23 Ekim 2026 Cuma

KÖŞEBAŞILAR -23 Ekim 2026-



 Z kuşağı diye bir şey yok; dünyayı sarsan, yoksul ve geleceksiz gençlik -Nuray Sancar/Evrensel-

Fransa Creteil’de liseli öğrencilerin başlattığı, ülke genelinde 410 liseyi kapsayarak genişleyen öğrenci eylemleri, yakın geçmişte meydanları doldurmuş olan Sarı Yeleklilerin, gençlerin anne babalarının, farklı kesimlerden emekçilerin katılımı ve Genel Emek Federasyonunun da (CGT) tam destek açıkladığı eylemler geçtiğimiz cumartesi zirveye ulaştı. Aynı hafta sonu İspanya, Arnavutluk, İtalya ve Portekiz’de de gençler ve emekçiler kıtayı sarsıyorlardı. Her ülkede eylemi tetikleyen somut talep ve sebep farklı olsa da birikmiş bir öfkenin dışa vurumu bakımından 17 Ekim 2026 önemli bir tarihti. Hareketleri kontrol altına alamayan hükümetler sokağa çıkma yasağı (Fransa), ordunun ‘sokağa inmesi (Portekiz), İyi Parti Milletvekili Turhan Çömez’in iddia ettiği gibi Türkiye’den TOMA transferi (Arnavutluk) yaparak kriz çözmeye çalıştılar. Ne var ki Fransa’da yarın için de bir eylem çağrısı yapılmış olması bu önlemlerin kaynak ülkede pek de sökmediğini gösteriyor.


Epeydir, dijital yetenekleri gelişmiş, anne babaları gibi yıllarca aynı işte 9-5 çalışıp emekli olmak istemeyen, kendi işlerini kurma hayalinde, her konuda bir fikri olan ama biraz uyuşuk, pervasız ama apolitik, asosyal, hedonist ve keyfine düşkün bir Z kuşağı profili çıkaran şirket sosyologları, düşünce kuruluşları ve oralardan beslenen medya bu neslin Fransa’da kalabalık sınıflara, üniversite giriş programındaki eşitsizliklere, öğretmen azlığına yönelik bir tepkiyle harekete geçmesini neredeyse Oblomov’un ayağa kalkışını izler gibi izlemekte. Biber gazı, toplu gözaltılar sonunda geriye çekilecek bir gel-geç öfkenin hasbelkader sokağa inmiş gençleri bilgisayarlarının başına döndüreceğini de beklediler. Ama işler giderek büyüdü.

Babası Cezayirli bir işçi, annesi Fransız olan Liseli Öğrenci Sendikası Başkanı Ryad Rani’nin melez kimliği, hareketin yoksul banliyölerdeki okullardan başlaması bu konuda fikir yürütme zorunluluğunu hisseden Trump tarafından Fransa’nın göçmenlere karşı lakayıtsızlığı ile açıklandı. Bu arada kendi damadının turistik tesisler kurmak için anlaştığı Başbakan Edi Rama’ya karşı Arnavutluk bir süredir ayaktaydı ve 17 Ekim onlar için de önemli bir tarih oldu. Medyanın geneli bu antiemperyalist-milli hareketi çevre eylemleri gibi ‘kabul edilebilir’ bir kategoriye sığdırarak açıklamayı tercih etti. Ne de olsa gençliğin yanında, bir zamanlar onların ana babalarını harekete geçiren kavramları anmamak gerekiyordu!

İspanya’ya gelince; 87 yaşındaki Maricarmen Abascal yıllarca yaşadığı evden çıkarıldığında, kendileri de had safhaya çıkmış barınma sorunu yaşayan İspanyol gençliği Abascal evine geri yerleştirilinceye kadar sokakları bırakmadı. Ne var ki Maricarmen kısa bir süre sonra vefat edecekti.

Hindistan’da da bir süredir sınav yolsuzlukları, işsizlik sorunu, iktidar baskıları ve seçim yolsuzluklarına karşı eylemde olan gençler kendilerine hamamböceği diye seslenen Başbakan Narendra Modi’nin bu sözünü alıp kendilerine ‘Hamamböceği Hareketi’ adını taktılar ve eylemler bir süredir devam ediyor.

