15 Haziran 2026 Pazartesi

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -15 Haziran 2026-

Sabıkalı kupada: “Bizim Çocuklar” marşlarla teselli buldu -Yalçın Doğan- 

Geriye marşlar kalıyor, teselli niyetine. Gruptan çıkmak için Amerika ile Paraguay’ı yenmek şart, bakalım.

“-Aklımızı oynat, deli et bizi” , “-Saldır Türkiyem, Kudret Gelir Atandan” , “-Yıldızlara Yürüme Zamanı” , “-Ev Sahibi Biziz, Yer Gök İnlesin” “-Arkanızdayız, Haydi Zafere”,  “-Beyaz - Kırmızı, Tek Yürek Türkiye”

24 yıl sonra Dünya Futbol Kupası’na katılıyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı ile TFF kupaya katılımı simgeleyen marş yarışması açıyor. Bazı örnekleri yukarıda, yarışmaya 82 eser başvuruyor. Bursa Zeki Müren Güzel Sanatlar Lisesi’nin hazırladığı “Bizim Çocuklar” birinciliği kazanıyor. 

AKP boş durmuyor, milli takımdan daha çok Tayyip Erdoğan’ın görüntülerinin yer aldığı, futbolla ne ilgisi varsa, İHA’lar, SİHA’lar eşliğinde, “Siz Hepiniz Biz Türkiye” marşı, ne demekse, diğer marşlarla birlikte pek çok kanalda yayınlanıyor. Marşların bazılarını kamu kurumları, bazılarını özel firmalar hazırlatıyor. Hepsi birbirinden hamasi. 

Maça mı gidiyoruz, savaşa mı, belli değil!.. 

“Yıldızlara yürüyoruz, dünyayı titretiyoruz, yeri göğü Türk’ün sesiyle inletiyoruz” da...  

Dün sabah Avustralya karşısında yenilgi, 2 - 0, süngümüz düşüyor.  

FIFA Başkanı

Deniyor ya, “futbol sadece futbol değil” diye, şu andaki Dünya Kupası bu söz için biçilmiş kaftan. 

İşbirlikçi” her yerde var!.. Bizde olduğu gibi. 

Dünya Kupası’ndaki işbirlikçi... 

İtalyan - İsviçreli FİFA Başkanı Gianni İnfantino on yıldır o koltukta. Dünyayı ateşe ve kana bulayan ABD Başkanı Trump’ın en yakın arkadaşı. 

Trump zamanının çoğunu İnfantino ile geçiriyor, düzenlediği her türlü etkinlikte İnfantino da boy gösteriyor. 

Trump Nobel Barış Ödülünü alabilmek için yırtınıyor, alamayınca, imdadına İnfantino yetişiyor. FİFA Başkanı aniden “FİFA Barış Ödülü” diye bir ödül icat ediyor, ödülü Trump kazanıyor. “Barış Ödülü” sahibi Trump önce Venezuela’ya, ardından İran’a saldırıyor, çeşitli ülkeleri tehdit ediyor. 

Irkçı uygulamalar

Yıllık geliri 6 milyon doları bulan FİFA Başkanı, yeri geldikçe “futbol ve barışı” birbirinden ayrılmaz parça olarak görüyor. FİFA kuralları gereği, “ırkçılığa karşı” durması gerekirken... 

Bazı ülke taraftarlarına Amerika’nın vize vermeyişine, İran’ın üç maçı da Amerika’da olmasına rağmen, İran kafilesinin konaklamak için Meksika’ya gönderilmesine ses çıkartmıyor. 

Trump’la birlikte mafyavari kadrolaşmanın resmiyet kazandığı ICE polis gücü Orta Doğu ve Afrika’dan gelen takımlara kök söktürüyor, aramalar, sınırdan çevirmeler, v.s. 

Bütün bunlar yaşanırken, Bay İnfantino’yu gören, sesini duyan yok!..   

Geçmişi karanlık

FİFA aslında otoriter geleneğin ve kurulu düzenin temsilcisi. Kupanın da, geçmişi sabıkalı.  

Yıl 1934, Dünya Kupası İtalya’da düzenleniyor, iktidarda faşist Mussolini var. 

Yıl 1978, Dünya Kupası Arjantin’de düzenleniyor, iktidarda darbeyle gelmiş faşist Videla var. 

Yıl 2018, Dünya Kupası Rusya’da düzenleniyor, iktidarda otoriter Putin var. 

Şimdi de, Dünya Kupası Amerika’da, iktidarda çağımızın faşistlerinden Trump var. 

Dillerden düşmeyen “futbol - barış - kardeşlik” inancının ağır yara  aldığı örnekler.

Bilet fiyatları

Bu seferki kupada maç biletleri 2022 kupa biletlerine göre, yüzde 72 daha pahalı. Biletler 550 dolar ile 11 bin dolar arasında değişiyor. Kupadan 9 milyar dolar hasılat bekleniyor. 

Bilet fiyatlarının bu ölçüde uçmuş olması karşısında New York ve New Jersey savcılıkları soruşturma açıyor. Karaborsa, alavere, dalavere, hepsi var. 

Biletler pahalı ama, şu ana kadar maçlar fazlasıyla sıkıcı, futboldan çok bunlar konuşuluyor. 

Avustralya maçı

Dün bizim maça gelirsek... 

Avustralya’nın hiçbir özelliği yok, Balkan göçmenlerinden oluşan bir takım. Gruptan çıkma şansı sıfır olarak gösteriliyor ama, dün bizi yeniyor. 

Topa sahip olma yüzde 28’e karşı yüzde 72 bizde. Onların 0.81 gol beklentisine karşı bizde gol beklentisi 1.32. Onların 9 şutuna karşı biz 30 şut atıyoruz, bizim isabetli şutumuz 8, onlarınki 4. Bizde başarılı pas 635, onlarda 202. Maç istatistiklerinde üstünlük bizde ama, maçı onlar kazanıyor. Demek ki, teknik adamların bileceği eksiklikler var. 

Yine de, saçmalık devam ediyor, TRT spikeri “2022’de Arjantin de ilk maçta yenilmişti ama, şampiyon oldu” demez mi?..  

Oysa, bizi favori gösteren hiçbir uluslararası tahmin yok. 

Geriye marşlar kalıyor, teselli niyetine. 

Gruptan çıkmak için Amerika ile Paraguay’ı yenmek şart, bakalım!.. 

/././

Bir “Amerikanlaştırma” projesi olarak 2026 Dünya Kupası ölçeğinde FIFA'nın kâr maksimizasyonu ve 'sportswashing'in politik ekonomisi -Tuğrul Akşar- 

2026 Dünya Kupası merkezli FIFA’nın finansal örgütlenmesine yapısal ve ampirik spor ekonomisi perspektifinden bakıldığında; sürdürülemez olan bu finansal balonun patlaması kaçınılmazdır.

Bu çalışma, endüstriyel futbolun küresel ölçekteki en büyük kurumsal karteli olan FIFA’nın (Fédération Internationale de Football Association) finansal yapısını, genişleme stratejilerini ve neoliberale evrilen küresel spor ekonomisindeki hegemonik rolünü ampirik ve teorik bir süzgeçten geçirmektedir. ABD, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde gerçekleştirilen 2026 FIFA Dünya Kupası; takım sayısının 48’e, toplam maç sayısının ise 104’e çıkarılmasıyla spor tarihinin en büyük ve en uzun soluklu (39 gün) organizasyonu haline gelmiştir. 

Çalışmada, bu tarihsel genişlemenin ardında yatan temel güdünün sportif kapsayıcılık veya futbolun küreselleşmesi değil; FIFA'nın kâr maksimizasyonu, sermaye stoklama arzusu ve küresel finans-kapital ile kurduğu organik bağlar olduğu resmi bilanço verileriyle ortaya konmaktadır. FIFA ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) raporlarında öngörülen 80,1 milyar dolarlık brüt ekonomik çıktı, 40,9 milyar dolarlık doğrudan GSYH katkısı ve 13,9 milyar dolarlık turizm harcamaları gibi makroekonomik veriler analitik olarak parçalanmakta; bu zenginliğin ev sahibi ülkeler, yerel halklar ve futbolun tabanı arasındaki asimetrik dağılımı incelenmektedir. 

Ayrıca, futbolun "Amerikanlaştırılması" süreci, "Kıta İçin Gece Ekonomisi" kavramı üzerinden taraftarın "hiper-tüketiciye" indirgenmesi, naklen yayın şartnamelerindeki rekabet hukuku ihlalleri, Amerika kıtasında devreye sokulan dinamik fiyatlandırma algoritmaları ve Rusya 2018, Katar 2022 ile 2034 Suudi Arabistan vizyonu ekseninde "Yumuşak Güç" (Soft Power) ve "Sporla Aklama" (Sportswashing) pratiklerinin küresel sermaye hareketleriyle olan yapısal ilişkisi eleştirilmektedir. Son olarak, turnuvadan beklenen 11,5 milyar dolarlık devasa hasılata karşılık katılımcı ülkelere yalnızca 871 milyon dolar dağıtılmasıyla somutlaşan kurumsal sömürü oranı hesaplanmakta ve kulüpler düzeyinde G-14'ten Avrupa Kulüpler Birliği'ne (ECA) uzanan finansal savunma mekanizmaları kurumsal ekonomi perspektifiyle çözümlenmektedir. 

Anahtar Kelimeler: Endüstriyel Futbol, FIFA, Kâr Maksimizasyonu, Cari Varlıklar, Ölçek Ekonomisi, Amerikanlaştırma, Artı Değer Sömürüsü, Dinamik Fiyatlandırma, Sportswashing, ECA, Naklen Yayın Tekeli. 

