2027 bütçesi: Yük kime, kaynaklar nereye?(I)-Erkan Aydoğanoğlu/Evrensel Gazetesi-
Yaklaşık iki ay sürmesi beklenen, önümüzdeki yılın kaynaklarının ve harcama dağılımının belirleneceği 2027 yılı merkezi yönetim bütçe görüşmeleri dün resmen başladı. 2027 bütçesi, sadece bir rakamlar tablosu değil; kaynakların toplumun hangi kesimlerinden toplanıp kimlere nasıl dağıtıldığını gösteren en açık sınıfsal ve siyasal belge olarak karşımıza çıkıyor. Kimi zaman karmaşık ekonomik göstergeler ve teknik kavramlar kullanılarak anlaşılmaz hale getirilmek istense de 2027 bütçesi, tıpkı öncekiler gibi büyük bölümü emekçilerden toplanan kaynakları, çeşitli adlar altında sermayeye aktarmayı hedefliyor.
2002’de bütçede genel kamu hizmetlerine ayrılan pay yüzde 42 iken, bu oran 2026 itibarıyla yüzde 31.2’ye gerilemiş durumda. Yine resmi olarak tek adam rejimine geçilen 2018’de 1 trilyon 180 milyar lira olan toplam kamu borcu, ağustos 2026 itibarıyla 13 kattan fazla artarak 15 trilyon 893.8 milyar liraya çıkmış durumda. Bu noktaya nasıl gelindiğini her yıl yapılan bütçe kalemlerinin dağılım oranlarında görmek mümkün.
2027 bütçesinin yaklaşık yüzde 15’ini faiz giderleri oluşturacak. Faiz harcamaları yüzde 45 artışla 2.74 trilyon liradan 3.97 trilyon liraya çıkacak. Bu rakam, sosyal yardım ve desteklere ayrılan 1 trilyon 341 milyar liralık bütçenin üç katı. Faiz giderlerine ayrılan yüksek pay, 3 trilyon 868 milyar liralık bütçe açığı ile birlikte düşünüldüğünde, 2027’de kamusal hizmetlerde ciddi kaynak daralması yaşanması kaçınılmaz.
Bütçeye en büyük katkı sağlayan doğrudan vergi kalemi gelir vergisi. Bunun büyük bölümü (üçte ikisinden fazlası) ücretli emekçilerden alınıyor. Gelir vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı 2025’te yüzde 19, 2026’da yüzde 25 iken 2027’de daha da artarak yüzde 27.8’e çıkarılıyor. Emekçinin mutfağına, barınmasına, elektriğine, suyuna, ulaşımına yansıyan vergilerle devletin kasası dolarken; aynı anda büyük bölümü sermaye gruplarına yönelik 4 trilyon 879 milyar liralık muafiyet tanınması (vergi harcaması) açık bir çelişki. 2027 bütçesi, bugüne kadar emekçinin sırtına en çok vergi yükü bindiren bütçe olarak tarihe geçecek.
2027 bütçesinden patronlara destek için 1 trilyon 9 milyar (2025’te 561 milyar, 2026’da 713 milyardı) kaynak ayrıldı. Vergi muafiyetleri, yatırım teşvikleri ve enerji sübvansiyonlarıyla birlikte değerlendirildiğinde verilen desteğin çok daha fazla olduğunu söylemek mümkün. İktidar bütçeden patronlara ekonomik olarak her türlü mali desteği verirken, 2027’de bütçe yükünün önemli bölümü yine ücretli emekçilerin sırtına yıkılacak.
Devletin elindeki kaynaklar yine üretken kamu yatırımlarına değil, sermayenin kâr garantisine yöneliyor. “kamu-özel iş birliği” (KÖİ) adı altında yürütülen köprü, otoyol, şehir hastanesi projeleri için ayrılan 306 milyar liralık devasa kaynak da bu durumun en somut kanıtı. Müşteri garantili ödemeler her bütçe döneminde önceki yıllara göre olağanüstü düzeyde artarak tıpkı bir “kara delik” gibi bütçe kaynaklarının önemli bir bölümünü yutacak.
2027 bütçesinde kamu hizmetlerine ve kamu yatırımlarına bütçeden ayrılan payın azalması, halkın sırtındaki vergi yükü ve cepten yapacağı özel harcamaların artacak olması 2027 bütçesinin gerçekte kimin için hazırlandığını açıkça gösteriyor.
2027 bütçesini önümüzdeki hafta bazı temel kalemler (eğitim, sağlık, savunma ve güvenlik harcamaları vb.) üzerinden daha ayrıntılı inceleyeceğiz.
/././
Fon şeytanları, harama el uzatanlar, ak tövbe hesabı…-Hakkı Özdal/Evrensel Gazetesi-
Eylül ortasında para piyasası fonlarındaki panik dalgasıyla başlayan ve bir büyük vurgunun alenen açığa çıkmasıyla birlikte iktidar için bir ‘fon krizi’ne dönüşen olayın sarsıntısı, alınan tüm bastırma tedbirlerine rağmen sürüyor. AKP içinde, siyasetin ve bürokrasinin pek çok kademesine bulaştığı anlaşılan bu vurgunculuğa karşı ne yapılacağı konusunda tereddütler, görüş ayrılıkları, kızgınlıklar ve açmazlardan oluşan bir sorun yumağı oluştuğu görülüyor. Yeni Şafak gazetesinde aynı gün (21 Ekim) yayınlanan iki yazı huzursuzluğun boyutlarını gösteriyor.
İlk yazı “Yüzü yere düşenler…” başlığı taşıyor ve yazının telif sahibi, fon vurgununun ilk günlerinde yazdığı yazı nedeniyle de şahin gözlü AKP edevatının hışmına uğrayan Ersin Çelik. AKP elindeki Kırıkkale Yahşihan ve kayyım yoluyla el koydukları Esenyurt Belediyesindeki büyük yolsuzlukları hatırlatıyor ve “Bir imar müdürünün serveti ilçe bütçesinin dört katına çıkarken teşkilat bu zenginleşmeyi nasıl görmedi, kimseler neden duymadı” diye sorup, bu durumun tabanda ‘yüzleri yere düşürdüğünü’ söylüyor ve ekliyor: “Bu sorular sorulmazsa, Allah muhafaza, sessiz ama ağır sonuçları olur.”
Sessiz ama ağır sonuçlar dedikleri elbette seçim. İktidarı kaybetmek. Daha ağır bir şey akıllarına gelmiyor. Lekelenmek, artık eskiden olduğu gibi toplumu asla yolsuzluk yapmadıkları konusunda ikna edememek gibi ‘manevi’ sonuçlara değil; son noktada yine maddi olan ve bazı maddi imkanların elden çıkması anlamına gelecek olan konuya basarak dikkat çekmeye çalışıyorlar: “Allah muhafaza!”
Zaten Abdülkadir Selvi gibi bir telgraf cihazı bile ‘oy kayıplarının derinleştiğine’ ilişkin yazılar tıkırdatıyor ve bu ‘kayıp’ miktarı çeşitli iktidar mahfillerinde 3 puandan 7 puana kadar bahse konuluyor. Bu arada Fuat Uğur gibi yine mazisi geniş bir başka iktidar katibi kendi video kanalında, Esenyurt Belediyesinde ortaya çıkan hırsızlık ne ki daha geride neler var neler yayını yapıyor.
Yeni Şafak’ta Özgür Bayram Soylu’nun yazdığı “AK Parti’nin kendi mahallesinde kaybettiği savaş” başlıklı ikinci yazı ise şu cümlelerle başlıyor: “Türkiye Belediyeler Birliği seçim sonuçları, AK Parti’nin izlemiş olduğu seçim stratejilerinin yoksunluğunu ve başarısızlığa mahkûm olduğunu bir kez daha gösterdi”. Muhalefet adayının kazandığı TBB seçimleri kast ediliyor ama devamında AKP’li yerel yönetimlerden girip anketlerden çıkarak tehlike çanları çalıyor. Elbette onun da gündeminde fon vurgunu var: “Ekonomi yönetiminin ‘enflasyonla mücadele ediyorum’ hikâyesiyle başlatmış olduğu hezimet yolculuğunun pastasına çileği de fon krizi koydu” diyor.
Elbette yine “Aman ha seçimleri ve iktidarı kaybederiz” sirenleri çalıyor bu yazıda da… Ama o seçimleri ‘kazanmayı’ da sağlayan ve vaktiyle bir ‘makine gibi işlediği’ söylenegelen teşkilatın kırgınlıkları da neşrediliyor: “Birileri makamının keyfini sürerken teşkilat mensubu hem vatandaşın derdini dinliyor hem de kendi kırgınlığını içine atıyor.”