Ekseni kayan dünya, gençler tarafından düzeltilmeye çalışılıyor.

Bu gençlik hareketleri içinde totalleştirici ve aynılaştırıcı bir Z kuşağı kimliğine sahip çıkan olmadı ama eylemciler kendilerine çeşitli adlar takarak, ellerinden kayan bir şimdiyi ve yarını geri alabilmek için meydanları ve sokakları doldurdu. İşlerden iş beğenmeyen, hazcı ve keyif düşkünü, bilgisayarından başını kaldırmayan bir nesil olarak tarif edilen Z kuşağı diye kapsayıcı bir kategori yok ve hiç olmadı çünkü.

Avrupa’da, Hindistan’da, Arjantin’de harekete geçenlerin büyük bir çoğunluğunu toplumun en kırılgan kesimleri; giderek derinleşen eşitsizliğe, yoksulluğa, diktatörlerin baskılarına en çok maruz kalanlar oluşturuyor. Kuşağın Türkiye’deki muadili MESEM’lerde güvencesiz ve düşük ücretle istihdam edilerek ölümle burun buruna çalıştırılıyor; yükseköğrenim görebilenlerin iş garantisi yok, gençliğin bir bölümü akranlarının eğitim hakkı için mücadele ettiği Avrupa’ya gitmek için can atıyor.

Toplumsal sınıfları literatürden silmek, en çok da ezilen sınıfları sınıf diye bir şeyin olmadığına ikna etmek için onca para ve çaba harcayan, kavramı ve kapsadıklarını sürekli aşağılayan iktidarlar, şimdi bir sınıf tepkisiyle karşı karşıya. Demek ki erken yaşta proleterleştirilen gençlik kesimleri alıklaştırmaya yönelik eğitim programlarına ve dayatmalara rağmen dünyadan ve tarihten bihaber değil.

’90’ların sonundan itibaren herhangi bir ülkedeki toplumsal kalkışmanın komşu ya da uzak ülkelerde yankılanması, domino etkisi yaratarak büyümesi hareketin yasası oldu. 17 Ekim umulmadık bir eş zamanlılığın, çakışmanın tarihidir. Dünya tekellerinin şiddetlenen paylaşım savaşı için bütçenin hatırı sayılır bir bölümünü ayırıp silahlanan ve bunun bedelini halka açlık ve yoksullukla ödeten, gençlere belirsiz bir gelecekten veya ‘Rejimin askeri olmak’tan başka bir şey vadetmeyen devletlerin tercihleri, dünyanın meydanları arasındaki pasaportlu geçişleri yıkmış bulunuyor.

Ancak bir tehlike de var. Kabaran kitlesel dalganın karşısında, ulusal sükuneti ve kontrolü sağlama iddiasıyla eşikte bekleyen faşist partilerin -ki bunun en yakın örneği Fransa’dır- eylem istismarcılığı başladı bile. İspanya’da erken seçim kararı alan Pedro Sanchez’in yerini aşırı sağ almaya hazırlanıyor. Uyguladıkları yıkım ve yoksullaşma politikalarıyla; beslenme, eğitim, barınma vb. sorunları yaratan liberal hükümetlere yönelik tepkiyi faşizmin maya olarak kullandığı bir dönemden geçiyoruz.

Zaten faşizm devrimini yapamayan, kurulu düzeni değiştiremeyen hareketlerin ödediği diyet olmuştur genellikle. Hareketin niyeti, gücü ve örgütlülüğü bu eşik zamanı aşabilecek mi, bütün mesele bu?

/././

Avrupa’nın keskinleşen çelişkileri, silahlanma ve sokaktaki öfke -Yücel Özdemir / Evrensel- 

Dünyanın son birkaç yıldır içine girdiği emperyalist rekabet, savaş, silahlanma ve neoliberal politikalar sarmalı, her yerde halkın yaşam ve çalışma koşullarını öncesine göre çekilmez hale getirdi. Bu nedenle sosyal patlama ya da isyanlar her yerde ve ülkede adeta kaçınılmaz görünüyor.

Avrupa’daki gösteriler iki önemli farkı açık olarak ortaya koyuyor.