1. Gi̇ri̇ş: Endüstri̇yel futbolun yapısal dönüşümü ve küresel kartelleşme

Modern futbol, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren yeşil sahaların sportif sınırlarını aşarak uluslararası sermaye akışlarının, çokuluslu şirketlerin ve jeopolitik güç savaşlarının en dinamik enstrümanlarından biri haline gelmiştir. Futbolun geçirdiği bu evrim, basit bir ticarileşme sürecinin ötesinde, oyunun tamamen "finansallaşması" ve meta üretimine dayalı bir endüstriyel komplekse dönüşmesidir. Bu piramidin tepe noktasında yer alan FIFA, İsviçre Medeni Kanunu'na tabi, kâr amacı gütmeyen bir dernek (association) statüsünde hukuki varlığını sürdürse de pratik operasyonları ve finansal rasyonalitesi bakımından küresel bir oligopol, hatta tekelci bir kartel gibi hareket etmektedir. 

11 Haziran’da Meksika’daki açılış müsabakasıyla başlayıp 19 Temmuz’da New York/New Jersey’deki final maçıyla taçlanacak olan 2026 FIFA Dünya Kupası, tam 39 gün süren takvimiyle futbol tarihinin en uzun organizasyonudur. Bu genişleme kararı, ana akım spor medyasında "futbolun coğrafi demokrasiye kavuşması" ve "daha fazla ülkenin bu şölene ortak olması" retoriğiyle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Ancak ekonomi politik bir perspektiften bakıldığında, turnuva süresinin ve katılımcı hacminin bu derece büyütülmesi, sermayenin devir hızını artırma, televizyon reytinglerini zamana yayarak maksimize etme ve reklam/sponsorluk gelirlerinden süzülen artı-değeri zirveye çıkarma gayretinden başka bir şey değildir. Futbol, küresel finans dünyasının yapısal krizlerine can suyu taşıyan bir kitle eğlencesi ve tüketim nesnesi olarak yeniden üretilmektedir. 

2. Teori̇k çerceve: Ölçek ekonomi̇leri̇ ve asi̇metri̇k mali̇yet transferi

2.1. Marjinal maliyetin sıfırlanması ve rant odaklı büyüme 

FIFA'nın turnuva formatını değiştirerek takım sayısını 32’den 48’e, maç sayısını ise 64’ten 104’e yükseltmesi, iktisat literatüründeki "Ölçek Ekonomileri" (Economies of Scale) kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Endüstriyel üretimde ölçek büyüdükçe birim başına düşen sabit maliyetlerin azalması beklenir. Ancak FIFA’nın uyguladığı modelde daha çarpıcı bir asimetri sözkonusudur ki, bu da karşımıza bir kartel olarak çıkmaktadır. Bu yapı maç sayısını %62,5 oranında artırırken, bu artışın getirdiği fiziki ve operasyonel marjinal maliyetlerin neredeyse tamamını kendi üzerinden atan bir özelliğe sahiptir. 

Dünya Kupası organizasyonlarında stadyumların inşası veya modernizasyonu, lojistik ağların kurulması, akıllı ulaşım sistemleri, devasa güvenlik operasyonları ve yerel bürokratik giderler tamamen ev sahibi devletlerin (ve dolayısıyla yerel mükelleflerin) sırtına yüklenmektedir. FIFA ise telif hakları, naklen yayın gelirleri, küresel sponsorluk sözleşmeleri ve biletleme hakları üzerinden elde edilen milyarlarca dolarlık brüt hasılatı doğrudan kendi bünyesine aktarmaktadır. Bu durum, neo-liberal kapitalizmin en temel karakteristiği olan "maliyetlerin toplumsallaştırılması, kârların ise özelleştirilmesi/kurumsallaştırılması" ilkesinin spor endüstrisindeki kusursuz bir yansımasıdır. 

2.2. Futbolcu emeğinin aşırı sömürüsü ve beşeri sermaye amortismanı 

Endüstriyel futbolun temel üretim faktörü, elit futbolcuların biyolojik ve zihinsel emeği üzerine kuruludur. 39 güne yayılan 104 maçlık bu yoğun takvim, oyuncuların fiziksel sınırlarını hiçe sayan bir "emek sömürüsü" düzeni yaratmaktadır. Futbolcular, ulusal ligler, kıtasal kupalar (Şampiyonlar Ligi vb.) ve endüstriyel hazırlık turnuvalarının ardından, dinlenme süreleri ellerinden alınarak bu devasa sirkte sahneye sürülmektedir. 

Ekonomik açıdan bu durum, kulüplerin milyarlarca avro ödeyerek yatırım yaptığı "beşeri sermayenin" (human capital), FIFA tarafından bedelsizce ve hızla amortismana tabi tutulması (yıpratılması) anlamına gelir. Oyuncuların sakatlanma riskinin geometrik olarak artması, kulüplerin finansal bilançolarına zarar yazarken; FIFA bu risklerin hiçbirine katlanmamakta, turnuva sonrası yıpranmış iş gücünü yerel liglere iade ederek bir sonraki döngünün kâr projeksiyonlarına odaklanmaktadır. 

3. Futbolun "Ameri̇kanlaştırılması" ve kültürel/si̇stemi̇k deformasyon

Kuzey Amerika kıtasının merkezinde düzenlenen 2026 organizasyonu, futbolun geleneksel, topluluk odaklı ve organik yapısının, Amerikan spor endüstrisinin katı ticari rasyonalitesiyle entegre edilmesini; yani "Amerikanlaştırılmasını" (Americanization) tetiklemektedir [1]. Bu dönüşüm, futbolun evrensel değerleri üzerinde derin olumsuz etkiler yaratmaktadır. 

3.1. Kapalı lig mantığı ve sportif liyakatin aşınması 

Amerikan spor modelinin (NFL, NBA, MLS) temel karakteristiği, düşme-kalkma (relegation-promotion) mekanizmasının bulunmadığı, franchise ortaklığına dayalı "kapalı lig" yapısıdır. FIFA, 48 takımlı yeni formatıyla, sportif başarıdan ziyade coğrafi pazar büyüklüklerini ve yayın havuzu potansiyellerini gözeten bir yapı kurmuştur. Bu durum, oyunun geleneksel rekabet ahlakını zedelemekte ve turnuvayı rekabetçi bir arenadan çok, "garantili gelir ortaklığına" dayalı bir kurumsal eğlence ürününe dönüştürmektedir. 

3.2. Oyunun "şovlaştırılması" ve saf tüketim nesnesine dönüşmesi 

Amerikanlaşmanın futbola en büyük olumsuz etkisi, oyunun akışkanlığının (fluidity) ve bütünlüğünün parçalanmasıdır. Amerikan sporlarında reklam araları yaratmak amacıyla kurgulanan yapay duraksamalar, futbol stadyumlarına "etkinlik alanı" (event-ism) mantığıyla taşınmaktadır. Devre arası şovlarının uzatılması, tribün kültürünün holistik bir ritüelden çıkıp patlamış mısır tüketen edilgen bir "seyirci" kitlesine indirgenmesi, oyunun tarihsel köklerine aykırıdır. Futbol, yerel aidiyetlerin sembolü olmaktan çıkarılarak küresel sermayenin steril bir şov nesnesi haline getirilmektedir. 

4. Yeni̇ kural deği̇şi̇kli̇kleri̇ ve algori̇tmi̇k yapay kaynak yaratımı

FIFA, kâr maksimizasyonunu rasyonalize etmek adına sadece turnuva takvimini büyütmekle kalmamakta, oyunun teknik ve operasyonel kurallarını da yeni finansal kaynaklar (monetization) yaratacak şekilde manipüle etmektedir. 

4.1. VAR ve teknolojik duraksamaların ticarileştirilmesi 

Video Yardımcı Hakem (VAR) ve yarı otomatik ofsayt sistemleri gibi teknolojik entegrasyonlar, adaleti sağlama iddiasının ötesinde, FIFA için yepyeni bir reklam enstrümanı doğurmuştur. Hakemin ekrana gittiği veya kararın beklendiği o kritik 60-90 saniyelik gerilim anları, televizyon ekranlarında ve stadyum dev ekranlarında "saniyeliği milyon dolarlık" sponsorlu içerik alanlarına (branding slots) dönüştürülmüştür. Oyunun yapay olarak bölünmesi, doğrudan reklamveren sermayesi için yeni artı-değer alanları açmaktadır. 

4.2. Oyuncu değişikliklerinin artırılması ve "kadro derinliği" rantı 

Kural değişiklikleriyle kalıcı hale getirilen 5 oyuncu değişikliği hakkı, taktiksel bir esneklik gibi sunulsa da endüstriyel boyutta elit kulüplerin ve turnuvaların oyuncu sirkülasyonunu artırmıştır. Daha fazla oyuncunun sahaya sürülmesi, spor giyim devlerinin (kit sponsors), krampon markalarının ve bireysel oyuncu sponsorluklarının ekran görünürlüğünü doğrudan %40 oranında artırmıştır. FIFA, yarattığı bu mikro-ticari alanlar üzerinden lisanslama ve pazarlama haklarını yukarı doğru revize etmektedir. Ancak yaratılan bu yeni finansal kaynakların hiçbiri alt liglerin veya futbol tabanının emrine verilmemekte, Zürih'teki kurumsal rezerv stokuna eklenmektedir. 

5. Naklen yayın i̇hale şartnameleri̇ndeki̇ tekelci̇ maddeleri̇n hukuki̇ analizi 

FIFA'nın kâr maksimizasyonunu güvence altına alan en önemli hukuki enstrüman, küresel naklen yayın haklarının satış sürecini düzenleyen Davet Mektupları ve İhale Şartnameleridir (Invitation to Tender - ITT). Bu dökümanlar, rekabet hukuku (antitrust law) bazında incelendiğinde, tekelci pozisyonun kötüye kullanılmasına (abuse of dominant position) dair yapısal kırılmalar barındırmaktadır. 

