Birinin hesabında büyüyen servet, diğerinin hayatında uzaklaşan bir kapıydı.

Gençler, ailelerinin evinden ayrılamamaktan söz ettiler. Çalışıyor, para kazanıyor, yine de kendi hayatlarına yer bulamıyorlardı. Yaşlıların da kapı dışında kalabildiğini öğrendi. Bir ömür geçirmiş olmak, insanın o ömrün kalan kısmını geçireceği yeri güvenceye almıyordu.

Burada sorular giderek zorlaştı. Bir evin değeri yükselirken bir insanın hayatı neden daralıyordu? Barınmak için yapılan bir şey, hangi hesapta barınmanın önüne engel olarak yazılabiliyordu?

Meydandakiler yalnızca evlerden konuşmuyordu artık. Ücretler, çalışma saatleri ve grev de konuşuluyordu. Prens, Fransa’da okul kapısında gördüğü yakınlaşmayı hatırladı. Orada sınıftan işyerine uzanan yol, burada evden işyerine açılıyordu.

İnsanlar farklı kapılardan çıkıp aynı meydana geliyordu.

*

Portekiz gezegeninde sabah erken kalkan insanlarla karşılaştı. Biraz daha batıya gidince…

İşe gidiyor, dönüyor, ertesi sabah yeniden yola çıkıyorlardı. Prens onların çok çalıştığını gördü. Buna rağmen meydanda daha yüksek ücret, ödenebilir kira, geçinebilecekleri bir emekli aylığı istiyorlardı.

“Çalışınca hayatınızı kazanmıyor musunuz?” diye sordu.

Kazanıyorlardı. Fakat kazandıkları, hayatlarına yetişemiyordu.

Prens bu kez zamanın hesabını düşündü. İnsan gününün saatlerini veriyor, karşılığında aldığı parayla o günü sürdürebilmeye çalışıyordu. Kira yükseldiğinde aynı ev için daha fazla saatini vermesi gerekiyordu. Yiyecek pahalandığında, aynı sofrayı kurabilmek için hayatının daha büyük bir bölümünü…

Saatlerin uzunluğu değişmiyordu ama insanın kendisine kalan hayat küçülebiliyordu.

Bir meydanda ücret konuşulurken zamanın da konuşulduğunu ilk kez bu kadar açık gördü. Çocuklarla geçirilecek akşamın, dinlenilecek pazar gününün, okunacak kitabın da o hesabın içinde olduğunu düşündü.

Yetişkinler bunların bazılarına boş zaman diyordu. Prens, insanın kendisine kalan zamana neden boş dendiğini anlayamadı.

*

Sonra meydanların görüntüleri değişti. Ekranlarda duman, kırılan camlar, polis kalkanları daha çok görünmeye başladı. Okulun eksik öğretmeni, evin ödenemeyen kirası, işçinin yetmeyen ücreti görüntünün dışında kalabiliyordu.

Prens, kırılan bir camın hemen fark edilmesine şaşırmadı. Onarılması gerektiği açıktı. Fakat yıllardır eksilen bir hayatın nasıl görünür olacağını merak etti. Onun kırıldığı anı gösterecek tek bir görüntü bulunmuyordu.

Belki de insanlar bu yüzden meydanlara geliyor diye düşündü: Ayrı ayrı yaşadıklarının birlikte görülebilmesi için.


[i] Tarihin ilginç bir cilvesi Fransa’da öğrenci hareketinin başladığı okul adını Küçük Prens’in meşhur yazarından alıyor. Okulun tam adı “Lycee polyvalent Antoine de Saint-Exupery”.

/././

Kışlalı ve gençlik!-Miyase İlknur/Cumhuriyet- 

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın 27. ölüm yıldönümü Avrupa’yı saran gençlik hareketlerinin yükseldiği günlere denk geldi.

21 Ekim 1999’da evinin önündeki aracına konan bomba sonucu alçakça katledilen Kışlalı’nın başta siyaset bilimi ve Atatürkçülük olmak üzere pek çok kitabının yanında gençlik hareketlerine ilişkin ayrı bir çalışması var.

Kışlalı, Gençlik Ayaklanmaları başlığıyla kitaplaştırdığı bu eserinde Fransa’daki ve Türkiye’deki 68 hareketinden yola çıktı. Gençlerin gelecek kaygısını ciddiye almak gerektiğini, bunun sadece gençler açısından değil ülkenin geleceği açısından da elzem olduğunu vurguladı.