Teşkilat olmadan seçim kazanılmaz. Zaten bu yazı da Erdoğan karşıtlığı AK Parti karşıtlığı oldu, farklı siyasi gelenekler tabanda da bize karşı birleşiyor, ittifak ediyor diyerek endişe dozunu artırıyor. AKP’nin sosyal ve sınıfsal tabanı açısından son derece önemli olan sanayi ve ticaret odalarındaki seçimler ile ikinci baro gibi neredeyse arka bahçe olarak inşa edilmiş kurumlardaki seçimlerin bile kaybedilir olması kast ediliyor belli ki…
Ekonomi yüksek bürokrasisinde ‘sağlık sorunu’, ‘emeklilik’ gibi kılıflara büründürülmüş görevden almalarla yangına köpük sıkılıyor. Konuyu gündeme getiren ve ne olduğunu aktaran gazeteciler tutuklanarak, yayın kuruluşları imha edilerek koyu bir sansür dalgası yükseltilmesine rağmen ‘içerideki’ közlenmenin bir yangına dönüşme tehlikesi önlenemiyor, ateş söndürülemiyor belli ki... Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasında ortaya çıkan manzara da bu yönde. Erdoğan partinin ‘çelik çekirdeği’nde de tabanda da tenkitler olduğunu biliyoruz, demeye getiriyor… “Ne mutu bize ki eleştiren bir tabanımız var” diye neşeli bir teselli çıkarmaya çalışıyor. ‘Eleştirilere kulak veriyoruz’, ‘cerrah titizliğiyle temizliyoruz’ diyor. Ama herkes biliyor ki böyle olmuyor. En açık şekilde ifşa olanı bile sanki ibreti alemlik bir cezaymış gibi ‘whatsapp grubundan kovulması’ ile tahliye ediliyor. Zaten kendisi de grup toplantısından sonra Meclis koridorunda “yeni görevden almalar olacak mı” sorusunu yanıtsız bırakıyor. Bir yandan da koalisyon ortağı Bahçeli’nin açık-örtük sıkıştırmalarına maruz kalıyor.
Bu fon vurgununun etrafında bir ilahiyat oluşuyor! AKP sözcüsü Ömer Çelik ‘fon şeytanları’ tabirini kullanmıştı. MHP lideri Bahçeli vurguncuları ‘harama el uzatanlar’ diye adlandırdı. En isabetli isim ise Özgür Özel’den geldi: Vurgun parasını geri getirenleri affetme mekanizmasına ironiyle ‘tövbe hesabı’ dedi. Özellikle iktidar tarafının konuyu siyasetin ve bürokrasinin dışına sürme gayretinin ürünü olan bu ilahiyat belli ki derin bir yoksullaşma içindeki AKP teşkilatı neferlerinde ile karşılık bulmuyor. Türkiye’nin fon vurgununu daha uzun süre konuşmaya devam edeceği anlaşılıyor.
İsmail hapiste,gazeteciler 24 Ekim’de sokakta
BirGün gazetesinden arkadaşımız İsmail Arı dün bir kez daha tutuklandı. Gazetecilere ve basın mecralarına yönelik saldırılar da bu iktidarın içine sürüklendiği bu fon kriziyle doğrudan bağlantılı, bunu biliyoruz. Basın meslek örgütleri 24 Ekim günü ülkenin dört bir yanında “Sansüre hayır! habere özgürlük!” sloganıyla yürüyecek. Tutuklu arkadaşlarımız, kayyımla çökülen kanallardaki tüm basın emekçileri ve halkın haber alma hakkı için 24 Ekim’de sokakta olacağız.
Geleceğiniz olmayacağız -Arif Nacaroğlu/Evrensel Gazetesi-
Bir emekli işçi veya memur, işsiz bir genç, tencerede makarnadan başka bir şey kaynatamayan kadın, erkek, atanmayan öğretmen olmasam tek adam sisteminden iyi sistem mi olur. Bir koy bin al. Tek yapman gereken, erkeksen, sınırları belli kirli sakal, açık mavi kravat, odana tahta bir seccade, yanına terlik, parlak, iri bir saat. Cumadan cumaya doğru seçilmiş bir cami avlusu ve makara mesajı. “Tensipleriyle”, “takdirleriyle” kelimelerinin bol kullanıldığı cümleler. Bir koy bin çal bile yetmez, bir koy milyon çal. Yeter ki ilgilileri “dava için” çaldığına ikna et.
Dava ne? Belli değil.
Çeşme akarken su doldurma davası mı?
Hadi diyelim çalanlar, hortumlayanlar, rüşvet alanlar, komisyon alanlar bu işi dava uğruna yaptı, ya treni kaçıranlar. Tam çalacakken kazık yiyenler? Trenden inmekte gecikince “mağdur” kervanına katılanlar. Sanki iktidar partisinin vekili değillermiş gibi, mağdur(?) oldukları için “Suçluların listesi açıklansın” diye tepinirken araştırma önergelerine “hayır” oyu verenler? Fon soygununu yazan, çizen, konuşan eli, yüzü, aklı düzgün insanları içeri tıkanlar?
Sisteme bak. 67 yaşında, “Artık yaşlandın, kafan çalışmaz” diye kapı önüne konulan üniversite hocası, yaşı doksana dayanmış, ülke yönetmeye ısrarla talip siyasetçi.
Sisteme bak. 3 üniversiteyi 27 yaşında bitirmiş, iş bulamadığı, Avrupa’ya kaçamadığı için pazarda hıyar, domates satan genç, okul filan bitirmeden treni bir ucundan yakalayıp milyar liraları cukkalayan malum partili Necip Türk genci.
Sisteme bak. Kitap makale yazıp üç kuruş ek ders parası için çırpınan akademisyen, ayda bir twit sallayıp ortalığı karıştırmanın karşılığı, milletvekili azarlayan, yüz binlerce lirayı cebe indiren danışman.
Ben de bu gruptan olsam sistemin sürmesi için amuda bile kalkardım.
Ama deniz bitiyor. Dünya bir yanda trilyon dolarlık genci diğer yanda babadan harçlık isterken yerin dibine geçen genci aynı zaman ve mekanda taşıyamaz duruma geldi. Tek adam sistemleri balonu patlayacak.
Şalteri indiren işçiyi, “Geleceğiniz olmayacağız” diye sokakları dolduran genci kim durdurabilir?
Süreç içinde süreç -Hediye Levent / Evrensel Gazetesi-
Amerika-İran savaşında uzlaşmaya varılabilmesi için girişimler bir kez daha yoğunlaştı. Savaş başladığından beri mesaisinin hatırı sayılır bir kısmını bu girişimlere ayıran ülkeler arasındaki Pakistan, bir kez daha öne çıktı. Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir hazırladıkları yeni yol haritası için Tahran’daydı.
İran tarafı ise Amerika ile İran arasında güven sorunu olduğuna vurgu yaparak müzakerelerin ancak ve ancak Amerika’nın, sundukları 7 şartı kabul etmesi halinde başlayabileceğini söylemeye devam ediyor. Kısaca özetleyecek olursak İran, müzakerelerin canlandırılması için öncelikli konu olarak Hürmüz Boğazı’nı görürken Amerika tarafı epeydir gündemde olmayan nükleer dosyasını eklemek istiyor. “Altı gün içinde Hürmüz Boğazı’nı açarız ve yedinci gün de müzakereler başlar” diyen İran tarafı Amerika’nın İran limanlarına yönelik ablukasını kaldırmasını ve bütün cephelerde savaşın durdurulmasını ön şart olarak öne sürüyor. Ancak resmi açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla İran tarafı Amerika’daki ara seçimlere kadar bağlayıcı bir anlaşma yapmak istemiyor. Tahran’a göre Amerika’da seçim öncesi çekişmeler ve siyasi hesaplar sebebiyle kararları kimin verdiği de iyice belirsizleşmiş durumda. Bu durumun kendilerine ulaşan mesajlara da yansıdığını söyleyen İran tarafı, eş zamanlı olarak JD Vance, Steve Witkoff, Marco Rubio, Trump’ın damadı Kushner dahil farklı ekiplerle temaslar yürütmek zorunda kalmalarının, güvensizliği derinleştirdiğini öne sürüyor.
İran tarafı haksız sayılmaz. Amerika’da seçim tarihi yaklaştıkça Trump daha fazla sıkışmaya başladı. İran savaşının askeri, ekonomik, siyasi faturası oldukça kabarık ve Trump’ın elinde bu faturayı savunabileceği herhangi bir ‘kazanım’ da yok. Üstelik seçimlere sayılı gün kala Trump, petrolün varil fiyatının 110 doları aşmasına sebep olan, Amerika’nın füze ve mühimmat stoklarını eriten, Hürmüz Boğazı’nı açmak bir tarafa asker cenazelerinde konuşma yapan bir lider olarak görünüyor. Bu nedenle “İran nükleer başlıklarla bütün dünyayı havaya uçurabilir ve biz de dünyayı kurtarmak için oradayız” mealindeki söylemlerle kitlesine hitap etmeye niyetli görünen Trump’ın nükleer dosyayı tekrar gündeme getirmesi anlaşılabilir. Aslında Trump hem seçimlere kadar İran ile bağlayıcılığı olan bir süreç başlatmak istemiyor hem de seçim çalışmalarında, kitlesine, İran savaşını meşru gösterecek bir şeyler bulmaya çalışıyor.
Diğer taraftan İran da o kadar rahat değil. Çünkü yaptırımlar, savaşın maliyeti derken İranlıların sırtında her geçen gün kambur üstüne kambura dönüşen şartlar belirsizlikle birlikte daha da ağırlaşıyor. İran için yıllara yayılabilecek ve İran’dan başlayarak bütün dünya için Pandora’nın Kutusu olabilecek iç savaş senaryoları konuşuluyor. Herkesin gözü on yıllardır Irak’ta konuşlanmış olan İranlı Kürt silahlı ve siyasi gruplara dönse de, İran-Pakistan sınırının iki tarafına yayılmış olan ve zaman zaman İran güvenlik görevlileri ile çatışan Beluçların on binlerce savaşçı ile birlikte iç savaşa hazırlandığına dair haberler var. Bu konu, İran kadar Pakistan’ın da sorunu. Zaten Amerika-İran savaşı başlayalı beri uzlaşma için çok yoğun çaba harcayan Pakistan’ın temel motivasyonu da bu: Savaş büyür ve kontrolden çıkarsa bizi de içine sürükler korkusu!
