23 Eylül 2026 Çarşamba

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -23 Eylül 2026-


Reisin falaka çekmesini devlet yönetimi sananlar -Zülal Kalkandelen- 

AKP’li Şamil Tayyar, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir çağrıda bulunmuş. Sosyal medya paylaşımında diyor ki...

“Son dönemde siyasette, bürokraside, hayatın birçok alanında tuhaf bir dağınıklık var. Sanki herkes ayrı telden çalıyor, senkronize değiller. Birbiriyle çatışıyorlar. Kendi otonom yapılarını kurmuşlar. Gelecek hesabı içindeler. Fırsatı ganimete çevirmek istiyorlar. Özel hesaplarını görüyorlar. Vesaire.

Mecazi manada söylüyorum. Cumhurbaşkanımız, en yakınından başlayarak gölgesini kendi azameti sanan herkesi sıra dayağına çekse. Falakaya yatırsa. Veya fırlatıp atsa. Ne iyi olur.”

Bunu mecazi anlamda kullandığını yazmış ama yine de bir düşünce yapısını, devlet işleyişi üzerine sahip olduğu görüşü ortaya koyması açısından ilginç bir öneri...

TÜM YETKİ ONDA AMA SORUMLULUĞU YOK... 

Anlıyoruz ki “Şahsım Devleti”nde yolsuzluklar tavan yaptığında, işler çığırından çıktığında, usulsüzlükler her yere bulaştığında, bunları düzeltmek için başvurulacak tek makam var o da “reis” diye hitap edilen kişi.

Hukuk yok, kurumlar yok, denetim yok, sorumluluk yok, hesap verebilirlik yok ama adalet dağıtan reis var!

Bir falaka çekiyor, herkes etrafında mum gibi diziliyor.

Bir dayak atıyor, yolsuzluk yapan tövbe ediyor.

Bir silkeliyor, kişisel çıkarı peşinde koşanlar aniden toplumsal çıkarları öne alıyor.

Bir tokat atıyor, disiplini sağlıyor.

İnsanın aklına eski dönemlerde cetvelle öğrencilerin parmak uçlarına vuran gaddar sınıf öğretmenleri geliyor!

İşin en tuhaf yanı, bu totaliter düzenin ortaya çıkmasında reisin hiçbir sorumluluğunun olmadığı düşünülüyor... Oysa yasalar, onun imzası olmadan yürürlüğe girmiyor; denetimle yükümlü kurumların yöneticileri onun imzası olmadan göreve başlayamıyor.

Bu öyle bir sistem ki dokunulmazlık zırhı olanlar, her konuda tek yetkili olsalar da onlar her zaman korunup kollanıyor. Üstelik kendi kurdukları düzende kendilerinin seçtikleri kişilerin ihmalleri ve sorumsuz davranışları yüzünden meydana gelen adaletsizliğin giderilmesi için, sorumluların yasalar önünde hesap vermesine değil, yine reisin gücüne başvurmayı çözüm olarak görüyorlar.

VERİLECEK HESAP BÜYÜKTÜR!

Asıl mesele, siyasette, bürokraside, hayatın birçok alanında Tayyar’ın işaret ettiği fırsatı ganimete çeviren kişilerin nasıl yıllarca o makamlara çöreklenebildiğini...

Söz konusu otonom yapıların kurulmasına kimlerin destek olduğunu ya da göz yumduğunu ortaya çıkarmaktır!

Birkaç kişinin fırlatılıp atılmasıyla temizlenemeyecek, devlet yapısına baştan aşağıya egemen olan bir çürüme söz konusudur. TBMM’yi yalnızca iktidarın planlarını onaylama kurumuna dönüştürüp işlevsizleştiren, tüm devlet yapısının işleyişini tek kişinin, reisin ağzından çıkacak talimatlara bağlayan, denetimi yok eden ucube bir sistemden çıka çıka yolsuzluk ve adaletsizlik çıkar.

Kamu yararını değil kişisel rantı teşvik eden bu sömürücü sistem yanlıştır, sisteme yerleştirilen kişiler de yanlıştır.

Sorumlular bellidir!

Hukuk devleti yeniden kurulduğunda, emekçilerin hakkına çökenlerin, çatlayana patlayana kadar yiyip duran efendilerin vereceği hesap büyüktür!

/././

Dokuz mezar taşı aranıyor -Barış Pehlivan- 

Rahmi Temel, Atakan Alagöz, Aydın Demirci, Nidai Duman, Aydın Gencer, Nacican Keskin, Onur Alp Demir, Eyyüp Enes Cesur, Abdülbaki Mirzaoğlu...

Adlarını ya hiç duymadınız ya da unuttunuz. Denizciydiler. Şimdi kayıplar.

