Okullar güvenli değilse hiçbirimiz güvende değiliz -Feray Aytekin Aydoğan-
Bir güne daha okulda şiddet, silahlı saldırı haberiyle başladık.
Geçtiğimiz eğitim-öğretim yılını öğrencilerin, öğretmenlerin okulda saldırı sonucu yaşamını kaybettiği asla unutamayacağımız acılarla, kaygılarla tamamlamıştık. Okulun açıldığı ilk günlere de Manisa’da silahlı saldırıda yaralanan öğrencilerin olduğu haberiyle başladık.
Bu saldırı Millî Eğitim Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında "Çocukların Eğitim Süreçlerinin Güvenliğine İlişkin Koruyucu ve Önleyici Hizmet ve Tedbirlerin Artırılmasına Yönelik İş Birliği Protokolü"nün imzalanmasının üzerinden yirmi dört saat dahi geçmeden yaşandı.
Algı ve hakikat. Yaratılmaya çalışılan algı büyük bir acının yaşanması sonucu yine ters yüz oldu. O hakikat tüm acısıyla şimdi ülkenin her yerinde tüm okullarda yankılanıyor. Güvende değiliz.
Eğitimde temel kaygımızın artık yaşamak olduğu günlerde, Bakanlığın önceliğinin öğretmenlere önlük zorunluluğu olduğu genelgede duyurulmuştu. Ülkece duyulan bu genelgede “okul ortamlarında kontrollü giriş-çıkışların sağlanması, yaya ve araç trafiğinin ayrılması, kör noktaların aydınlatılması, acil durumlarda hızlı ve güvenli tahliyeyi sağlayacak bakım ve onarım çalışmalarının yapılması, fiziki iyileştirmelerin tamamlanması” ifadeleri yer alıyordu. İsveç’te yalnızca 2025 yılında okul güvenliği için 300 milyon kronluk (yaklaşık 32 milyon dolar) bütçe ayrıldı. Genelgede yer alan hazırlıkların tamamlanması ve gerekli tüm adımların atılması için bizim ülkemizde ne kadar bütçe ayrıldı?
***
Okullarda “bahçe görevlisi” olarak ve temizlik alanında istihdam edilen kişiler Toplum Yararına Program (TYP) kapsamında esnek, geçici, güvencesiz çalışma koşulları ile çalıştırılıyor. Her program altı ay üzerinden -toplamda bir katılımcı bir yıl içinde en fazla 9 ay- planlanıyor. Kamu hizmeti demek süreklilik, kalıcılık demek. Bu kapsamda istihdam; kalıclığı, sürekliliği olmayan bir istihdam biçimi. TYP kapsamında temizlik, güvenlik alanlarında neden kadrolu atama yapılmıyor?
Dünya genelinde okul güvenliği yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikososyal bir mesele olarak tanımlanırken neden her okulda psikolojik danışman ve rehber öğretmen yok? Okul psikologlarının, sosyal hizmet uzmanlarının istihdamı ile ilgili hazırlık, planlama yapıldı mı? Öğrencileri psiko-sosyal açıdan destekleyen programlara, okullarda, tüm kamusal alanlarda spordan, sanata sosyal gelişim programlarına ne kadar bütçe aktarımı planlandı, yapıldı?Okullarda şiddeti önlemede okula aidiyet duygusunun güçlü olması ana etmenlerden biri. Okul yemeği, eğitim destekleri, burslar, kamusal ulaşım, kamusal barınma hakları okul aidiyetini artıran en etkili kamusal önlemler. Halka ait olan kaynaklar, halkın bütçesi, vergileri neden kamusal eğitim hakkı için kullanılmıyor?
Bu saldırı sonrası atılan ilk adım yayın yasağı oldu. Yaşadıklarımız aynı zamanda ülkemizde üretilen şiddet dilinin, baskının, yasakların sonucu değil mi? Bu saldırı da yaşadığımız diğer acılarda olduğu gibi birkaç gün boyunca gündemde yer alıp sonra unutuşa mı terk edilecek? Uzun sürece yayılan kamusal önlemlerin neler olması gerektiği tartışılmayacaksa, bütüncül, veriye dayalı, öğretmenlerin, öğrencilerin, velilerin, sendikaların öznesi olduğu bir süreç yürütülmeyecekse biz bu acıları tekrar ve tekrar yaşama riski ile karşı karşıya kalacağız.
***
Bilimsel verilere dayanır ki okul terkinin, devamsızlığın artışının sonucu suç örgütlerinin, köktenci yapıların çocuklara daha fazla ulaşmasının önünü açar. Okul terkleri ve devamsızlık ilkokuldan itibaren ülkemiz tarihinin en yüksek oranlarına ulaşmışken, okul terklerini engelleme konusunda neden kamusal önlemler alınmıyor? MESEM, mesleki eğitim adı altında çocukların çalıştırıldığı organize sanayi bölgeleri, inşaatların bulunduğu alanlar her anlamda güvenlik riskinin nedeni iken çocuklara neden okuldan kopuş, güvenlik riski olan alanlar dayatılıyor?
Bağımlılık nasıl oldu da ortaokul çağına indi? Bizim ülkemiz nasıl uyuşturucu çetelerinin, çocukları hedef alan suç örgütlerinin, çetelerin bu denli yaygınlaştığı, çoğaldığı bir ülke haline geldi?
Çözümsüz, cevapsız bırakılan onlarca soru. Bu soruların cevapsız, çözümsüz kalması da politik tercih.
Yaşadığımız gerçek ise tüm yalınlığıyla hayatımızın tam ortasında duruyor.
Okullar, sokaklar güvenli değilse hiçbirimiz güvende değiliz.
/././
Üsküdar Belediyesi’nde AKP’liler para dağıttı: 10 bin TL’ye unutur musun?-Timur Soykan-
Üsküdar Belediye Başkanlığı koltuğunu demokrasi ve hukuku çiğneyerek ele geçirenler, 4 bin belediye personeline 10’ar bin TL dağıttı. 10 bin TL, koltuğu ele geçirmek için tutuklanan Amine Cansu Çelik’in 4 yaşındaki kızının gözyaşlarını unutturur mu? Seçilmiş belediye başkanının hapsedilmesini unutturur mu?
Üsküdar’da Türkiye demokrasi tarihinin en karanlık vakalarından biri yaşandı.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde yüzde 49.9 oyla seçilen Sinem Dedetaş haksız, hukuksuz şekilde tutuklanıp hapse atıldı.
Üsküdar Belediye Meclisi’nde yapılan başkanvekili seçimini CHP’li Sibel Tan Çetinkaya kazandı. Nitekim belediye meclisinde 27 CHP’li, 17 Cumhur İttifakı’ndan üye vardı.
AKP’liler, her zaman olduğu gibi kaybettikleri seçimi yargıya götürdü ve iptal ettirdiler.
Seçimden birkaç gün önce belediye meclisinin CHP’li üç üyesi gözaltına alındı, ikisi tutuklandı. Eşzamanlı olarak İstanbul Valiliği, bu üyelerin oy kullanamayacağı seçim tarihini açıkladı.
Aynı anda 4 CHP’li üye, AKP’ye transfer oldu. İddiaya göre; kimine örgüt üyeliği suçlamasıyla ceza alan ve yurtdışında yaşayan oğlunun Türkiye’ye getirileceği vaat edilmişti ve bu üye 40 kişi içinde bunu itiraf etti. Bir diğerinin cezaevindeki oğlu tahliye edildi. AKP’ye geçen Tahsin Usta’ya ise 500 bin dolar ve belediye başkan yardımcılığı teklif edildiği öne sürüldü. Belediye Başkan Yardımcısı yapıldı. Yeni Parti İl Başkanı Özgür Çelik’in iddiasına göre; AKP’ye geçen üyelerden biri telefonda ağlayarak savcı tarafından tutuklanmakla tehdit edildiğini söylemişti.
Seçim günü transfer olanların dışında iki CHP’li üye daha AKP’li Dündar Ziya Gültekin’e oy verdi. Yargı ve devlet gücünü kullanan AKP, Üsküdar Belediye Başkanlığı koltuğunu böyle ele geçirdi. Sonra türbeye gidip dua ettiler.
SEÇİLMİŞ GİBİ DAVRANIYOR
Şimdi Dündar Ziya Gültekin, seçilmiş bir belediye başkanıymış gibi Üsküdar’da esnaf ziyaretleri yapıyor. Sabahları çorba, öğlen yemek dağıttığı videoları Üsküdar Belediyesi’nin sosyal medya hesaplarından yayınlıyor.
Başkan olarak seçilmediğini, buraya iktidar, devlet gücüyle hukuk ve kurallar çiğnenerek oturtulduğunu herkes biliyor ama kimsenin ‘Kral çıplak’ demediği, herkesin yoluna baktığı utanç verici sahnelerin sonu gelmiyor.
Hepsi bu koltuk için Üsküdar Belediye Başkan Yardımcısı Amine Cansu Çelik’in hapse atıldığının ve henüz 4 yaşındaki kızından kopartıldığının farkındalar. Koltuğa zorla oturan Dündar Ziya Gültekin ile kahkaha atanlar, 4 yaşındaki kız çocuğunun annesini özlediğini, ağladığını biliyorlar. O koltuk için belediye başkanı Sinem Dedetaş’ın, meclis üyesi Ekrem Baki’nin haksız, hukuksuz hapsedildiğini biliyorlar.
İhaneti herkes gördü, herkes duydu.
PERSONELE 10 BİN TL
AKP’ye geçen meclis üyeleri, betona gömülen seçilmiş partidaşlarını, arkadaşlarını sattı. Büyük ihaneti herkes duydu, herkes gördü.
Tarihe geçen bu rezaletin mimarları, Üsküdar Belediyesi’nde personelin gönlünü almaya çalışıyor. Üsküdar Belediyesi çalışanlarına 18 Eylül 2026 günü şu mesaj geldi:
“Değerli Mesai Arkadaşlarımız, Yeni dönem, ortak gelecek" vizyonuyla görevine başlayan Belediye Başkan Vekilimiz Sayın Dündar Ziya Gültekin'in girişimleriyle; sizlere ilave bir yükümlülük getirmeksizin 10.000 TL tek seferlik ek ödeme hesaplarınıza aktarılmıştır.
İyi çalışmalar dileriz.”
Belediyenin yaklaşık 4 bin personeli var. Toplam 40 milyon TL belediye kasasından personele dağıtılmış oldu.
Acaba 10 bin TL, annesini özleyen 4 yaşındaki kız çocuğunun gözyaşlarını unutturur mu? 10 bin TL alan personel, halkın iradesiyle seçilmiş belediye başkanının dört duvar arasına hapsedilmesine rıza gösterir mi? 10 bin TL, hapsedilmiş partidaşlarını, arkadaşlarını satanların ihanetini akıllardan silebilir mi?