İran açısından tedirginliği derinleştiren bir başka sebep Hürmüz ve Bab El Mendeb kartlarının kullanım sürelerinin sonsuz olmaması. Bu süreyi boğazı açıp kapatarak yani uygulamasını esneterek uzatmaya çalışan İran’ın karşısındaki cephe giderek genişliyor. İran’a karşı onlarca ülkenin birleşerek saldırmasından hâlâ çok çok uzağız ancak Hürmüz ve Bab El Mendeb mağdurları arttıkça İran’a yönelik ekonomik, siyasi, diplomatik baskının katlanarak artması oldukça mümkün.
Mesela bölgesel güç mücadeleleri sebebiyle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri karşı karşıya gelmişti ve Riyad BAE’yi Yemen’den çıkmaya zorlamıştı, ancak son gelişmelere bakılırsa BAE de Yemen’e geri dönecek. Suudi Arabistan-BAE arasındaki buzların çözülmesi İran’a karşı İsrail’in de yer aldığı cephenin genişlemesine sebep olabilir. Muhtemelen Tahran da bu riski gördüğü için Mekke Antlaşması’na katılabileceğini söyledi. Elbette İran bu anlaşmaya katılabilir ancak BAE’nin Yemen’e tekrar dönmesinin konuşulduğu bugünlerde Mekke Antlaşması İran’ı ne kadar korur, belirsiz!
İran’ın güvenlik konseptinin güç mücadelelerini kendi sınırlarından uzakta, vekil gruplar üzerinden yürüttüğü biliniyordu. Bölgedeki gelişmeler İran’ın güvenlik konseptine çok ağır hasar verdi. Bugünlerde Lübnan’da da Hizbullah’ın silahlarını devlete teslim etmesi ile ilgili yeni bir süreç başladı. Irak’ta İran destekli Haşd-i Şaabi’nin silahsızlandırılması için baskılar artıyor. Özellikle Irak topraklarından Suudi Arabistan’ın petrol tesislerine yönelik saldırılar bu baskıların artmasının başlıca sebebi denilebilir. Keza Yemen’de BAE’nin tekrar denkleme girmesi, Husilerle savaşan Yemenli güçlere lojistik ve finansal destek vermesi İran açısından oldukça riskli bir durum. Üstelik mevcut şartlarda Bab El Mendeb’in ele geçirilmesi yetmez, sürdürülebilir bir şekilde güvenliğinin sağlanması şart. Husilerin sahada ilerleyişinin durdurulması ile sınırlı kalmayan, askeri gücünün kırılmasını hedefleyen ağır saldırılar yapılması olası. Elbette müzakere kapısı ya da ihtimali Yemen’de de açık ancak Suudi Arabistan’ın Yemen’de Husilerle görüşmek yerine kısa süre önce Yemen’den kovduğu BAE’ye dönmesi müzakere ihtimalinin güçlü olmadığını gösteriyor.
Velhasıl süreç içinde yeni bir sürecin eşiğindeyiz. Bölgede bir kez daha ittifaklar sınanacak, eski dostlar düşman, eski düşmanlar dost olacak gibi görünüyor. Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiren birçok olası gelişme artık ABD-İran-İsrail mücadelesi olmaktan çıkıp onlarca ülkeyi içine çeken bir girdaba dönüşmüş durumda. Çin’in de görünür olmaya karar verdiği bu çekişme Orta Doğu ve Kuzey Afrika ile sınırlı kalmayıp Asya’ya da yayılacak gibi görünüyor.
Hiçbir yere çıkmayan tren rayları -Kavel Alpaslan/Evrensel Gazetesi
Her sınır, fiziken bakıldığında zihinde anlamsızlaşır. Dikenli teller, gözetleme kuleleri ve devasa bayraklar bize bulunduğumuz ortamın beşeri anlamını güçlü bir şekilde dikte etse de doğa bizi sınır kavramına yabancılaştırır: Bir taraftaki otlar tohumlarını öbür tarafa da serpip aynı şekilde çoğalır. Sınırsızlığın vazgeçilmez imgesi kuşlar içinse bir taraftan ötekine geçmek hiçbir şey ifade etmez -en azından karşı tarafta av sezonunun başlangıç tarihi değişmediği sürece.
Hangi taraftan bakarsak bakalım, dünyanın her yerinde benzer şeyler hissedilir. Nitekim ulus devletler dünyasında sınırlar, tarihin biriktirdiği posadan yapılmış bir çerçeveden ibarettir.
Türkiye-Ermenistan sınırı, uzun yıllardır biriken yükün sert biçimde hissedildiği, fakat tam da bu yüzden kavramın anlamsızlaştığı sıra dışı bir yer. Görünürde herhangi bir sınırdan farklı olduğunu söyleyebileceğimiz hiçbir unsur yok: Arpaçay ve Aras Nehirleri iki ülkeyi birbirinden ayırıyor, yalnızca telefon ve radyo hatları değil bazen hayvan sürüleri de birbirine karışıyor, sınır çevresindeki askeri yığınak göze çarpıyor… Her şey normal gibi, ama tek bir şey eksik: Kapı!
Türkiye’nin Ermenistan’a açılan demir yolu ve kara yolu sınır kapıları var. Fakat 1993’te Ankara, sınırları komşusuna kapattı. Sınırın çizgisi, 1920’de Gümrü’de (Leninakan) ve 1921’de Moskova ile Kars’ta imzalanan anlaşmalarla belirlenmişti. Sovyetler Birliği döneminde de bu çizgi işlemeye devam etti, ancak yalnızca sınırlı bir ticari akış söz konusuydu. Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden (ESSC) çimento ve teknolojik ürünler gelirken Türkiye büyükbaş hayvan gönderiyordu.
Eski sosyalist ülkeler 1990’larda kaosun, karmaşanın ve ekonomik krizin içine sürüklenirken sınırlar dikkat çekici bir hareketlilik gösterdi. Bu ülkelerden Türkiye’ye ucuz ve kalifiye emek akışı başlarken daha küçük ölçekli ticari faaliyetler de özellikle sınır bölgelerindeki pazara dahil oldu. Türkiye’nin Bulgaristan, Gürcistan ve Ermenistan’a yakın yerleşimlerinde ‘bavul ticareti’ olarak bilinen dönem başladı. Örneğin Gümrü’den (Leninakan) gelen biri Kars pazarında, Türkiye’nin özellikle ücra bölgelerinde bulunmayan ev eşyaları, elektronik ve hırdavat gibi ürünleri satıyordu. Tabii bu ürünlerin adı üzerinde ‘bavula sığacak’ büyüklükte olması gerekiyordu. Bu yüzden 1990’larda Artvin’in sınır köyünde yaşayan bir çocuksanız ilk bindiğiniz bisikletin Sovyet malı olması, ya da Kırklareli’de müziğe başlamak istiyorsanız gitarınızı pazarda bir Bulgaristanlıdan almış olmanız oldukça muhtemeldi.
Ermenistan’ın 1991’de bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte Iğdır’daki Alican Sınır Kapısı kara yolu geçişiyle öne çıkarken Kars üzerinden demir yolu kapıları yolcu ve ticaret taşımacılığını sağlıyordu. Ancak gidiş gelişler henüz başlamıştı ki Dağlık Karabağ sorunu savaşa dönüştü. Sovyetler Birliği döneminde Azerbaycan SSCB’ye bağlı özerk bir bölge olan Dağlık Karabağ, Bakü yönetimine göre bu statüsünü Azerbaycan içinde korumalıydı. Erivan ise bölgedeki çoğunluğun Ermenilerden oluşmasını gerekçe gösteriyordu. Birinci Karabağ Savaşı Ermenistan’ın zaferiyle sonuçlandı ve Dağlık Karabağ (Ermenice: Artsakh) de facto bir cumhuriyet olarak bağımsızlığını ilan etti.
Türkiye de 1993’te, savaşın sürdüğü bir dönemde Ermenistan sınır kapılarını kapattı. O gün bugündür iki ülke arasındaki sınır, 6 Şubat depremi gibi istisnai durumlar dışında hep kapalı kaldı. Depremin ardından Türkiye ve Suriye’ye yardım götürmek üzere yola çıkan Ermenistan konvoyu için kapılar açıldı.
Bugün sınırın yeniden açılması gündemde ve Ermenistan için bu kritik önemde. Doğusunda yakın zamana kadar aktif savaş halinde olduğu Azerbaycan ile ilişkileri son derece sorunlu, batıda Türkiye sınırı kapalı. Geriye güneyde ince bir İran sınırı ve kuzeyde Gürcistan kalıyor. Denize çıkışının olmaması Erivan yönetimine ciddi lojistik zorluklar çıkarıyor. İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından Ermenistan hükümetiyle Ankara arasında normalleşme görüşmeleri başladı. Taraflar arasında önemli adımlar atılsa da sınırların açılıp açılmayacağı belirsizliğini koruyor (Siyasi açmazın ayrıntılarını gelecek günlerde her iki taraftan bakarak tartışacağız).
Sınırsızlık fikri paradoksal bir biçimde tam da geçmişten gelen yükü ağır yerlerde bize yaklaşır. Altı sürekli çizilen bir cümlenin zaman içerisinde aşınması ve kağıdın yavaş yavaş parçalara ayrılması gibi. Çünkü böyle yerlerde sınırın anlamını sorgulamaya başlarız, her şey yolunda olsa zaten teller ve askerler hayatın olağan akışının bir parçası gibi gözümüze çarpar. Kapalı sınırları ve hiçbir yere çıkmayan demir yolları bize sınırın kendisi üzerine düşünme fırsatı veriyor.
Baştan söyleyelim; “Halka vergi, yandaşa milyarlar, afetlere sadece göz ucuyla bakan bir iktidarın anlayışı var!" Anayasa’sında sosyal devlet yazan Türkiye, yurttaşını selden, depremden ve yoksulluktan koruyabilecek mi? Önlem alıyor mu?
Yurttaşının zararını tazmin edebiliyor mu? Temel soru bu. Cevabı ise; “yaklaşık 24 yılda ülkemizdeki deprem, sel felaketi, vahşi kapitalist sistemin getirdiği emekçi kıyımları, Soma gibi maden faciaları, genç öğrenciler ve çocuk işçiler ve Kadın katliamları neticesinde 95 bine yakın yurttaşımızı kaybettik”
Vahim olan nokta;” Bu ölümlerden bir tek kişi sorumlu tutulmadı." Dolayısıyla kar hırsı kaynaklı yıkımlar durmadı, zamanında alt yapı yapılmadığı için her doğal afet büyük yıkıntılar yarattı…
Sadece doğal afetler değil, iktidarın çağdışı anlayışı nedeniyle de ülke kaos içinde yaşıyor… Siyasal ya da idari yönetim hatalarından oluşan vurgun, hırsızlık ve hatta ölümlerin faillerini açıklayan gazetecilere sansür uyguladıklarını ve hatta tutuklayarak olayların üstünün kapatıldığını da biliyoruz…
Son örnekler; BirGün Gazetesi Muhabiri İsmail Arı ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Murat Ağırel… Halk TV’ye haksız yere kayyum atanması; halkın haber alma ve öğrenme hakkına yapılan hukuk ve etik dışı siyasi bir saldırı olarak değerlendirilmeli… Bir yılı aşkın süredir tutsak olan Ekrem İmamoğlu ve İBB dosyasında yargılananların savunmalarında görüldü ki, geçerli hiçbir kanıt yok, dolayısıyla da sadece göreceli suç yaratılmış… Türkiye maalesef “Çağdaş Hukuk Devletine” yakışmayan bir yıl geçirdi...
Cezaevlerinde tutsak olarak bulunan, hak ve özgürlükleri yok edilen Belediye Başkanlarına, bürokratlarına ve ailelerine bu iktidarın özür borcu vardır… Adaletin oluşmadığı, umudun yok edilmeye çalışıldığı, korku ve baskının karabasan gibi çöktüğü Türkiye, yoğun bir tepki birikimi yaşıyor… Çünkü toplumsal barış ve iyi niyet yok oldu, açlık ve sefalet tüm yurttaşlarımızı etkisi altına aldı…
Yani Türkiye, patlamaya hazır bir “Bombaya” dönüştü… Tam bu ortamda “2007 yılı bütçe” teklifi TBMM’ye sunuldu... Bütçe; 27 trilyon 276 milyar lira gider, 23 trilyon 408 milyar lira gelir olacağını açıklıyor! Yani daha baştan tam 3 trilyon 868 milyar lira bütçe açığı olacağı da birlikte halka sunuluyor… Üstelik, faiz ödemeleri için 3 trilyon 975 milyar lira ayrılıyor.
Yani “Devletin kasasından çıkacak faiz, bütçenin taşıdığı açık kadar büyük! Peki bu faturayı kim ödeyecek? Gelir olarak;” KDV’den 5 trilyon 681 milyar, ÖTV’den 3 trilyon 284 milyar lira bekleniyor… Kısaca en vahşi ve adaletsiz vergi olan dolaylı vergi, 86 milyonun sırtına yükleniyor…
Yurttaş ekmeğini alırken bile vergi ödüyor… Bütçenin yükünü çeken yurttaş, karşılığında güvenli bir yaşam ve afetlere karşı etkili bir koruma alt yapısını bulabilecek mi?
Yani devlet, yurttaşını koruyacak sağlam bir politika sunuyor mu?
İşte asıl mesele burada! Anayasa’nın ikinci maddesi Türkiye Cumhuriyeti’ni “sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlıyor… Sosyal devlet, yalnızca anayasaya yazılmış bir sıfat değildir… “Sosyal Adaleti” oluşturamamış bir devlette, hukuk devleti olamaz! Sosyal hukuk devleti; “Yurttaşını felaket karşısında yalnız bırakılmayan, yoksullukla mücadele eden, demokratik eşitliğe inanan, kamu kaynaklarının toplumun ihtiyaçlarına göre kullanan ve kaynakları adil paylaşan devlettir…
Sel geldiğinde yollar çökerse, evler su altında kalırsa, işyerleri zarar görürse, esnafın dükkânı kapanırsa, yurttaşın eşyası kullanılmaz hâle gelirse, kamu binaları hizmet veremez duruma düşerse tüm bunlara çözüm olur… İnsanlar yalnızca mallarını değil, geçim kaynaklarını hatta canlarını da kaybedebilir... Sosyal Devlet, felaketin ardından bu zararların tümünü karşılayan ve daha önemlisi önceden her türlü tedbiri alan devlettir!
Pandemi de olduğu gibi vatandaşından(!) para isteyen devlet değildir… Yaşadığımız ucube rejimde bütçe, halkın temsilcisi olan TBMM tarafından yapılmıyor. Meclis, Sarayda yapılan bütçeye mecburi onay veriyor... Onaylamasa dahi, Cumhurbaşkanı bir önceki yılın bütçesi belli bir oranda artırarak, yoluna devam edebiliyor…
Oysa bir bütçenin başarısı, kaç trilyon liralık harcama öngördüğüyle değil, toplumun hayatında neyi değiştirdiğiyle ölçülmelidir… Yani halkın parası, çağdaş bir ülkede halkın güvenliği, huzur ve refahı için harcanmalıdır... Bütçe emekten yana mıdır? Yoksa sermayeden yana mı? Sosyal devletin görevi, kültürel gelişmeyi gerçekleştirmek, çağın gereklerine uygun yaşam biçimi oluşturmak, emeğin en yüce değer olduğu bilincini halkına yerleştirmektir…
Emperyal yandaşlarına yeni kapitülasyonlar vermeyen, ülkenin tüm kaynaklarını vatandaşına yönlendiren, bilime dayalı bir eğitim politikasıyla bağımsız, laik evrensel bir hukuk devletine bağlı ve de Atatürk ‘ün gösterdiği uygarlık yolunda şaşmadan yürüyen bir siyasal anlayışa sahip olan bir iktidar, sosyal devletin anahtarıdır! Bugün ülkenin en önemli ihtiyacı erken seçimdir… Erken seçim, böyle bir devletin varlığını oluşturacak, emeğe sahip çıkacak ve daha da önemlisi, yurttaşın can ve mal güvenliğini sağlayacak anlayışta bir iktidarı oluşturmalıdır…
/././
Vurun gazeteciliğe!-Nazım Alpman/Birgün-
Bir eve hırsız girerse, polisler önce hasar tespiti yapar. Hırsız neler almış, neler bırakmış?
Hırsızlar bir ülkeye girerse hasarı sadece polisler tespit edemezler. Önce gazeteciler devreye girer, ardından Meclis konuyu enine boyuna araştırır, suçlu olanların en üst mahkemeye sevki sağlanır.
Kısa adı “Fon Soygunu” olan krizin sivri noktalarda yıllanmış ve yıpranmış iktidar partisinin yönetim kademelerinde yer alan tanınmış isimleri bulunuyor.
Ülkemize uzaktan bakanlar rahatlıkla şu tespiti yapabilirler:
-Uzun yıllar “muhalefetsiz” ve basın özgürlüğü engellemiş bir ülkede bunların hepsi beklenilen gelişmelerdir!
Artık herkes kimin ne kadar “götürdüğünü” biliyor. Ortaya çıkanların hepsi yazıldı söylendi.
Ama bunların hiç biri etki etmiyor. Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasında üretilen ve katiyen eskimeyen ayakkabıların kösele tabanları gibi, siyasi cilt söz konusu!
O yüzden Tevfik Fikret’i saygıyla anmak için Aşiyan durağında inelim:
“Yiyin efendiler yiyin bu han-ı iştaha sizin,
Doyuncaya, aksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Fikret, “Yağma Sofrası” adlı şiirindeki bu mısraları 1908 sonrası İttihat ve Terakki yönetiminin yaptığı yolsuzlukları devlet kaynaklarının haksızca tüketilmesi ve liyakatsizliği eleştirmek için yazmıştı.
Günümüzde yaşasaydı ne yazardı bilemeyiz. Ama kaleminin gücü ve ülke sevgisi bakımından Tevfik Fikret’i aratmayan büyük şairimiz Ataol Behramoğlu “Kara Bir Rüzgar” şiirinde, benzer bir duyguyla şu dizeleri yazmıştı:
“Kara bir rüzgardı, can alıcı, Yedeğinde cellatlar, mezbahalar, cezaevleri;
Buyruğunda kara büyü, kara ruh, kararmış adalet, Elinde ölüm terazisi, cinayet kılıcı.” Ataol Behramoğlu bu şiiri yazdığı yıllarda yargıda Fetullah Gülen rüzgârı esiyordu. Şimdi yargıda Gülen Cemaatinin rüzgârları esmiyor. Hangi rüzgârların estiğini ise başta İBB Davası olmak üzere diğer davalarda görüyoruz.
Gelecek yıllarda kendini ifade edemeyen izahatlar, anlamsız konuşmalar için bu bir deyim haline gelecek: İBB İddianamesi gibi!
-Bilmiyorum… Duydum… Hatırlamıyorum… Öyle söylendi… Tahmin ediyorum…
Böylesi “sağlam” gizli tanık beyanlarıyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 578 gündür 12 metrekarelik hücrede tutuluyor. Seçilmiş belediye başkanları arasında “en kıdemli tutsak” olan Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler 600 gündür Silivri’deki hücresinde…
CHP’den seçilip de tutuklanan belediye başkanlarının sayısı 40’ı aştı.
Bu yargılamalarda ortaya atılanlar (rüşvet, ihale yolsuzluğu vb.) gibi şeyler daha iddianamelerin sayfaları arasında duruyor.
AKP’lilerin üzerine atılı suçlar ise, kimsenin kıpırdayamayacağı kadar somut elle tutulur gözle görülür miktarları belli… Milyon liralarla başlayıp milyarlara uzanıyor.
Gazeteciler de haliyle bunları yazıp çiziyor. Sadece Fatma Betül hanımefendinin sebep olduğu skandal birkaç hükümeti devirmeye yeterde artar bile…
1990’larda İstanbul’da çok ünlü bir çevik kuvvet müdürü vardı. Necmettin Yıldırım gazetecileri çok severdi! Toplumsal gösteriyi dağıtma komutunu verirken şöyle demeyi ihmal etmezdi:
-Önce gazetecilere!..
Özellikle foto muhabirlerinin makineleriyle birlikte elleri kolları da cop darbeleriyle kırılırdı.
Polisler arasında “Neco” adıyla anılan bu efsane müdürün çalışma ruhu hala ülkenin üzerinde esmeye devam ediyor. Vurgun yapanlar ellerini kollarını sallayarak dolaşırken gazeteciler tutuklanıyor.
Başta Merdan Yanardağ, Tuğba Tekerek, Murat Ağırel, Şaban Sevinç, İsmail Saymaz olmak üzere yirmiye yakın (17) gazeteci tutuklu olarak cezaevlerindeler… Son olarak İsmail Arı tutuklandı.
İktidar, yılların yıpranmışlığı ve elinde tuttuğu yaygın basınla eleştirisiz ortamda doludizgin koşturdu… Şimdi eller ayaklar birbirine dolaştı. Düzeltme hamlesiyle neresini tutsalar ellerinde kalıyor. Akıllarına ilk önce “Çevik Neco” geliyor:
-Vurun gazeteciliğe!
/././
Pandemiden çok daha fazlası: İnsanlığı tehdit eden 17 tehlike -Ümit Kartoğlu/Birgün-
The Lancet'in yeni Komisyon raporu, geleceğin sağlık krizlerini yalnızca virüslerde değil; savaşlarda, iklim krizinde, eşitsizlikte, yapay zekada ve bugünden alınan siyasi kararlarda aramamız gerektiğini gösteriyor.
Tehdit piramidi - Piramit, hastalıkları, yaralanmaları, riskleri, sosyoekonomik faktörleri ve diğer tehditleri, zararın ciddiyetine göre (yani, kümülatif atfedilebilir DALY’lere göre) sınıflandırılmış olarak göstermektedir. Komisyon kriterlerini karşılayan büyük felaket ve yok olma potansiyeli taşıyan tehditler, yüzyıl sonuna kadar 1 milyardan fazla kümülatif DALY'ye yol açmaktadır. DALY = Engelliliğe Ayarlanmış Yaşam Yılı
COVID-19 pandemisinden sonra uluslararası sağlık kuruluşları, bir sonraki pandemiye daha hazırlıklı olmaya yönelik konuları gündemde tuttular. Bir sonraki küresel sağlık felaketinin hangi virüsle başlayacağını, nerede ortaya çıkacağını, ne kadar hızlı yayılacağını sorguladılar. Lancet'in yeni Komisyon raporu, belki de daha önemli bir başka soruyu sormanın zamanı geldiğini hatırlatıyor: İnsanlığın sağlığını tehdit eden tehlikeleri, neden yalnızca bir sonraki salgına hazırlanarak önleyebileceğimizi düşünüyoruz?
The Lancet’te 10 Ekim 2026’da yayımlanan 21. yüzyılda sağlığı tehdit eden küresel sorunlar raporu, bu dar bakış açısını değiştirmeyi öneriyor. Dünyanın dört bir yanından uzmanların katkısıyla hazırlanan rapor, 204 ülke ve bölgeye ilişkin verileri değerlendirerek, 2025-2100 döneminde insan sağlığı ve yaşamı açısından kritik öneme sahip 17 temel tehdit belirliyor.
Liste, alışık olduğumuz halk sağlığı sorunlarının çok ötesinde: Nükleer savaş, yapay zekanın kötüye kullanılması, iklim değişikliği, hava kirliliği, antimikrobiyal direnç, pandemiler, çocukluk çağı yetersiz beslenmesi, obezite, ruh sağlığı sorunları, ekonomik eşitsizlik ve uluslararası kalkınma yardımlarındaki gerileme bunlardan sadece bazıları. Yüksek tansiyon, tütün ve alkol kullanımı, eğitime erişimdeki yetersizlik ve sağlıksız yaşlanma da bu çerçevenin içinde.
Bu liste, gelecekte mutlaka yaşanacak felaketlerin bir takviminden ziyade, farklı risklerin bugünkü eğilimler sürerse nasıl sonuçlar doğurabileceğini ve hangi müdahalelerle bu sonuçların önlenebileceğini değerlendiren bir çerçeve sunuyor. Burada, olasılıkları ve sonuçları belirsiz olan, ancak gerçekleşmeleri durumunda etkileri olağanüstü büyük olabilecek tehditler söz konusu. Komisyonun asıl mesajı da geleceğin sağlık tablosunun, büyük ölçüde bugün alacağımız siyasi ve ekonomik kararlara bağlı olduğu yönünde. Bu mesaj bana, risk uzmanı Robert Charette’in meşhur “Risk yönetimi, gelecekte alınacak kararlarla değil, bugün almak zorunda olduğumuz kararların geleceğiyle ilgilidir” sözünü hatırlatıyor.
SAĞLIK TÜM POLİTİKALARIN MERKEZİNDE
Bu, aslında halk sağlığı disiplininin bilmediği bir gerçek değil. Halk sağlığının temel derslerinde sıkça altı çizildiği gibi, insanların sağlığını yalnızca hastalıklar ve sağlık hizmetleri belirlemez; gelir, eğitim, barınma, çalışma koşulları, beslenme, çevre ve toplumsal ilişkiler de en az bunlar kadar önemlidir.
Yeni raporun katkısı, işte bu yaklaşımı yüzyılın sonuna uzanan küresel tehdit değerlendirmesine taşıması; özellikle de sağlığın, yalnızca hastanelerin, hekimlerin ve sağlık bakanlıklarının sorumluluğu olmaktan çıkıp ekonomi, dış politika, savunma, enerji, eğitim ve teknoloji politikalarının da merkezine yerleşmesi.
Tehditlerin birbirinden bağımsız olmaması işi zorlaştırıyor: İklim krizi gıda güvensizliğini derinleştirebilir, yoksulluk hastalıklara karşı korunmayı zorlaştırabilir, savaşlar sağlık sistemlerini tahrip edebilir, uluslararası yardımların kesilmesi de zaten kırılgan olan toplumların bu sorunlarla baş etme kapasitesini daha da azaltabilir. Dolayısıyla sorunlara ayrı ayrı müdahale tasarlamak yeterli değil; tehditleri üreten ortak koşulları değiştirmekten başka çözüm yok.
NÜKLEER SAVAŞ VE YAPAY ZEKA: FELAKETİN YENİ BOYUTLARI
Raporun en çarpıcı yönlerinden biri; nükleer çatışma ile yapay zekanın kötüye kullanılmasını, insanlığın varlığını tehdit edebilecek riskler arasında değerlendirmesi. Rapor, nükleer savaşın sonuçlarının patlamaların ve doğrudan ölümlerin çok ötesine geçebileceğini belirtiyor. Büyük ölçekli bir nükleer çatışmanın atmosfere yayacağı parçacıkların, güneş ışığını azaltarak tarımsal üretimi ve küresel gıda sistemlerini ağır biçimde bozabileceği öngörülüyor. Sonuçta, çatışmaya doğrudan katılmayan ya da taraf olmayan ülkelerde milyonlarca insan açlık ve hastalıkla karşı karşıya kalabilecek.
Yapay zeka açısından kaygı, teknolojinin kendisinden çok, kötü niyetli kullanımının yaratabileceği zararlara odaklanmış durumda. Bunlar arasında, biyolojik silah geliştirme kapasitesinin kötüye kullanılması gibi senaryolar da yer alıyor. Sorun, teknolojik ilerlemenin uygun güvenlik önlemleri ve yönetişim olmadan, mevcut tehditlerin etkisini artırabilmesi ya da yeni tehlikeler yaratabilmesidir. Rapora göre insanlık, 2100 yılına kadar yapay zekanın kötü niyetli kullanımı ya da nükleer bir çatışma sonucunda varoluşsal bir tehditle, hatta yok olma riskiyle bile karşı karşıya kalabilir.
17 tehdidin her biriyle ilişkili, belirsizlik aralıkları ile birlikte kümülatif beklenen önlenebilir DALY’ler
DALY’ler 2025’ten 2100’e kadar kümülatiftir; kümülatif beklenen önlenebilir DALY’ler, her bir tehdit için olası en iyi ve olası en kötü senaryolar arasındaki kümülatif DALY farkını ifade eder. Beklenen önlenebilir yük, bir tehdidin alması gereken önceliği değil, önlenebilecek sağlık kaybını ölçer. Tehditler, büyüklüklerine göre sıralanmak yerine İngilizcede alfabetik olarak listelenmiş, çeviri sonrası yeniden sıralanmamıştır. Beklenen değeri daha düşük olan bir tehdit, özellikle felaket riskini barındırıyorsa ya da önemli etki yolları henüz nicelendirilmemişse, yine de acil eylem gerektirebilir. %95 belirsizlik aralıkları çizgilerle gösterilmiştir. Kırmızı çubuklar, türün yok olma potansiyeli olan tehditleri gösterir. *İklim değişikliği, yalnızca doğrudan sağlık etkilerini ifade eder; ekonomik bozulma, biyolojik çeşitlilik kaybı ya da diğer boyutları kapsamaz. *Obezite, yüksek BMI, yetersiz beslenme ve düşük fiziksel aktivite risklerinin bir araya gelmesini ifade eder.
ÖNLENEBİLİR ÖLÜMLER NEDEN HALA ÖNLENEMİYOR?
Komisyon, tehditleri yalnızca yaratabilecekleri zararlara göre değil, müdahale edildiğinde ne ölçüde azaltılabileceklerini de dikkate alarak değerlendiriyor. Bu, halk sağlığının temel ilkelerinden birini yeniden hatırlatıyor: Hastalık ve erken ölüm, her zaman kaçınılmaz biyolojik sonuçlar değildir, bunların önemli bir bölümü toplumsal koşullarla ve siyasi tercihlerle ilişkilidir.
Bu çağda, çocukluk çağı yetersiz beslenmesinin önlenmesi için gerekli bilgi ve araçlara sahip olduğumuz halde, hala bu nedenle çocukların kaybedilmesi yüzyılın en büyük ayıbı. Çünkü sorun yalnızca ne yapılacağını bilmemek değil; bu müdahalelerin kimlere, hangi koşullarda ve ne ölçüde yapıldığıyla ilgili.
ULUSLARARASI DAYANIŞMA NE ZAMAN LÜKS OLMAKTAN ÇIKACAK
Raporun dikkat çektiği tehlikelerden biri de uluslararası kalkınma ve sağlık yardımlarındaki gerileme. Bu konu, sağlık hizmetlerinin finansmanına ilişkin teknik bir tartışmanın çok ötesinde. Düşük gelirli ülkelerde temel sağlık programları uluslararası finansman ve iş birliğinden etkileniyor. Kaynaklar kısıtlandığında, yalnızca bu programların küçülmesi değil; kazanılmış sağlık sonuçlarının kaybedilmesi ve önlenebilir ölümlerin artması da ortaya çıkabiliyor. Salgınlar başta olmak üzere birçok sorunun sınır tanımadığını biliyoruz. Dolayısıyla, bir ülkedeki sağlık sisteminin zayıflaması, diğer ülkelerin güvenliğini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle küresel sağlık dayanışmasını bir hayırseverlik olarak görmek doğru değil. Dayanışma, ortak riskleri azaltmanın ve herkesin sağlığını korumanın en temel araçlarından biri. Dayanışmanın önündeki en büyük engeller ise, ortak hareket etme kapasitesini zayıflatan siyasi kutuplaşma, silahlanma yarışı ve uluslararası kurumlara yönelik güvensizlik.
GELECEK KAÇINILMAZ DEĞİL
Komisyon, önümüzdeki yıllar için üç temel eylem alanı öneriyor: Sağlık sistemlerini farklı tehditlere karşı hazırlamak, gerekli alanlarda yenilikçi çözümlere yatırım yapmak ve ortaya çıkan riskleri düzenli olarak izlemek. Ancak uygulanmaları, teknik kapasitenin yanı sıra siyasi irade, yeterli finansman, şeffaflık ve hesap verebilirlik gerektiriyor.
COVID-19 bize, sağlık sistemlerinin ne kadar hazırlıksız yakalanabileceğini ve bir salgının ekonomik ve toplumsal yaşamı nasıl altüst edebileceğini gösterdi. Fakat pandemi deneyiminden çıkarılacak ders, yalnızca bir sonraki salgına daha iyi hazırlanmak olmamalı. Asıl ders, sağlık tehditlerinin birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve önleme kapasitemizin hastanelerle sınırlı kalamayacağını anlamaktır. Hekimlerin, savaşın bir halk sağlığı sorunu olduğunu yalnızca politik bir tutum olarak değil, mesleki sorumluluklarının bir parçası olarak dile getirdiklerinde, hükümetlerce soruşturmalara uğradıklarını biliyoruz. Türkiye'de bunun çarpıcı bir örneğini 2018 yılında yaşadık. Türk Tabipleri Birliği, Afrin Harekatı sırasında yayımladığı “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” başlıklı açıklamada, savaşın insan yaşamı ve toplum sağlığı üzerindeki yıkıcı sonuçlarına dikkat çekmişti. Bunun üzerine TTB Merkez Konseyi üyeleri gözaltına alınmış; 11 hekim barış çağrısı içeren açıklamalar nedeniyle hapis cezalarına çarptırılmış, ancak 2022'de istinaf mahkemesinin kararıyla beraat etmişti.
Geleceğe yönelik sormamız gereken soru şudur: Bir toplumda hekimler savaşın sağlık üzerindeki sonuçları konusunda uyarıda bulunduklarında bile cezalandırılabiliyorsa, o toplumun halk sağlığını koruma kapasitesi ve bilimin kamusal rolü ne durumdadır? Unutmamamız gereken, iklim politikası, barış, eğitim, sosyal koruma, bilimsel araştırma, güvenli teknoloji ve uluslararası dayanışmanın da birer sağlık politikası olduğu.
Lancet Komisyonu’nun ortaya koyduğu 17 tehditle ilgili şekillendirilen üç temel eylem, parlamentolarda alınan kararlarda, bütçelerde, uluslararası anlaşmalarda, çevre politikalarında ve toplumların dayanışma kapasitesinde belirlenecek.
Lancet, Gazze’de sağlık hizmetlerinin ve insan yaşamının yıkıma uğratılması karşısında sessiz kalmamış; İsrail’in askeri operasyonlarını eleştiren değerlendirmeler yayımlamış ve açık eylem çağrılarında bulunmuştur. Buna karşın, bu Komisyon raporunda İsrail-Gazze çatışması ifadesi, sorumluluğu çok daha açık biçimde belirten Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ifadesiyle yan yana kullanılmaktadır. Bu tutarsızlık, meşru bir soruyu gündeme getiriyor: İnsan sağlığını tehdit eden savaşlar tanımlanırken kullanılan dil, sorumluluğu her durumda aynı açıklıkla ortaya koyuyor mu, yoksa bazı siyasi bağlamlarda daha belirsiz mi kalıyor? Halk sağlığı açısından terminoloji yalnızca bir üslup meselesi değildir. Sorumluluğun nasıl anlaşıldığını, şiddetin nasıl yorumlandığını ve savaşın insan sağlığı üzerindeki sonuçlarının nasıl ele alındığını da biçimlendirir.
/././
Yine bir ‘tarihsel an’ mı?-Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet-
Son iki yılda Nepal, Bangladeş, Kenya gibi çevre ülkelerde patlak veren protestolar gündeme bir “Z kuşağı isyanı” kavramını getirmişti. Geçtiğimiz birkaç ay içinde “merkezde”, Avrupa’da 9 ülkede, Avrupa dışında 14 ülkede patlak veren isyanlar, 1968 kuşağı isyanlarını anımsatan tarihsel bir “an” ile karşı karşıya olduğumuz düşündürüyor.
1968 kuşağı isyanları, II. Dünya Savaş sonrası, kapitalizmin refah dönemi kapanır, yapısal bir kriz başlarken patlak vermiş, ekonomik, siyasi kültürel dönüşümleri hızlandırmıştı. Günümüzdeki dalga neoliberal finansallaşma dönemi kapanırken tarih sahnesine çıkıyor.
68 KUŞAĞI...
Mayıs 1968 olayları hem kapitalist “refah toplumunun” hiyerarşilerine bir başkaldırıydı hem de sosyal demokrasinin reformculuğuna, “reel sosyalizmin” yarattığı düş kırıklığına bir tepki. Öğrenciler, milyonlarca işçinin katıldığı grevlerle birleşerek Fransa’yı siyasal bir krize sürüklediler. Bu isyan dalgası, siyasal krizler Avrupa’dan ABD’ye, Latin Amerika’dan, Türkiye’ye, uzak doğuya bir çok coğrafyada yankılandı. Ancak bu krizler bir devrimci dönüşüm yaratamadan sönümlendiler. Arkasından gelen gerileme, sol entelijensiyanın bir bölümünde, evrensel kurtuluş projelerine, hakikat kavramına güvensizliği, pasif bir nihilizmi, postmodern düşünceyi, kimlik siyasetini besledi. Neoliberal yeniden yapılanma bu düşünce ortamında, kimi zaman isyanın bireysel özgürlüklere ilişkin sloganlarını da kullanarak şekillendi.
YENİ DALGA
Yine en dikkat çekici, gelişmeler Fransa’da yaşanıyor olsa da Z kuşağı İtalya, Belçika, İspanya, Portekiz, Almanya, Arnavutluk’ta, Meksika’da da benzer kaygılarla, taleplerle sokağa çıkıyor.
Fransa’daki lise gençliğinin isyanı, eğitim sistemi krizinin, bir gelecek kaybı kaygısının, yönetici sınıfa olan güvensizliğin getirdiği bir siyasal meşruiyet kriziyle kesiştiği yerde, öncelikle kentlerin yoksul kesimlerin, göçmenlerin yoğun olduğu bölgelerde (banliyölerde) patlak verdi. Refah düzeyi görece yüksek ağırlıklı olarak beyaz Hıristiyan orta sınıf çocuklarının gittiği liseler de isyana katıldı. Bunların sınıfsal olanaklarından yararlanarak daha hızlı örgütlenmesi seslerini daha kolay duyurması medyanın bunlar üzerinde odaklanmasını kolaylaştırdı. Sınıfsal ve kültürel farklılıklar burada da kendini gösteriyordu.
Banliyö gençliğinin, belirgin varlığı bu açıdan özellikle önemli. Çünkü bu gençlerin deneyimi, egemen eğitim anlayışının evrensellik iddiasının altında gizlenen sınıfsal ve ayrımcı çatlakları açığa çıkarıyor. Kâğıt üzerinde herkese eşit fırsat vadeden bir sistem, gerçekte gençleri ailelerinin gelirine, yaşadıkları mahalleye, olanaklarına göre farklı geleceklerle karşı karşıya bırakıyor. Dolayısıyla lise isyanı, eşit yurttaşlık vaadiyle toplumsal gerçeklik arasındaki uçuruma karşı bir başkaldırı olarak da karşımıza çıkıyor.
Başlangıçta, öğretmen, personel eksikliğine, kalabalık sınıflara, bakımsız okul binalarına, üniversiteye girişin giderek zorlaşmasına, eğitim olanaklarındaki eşitsizliklere karşı tepkiler ön plandaydı ama öfke kısa sürede okul sınırlarını aştı: İsyanın talepleri, güvencesiz çalışma, geçim sıkıntısı, konut sorunu, ekolojik yıkım, farklı bir gelecek beklentisinin yokluğu konularını da içine aldı; Fransa’da sendikalar da harekete kendi talepleriyle katıldılar.
Diğer Avrupa ülkelerinde de gençlik isyanları ağırlaşan hayat pahalığı, derin gelir dağılımı adaletsizliği, konut sorunu, devlet güçlerinin özgürlükleri üzerindeki baskıları, ekolojik yıkım konularında birleşiyor. Gençler yalnızca taleplerinin karşılanmasını değil, kendileri adına konuştuğunu iddia eden temsil mekanizmalarını, öfkelerini yatıştırarak mevcut düzene geri döndürme girişimlerini de sorguluyor.
Hükümetler isyanları öncelikle bir kamu düzeni sorunu olarak görüyor. Düzen partileri, hareketi “genel seçimler” paradigması içinde değerlendirmeye çalışıyor. Sendikalar, partiler gençlerin öfkesini alışılmış örgütlenme, eylem biçimlerine yönlendirmek istiyor. Buna karşılık daha radikal yorumlar, hareketlerin asıl öneminin tam da bu kalıplara sığmamasında, yaratıcı potansiyellerinde yattığını savunuyor: Faşist hareketlerin pusuda beklediği bir ortamda, iyimser ya da kötümser olmak için henüz erken.
/././
G3: ABD-Çin-Rusya zirvesi -Mehmet Ali Güller/ Cumhuriyet-
“Avrupa aklını başına toplamalı ve ABD’ye hiç güvenilemeyeceğini anlamalı. NATO anlaşması güvenilir olmaktan çıktı.”
Bu sözler, Serbestiyet’te yazan Em. Büyükelçi Yalım Eralp’e ait. Eralp’in Atlantikçi çizginin en önemli diplomat temsilcilerinden biri olması, elbette sözlerini daha da anlamlı kılıyor.
Kuşkusuz Eralp bunu Ukrayna politikaları üzerinden ve AB’ci bir perspektiften söylüyor ama son tahlilde iki saptama da doğru. ABD-AB ilişkilerinin ve o ilişkinin merkezindeki NATO’nun zayıflama eğiliminde olmasının, devletlerarası ilişkilere Atlantik cephesinden bakanlar tarafından da artık saptanıyor olması önemli...
AMERİKAN HEGEMONYASININ SONU
2019’da Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi Yayınları) isimli kitabımı yayımladığımda, diplomasi ve akademi çevrelerinden küçümseyenler olmuştu. Onlara göre biz sosyalistler hayal kuruyorduk; ABD güçlüydü, yenilmezdi, ABD’nin liberal kapitalist demokrasisi küreye liderlik etmeye devam edecekti, Türkiye ABD’nin müttefiki olmayı korumalıydı, Rusya bitmişti, Çin balonu da her an patlayabilirdi...
Anlaşılan başka meslek sahipleri, diplomasi ve akademi çevrelerinden daha öngörülüydü: Kitap 9 baskı yaptı!
Gelişmelerin hızı diplomasi ve akademi çevrelerini de olumlu etkilemeye başladı: Atlantik Cephesi’nin Ukrayna’da Rusya’yı geriletememesi, ABD ve İsrail’in İran’a diz çöktürememesi, ABD’nin Çin’e açtığı ticaret savaşını kazanamaması ve bunlara bağlı olarak Atlantik dünyası içinde ortaya çıkan kırılmalar, NATO 3.0 dönüşümü ve ABD’nin Batı yarımküreye odaklanma doktrini, dünyayı daha nesnel analiz etmelerini sağlamaya başladı.
DÜNYA TAHLİLİ
Artık genel eğilim şöyledir:
- Çok merkezli bir dünya inşa oluyor.
- Ekonominin ardından siyasette de ağırlık merkezi Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymaya başlıyor.
- Küresel Güney’in uluslararası platformlardaki ağırlığı artıyor. Zenginler kulübü G7’nin ağırlığı azalıyor.
- Uluslararası ticarette dolardan çıkma ve karşılıklı ulusal paraları kullanma eğilimi ağır da olsa ilerliyor.
- Orta büyüklükteki devletlerin manevra alanı genişliyor.
- ABD İran’a diz çöktüremedi ve petrodolar sisteminin karşılığı olarak Körfez ülkelerine açtığı güvenlik şemsiyesi işe yaramadı. Bu güvenlik mimarisinde değişimler başlatıyor.
- ABD, Çin-Rusya stratejik işbirliğini bozamadı, Çin ve Rusya’ya rağmen küresel sorunları çözemeyeceğini kabul etmeye başladı.
Kısaca genel eğilim böyledir, inişli çıkışlı olacaktır ama süreç bu yönde ilerleyecektir.
ÜÇLÜ ZİRVENİN ÖNEMİ
Yukarıda sıraladığım maddelerden sonuncusu yenidir ve kritik önemdedir: ABD’nin Çin ve Rusya’ya rağmen küresel sorunları çözemeyeceğini kabul etmeye başlaması, devletlerarası ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır.
Konu ilk kez bu ayın başında Putin tarafından kamuya açık bir fikir olarak dile getirildi. Ardından Putin ve Trump telefonda görüştü. Trump, “Şi de isterse üçlü görüşmeye açık olduğunu” söyledi. Rubio üçlü görüşmeyi “dünya için çok olumlu” diye niteledi. Çin konuya daha mesafeli...
Üçlü görüşmenin gündemi açısından her ne kadar Trump nükleer silahsızlanmayı, Putin Ukrayna savaşının çözümünü öne çıkarıyorsa da bunun şu aşamada olasılık olarak konuşuluyor olması bile çok önemli.
ABD’nin Çin ve Rusyasız küresel sorunlara çözüm bulamayacağını kabul etmesi, kuşkusuz en başta ABD-AB ilişkilerini etkileyecektir ama iyi değerlendirebilirse bu Brüksel’e, Rusya’nın da dahil olduğu bir Avrasya Güvenlik Mimarisi inşa edebilme fırsatı doğuracaktır.
Yalım Eralp’ları asıl hayal kırıklığına uğratan bu olasılık sanırım. Kafalarındaki “Atlantik Dünyası”nın çökmeye başlaması...
/././
Bank of America bünyesindeki Merrill Lynch yine turnayı gözünden vurdu: Yine ‘bingo’ dedi -Miyase İlknur/ Cumhuriyet-
Türk ekonomisindeki her operasyon ve düzenleme öncesi borsadaki portföyünü boşaltarak milyarlarca kar elde eden Merill Lynch, üç yıl önce kur korumalı mevduatın azaltılmasına yönelik Merkez Bankası’nın tebliğini önceden bilen ya da haber alan Merill Lynch, bu kez de fon operasyonundan birkaç gün önce problemli hisselerdeki pozisyonunu boşalttı. Merill Lynch, fon krizi öncesinde Destek Faktoring, Özata Denizcilik, Katılımevim, Odine ve Peker GYO hisselerinden çıkış yaparak 8 milyar lira kar sağladı.
Merill Lynch’in kritik kararlar öncesinde önceden pozisyon alması bir kez olsa tesadüf ya da öngörü olarak açıklanabilir. Ama birden fazla olunca çeşitli söylentiler ve kuşkulara neden oluyor.
DÜZENLEMEYİ KİM SIZDIRDI?
21 Ağustos 2023 tarihinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Türk Lirası (TL) mevduatları artıracak, kur korumalı mevduatı (KKM) azaltacak düzenlemeye giderek yabancı para mevduattan KKM’ye dönüşüm hedefi uygulamasına ve TL payına göre ilave/indirimli menkul kıymet tesis uygulamasına son verildi. KKM’den Türk Lirası’nı mevduata yönlendirmeyi hedefleyen tebliğ, piyasalar kapandıktan sonra açıklanmasına karşın bu bilgiyi önceden haber alan bazı Amerikan yatırım fonları ise geçtiğimiz cuma günü seans başlar başlamaz satışa geçti. Bunların arasında Merill Lynch ve HSCB başı çekiyordu.
Merkez Bankası’nın “TL mevduata teşvik, KKM payına sınırlama” tebliği öncesinde piyasada birkaç hafta boyunca “Bankalar ucuz, yabancı yatırımcılar banka hisselerinde yüklü alım yapıyor” haberleri pompalanarak fiyatların yükselmesine neden olundu. Aracı kurumların hemen hepsinin model portföylerinde birkaç bankanın yer alması yerli yatırımcıyı da bankacılık sektörü hisselerine yöneltti. Endeks soluksuz bir şekilde 7.800’lere doğru tırmandı ancak hemen ardından yüzde 5’lere varan bir düşüş yaşandı. Bankacılık sektöründe milyonlarca lot hissenin satışıyla ise çöküş başladı.
KÜÇÜK YATIRIMCI ZARARA UĞRADI
KKM düzenlemesine ilişkin tebliğde bankalara bazı yükümlülükler getirilmesi nedeniyle banka hisselerinin değer kaybedeceği bilindiğinden bankacılık sektörüne ait milyonlarca lot hissesi bulunan Merrill Lynch “Bank of America” ile HSCB satışta başı çekti. Bu iki bankayı yerli aracı kurumlardan Yatırım Finansman ve AK Yatırım izledi. Bankacılık sektörü hisselerinde büyük düşüş yaşanırken Garanti Bankası hisselerinde devre kesici uygulandı. Satışları İş Yatırım, Halk Yatırım ve Unlu Menkuller şirketi büyük alım yaparak karşılaması nedeniyle bankacılık sektörünün düşüş oranı 4.6’da kaldı.
SORUŞTURMA AÇILMADI
KKM’nin ilk uygulamaya konacağı gece de bu bilgiyi önceden haber alanlar, hem milyonlarca lira döviz satmış hem de toplu hisse satışıyla borsada haksız kazanç elde etmiş oldu. Habersiz olan yatırımcıların ise dövizleri ve hisseleri “ellerinde patladı.” Ne ilk KKM tebliğinde ne de hafta sonu yayımlanan tebliği kim ya da kimlerin sızdırdığına ilişkin soruşturma açılmadı.
Bir kez daha Merill Lynch Bank of America bünyesindeki Merrill Lynch International’ın, operasyonlar başlamadan hemen önce borsada milyarlarca liralık pozisyonu kapatarak piyasadan çıktığı belirlendi. Şirketin bu pozisyonlarda 8 milyar net kazanç sağladığı tespit edildi. Merill Lynch, problemli fonların bünyesinde bulunan fiktif olarak yükseltilen Destek Faktoring, Özata Denizcilik, Katılımevim, Odine ve Peker GYO hisselerinden çıkış yaparak 8 milyar lira kâr sağladı.
/././
Ahmet Taner Kışlalı; 27 yıl önce işlenen alçakça cinayet!-Ahmet Saltık/Cumhuriyet-
Ülkemizin çok önemli değerlerinden, devrim şehidimiz, bilim insanı, eğitimci, siyasetçi, Kuvayı Milliyeci aydın Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı ağabeyimi-dostumu, 21 Ekim 1999’da Ankara’da, evinin önünde, arabasının üstüne konan bomba ile aramızdan kopardılar. ADD genel başkan yardımcısı idi, Gn. Bşk. Yekta Güngör Özden ile.
***
Hemen ardından biz de bir yıl yakın polis korumasına alındık Edirne’de, ADD Şb. Bşk. ve Gn. Mrk. Yönetim Kurulu üyesi olarak. Çok sayıda konferansımızı izleyen yakın koruma polisimiz, aylar sonra çarpıcı bir itirafta bulunmuştu: “Ahmet Hoca’m, siz solcuların da yurdumuzu sevdiğini görmekten memnun oldum.” (...)
***
Kışlalı öğretmenimizi Edirne’ye konferanslara çağırmıştık (davet etmiştik). ADD Genel Merkezi ile İzmir’de Uluslararası Atatürk Kurultayı düzenlemiştik (bize çeviri sorumluğu vermişti). Anadolu’da birçok yerde birlikte olmuştuk ADD’nin Aydınlanma çalışmalarında.
***
Emperyalizmin ülkemizi karıştırmak ve Aydınlanma Devrimlerimizi baltalamak için bu sefil cinayetleri işlediğini-işlettiğini çok iyi biliyoruz. NATO-Kontrgerilla ülkemizde çok rahat kışkırtmalar (provokasyonlar) yapabilmekte.
Bu acı ve kabul edilemez, sürdürülemez gerçeğin altını bir kez daha çiziyor ve devletimizi gene uyarıyoruz:
Devletin en temel görevi halkının yaşam hakkını korumaktır. TC bunca aciz ve çaresiz değildir, olamaz!
Türkiye Cumhuriyeti tüm kurumları ile iktidarı ile, hükümeti ile... bu asla kabul edilemez cinayet, sabotaj ve hatta toplu kırımlardan, istikrarsızlaştırmadan ulusunu her koşulda ve mutlaka tam korumakla yükümlüdür.
Bu cinayetler, kara propaganda, destabilizayon, her türlü komplo mutlaka açığa çıkarılmalı, ilgili devletler şiddetle kınanmalı ve uluslararası kurumlara, kamuoyuna duyurulmalı, gerektiğinde nota verilmelidir.
Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi, BM-GK kurumları etkin olarak kullanılmalıdır.
Tersi durumda iktidarlar bu suçlara ortaktır. Örneğin “çerçeve yasa” iktidarın suçüstü belgesidir, reddediyoruz!
***
Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin ve Türkiye’nin devrimci birikiminin yılmaz savunucusu, centilmen devrimci Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’yı Türk ulusuna ve Kemalizm’e verdiği eşsiz katkılardan dolayı minnet, şükran, sevgi ve saygı ile anıyor; emeği, sevgin (aziz) anısı önünde saygı ile eğiliyoruz. Yazdıklarını yaygın oku(t)malıyız.
Çağdaşlaşma-Anadolu Aydınlanması=Kemalizm savaşımını (mücadelesini) elbette sürdürecek ve hiç ama hiç kuşku yok, başaracağız bu topraklarda! Ok hedefe atılmıştır ve geri dönüşü asla söz konusu değildir.
Yineliyoruz: Cumhuriyetimizi, bağımsız devletimizi hukukumuzu, yaşam hakkımızı, ulusumuzun tüm dünya ulusları içindeki egemen-eşit onurlu konumunu her durumda ve sonsuza dek koruyup kollayacağımızı ve bunda mutlaka başarılı olacağımızı dünya aleme kararlılıkla ve en yüksek düzeyde meşrulukla haykırıyoruz.
***
Kurucusu M. Kemal Atatürk’ün öngördüğü ve buyurduğu üzere, Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek (ilelebet) başı dik ve onurlu yaşayacak, yaşatılacaktır (payidar kalacak); mutlu ve başarılı yengin (muzaffer) olacaktır.
Çeyrek yüzyıldır giderek koyulaşan son emperyalist salvo dinci-faşist saldırı ve kuşatma da mutlaka aşılacak, Türk Devrimi “6 ok” ile, bilimsel akılcılık ekseninde kendini güncelleyerek ve yenileyerek, sürekli devrimcilikle hedeflerine taşınacaktır. Bu hedef, çağcıl uygarlık (muasır medeniyet) düzeyini aşmaktır, olanaklı ve gerçekçidir.
Ustadan aktaralım: “Laiklik, yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması değil, aklın ve bilimin özgürleşmesidir.”
***
Anadolu ihtilalinin saygın ve yiğit öncülerinden Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’yı ve savaşımını, saygın emeğini, devrimci aydınlığını, sevgin (aziz) anısını selamlıyoruz 27 yıl sonra bir kez daha. “Kutsal İsyan-Kutsal Barış”ı (H. İzzettin Dinamo) eriştiği yerden sürdürecek ve hedefine taşıyacağız, kutsal görev omuzlarımızdadır.
/././
Fatma Betül’ün cebini Tera Menkul doldurdu -İsmail Saymaz/SÖZCÜ-



.webp)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder