23 Eylül 2026 Çarşamba

soL "Köşebaşı + Gündem" -23 Eylül-2026-


AKP içinde fon krizi büyüyor: Külünk ve Kılıçarslan'dan ekonomi yönetimine istifa çağrısı (soL)



Borsada yaşanan 900 milyar liralık fon vurgunu, AKP içerisindeki güç savaşını açığa çıkardı. Sorumluluğu birbirine atan taraflar arasında sert tartışmalar yaşanırken, Metin Külünk ve İsmail Kılıçarslan ekonomi yönetiminin ihmallerine dikkat çekerek istifa çağrısında bulundu.

***
Borsada yaşanan fon vurgunu AKP içerisindeki çatlakları bir kez daha gün yüzüne çıkardı.

Yüz binlerce kişiyi mağdur eden ve 900 milyar liraya ulaşan vurgunun ardından, AKP içerisindeki liderlik yarışının tarafları sorumluluğu birbirine atmaya başladı.

İlk olarak fonları denetlemekle yükümlü olan Sermaye Piyasaları Kurulu, kamuoyunda yükselen "vurgunu resmen izlemişler" eleştirilerine yanıt vermek üzere yaptığı açıklamada bir önceki yönetimi suçladı. Kurumda Mayıs ayında yaşanan değişikliğe dek yeterli adımların atılmadığı ima edildi.

Karşı hamle olarak Adalet Bakanı Akın Gürlek’in eşinin SPK üyesi olması gündeme getirildi. Peşi sıra Şamil Tayyar ve Rasim Ozan Kütahyalı, Gürlek’in eşini savunan paylaşımlar yaptılar.

Ardından Nihat Zeybekci ekibi, AKP’nin sosyal medyadaki resmi ekonomi hesabından SPK'ya yani Mehmet Şimşek ekibine görevlerini hatırlattı.

Eşzamanlı olarak "Gürlek bu konuyu 2025’te savcıyken fark etmiş, yazı yazmış" diyen haberler servis edildi.

Bilek güreşinde Şimşek karşısındaki ekip hamlelerini sürdürüyor. Son olarak AKP eski milletvekili Metin Külünk ve Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan devreye girdi.

Külünk 'istifa' istedi: 'İhmallerin bedelini Cumhurbaşkanımız ödememeli'

Metin Külünk, sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında "Fon krizi yalnızca ekonomik ve mali bir mesele değildir. Bu kriz, AK Parti’nin kendi sosyolojik tabanına çok ağır bir bedel ödetmektedir" diyerek yaşananların sandığa yansımasının olacağını ima etti.

Bu durumun önüne geçmek için sorumluların istifa etmesi veya görevden alınması gerektiğini savunan Külünk, şöyle yazdı:
"Süreç içerisinde sorumluluk makamında bulunanlar; görevlerini zamanında ve gereği gibi yerine getirmemenin, yönetim zafiyetinin, ihmalin ve kişisel ihtirasların meydana getirdiği bu ağır tablonun hesabını nasıl verecekler? Birilerinin ihtiraslarının, yetersizliğinin veya ihmalkârlığının bedelini ne milletimiz ne AK Parti’nin sosyolojik tabanı ne de Sayın Cumhurbaşkanımız ödemelidir."

Kılıçarslan açıkça Şimşek ekibine işaret etti: 'İstifalar nerede?'

İsmail Kılıçarslan ise Yeni Şafak'taki köşesinde borsayı da aşan bir krize işaret ederek, ekonomi yönetimine sitem etti. Mehmet Şimşek'in "Savaş olmasaydı enflasyon 7 puan aşağıda olurdu" laflarına atıfta bulunan Kılıçarslan şu ifadeleri kullandı:
"Farkında olup olmadığınızı çok merak ettiğimiz bazı şeyler var. Bunlardan ilki, son 4-5 yılda nasıl bu denli yoksullaştığımızın farkında olup olmadığınız. Aracımıza benzin almaya korkuyoruz, marketten gönlümüzce alışveriş yapmaya korkuyoruz, ev kiralamaya korkuyoruz, işçi çalıştırmaya korkuyoruz, işçi olarak çalıştığımızda aldığımız paranın geçimimize yetmeyeceğinden korkuyoruz. Siz de arada bir çıkıp yeni vergi kalemlerini sayıyor, hatta 'Savaş olmasaydı enflasyon şu kadar olurdu' falan diyorsunuz. Okullar olmasaydı da maarifi yönetmek çok kolay olurdu zaten."

Fon şirketleri vurgun yaparken ekonomi yönetiminin olup biteni izlediğini belirten Kılıçarslan da tıpkı Külünk gibi istifa istedi.

"Fonlar, sahibi oldukları şirketleri borsada spekülasyonlarla milyar dolarlık hacimlere ulaştırıp vatandaşın parasını cukkalarken bu işin yetkilileri tam olarak ne işle meşguldü? Hadi adamlar aşırı uzmandı da fark edilmediler diyelim. İstifalar nerede o vakit? 'Yahu bu fonlar vatandaşın 15 milyar dolarını çalarken ben uyumuşum, kusura bakmayın' diyerek istifa eden yöneticiler nerede?


***


Kavga büyüyor, asıl gerçek gözden kaçırılıyor: Fon vurgunu AKP içi savaşın neresinde? (soL)


Toplam büyüklüğü 900 milyar lirayı bulan bir fon vurgununu konuşuyoruz. Birileri milyarlarca lirayı cebe indirip ortadan kayboldu. Faturası da halka kesilecek, burası kesin. Ancak tartışmanın ve vurgunun bir de AKP içi boyutu var ki, ciddi bir kazan da orada kaynıyor. Tüm bu tabloda asıl gerçeğin üzeri yine ustalıkla örtülüyor.

***

Can Holding operasyonu şimdilerde unutuldu.

Çok büyük paraların, “kara paranın” sistem içine sokulduğu, bu paralarla televizyon kanalları ve üniversiteler alındığı konuşuldu.

Ancak sonrasında iş bir “kara para” operasyonundan AKP içi savaşa dönüştü.

Adı geçen isimlerin önemli bir bölümünün AKP içinden “hatırlı” dostları vardı.

Mesele hızlıca AKP içi bir savaşa dönüştü.

Şamil Tayyar çıkıp Akın Gürlek’e inanılmaz bir baskı olduğunu söyledi, hedefe de Mehmet Uçum’u koydu.

Sonra ne oldu?

Operasyonun Habertürk dolayımıyla Hakan Fidan’ın önünü kesmek, uyarmak için yapıldığı iddiaları ortalığa saçıldı.

Sonra?

Mesajlar verildi, kavgalar edildi, ciddi paralara, şirketlere el konulduğu söylendi…

Sonra?

Operasyonda tutuklanan herkes serbest bırakıldı.

Bu hatırlatmayı yapmamızın nedeni şimdi yine bir vurgun gündemini yine AKP içi gerilimle ve benzer isimler üzerinden okuyoruz.

Ve yüksek olasılıkla öykü yine benzer bir sonla bağlanacak.

Gelin şimdi ortaya çıkan ayrıntılara yakından bakalım.

Fon vurgununun ardındaki kavga


“Fon Vurgunu ve Kaşif Kozinoğlu’nun ölümü dosyaları üzerinden bir çatışma yaşanıyor. Peki çatışma kimler arasında yaşanıyor? Akın Gürlek ve Hakan Fidan.”

Bu iddianın sahibi CHP’li vekil Deniz Yavuzyılmaz.
İddiaların merkezinde ise yine AKP içi liderlik savaşı var.
AKP içinde lider adayı olan isimler, yine iddiaya göre Bilal Erdoğan’a rakip olabileceği söylenen isimler, yargı sopasıyla karşı karşıya kalıyor. Söylenen bu.

Bu haberde gündemimiz Kozinoğlu değil, o nedenle fon vurgunu üzerinden devam edelim.

Ortada 900 milyar liralık devasa bir vurgun var.

Büyük başları geçelim, dolandırılan, tüm birikimi uçurulan binlerce yurttaş var.
İşin burası kimsenin umurunda değil. Herkes ortaya çıkan sopayı kendi mevzi kavgasının aparatı olarak değerlendiriyor. Örneğin Gürlek’e karşı olan AKP içi ekipler, hızlıca operasyonu ona bağladı. Gürlek’in eşi SPK üyesiydi, buraya şimdiye kadar dokunulmamasının ardında da bu var dediler.

Bir diğer ekip ise doğrudan Mehmet Şimşek’i hedef aldı, yine SPK üzerinden. Sorumluluk ve suç ondaydı, her şeyi görmesine rağmen müdahale etmedi dediler.
Buna dün AKP’nin sosyal medyadaki resmi ekonomi hesabı da eklendi ve SPK görev hatırlatması, Şimşek karşıtlığı üzerinden sunuldu.
Şamil Tayyar ve cezaevinden daha yeni çıkan ve bir daha girmek istemeyen Rasim Ozan Kütahyalı, Gürlek’in eşini savunan paylaşımlar yaptılar.

Öyle ya, "Gürlek bu konuyu 2025’te savcıyken fark etmiş, yazı yazmış" dediler.
"Suçlu adım atmayan Gürlek değil, Şimşek" demiş oldular.
Çünkü dışardan bakınca AKP’de koruması en zayıf olan isim Mehmet Şimşek.
Zaten Yeni Şafak hemen her gün tam da onu hedef alarak haber yapıyor.
Yani bir açıdan kolay lokma olarak görülüyor, öyle olup olmadığından bağımsız olarak.

Herkes cebini dolduruyor, iktidar kavgasında kendilerine yeni mevziler elde ediyor, savaşta dökülenler oluyor, yeni ittifaklar kuruluyor ve yeni kavga başlıkları gündeme geliyor. Yaşananları özeti bu aslında.