Kışlalı, Türkiye’de de gençlerin sesini her türlü yöntemi deneyerek duyurmaya çalıştığı o günlerde üniversite yönetimine şu öneride bulundu:

“Gençleri susturmaya çalışmak çözüm değildir. Gelin tam tersini yapalım, üniversite yönetimine gençlerden de bir temsilci alalım!”

***

Kışlalı İstanbul Kabataş Lisesi’nde yatılı okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Yüksek lisansı Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yaptı. Doktora hocası dünyaca ünlü siyaset sosyolojisi uzmanı Prof. Maurice Duverger’di.

Duverger, “Halksız Demokrasi” başlıklı eserinde şu saptamaya yer vermişti:

“Yönetimler otoriter eğilimlere yöneldikçe, siyasi partiler zayıfladıkça halktan kopmaya başlar. Mustafa Kemal, halktan kopmayı değil, halkçılığı hedeflemiştir.”

Duverger, Türkiye’yi ve Atatürk’ü incelemiş, bilimsel çalışmalarının konusu yapmıştı. Kışlalı da küresel bakan, ülkesel düşünen bir bilim insanı olarak Türkiye’ye döndüğünde siyaset bilimiyle siyasal mücadeleyi harmanladı. Böylece Ecevit’in kadrosunda en üretken kişilerden oldu.

Fransa’da Fransızlaşmadı bir Fransızı Türk yaptı. Paris’te âşık olduğu Nicole’le çok güzel günler geçirdiler. Doktorasını başarıyla tamamlayıp Türkiye’ye dönecekti. Aşkları ne olacaktı? Kışlalı çalışmalarını Türkiye’de sürdürmek istiyordu. Bunu Nicole de biliyordu. Güzel bir tatil dönüşü, Sein Nehri kıyısında Kışlalı’ya şöyle haykırdı:

“Benimle evlenmezsen seni öldürürüm!”

Kışlalı sevinçle karşılık verdi:

“Türkiye’de bunu genellikle erkekler söyler!”

Nicole Türkiye’de kendisine bir ad seçti:

Nilgün!

Sevgili Nilgün Hanım’ın davetiyle, Kışlalı ailesinin sofrasına biz de birkaç kez oturduk. Şiir gibi, şarkı söyler gibi Türkçe konuşurdu!

Kışlalı’nın giyim kuşam titizliğini de şöyle özetlemek mümkün:

Ütüsüz pantolonla bahçe sulamazdı!

***

Kışlalı’nın cenaze töreninde herkes gözyaşlarına boğuldu. En çok da öğrencileri!

Derslerinde bütün düşünceler dile getirilirdi. Kışlalı herkesi saygıyla dinler, konuşma sırası kendisine geldiğinde çok net ifadelerle yanıt verirdi.

Kışlalı bugünün penceresinden baksa, Cumhuriyet’teki köşesinde tıpkı ilk akademi yıllarında olduğu gibi Türkiye’deki ve Fransa’daki gençliği analiz ederdi.

Fransa’da bugün yaşanan gençlik hareketlerini irdeler, pek çoğuyla bire bir tanıştığı 68 hareketinin gençlik liderleriyle karşılaştırırdı.

Bugünkü eylemlerde örgütsel bir yapının olmadığı, eylemlerin lider çıkarmadığı dikkati çekiyor. İstemler ağırlıklı olarak ekonomik eşitsizliğe isyan niteliğinde. Sadece Fransa’da değil tüm dünyada zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu bir sürecin içindeyiz. Daha önemlisi gençliğin düşünsel heyecanları kayboldu. Zaman zaman küresel ısınmadan, çölleşmeden söz ediliyor ama en az bunun kadar önemli olan bir sorun daha var:

Fikirsel çölleşme!

Kışlalı, Atatürk’ün devrimlerini tek tek toplumsal temele oturttu, bunları birer slogan olarak değil, bilimsel bakışla bugüne taşıdı.

Ahhh yaşasaydı... Yapacağı daha çok şey vardı!

Bir anıyla noktayı koyalım.