2 Eylül’de “son dakika” diye öğrendik: Tuğberk İmamoğlu gemisi, Alsu isimli tankerle çarpışmasının ardından Silivri açıklarında battı. Birinci kaptan Yaşar Kayhan’ın cesedi günler sonrasında bulundu. Gemideki diğer 9 denizci ise...

Cümleyi tamamlayamadım. Zira “Vazgeçmeyin” diye çığlık atan çocuklar, eşler, anneler, babalar var. Evet, kayıp denizcilerin aileleri unutulduğunu düşünüyor ve çırpınıyor.

Çünkü devletin farklı farklı yetkilileri ailelere sırasıyla demiş ki...

1- Deniz Kuvvetlerinin elinde enkazı çıkaracak teknoloji yok.

2- Bir özel firma bulundu.

3- Enkaz çok derindeymiş, naaşlara ulaşmak mümkün değil. Bir cenazeye sahip olmak isteyen aile yakınları da haklı olarak şunları söylüyor: “Enkazın çıkarılamayacağı yönündeki teknik değerlendirmenin hangi verilere, incelemelere ve hesaplamalara dayandığı açıklanmadı. 720 metre derinlik, tek başına kurtarmanın teknik olarak imkânsız olduğunu göstermez. Dünyada çok daha büyük derinliklerde enkaz ve insan çıkarıldığı operasyonlar gerçekleştirildi. 2009 yılında Atlas Okyanusu’na düşen uçağın enkazı 3 bin 980 metre derinlikten, 2012’de düşürülen Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaktaki pilotların naaşları ise 1260 metre derinlikten çıkarıldı.”

Haliyle... Başta Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na ve CİMER’e dilekçeler sunan aileler şu talepte bulunuyor: “Gemi inşaat mühendisi, deniz kurtarma mühendisi gibi uzmanlardan oluşan bağımsız bir uzman heyeti oluşturulsun. Uygulanabilir kurtarma yöntemleri ve firmalarla yapılan görüşmeler raporlansın. Yapılamıyorsa mağdur ailelere sözel olarak değil gerekçeli teknik raporla açıklansın. Derin deniz kapasitesine sahip kuruluşlardan ve firmalardan yazılı teknik yöntem ve yapılabilirlik görüşü alınsın. Bütün geminin kaldırılması dışındaki; kişilerin tek tek çıkarılması, kontrollü erişim açıklığı oluşturulması, ilgili gemi bölümünün kaldırılması veya enkazın sığ suya taşınması seçenekleri ayrı ayrı değerlendirilsin.

Bilirkişi ve bağımsız kuruluş raporları tamamlanmadan, yalnızca derinlik veya genel nitelikli sözlü değerlendirmelere dayanılarak kurtarma çalışmaları kesin biçimde sonlandırılmasın. Teknik olarak zor olsa da denensin, devletimiz kayıplarından vazgeçmesin.”

Ailelerin istediği mucize değil; şeffaflık, bilimsel bir rapor ve son ana kadar mücadele. Teknoloji var, dünyadaki ve Türkiye’deki örnekler ortada, firmalar hazır. Eksik olan tek şey bir talimat ve irade. Bir mezar taşına, sarılacak bir cenazeye hasret bu insanları görmezden gelerek; devlet, kendi denizcisini 720 metre derinlikteki karanlığa terk edemez.

/././

'Yazı Devrimi'nin Psiko-Sosyal Anlamı -Sinan Meydan- 

Cumhuriyet bizi geçmişimizden koparmadı, tam tersine kopuk olduğumuz geçmişimize bağladı.

Cumhurbaşkanı Atatürk, yazı devrimini, 9 Ağustos 1928 akşamı Sarayburnu Parkı’nda düzenlenen bir dinletide halka duyurduktan sonra, Ağustos-Eylül 1928’de, Tekirdağ, Bursa, Çanakkale, Eceabat, Gelibolu, Sinop Samsun, Amasya, Turhal, Tokat, Sivas, Şarkışla ve Kayseri’ye giderek meydanlara, parklara, bahçelere koyduğu kara tahtasının başında “Yeni Türk Harflerini” halka öğretmişti.

Peki ama Atatürk’ün yazı devrimi aslında neydi? Sadece alfabenin ve harflerin değiştirilmesi miydi?

Yazı devrimi sadece Arap harflerinden Latin kökenli yeni Türk harflerine geçiş değildir; daha derinde insanların okuma-yazma biçimini, birbiriyle, bilgiyle, devletle, dünyayla ilişkisini, geçmişle ve gelecekle bağını, kültürel aidiyetini ve kendisini algılama biçimini değiştiren ve yeniden tanımlayan köklü bir sosyokültürel dönüşümdür.