Peki, tüm bu kavgada gözden kaçan şey ne?

AKP içi güç savaşı, Erdoğan sonrasına hazırlık işin bir yönü.

Kavganın bir yanının burada koptuğu kesin, burada işlerin rayından çıkma ihtimali olduğu da. Dün Şamil Tayyar açık açık "kelle almak lazım" demeye başladı, bu kellelerin nereye uzanacağını tahmin etmek şimdilik güç.

Ancak tüm bu tabloda hiç konuşulmayan şeyler var.

Ortada tam da bu düzenin ruhuna uygun çok büyük bir vurgun var.

Bilebildiğimiz kısmı, 900 milyar liralık bir vurgun yapıldığı. Bu vurgunu yapıp kimlerin cebinin dolduğunu saklamaya devam edecekler, bu kesin.

Diğer yönü ve hiç konuşulmayan kısmı ise "büyük başlardan" olmayan ve bir anda elindeki tüm birikimini kaybeden binlerce kişi.

Şimdi her yanda bu saadet zinciri ve ponzi ağına nasıl düşüldü deniyor. Oysa bir şey unutuluyor, bu düzenin kendisi bataklık, bu düzenin kendisi ponzi. Ve o bataklığın tek bir kuralı var, sadece zenginler kazanır.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, ortaya çıkan bu karmaşık tabloyu dün soL TV'deki Komünist Bakış programında değerlendirirken önemli ifadeler kullandı.

Hatırlatalım:
"Bu karmaşayı bir şekilde sadeleştirmek zorundasınız. Sadeleştirirken de gerçeklerden kopmamak zorundasınız. Bunu sağlayan elde tek bir anahtar var. Yemen'deki meseleyle fon meselesini, Kozinoğlu soruşturmasını, yoksulluğu birbirine bağlayan bir şey var: Sermaye egemenliği. Bu bakış bize büyük bir avantaj sağlıyor. Türkiye'de şimdi yönetenler de sürüklenmeye başlandı. Bu sürüklenme hali inanılmaz tehlikeli. İşler her zaman bizim emekçi halkımız için kötü gitti, kötü gidiyor. Bu sistem zarar veriyor, nüfusun çok büyük bölümüne. Ama şu anda topyekün sürüklenmekte olan bir ülke görüntüsü veriyoruz. Burada toparlayıcı ve yapıcı unsur bu sürüklenmenin sorumlusu olan sermaye düzeniyle hiçbir çıkar ilişkisi olmayan toplumsal kesimlerdir."

Mesele gerçekten de tam olarak bu değil mi?


***

THY'nin yeni çalışma düzeni dayatması personeli isyan ettirdi: 'İşten atılma korkusuyla imzalatılıyorlar'
(Özkan Öztaş-soL)



Türk Hava Yolları'nın 1 Ocak 2027'de başlatacağı yeni ücret ve çalışma prosedürleri büyük tepki çekti. Sendika değişikliklere itiraz etse de soL'a konuşan THY çalışanları, işten atılma tehdidiyle dayatılan onam sürecinde sendikayı eylemsiz kalmakla ve pasiflikle suçluyor.

***

Türk Hava Yolları, uçuş ekipleri arasında haftalardır konuşulan ücret ve çalışma düzeni değişikliklerini resmen duyurdu.

THY İnsan Kaynakları Başkanlığı'nın çalışanlara gönderdiği bilgilendirmeye göre, kredili uçuş ücretinden fazla mesaiye, ekip aracından pilot eğitim borçlarına kadar bir dizi prosedürel düzenleme 1 Ocak 2027 itibarıyla yürürlüğe girecek. Toplu İş Sözleşmesi'nde herhangi bir değişiklik içermeyen kararlar, kokpit ve kabinde binlerce çalışanı doğrudan ilgilendiriyor.

Öte yandan dün gündeme gelen haberlerde şirketin kokpitteki erkek çalışanlarda uygulanan sakal yasağını kaldırdığı da ortaya çıkmıştı.

Ücret hesaplamalarında yeni dönem

THY'nin yeni düzenlemesinin uçuş ekipleri açısından en dikkat çekici maddesi kredili uçuş ücreti hesaplamasında gidilen değişiklik oldu.

Aylık 40 saati aşan uçuşlarda ödenecek kredili uçuş ücreti, artık gerçekleştirilen ücrete baz uçuş saati esas alınarak hesaplanacak. Birim ücret artık uçuş ekibi için 70 saate, kabin ekibi için ise 85 saate bölünerek tespit edilecek. Ay içindeki uçuş saatlerine göre getirilen kademeli ödeme yapısıyla, 1 ile 40 saat aralığında fiili uçuş saatinden bağımsız olarak 40 saatlik bir baz üzerinden ödeme yapılacak. Kırk bir saat ile yetmiş veya seksen saat aralığında ise kırk saati aşan her bir saat için birim ücret üzerinden ilave ödeme uygulanacak.

Yüksek uçuş saatlerinde ödeme kademeleri de yeniden düzenlendi. Ara kademe olarak belirlenen kokpitte 71 ile 80 saat, kabinde ise 81 ile 90 saat arası uçuşlarda birim ücretin yüzde elli fazlası ödenecek. Üst kademe sayılan kokpitte 80 ve kabinde 90 saatin üzerine çıkıldığında ise limitleri aşan saatler için birim ücret iki katına çıkarılarak yatırılacak. THY ayrıca kokpit ekiplerinin ayda yirmi sektörün üzerinde gerçekleştirdiği her uçuş için ayrı bir sektör ücreti ve C kategori meydanlara yapılan seferler için ek ödeme getirildiğini duyurdu. Düzenlemeyle birlikte 24 saatten kısa süreli görevlerin son günü için tam harcırah yerine oransal ödeme yapılacak. Buna göre sıfır ile sekiz saat arası için üçte bir, dokuz ile on altı saat arası için üçte iki, on yedi ile yirmi dört saat arası için ise tam gün harcırahı ödenecek. Yönetim, personelden bu yeni düzenlemeyi kabul edip etmediklerine dair beyanlarını en geç 29 Eylül 2026 saat 23:59'a kadar iletmelerini istiyor.

Sendika 'olumsuz' görüş bildirdi

Söz konusu prosedür değişikliklerine ilişkin Türkiye Sivil Havacılık Sendikası'na da yazı gönderilerek sendikanın görüşü soruldu. Hava-İş Sendikası, değişikliklere ilişkin olumsuz görüşünü bildirerek toplantılarda bu kararların kabul edilmediğini kesin ve net bir şekilde ifade ettiğini duyurdu. Sendika tarafından yapılan açıklamada, yapılmak istenen değişikliklerin motivasyonu düşüreceği vurgulandı. İşverenin gerçekten bir tasarrufa ihtiyacı varsa bunun karşılanacağı alanın üyelerin çalışma koşulları ve ücretleri olmadığı belirtilerek, ilgili başkanlıkların böylesi bir süreçte sessiz kalması eleştirildi.

'Kârlar şirketin hanesine, tasarruf bizim hanemize yazılıyor'

soL'a konuşan THY çalışanları ise yapılan performans baskısının işten atılma kaygısıyla birleştirilerek bir tür dayatmaya dönüştüğünü ifade ediyor.

Süreci "sömürünün verimlilik kılıfı" olarak tarif eden çalışanlar, personele gönderilen e-postalarla harcırahlardan kesintiler yapıldığını belirterek yaşananları şu sözlerle aktarıyor:
"Kredili uçuşlarda garanti saatlerimiz gasp ediliyor ve kıdemli uçucuların havalimanı ulaşım hakları ellerinden alınıyor. Bu hak gaspları, 29 Eylül 2026 tarihine kadar onaylanması zorunlu tutularak işten atılma korkusuyla harmanlanmış bir şantajla bize dayatılıyor."

Sürece karşı sendikanın yeterli tepkiyi göstermediğini kaydeden işçiler, somut bir adım atılmamasına tepkili. Hava-İş Sendikası'nın yayımladığı metinde THY'nin 300 milyon sterlinlik sponsorluk anlaşmalarını hatırlatarak yalnızca sözde bir serzenişte bulunduğunu ifade eden emekçiler, eleştirilerini şöyle dile getiriyor:
"Adeta sendika eliyle sendikasızlaştırma pratiği sergileniyor. Boğazımıza bıçak gibi dayanan 29 Eylül onam süreci için sendika bize hiçbir eylem planı sunmuyor ve haklarımızın veya grev gücümüzün kullanılacağı yönünde bir güvence vermiyor. Sendikanın bu eylemsizliği, işverenin fütursuzca saldırmasına zemin hazırlıyor."

Tasarruf denilince akla ilk gelenin emekçiler ve maaşları olduğunu ifade eden THY çalışanları bu durumu şu sözlerle özetliyor:
"Şirket her çeyrekte milyarlarca liralık rekor kârlar açıklayıp yüzlerce uçaklık yeni siparişlerle ve küresel büyüme hedefleriyle övünüyor. Vitrinde dünyaya karşı 'Rekorlar kırıyoruz, uçuyoruz!' şovu yapıyor. Yüzlerce milyonluk sponsorluklarla şatafat tam gaz sürüyor ama sıra uçan işçinin emeğine ve cebine gelince kriz ve tasarruf edebiyatı başlıyor. Büyüme ve kârlar yönetimin hanesine yazılırken, tasarruf ve sömürü sadece biz emekçilerin payına düşüyor."