Birincisi: Egemen sınıfların, hükümetlerin halkı diğer ülkelere nazaran çok kolay bir şekilde ikna edip peşine takamaması. Hükümetlerin ve onların bilumum sözcülerinin yaptığı kara propagandanın tutmasının koşulları zorlaşıyor. Hükümetlerin eğitim, sağlık, sosyal alanlarda yaptığı kısıtlamalara gerekçe olarak “bütçe yetersizliğini” göstermesi inandırıcılığını yitirdi. Keza, az çok gelişmeleri izleyenler asıl sorunun paranın olmaması değil, olan paranın halkın temel ihtiyaçlarına ayrılmadığını biliyor.

Gençliğin dilinden düşmeyen “Silahlanmaya değil, eğitime bütçe” sloganı halkta bir karşılık buldu. Resmi verilere göre, Macron’un cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğu 2017’de 36 milyar avro olan askeri harcamalar 2030 yılına kadar 76.3 milyar avroya yükselecek. Yani tam iki katına.

Bütçeden eğitime ayrılan pay her ne kadar yaklaşık 90 milyar avro olarak görünse de bunun dörtte birinden fazlası, yıllık 25 milyar avro, memurların emekli maaşlarının finanse edilmesinde kullanılıyor. Bu durumda harabeye dönen okulların tamirinin de olduğu pek çok acil ihtiyaç karşılanamıyor. Keza, askeri harcamalara rekor düzeyde bütçe ayrılırken 15-24 yaşları arasındaki gençlerin yüzde 20’sinden fazlası işsiz. Bu rakam OECD ortalaması olan yüzde 11’in çok üzerinde.

Benzer bir durum Almanya için de geçerli.

 2017’de askeri harcamalar için ayrılan bütçe 37.7 milyar avro iken, bu miktarın 2027’de 140 milyar avroya çıkarılması kararlaştırılmış durumda. 10 yıl içindeki yüzde 268’lik artışa tekabül ediyor. Fransa’dan çok daha yüksek.

Bu çarpıcı gerçek, halkın önemli bir bölümü tarafından görünürken, bir kısmı “Rusya’nın Avrupa’ya saldırmaya hazırlandığı” söylemi üzerinden desteğe ikna edilirken, bir kısmı ise tepkisini her fırsatta ortaya koyuyor. Gençlerin zorunlu askerliğe karşı düzenlediği eylemlerde, barış yürüyüşlerinde “Savaşa ve silahlanmaya değil, eğitime bütçe” talebi her geçen gün daha fazla duyuluyor. 31 Ekim’de ülke genelinde gençlerin yapacağı eylemlerde de bu talebin öne çıkması bekleniyor.

Sadece askeri harcamalardaki artış ile eğitimdeki sefil durum arasındaki ilişkiye bakıldığında, halkın, gençliğin aleyhine olan bir gerçek kendiliğinden görünebiliyor. Bunu diğer alanlara da yaymak mümkün. Örneğin emperyalist çıkarlar için Ukrayna ve İran’a yapılan müdahaleler, çıkarılan savaşlar halka hayat pahalılığı olarak geri döndü.

Özetle çelişkilerdeki derinlik, ağır sorunlara yol açan nedenler belirgin bir şekilde ortaya çıktıkça, öfke ve tepki kaçınılmaz hale geliyor.

İkincisi: Mesleki, sendikal örgütlerin izledikleri politikalardan bağımsız olarak, kitleleri bir arada tutan, tepki göstermesini sağlayan mekanizmaların varlığı, kendiliğinden başlayan eylemlere kitlesel ve sürekli bir karakter kazandırabiliyor. Fransa’da gençliğin özgün örgütlerinin eylemler içinde yer alması, sonra sendikaların, ilerici partilerin ve diğer örgütlerin sürece dahil olması, harekete kısa sürede yeni bir boyut kazandırdı. Bu örgütlerin süreci nereye taşımayı hedeflediğinden bağımsız olarak, hareketin içinde yer almaları, taleplere fazla sarılmayı da beraberinde getiriyor.

Eylül ayında Hollanda’da da hükümet neoliberal bir sosyal saldırı planı ilan etti. Ancak sendikaların sokakta tepkisini ortaya koyması üzerine geniş bir toplumsal hareketin oluşacağı endişesiyle hemen planı geri çekmek zorunda kaldı.