Düşüncenin en etkili, en doğru, en rahat ve en yaygın ifade aracı dildir. “Söz uçar yazı kalır.” Dilin en kalıcı ifade aracı ise yazıdır. Dilin yapısına uymayan yazı, düşüncenin etkili, doğru ve rahat ifade edilmesini engeller. Duygularını, düşüncelerini etkili, doğru ve rahat ifade edemeyen insanlardan oluşan toplumların gelişmesi, aydınlanması hiç kolay değildir.

Yüzyıllarca Türkçenin, yapısına uymayan Arap-Fars harfleriyle yazılması ve zamanla Arapça ve Farsça sözcüklerle dolması, Türklerin, yüzyıllar boyunca düşüncelerini, duygularını yazıyla etkili, doğru ve rahat ifade etmelerini zorlaştırmıştır. Çünkü Arap harfleriyle yazılan Türkçe -ki Türkçeyi kuşatan Arapça ve Farsça sözcüklerden dolayı Osmanlıcaya dönüşmüştü- okuma yazmayı güçleştirmiş; bu durum da Türkçe edebiyatın gelişmesini ve Türkçenin bilim dili olmasını engellemişti. Yüzyıllarca devam eden bu durum, aynı zamanda dünyanın en güzel dillerinden biri durumundaki Türkçenin öz güzelliğini gölgelemiş ve gelişimini yavaşlatmıştı. Yüzyıllarca, yapısına uymayan harflerle yazılan ve başka dillerin gölgesinde bırakılan Türkçe, halk arasında yaşayarak varlığını koruyabilmişti. Atatürk’ün liderliğindeki Cumhuriyet, önce harf, sonra dil devrimiyle her şeyden önce Türkçeyi kurtardı.

Harf devrimi ile eski Türk runik harflerine benzeyen ve Türkçeye çok daha uygun (Latin kökenli) yeni Türk harfleri kabul edildi. Böylece yazılanı okuyup “anlamak” ve anladığını “yazmak”, sadece Arap harfleriyle Osmanlıca okuma-yazma bilen bir azınlığın -Yazı devrimi öncesi Türkiye’de okuma-yazma oranı yaklaşık yüzde 10 kadardı- tekelinden çıkarıldı. Harf devrimiyle Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları daha kolay okuyabilir, yazabilir ve anlayabilir hale geldiler. Yazıyı öğrenmenin kolaylaşması ve daha ulaşılabilir olmasıi, bireyin “yeterlilik” ve “özgüven” duygusunu güçlendirdi. Yeni harflerin benimsenmesiyle toplumun genelindeki “öğrenememe”, “anlayamama” algısı kırıldı.

Okumayı, yazmayı, öğrenmeyi ve anlamayı kolaylaştıran yeni harfler, Atatürk’ün yaptığı diğer devrimlerin de öğrenilmesini, anlaşılmasını ve yaygınlık kazanmasını kolaylaştırdı. Bu durum da “aydınlanmayı” ve toplumsal “gelişmeyi” olumlu etkiledi.

BİLGİYİ YAYGINLAŞTIRMAK 

Atatürk’ün aydınlanma devrimleriyle biçimlendirdiği laik Cumhuriyet’te yurttaşların laik hukuk önünde eşitliği esastır. Fakat bilginin, seçkinlerin tekelinde olduğu, insanların bilgiye doğrudan ulaşamadığı bir toplumda “eşitlikten” söz etmek olanaksızdır.

Yazı sadece iletişim aracı değil, aynı zamanda insan aklının ve emeğinin eseri olan uygarlığın belleğidir; bilimsel bilgiye giriş kapısının anahtarıdır. Dile uygun olmayan yazı sistemi kullanan bir toplum, bilimsel bilgiye giriş kapısını açamaz. Büyük bölümü okuma-yazma bilmeyen bir toplum, bilgiye giriş kapısının doğru anahtarına sahip olmayan, yazılı ve bilimsel bilgiye ulaşamayan toplumdur. Türkiye’de yeni Türk harflerinin kabul edilmesiyle halk bilgiye giriş kapısının doğru anahtarına sahip oldu ve yazılı, bilimsel bilgiye ulaşabildi. (Ulaşmak isteyenler ulaşabilmiştir.)

Harf devrimi sonrasında Türkiye’de Millet Mektepleri gibi yeni kurumlarla 7’den 77’ye halka okuma-yazma öğretilmeye başlandı. Böylece okuma-yazma eyleminin, yaklaşık yüzde 10’luk bir azınlığın tekelinden çıkarılıp olabildiği kadar kısa sürede toplumun geneline yayılmasına çalışıldı. Türkiye’de okumayazma bilenlerin sayısının artmasıyla -ki harf devriminin 98. yılında yeni harflerle okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 98’i bulmuştur- bilginin seçkinlerin tekelinden çıkarak demokratikleşme süreci de başladı. Harf devrimi Türkiye’de bireyin bilgiyle ilişkisini değiştirdi. Her şeyden önce bireyin bilgiye doğrudan doğruya ulaşmasını ve aracılara daha az ihtiyaç duymasını sağladı.