Doldurulması imkansız hedeflere zorlandıklarını vurgulayan THY çalışanları, "Uçuş güvenliğini tehlikeye atacak türden performans beklenen planların derhal geri alınmasını talep ediyoruz" diyerek sürecin iptal edilmesini istiyor.

/././

Riyad'ın bekçisi, Washington'ın taşeronu: AKP uyarılara rağmen namluyu Yemen halkına doğrultacak mı?(Yalçın Çuğ-soL)


Suudi Arabistan'a askeri destek sinyali veren AKP iktidarı, faturası ağır olacak bir taşeronluğa soyunuyor. Türkiye'de halkla hükümet arasına net bir çizgi çeken Ensarullah'tan gelen peş peşe uyarılar ise tehlikenin boyutunu ortaya koyuyor. AKP iktidarı, Türkiye'yi doğrudan hedef haline getirerek yıllardır emperyalistler tarafından katledilen Yemen halkına karşı bir savaşa mı sokacak?

***

Yeni Osmanlıcılık rüzgarıyla yelken şişirip, dümenini Amerikancılığın rotasına kıran AKP iktidarı, Türkiye'yi Yemen'de giderek şiddetlenen bir girdabın içine doğru sürüklüyor.

Suudi Arabistan yıllardır Yemen'de sürdürdüğü savaşın faturasını kendi topraklarına düşen füzelerle ödemeye başladığında, gözler "Mekke İttifakı"na çevrildi. Başlarda kınamalar ve itidal çağrılarıyla yetinen AKP, Riyad'ın ağır darbeler alıp köşeye sıkışmasıyla Suudilere "askeri destek" sinyali vermeye başladı.

Suudi Arabistan, İsrail ve ABD'nin Yemen'de işlediği suçun ortağı olmaya heves eden AKP iktidarının yanı sıra Pakistan'daki iktidara, Yemen'in başkent dahil önemli bir kısmını yöneten Ensarullah'tan ilk uyarılar geldi. Türkiye ve Pakistan halkları ile bu ülkelerin hükümetleri arasına net bir çizgi çeken Ensarullah, Yemen halkına karşı işlenen her türlü suça yanıt verileceğini duyurdu.

Peki, Yeni Osmanlıcılık hayalleriyle çıkılan bu yolun sonu nereye varacak? AKP iktidarı, yıllardır emperyalizm tarafından katledilen ve açlığa mahkum edilen Yemen halkına karşı Türkiye'yi geri dönüşü olmayan bir savaşa mı sokacak? Türkiye, AKP yüzünden hedef olursa bunun hesabı nasıl verilecek?

Sessizlikten savaş tamtamlarına: Arkaplanda ne oldu?


12 yıldır Yemen'i açlığa ve sivil katliamlara mahkum eden Suudi Arabistan, Ensarullah hareketinin Kızıldeniz'de kurduğu karşı ablukayla adeta tersyüz oldu. Ekonomisinin nefes boruları kesilen Riyad'ın can havliyle ABD'nin kapısını çalması, önce 14 ülkelik "Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı"nı, ardından da Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında "Mekke İttifakı"nı doğurdu.

Anlaşma metni her ne kadar gün yüzüne çıkmamış olsa da Meclis'e sunulup onaylanmasa da tarafların yaptığı açıklamalar, Mekke İtifakı'na dair çeşitli bilgilerin öğrenilmesini sağladı. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre anlşamanın "bir müttefike yapılmış saldırı, diğer müttefike de yapılmış sayılır" maddesi, başından beri Türkiye'yi tarafı olmadığı bir çatışmanın içine çekme potansiyeli taşıyordu. Nitekim Suudi Arabistan'a yönelik saldırıların şiddetlenmesiyle birlikte başlangıçta sessizliğe gömülen müttefikler, Ensarullah'ın sahada ilerleyişi hızlandıkça tehlikeli sinyaller vermeye başladı.

Önce Pakistan'dan "Mekke Anlaşması bizim için de geçerlidir ve görevimizi yerine getireceğiz" çıkışı geldi. Ardından süreci başlarda diplomatik kınamalar ve itidal çağrılarıyla idare etmeye çalışan AKP iktidarı tehlikeli açıklamalar yapmaya başladı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın, anlaşmayı NATO'nun "kolektif savunma" maddesine benzetmesi ve Mekke İttifakı'nı "oyun değiştirici bir platform" olarak nitelemesi, Ankara'nın niyetini açık etti. Fidan, Suudi Arabistan'ın egemenliğine yönelik saldırılar karşısında "Sözümüzün eriyiz, bir dayanışma içerisindeyiz" diyerek, Riyad yönetimine askeri ihtiyaçlar doğrultusunda teknik konularda destek verebileceklerini duyurdu.

Yeni Osmanlıcılık vizyonuyla "bölgesel sorunlara bölgesel çözümler" getirdiğini iddia eden AKP iktidarı, bu adımlarla aslında Washington'ın Körfez'deki askeri yükünü hafifleten o tanıdık taşeronluk rolünü üstleniyor. Zira Babülmendep Boğazı'na erişim hatlarını ele geçiren Ensarullah'a karşı Suudilerin yanında saf tutmak; doğrudan ABD-İsrail ekseninin çıkarlarına kalkan olmak anlamına geliyor.

7 Ağustos'ta imzalanan anlaşmayla kurulan "Mekke İttifakı".

Ensarullah'tan ilk uyarılar geldi

Tüm bu gelişmelerin ardından Ensarullah'tan Suudi Arabistan'ın imdadına koşmaya hazırlanan AKP iktidarı ve Pakistan hükümetine yönelik ilk uyarılar gelmeye başladı.

Ensarullah Siyasi Büro Üyesi Muhammed el Buhayti, Associated Press'e yaptığı açıklamada, biri Suudi Arabistan, biri içerideki işbirlikçiler, diğeri de olası bir uluslararası müdahale olmak üzere üç cephede birden savaşabilecek kapasiteye ulaştıklarını belirtti. Buhayti'nin "Herhangi bir ülkenin Suudi Arabistan'ın yanında Yemen'e yönelik saldırganlığa dahil olması durumunda uluslararası bir cephede savaşmaya dahi hazırız" sözleri, Ankara ve İslamabad'a yönelik ilk açık mesaj oldu.

Buhayti'nin isim vererek doğrudan uyarıda bulunduğu ilk açıklaması ise iNews kanalına verdiği mülakatta geldi. Türkiye ve Pakistan halkları ile bu ülkelerin hükümetleri arasına net bir çizgi çeken Buhayti, olası bir askeri müdahalenin sonuçlarını şu sözlerle özetledi:
"Biz Türk halkının ezici çoğunluğunun Yemen'e sempati duyduğunu biliyoruz. Aynı şekilde Pakistan halkının ezici çoğunluğu da Yemen halkına sempati duyuyor. Dolayısıyla, Türk hükümetinin veya Pakistan hükümetinin herhangi bir hamlesine, Yemen'e yönelik doğrudan herhangi bir askeri saldırı hamlesine, bu durumda kesin ve acı verici bir karşılık vereceğiz ve demir bir yumrukla vuracağız."

Yemen'in kimseye saldırmadığını, sadece Suudi Arabistan'a karşı savunma konumunda olduğunu hatırlatan Buhayti, AKP ve Pakistan hükümetlerine "Sessizliğinizi koruyun" çağrısı yaptı ve sözlerini şöyle sürdürdü:
"Vallahi, eğer Türkiye veya Pakistan bu işe bulaşırsa, onları demir bir yumrukla vururuz ve bugün Suudi Arabistan'ı terbiye ettiğimiz gibi onları da terbiye ederiz. Tıpkı daha önce Amerika ve İngiltere'yi terbiye ettiğimiz gibi, Yemen'e yönelik saldırganlığa bulaşan her devleti terbiye edeceğiz."


'Siyasi ve maddi kazanımlar elde etme hırsıyla bu işe bulaşmamalarını tavsiye ediyoruz'


Ertesi gün bir açıklama da Ensarullah lideri Abdülmelik Husi'den geldi. Husi dün yayınlanan video mesajında, İslamabad ve Ankara hükümetlerine uyarılarda bulundu.

İki ülke halklarının hükümetlerinden farklı tutumlar sergilediğine dikkat çeken Husi, Türkiye ve Pakistan hükümetlerine Riyad üzerinden siyasi ve maddi kazanım elde etme hevesinden vazgeçme çağrısı yaptı:
"Biz halkların tutumunun, rejimlerin tutumlarından farklı olduğu gerçeğini biliyoruz. Onlara, Suudi tarafından siyasi ve maddi kazanımlar elde etme hırsıyla bu işe bulaşmamalarını tavsiye ediyoruz. Suudi tarafı Amerika'dan yardım istiyor. Amerikalı, zaten onun tüm suçlarındaki ortağıdır. Suudiler ile bu işe bulaşan zarardadır. Aynı zamanda, sevgili halkımıza karşı işlenen her türlü suçta ahlaki, hukuki, yasal ve insani boyuttaki tüm sonuçlara da katlanacaktır. Biz haklı bir davaya sahibiz, zorluklar ne olursa olsun, halkımıza ve ülkemize saldıranlarla, zalimle kim aynı safta yer alırsa alsın..."

Amerikancılığın ve Yeni Osmanlıcılığın faturası ne olacak?

Ensarullah cephesinden gelen bu açıklamalar, AKP iktidarının "oyun değiştirici" ambalajıyla sunduğu askeri anlaşmaların Türkiye'yi ne denli büyük bir ateşin içine ittiğini açıkça gösteriyor.

Filistin'e ve Yemen'e ölüm kusan ABD-İsrail ekseninin karşısındaki en aktif güçlerden biri olan Ensarullah'a karşı Suudi monarşisinin safında hizalanmak, Washington'ın ve Tel Aviv'in çıkarlarına taşeronluk yapmak anlamına geliyor.