Almanya’da ise hükümet askeri harcamalara kaynak yaratmak için eğitimden, sağlıktan, sosyal alanlardan kesintiler yapmaya kararlı görünüyor. 26 Eylül’de 15 kentte 175 bin işçi ve emekçi sokağa çıktı. Buna rağmen geri adım atma niyetinde olmayan hükümet partileri bir taraftan girdikleri her seçimde ağır yenilgiler alırken, diğer taraftan güven kaybediyorlar. Yeni bir protesto dalgası ise kaçınılmaz görünüyor.

Özetle, Avrupa’daki derinleşen ekonomik sosyal sorunlar, bir taraftan hükümetlere, düzene karşı tepkiyi büyütürken diğer taraftan sendikalar, meslek örgütleri üzerinde harekete geçme baskısını artırıyor.

Gelişmeler, öfkeye neden olan toplumsal sorunların kısa sürede çözülmesi bir yana artacağını gösteriyor. Bu nedenle biriken öfkenin devlet zoruyla bastırılmaya çalışılması en güçlü seçenekler arasında görünüyor. Kapitalist devletlerdeki otoriterleşme, gericileşme, demokratik hakları yok etme üzerinden ilerleyecek bu hatta aşırı sağ, egemen sınıflar için dayanak olmaya aday durumda. Bu konuda önümüzdeki yıl Fransa ve İtalya’da yapılacak seçimler adeta turnusol işlevi görecek. “Demokrat” maskesi takanların solun yükselişini engellemek için faşistlerin arkasında hizalanacağı, yükselen protesto hareketine gösterdikleri ortak tepkilerden anlaşılıyor.

Ne var ki Victor Hugo’nun dediği gibi “Hiçbir şey vakti gelen düşünceden daha güçlü değildir.” Bir süredir aşırı sağdan estirilen havanın yönünü sola dönmesinin vakti geldi. Yeni bir sosyal hareket aynı zamanda yükselen ırkçılığın da panzehri olacak.

/././

Teslim alamayacaksınız -Zafer Arapkirli/Birgün- 


Tarih boyunca diktatörlüklerin tüm ülkelerde ortak bir davranış biçimi ve ortak bir kaderi vardır.

Her icraat, her buyruk, her baskı ve her azgınca saldırıyla kendi kendilerini adım adım bir köşeye sıkıştırmak ve kendi sonlarını hazırlamak.

Zaten ezdikleri, sömürdükleri, memleketi berbat ettikleri yetmiyormuş gibi, kalan tüm enerjilerini de baş kaldıranları ezmek için çaresizce kullanıp, giderek saldırganlaşmak.

Ama şöyle bir sıkıntı da, kaçınılmaz olarak karşılarına çıkar.

Milyonlarca insana yetecek kadar zindan, milyonlarca bileğe takacak kadar kelepçe, milyonlarca insana yaylım ateşi açacak kadar mermi, milyonların üzerine sıkacak kadar çok miktarda tazyikli su bulamazlar.

Arada bir başka ülkelerdeki "meslektaş - mevkidaşlarına" ödünç ya da hibe olarak TOMA yollayarak komik duruma bile düşebilirler bu uğurda.

Halkına içecek suyu, yakacak odunu - kömürü - gazı sunamayan ama meydanlarda coplatarak, bombalayarak, gazlayarak, su sıkarak "hizmet" verme durumuna düşerler zavallıca.

Bir yandan da olup bitenden halkı haberdar etmeye çabalayan, yani "mesleki misyonunu" yerine getirmeye çalışan gazetecileri ve basın kuruluşlarını hedef alırlar.

Duyulmasın diye. Görülmesin diye. Okunmasın diye. Konuşulmasın diye. Tartışılmasın diye.

Bu uğurda yapamayacakları şey, alamayacakları mesafe, durabilecekleri bir sınır da yoktur diktatörlüklerin.

Kimi zaman sinsice yöntemlerle tehdit ve baskı altına almaya çalışırlar gazeteciyi.

Sağdan soldan trolleri, kiralık besleme unsurları gazetecilerin üzerine salarak mütemadiyen "havlama" sesiyle tedirgin etmeyi denerler.