YAZI DEVRİMİ VE ULUSLAŞMA 

Alfabe değişikliği sadece kullanılan harflerin değil, onunla birlikte aslında sembollerin de değişimidir. Harflerin değişimi, insanların gördükleri, tanıdıkları kültürel çevrenin değişmesine yol açacaktır. Çünkü harflerin değişimiyle insanların günlük hayatta; evde, okulda, işte, sokakta karşılaştıkları yazılar, kitaplar, gazeteler, tabelalar da değişecektir.

Yüzyıllardır kullanılan, toplumun genelince bilinmese de “bir toplumsal alışkanlık” durumundaki harflerin / sembollerin ve yarattığı imgenin değiştirilmesi, toplumda “değişim” duygusunun somutlaşmasını sağladı. Bu değişim duygusu toplumun diğer alanlardaki yenilikleri benimsemesini ve değişimini de kolaylaştırıcı bir etki yarattı. A

tatürk, laik Cumhuriyet’in aklını kullanan bireylerinin yüzünü uygar dünyaya döndürmek istiyordu. Laik Cumhuriyet’in modernleşme anlayışının özünde aklını kullanan çağdaş Cumhuriyet yurttaşı yetiştirmek vardı. Yeni alfabe, bu projenin en önemli araçlarından biri oldu.

Yeni alfabeyle Türkçe okuma-yazmayı daha kolay öğrenen bireylerin ortak bir dille (Türkçe) iletişimlerinin kolaylaşması, yurttaşlık bilincini ve uluslaşmayı güçlendirdi. Dolayısıyla Türkiye’de alfabe değişikliği, Laik Cumhuriyet’in “modernleşme” ve “uluslaşma” projesi içinde hem çok işlevsel hem de çok sembolik bir anlama sahiptir.

Eski harfler eski Osmanlı İmparatorluğu’nun saltanat düzeninin “tebaasını” simgelerken, yeni harfler, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin “yurttaşını” simgeliyordu. Dolayısıyla Türkiye’de harflerin değişimi, aynı zamanda siyasal ve toplumsal değişimin en başat sembollerinden biridir.

YAZI DEVRİMİ VE DİN 

Yüzyıllarca alışılmış harflerin, dolayısıyla sembollerin değişimi, düşüncenin yeni sembollerle / harflerle ilişki kurmasını, eski sembollerin / harflerin çağrıştırdığı imgelerin yerine yeni sembollerin / harflerin çağrıştığı imgelerin öne çıkmasını sağlayacaktı. Yeni semboller ve yeni imgeler de doğal olarak o yeni sembollerle ve imgelerle özdeşleşen yeni kültürel değerleri öne çıkaracaktı.

Bu bağlamda harf devrimiyle Türkiye’de Arap-İslam dünyasında kullanılan harflerin bırakılması ve genelde Batı dünyasında kullanılan harflere geçilmesi, eski kültürel sembollerin ve imgelerin yeni kültürel sembollerin ve o sembollerin yerine yarattığı imgelerin öne çıkmasını sağladı. Bu bağlamda Türkiye’de harf devrimiyle aynı zamanda güçlü bir dinsel sembolizmi olan Arap harflerinin kaldırılmasının “dinsel sembolizmin” ve bu sembolizmin yarattığı “din imgesinin” görünürlüğünü azaltmaya yönelik olduğu yaygın bir kabuldür. Ancak Atatürk’ün, harf devrimini, “Türkiye’yi İslamiyet’ten uzaklaştırmak, Türklerin İslam’la bağını koparmak için yaptığı!” iddiası doğru değildir. Eğer Atatürk ve devrim arkadaşları, harf devrimiyle böyle bir amaç gütselerdi, harf devriminden sonra İslam’ın temel kaynaklarını ve sembollerini yeni Türk harfleriyle Türkçeye tercüme ettirmezlerdi. İşte o zaman, “bağ koparmaya” çalıştıkları söylenebilirdi. Ancak bilindiği gibi Atatürk döneminde Atatürk’ün de isteğiyle CHP Hükümeti Kuran’ın Türkçe tefsir ve tercümesini yaptırdı. (Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kuran Dili” adlı 9 ciltlik tefsiri) Ayrıca Atatürk, dil devrimi sürecinde ezan, hutbe, sala gibi dinsel sembollerin yeni harflerle Türkçeleştirilmesini sağladı. Dolayısıyla harf devrimiyle Arap-Fars harflerinin kaldırılması, laik Türkiye Cumhuriyeti’nde Arap-İslam kültürüyle özdeşleşen dinsel sembolizmin ve onun yarattığı “din devleti” imgesinin görünürlüğünü azaltmayı amaçlamakla birlikte, Türklerin İslam’la bağını tamamen koparmak gibi kaba bir amaç taşımıyordu. Laik Cumhuriyet’in din politikası (Din dilinin Türkçeleştirilmesi, Diyanet’in kurulması, camilerin açık, ibadetin serbest olması vb.) bunu doğrulamaktadır.