Ortada Türkiye'nin güvenliğini ya da halkın çıkarlarını savunan bir durum yok, aksine ABD icazetiyle hareket eden ve kendi yarattığı krizin altında ezilen Suudi Arabistan'ı kurtarma operasyonu var.

Kağıt üzerinde kurulan ittifakların sahada yıkıcı karşılıklar bulduğu bu denklemde, Türkiye adım adım tarafı olmadığı emperyalist bir çatışmanın içine sürükleniyor.

Ankara'nın yıllardır katledilen Yemen halkına karşı savaşa girmesi ülkeye iddia edildiği gibi bir "caydırıcılık" değil; öngörülemez, ağır ve kanlı bir fatura vaat ediyor.


/././

Yemen çöllerinden Washington’a uzanan yollar -Fatih Yaşlı- 

İran’dan Yemen’e uzanan savaş hattında yaşananlar, enerji üzerinden küresel bir enflasyon yaratarak bütün bir dünya siyasetini ve ekonomisini biçimlendiriyor. Kapitalizm 2008 finansal krizinin artçı sarsıntılarını hâlâ yaşarken bir de bunun üzerine enerji merkezli bir krizin gelmesinin sonuçlarını hep beraber yaşayarak göreceğiz.

ABD Merkez Bankası FED son toplantısını geçen hafta, 15-16 Eylül günlerinde yaptı ve üç yıl sonra ilk kez faiz artırımına gitti. FED toplantısının başladığı gün Suudi Arabistan tarafından yapılan ve yalan olduğu üzerine geniş bir mutabakat bulunan açıklamada, Yemen’deki Ensarullah Hareketi’nin (bilinen adıyla Husilerin) Mekke’ye bir İHA saldırısı düzenlediği ama bunun önlendiği iddia ediliyordu.

Peki aralarında binlerce kilometre bulunan farklı iki coğrafyada gerçekleşen bu iki hadise arasında bir bağlantı, bir ilişki var mı? İki hadiseyi bir bütünlüğün içerisine oturtarak okumak mümkün mü? 

Öyle görünüyor, Yemen çöllerinden Washington’a, Washington’dan Yemen çöllerine uzanan yollar var. 

Trump ikinci kez iş başına gelirken en büyük vaatlerinden biri faizlerin düşürülmesiydi; böylece krediye ulaşmak daha kolaylaşacak, istihdam yükselecek, ekonomik canlılık artacaktı. Öyle ki Trump bu sene mayıs ayında görev süresi dolan Jerome Powell’ı faizleri aşağıya çekmediği için defalarca kamuoyu önünde eleştirmiş, FED’in düşük faiz politikası izlemesi için Powell’ın üzerinde büyük bir baskı kurmuş, ancak Powell ve FED’in yol haritası değişmemişti. 

Powell’ın görev süresinin bitiminin ardından atadığı Kevin Warsh’la yakın bir ilişkisi bulunan Trump, ilk başlarda Warsh’un sözünü dinleyeceğini ve faiz oranlarını aşağıya çekeceğini ümit etmişti. İşler olağan akışında gitseydi belki sahiden de Warsh ve FED faiz indirimine gidecekti, ancak işler olağan akışında gitmedi, çünkü Warsh iş başına geldiğinde Trump İran’a savaş açmıştı ve bunun çok ciddi ekonomik sonuçları olacaktı.

Elbette ki Trump kendi sorumluluğunu kabul etmedi; bizzat kendisinin atadığı Warsh’u kayırsa da FED’in diğer yöneticileri için “mümkün olduğunca bana zarar vermek ve işleri kötüleştirmek için faiz artırıyorlar" ifadesini kullandı. Oysa savaşın başından beri yaşanan bütün gelişmeler gidişatın nereye doğru olduğuna işaret ediyordu.  

ABD-İsrail koalisyonunun başlattığı saldırının ilk şokunu kısa süre içerisinde atlatan İran, saldırıya Hürmüz Boğazı’nı kapatarak yanıt vermişti. Bu, dünya enerji ticaretinin en önemli geçiş güzergâhlarından birinin fiilen işlemez hale gelmesi demekti ve İran’ın yaptığı hamlenin küresel ölçekte petrol fiyatlarını artıracağı açıktı. Ancak İran bununla da yetinmedi, kendi topraklarını ABD-İsrail ikilisine açan Arap ülkelerinde hem ABD üslerini hem de kimi enerji tesislerini ağır zayiat verdirecek şekilde vurdu. Enerji fiyatlarındaki artışın bir nedeni de buydu. 

Özellikle sanayinin, ulaşımın ve taşımacılığın temel girdisi olan petrol fiyatlarındaki artışın küresel ölçekte ve ABD’de enflasyonu artırmaması imkânsızdı; çünkü maliyet artışı, firmaların fiyat artırımına gitmelerini beraberinde getiriyordu ve bu da enflasyon demekti. Sahiden de öyle oldu ve ABD enflasyonu uzun bir aradan sonra artış eğilimleri göstermeye başladı. Enflasyonu belli bir seviyede tutmak, neoliberal iktisat politikalarının temel unsurlarından biri olduğu, bunun için de talep kısıcı politikalar uygulamak zorunlu görüldüğü için, bu duruma FED’in müdahale etmemesi imkânsızdı ve kaçınılmaz olan gerçekleşti; FED üç yıl sonra faizleri artırdı.

Dolayısıyla ucuz benzin, ucuz enerji, düşük faiz, düşük enflasyon gibi vaatlerle ABD’nin alt ve orta sınıflarına seslenen Trump, iş başına gelişinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, bu vaatlerinin hiçbirini yerine getiremediği gibi tabloyu da tersine çevirdi, alt ve orta sınıfların yaşam standartlarını daha da kötüleştirmeye başladı. 

Bunun siyasi sonuçları olacak elbette ve üstelik bu sonuçları çok yakın zamanda göreceğiz. Kasım ayında ABD’de yapılacak ara seçimlerde büyük olasılıkla Trump ve Cumhuriyetçiler büyük bir yara alacak, Trump son iki yılını daha zayıf bir başkan olarak geçirecek, adaylık için şansları yüksek görünen J.D Vance ve Michael Rubio gibi isimlerin işleri ise daha da zorlaşacak.

***

Artık buradan Yemen’e geçebiliriz. ABD şu an Yemen’le savaşmıyor, ancak Yemen de aslında İran’a yönelik savaşın hem fiziki hem siyasi coğrafyası içerisinde yer alıyor ve yaşananlar ABD’yi de bağlıyor. 

Kurucuları Hüseyin Bedreddin el-Husi’ye atıfla Husiler olarak da adlandırılan ve Suudi destekli hükümete karşı başkent Sana da dâhil olmak üzere Yemen’in çok büyük bir bölümünü elinde tutan Ensarullah Hareketi, “Direniş Ekseni”nin bir parçası. “21 Eylül devrimi” olarak bilinen 2014’teki halk ayaklanmasından beri Yemen’de fiili iktidar Ensarullah’ta ve hareket hem ABD-İsrail ikilisi hem de Suudi Arabistan tarafından bir tehdit ve İran’ın vekil gücü olarak görülüyor. Ensarullah yıllardır zaman zaman hem ABD-İsrail ikilisiyle hem de Suudilerle ve onların desteklediği güçlerle savaşıyor. Özellikle Gazze'deki soykırım sırasında Ensarullah füze ve İHA’larla doğrudan İsrail’i hedef aldı ve İsrail de Yemen’e çok büyük misilleme saldırılarında bulundu.  

Bir süredir fiili ateşkes durumunda bulunan savaşın yeniden alevlenmesi ise yine İran’la ilgili gelişmelerden kaynaklandı. Temmuz 2026’da Ayetullah Hamaney’in cenaze törenine katılan Ensarullah üyelerini taşıyan İran havayollarına ait bir yolcu uçağının Sana havalimanına inmesine Suudi yönetimi ve desteklediği hükümet çok sert tepki vermiş, Suudi uçakları da havalimanını bombalamıştı. 

Bu saldırıya Ensarullah’ın verdiği yanıt beklenmedik ölçüde büyük oldu. Suud destekli güçlerin kontrolündeki topraklara büyük bir taarruz başlatan Ensarullah, çok hızlı bir şekilde ilerledi ve üst üste kritik noktaları ele geçirdikten sonra tıpkı Hürmüz Boğazı gibi enerji ticareti açısından kilit önemde olan Kızıldeniz’deki Babülmendep Boğazı’nı da aldı.    

Şimdi ise sırada Suudi destekli hükümetin kontrolünde olan ve “geçici başkent” ilan edilen Aden var. Eğer kuşatmanın ağırlaştığı şu günlerde Taiz düşerse, Ensarullah oradan Yemen’in en stratejik kenti ve küresel enerji arzı açısından çok önemli bir nokta olan Aden’e yürüyecek. Aden’i almaları halinde ise Kızıldeniz’den geçen petrol güzergâhı bütünüyle Ensarullah’ın kontrolüne geçecek ve bu hem Suudi Arabistan açısından hem de enerji arzını kontrol etmeyi hedefleyen emperyalizm açısından ağır bir yenilgi anlamına gelecek.  

Ensarullah her ne kadar şu an için Babülmendep’i kapatmadıysa da hareketin boğazdaki kontrolü ele geçirmesi bile küresel sistem üzerindeki baskıyı artırmaya yetti; buna bir de Suudi Arabistan’ın petrol tesislerini ve petrol boru hatlarını vurmaları eklenince sadece petrol fiyatları değil navlun ve sigorta fiyatları da fırladı, tedarik zincirlerinde aksamalar görülmeye başlandı.

İran’dan Yemen’e uzanan bu savaş hattında yaşananlar, enerji üzerinden küresel bir enflasyon yaratarak bütün bir dünya siyasetini ve ekonomisini biçimlendiriyor; sadece FED değil diğer merkez bankalarının çoğu da bu süreçte faiz artırımına gitmeye mecbur kaldılar ve bu devam edecek. Yüksek faiz ise durağanlaşan ve daralan bir ekonomi anlamına geliyor; kapitalizm 2008 finansal krizinin artçı sarsıntılarını hâlâ yaşarken bir de bunun üzerine enerji merkezli bir krizin gelmesinin sonuçlarını hep beraber yaşayarak göreceğiz.    

***

Öte yandan yaşanan sürecin Türkiye ekonomisi ve siyaseti üzerinde de etkileri olacak. FED’in faiz artırımı, Türkiye’nin zaten işlemeyen enflasyonla mücadele programını daha da işlemez hale getirecek ve zaten ulaşılması imkânsız hedeflere ulaşılamayacak. Bir süredir devam eden Batı eksenine güçlü bir şekilde hizalanma süreci ise daha da hızlanacak. Önce İran havayolları Mahan Air’in Türkiye uçuşlarının askıya alınması, ardından da İran bankası Bank Mellat’ın faaliyet izninin kaldırılması, ABD’nin İran’a yönelik yeni yaptırımlarına dâhil olunduğunun bir işareti olarak karşımızda duruyor.

Ancak mesele bununla sınırlı değil; tam da çok kısa bir süre önce Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye, maddelerinden biri “birine yapılmış saldırı diğerine de yapılmış sayılır” olan bir ittifak anlaşması imzalamışken, Türkiye’nin bu sürece neresinden ve nasıl dâhil olacağı da bir soru işareti olarak karşımızda duruyor. 

Ortada adı “Mekke İttifakı” olan bir ittifak varken ve ittifak üyelerinden biri ne tesadüftür ki Mekke’ye yönelik bir saldırının son anda önlendiğini açıklamışken, ittifakın diğer üyelerinin gidişata kayıtsız kalma ihtimali görünmüyor. Zaten önce Pakistan, Suudilere yönelik destek açıklamalarıyla birlikte ittifakın devreye girebileceğini belirtti, ardından da Türkiye adına Dışişleri Bakanı Fidan benzer açıklamalar yaptı. Bu, çok büyük olasılıkla bir kara gücü gönderme şeklinde olmayacaktır ama izleme, gözetleme, nokta operasyonları, istihbarat paylaşımı gibi başlıklarda kimi adımların atılması ya da zaten atılmış olması muhtemeldir. Suriye’deki Colani yönetiminin cihatçıların bir kısmını Yemen’e gönderdiği yönündeki duyumlar da bunun Türkiye’den habersiz yapılma ihtimali olmadığına göre bu adımlara dahil edilmelidir. 

Hatırlanacağı üzere Trump geçtiğimiz günlerde Mekke İttifakı’nın kuruluşundan duyduğu memnuniyeti bildirmişti, bunun nedeni ise tam da Trump’ın istediği üzere bu ittifakın ABD’nin azaltmak istediği bölgesel yükünün bir kısmını üstlenebilme potansiyeli ile ilgiliydi. Ayrıca ABD, daha geçen yıl bir savunma anlaşması imzalamalarına rağmen Suudi Arabistan’ın Ensarullah’a yönelik destek ve hava saldırısı talebini, Kızıldeniz’deki gemilere büyük çaplı saldırıların yeniden başlaması riskini alamadığı için şimdilik reddetmiş, operasyondan son anda vazgeçmiş durumda. Bu ise Trump’ın bu üçlüye tam da kendi dış politika yönelimlerine uygun bir şekilde “kendi işinizi kendiniz görün” şeklinde bir mesaj vermesi anlamına geliyor olabilir ve İngiltere ile Fransa’nın da Suudiler adına sahaya inmeye hazırlandığı bir konjonktürde Türkiye’nin bir şekilde bu savaşın taraflarından biri haline gelmesini kolaylaştırabilir.  

Her ne olursa olsun, görüldüğü üzere Yemen çöllerinden Washington’a uzanan yollar var ve o yolların bazıları Türkiye’den de geçiyor. İnsanlık ise Ukrayna, İran, Lübnan, Gazze, Yemen derken o yollardan adım adım savaşın ve çoklu krizlerin rutinleştiği karanlık bir çağa doğru ilerliyor.

/././ 

Bir işkenceciyi nasıl yetiştirirsin? Peki ya binlercesini?!-İnci Boyacıoğlu- 

Faşizm psikolojikleştirilmemelidir, ama faşizmin psikopolitik analizi öğretici olabilir. Çözüm ise bölge halklarının emperyalizmin dünyayı yeniden şekillendirme planlarına çomak sokmasından geçmektedir. Aksi takdirde kapitalizm, sadece İsrail'de değil dünyanın her yerinde, kendi sıradan vatandaşlarından on binlerce yeni işkenceci yetiştirmeye taliptir.

İşkencecilerin "psikopat"lardan seçildiğini düşünüyor olabilirsiniz, ama herhangi bir toplumda klinik psikopati yaygınlığı yalnızca yüzde 1 dolaylarındadır. İşkenceyi sistematik olarak kullanan bir düzenin ihtiyaç duyduğu "sadist canavar" sayısı toplumda hiçbir zaman yeterli sayıda değildir. Üstelik anti-sosyal kişilik bozukluğu olan kişilerin büyük bir kısmı, iyi bir eğitim geçmişi ve düzenli bir aile hayatı sayesinde “düzen partilerinde politikacı” olmak gibi empati eksikliğinin avantaja dönüştüğü mesleklerde saygın birer vatandaş olarak yaşamlarını sürdürürler. 

O yüzden, işkenceci lazım olduğunda bir eğitim sürecine ihtiyaç duyulur. Örnek bir eğitim programında, geleceğin işkencecisine işkence esnasında önce kapıda nöbet tuttururlar, sonra işkence aletleri çantasını getirmesini isterler, daha sonra işkence yapılırken kurbanı tutmasını isterler. Böylece her aşamada yavaş yavaş kişiyi geriye dönemeyeceği bir karanlığa çekmiş olurlar. Bilişsel çelişkinin psikolojik yasaları, bu sürecin hedefine ulaşmasında kilit rol oynar. 

Kapıda nöbet aşamasında kişi, kendisini “İşkenceyi yapan ben değilim, sadece basit bir emri yerine getiriyorum, yapabileceğim bir şey yok” gibi düşüncelerle rahatlatır. Ama her yeni aşamada, insanlık dışı bir suçun daha derinden bir parçası olmaktadır. "Ben iyi, saygın ve ahlaklı bir insanım" inancı ile "Az önce bir insana korkunç şeyler yapılmasına yardım ettim" gerçeği zihinde şiddetli bir şekilde çatışır. Bu göz ardı edilemeyecek şiddette bir bilişsel çelişkidir.

Normalde insanlar sayısız bilişsel çelişkiyle mis gibi yaşayıp gidebilir, hiç sorun yaşamazlar. Ama bazı bilişsel çelişkiler çözülmek zorundadır. İşkencenin bir parçası haline getirilen kişiler, içlerini kemiren bu ağır yükten kurtulmak için çoğu durumda sistemi karşısına alma cesareti gösteremez ve bir işkenceci olmayı meşrulaştıracak yolları keşfetmeye başlarlar. Gerçekleştirdikleri vahşeti haklı göstermek adına "O zaten bunu hak etmişti", "O insan bile değil" gibi giderek katılaşan düşünceler geliştirmeye başlarlar. Atılan her küçük adım bir sonrakini aklar ve sıradan bir vatandaş, baskıcı düzenin hissizleşmiş, sadık bir celladına dönüşür. 

Bu kan dondurucu eğitim, 1967-1974 yılları arasındaki Albaylar Cuntası olarak bilinen Yunanistan Askeri Cunta döneminde uygulanmıştır. Cunta rejiminin en büyük baskı aygıtı olan Yunan Askeri Polisinin kendi personeline verdiği standart eğitim programının bir parçasıdır. Cunta yıkıldıktan sonra 1975 yılında görülen davalarda ortaya çıkmıştır. 

Bu tür eğitimlerle yüzlerce işkenceci yetiştirmek mümkün. Peki İsrail binlerce işkenceciyi nasıl yetiştirdi?

Cevabı biraz geçmişten gelerek arayalım. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendilerini dünyanın en ileri toplumları sanan, geri kalmış coğrafyaların sömürgeleştirilmesini o ülkelerin "insansıları"na insanlığı taşımak diye çerçeveleyen Batılılar, varoluşsal bir krizin içine yuvarlandılar. Naziler nasıl ortaya çıkmıştı? Avrupalı bir halk nasıl topluca canileşebilir, öldürdükleri çocukların kemiklerinden düğme yapmayı akıl edecek kadar nasıl iğrençleşebilirdi? 

Konu sosyal psikolojinin inceleme alanına girmekteydi ve Nazi Almanyası sosyal psikolojinin bir bilim dalı olarak tüm dünyaya rüştünü ispatlaması gereken bir sınava dönüştü. Sosyal psikolojinin ilk denemelerinden en ünlüsüdür Milgram deneyi. Laboratuvar ortamında önlüklü bir otorite (sert bir bilim insanı) emrettiği için yan odadaki tanımadığı bir insana ölümcül elektrik şokları vermeye razı olan katılımcılar (eski ifadeyle denekler), "kötülüğün sıradanlığına" ve "kör itaate" kanıt olarak sunuldu. Bu deneyler, sokaktaki insanın içindeki potansiyel celladı ifşa etmiş gibi görünse de meseleyi fazlasıyla bireyselleştiriyor; faşizmi üreten kapitalizmin krizi, egemenlerin ideolojik aygıtlarını, sınıfsal ve uluslararası dinamikleri karanlıkta bırakıyordu. 