Elbette Üsküdar rezaleti ve bunun aktörleri tarih boyunca unutulmayacak. Ancak Yeni Parti, halkın iradesinin, sandığın hiçe sayıldığı bu süreci halka yeterince anlatamıyor.
HEDEFTE İBB VAR
Üstelik AKP’nin yeni hedefi aynı yöntemlerle İBB’deki başkanlık koltuğunu ele geçirmek. Gelecek seçimlerde neler yaşanacağını, artık sandığın bir öneminin kalmayacağı bir döneme Türkiye’nin sürüklendiğini de Üsküdar vakası ortaya koyuyor. İktidar, Üsküdar hamlesiyle, İBB ve diğer muhalefet belediyelerine yönelik davaların hukukla ilgisinin olmadığını ilan etti.
Yeni Parti, Üsküdar’daki seçim iptalini, gözaltıları, tutuklamaları, transferleri toplumun her kesimine anlatacak yöntemler geliştirmeli. Üsküdar örneği üzerinden halkın iradesinin nasıl yok edildiğini ve koltukların ele geçirildiğini çok çarpıcı bir şekilde anlatmak mümkün. Bu aynı zamanda İBB ve diğer muhalefet belediyelerine yönelik operasyon ve davaların siyasi amaçlarını gözler önüne serecek.
/././
Verginin ağırlığı büyük gelirlere kaymalı -Güldem Atabay-
Türkiye’de sosyal harcamalar, eğitim veya sanayinin dönüşümü gündeme geldiğinde tartışma çoğu zaman aynı yerde bitiyor: Kaynak yok. Oysa kamunun kimden ne kadar vergi topladığına bakmadan verilen bu yanıt eksik. Ücretinden vergi kesilen, ardından harcadığı paradan yeniden vergi ödeyen geniş kesimler zaten önemli bir yük taşıyor. Şimdi yüksek gelir sahiplerinin daha fazla katkı yapmasını planlama zamanı.
ABD’de milyarderlerin vergilendirilmesini savunan Nobel ödülü ekonomistlerin çağrısından alınacak temel fikir de bu. Büyük servetlerin oluşmasında girişimcilik kadar kamunun sağladığı teşvikler, eğitim, altyapı, hukuk düzeni ve ekonomik güvenceler var. Bu birikimin daha büyük bölümünün topluma dönmesini istemek, üretim ve yatırım karşıtlığı değil. Ekonominin geleceğini ve toplumsal adaleti birlikte gözeten bir tercih.
Türkiye’nin aynı vergi modelini uygulaması gerekmiyor. Önceliğimiz, faiz, kira, temettü ve varlık satışlarından çok yüksek gelir elde edenlerin kazançlarını daha adil vergilendirmek olmalı. Küçük tasarruf sahibini koruyan, büyük gelirlerden ise gelir arttıkça daha yüksek oranda vergi alan bir sistem kurulabilir.
2018’den bu yana yaşanan ekonomik dalgalanmalar herkesi aynı biçimde etkilemedi. Düşük faizle borçlanabilenlerin avantaj sağladığı dönemleri KKM, ardından yüksek faiz dönemi izledi. Varlığı ve finansmana erişimi olanlar birikimlerini korumak için farklı araçlara yönelebildi. Ücretine bağımlı kesimlerin ise enflasyon karşısındaki hareket alanı çok sınırlıydı.
KKM bu ayrışmanın en açık örneklerinden biri. Devlet, mevduat sahiplerinin kur riskinin bir bölümünü üstlendi. TCMB Başkanı’nın Meclis’te açıkladığı rakamlara göre bankanın KKM giderleri 2023–2025 döneminde toplam 1,2 trilyon TL’yi aştı. Bu tutar Hazine ödemelerini içermiyor. Birikimi olmayanın yararlanamadığı bir güvence için bu büyüklükte kaynak kullanılabiliyorsa, yüksek gelir sahiplerinden sosyal hizmetlere ve üretken yatırımlara daha fazla katkı istenmesi de son derece meşru.
Elbette yüksek nominal faiz gelirinin tamamı gerçek kazanç değil. Enflasyon anaparayı aşındırırken faizin bir bölümü bu kaybı karşılıyor. Fakat emeklilik birikimini korumaya çalışanla büyük bir portföyden milyonlarca lira gelir elde edeni aynı şekilde vergilendirmek doğru değil. Değişiklik, küçük birikime yeni yük getirmek yerine çok büyük gelirlerde ödeme gücünü esas almalı.
Bugünkü sistemin önemli sorunu, gelirin kaynağına göre farklı vergi yolları olması. Ücret artan oranlı tarifeden vergilendirilirken birçok finansal gelir, kaynağında yapılan kesintiyle vergi hesabını kapatıyor. Kişinin toplam kazancı ne kadar büyürse büyüsün, bu gelirler aynı yıllık hesapta birleşmiyor. Dolayısıyla yalnızca en üst vergi oranını artırmak yeterli değil; büyük gelirlerin bütüncül biçimde vergilendirilmesi gerekiyor.
Çözüm, yüksek gelir sahiplerinin faiz, kira, temettü ve gerçekleşmiş değer artışı kazançlarını birlikte değerlendiren bir yapı.
Bunun uygulanabilir örnekleri var. ABD/Massachusetts, yüksek yıllık gelirin belirli bir eşiği aşan bölümünden %4 ek vergi alıyor ve kaynağı eğitim ile ulaştırmaya ayırıyor. Brezilya ise düşük gelirlilerin vergi yükünü azaltırken yüksek gelirliler için asgari vergileme uyguluyor. Yani bir yandan düşük gelirli kesimlerin elinde kalan geliri artırmayı, diğer yandan yüksek gelir elde edenlerin en az belirli bir düzeyde vergi ödemesini sağlama hedefinde. Bu yaklaşımın siyasal anlamı, kamu kaynaklarını artırırken yükü ödeme gücü daha yüksek olan kesimlere yöneltmek.
Bu örneklerin ortak mesajı açık: Toplumun çoğunluğunu rahatlatmak için en yüksek gelirlerden daha fazla katkı alınması şart.
Türkiye’de bu gereklilik tüketim vergilerinin ağırlığında görülüyor. Hazine ve Maliye Bakanlığına göre dolaylı vergilerin toplam vergi gelirlerindeki payı %63-65 arasında değişiyor. Gelirinin neredeyse tamamını temel ihtiyaçlarına harcayan bir hane, bu yükü çok daha ağır hissediyor. Vergi adaletini düzeltmek için ücret üzerindeki yükün ve zorunlu tüketimden alınan vergilerin hafiflemesi gerekiyor. Bunun kalıcı kaynağı da bütünleşik bakılan yüksek gelirlerin daha etkin vergilendirilmesi olmalı.
Toplanacak paranın nereye harcanacağı en az kimden alınacağı kadar önemli. Kreş, okul yemeği, bakım hizmetleri, sağlık ve işsizlik desteği genişletilmeli. Hedef olarak bugünkü yoksulluğu hafifletmek kadar çocukların gelişimini, kadınların çalışabilmesini ve ailelerin ekonomik dayanıklılığını da desteklemek önemli.
Yeni kaynak aynı zamanda sanayinin dönüşümüne yönelmeli. Enerji verimliliği, mesleki eğitim, teknoloji ve araştırma yatırımları için daha fazla kamu desteği gerekiyor. Ancak destekler ayrıcalıklı şirketlere kaynak aktarmanın yeni yolu olmamalı. Verilen paranın yatırım, üretkenlik ve istihdam olarak karşılığı izlenmeli; taahhüdünü yerine getirmeyen desteği kaybetmeli.
Böyle bir reform öngörülebilir olmalı. Geçmiş sözleşmeleri geriye dönük değiştirmek yerine gelecekteki gelirleri kapsamalı. Vergiden kaçınmayı önleyecek denetimle desteklenmeli, tahsil edilen kaynak ve harcamalar şeffaflaşmalı. Kalıcı sosyal harcamalar da gerçekçi gelir hesaplarına dayanmalı.
Türkiye’nin bu tartışmayı erteleyecek zamanı yok. Ekonomik istikrarın maliyeti yıllardır ücretliye, tüketiciye ve küçük işletmeye yükleniyor. Yüksek gelirlerin daha fazla katkı yaptığı bir düzen, hem bu yükü paylaşabilir hem de geleceğin üretim kapasitesini finanse edebilir. Kaynak ararken aynı kesimlerin cebine yeniden uzanmak yerine, ödeme gücünün en yüksek olduğu yere bakmanın zamanı geldi.
/././
Suskunluk sarmalına karşı gazetecilik: Bir konferanstan notlar -Can Ertuna-
Demokrasilerde gazeteciler kamu adına güç sahiplerini denetler. Peki ya otoriter rejimlerde? Yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, hatta insan hayatına mal olan kararlar almanın karşılığı yoksa, toplum suskunsa, hakikati söylemenin ağır yaptırımları varsa gazetecilik ne için yapılır?
Demokratik sistemler ve otoriter rejimler gazetecilik alanı için iki farklı dünya. Hukuk devleti ilkesinin aşınmadığı ülkelerde, büyük sermayenin kıskacına rağmen, habercilik alanı bulmak mümkün. Buralarda haberler, yasa değişikliklerine, üst düzey isimlerin yargılanmasına, istifa ve görevden almalara yol açarken, baskıcı rejimlerde sessizlik sarmalı içinde boğuluyor.
Bilgi edinme hakkının kâğıt üzerinde kalmadığı, bürokratların ve çeşitli mevkilerdeki yetkililerin konuşmaktan korkmadığı ülkelerde gazeteciler, toplumu yakından ilgilendiren konularda dosyalara, verilere, bilgilere erişebiliyor. Oysa otoriter rejimlerde gazeteciler önemli bilgilere ulaşsalar bile belgelere erişmedikleri için çoğunu haberleştiremiyor, bir haberi yayınlamadan önce tutuklanma riskini hesaplıyorlar.