YAZI DEVRİMİ VE TARİH

Türkiye’de Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı koronun sürekli seslendirdiği bir şarkı vardır: “Harf devrimi oldu bir gecede cahil kaldık!” Fakat bu doğru değildir. Çünkü 1928’deki harf devriminden bir yıl önce, 1927 nüfus sayımına göre Türkiye’de okuma yazma çağındaki nüfusun yaklaşık yüzde 10’u okuma yazma biliyordu; dolayısıyla toplumun yüzde 90’ı okur-yazar değildi. Okuma-yazma ve “cehalet” arasında bir bağlantı kurulacaksa -ki en temelde kurulabilir- harf devrimiyle değil, harf devrimi öncesinde cahil kaldığımız çok açıktır. Harf devrimi olduğunda okuma yazma bilen yüzde 10’luk azınlığın eski harfleri unutmadığı, istediklerinde eski metinleri okuyabildiği göz önüne alındığında “bir gecede cahil kaldık” söyleminin bir aldatmaca olduğu görülecektir.

Harf devrimi sonrasında yeni kuşakların eski harflerle yazılmış metinleri okuyamadıkları, bu nedenle toplumun “geçmiş birikimle bağının koptuğu” iddiası da doğru değildir. Şöyle ki, yeni kuşakların eski metinlerle ilişkisinin temelinde aslında Arap-Fars harfleriyle yazılan Osmanlıca vardır. Yüzyıllarca Türkçenin yapısına uymayan Arap-Fars harfleriyle yazılan ve Arapça, Farsça ve hatta Fransızca sözcüklerle kuşatılan Türkçeyi (bu haliyle Osmanlıcayı) yeni kuşaklar harf devrimi öncesinde de okumakta ve anlamakta güçlük çekiyordu. Harf devrimi de zaten bu zorunluluktan doğmuştu.

Harf devrimi, Cumhuriyeti kuranların gündemine birdenbire gelmiş bir konu değildi. Eski harflerin Türkçeye uymadığı gerçeği 19. yüzyıldan beri Osmanlı aydınlarının ve devlet adamlarının da dile getirdiği ve tartıştığı bir konuydu.

Alfabe değişiminden sonra yeni yazıyla yetişen yeni kuşakların, özel bir çaba harcamadıkça, Osmanlı döneminin yazılı kültüründen uzak kaldıkları söylenir. Cumhuriyet’in hem bir kopuş hem de bir süreklik olduğu dikkate alındığında ve yeni harflerin Cumhuriyet’in uluslaşma projesinin en önemli araçlarından ve sembollerinden biri olduğu düşünüldüğünde, özellikle Erken Cumhuriyet Döneminde, laik Cumhuriyet’in inşa sürecinde, (1923-1938) eski siyasal, toplumsal ve kültürel yapıdan “kopuş” bağlamında harf devriminin önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Fakat aynı harf devriminin, aslında Türk ulusunun geçmişiyle bağ kurmasını kolaylaştıran bir etki yarattığı da görülmektedir. Şöyle ki, harf devrimi öncesinde, Osmanlı döneminde, hanedan tarihinin darlığı içinde ve Türk tarihinin bilinmemesi nedeniyle geçmişle neredeyse hiçbir bağ kuramayan Türkler, Atatürk’ün bilinçli çabasıyla Türk Tarih Kurumu, Anakara Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi, İstanbul Üniversitesi ve çeşitli müzeler v.b. Cumhuriyet kurumlarının açılmasıyla; Türk ve Türkiye tarihi ile dünya tarihini anlatan yeni kitapların hazırlatılmasıyla geçmişiyle bağ kurabildi.

Cumhuriyet bizi geçmişimizden koparmadı, tam tersine kopuk olduğumuz geçmişimize bağladı. Öyle ki, Osmanlı tarihini bile Cumhuriyet’in yetiştirdiği Prof. Dr. Halil İnalcık gibi tarihçiler yazdı. Ayrıca yeni harflerle kolayca okuyan, yazan ve öğrenen geniş kitleler, tarihlerini de okuyup öğrenebildiler. Yani, iddianın aksine, yeni harfler geçmişin, tarihin okunmasını, yazılmasını, öğrenilmesini zorlaştırmadı, kolaylaştırdı.

“Ama Osmanlıca orijinal kaynaklara ulaşamıyoruz!” söylemi de sorunludur. İsteyenler Osmanlıca öğrenebilir, bunun önünde bir engel yoktur. Ayrıca tarih bir bilimdir ve orijinal metinlere ulaşmak tarihçilerin işidir. Tarihçiler de mesleki formasyonları gereği eski dilleri bilmek zorundadır.