Bir diğer düzen içi cevap Hitler’in psikopatolojik karakterinde arandı. Oysa kapitalizm kimi krizlerde Hitler gibi liderler yetiştirmekte ustadır. Psikoloji camiasında Hitler’in psikoanalitik incelemeleri hâlâ popülerliğini korumakta. Lafı dolandırmadan söyleyelim, bunların tarihi anlamaya katkısı sıfıra yakındır. Çünkü dönemin Almanya’sı bir tane değil, binlerce Hitler yetiştirdi. Eminim toplama kamplarında Hitler’den daha iyi Hitlercilik yapabilecek nice genç Nazi subayı Kızılordu’nun süngüleriyle tarih sahnesine çıkamadan yok olup gitmiştir. Bugün İsrail’de sayısız Netanyahu; Avrupa’da, Ukrayna’da nice utangaç Hitlercik sıranın kendisine geleceği günü hayal etmektedir.Faşizm psikolojikleştirilmemelidir, ama faşizmin psikopolitik analizi öğretici olabilir. 

Bireyi merkeze alan bu yetersiz denemelerden sonra, Muzaffer Şerif’in Gerçekçi Çatışmalar Kuramı ve takip eden yıllarda Sosyal Kimlik Kuramı gibi yaklaşımlarla toplumsal süreçlere grup düzeyinde daha derli toplu yanıtlar üretilmeye başlandı. Bu yaklaşımlar, faşizmin sırrını salt boyun eğmekte değil, kitlelerin "biz" ve "onlar" ekseninde nasıl radikalleştirildiğinde, sınırlı kaynakların benzer gruplar arasında nasıl çatışmalar yarattığında arar. 

Grup dinamiklerinin şiddete dönüştüğü mekanizmalar, düzen siyasetçilerinin sık sık başvurdukları politik bir taktiğe dönüşmüştür: Kendi "iç grubunu" kayırıp yüceltme, buna karşılık sınırlı bir kaynağın paylaşımında rakip (olarak servis edilen) "dış grubu" şeytanlaştırma ve mutlak bir düşmana dönüştürme... Tarih boyunca emperyalist savaşlarda, soykırım girişimlerinde ve örgütlü linç olaylarında sıradan insanları tek bir cinnet halinde birleştiren psikolojik süreç bu aidiyet ve ötekileştirme mekanizması temelinde işlemektedir. Oysaki grup süreçleri dayanışmayı, empatiyi, yardımlaşmayı da içerir, ama sistem bu eğilimleri sürekli olarak kötürüm bırakmaktadır.

Gruplar arası düşmanlaştırmanın en uç ve en kanlı biçimi ise şüphesiz "insandışılaştırma"dır. Karşınızdakini insan kategorisinden çıkardığınız an, ahlaki ve vicdani engellerin tümü devre dışı kalır. Tıpkı Nazilerin bir zamanlar Yahudileri "fare" olarak resmetmesi gibi, bugün İsrail afişlerinde ve siyasi söylemlerinde Filistinliler için "böcek" benzetmesinin kullanılması hiç de tesadüf değildir. Bir insanı öldürdüğünüzde katil olursunuz ama bir böceği ezdiğinizde bu sadece "temizlik"tir.

Kolektif bellek çalışmalarında saptanan, farklı İsrailliler arasında geçmişin ve mevcut durumun yorumlanmasındaki farklılıklar konuyu aydınlatıcı detaylar içermekte: Sol-liberal bakış açısına sahip Yahudiler, Holokost'u faşizme karşı evrensel bir çağrı olarak anlamlandırır ve "başkaları zulme uğrarken pasif birer seyirci kalmamak" ilkesini ahlaki bir öncelik olarak sahiplenirler. Bu gruba giren Yahudiler, dış gruplara (Filistinlilere/Arap vatandaşlara) karşı daha yüksek bir hoşgörü ve empati geliştirme eğilimindedir. 

Sağ siyasi görüşe sahip Yahudiler ise Holokost'u, Yahudi olmayanların Yahudilere karşı her zaman var olan ve kaçınılmaz düşmanlığının bir kanıtı olarak görürler. Temel ahlaki yükümlülükleri "bir daha asla kurban olmamak"tır. Bu yaklaşım daha aşırı yorumlarında devletin sekülerleşmesini "ikinci bir Holokost" olarak nitelendirir. Demokratik ve eşitlikçi ilkelerin, Yahudileri yok etmek isteyen dış gruplara haklar tanıyarak tarihi trajedilerin tekrarına yol verdiğini iddia ederler. Bu sebeple Araplarla sosyal ayrışmayı destekler ve şiddet içeren eylemlere kolaylıkla başvururlar.

Bu sosyal psikolojik yaklaşımlarda hâlâ önemli bir eksik bulunmaktadır: Sınıfsal analiz. Oysa İsrail’in kuruluşundan günümüze Rothschild ailesi gibi emperyal düzeyde güce sahip sermayedarların varlığı, İsrail işçi sınıfının bölgedeki diğer işçi gruplarına kıyasla sahip olduğu göreceli refah, İsrail’in Filistinlileri on yıllardır en kötü iş kollarında ucuz iş gücü olarak kullanıyor olması gibi sınıfsal ilişkiler, gruplar arası dinamiklerin anlaşılmasında kilit unsurlardır. 

Ekonomik ve siyasal krizlerde, savaşlarda ve daha nice farklı toplumsal krizde iç ve dış grubun kim olduğu sınıfsal ilişkilerin dolayımında kristalize olur. Bu tür krizlerde felaketin asıl sorumlusu olarak egemen sınıflar ve onların temsilcisi siyasi özneler, ancak dikeyine bir karşı karşıya gelişi göze alan sosyal grupların hedefine girerken; çoğu kendiliğinden ve/veya bilinçsiz toplumsal hareket yatayına yani kendisiyle benzer konumda bir düşman keşfeder: Göçmenler, farklı inanç grupları, azınlıklar, kadınlar veya karşı mahalle diye uzar gider liste… 

Tüm bu derin sosyo-ekonomik arka plan düşünüldüğünde, İsrail’in işkenceci askerlerinin psikolojik sağaltımını mümkün görenler varsa hayal görüyordur. Tarihte bu tür altı boş sayısız çözüm düşünülmüştür. Batılı 68 kuşağının, "askerlerin savaşta çıplak olması durumunda kimsenin birbirine ateş edemeyeceği" iddiasıyla somutlanan akılsız iyimserliği geliyor aklıma. Buna yıllar sonra okkalı bir yanıt olarak İsrail ve Amerikan askerleri Ortadoğu’da işkence ettikleri çıplak insanların üstüne postallarıyla basarak poz verip bol bol hatıra fotoğrafı çektirdi. Bize gereken, akılcı ve mücadeleci bir iyimserliktir. 

O mücadele Batı'da örülmeyecektir. Epstein dosyasındaki post-modern estetikle inceltilmiş "seçkin" işkence cümbüşünün ortalığa saçılmasına rağmen kılını kıpırdatmayan Batılı kurumların ve çürümüş burjuva demokrasisinin İsrail’i durduracak bir fren mekanizması inşa etmesini beklemek hayaldir. Aşırı sağın giderek güçlendiği Batı dünyasından hâlâ demokrasi, insan hakları, uluslararası ilişkilerde ilkeli bir duruş bekleyenlerin vay haline… 

Çözüm bölge halklarının kendi iktidarlarını İsrail’i engelleyecek hamlelere zorlamasından, bölge güçleri üzerinde politik baskı kurmasından, emperyalizmin dünyayı yeniden şekillendirme planlarına çomak sokmasından geçmektedir. Aksi takdirde kapitalizm, sadece İsrail'de değil dünyanın her yerinde, kendi sıradan vatandaşlarından on binlerce yeni işkenceci yetiştirmeye taliptir.

/././

  

Patronun dediği olur...-Engin Solakoğlu- 

Grönland konusunda Trump yönetiminin önemli bir kazanım elde ettiği açık. Grönland odaklı hikayemizin ana fikri şudur: Patronun dediği olmuştur ama siz onu patron kabul ettiğiniz için olmuştur. Başka türlü ifade edersek patronun dediğinin yerine gelmesi için onu patron saymanız gerekir.

Ne kadar sevimsiz bir başlık. Bu köşede yıllardır odaklandığım direniş düşüncesine yüz seksen derece zıt. Güçlüler her zaman kazanır gibi bir şey. 

Güçlüler elbette her zaman kazanmaz. Şayet öyle olsaydı insanlık Mısır, Pers, bilemedin Roma imparatorluğunda tıkanır kalırdı. Açalım.

Grönland, Türkçe adıyla “Yeşilada” konusu gündeme gelince benim aklıma bu söz düştü yine de. Görünüşte patron kazanmıştı. ABD Başkanı Trump göreve gelir gelmez “Grönland” diye tutturmuş, dolaylı olarak adaya vali bile atamış, Trump’ın resmi trolleri ABD bayrağıyla boyanmış Grönland görselleri paylaşmaya başlamışlardı.

Grönland’ın tarihi, Danimarka tarafından sömürgeleştirilmesi ve ABD’nin adaya ilgisinin tarihçesini bu yılın başında anlattığım için tekrarlamayacağım. Yalnız zamanınız varsa ve isterseniz bir geri dönüp okumanızı öneririm. Sonuçta hayatımızın odağında yer alan bir konu değil ve bu yazı bakımından bir arka plan niteliği taşıyor.