Demokrasilerde geniş kitlelere erişen yayın kuruluşları haberleri okuyucu/izleyiciyle buluştururken, diğerinde (henüz) sansürlenmemiş bir avuç internet sitesi üzerinden dezenformasyon ve propaganda duvarında bir çatlak açılmaya çalışılıyor, üstelik şiddete uğrama, hapse atılma ya da sürgün olma pahasına…
BUGÜNÜ ANLAMAK, GELECEK İÇİN KAYIT TUTMAK
Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi (ECPMF) tarafından düzenlenen ve yüzlerce gazetecinin emeğiyle örülmüş, 50’den fazla araştırmacı gazetecilik dosyasının incelendiği
Avrupa Araştırmacı Gazetecilik (IJ4EU) Ödülleri jüri üyesi olarak Budapeşte’deki iki günlük konferansa katıldım. Her iki dünyadan da gazeteciler vardı. İspanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerden gazeteciler uzun araştırmalarını yürütebilecek ekonomik kaynak sorunlarından bahsederken, Türkiye, Azerbaycan, Beyaz Rusya gibi ülkelerden gelenler özgürlükleri pahasına mesleklerini sürdürebilme çabalarını anlattılar.
Konferansta ayrıca 2025 yılının en etkili haberleri de açıklandı. Ödül kazanan haberlere yazının sonunda değineceğim. Ancak önce tartışmalarda öne çıkan bazı noktalar:
İlk oturumda, geçen yıl ödül kazanan “Gazze Projesi” araştırmasını yürüten isimlerden Huda Osman söz aldı. Gazze’de İsrail’in öldürdüğü gazeteciler hakkındaki haberlerinin bu cinayetlerin sorumlularının hesap vermesi konusunda somut bir etkisi olmadığını belirten Osman, “bir haberin etkisi nasıl ölçülür?” diye sordu. 110 Filistinli gazetecinin öldürüldüğü savaşta, gazetecilerin hedef gözetilerek katledildiğini belgelemişlerdi, ancak sorumlulardan hiçbiri bu suçlar için henüz hesap vermedi; uluslararası camia sessizdi. Osman’a göre savaş suçlarının kayıt altına alınması kısa vadede olmasa da yıllar sonra hesap sorulabilmesi için tek yoldu.
Uluslararası yarışmanın jüri başkanı Bosna-Hersek’ten deneyimli gazeteci Leila Bičakčić’ti. O da yapılan haberlerin etki gücünün nasıl ölçüleceğine değindi: “Bazen bir yasa değişiyor, bir soruşturma açılıyor, denetleyici bir kurum devreye giriyor, bir politikacı istifa ediyor, bir şirket uygulamalarını değiştiriyor… Ancak değerlendirdiğimiz haberler ‘etki’nin her zaman kısa vadede görülemediğini ya da yukarıdaki örneklerde olduğu gibi çok kolay ölçülemediğini de gösteriyor. Gazetecilik bazen de bazı kurumların artık görmezden gelemeyeceği sorunları görünür kılar. Yurttaşlara daha önce farkında olmadıkları deliller sunar, yasama ya da yargı organlarının gündemine etki eder. Bazen de toplum hafızasına kayıt düşer ve sonrasında iktidara gelenlerin ‘biz bunu bilmiyorduk’ demesini engeller”.
DEMOKRASİ VE OTORİTER REJİMLERDE GAZETECİLİK
Macaristan’da Orban yönetimi sırasında telefonuna casus yazılım yüklenen, ajanlıkla suçlanan ve sonunda ülkeyi terk etmek zorunda kalan Szabolcs Panyi, tüm kurumların ve yargının iktidarın çizgisinde olduğu yerlerde hakikati arama yükünün tamamen gazetecilerin sırtında olduğuna değindi. Macaristan’ın AB üyeliği nedeniyle diğer otoriter örneklerden farklı olduğunu söyleyen Panyi, bu sayede gazetecilerin şiddet ve tutuklama gibi yaptırımlarla karşılaşmadığını ama tüm iletişim altyapısı iktidar ve taraftarlarının elinde olduğu için haberlerini görünür kılmakta zorlandıklarını vurguladı. Batı Gazze’ye karşı kayıtsızdı belki, ancak Orban rejimi hakkındaki haberlere duyarlıydı. Panyi, haberlerinin etkili medya kuruluşlarının radarına girerek başta İngilizce, farklı dillerde yayınlanmasının yöneticiler üzerindeki baskıyı artırdığını ve kısmi bir denetim sağladığını aktardı.
Arnavutluk’un önde gelen araştırmacı gazetecilerinden Aleksandra Bogdani ülkesinde yaygın medyanın henüz tamamen ele geçirilmemesinin önemine değindi. Balkan Araştırmacı Gazetecilik Ağı’nda yayımlanan haberler ana akımın bir kısmında yer bulabiliyordu. Bunlardan biri Arnavutluk’ta doğal koruma alan arazilerin Trump’ın damadı Jared Kushner’a satılması hakkındaki haberdi. Toplumda büyük öfkeye yol açan haber sonrası başlayan sokak gösterileri 3 aydır devam ediyor.
Azerbaycan’da ise izinsiz yabancı fon almak, para aklamak gibi suçlarla eleştirel medyaya yönelik başlatılan operasyonlar bambaşka bir iklim yaratmış durumda. 12 çalışanı tutuklu Meydan TV’nin yurt dışına sığınan çalışanlarından Orkan Memed, bağımsız araştırmacı gazeteciler için ülkede çalışmanın olanağı kalmadığını ve bir diaspora medyası kurulduğunu anlattı. Memed, “ülkede kalan arkadaşlarımız da cezaevinden haber yapmaya çalışıyorlar” dedi.
Batı’da da siyasetle ilişkili büyük sermaye gruplarının denetimindeki medya organlarının görmezden geldiği ya da sakıncalı buldukları için işlemekten kaçındıkları konuları işlemek sanıldığı kadar kolay değil. Uzun ve sancılı araştırmaların mali yükünü karşılayacak ekonomik kaynak güçlükle sağlanabiliyor. Artık eskisi gibi “yıldız” gazetecilerin dönemi de büyük ölçüde kapandı; sınır aşan suçlar hakkında kapsamlı araştırmalar genellikle uluslararası işbirliği ile gerçekleştiriliyor.
AVRUPA’DA 2025’İN ETKİLİ HABERLERİ
Bu yıl ödül alan haberlerden biri hekimlik sicili kötü olan doktorların bir AB ülkesinde lisansını kaybetse de başka bir ülkede nasıl rahatça çalışabildiklerini ortaya koyan haber dosyasıydı. 44 ülkeden gazetecilerin ortaklaşa çalıştığı projede cinsel istismar ve ağır tıbbi ihmal gibi nedenlerle ruhsatları ellerinden alınan doktorların başka bir ülkede yeniden hekimlik yapabildiği 100'den fazla olay tespit edildi. Araştırma, birçok ülkede sağlık bakanlıklarının yeni lisans iptalleri için harekete geçmesini sağlarken, meslek örgütlerinden de reform çağrıları geldi. Avrupa Komisyonu da haberde gündeme getirilen uyarı sistemini gözden geçirmeyi kabul etti.
“Kaçak fabrikalar” adlı bir diğer haber ise doğada yok olmayan çevrede ve insan vücudunda birikebilen kimyasalları (PFAS) odağına alıyordu. Gazeteciler İtalya'nın kuzeyindeki Vicenza kentinde bulunan ve bölgedeki yüz binlerce kişinin içme suyunu PFAS kimyasallarıyla kirleten fabrikanın izini sürdü. Altı kişilik ekip İtalya’da üretimi yasaklanan fabrikanın sökülerek Hindistan'da yeniden kurulduğunu ortaya çıkardı. Aynı müşterilere çevre koruma yasaları daha gevşek olan başka bir ülkede üretim yapılıyor, bu kez Hindistan’dakiler zehirleniyordu. Haber Hindistan'da büyük tepkiye yol açtı. Milletvekilleri fabrikanın kapatılmasını talep ederken, bölge sakinleri tesisin önünde protestolar düzenledi ve yasaklı kimyasalların ithalatına karşı bir imza kampanyası başlatıldı.
Bu zehirli kimyasallar, ödüle değer görülen 16 ülkeden 29 medya kuruluşunun yer aldığı ve Le Monde koordinasyonunda yürütülen “Sonsuz Lobicilik” başlıklı araştırmanın da odağındaydı. Gazeteci ve uzmanlar, sektörün PFAS kısıtlamasını amaçlayan AB mevzuatını nasıl yumuşatmaya ve geciktirmeye çalıştığını ortaya çıkardı. Proje, kimyasal kirliliğini temizlemenin maliyetinin önümüzdeki yirmi yıl içinde 2 trilyon avroyu aşabileceğini hesapladı. Gazeteciler, sektörün iddialarını bilimsel kanıtlarla çürüttü.
Jüri son olarak, Hırvatistan’dan Barbara Matejčić'in iki ülkeden meslektaşlarıyla hazırladığı “Fotoğraf İçin Öldürmek” araştırmasına özel ödül verdi. Araştırma, 1992 yılında Bosnalı Sırp bir milisin bir sivili infaz ederken çekilmiş fotoğraflarını yeniden gündeme getirdi. Cinayeti görüntüleyen foto muhabirlerinin yalnızca tanık mı olduklarını, yoksa orada bulunmalarının infazda bir rol oynayıp oynamadığını sorguladı. Fotoğrafları Reuters haber ajansına satan, dünyanın en prestijli fotoğrafçılık ödülü World Press Photo ödülü kazanan ve Hollanda'da sığınma hakkı elde eden foto muhabiri, bir gazetecilik kahramanı ilan edilmişti. Ancak Bosnalı Müslüman keskin nişancı olarak belirttiği kurban bir sivildi. Haber bunu ortaya çıkardı. Öldürülen kişinin ailesi 30 yıl sonra babalarının masumiyetini bu haberle dünyaya duyurdu. Araştırmanın ardından fotoğrafın açıklaması düzeltildi, fotoğrafçıya verilen ödülün geri alınması için de imza kampanyası başlatıldı.
Konferansta da değinildiği gibi, gazetecilik, bazen kamu yararı için değişimin öncüsü oluyor, bazen de yıllar sonra adalet sağlanması için gerekli olan kayıtları tutuyor. Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma gibi bir huyu varsa, bunda zaman zaman ağır bedeller ödemeyi göze alıp mesleğine sahip çıkan gazetecilerin payı yadsınamaz.
/././
Almanya sandığından gelen mesaj -Berkant Gültekin-
Almanya’da son iki haftada yapılan eyalet seçimleri ana akım siyasetin bunalımıyla ilgili tartışmaları yeniden gündeme getirdi.
Sachsen-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern seçimlerinde aşırı sağcı AfD’nin kazandığı başarı ile Berlin seçimlerinde Elif Eralp öncülüğünde Sol Parti’nin (Die Linke) yükselişi, özelde Almanya, genelde ise dünya siyaseti açısından önemli işaretler veriyor.