5.1. Hukuki hakimiyet ve "münhasırlık" (exclusivity) maddeleri 

FIFA, şartnamelerinde yayın haklarını coğrafi bölgelere göre bölerken, "bölgesel münhasırlık" şartını mutlak bir kural olarak dayatmaktadır. Bu durum, AB İşleyiş Antlaşması’nın (TFEU) 101. ve 102. maddeleri ile ulusal rekabet kanunları kapsamında açık bir tekel yaratımıdır. FIFA, yayıncı kuruluşlara alt lisanslama (sub-licensing) hakkını neredeyse tamamen kapatarak veya kendi onay mekanizmasına bağlayarak pazarın serbestleşmesini engellemektedir. Yayıncılar, dikey anlaşmalar yoluyla tek bir sağlayıcıya (FIFA) bağımlı hale getirilmekte ve bu durum yayın pazarındaki rekabeti tamamen ortadan kaldırmaktadır. 

5.2. Paket satışlar ve çapraz fonlama dayatmaları 

İhale şartnameterindeki bir diğer tekelci madde, "Paket Satış" (Tying and Bundling) stratejisidir [2]. FIFA, popülaritesi zirvede olan Erkekler Dünya Kupası naklen yayın haklarını satın almak isteyen devasa medya holdinglerine, izlenme oranları ve ticari karşılığı çok daha düşük olan diğer alt yaş kategorilerindeki turnuvaları veya kadın futbolu organizasyonlarını da tek bir paket halinde zorunlu olarak satın alma şartı koşmaktadır. Medya şirketleri, tüketici talebi olmayan içeriklere de sermaye aktarmaya zorlanmaktadır. Rekabet hukuku literatüründe baskın konumdaki teşebbüsün (FIFA) bu tür çapraz satış dayatmaları, adil ticareti engelleme gerekçeleriyle açık bir yapısal ihlal teşkil etmektedir. 

6. Makroekonomi̇kprojeksi̇yonlarin anali̇zi̇ ve asi̇metri̇k sermaye bi̇RİKİMİ 

2026 Dünya Kupası'nın makroekonomik etkilerine dair FIFA ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) tarafından servis edilen raporlar, pembe bir küresel büyüme tablosu çizmektedir. Ancak veriler derinlemesine incelendiğinde, yaratılan katma değerin coğrafi ve sınıfsal olarak nasıl kutuplaştığı açıkça görülmektedir. 

6.1. "Aslan payı" ve merkez-çevre teorisi ekseninde coğrafi dengesizlik 

Turnuva kapsamındaki 104 maçın 78'i (%75'i) ABD'deki 11 ev sahibi şehirde oynanırken, Meksika ve Kanada yalnızca 13'er maça ev sahipliği yapacaktır. Bu paylaşım, ekonomi literatüründeki "Merkez-Çevre Teorisi" (Core-Periphery) ile birebir örtüşmektedir. Finansal akışların, nitelikli reklam gelirlerinin, yüksek gelir grubuna hitap eden VIP loca satışlarının ve kurumsal harcamaların merkezi (yani aslan payı) küresel sermayenin kalbi olan ABD olacaktır. Meksika ve Kanada ise organizasyonun lojistik yükünü paylaşan, ancak yaratılan finansal rantın marjinal kısmıyla yetinmek zorunda kalan "yarı-çevre" aktörler konumuna itilmiştir. 

7. Mutlak sömürü ve artı-değeri̇n kurumsal gaspı: rakamsal bi̇r analiz

FIFA'nın uyguladığı ekonomi politik modelin ne derece "yağmacı" olduğunu anlamak için, turnuvanın toplam gelir hedefi ile bu geliri üreten asıl aktörlere (katılımcı ülkelere ve takımlara) dağıtılan pay arasındaki uçurumu matematiksel ve kurumsal rasyonaliteyle incelemek gerekir. 

7.1. Sömürü Oranının Hesaplanması 

FIFA, 2026 Dünya Kupası döngüsünde yalnızca bu turnuvadan 11,5 milyar dolar brüt gelir elde etmeyi hedeflemektedir [3]. Buna karşın, turnuvaya can veren, tüm eleme süreçlerini geçerek organizasyona katılan 48 ülkeye dağıtılacak toplam para (hazırlık ödenekleri ve ödül havuzu dahil) yalnızca 871 milyon dolardır [4]. 

Bu verilerden hareketle basit bir artı-değer ve kurumsal sömürü oranı (rate of exploitation) analizi yapılabilir: 

Bu matematiksel tablo, kapitalist üretim tarzındaki vahşi sömürü oranlarını bile geride bırakmaktadır. Futbolu üreten, sahada emeğini ve canını ortaya koyan aktörler toplam pastanın yalnızca yüzde 7,57'sini alırken; hiçbir fiziki üretim maliyetine katlanmayan, stadyum yapmayan, vergi ödemeyen bürokratik bir tekel (FIFA), yaratılan değerin yüzde 92,43'üne (10,62 milyar dolar) el koymaktadır. 

7.2. Artı-değerin sermaye birikiminde kullanılması 

FIFA, el koyduğu bu devasa 10,62 milyar dolarlık net artı-değeri dünya futboluna harcamamaktadır. Bu fonlar doğrudan bilançonun "Dönen Varlıklar" (Current Assets) hanesine eklenerek, küresel para piyasalarında tahvil, bono, vadeli mevduat ve finansal türev araçlarında nemalandırılmaktadır [5]. Futbol sahalarından süzülen bu sıcak para, küresel finans-kapitalin emrine verilerek finansal bir sermaye birikimi (capital accumulation) yaratılmaktadır. FIFA, sportif bir kurum olmaktan tamamen sıyrılarak, futbolu hammadde olarak kullanan devasa bir likidite ve portföy yönetim şirketine dönüşmüştür. 

8. Di̇nami̇k fi̇yatlandırma (dynamic pricing) algori̇tmaları ve Ameri̇ka kıtasındaki̇ bi̇let karaborsası 

FIFA'nın bilet satışlarında entegre ettiği "Dinamik Fiyatlandırma" (Dynamic Pricing) modeli, bilet fiyatlarının arz ve anlık talebe göre bir borsa endeksi gibi dalgalanmasına yol açmaktadır [6]. Bu hamle, bilet karaborsasını engelleme argümanıyla sunulsa da aslında karaborsa rantının bizzat FIFA tarafından kurumsallaştırılarak içselleştirilmesidir. 

8.1. Algoritmik sömürü ve taraftar bütçesinin çöküşü 

Dinamik fiyatlandırma algoritmaları, sisteme giren taraftarların dijital ayak izlerini, çerez verilerini, tıklama hızlarını ve talep yoğunluğunu analiz ederek bilet fiyatlarını saniyeler içinde yukarı doğru tırmandırmaktadır [6]. İlk aşamada 60-100 dolar olarak ilan edilen en alt kategori biletler, algoritmik manipülasyonlarla dakikalar içinde binlerce dolara fırlamaktadır [7]. Bu durum, geleneksel işçi sınıfı taraftar tabanını stadyumlardan tamamen tasfiye ederek tribünleri birer elit burjuvazi gösteri merkezine dönüştürmektedir. Gerçek taraftarlar, fahiş fiyatlar karşısında bütçe şoku yaşayarak sistem dışına itilmektedir. 

8.2. İkincil pazar (secondary market) ortaklığı ve meşru karaborsa 

Kuzey Amerika pazarında devasa bilet tekelleriyle kurulan entegrasyonlar, karaborsayı illegal sokak satıcılarının elinden alıp yasal, dijital ve komisyon odaklı bir platform sömürüsüne dönüştürmüştür. FIFA'nın kendi resmi "yeniden satış" (resale) platformu da dahil olmak üzere, ikincil pazarlardaki her bilet sirkülasyonundan yüksek oranlarda işlem komisyonu kesilmektedir. Bir biletin el değiştirerek fiyatının katlanması FIFA için bir kayıp değil, her döngüde komisyon gelirlerinin maksimize edilmesi anlamına gelmektedir. Amerika kıtasındaki bilet ekonomisi, taraftarı korumak bir yana, finansal spekülasyonun en vahşi uygulandığı alanlardan birine dönüşmüştür. 

9. Kıta i̇çi̇n gece ekonomi̇si̇ ve taraftarın "hi̇per-tüketi̇ci̇ye" i̇ndi̇rgenmesi

Turnuvanın Kuzey Amerika kıtasındaki coğrafi konumu ve zaman dilimi avantajı, yayıncı kuruluşlar ve yerel sermaye grupları için yeni bir finansal enstrüman doğurmaktadır: "Kıta İçin Gece Ekonomisi" (Night-time Economy). Maçların Amerika kıtasında akşam ve gece saatlerinde oynanacak olması, futbolu sadece bir spor müsabakası olmaktan çıkarıp devasa bir tüketim karnavalına dönüştürmektedir. 

Mekansal soylulaştırma ve tüketim alanları: Stadyum çevreleri, yerel restoranlar, barlar ve eğlence merkezleri, turnuva boyunca yüksek gelirli turistlerin nakit bırakacağı korunaklı alanlar haline getirilmektedir. Yerel halkın bu alanlardan ekonomik olarak dışlandığı, futbolun fetişleştirilmiş bir "deneyim ekonomisi" (experience economy) unsuru olarak pazarlandığı görülmektedir. 

Zaman dilimi arbitrajı ve küresel ekran sömürüsü: Maç saatlerinin Amerika'da geceye denk gelmesi, Avrupa ve Asya pazarlarında gece yarısı ve sabaha karşı yayınları anlamına gelse de Amerika içi prime-time (en çok izlenen saat) kuşağı reklam gelirlerini astronomik seviyelere taşımaktadır. Ekran başındaki milyarlarca futbolsever, reklam verenler için potansiyel birer veri kaynağı ve dijital tüketici haline getirilmektedir. Futbol izlemek, endüstriyel sistemin istediği saatte ve istediği mekanda tüketim yapma eylemine indirgenmiştir. 

10. Resmi̇ faali̇yet raporları ve cari̇ varlık anali̇zi̇: Li̇ki̇di̇te i̇sti̇fçi̇li̇ği 

FIFA'nın resmi finansal dokümanları ve Konsolide Bilanço verileri incelendiğinde, kurumun dünya futbolunu kalkındırma iddiasının arkasındaki mali muhafazakarlık ve likidite istifçiliği çarpıcı bir paradoks olarak karşımıza çıkmaktadır [5]. 

10.1. Bilanço analizi: 6,75 milyar dolarlık dönen varlık blokesi 

FIFA'nın elinde bulundurduğu finansal güç, birçok gelişmekte olan ülkenin merkez bankası rezervleriyle yarışacak düzeydedir. Resmi tablolara göre kurumun Cari Varlıkları (Current Assets) 6 milyar 750 milyon dolar seviyesine ulaşmıştır. Toplam aktif büyüklüğü ise 9 milyar 479 milyon dolardır [5]. Bu cari varlıkların kırılımı incelendiğinde; nakit ve nakit benzerleri 1,18 milyar dolar, ticari alacaklar 1,27 milyar dolar ve en önemlisi kısa vadeli finansal yatırımlar (tahvil, repo, para piyasası araçları) 3,33 milyar dolar olarak kaydedilmiştir. 

10.2. "Futbolun emrinde olmayan" sermaye ve yapısal sömürü 

Soru tam bu noktada sivriliyor: Kendini futbolun evrensel hamisi olarak tanımlayan kurumsal bir yapı, neden 6,75 milyar dolarlık muazzam bir likiditeyi kasalarında ve finansal piyasalarda bloke etmektedir? FIFA, bu parayı dünya genelinde ekonomik kriz yaşayan, borç batağında yüzen alt lig kulüplerini, amatör branşları veya altyapı akademilerini sübvanse etmek için kullanmamaktadır. Aksine, bu parayı küresel finans piyasalarında nemalandırarak faiz ve portföy kazancı elde etme peşindedir. FIFA'nın üye federasyonlara dağıttığı kısıtlı "Forward" programı fonları, kasadaki milyarlarca dolarlık likidite stokunun yanında kozmetik bir yardımdan ibarettir [8]. 

11. Kulüpleri̇nkurumsur di̇reni̇şi̇: G-14'ten Avrupa Kulüpler Bi̇rli̇ği̇'ne (ECA) fi̇nansal savunma mekanizmaları

FIFA'nın tek taraflı genişleme kararları ve takvim dayatmaları, futbol endüstrisindeki reel riskleri göğüsleyen kulüpler düzeyinde ciddi bir kurumsal ve finansal dirençle karşılaşmıştır. Bu direnişin tarihsel süreci, sermayenin kendi haklarını koruma refleksidir. 

11.1. G-14'ün radikal sendikalaşması ve hukuki tehdit odakları 

2000'li yılların başında Avrupa'nın en zengin 14 (sonradan 18) kulübünün bir araya gelerek kurduğu G-14, FIFA oligopolüne karşı ilk organize sermaye başkaldırısıdır. G-14, Charleroi davası gibi hukuki süreçleri başlatarak, milli takımlara gönderilen oyuncuların sakatlanma risklerinin maliyetini ve oyuncu maaşlarının milli takım periyotlarındaki karşılığını FIFA'dan talep etmiştir. G-14'ün "ayrılıkçı lig" (Super League prototipi) tehditleri, FIFA'yı masaya oturmaya zorlayan en büyük finansal kaldıraç olmuştur. 

11.2. Avrupa kulüpler birliği (ECA) dönemi ve finansal koruma kalkanları 

2008 yılında G-14'ün feshinden sonra kurulan ve bugün kıta futbolunun ana temsilcisi olan Avrupa Kulüpler Birliği (ECA), FIFA ile ilişkileri daha kurumsal bir "pazarlık" zeminine taşımıştır. ECA, FIFA'nın Dünya Kupası'nı genişletme ve yeni Kulüpler Dünya Kupası formatları dayatma kararlarına karşı çok net Finansal Savunma Mekanizmaları geliştirmiştir: 

Kulüp Faydaları Programı’nın (Club Benefits Programme) genişletilmesi: ECA'nın sert müzakereleri sonucunda, Dünya Kupası döngüsünde kulüplere ödenecek olan tazminat havuzu astronomik bir artışla 355 milyon dolara yükseltilmiştir [9]. FIFA, kulüplerden aldığı her oyuncu için günlük bazda ödeme yapmak zorundadır. 

Uluslararası maç takvimi üzerinde veto gücü: ECA ve FIFA arasında imzalanan Mutabakat Zaptı (MoU), FIFA’nın kulüplerin onayı olmadan takvime yeni uluslararası pencereler eklemesini engellemektedir [9]. Kulüpler, oyuncu üzerindeki mülkiyet haklarını koruyarak FIFA'nın sınırsız genişleme iştahına finansal barikatlar örmektedir. 

12. Jeopoli̇ti̇k aklama: Rusya, Katar ve Suudi̇ Arabi̇stan aksında 'sportswashing'i̇n poli̇ti̇k ekonomisi 

FIFA'nın kâr maksimizasyonu ve likidite biriktirme hırsı, onu ahlaki ve etik değerlerden tamamen arındırarak küresel ölçekte en yüksek parayı veren otoriter rejimlerin partneri haline getirmiştir. Bu bağlamda Yumuşak Güç (Soft Power) ve Sportswashing (Sporla Aklama) kavramları, FIFA'nın küresel genişleme modelinin jeopolitik yakıtı işlevini görmektedir[10].   

Rusya 2018: Kırım'ın ilhakı ve uluslararası ambargoların gölgesinde kalan Rusya yönetimi, milyarlarca dolarlık stadyum yatırımlarıyla Batı dünyasına "güvenilir ve modern" bir imaj pazarlamıştır [10]. FIFA, bu siyasi meşrulaştırma operasyonuna ortak olarak kurumsal kasasını doldurmayı tercih etmiştir. 

Katar 2022: Endüstriyel futbolun ahlaki çöküşünün zirve noktasıdır. Göçmen işçi ölümleri ve insan hakları ihlallerinin gölgesinde, 220 milyar doları aşan bir altyapı çılgınlığı yaşanmıştır [10]. FIFA, endüstriyel futbolun takvimini kış aylarına kaydıracak kadar petro-dolar sermayesine boyun eğmiştir. 

Suudi Arabistan 2034 vizyonu: Prens Muhammed bin Selman'ın 'Vizyon 2030' stratejisinin en stratejik ayağı olan 2034 Dünya Kupası ev sahipliği süreci, sportswashing'in kurumsallaşmış son aşamasıdır. Rejim, küresel yıldızları astronomik ücretlerle transfer ederek uluslararası alandaki insan hakları krizlerini ve itibar açıklarını kapatmaktadır. FIFA ise bu sınırsız petro-dolar akışını, kurumsal nakit rezervlerini büyütmek için kusursuz bir finansal kaldıraç olarak kullanmaktadır. 

13. Sonuç: Endüstri̇yel hegemonyanın sınırları ve futbolun ontoloji̇k krizi 

2026 FIFA Dünya Kupası, finansal futbolun rasyonel bir yönetim modelinden daha çok, küresel finans-kapitalin emrinde çalışan tekelci bir varlık yönetim şirketine dönüştüğünün en somut kanıtıdır. Oyunun "Amerikanlaştırılması" ve pragmatik kural değişiklikleriyle bir tüketim sirkine evrilmesi, futbolun tarihsel, kültürel ve toplumsal köklerine yönelik ontolojik bir darbe niteliğindedir. Turnuvadan elde edilecek olan 11.5 milyar dolarlık devasa gelire karşılık, üretimin asıl sahibi olan 48 ülkeye yalnızca 871 milyon dolar (toplam hasılatın %7,5'i) yükseltilmesi, futbol arenasının modern bir artı-değer gasp mekanizmasına dönüştüğünü göstermektredir. FIFA, yarattığı bu asimetrik sömürü düzeniyle yeşil sahaları mülksüzleştirirken, oyuna akan milyarlarca dolarlık likiditeyi İsviçre bankalarında ve uluslararası tahvil piyasalarında bir hegemonya enstrümanı olarak finansal sermaye dönüştürmektedir. 

Bu finansal sermaye birikimi, futbolun küresel tabanında (alt liglerde, amatör branşlarda, altyapı akademilerinde ve güvencesiz spor emekçilerinde) geri döndürülemez bir yapısal tıkanmaya yol açmaktadır. FIFA'nın "sportif gelişim ve kapsayıcılık" retoriği, otoriter rejimlerin itibar açıklarını petro-dolarlarla kapattığı sportswashing pratiklerine kurumsal kalkan olmakta ve Zürih'teki tekelin siyasi bekasını güvence altına almaktadır. Taraftarı algoritmik dinamik fiyatlandırmalarla cüzdanı kadar değer gören birer "hiper-tüketiciye", futbolcuyu ise aşırı üretim bandında yıpratılan "beşeri sermayeye" indirgeyen bu amansız kâr maksimizasyonu güdüsü, neoliberal kapitalizmin spordaki en vahşi uygulamasıdır. Futbol, kendi yarattığı bu devasa endüstriyel ağırlığın ve kontrolsüz finansal genişlemenin altında ezilerek derin bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalmıştır. 

Sonuç itibariyle, 2026 Dünya Kupası merkezli FIFA’nın finansal örgütlenmesine yapısal ve ampirik spor ekonomisi perspektifinden bakıldığında; sürdürülemez olan bu finansal balonun patlaması kaçınılmazdır. Çözüm, futbolu adeta bir hammadde olarak kullanan elitist bürokrasinin ve tekelci FIFA yapısının dayattığı bu yağmacı modelin radikal bir biçimde tasfiye edilmesinden geçmektedir. Futbolun geleceği; finansal kaynakların küresel ölçekte çevre ekonomilere ve oyunun gerçek sahiplerine adilce dağıtıldığı, kulüplerin, sporcuların ve taraftar derneklerinin yönetim mekanizmalarında doğrudan veto ve söz hakkına sahip olduğu, şeffaf, demokratik ve ahlaki bir yönetişim modelinin inşa edilmesine bağlıdır. Aksi takdirde, milyarlarca dolarlık cari varlıklar üzerinde oturan bu kurumsal kartel, milyarlarca insanın ortak tutkusunu tamamen kurutacak ve futbol, endüstriyel rasyonalitenin soğuk laboratuvarlarında ruhunu kaybederek kendi sonunu hazırlayacaktır. Yani, FIFA kâr maksimizasyonu peşinden değil, rekabetçi dengeyi maksimize etmeye ve futbolun sürdürülebilir gelişimi için kaynak optimizasyonu peşinden koşmalıdır.  

Di̇pnotlar 

[1]: Akşar, T. Merih.K. (2010). Futbol Ekonomisi, Literatür Yayıncılık, İstanbul 2006 s.112-115   [2]: FIFA Financial Report 2024. Consolidated Financial Statements 2023-2026 Döngüsü Revize Bütçe Projeksiyonları, Zürih: FIFA, s. 42-45. [3]: FIFA Annual Report 2025. Consolidated Balance Sheet: Current Assets and Short-Term Financial Investments, s. 78-81. [4]: European Commission. (2024). EU Competition Law and Vertical Restraints in Sports Broadcasting Rights, Brussels: DG Comp Report, p. 14-19. [5]: The Guardian. (2025). The Algorithmic Exploitation of Football Fans: Dynamic Pricing in North American World Cup Ticketing, September 4, 2025. [6]: New York Times Athletic. (2025). World Cup 2026: FIFA's Dynamic Pricing and the Death of Traditional Fandom, September 3, 2025. [7]: ECA-FIFA Memorandum of Understanding 2023-2030. Club Benefits Programme Compensation Framework, Nyon: European Club Association, p. 8- [8]: Szymanski, S. (2015). Money and Football: A Economic Analysis of the European Game. London: Palgrave Macmillan, p. 204. [9]: Scherer, J. & Whitson, D. (2009). The Americanization of Global Sports: Media, Corporate Nationalism and Cultural Hegemony. International Review for the Sociology of Sport, 44(2), p. 155-172. [10]: FIFA Circular No. 1892. (2025). Regulations on the Status and Transfer of Players: New Substitution and Extra-Time In-Game Commercial Breaks Framework, Zürih: FIFA. [11]: Akşar, T. (2022). Futbolda Yapısal Kriz ve Çözüm Arayışları: Bir Yönetişim Eleştirisi. Futbol Ekonomisi Stratejik Araştırma Merkezi (FESAM), Rapor No: 44.  

/././

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -15 Haziran 2026-


Eşitsizlikten hiper-eşitsizliğe: Dünya sistemi nasıl dolar ‘trilyoneri’ yarattı? -Kansu Yıldırım-

Kapitalist dünya sistemi her zaman eşitsiz ve adaletsiz bir yer oldu. Ne var ki, son yıllarda gelir ve servet dağılımında gözlemlenen bireyler ve ülkeler arası uçurumu tanımlamak için “eşitsizlik” ifadesini kullanmak mevcut tabloyu açıklamaya yetmiyor. Ultra zenginlerin kişisel servetlerinin ulaştığı devasa boyut makroekonomik ölçekleri sarsarken, küresel servetten aldıkları pay milyarlarca insanın toplam varlığına eşitlenmiş durumda. Hiper-sömürü ve hiper-eşitsizlik sarmalına sıkışmış geniş halk kitlelerinin sefaleti derinleşirken, küresel zenginlik daha hızlı şekilde bir azınlığın elinde yoğunlaşıyor. Bu durum, 1920’lerden bu yana benimsenmiş ekonomik parametreleri de yapısal olarak değiştiriyor.

Forbes’un mart 2026 verileri, küresel servet yoğunlaşmasının tepesinde bizzat Elon Musk’ın yer aldığını gösteriyor. Musk’ın serveti, kendisini takip eden Larry Page ve Sergey Brin’in varlıklarının toplamından 3 kat fazla. Bu sermaye yoğunluğunun ivmesini anlamak için tarihsel bir karşılaştırma yapmak açıklayıcı olacak: 1916 yılında tarihin ilk dolar milyarderi olan John D. Rockefeller öldüğünde, serveti ABD gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yüzde 1.5’ine tekabül ediyordu. Günümüzde ilk dolar trilyoneri konumuna erişen Musk’ın serveti ise ABD GSYİH’sının yüzde 3’üne, yani Rockefeller’ın ulaştığı tarihsel oranın tam iki katına karşılık geliyor.

Musk’ın tekno-oligarşik imparatorluğunun doğası, burjuvazinin geleneksel çeşitlendirilmiş yatırım portföylerinden farklı bir mülkiyet yapısı sergiliyor. Kişisel serveti, doğrudan SpaceX ve Tesla gibi kendi kurduğu ve yönetimindeki şirketlerin hisselerinde yoğunlaşıyor. Ancak bu mülkiyet ilişkisi, söz konusu servetin finansallaşma çağının spekülatif dinamiklerinden bağımsız olduğu anlamına da gelmiyor. Trilyon dolarlık eşiği mümkün kılan piyasa değerlemeleri, temelde borsa spekülasyonlarına ve geleceğe yönelik kâr beklentilerine dayalı fiktif sermaye türevleridir. Küresel finansal likiditenin daraldığı ya da teknolojide beklentilerin krize girdiği dönemlerde spekülatif değerlerin de hızla erime riski mevcuttur. Dolayısıyla Musk’ın serveti, doğrudan emek sömürüsüne dayanan köklü mülkiyet biçimleri ile finansal piyasaların fiktif karakterinin hibrit bileşimidir.

Güncel kurumsalcı analizlerinde Musk’ın sahibi olduğu SpaceX’in konumu, 17. ve 18. yüzyıllarda küresel ticaret yollarını askeri zor yoluyla kontrol eden Doğu Hindistan Şirketine benzetiliyor. SpaceX, roket üreten ticari bir girişim olmanın ötesinde, yörüngesel iletişim altyapısını oluşturan Starlink ile uzay ulaştırma ağını kontrol ederek stratejik bir tekel alanı oluşturdu. Dünya yörüngesine gönderilen ticari ve askeri yüklerdeki payının 2014’lerde yüzde 10’lardan 2025’lerde yüzde 80 seviyesine çıkması, şirketi ulaştırma ve iletişim alanında başlıca tekelci konumuna kavuşturdu.

Doğu Hindistan Şirketi karşılaştırması burada anlam kazanıyor. Şirket, nasıl ki İngiliz Kraliyetinin gücünü ve ordusunu arkasına alarak devlet organı gibi çalışmışsa, ulus üstü sermaye konumuna erişen modern tekno-oligarşi tekelleri bile devletlerden bağımsız ve azade birer güç değildir. SpaceX ve benzeri yapılar; Pentagon’un milyarlarca dolarlık askeri ihaleleri, NASA’nın teknoloji ve bilgi transferleri, devlet sübvansiyonları ve hukuksal boşluklardan yararlanarak tekelci konumunu pekiştirir. Küresel operasyonlara çıkarken egemen bir devlet gücünün refakatinde hareket ederler.

Tam bu noktada ulus-devletlerin teknolojik güçler karşısında pasifleştiğini ya da edilgen hale geldiğini düşünmek yerine, merkez kapitalist devletlerin tekno-oligarşi şirketleri ile kurduğu stratejik iş birliğini ve ortak üretim (co-production) ilişkisini gözetmek gereklidir. Bu ilişkinin bir ucunda, emperyalist sistemde hegemon olmak isteyen devletlerin askeri ve teknolojik kaynakları kontrol politikaları bulunurken; diğer ucunda büyük iç ve dış pazarlar oluşturarak devasa kârlanma alanları yaratma planı yer alır. Özgür Orhangazi’nin dikkat çektiği üzere finansallaşmanın ardından teknoloji tekellerinin rant yaratma ve el koyma kapasitelerinin artması, kapitalist sistemde rantın ağırlığını ve belirleyiciliğini ciddi bir biçimde artırmıştır: “Dijital tekellerin yarattığı önemli dönüşümler, kapitalizmin sona erdiğini değil, daha yoğun bir tekelci-rantiye kapitalizme evrildiğini gösteriyor.” Bu da servetin yoğunlaşmasını ve transferini hızlandıran bir etkendir.

Sermayenin oldukça kısa sürelerde çok fazla coğrafyada yüz milyarlarca dolarlık seviyelere ulaşması klişeleşmiş “başarı öyküleriyle” açıklanamaz. Hiper-eşitsizliğin arkasında ABD dolarının küresel rezerv para birimi olmasından kaynaklı küresel finansal yapı bulunur. Dolar hegemonyası ve buna bağlı finansal mekanizmalar (SWIFT, IMF ve Dünya Bankası endeksli yapı), servetlerin ve gelirlerin Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e doğru akışkanlığını sağlayan ve güvence altına alan yasal-kurumsal mekanizmalardır. Tam bu nedenle Musk’ı trilyoner yapan borsa değerlenmesi, ABD merkezli dolar hegemonyası sisteminin sağladığı ayrıcalıklı konumdan bağımsız değildir. Küresel sermaye akışlarının ve tasarrufların ABD finansal varlıklarına yönelmesi, S&P 500 gibi endekslerin değerini ve dolayısıyla bu şirketlerin piyasa değerini şişiren yapısal bir zemin oluşturur. Bunun bir sonucu da küresel kaynak transferidir.

Oxfam raporuna göre; ABD, İngiltere ve Fransa gibi Küresel Kuzey ülkelerindeki en zengin yüzde 1’lik kesim, 2023 yılında finansal sistem aracılığıyla Küresel Güney ülkelerinden saatte 30 milyon dolar elde etti. Küresel Kuzey ülkeleri, dünya nüfusunun yalnızca yüzde 21’ini oluştururken küresel servetin yüzde 69’unu, aralarında Musk’ın da olduğu milyarder/trilyoner servetinin yüzde 77’sini ve milyarderlerin yüzde 68’ini barındırıyor.

Dünya eşitsizlik veri tabanının (WID) hesaplamalarına göre, küresel kalkınma yardımının neredeyse üç katına eşit bir miktar, küresel GSYİH’nin yaklaşık yüzde 1’i her yıl yoksul ülkelerden zengin ülkelere net gelir transferleri yoluyla akıyor. Düşük ve orta gelirli ülkeler, ulusal bütçelerinin ortalama yaklaşık yarısını borç geri ödemelerine ayırırken, bu ödemelerin büyük kısmı New York ve Londra merkezli zengin finans sahiplerine ve alacaklılara gidiyor. Global Financial Integrity verileri de gelişmekte olan ülkelerden çıkan yasa dışı finansal akışların büyük ölçüde ABD, İngiltere, İsviçre gibi gelişmiş ülkelerin bankalarına ya da Britanya Virjin Adaları ve Singapur gibi vergi cennetlerine yöneldiğini ortaya koyuyor.

Küresel Kuzey’deki zenginler küresel üst dilimde yoğunlaşırken, Küresel Güney’deki üst gelir grupları da -daha küçük ölçekte- aynı küresel hiyerarşinin parçasıdır:

* Dünyada en zengin yüzde 10’luk kesim küresel servetin yüzde 75’ine sahipken, en yoksul yüzde 50’lik kesim servetin sadece yüzde 2’sini elinde tutuyor!
* 8.3 milyarlık dünya nüfusunda yaklaşık 60 bin kişiye karşılık gelen en zengin binde 0.001’lik dilim, en yoksul yüzde 50’nin toplam servetinden 3 kat fazlasına sahip!
* Dünyanın neredeyse her bölgesinde, en zengin yüzde 1’lik kesim tek başına en yoksul yüzde 90’ın toplam servetinden daha fazlasına sahip!

Kaynak: WID, Küresel Eşitsizlik Raporu, 2026

Günümüz dünya sisteminde servet yoğunlaşmasının hızını belirleyen en güncel dinamik, finansal piyasaları kuşatan yapay zeka yatırım dalgasıdır. Michael Roberts’ın dikkat çektiği üzere, finansal piyasalar adeta “ABD ekonomisi üzerine yapılan tek bir büyük bahse” dönüşmüş durumdadır. Microsoft, Alphabet, Amazon ve Meta gibi teknoloji devlerinin yapay zeka altyapılarına ve veri merkezlerine yaptığı sermaye yatırımları, tarihsel olarak 19. yüzyıl demir yolu çılgınlığını ve dot-com döneminin zirvesini geride bırakmıştır.

Ancak bu kurumsal büyüme dairesel ve kırılgan bir finansman modeline dayanır. S&P 500 endeksinin piyasa değerinin yaklaşık yüzde 40’ının ve ABD kurumsal kâr artışının yüzde 80’inin yapay zeka bağlantılı bir avuç hisseye (başta Nvidia ve hiper ölçeklendiricilere) dayanması finansal yapıyı kırılganlaştırarak riskleri artırır. Şirketlerin kendi kârlarını birbirlerine yaptıkları çapraz yatırımlarla (“dairesel finansman”) ve borsa spekülasyonlarıyla büyütmesi, fiktif sermayenin sınırlarına işaret eden bir olgudur. Reel üretim ile kârlılık artışına dayanmayan, finansal operasyonlarla şişirilen bu teknoloji balonunun daha önceki balonlar gibi patlaması beklenmektedir.

Yapısal riskler ve kırılganlıklar devam ederken, ekseriyeti teknoloji alanında faaliyet gösteren dolar milyarderleri bugün pek çok ülkenin GSYİH’sinden daha fazla bir parayı mülk edinmiş haldedir. Sadece bununla kalmayarak küresel kaynak çekimini, dağıtımını, teknoloji-servet-gelir transferini de belirleyici pozisyondadır.

Tarihsel ölçekte eşi benzeri görülmemiş bu sermaye yoğunlaşması birkaç yıllık değil; sömürgecilikten bu yana süregelen, finansal ve askeri zor mekanizmalarıyla tahkim edilmiş emperyalist kaynak aktarım zincirinin güncel uğrağıdır. Musk’ı dolar trilyonerliğine çıkaran, fiktif sermaye balonlarıyla şişen, milyarlarca insanın ve Küresel Güney’in zenginliklerini merkez kapitalist ülkelerde toplayan, askeri ve güvenlik teknolojileri alanında denetimi eline almak isteyen emperyalist dünya sisteminin ta kendisidir. Emperyalizm ve sömürü kavramlarıyla düşünmeden bu zenginliği ve hiper-eşitsizliği kavramaya çalışmak boşunadır.

Kaynakça
------------
* Alessio Terzi & Stefano Marcuzzi, “SpaceX Is the New East India Company”, https://www.project-syndicate.org/commentary/spacex-as-modern-day-east-india-company-could-escape-sovereign-control-by-alessio-terzi-and-stefano-marcuzzi-2026-06
* Michael Roberts, “AI: just one big trade”, https://thenextrecession.wordpress.com/2026/06/06/ai-just-one-big-trade/
* Özgür Orhangazi, “Birikim, rant ve teknofaşizm”, https://www.evrensel.net/yazi/97903/birikim-rant-ve-teknofasizm
* World Inequality Report 2026 – “Inequality persists at a very extreme level”, https://wid.world/news-article/world-inequality-report-2026-inequality-persist-at-a-very-extreme-level/
* Illicit Financial Flows, https://gfintegrity.org/issue/illicit-financial-flows/
* The Number of Millionaires Keeps Rising, https://www.statista.com/chart/30671/number-of-millionaires-and-share-of-the-population/
* Elon Musk’s Wealth Now Dwarfs The GDP Of 83% Of Countries, https://finance.yahoo.com/news/elon-musks-wealth-now-dwarfs-023049834.html
* Billionaire wealth surges by $2 trillion in 2024, three times faster than the year before, while the number of people living in poverty has barely changed since 1990, https://www.oxfam.org/en/press-releases/billionaire-wealth-surges-2-trillion-2024-three-times-faster-year-while-number

/././

Milyarderlerin savaş vurgunu-(Evrensel Manşet)
ABD, İngiltere, İtalya, Fransa, Almanya, Japonya ve Kanada ile Avrupa Birliğinin temsil edildiği G7 ülkeleri liderleri bugün Fransa’da bir araya gelecek. Toplantı öncesi rapor açıklayan Oxfam’a göre, G7 ülkelerine mensup 41 enerji milyarderi ABD ve İsrail’in İran’a savaş açtığı dönemde servetini 23.5 milyar dolar artırdı. Bu rakam saniyede 3 bin 500 dolar kazandıkları anlamına geliyor. Petrol ve gübre tekellerinin de kârlarını katlaması bekleniyor.

***
Savaşların kan emicileri: Enerji milyarderlerinin serveti 6 yılda 10 trilyon dolar arttı -Dicle Sezen Öz-
Oxfam raporuna göre, G7 ülkelerine mensup 41 enerji milyarderi ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaştan bu yana servetlerini 23.5 milyar dolar artırdı. Genel tabloda ise 2020’den bugüne milyarderler servetlerine 9.8 trilyon dolar daha ekledi
***

Dünya genelinde yoksulluk, açlık ve eşitsiz artarken Oxfam, Fransa’da düzenlenecek G7 zirvesi öncesi küresel servet dağılımındaki eşitsizliğe dikkat çeken bir rapor yayımladı. Rapora göre, 2020’den bugüne milyarderlerin serveti yaklaşık 10 trilyon dolar arttı.


Almanya, ABD, Birleşik Krallık, İtalya, Fransa, Japonya ve Kanada ile Avrupa Birliğinin temsil edildiği G7 ülkelerine mensup 41 enerji milyarderi, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaştan bu yana servetlerini 23.5 milyar dolar artırdı.

Saniyede 3 bin 472, bir göz kırpma süresinde en az 1000 dolar kazanıyorlar. Günde ise 300 milyon dolara denk geliyor. Genel tabloda ise 2020’den bugüne milyarderler servetlerine 9.8 trilyon dolar daha ekledi.

Petrol ve gübre devlerinden rekor kâr beklentisi
Oxfam, Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar ve ABD ile İsrail’in İran’a açtığı savaş sonrası enerji ve gıda fiyatları hızla artmaya devam ederken, savaş öncesi tahminlere kıyasla altı büyük petrol şirketinin kârlarının yüzde 80 yani 68 milyar dolar oranında yükseleceğini öngördü.

Altı petrol devinin kârlarının 2026 yılında, günde 416 milyon dolara, toplamda ise 152 milyar dolara ulaşması beklenirken, bu zenginleşmenin gübre şirketlerinde de yaşanacağı tahmin ediliyor.

Dünyanın en büyük üç gübre şirketinin kârlarının, savaş öncesi tahminlere kıyasla yüzde 23 yani 928 milyon dolar artması bekleniyor. Genel tablo ise, G7 merkezli bazı şirketlerin toplam kârının, savaş öncesi beklentilerin 413 milyon dolar üstüne çıkması yönünde.

Yoksullara kesilen fatura milyarderlere kalkan oldu
Raporda, G7 ülkelerinin kestiği resmi kalkınma yardımlarına dikkat çekildi. Aralarında ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve Kanada’nın bulunduğu G7 ülkeleri, kendi milyarderleri zenginleşirken, 2024 ile 2025 yılları arasında resmi kalkınma yardımlarında tarihinin en büyük kesintisini gerçekleştirerek yoksul ülkelere giden bütçeyi 48 milyar dolar azalttı. Bu kaynak ise G7 milyarderlerinin sadece 9 günde ceplerine indirdikleri servete eşit.

Oxfam Uluslararası Yönetici Direktörü Amitabh Behar savaş ekonomisine ilişkin “Çatışmalar ülkeleri yıkıma uğratıyor ve sayısız hayata mal oluyor, ancak bazıları için olağanüstü derecede kârlı. Bu, serveti yukarıya doğru; işçilerden hissedarlara, en yoksullardan en zenginlere, en az güce sahip olanlardan zaten fazlasıyla güce sahip olanlara doğru yeniden dağıtan acımasız bir sistemdir. Aileler öğün atlarken ve hükümetler hayat kurtaran yardımları keserken, bizler grotesk bir milyarder patlamasına tanıklık ediyoruz” ifadelerini kullandı.

/././

12 Haziran 2026 Cuma

Çin Halk Cumhuriyeti izlenimleri (I +II) -Zülal Kalkandelen/Cumhuriyet-

Bozkır yangınını başlatan kıvılcım!(I) 

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kurucusu Mao Zedong, başlangıçta ufak da olsa, doğru bir toplumsal hareketin ya da ideolojik kıvılcımın, uygun şartlar altında sistemi temelinden sarsacak kitlesel bir ayaklanmaya (yangına) dönüşebileceğini anlatan “Tek bir kıvılcım bozkır yangınını başlatabilir” sözünü, 5 Ocak 1930’da asker ve stratejist Lin Biao’ya yazdığı ünlü mektubunun başlığına koymuştu. Günümüzde Çin’in dünyada artan etkisini düşününce izlenimlerime bu başlığı koymayı uygun buldum.

Çin anakarasının tarihini incelediğimizde, MÖ 2100’den günümüze kadar görkemli bir hanedanlıklar, imparatorluklar ve cumhuriyet tarihi ile karşılaşıyoruz. Yüzyıllar boyuca bölünmelere ve birleşmelere sahne olan bu dev ülke, bugün dünyayı her bakımdan etkileyen süper güçlerden biri. 

Image

1.4 milyar nüfusuyla Hindistan’dan sonra dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi ve ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumunda. Bu durum aslında tarihsel açıdan bir geriye dönüş olarak da nitelenebilir. Çünkü 1800’lerin ortalarına kadar dünyanın en büyük birinci ve ikinci ekonomisini Çin ve Hindistan temsil ediyordu. 1950’de Çin’in dünya gayri safi yurtiçi hasılasından (GSYİH) aldığı pay yüzde 5’e gerilemişken bugün bu oran yüzde 18.5’e çıkmış durumda. 

Barutun, kâğıdın, matbaanın ve pusulanın keşfedildiği, İpek Yolu’nun kurulduğu, Çin Seddi’nin inşa edildiği bu ülke, 21. yüzyılda kendi ülkemizde ya da dünyanın herhangi bir yerinde elimizi neye atsak “Made in China” ibaresini bize göstererek ağırlığını hissettiriyor. Mao’nun öncülüğünde çakılan kıvılcım, bu eski topraklarda öyle bir yangına dönüşmüş ki Çin’in birçok alanda gösterdiği ilerleme, bugün kimsenin reddedemeyeceği bir aşamada. 

EMPERYALİST KUŞATMADAN BUGÜNE 

Bu görkemli ülkeyi görmek için Güneydoğu Asya’ya doğru on saatlik bir uçak yolculuğundan sonra Şanghay’a vardık. Dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri olan Yangtze Nehri deltasındaki Şanghay, küçük bir balıkçı kasabasından küresel bir ticaret devine dönüşen ve yaklaşık 30 milyon insanın yaşadığı bir kent. 

Geleneksel Çin mimarisi ile gökdelenlerin iç içe geçtiği, uluslararası kültürün etkili olduğu Şanghay’ın bugün Çin’in en kozmopolit şehirlerinden biri haline gelmesinin ardında, tarihi Afyon Savaşları’ndan bu yana gelişen bir süreç var. 

Image

Çin’in, İngiliz tüccarların ülkeye soktuğu afyonu yasaklaması ve imha etmesiyle 1839’da başlayan savaşları İngiliz donanmasının kazanması, Çin’de Batılı devletlerin ticaret ve toprak ayrıcalıkları elde ettiği antlaşmalar dönemini açtı. Nanjing Antlaşması ile Şanghay resmi olarak dış ticarete açılan liman kentlerinden biri oldu. 

1856’da İngiltere ve Fransa’nın ticari ayrıcalıklarını artırmak ve afyon ticaretini yasallaştırmak için ikinci kez başlattığı savaşlar, yine Çin’in yenilgisi ile sonuçlanınca Pekin Antlaşması yapıldı; Hong Kong’un bazı bölgeleri bu antlaşma ile Birleşik Krallık’a devredildi. 

Bu süreç, Çin toplumunda müthiş bir yozlaşma ve çürümeye yol açtı, şehrin demografik yapısı değişti, ülkede yabancı ülkelerin yasalarının geçerli olduğu imtiyaz bölgeleri oluştu. Çin savaş tazminatı ödediği gibi, Hıristiyan misyonerlere Çin’de serbest dolaşım hakkı verildi. 

‘100 YILLIK AŞAĞILANMA’ VE ANTİEMPERYALİST 4 MAYIS HALK HAREKETİ 

Çin halkının hafızasında emperyalizm karşısında ulusal onurun ayaklar altına alındığı bu dönem, “100 yıllık aşağılanma” adıyla yer alıyor. O yıllarda devlet otoritesi zayıflarken büyük halk isyanları yaşandı. Bir yandan da milliyetçi düşüncelerin ve devrimci hareketlerin geliştiği bir ortam oluştu. 

Yarı sömürge döneminin tüm izlerinin sergilendiği, halkın işsizliğin ve yoksulluğun pençesinde kıvrandığı Şanghay, aynı zamanda Çinli yurtseverler, aydınlar, öğrenciler arasında ulusal bilincin geliştiği, Marksizm ve bilimsel düşüncenin ilk öne çıktığı kent oldu. 

I. Dünya Savaşı sonrasında Paris Barış Konferansı’nda Shandong bölgesinin Japonya’ya bırakılması, 4 Mayıs 1919’da kitlesel antiemperyalist bir halk hareketinin başlamasına neden oldu. 

ÇKP’NİN İLK KONGRESİNİN YAPILDIĞI TUĞLA EV! 

4 Mayıs ayaklanması, Çin’de ÇKP’nin kurulmasına giden yolu açtı. 

ÇKP’nin ilk kongresinin 23 Temmuz - 2 Ağustos 1921 tarihleri arasında dönemin Fransız İmtiyaz Bölgesi’nde yer alan Şanghay’daki bir tuğla evde gizli olarak toplanması, kentin tarihi açısından önemli bir gelişme. Mao’nun da aralarında yer aldığı 13 delege, o tarihte Çin’deki tüm komünist grupları temsilen kongrede bir araya gelmiş. Ancak kongrenin son günü, Fransız polis baskını nedeniyle toplantı yarıda kesilince, delegeler Şanghay’dan ayrılarak Zhejiang eyaletindeki Jiaxing şehrinde bulunan bir göldeki teknede kongreyi tamamlamış. 

Bugün bir müze olarak açık tutulan o binayı da ziyaret etme olanağı bulduk. 

Image

Çin resmi anlatısında 100 yıllık aşağılanmanın sona erdiği tarih olarak 1949 tarihindeki Çin Halk Devrimi kabul ediliyor. Mao Zedong liderliğindeki Çin Komünist Partisi’nin, on yıllar süren iç savaşın ardından Çin Milliyetçi Partisi Kuomintang (KMT) hükümetini yenerek 1 Ekim 1949’da Pekin’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurmasıyla sonuçlanan devrim, büyük bir siyasi ve sosyal dönüşüme yol açtı. 

KAÇAMAK BİR KÜTÜPHANE ZİYARETİ! 

İlk kez ziyaret ettiğim her kentte mutlaka bir kütüphane görme alışkanlığımı Şanghay’da da bozmadım ve birlikte olduğum gruptan ayrılarak Zikawei Kütüphanesi’ne tek başıma gidip geldim. 

Bir kentte kütüphanelere verilen değerin, orada yaşayanlar konusunda bir gösterge olduğunu düşünüyorum. 2023’te açılan Zikawei Kütüphanesi, gördüğüm en güzel yapılardan biri olmakla kalmadı; aynı zamanda eşsiz bir sanat merkezinde bulunma hissi de yarattı.

Bazilika tarzı kubbesi bulunan okuma salonundaki sanat yerleştirmesi, Şanghay’daki Cizvitlerin geliştirdiği geleneksel Tou-Se-We cam işçiliğinden esinlenmiş. Biyolojik olarak tamamen parçalanabilir çevre dostu plastikten yapılan ve üç boyutlu yazıcıyla üretilen pagoda, modern teknolojiyi kullanarak eski bir Çin yapı tipolojisini kullanıyor. 

Image

28 metre genişliğinde, 8 metre enindeki bu Çin kemeri görüntüsündeki yerleştirme, Tou-Se-We’nin görkemine tezat bir şekilde saydam görüntüsüyle eşsiz bir sembolizmi de yansıtıyor. 

Gelenek ve gelecek arasındaki diyalog ile teknoloji ve kültürün bütünleşmesini, benim için Çin’de en çarpıcı şekilde simgeleyen bu 3D kemerdi. Ayrıca bugüne kadar en kolay girip çıktığım, en üst kattaki plak koleksiyonunda yer alan plakları keyifle dinlediğim, ana okuma salonundaki 30 metrelik masasına oturup bir bilgi tapınağının içinde bulunma hazzını yaşadığım yapı da Zikawei Kütüphanesi oldu.

/././ 

Komünist partinin yönettiği Çin sosyalist bir ülke mi ?(II) 

Başlıktaki soru, heyecanlı bir tartışmaya yol açabilecek kadar ilginç. Bu konuyu Çin yurttaşları ile tartışmak keyifli olurdu ama dil engeli nedeniyle gezimiz boyunca yalnızca yerel rehberlerle konuşma olanağı bulabildik.