***

Sonuç olarak Türkiye’de yazı devriminin, harflerin değiştirilmesinden daha derin ve geniş bir psiko-sosyal anlamı vardır. Yazının değiştirilmesi insanın alışkanlığını değiştirmiştir; insanın okuma-yazma biçimini, bilgiyle, devletle, dünyayla ve dinle ilişkisini değiştirmiştir; insanın iletişimini, öğrenme ve anlama yetisini güçlendirmiş, özgüvenini artırmıştır. Yazı devrimi, Laik Cumhuriyet’in yeni insanını, ulus devletin çağdaş yurttaşını biçimlendiren en önemli araçlardan biri olmuştur. Yazı devrimi Türkiye’de aydınlanmanın lokomotifidir. Ayrıca Cumhuriyet, yazı devrimi ve onu tamamlayan dil devrimiyle Türkçeyi kurtarmıştır. 

/././

Sıradanlaşma -Öztin Akgüç- 

Yoruma açık olarak, Ionesco’nun “Gergedanlar”, Kafka’nın “Dönüşüm”ünde Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında bir böceğe dönüşmesi, sıradanlaşması sembolik dışavurumunu yansıtıyor.

Sıradanlaşma, bireysel özelliklerin, özgünlüğün yitirilmesi, bireyin değersizleşmesi, yalnızlaşma, yaratıcılığın azalması, tekdüzelik, benzeşimdir.

Sıradanlaşma, genele uyum, biat kültürü, bireyin özgün ve özgürlüğünün yitirilmesi, siyasal, ekonomik düzeni de etkileyerek siyasal rejimlerin otokrasiye, faşizme yönelmesine yol açıyor. Otoriter, faşist düzenlerde, Führer (Hitler), Duçe (Mussolini), Caudillo (Franco) başkan, reis olarak da tanımlanan lider, karar verme yetkisi, buyurganlığı, isteklerini kabul ettirmesi, itaat sağlamasıyla toplumu yönetir, yönlendirir. Otoriter, totaliter devlet anlayışıyla lider güdümünde bütünleşme amaçlanır. Lider ilkesi, rejimin özelliklerindendir. Bireyin önemi, değeri yoktur.

Muhafazakârlık kurallara uyum, baskıcı devlet otoritesi, iletişim araçlarının devlet denetimi altında oluşu; özgürlüklerin, devlet, toplum yararı gerekçesi altında kısıtlanması, özel yaşama müdahale; sonuçta bireysel gelişmeyi ve yaratıcılığı kısıtlamakta, sıradanlaşmaya yol açmaktadır. Otoriter, faşist düzenlerle kişininsıradanlaşması karşılıklı birbirini beslemektedir.

Sermayenin egemenliği, propaganda, eğitim, belirli ideolojinin kendi değer yargılarının, milli ve manevi değerler olarak empoze edilmesi; reklam, TV dizileri, teknoloji, kısa süreli çıkar beklentileri, ürkme, tekdüzelik, sıradanlaşma yaratıyor. İletişim dili bile tekdüzeleşiyor, gelişmiyor.

Sıradanlaşmanın yalnız siyasal rejim, ekonomik düzen üzerinde değil; doğayı, çevreyi koruma, fikir, kültür, sanat yaşamı üzerinde de olumsuz, yıkıcı etkileri oluyor. Gezegenimiz yalnız çölleşmiyor, yıkıma uğramıyor; fikir, sanat yaşamı da çölleşiyor. Sürekli yenilik “innovation”dan söz ediliyor, reklamı, propagandası yapılıyor. Ancak genelin yaşam kalitesine somut katkısı oluşmuyor.

Kalkınma ekonomisi kitabını yazar, kaynakça araştırması yaparken bu alanda da bir fikri canlılık, yayın zenginliği bulamadım. Kaynaklar genellikle 1960’lı yıllarda yazılmış ekonomik kalkınma kitapları, makaleleri, araştırmaları ağırlıklı oldu. Bulabildiğim, yararlandığım Michael P. Todaro ve Stephen C. Smith tarafından yazılmış Economic Development kitabı oldu. Ben konu üzerinde çalışırken on üçüncü baskısı yapılmıştı.

Fikri canlılığın azalması, kalıcı yapıtların oluşmaması, maddileşme; yalnız yaşam kalitesini değil siyasal düzeni de etkiliyor. Faşist eğilimler giderek güçleniyor. İtalya’da, Fransa’da sağcı yönelimler, Almanya’da Hitler deneyimine karşın AfD yangını, İskandinav ülkelerinin sosyal demokrasiden giderek uzaklaşmaları, ABD’de Trump gösterisi yeknesaklaşmanın, sıradanlaşmanın sonuçlarıdır. Ürkeklik, kısa vadeli de olsa sürekli çıkar kollama, öykünme, ortak özellikler olarak tekdüzeliğe yöneliş, tepkisizliğe, olayların kabulüne de yol açıyor. Hak ve özgürlükleri tehlikeye atıyor. Benzeşmede, akıllı telefon, yapay zekânın etkileri de irdelenmelidir.

Ekonomik kalkınma, bireyin özgürleşmesi, özelliklerini korunması, geliştirmesi sürecidir. Toplumsal egemen güçlerin sürüklediği yanılgılara kapılmamalı, tekdüzelikten kurtulmalıdır.

/././

Sayıştay 10 bin 783 bulgu tespit etti: Bulgular içerisinde yok yok...-Mustafa Çakır- 

Sayıştay’ın kamu idarelerinin 2025 yılına ait denetim raporları yayınlandı. Tüm kamu idarelerinde toplam 10 bin 783 bulgu tespit edildi. Mevzuata aykırılıklar tek tek sıralandı. Bazı ihalelerin mevzuata aykırı olmasına karşın pazarlık usulü ile yapıldığı, Kamu İhale Kurulu’ndan görüş almadan limitlerin aşıldığı tespit edildi. Kamudaki bazı taşınmazların ise ihale bile yapılmadan doğrudan kiraya verildiği, ihalesiz süre uzatımı yapıldığı, bazı kamu kurumlarında iç denetim birimlerinin oluşturulmadığı belirlendi. Hiçbir sorgulama yapılmadan taşeron çalıştırıldığı, ihalelerde belirli marka ve modellere işaret edildiği, mevzuatta belirlenen işler dışında kullanılmak üzere yabancı menşeili araçlar alındığı da Sayıştay’ın tespitleri arasında yer aldı.

Sayıştay’ın Dış Denetim Genel Değerlendirme Raporu’na göre, TBMM’ye sunulan kamu idareleri raporlarında, 278’i mali rapor ve tabloları etkileyen, 783’ü mevzuata uygunluğa ilişkin, 41’i kamu idarelerinin mali yönetim ve iç kontrol sistemlerine ilişkin hataları içeren toplam bin 102 bulgu tespit edildi. Gereği için mahalli idarelere gönderilen raporlarda ise, 2 bin 675’i mali rapor ve tabloları etkileyen, 6 bin 821’i mevzuata uygunluğa ilişkin, 185’i kamu idarelerinin mali yönetim ve iç kontrol sistemlerine ilişkin hataları içeren toplam 9 bin 681 bulgu belirlendi.  

10 BİN 783 BULGU

Tüm idare türleri açısından da toplamda 2 bin 953’ü mali rapor ve tabloları etkileyen, 7 bin 604’ü mevzuata uygunluğa ilişkin, 226’sı kamu idarelerinin mali yönetim ve iç kontrol sistemlerine ilişkin hataları içeren toplam 10 bin 783 bulgu yer alıyor. Mali rapor ve tablolara ilişkin en fazla tespit edilen 10 konu içerisinde ilk 3 sırada yer alan bulgular şöyle:

“1- Maddi duran varlıklar için amortisman ayrılmaması veya amortismanların hatalı hesaplanması.

2- Tapu kayıtlarında idare adına kayıtlı olan taşınmazların kurum mali tablolarında yer almaması.

3- Yazılım/lisans/patent/telif hakkı/harita plan, proje alımları niteliğindeki gayrimaddi hak alımlarının haklar hesabında muhasebeleştirilmemesi.”

YOK YOK...

Raporda kamu idarelerine yönelik tespitlerden bazıları şöyle sıralanıyor: 

- Bazı kamu idarelerinde iç denetim birimi oluşturulmadığı veya iç denetçi ataması yapılmadığı tespit edildi. 

- Bazı kamu idareleri taşınmazları ihale düzenlemeksizin doğrudan kiraya verdi. İhaleye çıkılarak kiralanan taşınmazlar ise süre sonunda yeniden ihale düzenlemeden süre uzatımı yoluyla aynı kişilere kiralandı. 

KEYFE GÖRE ‘PAZARLIK’

- İhalelerdeki teknik şartnamelerde belirli marka ve modellere işaret edildi. Mevzuatta öngörülen koşullar gerçekleşmeden pazarlık usulü uygulandı. İhale usulleri ile alınması gereken ihtiyaçlar doğrudan temin ile satın alındı.

- Onay olmadan, yasaklılık sorgulamaları yapılmadan taşeron çalıştırıldı. İhale komisyonları usulüne uygun oluşturulmadı.

- Doğrudan temin ve pazarlık usulü ile yapılan alımlarda Kamu İhale Kurulu’nun uygun görüşü olmadan limitler aşıldı. Devlet İhale Yasası’na göre yürütülen ihale süreçlerinde hatalı uygulamalar yapıldı. 