Sonuçlar, merkez solda SPD ve merkez sağda CDU’nun temsil ettiği siyasi yapının çözülmekte olduğunu gösteriyor. Artık seçmenler, eskiden uçlarda görülen ya da sadece belirli bir kesime hitap ettiği düşünülen seçeneklere daha fazla yöneliyor. Merkez siyaset hem temsil hem de sorun çözmedeki başarısızlığıyla hızlı şekilde kan kaybediyor.
AfD artık yalnızca tepki oylarını çeken bir parti olmaktan çıkıyor. Göç karşıtı ve Almanların çıkarlarına endeksli muhafazakâr siyasetinin “yönetim alternatifi” olarak da kabul edilmeye başlandığı anlaşılıyor. Özellikle ülkenin doğusunda gelir düzeyinin düşük, sosyal sorunların daha derin ve federal hükümete tepkinin yoğun olduğu bölgelerde partinin yakaladığı güçlü ivme, bunun en önemli işareti.
Die Linke’nin Berlin’deki yükselişi farklı bir siyasal sonuç üretse de iki sonuç da bir ölçüde ortak bir paydaya sahip. Berlin’in kozmopolit yapısı partiye elverişli bir sosyolojik taban sunsa da yüksek kiralar gibi hayatın en belirgin sorunlarına yönelik genç ve eğitimli nüfus başta olmak üzere halkın geniş kesimlerini kuşatan bir programla hareket edilmesi başarının anahtarı olarak okunabilir.
Berlin’deki tablonun sol adına ülkenin genel durumuyla örtüşmediğini kabul etmek gerek. Bununla birlikte Berlin’deki sonuç önemli bir imkâna işaret ediyor. Soyut ve geneli ilgilendirmeyen tartışmalar yerine yaşam maliyetini, gelecek kaygısını ve gündelik sorunları merkeze alan, bunlara eşitlikçi ve kamucu çözümler öneren bir siyaset, doğru temsilciler ve etkili bir kampanyayla bir partiyi mevcut tabanının ötesine ulaştırabiliyor.
Elbette Türkiye için de Almanya seçimlerinden alınacak dersler var. Siyasetteki temsil sorununun yanında, liberallerin dilinden düşürmediği “iktisat biliminin kabul görmüş yöntemleri” bizde de bir kurtuluş reçetesi olmaktan uzakta. Ancak memleketin özgün siyasi koşullarını gözden kaçırmamak gerekir. Bizim ülkemiz, farklı siyasi programlara sahip siyasi partilerin, eşit şartlarda ve adil rekabet koşulları içinde mücadele ettiği bir ülke değil. “Haydi halkçı bir program yapalım da seçimi kazanalım” düşüncesi burası için fazla iyimser kalır.
Türkiye, yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlara ek olarak ağır bir demokrasi kriziyle karşı karşıya. Devlet mekanizmasını kontrol eden iktidar, bürokrasi ve yargıyı siyasallaştırdığı mevcut denklemde muhalefetsiz bir düzeni hayata geçirmek amacıyla önündeki tüm engelleri her türden yöntemi mubah görerek ortadan kaldırmaya çalışıyor.
Dolayısıyla burası Almanya değil ve bütüncül bir yaklaşım geliştirilmeli. Bir taraftan demokrasinin kaybedilme tehlikesini gören ve buna karşı dirençli bir set ören, diğer taraftan düzenin sistematik şekilde yoksullaştırdığı geniş halk kesimlerine eşitlikçi, güvenceli ve adil bir yaşamın mümkün olduğunu inandırabilen bir politik hatta ihtiyaç var.
AKP iktidarı kendini alternatifsiz göstermek için siyasetin alanını daraltarak baskının seviyesini devamlı olarak artırıyor. Ülkenin temel sorunlarını çözemiyor, bunun yerine halkın memnuniyetsizliğinin muhalif dinamiklerle birleşmesini engellemeye odaklanıyor. Bunu muhalefeti felç ederek ve darbelerle hareket edemez hale getirerek yapıyor.
Kendi ürettiği devasa sorunlar karşısında göstermelik projeler geliştiren iktidar, mağdur ettiği kesimleri yine kendisine muhtaç hissettirmeye çalışıyor. Sorunların kaynağı olarak dışsal faktörlere işaret ederken kendisini “çözümün adresi” olarak konumlandırıyor. Aslında sorunları yok edemiyor, orman yangınına bir bardak su döküyor.
Sadece “Erdoğan gitsin” demek dün yeterli olmadı, yarın da olmayacak. AKP düzenine karşı adil bir düzeni inşa etme iddiası da eğer arkasında güçlü bir halk örgütlülüğü yoksa bir anlam ifade etmeyecek. Çünkü rejim, klasik bir parti organizasyonunu ve kişilerle sınırlı siyasi sıçramaları engelleyebilecek bir ölçüsüzlükle hareket edebildiğini çok defa kanıtladı.
Merkez siyaset dünya genelinde irtifa kaybederken Türkiye toplumu da kuşkusuz farklı seslere daha açık ve meraklı hale geldi. Ancak bizde sadece “ezber bozan” bir program ya da söylem seti değil, aynı zamanda saldırılara dayanıklı güçlü bir direniş hattının en geniş çeperde kurulması gibi bir zorunluluk var. Muhalefetin ve dolayısıyla ülkenin geleceğini bu hattın akıbeti belirleyecek.
/././
Nazi Almanyası gibi -Osman Öztürk-
LGBTİ+’lara yönelik operasyonlar eskiden beri zaman zaman gelirdi. Ancak Türkiye’nin şimdiye kadar gördüğü en geniş kapsamlı askeri darbenin, 12 Eylül’ün yıldönümünde sanırım şimdiye kadarki en geniş kapsamlı LGBTİ+ operasyonu gerçekleştirildi.
Gece yarısı başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere on beş ilde başlatılan “Ailem Güvende” operasyonunda Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıkladığına göre 162 kişi, dokuz dernek ve 13 işletmeye yönelik işlem yapıldı.
İstanbul Barosunun hazırladığı raporda 11 LGBTİ+ derneğinin internet sitesinin yanı sıra 32 X hesabı ve 419 sosyal medya hesabının erişime engellendiği, 107 hesap için daha erişim engeli talep edildiği kaydedildi.
Basına yansıdığına göre operasyonlarda gözaltına alınan 81 kişi tutuklandı. Tutuklananlar arasında Kaos GL Dernek yöneticileri yanı sıra konuyla tek alakası iki yıl önce seçimleri izlemek üzere gittiği Gürcistan’da Kaos GL’ye LGBTİ+ bir bireyle röportaj yapmak olan gazeteci Tuğba Tekerek de yer aldı.
Polis ertesi günlerde operasyonu protesto etmek isteyenlere karşı da çok sert davrandı. Çağlayan Adliyesi önündeki büyük meydanın uzak köşesinde her zaman basın açıklamalarına serbest olan alandaki açıklamaya bile izin vermedi, 107 kişiyi yaka paça gözaltına aldı.
***
Operasyonun adına, kapsamına ve polisin operasyonculara ve protestoculara yönelik tavrına bakınca ortada büyük ve acil bir problem varmış gibi görünüyor.
Hani sanki memleketçe gökkuşağının altından geçmişiz de eşcinsellik salgın hastalık haline gelmiş, özellikle gençler akın akın eşcinselliği seçiyor ve de bu yüzden aileler harap oluyor, aile kurumu büyük darbeler alıyor gibi.
Oysa eşcinselliğin bir hastalık olmadığı, hele de bulaşıcı bir hastalık gibi kişiden kişiye geçmediğini tıp on yüz milyon bin defa açıkladı. Dünya Sağlık Örgütünün eşcinselliği ruhsal bozukluklar sınıflandırmasından çıkarmasından bu yana neredeyse kırk yıl geçti.
Cami avlusundaki çay ocağında gün boyu cinsellik konuşup akşam evdeki televizyonda kısa kollu giyinmiş kadın görünce “Tövbe estağfurullah” çeken hacı amcalar bir yana, bu operasyonu yaptıranlar da muhtemelen eşcinselliğin bir hastalık olduğuna ve bu operasyonlarla kökünü kazıyacaklarına inanmıyorlar.
Peki o zaman neden yapıyorlar?
***
Birincisi, eşcinselliğin kamusal alandaki her türlü varlık ve görünürlüğünü yok etmek istiyorlar. Nitekim son yıllarda bu tür baskılarla öylesine yıldırdılar ki eşcinseller korkudan sokakta hepten görünmez oldular.
İkincisi de rejim kendisine yönelik tepkileri her zaman için en kolay ötekileştirebildiği LGBTİ+’lara yönlendirmeye çalışıyor. Kaos GL Yayın Yönetmeni Yıldız Tar’ın “Rejimin beka kaygısı varlığımızı hedef haline getirdi” sözleri durumu çok iyi tespit etmiş.
Yoksa zaten kamusal alandan hemen tamamıyla silinmiş, gündelik hayatlarını ölüm kalım korkusuyla sürdüren LGBTİ+’ların aile kurumunu tehdit ettiği filan yok. Aile kurumunu dert edenler için söyleyeyim; şu an en büyük tehdit işsizlik ve geleceksizlik kaygısı içindeki gençlerin aile kurmaya cesaret edememesi. Çözebiliyorsanız onu çözün.
***
Ailem Güvende operasyonu kapsamında Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği, CETAD’ın sosyal medya hesaplarına da erişim engeli getirildi.
CETAD, kuruluş amacı isminden de anlaşılacağı gibi cinsel sağlık ve cinsel tedaviler alanında faaliyet gösteren bir dernek. Üyeleri bu alanda çalışan psikiyatrist, psikolog ve diğer sağlıkçılardan oluşuyor. Farklı disiplinlerden gelen hepi topu bir avuç insan.
Yaklaşık otuz yıl önce kurulmuş. Kurulduğu günden bu yana eğitimler veriyor, toplantılar, kongreler düzenliyor. Bu son operasyona kadar CETAD adını hekimlerden, sağlıkçılardan başka kimse de bilmezdi.
Siz hiç CETAD’ın sosyal medya hesaplarının yönlendirmesiyle eşcinselliği seçen kimse duydunuz mu hayatta?
***
CETAD yetmemiş, 7 bin 138 üyesi olan Türkiye Psikiyatri Derneği, TPD’nin X hesabına da erişim engeli getirilmesi istenmiş.
Dernek tüzüğünde amaç ve görevi esas olarak birey ve toplum ruh sağlığını korumak ve geliştirmek, mesleğin bilimsel ve etik ilkeler çerçevesinde hak ve sorumluluklarını gözetmek, alanında çalışan hekim ve ruh sağlığı profesyonellerine eğitim vermek olarak tanımlanan TPD’nin suçu neymiş?