O şekilde başaramayınca, kendi komuta ettikleri yargı mekanizmasını devreye sokarlar.

Yazılan çizilen her bir metnin noktasına - virgülüne kadar, radyo veya televizyonda yapılan konuşmanın her bir cümlesini didik didik edip, hatta kaş - göz işaretinden bile bir anlam çıkarmaya çalışıp şikayette bulunur, dava açarlar.

Öyle gözü dönmüştür ki diktatörlük mekanizmalarının, kimi zaman "yazılmayanı, anlatılmayanı, yayınlanmayanı, konuşulmayanı" bile dava konusu, gözaltı konusu hattâ tutuklama ve cezalandırma konusu yapabilirler. Bunu nasıl yaparlar diye sormayın. Yapılmışı var. Vallahi, böyle takdire (!) şayan özel bir yetenekleri var.

Yargıyı ellerine geçirmiş olmaları, onlara "doğru dürüst dellillendirmeden, savunma almadan, zanlıyı ve avukatını bile dinlemeden" hapse atma ve hattâ hüküm giydirme hakkını görmelerini sağlar...

Bunları yapamadıkları yerde doğrudan kaba şiddete, hattâ cinayetlere imza atmaktan da çekinmezler.

Adı üzerinde, "diktatörlük" dedik ya...

Gazetecileri bir köşe başında kıstırıp dövdürdükleri, faili meçhul cinayetlerde "kim vurduya" götürdükleri, arabalarının içinde havaya uçurdukları bile görülmüştür.

Örnekleri tarihin o kapkara, o utanç dolu, o utanılası sayfalarında ciltler halinde öylece durmaktadır.

Bu saldırıyı öyle aman vermeden ve biteviye gerçekletirirler ki, amaçları en azından "susturmak, sindirmek, yıldırmak, korkutmak", en ileri seviyede de "etkisiz hale getirmek" olarak tanımlanabilir.

Ama bir şeyi unuturlar diktatörlükler.

Çok önemli bir şeyi.

Tarihin, aynı zamanda "korkmayıp direnenlerin, kendini halkına adamışların, karanlığa karşı aydınlığı ve halkı aydınlatmayı savunanların" şanlı ve gurur verici öyküleriyle dolu olduğunu...

Çünkü; yoksul bırakılan, iliğine - kemiğine kadar sömürülen, ezilen hor görülen, sözü dinlenmeyen, açlığa mahkum edilen, en temel hakları olan eğitim, sağlık, adalet gibi haklarından mahrum edilen halklar, bir gün bir noktada "yeter artık!" demesini de bilirler.

Diktatörlükler, evrensel anlamda böyle bir arıza ile de malûldürler işte. Bu gerçeği bilmezler ya da bilmezden gelirler.

Böyle bir "defo" vardır yaratılışlarında.

Hiç bitmeyecek sanmak gibi bir yanılgı içindedirler.

Son ana kadar umutlarını korurlar.

"Sopa elimde olduğu müddetçe kimse bana bir şey yapamaz" umudunu hep sıcak tutarlar.

Uykuları kaçsa, bir tek gece bile yastığa başlarını rahatça koyamasalar bile kendilerine ve bir avuç yandaşlarına bu umudu her sabah yeniden aşılamaya çalışırlar.

Oysa ki, karşılarındaki haklı, mağdur ve onlardan milyonlarca kez güçlü çoğunluğun umudu bir araya geldiğinde, diktatörlüklerin bu "sanal umudunu" bir sel gibi yıkar geçer.

Bir nevi "dere yatağına yapılmış derme çatma gecekondu"dur diktatörlükler.

O sel, bir gün mutlaka gelir ve siler süpürür.

Emekçiyi aç karnına çalıştır.

Emekliyi dünyaya geldiğine pişman et.

Çocuğu güvensiz bir ülkede yaşat.

Kadını sürekli ölüm korkusuyla dolaşmaya mahkûm et.

Hayvanlar için bu gezegeni bir cehenneme çevir.

Doğayı hunharca mahvet.

Hasta olanın, zengin (hem de çok zengin) değilse ölüme mahkûm olacağı bir sistem kur.

Ülkenin yer altı ve yer üstü tüm zenginliklerini emperyalistlere peşkeş çek.

Bölgedeki herkesle dalaş ve insanlarını sürekli savaş riskine açık bir iklimde yaşat.

Nefes alana, ses çıkarana, düşünene, espri yapana, şarkı söyleyene, dans edene, yazana, çizene sopa salla.

Bir de bütün bunları hatırlatan yani "dünyaya ayna tutan" medyaya- gazeteciye sürekli ateş et.

Sonra da "ilelebet" ayakta kal...

Yok be canım.

Öyle olmuyor işte...

Sana kim anlattıysa, (nasıl desem?) yanlış anlatmış.

Bizi tıkacak kadar büyük bir zindanı, önümüze dizecek kadar çok barikat ve demir parmaklığı, hepimizin bileklerine geçirebileceğin kadar çok kelepçeyi bugüne kadar daha hiçbir diktatör tedarik edemedi.

/././

Osmanlı Anadolu’ya Türkiye demiş midir?-Özdemir İnce/Cumhuriyet- 

Yazının başlığı çok iyimser, iyimser olduğu için de pek tuhaf! Marco Polo 12. yüzyılda Anadolu’ya Türkiye demiş ama padişahların en okumuşu Fatih Sultan Mehmet bile, Marco Polo’yu okumuş olsa bile hor gördüğü Türklerin adıyla anmazdı Anadolu’yu. Çünkü egemen oldukları topraklar atadan, babadan kalma mülkleridir. Bu nedenle de yönettikleri ülkeye Memâlik-i Osmaniye derlerdi, yani “Osmanlı ülkesi” veya “Osmanlı toprakları” anlamında. Anadolu Türkleri vatandaş değildi. Osmanlı Devleti, bugünkü Anadolu toprakları için resmi ve yaygın olarak “Diyar-ı Rum” (Rum Diyarı/ Ülkesi) ifadesini kullanırdı. Bu adlandırma, Roma İmparatorluğu (Doğu Roma/ Bizans) döneminden kalan coğrafi mirasa dayanıyordu. Osmanlı’da Anadolu terimi ve bölgeye verilen öteki isimler şu şekildedir:

Diyar-ı Rum: Osmanlılar, Selçuklu mirasını devralarak Anadolu coğrafyasını ve orada yaşayan halkı “Rum” (Romalı/ Roma toprağına ait) olarak adlandırmıştır. Ünlü mutasavvıf Mevlana Celaleddîn-i Rumi’nin ismindeki “Rumi” takısı da onun Anadolulu olduğunu belirtir.

Anadolu (Anadoli): Sözcük köken olarak Yunanca “doğu” anlamına gelen Anatolia’dan gelir. Osmanlılar bu terimi tamamen terk etmemiş, özellikle idari yapılanmada kullanmışlardır. Anadolu Eyaleti/Beylerbeyliği: 1393 yılında Yıldırım Bayezid döneminde kurulan ve merkezi Kütahya olan batı ile orta Anadolu topraklarını kapsayan eyalete doğrudan Anadolu Eyaleti denmiştir.

Osmanlı sultanları, egemenlik alanlarını vurgulamak için imzaladıkları fermanlarda ve resmi unvanlarında “Sultan-ı İklim-i Rum” ifadesini kullanmıştır. Yıldırım Bayezid’e Abbasi halifesi tarafından verilen ve “Rum (Anadolu) coğrafyasının sultanı” anlamına gelen unvandır.

1071 yılında Malazgirt Savaşı sırasında Anadolu’nun nüfusu hakkındaki tahminler tarihçiler ve araştırmacılar arasında farklılık göstermektedir:

Genel kabul gören tahminler: Çoğu tarihçi ve demografik çalışma, 11. yüzyılın sonlarında (1071 civarında) Anadolu’nun nüfusunun yaklaşık 4 milyon ile 12 milyon arasında olduğunu tahmin etmektedir.

Bizans kaynakları ve dönem analizleri: Bazı araştırmalar ve dönemsel veriler (örneğin Colin McEvedy gibi demografların hesaplamaları), 1000’li yıllarda salgın hastalıklar ve savaşlar nedeniyle yerleşik Bizans/Rum nüfusun 4-5 milyon civarında olabileceğini öne sürer. Diğer yandan Bizans İmparatorluğu’nun zirve dönemindeki (1025’ler) genel coğrafi nüfusunu 12 milyonun üzerinde gösteren yaklaşımlar da mevcuttur.

Gelen Türkmen nüfusu: 1071 yılında Malazgirt Savaşı’na katılan Sultan Alparslan’ın ordusu tarihsel kaynaklara ve tahminlere göre 30 bin ile 50 bin (genellikle 40 bin-50 bin) arasında askerden oluşuyordu.

1071 Malazgirt Zaferi sonrasında Anadolu’ya gelen Oğuz/Türkmen boylarının sayısı ise dönemin yerli nüfusuna kıyasla çok daha az olup genellikle yüz binler ile birkaç milyon (tahminen 600 bin ila 3 milyon) arasında değişen rakamlarla ifade edilmektedir.

Hakanü’l-Berreyn ve Hakanü’lBahreyn: “İki karanın ve iki denizin hakanı” anlamına gelen bu kalıptaki iki karadan biri Rumeli (Balkanlar), diğeri ise Anadolu topraklarıdır.

Özetle; Osmanlı için Anadolu coğrafyası kültürel ve tarihi olarak Diyar-ı Rum, idari olarak ise Anadolu olarak adlandırılırdı.

Vikipedi’de araştırma yaparken bilgisayar ekranına ilginç şeyler geldi. Biri şöyle yazıyor: “Günümüz Türkiye’sine egemen olan o muhteşem İç Anadolu ruhunu göz önüne alırsak, Osmanlı’nın yaptığı bu seçime hak vermemek gerçekten zor. (Hale bak... 18- 19 yaşındaki çocuklar bile 65 yaşındaki hacı amcalar gibi. Ben olsam ben de yatırımı Balkanlar’a basardım.)”

“Sonuç ne oldu? Anadolu’daki tarihi eserlerin neredeyse tümü, günümüzden 1000 yıl önce kurulup sadece 250 yıl ayakta kalan Anadolu Selçuklularından miras kaldı.

600 yıl hüküm sürmüş (1000 yıl değil) koskoca Osmanlı İmparatorluğu ise Anadolu’ya sadece vergi toplamak ve kafa kesmek için uğrayıp toplamda 3-5 türbe ve bir avuç cami hediye etti (ki bunları inşa ettirirken bile öfleyip püflediklerine emin gibiyim). Anadolu insanının tüm bunlara rağmen hâlâ Osmanlı’ya hayran olması ise kendilerine hiçbir yatırımın yapılmamasını haklı gösterebilecek gerekçelerden biridir.”

***

Selçuklu’dan Osmanlı’ya miras kalan “Nizamiye Medreseleri”ne gelince: Vezir Nizamülmülk’ün ismiyle anılan medreseler Bağdat ve Nîşâbur dışında; İsfahan, Basra, Belh, Herat, Amul, Musul, Merv, Rey ve Cezîretü İbn Ömer (Cizre) gibi önemli merkezlerde de açılmıştır. Amma velakin, öğretim dili Türkçe değil Arapçadır. Bu yapılar, daha sonraki dönemde kurulan İlhanlı, Memluk ve Osmanlı medreselerine model olmuşlardır. Ne var ki ilkokuldan liseye, okulda okutulan tarih kitaplarında bunlar yazılmıyordu. Osmanlı zamanında okullarda “İslam tarihi” okutulmaktaydı. Milli eğitim bakanı olsam ilk işim bütün tarih kitaplarını tekrar yazdırırdım. 

/././

Osmanlı Türke ne derdi?-Özdemir İnce/Cumhuriyet- 

Vikipedi’den aktarıyorum: [Osmanlı’da yönetici ve okumuş sınıf, “Türk” sözcüğünü genellikle kırsalda yaşayan, eğitimsiz ve konargöçer halkı tanımlamak için aşağılayıcı bir anlamda “Etrak” (Türkler) veya “Türk-i bi-idrak” (anlayışsız, akılsız Türk) şeklinde kullanmıştır.

Osmanlı’da Türk kimliği ve kullanılan ifadeler

-Etrak-i bi-idrak: Divan edebiyatı şairleri ve saray çevrelerinde “akılsız veya idraksiz Türkler” anlamında sıkça geçmiştir.