- İdari para cezası uygulamalarında hatalar yapıldı. Vadesinde tahsil edilemeyen alacakların takip ve tahsil işlemleri başlatılmadı. 

- Bazı kamu idareleri kendi bütçeleri veya tasarrufları altında bulunan mali kaynakları kamu sermayeli bankalar dışında değerlendirdi. Kredi kartları ile yapılan tahsilatların banka hesaplarına aktarılma süresi 20 günü aştı. 

- İstihdam edilecek personel güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması süreçleri tamamlanmadan işe başlatıldı. 

- Kamu idarelerince üretilen mal ve hizmetlerden şartları taşımayan kişiler ücretsiz veya indirimli yararlandı. 

- Bilimsel araştırma projelerinin finansmanı için tahsis edilen kaynaklar, bilimsel araştırma projesi tanımına ve amacına uygun olmayan yerlerde kullanıldı. 

- İmar planında yeşil alan, park, yol, eğitim öğretim alanı vb. olarak ayrılen yerler gerçek ve tüzel kişiler tarafından işgal edildi ya da kiralandı. 

- Mevzuatta belirlenen makam ve hizmetler dışında kullanılmak üzere yabancı menşeli araç edinildi. 

‘HESAP VERME SORUMLULUĞU ENGELLENDİ’ 

Sayıştay’ın Faaliyet Genel Değerlendirme Raporu’na göre, 4 kamu idaresi faaliyet raporunu yayımlamadı. Raporu zamanında yayımlamayan kamu idaresi sayısı da 43. Kamu idarelerinin 96’sının raporu eksik. Kullanılan kaynaklar hakkında bilgi vermeyen kamu idaresi sayısı 20. Kamu idarelerinin 219’u faaliyet raporlarında temel mali tablolara bile yer vermedi. Yardım yapılan birlik, kurum ve kuruluşlara ilişkin bilgi vermeyen kamu idaresi sayısı 44. Tüm varlık ve yükümlülüklerini açıklamayan kamu idarelerinin sayısı 115. Raporda, “Bu durum, faaliyet raporlarıyla amaçlanan mali bilgiye yönelik kamuya hesap verme sorumluluğunun tam olarak yerine getirilmesini engellemektedir” denildi. 

AÇIKLAMAMIŞLAR BİLE!

Rapora göre, 250 kamu idaresi bütçe hedef ve gerçekleşmeleri arasında meydana gelen sapmaların nedeni hakkında bilgi vermedi. 33’ü ise bütçe hedef ve gerçekleşmelerini hiç açıklamadı. 89 idare özel ödenek, dış proje kredisi veya bağış ve yardım gibi kaynakları göstermedi. 20 kamu idaresinin bütçe gerçekleşmelerinin ise gerçeği yansıtmadığı tespit edildi.

*** 

MEB’in ‘usule aykırı’ dağıttığı ücret Sayıştay raporunda ortaya çıktı -Taylan Gülkanat- 

Sayıştay’ın MEB 2025 Denetim Raporu’nda, mesleki ve teknik öğretim okullarının döner sermaye işletmelerinde idareci, öğretmen ve öğrencilere yapılan parça başı ücret ödemelerinin mevzuatta belirlenen usul ve esaslara göre hesaplanmadığı tespit edildi. Raporda ayrıca, gerekli şartları taşımadığı halde vekâleten atanan memurlara da çeşitli ek ödemeler yapıldığı belirtildi.


Sayıştay 2025 Milli Eğitim Bakanlığı Raporu’nu açıkladı. Raporda yer alan bilgilere göre; mesleki ve teknik öğretim okulları döner sermaye işletmelerinde gerçekleştirilen üretim neticesinde idareci, öğretmen ve öğrencilere dağıtılan parça başı ücretlerin mevzuatta belirlenen usul ve esaslara göre hesaplanmadığı tespit edildi.

Mesleki ve teknik öğretim döner sermaye idarecilerine, siparişteki işçilik bedeli üzerinden değil sipariş bedelinden ayrılan faaliyet gideri üzerinden parça başı ücret ödendiği belirlendi. Ayrıca, idari personele yapılan parça başı ücret ödemeleri ile sipariş bedelinden ayrılması gereken faaliyet giderlerine ilişkin esasların genelge ile değil yönetmelik ile belirlenmesi gerektiği belirtildi.

Bakanlık taşra birimlerinde görev yapıp gerekli şartları taşımadıkları halde vekâleten atanan memurlara yersiz olarak vekalet aylığı, zam ve tazminat farkı ile ek ödeme farkı ödendiği de raporun bulgularında kendine yer buldu.

***

Cumhuriyet


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -23 Eylül 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)