Eşcinsellik de dahil olmak üzere cinsellikle ilgili konuları psikiyatristler konuşmayacak, yazmayacak, tartışmayacak da mahalle muhtarları mı konuşacak?
TPD’nin eşcinselliği teşvik eden tek bir sosyal medya mesajı mı var?
Zaten yıllardır ısrarla “Cinsel yönelimin bir hastalık olmadığı güncel tıp biliminin ortak bilgisi olup, eğitim-telkin- özendirme vb yöntemlerle ‘değiştirilebilecek’ veya ‘aşılanabilecek’ bir durum olmadığı bilinmektedir.” diyen bir derneğin böyle bir şey yapabilmesi mümkün mü?
***
CETAD’a ve TPD’ye yönelik yasakçı tutumlar toplumsal desteğini iyiden iyiye kaybetmiş, yıllardır övündüğü milli irade sözünü bile artık ağzına alamayan iktidarın geldiği yeri göstermesi bakımından ibretlik bir durum.
Nazi Almanyası gibi.
Not: Yazı hazırlandığında TPD’nin X hesabına erişim yasağı getirilmesi talebiyle ilgili henüz bir karar verilmemişti.
/././
Tahir Yüksel’le Karanlıktaki Işık, Yılmaz Güney’in izinde bir ömür: I. Bölüm - Bir tutkunun başlangıcı -Ümit Kartoğlu-
Bir filmle sekiz yaşında başlayan Yılmaz Güney tutkusu; yasaklar, mektuplar, ilk buluşma ve genç bir adamın kendini bir sanatçının mirasını korumaya adaması.
Geçen hafta yayımlanan “Şûle Demirezen’le Dayım Yılmaz Güney” yazısında, Şûle bana 1980 darbesi sonrası Adana’da evlerinin defalarca basıldığını, dayısıyla fotoğraflarının polis ve jandarmalar tarafından sobada yakıldığını söylediğinde, söyleşiye nasıl fotoğraf koyacağımızı sorduğumda, Şûle de bana Tahir Yüksel’i anlatmıştı.
Yılmaz Güney’le ilgili ulaşabildiği her şeyi arşivleyen ve bunu herkesle paylaşmanın yolunu seçen Tahir, inanılmaz biri. Düşünsenize, sekiz yaşında seyrettiği Kanlı Buğday filmiyle başlayan bir hikayeden söz ediyoruz. “Kanlı Buğday filmini bir başka filmle birlikte izledim. Diğer filmden en ufak iz kalmadı bende.” diyor Tahir. Filmin kahramanı delikanlı (Yılmaz Güney), kan davası nedeniyle yattığı cezaevinden çıkar ve atıyla kasabaya gelir. Kasabanın girişinde büyük bir kalabalık onu karşılar; kasabaya girmesini istemezler. O atından inip, hiç konuşmadan ve umursamadan, suskun ama kararlı bir tavırla kalabalığı yararak geçip kasabaya girer. “Delikanlının suskun ama kararlı tavrı, hüzünlü gülüşü beni çok etkiledi. Beni etkileyen şey sadece bir rol değil, o roldeki kişinin taşıdığı samimiyetiydi.”
Kanlı Buğday film afişi ve küçük Tahir, 1968
Yılmaz Güney’in kim olduğunu bile bilmeden, filmdeki karakterden bu derece etkilenen küçük Tahir, farkında olmadan, hayatının geri kalanına yön verecek ilk büyük değişimi yaşamıştır. İnsanlara ve olaylara bakış açısı değişir.
FİLMİ SEYRETMEK YETMİYORDU
Çocukluğunda sinemaya gitmek neredeyse yasaktır; anneler babalar, sinemanın çocukları derslerinden geri bırakacağına inanır. Tahir, yaramaz, haşarı bir çocuk olduğunu söylüyor. “Yasak konulduğunda bunu aşmanın yollarını arardım. Sonunda dayak bile olsa, bu beni vazgeçirmezdi. Kafama koyduğumu mutlaka yapardım. Babamın, okurken evinde kaldığım yakınlarımın sinema yasakları beni hiç durdurmadı. Yasak, tutkuyu söndürmedi; onu söndürülmesi imkansız bir yangına dönüştürdü. O zorlu takip ve heves, ileride hayatımı adayacağım arşivcilik ve kolleksiyonculuk disiplininin, yani pes etmeden arayıp bulma kararlılığının da ilk temellerini attı.”
O yıllarda video falan yok, kente gelen filmi sinemada izlemediysen başka yerde izleme şansın yok. Küçük Tahir, hava kararmadan eve dönmek zorunda olduğundan, kimi zaman filmin sonunu izlemeden ayrılmak zorunda kalır. “Eve dönerken yolda, zihnimde o filmi bitirmeye çalışırdım. Kahramanın ne yaptığını, hikayenin nasıl sonlandığını defalarca yeniden kurgulardım. İzleyen arkadaşlarımdan filmin sonunu anlatmalarını isterdim.” Yarım kalmış filmler Tahir’i daha da tutkulu hale getirir.
Taksim Venüs Sineması - Tahir Yüksel Arşivi
Aslında Tahir, çok erken yaşta yalnızca film seyretmeye değil, filmi saklamaya başlamıştır. Neden sadece izlemenin yetmediğini soruyorum: “İlçemizin meydanında devasa üç çınar ağacı vardı. Bu çınarların gövdelerinde filmlerin afişlerini, fotoğraflarını astıkları panolar olurdu. Arkadaşlarımızla filmi izlemeden önce ve izledikten sonra panoların önünde dakikalarca fotoğraflara bakıp konuşurduk. İzlemek geçici bir eylemdi; perdede ışık söndüğünde ve salondan çıktığımda o büyülü dünya arkada kalıyordu. Ben ise o büyüyü yanımda götürmek, o anı ölümsüzleştirmek istiyordum. Bir filmi sadece seyredip tüketmek bana hiçbir zaman yetmedi; ona dokunmak, onun parçası olan bir nesneyi hayatıma katmak istedim.
“Afişler, lobi kartları, fotoğraflar ve dergiler benim için sadece kağıt parçaları değildi. Her biri o filmin ruhundan birer iz taşıyordu. İzleyemediğim filmler, yarım bırakmak zorunda olduğum filmler olduğu için bulduğum fotoğrafları, gazete kupürlerini biriktirmeye başladım.”
BİR SANATÇININ İZLERİNİ KORUMAK
Yılmaz Güney’in 1972 yılında tutuklanması ve filmlerine getirilen yasaklar, Tahir’in biriktirme tutkusunu daha da artırır. “1974 yılından sonra ülkemizde şiddetin artmasıyla Yılmaz Güney filmlerinin oynadığı sinemalara bombalı saldırılar oldu. Sinema sahipleri ölümle tehdit edildi. Durum giderek kötüleşiyordu. Filmlerin toplatıldığı, sinemaların hedef alındığı ve Yılmaz Güney’in üzerindeki baskıların arttığı o karanlık atmosferde içimi büyük bir endişe kaplamıştı: Ya bu filmlere, fotoğraflara, afişlere bir şey olursa, ya her şey bir gün yok olup giderse diye.”
İşte bu endişe, Tahir’de bir biriktirme ve koruma refleksine dönüşür. Nerede Yılmaz Güney’e dair bir iz, bir belge, bir afiş bulduysa, sanki emanet bir hazineyi saklar gibi korumaya alır.
Yılmaz Güney Selimiye duruşmalarında, 1972 - Tahir Yüksel arşivi
“Rastgele biriktirdiğim film, afiş, lobi ve fotoğrafları daha sistemli bir şekilde toplamaya başladım. Film şirketleri, Türk Film Arşivi ve Beyazıt’taki sahaflar uğrak yerlerim oldu. Yaptığım şeyin bir arşiv olduğunun bilincindeydim; ancak bu, bir gelecek planı değil, tamamen sevgi, sadakat ve iz bırakma içgüdüsüydü. Biriktirdiklerimi ne yapacağım konusunda bir fikrim yoktu.”
Kütahya’nın Simav ilçesinde, hatta bir köyünde sinemayı takip etmek ve arşiv yapmanın tek yolu, emek vermekle ve fedakarlıkla oluyordu. Başka yolu yoktu.
Erol Taş, Cahit Irgat, Yılmaz Güney, Safiye Filiz ve Fikret Hakan Korkusuzlar film setinde, 1965 - Tahir Yüksel arşivi
“Bugün düşündüğümde, bu tutku bana gençliğin getirdiği pek çok rahatlıktan, eğlenceden ve kişisel imkanlardan vazgeçmek pahasına oldu. Maddi ve bedeni olarak büyük bir yüktü. Ama hiçbir zaman bir kayıp hissetmedim. Masraftan kısıp aldığım bir afiş veya belge, bana herhangi bir yemekten ya da konfordan çok daha büyük bir ruhsal tatmin veriyordu.
“Bana gençliğimin sıradan konforuna mal oldu, ama karşılığında zamana direnen, bir ülkenin sinema hafızasına dönüşen ve hayatıma anlam katan paha biçilmez bir miras kazandırdı. Gençlik yıllarımda bu fedakarlığı sadece kendim yapıyordum. Evlendikten sonra eşim Ayşe, oğullarım Umut Güney ve Fırat da benim büyük destekçim oldular.”
Tahir’e “artist fotoğrafı topluyor” diye bakanlar çok olmuş. Tahir, onların büyük resmi göremediklerine inanıyor. “Arkadaşlarım filmleri eğlence amacıyla seyrediyorlardı. Film bitince onlar için her şey bitiyordu. Göremedikleri şey ise o fotoğrafların, afişlerin ve belgelerin aslında bir ülkenin toplumsal hafızası, yaşanmışlığı ve kültürel tarihi olduğuydu. Yılmaz Güney’in imkansızlıklar içinde yarattığı mucizeler gizliydi. Biriktirdiklerime baktığımda tek bir oyuncuyu değil, büyük bir mirası ve tarihi bir sorumluluğu görüyordum. Onların gözü anlık algıdaydı, benim gözüm ise o belgelerin gelecekte taşıyacağı paha biçilmez değerdeydi. Zaman, kimin neyi görüp neyi göremediğini, çok net bir şekilde ortaya koydu.”