ABD yönetiminin Grönland ısrarının her hareketiyle şımarık bir çocuğu çağrıştıran Trump’ın basit bir kaprisinden kaynaklanmadığının şu ana kadar anlaşılmış olması gerek.

Grönland’a tasallut, emperyalizmin merkezi gücünün yaptığı veya yapmaya zorlandığı bir dizi hesabın ve ihtiyacın sonucu. ABD hegemon konumunda bulunduğu sistemde içsel ve dışsal sebeplerle sıkıntı yaşıyor. Bunda bir gariplik de yok zira dünya tarihi gezegenin en güçlü yapılarının zaman içinde yerlerini yitirdikleri örneklerle dolu. 

Gezegen demişken deniz gücünün belirleyici hale geldiği dönemlerden beri önemli sayılan Kuzey Kutbu ve çevresinin neden yeniden öne çıktığını da anımsamakta yarar var. Dünya bir iklim düzensizliği yaşıyor ve gezegen ısınıyor. Bunun birincil sonuçlarından biri Kuzey Kutbu ve çevresinin hem deniz trafiğine hem de bilumum madencilik faaliyetine daha elverişli hale gelmesi. Bu da bir egemenlik tesisi ve paylaşımı sorunu yaratıyor. Sistemin patronu olma iddiasındaki ABD burada da aslan payının peşinde. 

Grönland Kutup dairesinin içinde. Kuzey Amerika’nın da eni konu dibinde. Haritaya baktığınızda neredeyse Kanada topraklarının devamı gibi görünüyor. Üstelik buzlardaki erime sebebiyle kullanılabilir hale gelmeye başlayan Kuzey rotasının kapısını tutuyor. Bu adanın stratejik bir konumda bulunduğu konusunda tartışmaya yer bırakmıyor. İkinci mesele ise adada ve çevresinde bulunan zengin yer altı ve yerüstü kaynakları. 

ABD ile Grönland’ın bağlı bulunduğu Danimarka arasında 1951 tarihli bir anlaşma zaten mevcuttu. Şunu da lütfen unutmayalım. Grönland Kuzey Atlantik İttifakı kurulduğundan bu yana NATO toprağı. Bunun pratikteki anlamı ABD’nin belirli bir söz hakkı bulunması. Şimdi varılan anlaşma, esasında Ocak ayında NATO Genel Sekreteri Rutte’nin önerdiği planı yansıtıyor. Trump o sıralarda bu planı çok karmaşık bulmuş ama belirli güvenceler almış olacak ki kendi standartlarına göre “sessiz” kalmıştı. 

Değerli Dış politika yazarı Mustafa Kemal Erdemol ABD’nin Grönland’daki askeri statükoyu daha sağlam kazığa bağlama isteğini halen özerk bölge statüsü bulunan adanın bağımsızlığa kavuşması halinde ABD ile Danimarka arasındaki anlaşmaya uymayabileceği kaygısına dayandırıyor. Mümkün ama çok da olası değil. Zira benim Rutte planı olarak adlandırdığım yeni statüko da sonuçta Grönland’ın egemen bir devlet sıfatıyla kabul ettiği bir düzenleme değil. Dolayısıyla, gelecekte gerçek anlamda bağımsız bir Grönland buna da itiraz edebilir kâğıt üzerinde.

Rutte planı ana hatlarıyla ABD’nin Grönland’daki askeri varlığının sınırlarını genişletecek. Yine basında dile getirilen “hasmane ülkelere üs verilemeyecek” kaydı da anlamsız. Yukarıda da anımsattığım gibi her halde NATO toprağı olan bir yerde Çin, Rusya, İran veya (iyice abartalım) Yemen’e üs verilecek değildi. Halk deyimiyle “şov kokan hareketler” bunlar. 

Yeni planı satır satır incelemiş değilim. Ocak ayında ABD’nin talebinin adada kuracağı askeri üslerde Birleşik Krallık’ın Kıbrıs’taki “egemen” üslerine benzer bir statü elde etmek olacağı tahminini yapmıştım. Her ABD üssü de bir anlamda “egemendir”. Zira dayatılmış ve o ülkedeki halkın talebi ve onayı olmaksızın emperyalizm işbirlikçisi bir rejimin boyun eğmesiyle kurulmuştur. Hukuki planda ayrıcalıklardan yararlanır. Bununla birlikte Kıbrıs’taki Birleşik Krallık üsleri bunun da ötesine geçer. Askeri tesislerin ötesinde egemenliğe sahiptir. O yüzden de bunlara egemen üsler denir. 

Rutte planının ABD’ye yeni üsler açma olanağının ötesinde buna  benzer bir statü de sağlayacağını düşünüyorum. Bu aynı zamanda, geniş alanlarda adanın doğal kaynaklarını çıkartma, işleme gibi haklar da tanıyacaktır. Bu da Trump’ın baş destekçisi ABD Enerji sektörü için yeni sömürü ve kâr fırsatları demektir. Bir de şundan kuşku duymayalım. ABD’nin bu anlaşma sayesinde Grönland’da yürüteceği askeri ve ticari/ekonomik faaliyet adayı kirletip iyice yaşanmaz hale getirecektir. Bu sömürgeciliğin özüdür. Kullanır, buruşturur, atarsınız. 

Dün “Türk Politika” isimli bir kuruluşun X’te ilginç bir paylaşımı vardı. “Zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü” misali NATO üyeliğinin Türkiye için ne kadar büyük bir “emniyet sibobu” olduğunu anlatıyordu. Konuyu dağıtmak istemem ama dilimizde münasebetsiz filan gibi bir anlam taşıyan “sibop” diye bir argo sözcük bulunmakla birlikte kelimenin doğrusu “süpap”tır (TDK). Her ne ise, zamanlama bakımından talihsiz bedevi kardeşlerimizi anımsatan paylaşımda NATO üyeliğine karşı çıkanların “zamanı anlayamadığı” dile getiriliyordu.

Tesadüf bu ya, NATO’nun dünyanın en tehlikeli öldürücü terör örgütü olduğunu ve salt ittifak dışı ülke ve halklarına değil, üye ülkeler ve halklarına karşı da tehdit oluşturduğunu bilen ve savunan benim gibi “zamanı anlayamayanlar” bakımından da cuk oturdu Grönland meselesindeki son gelişmeler. 

NATO en sadık müttefiklerinden olan, ana akım siyasette bir gün dahi NATO’suz bir ülkenin hayal edilmediği, tartışılmadığı Danimarka’nın elinde tuttuğu -açık söyleyelim- bir sömürge toprağına NATO’nun patronu olan ABD tarafından göz dikildi ve “allem kullem” bir düzenlemeyle “status quo” değiştirildi. Kopenhag boyun eğmek zorunda kaldı, diğer NATO üyeleri de havalara baktılar. Türkçe yazma engelli ve muhtemelen ödenekli Atlantikçi tayfaya göre “zamanı anlayamayan” bizler NATO üyesi olmanın egemenlik hakkınızı korumaya yetmediğini bir kez daha idrak etmekte hiç zorlanmadık.

Grönland konusunda Trump yönetiminin önemli bir kazanım elde ettiği açık. ABD taleplerinin gündeme gelmesiyle anlamsız güç gösterileri yapan Avrupalı devletler pısıp oturdular. İnternet üzerinde kısa bir aramayla, Almanya’nın, Fransa’nın adaya örnek olsun 25 asker, üç helikopter seviyesinde güç kaydırdığını belirten, Danimarka ile ortak tatbikat müsamereleri düzenlediğini gösteren haber ve görüntülere ulaşırsınız. 

Bizde hâlâ kimilerinin medet umduğu, ayrı bir güç odağı olarak öne çıkacağını beklediği Avrupa’nın sefaletidir. Sonuna kadar da hak edilmiş ve gerçektir. Fransa’nın Almanya’nın koftiden itirazları, Danimarka ile dayanışma şovları sona ermiş, patronun dediği olmuştur.

Grönland odaklı hikayemizin ana fikri şudur: Patronun dediği olmuştur ama siz onu patron kabul ettiğiniz için olmuştur. Başka türlü ifade edersek patronun dediğinin yerine gelmesi için onu patron saymanız gerekir. 

Danimarka, Almanya, Fransa ve Türkiye gibi emperyalist hiyerarşi içerinde sıralanan ülkeler son tahlilde beslenme zincirinin en tepesindeki ABD’ye boyun eğerler. Bunun sebebi o ülkelerin zayıflığı, küçüklüğü, çaresizliği değil halklarınınki yerine kendi çıkarları gözeten yönetici sınıflarının seçimidir. 

Dünyanın en güçlü donanmasının yarı mevcuduyla geldiği İran önlerinde postu deldirme tehlikesi yaşayan ABD, Hürmüz çevresindeki birkaç yüz kilometrekarelik tek bir adayı dahi ele geçirememiştir. En abartılı tahminlere göre bile 100 bin savaşçısı bulunan Ensarullah, ABD’yi iki yıl içinde ikinci kez “aman” dilemeye zorlayabilmiştir. Buna karşılık Danimarka ve Avrupalı sözde müttefiklerinin ABD taleplerine direnme gösterisi kabaca 9 ay sürmüş, Washington Grönland’a çökmüştür.

İnsanlık tarihi öğreticidir. Yeterince gayret gösterirlerse NATO ve ABD marabalığı yaparak geçinenler bile bir şeyler öğrenebilirler. En olanaksız görünen koşullarda bile kendini patron olarak dayatmaya kalkışanlara dersini vermek sadece mümkün değil aynı zamanda insanlığa karşı bir ödevdir.

/././

Soğukkanlılıkla -Ayşe Şule Süzük- 

Suç nedir? Hangi davranışlar bugün suç kapsamında yer alır? Suç olarak kabul edilen eylemler ya da davranışlar geçmişten bugüne değişmiş midir? Ahlaki açıdan kötü, toplumsal açıdan zararlı olan her zaman suç mudur? Suç ve hukuk alanı söz konusu olduğunda üzerimize bir ağırlık çöker.

Suç nedir? Hangi davranışlar bugün suç kapsamında yer alır? Suç olarak kabul edilen eylemler ya da davranışlar geçmişten bugüne değişmiş midir? Ahlaki açıdan kötü, toplumsal açıdan zararlı olan her zaman suç mudur?

Suç ve hukuk alanı söz konusu olduğunda üzerimize bir ağırlık çöker. Tıpkı ölümü düşünürken hissettiğimiz kaygı gibi… Ya önemsemiyormuş gibi geçiştiririz ya konuyu kapatıp “Duyuldu atarız” ya tedirginlikle ellerimizi nereye koyacağımızı bilemeyiz ya da hararetli bir tartışmanın tam ortasına düşeriz. Hepsi mümkün. Öte yandan “güvenli alanlarımız” ihlal ediliyormuş duygusuna kapılmak da sıklıkla yaşadığımız bir deneyimdir. Seküler alan ile dinî ahlakta yasaklanmış, suç ya da günah olarak nitelenen çakışmalar ise çoktur: insan öldürmek; hırsızlık, dolandırıcılık ve zina yapmak; yalan söylemek, iftira atmak, haksızlık yapmak… Öte yanda yedi ölümcül günahtan söz edebiliriz: kibir, açgözlülük, şehvet, kıskançlık, oburluk, öfke, tembellik. İlki hukuken de suçtur ve cezası vardır günümüz hukuk sisteminde, ikincilerinin ise böyle bir karşılığı yoktur. Yalnız dolaylı yollardan suçun oluşmasına hizmet eder “ölümcül günahlar”.

Bir de suçlar ve suçlular üzerine düşünürken “güvenli alan” algımızın yara almaması düşünülemez. 

Mevzu derin, ben hukukçu değilim ancak tüm bunları niye düşündüm? Yetmedi niye yazma cüretini gösteriyorum? Önce buna zemin hazırlayan bir filmi yeniden izledim: “12 Kızgın Adam”. Hep diyorum her temas bir iz bırakıyor ve bizi her türden tercihlerimizde, yapıp etmelerimizde yönlendiriyor. İşte bu filmi heybeme katmışken öteden beri kitaplığımda duran, zaman zaman göz göze geldiğimiz ve birbirimizi fark etmemeyi tercih ettiğimiz, bir türlü okumaya elimin varmadığı 2017 yılında satın alınmış (çünkü kitabın üzerine tarih atmışım) bir romanı okudum nihayet.

Bahtiyarım. Heyecanlıyım. Dokuz yıllık bekleyişin ardından kavuştuk demek. Örneğin bu süre içinde başıma bir iş gelseydi, bu kitabı okumamış olacaktım. Bu açıdan bakıldığında yedi ölümcül günahtan biri olan oburluk, kitap oburluğu şeklinde düşünüldüğünde pek de kötü olmayabilir. Uzatmadan romana döneyim. Romanın adı “Soğukkanlılıkla”, yazarı Truman Capote.1 Roman için çağdaş Amerikan edebiyatının köşe taşlarından deniyor. Kurgusal olmayan (non-fiction) belgesel roman olarak bu türe öncülük ediyor. Yani elimdeki tamamen gerçek olaylara dayanan bir belge roman. Truman Capote ilginç bir yazarmış; hayatının neredeyse altı yılında romanda geçen korkunç cinayeti izlemeye, belgelemeye odaklanmış. Arkadaşı “Bülbülü Öldürmek” romanının yazarı Harper Lee ile bu zorlu mahkeme sürecine dalıyorlar.

Türünün ilk örneği ve klasikleşmiş 420 sayfalık bu polisiye-gerilim romanını elimden bırakamadım. Zorlu, yoğun bir dönem yaşamama rağmen arada derede ne yaptım yaptım bu romanı okumaya coşkuyla devam ettim. Klasik polisiyedeki katil kim sorusu okuyucuyu hiç ilgilendirmiyor romanda çünkü olay, katiller ve hikâyenin sonu hepsi ama hepsi biliniyor. Ancak okuyucudaki merak, öğrenme, analiz etme, düşünme, anlamaya çalışma temposu hiç düşmüyor.

Hâl böyle olunca romanı özetlemekte sakınca yok: ABD’nin Kansas eyaletinde sessiz küçük Holcomb kasabasında oluyor cinayet. Perry ve Dick adındaki iki katil evde bulunan aileden dördünü öldürüyor. Cinayetler nedensiz. Eve para bulmak için giriyorlar, para yok, çekip gidebilecekken kalıp keyfi bir şekilde vahşi bir cinayet işliyorlar. Korkunç… Sarsıcı…

Neden sorusu etrafında dönüp durmanıza, hikâyenin farklı boyutlarını düşünmek zorunda kalmanıza, ön yargılarınızla mücadele etmenize neden oluyor roman. Romanın ilk sayfalarından itibaren yukarıda yazdığım gibi her şeyi biliyor okuyucu. Ama buna rağmen romanı elinden bırakamıyor.

Atmosferi, yarattığı etkiyi ve yazarın kalemindeki lezzeti yansıtmak adına romanın henüz ilk sayfalarından alınmış bölümü paylaşayım:

“1959 yılının Kasım ayının ortalarındaki o güne dek çok az Amerikalının (hatta çok az Kansaslının) Holcomb diye bir yerin varlığından haberi vardı. Tıpkı şehrin suları, otoyoldaki motosikletliler ve Santa Fe raylarında hızla yol alan sarı trenler gibi beklenmedik bir olay kılığına bürünmüş trajedi de buraya hiç uğramamıştı. Kasabanın iki yüz yetmiş sakini, yaşamlarının böyle geçmesinden mutluydular; çalışmak, avlanmak, televizyon izlemek, okulun düzenlediği sosyal etkinliklere, koro çalışmalarına ve 4-K kulübünün toplantılarına katılmaktan ibaret olan sıradan bir yaşam sürmek onlar için hoş bir şeydi. Ama kasım ayındaki o pazar gününde sabahın çok erken saatlerinde, olağan Holcomb gecelerinde duyulan seslere (çöl tilkilerinin tiz inleme sesleri, rüzgârda yuvarlanan yabani ot yığınlarının çıkardığı hışırtı ve tren düdüklerinin gittikçe uzaklaşıp zayıflayan çığlıkları) bazı yabancı sesler karıştı. Sonuç olarak altı insanın yaşamını noktalayan dört el ateş sesini, uykuya dalmış Holcomb sakinlerinden hiçbiri duymadı. Ancak kapılarını hemen hemen hiç kilitlemeyecek kadar birbirine güvenen kasabalılar, daha sonra bu sesleri hayal dünyalarında birçok kez duydular…”

“Hiç korunmamış hayatlar ile korunaklı hayatları çarpıştırıyor” yazar. İdam cezası üzerine düşünmek, kolektif suçlar karşısına tekil-bireysel cinayetleri yerleştirmek; tüm bunların karşısına suçun toplumsal nedenleri, dağılımı, mağduriyetleri üzerine odaklanmak… Hepsine alan açıyor roman. Kurgu olmayan insanların hayatlarına farklı açılardan bakmamızı sağlıyor. Okuyucunun gözlerinin içine bakarak içtenlikli bir biçimde katiller dâhil tüm karakterleri tanıtıyor. Dedektif gibi olayların peşinden neden sorusunu, suç nasıl oluşur sorusunu, suçlu psikolojisi nedir sorusunu, pırıl pırıl insanların vahşice bitirilen yaşam haklarını, öldürmenin hangi durumlarda meşru hangi durumlarda cezai olduğunu sorgulatırken sizi oradan oraya savuruyor, yumruk üstüne yumruk atıyor, sarsıyor Truman Capote.

Yaman yazarmış doğrusu. Hakikatli türünden.

Katillerden Perry’ye ayrı bir sempati besliyor belli ki çünkü yaşam öykülerinin benzediğini düşünmüş. Zorlu hayatlar onlarınki, şöyle demiş: “Sanki aynı evin içerisinde büyüdük, o evin arka kapısından çıktı, ben ise ön kapısından çıktım.”

Katillerin yakalanıp idam cezası almalarından sonra romanı bitirebilmek adına katillerle iletişimi sürdürebilmek için idamlarını erteletebilecek denli olaylara dahli söz konusu. Bu altı yıllık süre içinde bir oda dolusu belgeye, söyleşi notlarına, gazete kupürlerine, mektuplara, tutanaklara, polis dosyalarına ve idamından sonra ise kendine gönderilmek üzere Perry’nin bütün kişisel eşyalarına erişiyor.

Bitmiyor, 1967 yılında kitaptan uyarlanan bir film yapılıyor sonra ise iki film daha… Bu çok katmanlı, çok boyutlu, çok tartışmalı, son derece derinlikli romanı mutlaka okuyun. Farklı bir “Suç ve Ceza” gibi. İçinizde hem bir hüzün hem de onarılması zor bir yara açıp kışkırttığı sorularla derinlerinize yerleşecek eğer okursanız. Ben merakla romandan ve yazarın hayatından yola çıkarak yapılmış filmleri de izleyeceğim.

1Truman Capote (2004), Soğukkanlılıkla, Sel Yayınları

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -23 Eylül 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)