-Kaba ve nadan: Şehirli/medeni saray bürokrasisi, Anadolu’daki Türkmen köylülerini cahil, kaba ve şehir hayatından uzak gördüğü için “nadan Türk” veya “çarıklı Türkmen” deyişlerini kullanmıştır.

-Millet-i hâkime/EI-hac: Resmi devlet belgelerinde veya idari sistemde bir ırk adı olarak “Türk” yerine, Müslüman tebaayı belirtmek için genellikle “Müslim” veya Osmanlı coğrafyasındaki unsurlar kastedilmiştir. Devletin kurucusu ve askeri gücü Türk olmasına rağmen, saray ve bürokrasi Türk kimliğini şehir dışındaki halka atfetmiştir.

“Türk ne bilir bayramı, lık lık içer ayranı”, halk arasında veya bazı edebi eserlerde geçmiş dönemdeki aşağılayıcı veya küçümseyici (pejoratif) zihniyeti ve halka yönelik yabancılaşmış bakış açısını eleştirmek ya da örneklemek için anılan bir ifade veya yakıştırmadır.

ANLAMI VE BAĞLAMI 

Eleştirel kullanım: Bu tür söylemler genellikle eski dönemdeki seçkinci ya da halktan kopuk anlayışları gözler önüne sermek amacıyla bir alıntı veya eleştiri konusu olarak aktarılır.

Edebiyatta karşılığı: Peyami Safa’nın Gün Doğuyor gibi eserlerinde veya döneme ait hatırat/yazılarda, halkı küçümseyen zihniyeti eleştiren diyaloglar içinde bu tip kalıp ifadelere rastlanmaktadır. 

***

“Yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmez” veya “Ceviz kabuğundan çıkmış kabuğunu beğenmemiş” deyimleri, özünü, kökenini, ailesini veya geçmişini inkâr eden, beğenmeyen ve küçümseyen kişiler için kullanılır.

ANLAMI VE ÖZELLİKLERİ 

Geçmişini reddetmek: Kişinin bulunduğu yere gelmesini sağlayan ortamı, ailesini veya kültürü beğenmemesi.

Nankörlük: Kendine sağlanan imkânları veya asıl kaynağını unutup kibirli davranması.

Aslını inkâr: Olduğu yeri veya durumu beğenmeyip sanki çok farklı bir yerden gelmiş gibi davranması.] Bu ifade halk arasında, sonradan görme veya nereden geldiğini unutan kimseleri eleştirmek için söylenir.

Dinlerden örnek vermekten hoşlanmam ama “Aslını inkâr eden bizden değildir” sözü halk arasında Hz. Muhammed’in bir hadisi olarak bilinir.

Ancak bu ifade tam bu cümleyle bir hadis olarak geçmez. İslam kaynaklarında bu ifadenin aslı, kişinin kendi öz babasını veya nesebini (soyunu) bilerek inkâr etmesi ya da başka birinin soyundan geldiğini iddia etmesi ile ilgilidir. Hz. Peygamber bu konuda “Kim babasından başkasına yönelirse (babasını inkâr ederse) nankörlük etmiş olur” veya “Bizden değildir” anlamında uyarılarda bulunmuştur. Zamanla bu dini ve ahlaki uyarı, halk dilinde genel bir ifadeye dönüşerek “Aslını inkâr eden bizden değildir” şekline girmiş.

Benim gibi bir ters Türk “Osmanlı” sıfatını kabul etmez ise aslını inkâr etmiş olur mu? Önce Osmanlı bir ulus değil ümmet idi. Ümmet denen şey ya da ümmetçiler “ulus”a karşıdırlar, “ulus”u düşman görürler.

Çok saygı duyduğum Ziya Gökalp, “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” der ve ben fakir de sadece “Çağının çağdaşı bir Türküm” der ki 2026 yılı için çok uygundur.

“Geldikleri gibi giderler!”-Sultan Uçar/Sözcü- 

https://www.sozcu.com.tr/geldikleri-gibi-giderler-p371825

/././

(Derleyen: mstfkrc)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -23 Ekim 2026-

  Eski mahalleler, yeni mahalleler!.                                                       SANAT BAYRAMI VE HAFTASI  (Derleyen: mstfkrc)