1996 yılı olmalıydı. Ordu Olay gazetesinin sahibi, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni birlikte bitirdiğimiz Zeki Özel, ORSEV, ADD bizi konferansa çağırdı. Kışlalı ile yaptığımız en renkli seyahatlerden biriydi. Salon hıncahınç doluydu. Ama Kışlalı’nın yüzü biraz asıktı. Usulca sordum. “Salon dolu, güzel de” dedi, “Gençler az!”     

/././

Cumhuriyet İlanına Giden Yol: ‘28 Ekim Gecesi Karar Verilmedi’-Sinan Meydan/Cumhuriyet- 

“Yeni Türkiye’nin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ilk maddelerini size tekrar edeceğim: ‘Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Yürütme gücü, yasama yetkisi milletin tek gerçek temsilcisi olan Meclis’te belirmiş ve toplanmıştır.” Bu iki cümleyi tek kelimede anlatabilmek mümkündür: Cumhuriyet.” (Mustafa Kemal Paşa, 22 Eylül 1923)

Cumhuriyetimizin 103. yıl dönümüne bir hafta kaldı. Cumhuriyeti anlatırken en çok karşılaştığım sorulardan ikisi, “Atatürk, cumhuriyet ilanına 28 Ekim gecesi mi karar verdi? Bu kararını ilk kez birkaç arkadaşına 28 Ekim gecesi mi açıkladı?” şeklinde oluyor. Yanıtım hayır! Atatürk, cumhuriyetin ilanına çok daha önce karar vermişti ve cumhuriyet ilan etmeden yaklaşık bir ay önce açıklamıştı. Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün bunu bir buçuk ay önce özel bir toplantıda açıkladığını yazıyor.

YARIN CUMHURİYET İLAN EDECEĞİZ 

Atatürk, Nutuk’ta, cumhuriyet ilanından hemen önceki 28 Ekim 1923 gecesini şöyle anlatmıştır: “Gece olmuştu. Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit Paşalara rastladım. Ali Fuat Paşa, Ankara’dan giderken, bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede ‘Bir Uğurlama ve Bir Karşılama’ başlığı altında okumuştum. Henüz kendileriyle görüşmemiştim. Benimle mülakat için geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca akşam yemeğine gelmelerini Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa aracılığıyla bildirdim. İsmet Paşa ile Kazım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle beraber gelmelerini söyledim. Çankaya’ya gittiğim zaman orada beni görmek üzere gelmiş Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Beylere rastladım. Onları da yemeğe alıkoydum. Yemek sırasında ‘Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz’ dedim. Hazır bulunan arkadaşlar derhal düşünceme katıldılar. Yemeği terk ettik. O dakikadan itibaren hareket şekli hakkında kısa bir program tespit ettim ve arkadaşları görevlendirdim. (…) O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden benden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa, Çankaya’da misafir idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık. Bu tasarıda 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim: Birinci maddenin sonuna ‘Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir’ cümlesini ekledim. Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: ‘Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükümetin ayrıldığı idare şubelerini Bakanlar Kurulu aracılığı ile idare eder.’ Bundan başka Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun temel maddelerinin sekizinci ve dokuzuncu maddeleri de değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı: (…)”

O yemekte bulunan İsmet İnönü de o gece “Atatürk’ün yanındaki bazı arkadaşlarla ertesi gün ‘Cumhuriyet ilan edileceği kararlaştırıldı…’ (…) Onlar gittikten sonra bilindiği gibi biz, Atatürk ile cumhuriyet ilanını sonuca götürecek kanun teklifi üzerinde çalışmışızdır…” demiştir.

Atatürk, 28 Ekim 1923 gecesi Çankaya’da bazı arkadaşlarına, “Yarın cumhuriyet ilan edeceğiz” derken aslında daha önce kararlaştırılan ve yaklaşık bir buçuk aydır üzerinde çalışılan bir kararın yarın uygulanacağını açıklamıştı. Şöyle ki!

HALK PARTİSİ TÜZÜĞÜ’NDEKİ CUMHURİYET 

9 Eylül 1923’te TBMM’de Halk Partisi Tüzüğü görüşülerek kabul edildi. Böylece; “Amacı, milli egemenliğin halk tarafından ve halk için yürütülmesine rehberlik etmek ve Türkiye’yi çağdaş bir devlet haline yükseltmek ve Türkiye’de bütün kuvvetlerin üstünde kanunun üstünlüğünü egemen kılmaya çalışmak” üzere Halk Partisi kuruldu. (Halk Fırkası Nizamnamesi, Ankara, 1339 (1923), s.1)

Çok açıkça görüldüğü gibi Halk Partisi’nin -10 Kasım 1924’te partinin başına ‘Cumhuriyet’ ifadesi de eklenecekti- tüzüğüne göre kuruluş amaçlarından ilki; “Milli egemenliğin halk tarafından ve halk için yürütülmesine rehberlik etmek” olarak belirtilmiştir ki, böyle bir amaç için her şeyden önce cumhuriyet ilanı gerekecekti. Yani aslında, 9 Eylül 1923 tarihli Halk Partisi tüzüğünde “cumhuriyet ilan edileceği” örtülü biçimde ifade edilmiştir.

11 Eylül 1923’te Halk Partisi Meclisi Atatürk’ün başkanlığında toplandı. Bu toplantıda Halk Partisi’nin, “içinde ‘cumhuriyetin’ de saklı olduğu” tüzüğü kabul edilerek bütün üyeler tarafından imzalandı.

ÖNCE ÖZEL BİR TOPLANTIDA AÇIKLADI 

Atatürk, cumhuriyet ilan edileceğini ilk olarak 11 Eylül 1923’te özel bir toplantıda açıkladı. Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün, Halk Partisi Meclisi’nden çıkıp odasına giderken bazı milletvekillerini davet ettiğini ve oradaki özel toplantıda cumhuriyetin ilan edileceğini açıkladığını şöyle anlatmıştır:

“Biraz sonra cebinden tüzüğün kopyasını çıkardı. Sayfa kenarına yazdığı Fransızca bir cümleyi okudu. Bu Fransız Cumhuriyeti’nin ‘bir ve bölünemez’ olduğunu söyleyen cümleydi. ‘Dün akşam Fransız İhtilal tarihini gözden geçirdiğim zaman not etmiştim,’ dedi ve sildi. (…) Atatürk dedi ki: ‘Cumhuriyet ne demektir?’ Sözlüğe baktım, ‘chose publique’ kelimeleriyle tercüme edilmiştir. ‘Bize de anlamı ne olmalı?’ (diye sordu.)’ Atatürk’ün sözü hangi konu üstüne getirmek istediği belli idi. Anayasada yeni hükümet şeklini açıkça göstermek sırası geldiğini’ söyleyen Sabri Bey, ‘Mesele bugünkü durumun ifade edilmesinden ibarettir,’ dedi. Atatürk, ‘Ben projeyi gördüm. Çok eksik yerleri var. Bu hafta kendim uğraşacağım. Sonra bazı arkadaşlarla özel görüşmede bulunuruz ve Partiye gideriz,’ dedi. Yunus Nadi, ‘Bunu en kuvvetli zamanımızda yapmalıyız’ (deyince), Atatürk, kalemini masaya vurarak, ‘En kuvvetli zamanımız bugündür,’ dedi. Sonra yeni anayasanın kendi niyetine göre ilk maddesini okudu: ‘Türkiye, cumhuriyet usulü ile idare edilir bir halk devletidir.’ Sonunda, yakında cumhuriyetin ilan olunacağını, Meclis’te Atatürk’ün ağzından işitiyorduk. (…) Cumhurbaşkanlığı süresi üzerinde konuştuk. Onun fikrince, ‘Cumhurbaşkanı Büyük Millet Meclisi’nin de başkanıdır.’ Dört yıl, yedi yıl konuları geçti. Bir gayretkeş, ‘Yaşadığı sürece şartıyla da olabilir,’ dedi. Atatürk sert bir tavırla bunu reddetti…” (Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri, Sel Yayınları, İstanbul, 1955, s. 35-37)

‘NEUE FREİE PRESSE’ MUHABİRİNE AÇIKLADI 

Atatürk, 22 Eylül 1923’te “Neue Freie Presse” adlı Avusturya-Viyana gazetesinin Ankara’daki muhabiri Mösyö Lazar’a verdiği demeçte bütün dünyaya Türkiye’nin rejiminin “Cumhuriyet” olacağını açıkladı. Daha doğrusu adı konulmamış bile olsa zaten “Cumhuriyet” olduğunu söyledi. O sırada İstanbul’da yayımlanan İkdam gazetesinin Ankara temsilcisi Mecdi Sadrettin (Sayman) Bey, Mösyö Lazar’dan, Atatürk’ün demecinde “cumhuriyetten söz ettiğini” öğrenerek bu ha-beri ve ayrıntılarını Ankara’dan telg- rafla İstanbul’daki İkdam gazetesi-ne bildirdi. Ertesi gün 23 Eylül 1923 tarihli İkdam gazetesi, Atatürk’ün ağzından, “Cumhuriyet ilan edileceğini” ve “Ankara’nın da Türkiye Cumhuriyeti’nin merkezi (başkenti) olacağını” duyurdu. Bu haber yayımlandıktan sonra Atatürk’ün yabancı muhabire verdiği bu demeç Anadolu Ajansı ile her yere duyuruldu. (Mecdi Sadrettin Sayman, “Yüz Yirmi Bir Ay Evvel”, Ülkü, C.2, S.9, Birinci Teşrin, 1933, s.266-269)

Atatürk’ün, Viyana’da yayımlanan Neue Freie Presse gazetesi muhabirine 22 Eylül 1923’te verdiği demecin, “Teşkilat-ı Esasiye” (1921 Anayasası) değişikliğine ait bölümü aynen şöyleydi:

“Yeni Türkiye’nin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ilk maddele- rini size tekrar edeceğim:

‘Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Yürütme gücü, yasama yetkisi milletin tek gerçek temsilcisi olan Meclis’te belirmiş ve toplanmıştır.”

Bu iki cümleyi tek kelimede anlatabilmek mümkündür: ‘Cumhuriyet.’ Yeni Türkiye’nin iç gelişmesi daha son bulmamıştır. Savaştan sonra Türk Teşkilat-ı Esasiyesi’nin gelişmesi henüz kesin bir şekil almış sayılamaz. Değişiklikler ve düzeltmeler yapmak ve daha mükemmel hale getirmek gereklidir. Tamamlanmasına başlanan bu iş henüz bitmemiştir. Kısa bir zaman içinde Türkiye’nin bugün fiilen almış olduğu şekil kanunen de belirlenecektir. Yakın bir gelecekte bu konuya yönelik hükümet teklifleri Meclis’e sunulacaktır. Bu tekliflerin bütün maddeleri Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun gelişmesine ve tamamlanmasına ait bulunacaktır. Bütün Avrupa ve Amerika’daki Cumhuriyetler nasıl esas olarak birbirinden ayrı değilse, aralarındaki fark nasıl yalnız şekle ait bulunuyorsa, Türkiye’nin de bu Cumhuriyetlerden farkı sadece bir şekil meselesidir. Diğer cumhuriyet usulüyle yönetilen memleketlerde olduğu gibi bizim de egemenliğe sahip bir meclisimiz vardır. Yalnız bizde Büyük Millet Meclisi hem yasamaya hem de yürütmeye ait yetkiye sahiptir. Başka yerde olduğu gibi bizde de bakanlar kendi bakanlıklarına ait işlerden sorumludurlar. (…) Sonuç itibariyle cumhurbaşkanından, başbakandan ve sorumlu bakanlardan oluşan bir hükümet kuracağız.”

“Yeni Türkiye’nin başkenti meselesine gelince, bunun cevabı kendiliğinden belirir. Ankara Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentidir.” (Yeni Gün, 27 Eylül 1339 (1923), s. 1.)

Atatürk, Viyana’da yayımlanan bir gazetenin muhabirine 22 Eylül 1923’te, Ankara’da verdiği bu demeçte, 1921 Anayasası’nın “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir…” diye devam eden birinci maddesini okuyarak, bunun zaten “cumhuriyet” anlamına geldiğini belirtmişti. Yani aslında 1921 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden beri Türkiye’nin rejimi, açıkça adı konmamış olsa da cumhuriyetti. İkincisi, savaştan sonra anayasanın kesin bir şekil almadığını, değişiklikler ve düzeltmelerle daha mükemmel hale getirileceğini belirtmişti. Böylece 1921 Anayasası’nın mevcut haliyle Türkiye Cumhuriyeti’nin “mükemmel anayasası” olmadığını vurgulamıştı. Atatürk’ün, “Yeni Türkiye’nin iç gelişmesi son bulmamıştır” ifadesi de dikkat çekiciydi. “Yeni Türkiye’nin iç gelişmesi” cumhuriyetin ilanıyla da son bulmayacak, Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı dönemi boyunca devam edecekti. Üçüncüsü, Atatürk, Türkiye’de kuracakları cumhuriyetin dünyadaki diğer cumhuriyetlerden farklı olmayacağını belirterek “evrensel ilkelere uygun çağdaş bir cumhuriyet kuracaklarını” belirtmek istemişti. Son olarak da Cumhuriyetin başkentinin Ankara olacağını açıklamıştı.

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KURULU 

5 Ekim 1923’te Halk Partisi Büyük Divanı Atatürk’ün başkanlığında toplandı. Tam 6 saat devam eden uzun bir toplantıda “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu”nda yapılacak değişiklikler esastan görüşüldü. Bu amaçla bir uzman kurul seçildi.

Hasan Rıza Soyak’ın anlatımına göre “Kurul, istasyonda Özel Kalem binasının üst katında çalışmaya başladı. Kurula Niğde Milletvekili Ebubekir Hazım Bey başkanlık ediyordu. Komisyon üyeleri arasında Diyarbakır Milletvekili Ziya Gökalp da vardı. Atatürk de ara sıra bu komisyonun görüşmelerine katılıyordu. Gazeteler bunu haber verirken komisyonda ‘cumhuriyet’ şekli üzerinde durulduğunu da ekliyorlardı.” (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, C.1, 1973, s. 183)

Özel Kalem binasında anayasada yapılacak değişiklikler konuşulurken Mahmut Esat (Bozkurt), “Din ile devlet işlerinin birbirine karışması, Türk milletinin felaket sebebidir. Yalnız bizim değil hatta Roma devletinin dahi çöküş nedeninin Hıristiyanlık olduğunu iddia ederek” din ile ilgili maddelerin projeden çıkarılmasını teklif etmişti. Kazım Karabekir bu düşüncelere sinirlenmiş, Fethi (Okyar), “Canım böyle şeyleri karıştırmayalım. Biz ihtilalci miyiz?..” diyerek konuyu kapatmak istemiş, bunun üzerine Atatürk de “Zamanı gelir!” demişti. (Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali, İstanbul, 1940, s. 429) Sonuçta bu maddeler, Atatürk’ün Nutuk’taki ifadesiyle “birtakım fazlalıklar,” zamanı gelinceye kadar anayasada kalmıştı.

***

Mazhar Müfit Kansu’nun “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adlı anılarında aktardığına göre Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında Erzurum’da 20 Temmuz 1919’da “Zamanı gelince hükümet şekli cumhuriyet olacaktır,” demiş; 7 Ağustos 1919’da da gelecekte yapmayı düşündüğü bazı devrimlerden söz ederken de yine “Hükümet şekli cumhuriyet olacaktır,” demişti.

1920 yılında “Teşkilatı Esasiye Kanunu”nun (1921 Anayasası’nın) taslak metni durumundaki “Halkçılık Programı”nı hazırlayan Atatürk, 1923 yılında Türkiye’yi cumhuriyete taşıyan anayasa değişikliğine son şeklini de kendisi vermişti. Atatürk, bu süreçte anayasa hukuku konusunda kitaplar okumuştu. Örneğin, 1923 yılında Babanzade İsmail Hakkı’nın “Hukuk-u Esasiye” adlı eserini okumuş, bu kitapta cumhuriyet, hükümet ve ulusal egemenlikle ilgili bölümlerin altını çizmişti. Atatürk, adı geçen kitapta Montesquieu’nun şu cümlesinin altını da çizmişti: “Cumhuriyeti yaşatan genel kural fazilettir.” Yine aynı kitapta Fransız Devrimi’nin anlatıldığı sayfanın sol alt köşesine şu hesabı yapmıştı: “1789-1923= 134”

/././

(Derleyen: mstfkrc)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

KÖŞEBAŞILAR -21 Ekim 2026-

Gelecek halkın ellerinde -Berkant Gültekin/Birgün-  Fon skandalının ortaya saçılması ve AKP’nin üst düzey isimlerinden Fatma Betül Sayan Kay...