Komünizmin ya da sosyalizmin tek bir tanımı var. Üretim araçlarının bireylerin değil kamunun mülkiyetinde olduğu ve ekonomik faaliyetlerin bireysel kâr amacıyla değil, toplumsal gereksinimlerin karşılanması amacıyla planlı ve kolektif olarak gerçekleştirildiği bir ideolojiden söz ediyoruz.

Günümüzde ise Çin’de üretim araçlarında özel mülkiyet var; bu açıdan sosyalist bir ülke değil. Dünyanın en büyük holdinglerinin bazıları Çin kökenli ve bu holdinglerin yöneticileri ile sıradan vatandaşlar arasında gelir açısından büyük farklar söz konusu.

KONUT VE ARSA DEVLETİN, KULLANIM HAKKI SATILIYOR

Fakat özel mülkiyetin geçerli olmadığı alanlar da var. Örneğin, konut alanında tam anlamıyla bir özel mülkiyet yok ama ilginç bir sistem uygulanıyor. Konutlar ve arsalar devlete ait. Devlet, bir arsanın ya da bir binanın 70 yıllık kullanım hakkını satışa çıkarıyor. Bunu alan kişi, orayı kiraya verebiliyor ya da kendisi oturabiliyor. Kiraya verirse vergi de veriyor ama onun dışında emlak vergisi alınmıyor.

Oturum hakkınız bulunan bir evden taşınacaksanız, o hakkı devlete devrediyorsunuz, devlet de bunu tekrar satışa sunuyor. Bir kentten başka bir kente taşınmak izne bağlı. Bunun için de üniversitede okumak ya da iş bulmak gibi geçerli bir neden olması gerekiyor.

Bir evde oturum hakkı olan bir kişi vefat ettiğinde ise 70 yıllık kullanım hakkının kalan süresini çocuklarına miras bırakabiliyor. 70 yıl bitince ise o çocukların aynı evi daha uygun fiyata alabilmeleri için kendilerine öncelik tanınıyor.

ÇİN, ÇKP’NİN BEŞ YILLIK KALKINMA PLANLARIYLA YÖNETİLİYOR

Pekin, Şanghay gibi büyük kentlerde dolaşırken bizdeki Fikirtepe’yi andıran çok katlı devasa binalar, çarpık kentleşme ve hava kirliliği sorunu sıklıkla karşımıza çıktı. Başka kente taşınmanın izne bağlanmasının nedeni de nüfus yığılmasını önlemek, aksi halde 30 milyonu aşan kentler oluşması işten değil!

Hava kirliliği sorununa çözüm olması için devlet politikası olarak elektrikli araçlara daha kolay plaka (yeşil plaka) veriliyor. Şanghay’daki 6 milyon aracın yüzde 60’ı yeşil plakalı.

Çin’de tek bir asgari ücret uygulaması yok. Onun yerine, oranlar 31 eyalet, belediye ve özerk bölgenin her birinde bağımsız olarak belirleniyor ve bu da bölgesel farklılıklara yol açıyor. Ülke genelinde, tam zamanlı çalışanlar için aylık asgari ücret, genellikle 1.750 ila 2.740 yuan arasında. Belki bir fikir verir diye bir marketten dört mandalina ve bir muz alıp karşılığında 10 yuan verdiğimizi belirteyim. (Şu anda 1 Çin yuanı 6.82 Türk lirası.)

Ülke ekonomisine beş yıllık planlar yön veriyor. Bu, ülkeyi kapitalist ülkelerden ayıran önemli bir özellik; liderler değişince planlar altüst olmuyor. İnsanın bir zamanlar Türkiye’de Atatürk döneminde başlatılan devletçi kalkınma planlarını hatırlayıp derin bir ah çekesi geliyor!

ŞİYAN’IN RENKLİ CADDELERİ

Çin’de bulunduğum süre boyunca en eğlendiğim yer, Çin’in orta batısındaki Shaanxi eyaletinin başkenti, Şiyan’ın (Xi’an) Ever Brite diye anılan bölgesi oldu. Muhteşem bir renk karışımı sunan ışık tasarımları, Tang hanedanının mimarisini yansıtan pagodaları, geleneksel fenerleri, karakteristik yerel kostümlü insanları, sokak dansçıları ve yaratıcı zanaatkârlık eseri olan ürünleriyle eşsiz bir panayırdı. 2.1 km uzunluğundaki yaya bölgesinde yürürken nereye bakacağımı şaşırıp adeta gerçek dünyadan koptum.

Bu caddede alışveriş yapmak isterseniz, tüm Çin’de olduğu gibi dil engelini aşmak için buldukları pratik bir yol var. Hemen çeviri uygulamasını açıp kendi dillerinde yazıp İngilizceye çeviriyorlar, sonra telefonu size uzatıp İngilizce söylediğinizi Çinceye çeviriyorlar.

Sıkı pazarlığın adet olduğu her yerde hesap makinesine ürünün fiyatını yazıyorlar siz olmaz anlamında başınızı sallıyorsunuz, makineyi size uzatıyorlar ki önerinizi yazın. Anlaşana kadar pazarlık böyle devam ediyor!

MÜSLÜMAN MAHALLESİ

Şiyan, İpek Yolu’nun Doğu’daki başlangıç noktası olduğundan Müslüman bir nüfusu da barındırıyor. Ancak bunlar Uygur kökenli değil, Çince konuşan ağırlıklı olarak Hui kökenli Müslümanlar. O nedenle burada “helal mutfak” da gelişmiş.

GÜLERYÜZ, YARDIMSEVERLİK VE GÜVENLİK

Sokakta birine bir şey sorduğunuzda hiçbir Çinli “Bilmiyorum” demiyor; hemen telefonla çeviriye başlayıp uzun zaman ayırarak yardım etmeye çalışıyorlar. Bu kadar güleryüzle yardım eden başka bir halk gördüğümü hatırlamıyorum.

Merak edenler için belirteyim: Çin’de her yerde sokak kameraları var. Amacın güvenlik olduğu belirtiliyor. Bu bir yandan “devletin kontrol mekanizması”, diğer yandan suç oranının düşmesi için önlem olarak görülüyor. Gerçekten de Çin’de insanın günün her saatinde kendisini güvende hissettiği bir ortam var.

Ayrıca dikkat çekici bir not: Daha önce hiçbir seyahatimde pasaportum bu kadar çok kullanılmamıştı. Müze, alışveriş merkezi, turistik tesis, tren istasyonu vb. birçok yere girerken pasaport sorulduğu için mutlaka yanınızda bulundurmanız gerek.

AĞIR ÇALIŞMA KOŞULLARI VE Z KUŞAĞININ KAÇIŞI

Çin’de işsizlik oranı yüzde 4 dolayında. 1.4 milyar nüfusu olan bir ülkede bunu nasıl sağlamışlar diye sorarsanız, herkese iş bulabilmek için farklı iş türleri yaratmışlar derim! Örneğin, tek işi parkta bir aletle çam kozalağı toplamak olanlar ya da trene binenleri “Adımınıza dikkat edin” diye uyarmak olanlar var.

Ancak Çin’de çalışma koşullarının genel olarak epeyce ağır olduğunu belirtmek gerekiyor. Çok yoğun çalışıyorlar ve rekabet yüzünden sürekli kendilerini geliştirmeleri, bazı kurslara katılmaları, tekrar tekrar eğitime girmeleri gerekiyor. Bir işe girmek kadar o işte kalıcı olmak da ciddi bir çaba gerektiriyor.

Rehberimizin anlattığına göre, iş ortamları o kadar stresli ki Z kuşağı her geçen gün uzaktan çalışmaya daha fazla ilgi duyuyor. Kentlerde bu baskı altında kalmaktansa köylerde daha rahat bir yaşam sürmeyi yeğliyorlar.

Ülkede seyahat özgürlüğü var. Vatandaşlar ülke içinde ve dışında istedikleri şekilde seyahat edebiliyor.

İKİ UYGULAMA ÜZERİNDEN SÜREN HAYAT! 

Çin’de bugün hayatınızı sürdürmek için ihtiyacınız olan iki uygulama var. Birincisi Alipay, diğeri WeChat. Orada yaşıyorsanız da turist olarak ziyaret ediyorsanız da akıllı telefonunuz yoksa ve bu uygulamaları kullanmıyorsanız zorlanır, hatta birilerinin yardımına gereksinim duyarsınız.

Tek bir hissedarın yüzde 30’dan fazla hisse sahibi olamadığı Alipay, Çin kökenli devasa bir teknoloji ve finans şirketi olan Ant Grup’un bünyesinde yer alıyor. WeChat ise merkezi Shenzhen şehrinde bulunan çokuluslu bir teknoloji ve eğlence holdingi. Taksi çağırmaktan yemek sipariş etmeye, metro ya da tren bileti almaktan otel odası bulmaya, sokak satıcısından restoranlara ve büyük mağazalardaki alışverişinize kadar tüm işlem ve ödemeleri bu uygulamalar üzerinden yapıyor ve mesajlaşıyorsunuz.

Çin’de başka bir ülkeden alınan kredi kartları geçmiyor ama bu uygulamalara tüm kimlik bilgilerinizi ve kredi kartı bilgilerinizi girdiğinizde sistem ödemenize izin veriyor.

Çin’de dünyada yaygın olarak kullanılan tüm sosyal medya platformları engelli. WhatApp yerine WeChat’i, Google Harita yerine Amap’i kullanıyorlar. Hepsi için kendi seçeneklerini yaratmışlar. Ama alışkın olduğunuz sosyal medya hesaplarınıza girmek istiyorsanız, Çin’e ayak basar basmaz bir sim kart ya da e-sim edirseniz, onların bir kısmı içinde VPN yüklü olarak geliyor ve sorunsuz bir şekilde telefonunuzu kullanabiliyorsunuz.

Zülal Kalkandelen/Cumhuriyet

(sürecek)


Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı"- 19 Eylül 2026-

  PISA evreni çağ nüfusunun yüzde 40’ından mı oluştu? - Adnan Gümüş- Oyun içinde oyun mu var sorusunu, güvensizlikleri aştığımızda başka bir...