“ONUN SÖZÜNÜ HEP TUTTUM”
Bu arada, Tahir kafasına Yılmaz Güney’le tanışmayı koyar; Ankara’da cezaevinde yatan Yılmaz Güney’e mektup göndermeye başlar ama cevap alamaz. 1976 ocak ayında, imzalaması için bir kitap göndermeye karar verir. Umutsuzlar filminin senaryo kitabını gönderir; kitap imzalanarak geri gelir, artık dünyalar Tahir’indir. Mahkumları isyana teşvik ettiği gerekçesiyle 13 Mart 1976’da Yılmaz Güney Kayseri Cezaevi’ne sürgün edilir. Altı aylık yazışmadan sonra 18 yaşındaki Tahir, Kayseri Cezaevi’nde Yılmaz Güney’le ilk kez yüz yüze görüşür. Görüşebilmek için inanılmaz zorluklarla karşılaşmış, içeriden Yılmaz Güney’in müdahalesiyle görüşmeyi başarmıştır.
Yılmaz Güney’den Tahir Yüksel’e
“Hal, hatırdan sonra bana; ‘Baban ne iş yapar?’ diye sordu. ‘Nakliyeci. Bizim köyün geliri ormandandır, orada çalışıyor. Bir hafta sonra ben de çalışmaya başlayacağım,’ dedim. ‘Güzel… Sen buralara geliyorsun, baban bu duruma ne diyor?’ dedi. ‘Endişeli… Oğluma bir şey olursa diye korkuyor,’ dedim. ‘Onun endişesini hoş gör. Tepki gösterme. Onunla omuz omuza çalışmalısın. Onun sırtından geçinen biri olmaktan çıkmalısın. Onunla çalışırken güvenini kazanmalısın. Aksi halde sana güveni olmaz. Onun izni olmadan bir daha gelmiyorsun,’ dedi. Okul hariç, çok çalışkan ve disiplinli biriydim. Babam da bunun farkındaydı. Bir de Yılmaz ağabeyime söz vermiştim. O’nun sözü bütün hayatımı değiştirdi. Gereğini hep yaptım.”
HAFTAYA II. Bölüm - Yılmaz Güney’in emaneti
/././
‘İslam Birliği’ sosyoloji ve Aleviler -Şükrü Aslan-
Son zamanlarda Kürt siyasetinden bazı kişilerin doğrudan/dolaylı gönderme yaptıkları Yavuz Selim/İdris-i Bitlisi ittifakı ya da ilk TBMM’nin ‘Müslüman’ kimliği, yeni bir gelecek için birer referans olabilir mi? Bu soruya makul yanıt vermenin ilk yolu, her iki referansın sosyolojik karşılıklarına ve sonuçlarına bakmaktır. Referans verilen bu deneyimler hangi kimlikleri içeride, hangilerini dışarıda bırakmıştır ve bu süreç nasıl işlemiştir? Bu soruların yanıtları da aynı bağlamda önem kazanır.
Yavuz Selim/İdris-i Bitlisi ittifakı, Anadolu’da yerleşik Kızılbaş toplulukların kitlesel kırımından azade düşünülemez. Kızılbaşların yaşadığı coğrafyalarda gerçekleştirilen o büyük kıyım, izleyen yüzyıllarda yeni katliamlara ve diğer tasfiyeci girişimlere altlık oluşturmuştur. Pir Sultan’ın katlinden, Bektaşi Tekkelerinin top atışı ile yıkılmasına, Kızılbaş yerleşimlere askeri müdahalelerden, kanaat önderlerinin uzak diyarlara sürgün edilmesine kadar tüm siyasi pratikler, şimdi referans gösterilen o ittifakın da beslendiği iklimde mümkün olmuştur.
Bugün artık bir tür söylemsel alışkanlık gibi tekrarlanan İslam Birliği idealinin 20. yüzyıldaki örnekleri de benzer sosyolojik sonuçlar üretmiştir ki bir örneği ilk TBMM deneyimidir. 1920’de kurulan meclisin en güçlü politik söylemi ‘İslam şemsiyesi’, Kürt ve Alevi milletvekillerine de yer açmış; hemen tüm kimliklerden Müslüman vekiller ve inanç önderlerinin toplandığı bir mecra olmuştu. Ama bunun ilk sosyolojik karşılığı, coğrafyanın Müslüman olmayan kadim kimlik ve kültürlerini yönetim sisteminin dışında kalmasıydı. Yanısıra çoğul bir görüntü sergilese de, Müslüman öteki etnik gruplar için de güven verici bir gelecek vaat etmemişti. Nitekim kısa ömrü sonunda bu çoğul görüntü bitmiş ve Alevi temsilciler için olduğu gibi, kimlikleriyle orada bulunan diğer milletvekilleri de dışarıda bırakılmışlardı. Dahası bir kısmı idam edilmiş, hatta bu meclis görevdeyken Koçgiri katliamı gerçekleştirilmişti.
Bugün Türkiye’nin geleceğine dair yeni senaryolar ve projeksiyonlar konuşulduğunda gerek Yavuz Selim/İdris-i Bitlisi ve gerekse ilk TBMM’ye referans vermek, bilerek ya da bilmeyerek geleceği, öteki bazı kimlikler için belirsiz hale getirmek demektir. Belirsizlik ise kendi başına endişe nedenidir. Kaldı ki ‘Türk-Kürt ittifakı’ vurgusunda somutluk kazanan bu ‘İslam Birliği’, ilkinde olduğu gibi ikincisinde de Kürtler için, herhangi bir siyasal kazanım sağlamamış, aksine büyük yıkım üretmiştir.
Nitekim bugünün Kürt siyasi hareketi de söz konusu iki deneyime referans vermemiş ve o deneyimlerin yok saydığı/yok ettiği kimliksel alanları özellikle görünür kılmaya yönelen bir siyaset izlemiştir. Bunun en bilinen örneği HDP deneyimidir ki yüksek oy almasında tam da ‘öteki’ kimliklere alan açan bu çoğul siyaset etkili olmuştur. Keza Selahattin Demirtaş’ı sadece Kürtler için değil, bütün ülkede bir politik önder haline getiren faktörlerden birisi de bu çoğulcu yeni siyaset anlayışı olmuştur. Özgün siyasi bir yapı olarak HDP’nin çoğul sosyolojiye uygun bu politikası, diğer ‘öteki’ kimlikler gibi Alevilere de alan açmış, son kırk yılda örgütlenen Aleviler, bu yeni politik imkan aracılığıyla sadece TBMM’de değil, Belediye Meclislerinde de, yasal olmasa bile meşru biçimde kimlikleriyle yer alabilmişlerdir. Dolayısıyla şimdilerde zaman zaman İslam Birliği deneyimlerine referans veren bazı Kürt siyasi aktörlerin dili, her şeyden önce bu siyasi geleneğinin inşa ettiği yeni perspektifle de uyumlu değildir.
Bütün bu sosyolojik deneyimler-süreçler bağlamında, Alevilerin, kendileri için ciddi bir tedirginlik yaratan İdris-i Bitlisi/Yavuz Selim ittifakına referans veren söylemlere karşı bir ses vermeleri hem anlaşılır hem de haklıdır. Bununla birlikte tüm siyasetini Alevifobik bir ortam inşa etmek üzerine kurmuş politik sistemi sorgulamak yerine, yanıbaşında kendine alan açan, dahası kendiyle aynı akıbeti yaşamış kimlikleri hedef haline getirmek anlamına gelen bir dil-söylem eğilimi, bütün bu sosyolojik duruma ve hakkaniyete uygun değildir.
/././
Sanayinin yükü köylünün omuzunda -Özge Güneş-
93 bin güneş paneli, 800 dönüm arazi, 46 ilde 29 bin hektarlık maden sahası, on yılda 645 proje… Her gün benzer haberler okuyoruz.
Başlıklarda öne çıkan ölçekler çarpıcı oldukları kadar yaşananların boyutunu göstermeleri bakımından da önemli.
Tek tek, küçük alanların yapılaşmaya açılmasının çok ötesinde, geniş coğrafyaların sürekli olarak maden, enerji ve sanayi yatırımlarına ayrıldığını görüyoruz. Asıl sarsıcı olan ise bu rakamların ardında, yatırımın ömrü dolduğunda yerine koyamayacağımız üretim biçimlerinin, üretimin ekolojik koşullarının, doğal varlıkların ve toplumsal ilişkilerin kaybediliyor olması.
Diyarbakır’ın Lice ilçesindeki Duru köyünden gelen haber bunlardan biri. İskenderun Demir ve Çelik şirketi, 800 dönümlük tarım ve orman alanına 93 bin güneş paneli yerleştirmek istiyor. En yakın eve mesafe 25 metre.
Köylüler, derelerin ve su varlıklarının da bulunduğu alandaki projenin geçimlerini ortadan kaldıracağını söylüyor. Halkın katılım toplantısında itiraz etmişler. Açıklamalarına göre buna rağmen ÇED olumlu kararı verilmiş. Böylece sadece bir enerji yatırımı için değil, aynı zamanda bir halkın iradesine rağmen köyün geleceğine ilişkin karar alındığını görüyoruz. Halkın katılımı prosedürel bir detaya indirgenirken, krizin maliyetinin kime kesileceği en baştan belirlenmiş oluyor.
***
Özer Akdemir’in Evrensel’deki bir haberinde ise Eylül’ün ilk haftasında tamamlanan maden ihalelerinin bilançosu gözüme çarpıyor: bir haftada 46 ilde 29 bin 218 hektarlık saha. Haberde aktarılan Polen Ekoloji Kolektifi değerlendirmeleri, ruhsat sınırlarının içinde köylerin, tarım alanlarının, ormanların ve derelerin bulunduğunu gösteriyor. Uşak Banaz’da Çöğürlü köyü bütünüyle saha içinde kalıyor örneğin. Ruhsat sahasının tamamında kazı başlamayacak belki ama insanların yaşadıkları yerler, onların ihtiyaçlarından önce maden yatırımının olanakları üzerinden tanımlanıyor.
İlayda Sorku’nun BirGün’deki Trakya haberi de aynı sürecin birikerek nasıl ilerlediğini anlatıyor. Buna göre bölgede on yılda en az 645 enerji, maden, petrol ve doğal gaz projesine ÇED olumlu ya da ÇED gerekli değildir kararı verilmiş. Şimdi bunlara TPAO’nun ihtiyaç duyacağı taşınmazlar için acele kamulaştırma kararı ekleniyor. Söz konusu ihtiyaç, kuyularla sınırlı da değil. Yolları, boru hatlarını, depolama tesislerini ve diğer altyapıyı da kapsıyor.
Her biri ayrı bir “yatırım dosyası” olarak önümüze gelen bu projeler, bir arada düşünüldüğünde Türkiye kırsalının kullanım hakkına ve orada nasıl bir hayatın sürdürülebileceğine ilişkin bir tercihi ortaya koyuyor. Kendimizi tekrar etmek pahasına söyleyelim: Sanayi sermayesinin enerji ve hammadde ihtiyacı, kırsal yaşamın devamlılığının önüne geçiriliyor. Ve bu tercih her yeni izinle, tahsisle ve kamulaştırmayla biraz daha yerleşiyor…
Oysa bu alanlar halihazırda geçimlik üretim alanları. İnsanlar toprağı işliyor, hayvanlarını otlatıyor, sudan ve ormandan yararlanarak geçimlerini sürdürüyor. Fakat ne yazık ki şirketin üreteceği elektrik ya da çıkaracağı maden ekonomik kazanç olarak hesaplanırken kaybedilecek üretim ve geçim olanakları aynı ağırlıkla değerlendirilmiyor. Kırsalı salt bir hammadde deposu olarak gören bu anlayışın tek çıktısı ise toplumsal eşitsizlikleri daha da derinleştirmek olacaktır.
***
93 bin güneş paneli, 800 dönüm arazi, 46 ilde 29 bin hektarlık maden sahası, on yılda 645 proje…
Yakında COP31 var. Türkiye kırsalı, sermayenin ihtiyaçlarına tahsis edilmiş bir sanayi coğrafyasına dönüştürülmeye devam mı edecek yoksa toprağın, suyun ve üretimin geleceği, halkın ihtiyaçları ve doğanın kendini yenileyebilmesinin koşulları gözetilerek mi belirlenecek soruları önem kazanıyor. İklim politikasının yönünü tartışmak, insanların geçimlerini nasıl sürdüreceğini, kentlerde ve kırsalda nasıl yaşayacağını ve bütün bunlara kimin karar vereceğini tartışmayı gerektiriyor. Bugünkü kararlar, iktidarın tercihi konusunda fazla belirsizlik bırakmıyor.
Bu tercihi değiştirecek bir siyasetin ise kırda ve kentte yaşayanları güvenceli geçim, sağlıklı bir çevre ve yaşamlarını belirleyen kararlarda söz sahibi olma talepleri etrafında ortak bir programda buluşturması gerekiyor.
Kamusal mülkiyeti, demokratik planlamayı ve halkın karar hakkını esas alan bu programın hedefi, yatırım kararlarını ve kaynakların kullanımını belirleyen iktidar ilişkilerini değiştirmek olmalı. Yaşamı savunan mücadelelerin biriktirdiği güç, ülkenin nasıl ve kim için yönetileceğine ilişkin bir seçeneğe dönüştürülebildiği ölçüde kalıcı kazanımlar yaratabilir.
/././
Hepimiz yalancı hırsız ve suçluyuz -Yaşar Aydın-
Saray rejimi, kalın bir sis tabakasının arkasından iktidarını sürdürmeye çalışıyor. Halkın gerçekliğiyle bağ kuran, hesapsız ve tavizsiz bir hat inşa edilmedikçe bu çark böyle dönmeye devam edecek.
Ülkede kulakları sağır eden, tüm duyguları körelten büyük bir gürültü var. İktidar, her gün en yüksek sesiyle yalan olduğunu bildiği şeyleri tekrarlıyor.
Her gün kabzımal, belediye başkanı, sanatçı, sporcu, LGBT+ operasyonlarıyla uyanıyoruz.
Borsa, fon, Gökçek, Binali Yıldırım gibi rejim içinde yaşanan kaos ise başka bir gürültü kaynağı.
İktidar bir strateji olarak ülkeyi büyük bir gürültü ve toz bulutu içinde yönetmek istiyor. Bu sayede memleket gerçekleri duyulmasın, görünmesin hatta hissedilmesin istiyor.
TEMİZ KİMSE YOK
Bu sadece Saray iktidarının tercih ettiği bir durum değil. Dünyanın tüm otoriter rejimleri de benzer bir yöntem izliyor ve halkı ikna etmekte başarılı da olabiliyor.
ABD Başkanı Trump’ı düşünün. Damat, çocuklar hepsi birden ülke kaynaklarına çökmüş, uluslararası ilişkileri bile kendi zenginlikleri için kullanıyor.
Trump, Epstein’ın pedofil adasında en çok ismi geçen kişi. Ama ona oy verenlerin büyük çoğunluğu her pazar kiliseye gidip evlerinin kapısında ABD bayrağı asılı “makul” insanlardan oluşuyor. Her türlü rezalet, suiistimal ve yolsuzlukta en öndeyken böyle bir gücün tek açıklaması olabilir: Hakikatin yok oluşu.
Türkiye son 25 yılda yeni zenginler tanıdı. Siyasetçisi, belediye başkanı, üst bürokratı, iş insanı hatta gazeteci iktidara yakın kim varsa en zenginler listesine koşarak girdi.
Bu durum o kadar kanıksandı ki dönemin Başbakanı Davutoğlu siyasi etik yasası çıkarmak isteyince Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine "Eğer bu şekilde bir siyasi etik yasası çıkarırsak, partide çalıştıracak il ve ilçe başkanı, yönetici bulamayız" dediğini kamuoyuna aktarmıştı. Saadet zinciri kuruldu ve bu halka bozulmamalıydı.
Bu zenginleşme halkın gözüne batınca iktidarın bulduğu çözüm, memlekette yönetici kim varsa usulsüzlükle, yolsuzlukla suçlamak ve bu çarkın parçası olduğuna ikna etmek oldu. Muhalif belediyelere ve bürokratlarına yönelik operasyonların nedenlerinden biri de bu algı operasyonu.
Uyuşturucu operasyonlarında da durum böyle. Hatırlayın, arabasında uyuşturucu kullanırken görüntüleri çıkan AKP danışmanından sonra ortalıkta ünlü bırakmadılar. İktidar halkı sadece kendilerinin değil, herkesin kirli olduğuna ikna etmeye çalışıyor.
SİYASET ERBABI
İktidarın bu durumu bu kadar rahat yönetmesinin arkasında siyasetin alışılagelmiş kodlarının değişmiyor olması çok etkili. Meselenin daha iyi anlaşılması açısından iki hafta önce bir televizyon kanalında yaşanan çarpıcı bir diyaloğu aktarmak istiyorum.
Program sırasında Üsküdar Belediye Meclisi seçiminde CHP-Yeni Parti işbirliğini “butlanı meşrulaştırır” diyerek eleştiren akademisyene gazeteci “Siyasette bu tür şeyler olur” yanıtını vermişti. Anlaşılan o ki bir iktidar operasyonuyla ana muhalefet partisinin başına geçsen bile reel siyasetin içinde muhalefetin parçası olabiliyorsun. Siyaset denilen şey ezici çoğunluğu erkek ve hâli vakti yerinde olanlardan oluşan, halk adına karar verme yetkisini elinde tutan bir meslek erbabına dönüşmüş durumda.
Türkiye’de siyaset denilen şey çok uzun süredir halkın tüm iradesinin birkaç bin kişiye teslim edilmesi hâline getirildi. İktidarı da muhalefeti de kurulan bu düzenin ekmeğini yedi. Hatta bu durum siyasi partilerle de sınırlı kalmayıp sendikalardan STK’lara kadar yaygın bir özellik hâline geldi. Durumdan şikayetçi olan kalmamıştı.
Türkiye’de her şey tersyüz olmuş, rejim değişmiş ama ülkedeki kurulu bu düzen değişmemiş durumda. Muhalefet partileri zamanını, AKP’nin tek partisine, tek adamlarına karşı parti ve isim bulmakla geçirdi, geçirmeye devam ediyor.
Oysa AKP’nin kendini var ettiği ekosistem bu. Bu sistem değişmeden AKP’nin ya da benzerlerinin iktidar olmasını engellemek mümkün değil. Başta sendikalar olmak üzere birçok muhalif yapı da günü, basın açıklamalarında “mış” gibi yaparak geçiriyor. Oralarda da önemli olan iç iktidarı korumak.
Ama ortada bir gerçek var ki devlet hâline gelen iktidarla bu kurulu hayat üzerinden yanıt üretmek mümkün değil.
HALK GERÇEĞE HASRET
Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında yaşanan tokalaşma seremonisi çok tartışıldı. Özellikle Yeni Parti seçmeni Özel’e sert reaksiyon gösterdi. Başlangıçta iki genel başkan arasında böyle bir temasa gösterilen reaksiyon anlaşılamadı. Ama halkın hafızası sanıldığı kadar zayıf değil.
Hiç kuşku yok ki Özel’in bu tokalaşmasına verilen tepkinin arkasında daha önce yaşanan Erdoğan ve Bahçeli teması vardı.
Ülke insanı yapay kavgalardan, gerilimlerden çok usandı. Kamera önünde tartışma, sahne arkası siyasetinden yeterince çekti. O yüzden Özel’e ve Yeni Parti’ye sunduğu avansın hızlıca çarçur edilmesinden endişe duydu.
Türkiye’de daha öncekilerle kıyaslanmayacak çok derin bir siyasal kırılma yaşanıyor. Bu kırılmada halkın durduğu pozisyon çok net. Siyaseten öne çıkan isimlerden de aynı netlikte, tavizsiz bir duruş beklentisi var.
İktidarın bir başka başarısı da ülke gündemiyle siyasetin gündemini ayırmayı başarması. İktidarın estirdiği “gündem” rüzgarına muhalefet de çok kapılıyor. Örneğin geçen hafta haber kanallarının en çok izlenen saatlerinde tüm KJ’ler aynıydı: Yeni Parti ismi değişecek mi? Katılımcılar ve yaklaşım farklı ama gündem aynı.
DEĞİŞECEK OLAN
Kendisi için bir şey istemeyen, önceliğine yurttaşın beklentilerini koyan siyasi anlayış tüm dünyada rejimler için en büyük tehdit hâline geldi.
Çünkü onlar kurulu düzenin değişmesinin mümkün olmadığı düşüncesinin gücüyle iktidarda kalabiliyor. Farklı bir dünyayı yaratma siyasetinin başarılı olma ihtimalinin bile toplumlarda nasıl bir etki yaratabileceğini en iyi bu iktidarlar görüyor ve endişe ediyor.
O zaman yapılacak şey belli. Saray rejimi, neyin ne olduğunun anlaşılmadığı kalın bir sis tabakası altında iktidarını sürdürmeye çalışıyor.
Bu tuzağı bozmanın yolu, iktidarın kurduğu oyunu onların kurallarıyla oynamak ya da bu gürültüye ortak olup "mış gibi" yapmaya devam etmek değildir.
Yapılması gereken, o sis perdesini aralamak, gürültüyü hakikatin sesiyle kesmek ve siyaseti yeniden halkın öznesi olduğu bir mücadele alanına dönüştürmektir. Halkın gerçekliğiyle bağ kuran, hesapsız ve tavizsiz bir hat inşa edilmedikçe bu çark dönmeye devam edecek.
Toplumun çok az bir bölümü bu yolsuzluk düzenin parçası ve kazananı. Çarkın bu şekilde sürmesini isteyenler halkın ezici çoğunluğu yoksullaşırken zenginleşenlerdir.
Bu düzene alışmak, olağan kabul etmek, değişmez olduğunu düşünmek yenilmektir. Oysa hayatın çağrısı tam tersi yönde ve rüzgar bu çağrının arkasından esiyor.
/././
‘Hey Orman! Artık Orman Değilsin!’-Gözde Bedeloğlu-
Türkiye’de orman politikaları ne yazık ki uzun süredir Anayasa’nın koruyucu maddelerinin etrafından dolanan yasal düzenlemelerle yürütülüyor. 2003’te “25 milyar dolar gelir elde edeceğiz” vaadiyle başlayan 2B satışları, 2018 yılında Orman Kanunu’na eklenen Ek 16’ncı maddeyle çok daha geniş bir kapsama ulaştı. Anayasa’nın 169 ve 170’inci maddelerine göre devletin koruması altında olan, satılması veya devredilmesi imkânsız orman alanları önce madenler, taş ocakları, turizm ya da altyapı projeleriyle tahrip ediliyor. Sonra da “Burada zaten ağaç kalmadı” ya da “Orman özelliğini kaybetti” denilerek arsa niyetine yerleşime ve yatırımlara açılıyor.
***
17 Eylül’de Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı, bu yaklaşımın ne kadar kaygı verici bir boyuta geldiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Afyon’dan İstanbul’a, Muğla’dan Rize’ye, Trabzon’dan Denizli’ye tam 27 ilde milyonlarca metrekarelik orman alanı tek bir idari kararla orman sınırlarının dışına çıkarıldı. Bu karardan etkilenen yerler arasında İstanbul’un son nefes alanı ve su kaynağı olan Kuzey Ormanları da var. Kuzey Ormanları Savunması’nın da tepkisinde dile getirdiği gibi; binlerce yılda oluşan bir ekosistemi tek bir kararla yok sayıp ormana “Sen artık orman değilsin” demek, dünyada görülmemiş bir şey.
Kararda, orman dışına çıkarılan bu alanların yerine Milli Emlak tarafından Orman Genel Müdürlüğü’ne (OGM) iki katı büyüklükte yeni arazi verileceği söyleniyor. Fakat bilim bize çok net bir şey hatırlatıyor: Yıllar içinde oluşmuş karmaşık orman yapılarını, yaban hayatının yuvasını ve su havzalarını, başka bir yerdeki kıraç araziye fidan dikerek geri kazanamazsınız. Maalesef süreç hep aynı işliyor: Önce alanın doğal yapısı bozulup vasıfsızlaştırılıyor, ardından “ağaçsız alan” tespiti yapılarak mülkiyetsizleştirme tamamlanıyor. Bu yüzden Ek 16’ncı madde ve ona dayanan kararlar, doğamız için çok açık bir tehdit oluşturuyor.
***
27 ildeki bu kararların yanında, Gökay Başcan’ın BirGün’deki haberi ormanlarla ilgili bir başka tehlikeli planı daha ortaya çıkardı. OGM koridorlarında konuşulan “Karbon Yutak Ormanları Yönetmelik Taslağı”, devlet ormanlarının “karbon tutumu” ve “iklim kriziyle mücadele” adı altında 49 yıllığına özel sektöre devredilmesini öngörüyor. Yani şirketler ormanlardaki karbon tutumunu kredilendirip piyasada satabilecek, alandaki odun ve seyreltme ürünlerini ticarileştirebilecek. OGM de bu ticaretten payını alacak.
Doç. Dr. Cihan Erdönmez’in paylaştığı resmi veriler ise bu planın bilimsel bir temeli olmadığını net bir şekilde gösteriyor. Türkiye’nin 2024 yılı toplam sera gazı emisyonu 584,5 milyon ton karbondioksit eşdeğeri.
Ormanların mevcut net karbon giderimi ise yaklaşık 55,2 milyon ton; yani toplam salımın sadece %9,4’ü. Erdönmez’in hesabına göre, Türkiye’deki bütün ormanların %10’unu bu sisteme dahil etsek ve karbon tutumunu %20 artırsak bile elde edilecek ek miktar yılda en fazla 1 ila 2 milyon ton civarında kalıyor. Bu da toplam emisyonun yalnızca %0,3’üne denk geliyor. %0,3 gibi sembolik bir oran uğruna kamuya ait ormanları 49 yıllığına şirketlere teslim etmek; bio-çeşitliliğe, su kaynaklarına ve insanların doğaya erişim hakkına telafisi imkânsız zararlar verir.
***
Şehirlerimiz ve doğal alanlarımız; yukarıdan aşağıya kararlarla ya da rant odaklı projelerle değil, ancak toplumun ortak iradesi ve bilimsel planlamayla korunabilir. Bir yanda “Milyarlarca fidan diktik”, “İklim kriziyle mücadele ediyoruz” söylemleri üretilirken, diğer yanda sahada uygulanan mevzuat değişiklikleri ve tahsis kararları birbiriyle çelişiyor. Ormanlar basit bir hammadde ya da arsa stoku değil; bu topraklarda yaşayan her canlının suyu, nefesi ve geleceğidir. Doğal varlıklarımızın hukuki korumasını zayıflatan her adım, aslında yarınlarımızdan çalıyor.
/././
Türkiye COP 31’e hazırlanıyor -Özgür Gürbüz-
Kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıtların kullanımı iklimi değiştiriyor. Fosil yakıtlar kullanıldıkça atmosfere karbondioksit gibi seragazları bırakılıyor. Seragazı miktarı arttıkça küresel ısınma hızlanıyor, aşırı hava olaylarının sayısını ve şiddetini artırıyor. Sonrası görülmedik yağışlar, bitmeyen kuraklıklar, daha sık görülen sıcak hava dalgaları, tetiklenen orman yangınları, beklenmedik fırtınalar ve dolular…
Küresel bir sorunun çözümü için devletlerin bir araya gelmesi gerek. O yüzden her yıl toplanıyorlar; bu yılki toplantı Antalya’da. Türkiye, 9 Kasım 2026’da Antalya’da başlayacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) 31’inci Taraflar Konferansı’nın ev sahibi. İklim değişikliğini durdurmak için 200’e yakın devletin, sivil toplum örgütlerinin ve iş dünyasının bir araya geleceği bu toplantıya Türkiye de çok sıkı hazırlanıyor. Neler yapıyor, anlatalım.
***
İki dev kömürlü termik santral yüzünden kış aylarında “siyah kar yağdı” haberleriyle gündeme gelen Afşin-Elbistan’daki A Termik Santralı’na, santralın yaklaşık yarısı gücünde ek ünite yapılması için Çelikler Holding uğraşıyor. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu hazırlandı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı da bu rapora ÇED olumlu kararı verdi. Çevreciler, sağlıkçılar ve o bölgede oturanlar itiraz etti ÇED olumlu kararı iptal edildi. Halk kurtulduk derken, COP 31’e başkanlık yapacak Çevre Bakanı Murat Kurum’un bakanlığı bu mahkeme kararına itiraz etti. Antalya’da “iklim koruyucusu” olacak Kurum, Afşin’de yeni kömür santralı yapılsın diye uğraşıyor.
Cengiz Holding, Karabiga’da ithal kömürle çalışan termik santralına, devasa bir termik santral (1050 MW) daha eklemek üzere ÇED sürecini başlattı. COP 31’in ev sahibinden çıt çıkmadı. Kömür iklimi değiştirdiği gibi hava kirliliğinin de başlıca sorumlularından.
YK Enerji, Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarına kömür sağlamak için Muğla Akbelen ve civarındaki maden sahalarını genişletmek istiyor. Cumhurbaşkanı işlerini kolaylaştırmak için acil kamulaştırma kararı bile aldı. Kararın yürütmesi durdurulsa da dava süreci devam ediyor. Hükümet ve devlet kömürcülerin yanında olduğunu her fırsatta hissettiriyor. Her yıl binlerce insanın canını alan iklim krizini körüklemekte kamu yararı olduğunu bile iddia edebiliyorlar.
Kırklareli’nde ENKA Kırklareli Elektrik Üretim A.Ş., 852 MW gücünde büyük bir gaz santralı açtı. Gaz, elektrik üretiminde kömürden sonra en çok seragazı emisyonuna yol açan ve iklimi değiştiren enerji kaynağı. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, mayıs ayında gaz santralının açılışına bizzat katılarak COP 31 hazırlıklarını bir adım ileri götürdü.
***
COP 31 hazırlıkları bunlarla sınırlı değil elbette, her gün bir başka adım daha atılıyor.
5 Eylül günü, “Trakya Petrol ve Doğal Gaz Arama ve Üretim Projesi” kapsamında Kırklareli, Edirne ve Tekirdağ’da, petrol ve gaz araması için onlarca sahanın acele kamulaştırılması için Cumhurbaşkanı Kararı alındı, Resmi Gazete’de yayımlandı. Türkiye’nin toplam seragazı emisyonları içinde ulaşım kaynaklı emisyonların payı yaklaşık yüzde 17. Burada aslan payı petrolde ama Türkiye ulaşımı karayolundan demiryoluna, otomobilden toplu taşımaya kaydırmak yerine petrol aramak için çok değerli tarım arazilerini sondaja açıyor. Mazot fiyatı 100 lirayı geçince de bizim ne suçumuz var diyorlar. Demiryolu yerine duble yol yaparken, havaalanı açarken iyiydi ama.
17 Eylül günü Resmi Gazete’de yayımlanan bir başka kararla 4 bin 300 hektardan fazla ormanlık alan orman sınırları dışına çıkarıldı, yani talana açıldı. Bu kaçıncı karar, saymak mümkün değil. Orman demek yutak alan demek. Ağaçlar karbondioksiti hapsettikleri için iklim kriziyle mücadelede çok önemli bir rol oynuyor. Ormanları, konuta, madene açtıkça, Türkiye’nin yutak alanları zarar görüyor, daha az karbon tutuyoruz. Bu da iklimi değiştiriyor.
COP 31 Türkiye’nin iklim politikasını zerre değiştirmiyor, kömürlü termik santrallardan vazgeçme kararı bile alamadılar. Avrupa’da bu kararı almayan 5 ülke kaldı. Bu işten sadece Antalya’daki otel sahipleri ve uçak şirketleri karlı çıkacak gibi görünüyor. Sözün kısası şu: Türkiye COP 31 hazırlıklarını sürdürüyor.
/././
BİRGÜN




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder